• Üç kez seni seviyorum diye uyandım
    Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
    Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

    Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

    Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
    Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
    -Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.

    Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

    Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
    Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
    Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

    Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

     

    İlhan Berk
  • 415 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Ahmet Hamdi Tanpınar… Münevver, entelektüel, aydın; okuyan, gelişen, öğrenen, merak eden. Birçok eser yazmış, birçok şiir karalamış, üzerine birçok yazı yazılmış, araştırma yapılmış. Ve bundan sonra da yapılmaya devam edilecek. Kelimeler belki Ahmet Hamdi Tanpınar’yi tarif etmeye yetmez. Kendi döneminin şartlarına rağmen, yaşadıkları olumsuzluklara rağmen yılmadan öğrenmekten vazgeçmeden bir sebat, azim timsali. Belki incelemeyi sadece onu tarif etmeye çalışasak bitiremeyiz. İşte böyle bir yazarın eseriyle mükemmel eseriyle karşınızdayım.

    Huzur… Yazarın kelime oyunu, kelimeleri eğip bükme onlara hükmetme gücü kitabın ismiyle başlıyor. Ahmet Hamdi’nin kalemini yakından tanıyanlar bilir ki onu oluşturan iki temel kavram vardır: Rüya ve Zaman… Bunların yazarın üslubunun bütünüdür. Rüyayla başlasa, zamanla bitirir; zamanla başlasa rüyayla bitirir. İşte bu onun merak ve öğrenme merakının en güçlü yönlerini gösteren aleni örneklerdir. Huzur’der eserine ama kahramanın Huzur’suzluğunu, Huzur arayışını diğer kahramanlarla ilişkilendirerek eşsiz bir eser ortaya çıkarır.

    Eser temel olarak ana karakter Mümtaz ile Nuran’ın aşk hikayesi üzerine kurularak İstanbul’un yer yer ön plana çıktığı olaylar zincirinde eser sizi kucaklıyor ve biranda olayların ortasında buluyorsunuz kendinizi.

    Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler şeklinde nehir roman özelliğine sahip eser bu serinin ikinci romanı. Zaten kitabın sonunda da Mümtaz eve gider ve merdiven basamaklarında başını ellerinin arasına alarak son kitabında bizi beklemektedir.

    Huzur’da ne vardır.. Elbette ‘huzur’ yoktu. Ahmet Hamdi kendi hayatından kesitler sunarak gerçek/ hayal çizgisini iyice çizmiş.  İlginç bir şekilde ‘Nuran’a aşık olur. İlginç çünkü evli ve çokcuk sahibi bir kadına tutkuyla bağlanır. Aşık olduğu kadının kocası Mümtaz’ın temel düşmanı olur. Nuran, Mümtaz’a güvenip güvenmeme ikirciği yaşar önce Mümtaz’a inanır ama Mümtaz’ın dağınık ruh hali Nuran’ı  Mümtaz’dan uzaklaştırmaya yeter… Elbette farklı sebebler de vardır. Okuyunca daha iyi göreceksiniz.

    Ahmet Hamdi, dünya görüşünü satır aralarına, ilmek ilmek usta bir işçilikle   işleyerek okuyucuyu bu yönüyle de büyülemeyi başarıyor.

    Mümtaz: Mümtaz’ın annesi ve babası vefat edince amcası Tahsin’in yanına gitmesiyle kendi hayat serüveni başlar ve olaylar bambaşka hale gelir. Bu hayat gerçek hayatta Ahmet H. yaşadığı hayattır.     Kelimenin tam anlamıyla Ahmet Hamdi’nin kendisidir.  Bolca okuyan, araştıran öğrenen ve yazma aşkıyla tutuşan bir aydın, entelektüel. Eserde satır aralarına sıkıştırılmış yazarın kendi fikirleri, yorumları ve dünya görüşü sıklıkla kullanılmıştır. Ağır bir yalıtılmışlık, yalnızlık; insanlardan kopuk ve kendi kabuğuna çekilmiş insan profili… Kitapta şu satırlarla örnekleyebiliriz: Dünya bensiz de mevcut. Kendi kendine mevcut. Elbette bunu çoğaltmak mümkün. “ Ben yaşamıyor muyum? Bu suali Mümtaz en yumuşak haliyle sordu.”

    O dönemin popüler konusu olan Doğu-Batı kıyaslaması Huzur’da özellikle Ahmet Hamdi’de Doğu kültürünün kapalılığı, kendini geliştirmemesi ve kabuğunu kırmaması yönüyle eleştirel ağırlıklı ele alınmaktadır. Bunu da gençlerin Tahsin gibi yaşı ilerlemiş kahramanların katkısıyla gençlere kültür aktarımı yoluyla yapıyor.  

    Ahmet Hamdi olur da RÜYA ve ZAMAN olmaz mı? Elbette olmaz. Çoğu zaman olayları başlatan rüya olurken ve günlük hayatını mahkum eden rüyalar görürken zaman bir düşman gibi onu çepeçevre kuşatır. Ahmet Hamdi’nin asla kaçamayacağı belki de kalemini var eden iki mükemmel varlık…

    Huzur’u okuyup ‘huzur’ bulmayı beklemeyin. Ama Mümtaz’ın yaşadıklarına duygudaşlık yapın. Huzur’suzluğu tadın. Kelimeler yüreğinize değsin. Ahmet Hamdi’nin usta kalemine tekarar tekrar hayranlık duyun. Kitaplığınızda Türk Edebiyatı’nın münevver insanının bu eşsisiz eserini gururla bulundurun ve ben böyle kaliteli bir yazara sahibim diyerek onur duyun.

    Kitapla kalın sağlıcakla kalın.

    Son olarak şunu da paylaşmak istiyorum Marcel Proust’u ilk kez bir dergide okumuştum. Bende merak uyandırdı. Şimdi de bu eserde duydum. Hemen alıp okumaya karar verdim.

    Kitaplar, sizleri daha güzel kitapalara çıkarsın.

       
  • Aziz Nesin , Sabahattin Ali' nin ölümü sonrası sorgulanırken,

    "Savcılık odasına önce beni çağırdılar.Aklımda kaldığına göre , savcının adı ya Davas ya da Davaslı'ydı.Savcının masasının karşısındaydım.Savcı,
    - Sizi tanıklık için çağırdık, dedi, bazı eşya göstereceğim, kimin olduğunu bilirseniz, söyleyin!
    Masanın altında duran ak bezden bir torbadan bir pantolon çıkardı.İlk bakışta SABAHATTİN'in pantolonu olduğunu tanıdım.Yünlü kumaş, boz renkli , kahverengi damalı...
    Savcı sordu:
    - Kimin olduğunu biliyor musunuz ?
    o zamanlar öyle zor koşullarda , bunalımlı , baskılı bir dönemde yaşıyorduk ki, öyle haksızlıklarla karşılaşıyor , öyle uydurma nedenlerle cezaevlerine atılıyorduk ki , herşeyden kuşkulu , çekinir olmuştuk.Savcı, elinde, bir arkadaşınızın pantolonunu tutuyor ve size , "Bu kimin?" diye soruyor.Altından ne çıkacağı hiç belli değil.SUÇSUZ OLMAKLA DA İNSAN CEZADAN KURTULAMIYOR.Suçsuzluğumuz mahkemede anlaşılana dek beş altı ay cezaevinde yatırıldığımız çok olmuştu.
    Savcıya ,
    - Hayır bilmiyorum... dedim.
    Savcı , dinginlik içinde pantolonunu koyduğu torbadan kırılıp iki parça olmuş pipo çıkardı.
    - Bunu biliyor musunuz kimindir?
    Sabahattin davranışlarıyla , yüzüyle konuşmasıyla olduğu denli , giyinişiyle de özgün bir kişiydi.Eşyası hemen tanınırdı.Sabahattin 'in iki parça olmuş piposunu tanıdım. Bir ürküntü duydum.
    - Bilmiyorum, dedim.
    Savcı ,bu kez torbadan bir not defteri çıkardı.Sayfalarını açıp gösterdi.Yaazıların çoğu eski yazıydı.Sabahattin'in el yazısını elbet tanımıştım.Herşeyi özgün demiştim ya , SABAHATTİN YEŞİL MÜREKKEPLE YAZARDI.
    - Bu yazıların kimin olduğunu biliyor musunuz ?
    Açıkcası başıma gelen onca olaydan sonra , UYGULANAN ADALETE HİÇ GÜVENİM KALMAMIŞTI.Onun için doğruyu söylemenin mi , söylememenin mi uygun olacağını kestiremiyordum.Ama YEŞİL MÜREKKEPLE yazılmış Sabahattin' ,in yazılarını görünce , kimin olduğunu söylememezlik edemezdim.İşin içinde bir kötü şey olduğunu sezinleyip ürperdim.
    Savcı cevabımı beklemeden , torbadan kırık gözlük camları çıkardı.Sabahattin 'in çerçevesiz gümüş saplı gözlüğünün camları , kırık camları...
    Ne denli sarsılıp bozulduğumu savcıda anlamış olmalı ki, bu kez sormadı açıkladı:
    - Bulgaristan sınırında çalılar arasında bir yerde bir ceset bulunmuş.Cesedin üstünden bu eşya çıkmış.Eşyanın Sabahattin Ali' nin olduğu sanılıyor.
    Savcının elindeki kırık gözlük camlarına baktım, gözlerim doldu.
    Savcı , torbadan Sabahattin Ali'nin pantolonun kumaşından spor ceketini çıkardı.
    - Evet Sabahattin' in... dedim.,
    Sesim titriyordu.
    Ceketin üzerinde kurumuş kan lekeleri vardı.
    Savcının yazılı ifademi alıp almadığını şimdi anımsayamıyorum.
    Savcı,
    - Bir cinayetin üzerinde duruyoruz .Kovuşturmanın güvence altında yürütülebilmesi için , Sabahattin Ali' nin eşyasını gördüğünüzü , burdaki konuşmamızı hiçkimseye söylemeyin... dedi.
    Kendimi tutup ağlamamak için sesimi çıkarmadım.Dışarı çıktım...
    ***
  • 160 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Kitap daha ilk öyküsüyle beni dehşete düşürdü. Çok psikopatça olayları muhteşem bir soğukkanlılıkla yazabilen bir yazar Edgar Poe. Onun adını ilk kez İsmet Özel’in seslendirdiği Anna Bella şiiri ile duydum ve zaten şiir muhteşemdi. İki gün sonra da gittiğim bir kafenin dekor kitaplığında kara kedi kitabını gördüm. İsteyenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü mottosuyla kitabı alıp okumak için izin istedim işletmeciden. Mutlu mesut eve dönerken bir çırpıda okuyacağımdan emindim çünkü adı kara kediydi. Ama ama nereden bilebilirdim ki bizim zarif zarif şiirler kaleme alan Edgar’ın böyle cani öyküler yazacağını. :) Hem de bir kedi üzerinden anlatılmaya başlanan ilk öyküne vahşete düşeceğimi :) kitabı 1 gecede bitirdim. Bir arkadaşımla diğer kitapları üzerine de konuştuk. Okuduğum ilk Edgar Poe kitabıydı son olmayacaktı.
  • 210 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Kitabın ilk yarısını haz almadan okudum ve pek çok kez yarıda bırakmayı düşündüm. Çünkü (şahsi görüşüm olarak) yazarın düşüncelerinin çoğunda çeşitli sebeplerden dolayı hemfikir olamadım(bu karşıtlık kitabı okumaya devam etmem konusunda önemli bir sebep oldu) ve yazarın üslubu beğenime hitap etmedi(bundan dolayı başka bir Hermann Hesse romanı okuyacağımı zannetmiyorum). Ancak sihirli tiyatro ile ilgili son elli sayfayı büyük keyifle okudum ve yazarın genişleyen -sürreal- hayal gücüne hayranlık duydum.Sihirli tiyatroda geçen sayfaları okurken pek çok kez David Lynch’in Mullholland Drive filmi aklıma geldi. David Lynch kesinlikle bu kitaptan esinlenmiş olmalı. Keyifli okumalar.
  • Üç kez seni seviyorum diye uyandım
    Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
    Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

    Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

    Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
    Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
    -Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.

    Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

    Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
    Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
    Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

    Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

    ..............................................................................Deniz eskisi

    İlhan BERK