• Şeyhin mi müridi vardır, yoksa müridin mi şeyhi? Ya da “şeyhlik” makamı şeyhe mi aittir, müride mi?

    Mustafa Kutlu’nun “Sır” kitabı birbirine zincirlerle bağlı sekiz tasavvufi hikayeden oluşuyor. Hikayelerin temelindeki şeyh-mürid ilişkisi efendi-ihvan kavramları ile anlatılmış. Karakter olarak da efendisini arayan, efendisinin peşinden giden ya da onu sonradan aklına getiren ihvan ve ihvanın aradığı, akıl aldığı efendisi karşımıza çıkıyor.

    Fakat kitap sadece tasavvufi bir eğilimin üzerinde durmuyor. Helal, haram, politika, liyakat, ve güven gibi konulara değinerek hikayeler anlatılmış. Bu anlatış beni biraz da “Tasavvuf ehli, dergahı, şeyhi, efendisi bugün aynı özünde mi?” sorusu ile karşılaştırdı. Bu soruya yine kitaptan yola çıkarak cevap aradığımızda “Hayır” ile karşılaşıyoruz; aynı değil.

    Tasavvuf dergahının başı olan efendi, ihvanı bir arada tutup halka oluştururken kendini başka bir yerde buluyor. “Fitne” diyor buna, “dışarısının fitnesi”. İhvan artık daha başka şeyler istemeye başlıyor. Mesela daha rahat bir dergah, daha konforlu olanından. Dışarıya açılmak lazım mesela, daha geniş kitleler için şehre taşınmak, hatta şehirleşmek. Daha nüfuzlu insanlarla kaynaşmak gerek; parti mensupları gibi. İlişkileri sağlam tutmak istiyor ihvan. Efendisine “Yakın olmak lazım, faydasını görürüz” diyor. Hatta daha ilerisi parti desteklemek, neden olmasın?

    Okurken bugün yaşadığımız tablo ile birebir eşleştirdiğim bu durum için “Acaba düzelir mi” diye düşünürken, olumsuz cevap yine kitaptan geldi. Dua için elinde bir testi su efendisinin kapısını bulan; fakat onunla arasına girmiş takım elbiseli, ciddi adamlar yüzünden aynı testi ile geldiği yere dönen mürid hikayesinde cevabı bulmuş oldum.

    Efendinin duasını alması gereken ihvan, efendiye duaya başlamış; ihvana yol göstermesi gereken efendi ise ihvanın yolundan gitmeye başlamış. Bu durumu kitapta okurken sevdiğim ve sahiplendiğim bir Kutlu cümlesi ile özetleyelim; “Anlayan beri gelsin”(s.39)

    Akıcı bir anlatım ve dile sahip bu kitap, hemen okunup rafa konulacaklardan değil ama. Ara ara çıkarıp bakmak, karıştırmak lazım.

    Okumak isteyen, merak edenlere önerimdir.

    (Not: İlk Mustafa Kutlu incelemem, korkmadan yazdım desem yalan olur, kusur var ise affola)
  • Öncelikle sorulması gereken soru şu: Bir şiirde ne arıyoruz? Ustalıkla seçilmiş cinaslar, kafiyeler? Söz oyunları? Dörtlük, beyit, serbest nazım?

    İkinci soru ise: Yazarları veya bir "şeyleri" başarıp bir "yerlere" gelmiş insanları ötekileştirir misiniz? Olumsuz anlamda değil, kastettiğim şey sizden çok farklı bir dünyada yaşadıklarını düşünüp düşünmemeniz. Sanki ömrümüz boyunca onunla aranızdaki yegane köprü, onun okuduğunuz kitapları. Hele de sahibi ölmüşse...

    Oruç Aruoba ile benim durumum da buna benzer. Kendisini ilk defa okuyor olsam da daha önce duyduğum için bana göre o da "ötekilerden" biriydi. Ama biyografisine bakınca Hacettepe Psikoloji'den mezun olduğunu görünce şaşırdım. Niye? Hacettepe PDR okuduğum için sanırım. Hâl böyle olunca da Aruoba, ötekilerden çıktı, biraz daha yakına geldi.

    Kitabın adı "de ki işte". Kitabı elinize alıp okumaya başladığınızda görüyorsunuz ki aslında kitap 3 bölümden oluşuyormuş ve bölümlerin adı da sırasıyla "de", "ki" ve "işte." İlk bölümde ölüm üzerine şiirler (aforizma demek daha doğru), "ki" bölümünde yaşam üzerine aforizmalar, "işte" bölümünde ise felsefe üzerine aforizmalar ve anektodlar var. Kitaptaki bölümler şiir gibi yazılsa da, estetikten çok anlamla dolu. İlk iki bölümü keyifli bir şekilde okuduktan sonra ben gibi pek felsefî metin okumaya alışkın olmayanlarımız Felsefe bölümünde biraz bunalabilir. Ama öyle kısımlara geliyorsunuz ki... İşte bu incelemeyi de böyle bir anektodla bitirmek isterim. Felsefî yaşam nedir, bir türünü görelim:

    "Oidipus'un işlediği günahın bilinçlendirince, bedel olarak kendi gözlerini çıkarması; yani kendini öldürmek yerine, kendini kör yaşamak zorunda bırakması, derin bir düşünce barındırıyor: Bilinçliliğin gereklerini (yani felsefeyi) yaşamak, yaşamın içinde ölümü yaşamaktır."
  • Savaşın ortasında, onlarca hatanın kurbanı olan ve ikisininde istemeyeceği şekilde hayatları kesişmiş iki kadının hikayesi... Bu hikayede dönemin Afganistan’ı yakıp kavuran savaşdan izler de bulacaksınız, birçok kadının uğradığı haksızlıkların ve zorlukların izlerini de. Kesinlikle okumaya değer bir kitap. En kısa sürede çayınızı alın ve ilk sayfasını açın.
  • Herkese tekrardan merhabalar. İlk 1K Isparta okuma toplantımızı yaptık. Kuyucaklı Yusuf olarak belirlemiştik ve okuyup tartıştık.
    http://i.hizliresim.com/yq3m79.jpg

    1- Mehtappp
    2- Hidayet DEMİRKOL
    3- insan_okur

    Bir dahaki toplantımız için de kitabımızı belirledik.
    Sevgili Latife Tekin ' den Berci Kristin Çöp Masalları 'nı okuyacağız.
    Bir dahaki toplantımız bayramdan sonra olacaktır.
    Katılmak isteyen, katılabilecek olanlar lütfen bildirirlerse çok iyi olacaktır.

    Toplantı tarihi belirlenince günlük paylaşım yaparak tekrar duyuracağız. :) Tüm kitapseverleri bekliyoruz.
  • Kitapla ilgili cok fazla spoi vermiyecegim ama iki noktaya değinmek istiyorum.

    I. Daha önce Orhan Pamuk'tan hiç kitap okumamıştım ve bir okuyucu olarak beğendiğimi belirtmek isterim. Kitapta efsanelerin insanları ne kadar etkilediğini sade ve akıcı bir dille anlatmış. Postmodernizm tarzında yazılmış Cem'in ilk aşk deneyimini anlatan keyifli ve hoş bir roman.

    II. Kitabı elime aldığımda düşündüğüm ilk şeylerden biri kitabın ismi oldu. Kadının saçı neden kırmızı? Bir kadın için hiç kolay kararlar değildir saç rengi değiştirmek. Üstelik te böylesi toplumda az rastlanan farklı bir renge boyamak. Kirmizi renk toplumumuzda cok sicak karşılanmayan bir renk, Pamuk bunun sebebini kitapta bizzat kadının ağzından vermiş "bu ülkede kırmızı saçlı kadın şu veya bu nedenle çok fazla erkekle birlikte olmuş kadın demekti. Bir de saçlarını bilerek kırmızıya boyuyorsa, bu kimliği bilerek seçiyor demekti bu." Bu nasıl bir zihniyet anlamış değilim. Saç renglerine bile mana yüklemek. Kadın olmak ne kadar zor...
    Okuyacaklara keyifli okumalar...
  • Düşünen kadınları seviyorum. Üreten kadınları seviyorum. Bir duyguyu iyice ifade edebilmek ya da hakkını verebilmek için tüm benliğini ortaya koyan kadınları da seviyorum. Sanırım ben kadını hem anne haliyle, hem sevgili/eş haliyle, hem bilim kadını haliyle, hem de sanatçı haliyle çok seviyorum. Ya da genel olarak “kadınları, kadınlığı seviyorum” mu demeliydim, bir ifade yetmezliği çekiyorum şu an. Ne desem sanki eksik kalacak kadınlara olan sevgimi, saygımı anlatmaya. Bu hissi oluşturan sadece Tomris Uyar mı peki, hayır. Ama belki yaşanmışlıkla ve kitabın adının yakın zamanda beni de kapsar hale geleceğinden ruhumda oluşan “bir gruba aitlik” duygusuyla alakalıdır; bu hissin içimde kemikleşmiş olduğunu yazarın “Otuzların Kadını” adlı kitabını okurken fark ettim.

    Kitabı hediye olarak alan arkadaşım “Bu kadın sana hitap ediyor sanki. Hiç okumadım ama öyle hissediyorum. Tam senin kriterlerine göre” dedi ve evet tam bana göre. Aslında olay kitaptan ziyade yazarla alakalı; kullandığı üslupla, bilinç bütünlüğüyle, Türkçe’ye olan düşkünlüğüyle, tespit ve hani o “hissettiğim şeyi anlatmaya kelimeler yetmiyor” dediğimiz hisleri kelimelere dökebilme yeteneğiyle..

    İnternette biraz araştırdığınızda, Tomris Uyar için şöyle ifadeler okuyabilirsiniz: “Kimisinin göğe bakmak istediği kişi; Cemal Süreya’nın sevdiceği, Turgut Uyar’ın karısı ve Edip Cansever’in yarası”; “Edebiyat dünyasının sahip olunamayan kadını”; “Bir kadın ve ona aşık üç büyük şair”.. Peki Tomris Uyar bu mudur? Ya da arzulanan, sevilen bir kadın sadece bu kadar mıdır? Yıllarını verdiği, ürettiği ve fikrimce oldukça yetenekli olduğu öykücülüğünün hakkı neden verilmiyor? Niye yaşadığı aşklar ve “aşık olunası adamları kendine aşık eden kadın” imajı, onun yazarlık yeteneklerini bir güneş tutulması gibi engelliyor? Kitabı okuduktan, hatta 2 kez okuduktan sonra, altını çizdiğim birçok sözcük ve paragrafla birlikte Tomris UYAR’ın “paylaşılamayan kadın”dan çok daha fazlası olduğuna inanıyorum.

    Kitap bir öykü kitabı. Birbiriyle bir şekilde bağlantılı öykülerden ve biyografik ögelerden oluşuyor. “Otuzların Kadını” denirken aslında Tomris Uyar, annesinden bahsetmiş. Tabi bazı öykülerinde, kendisini ve başkalarını da bu ifadenin kapsamına almış. Ancak kitabın son sayfasındaki şu ifade, öykülerin amacının bir şekilde annesini anlatmak olduğunu gösteriyor: “”…Öyle bir öykü yazmaya çalıştığımdan söz etmiştim ya sana. Öyküleri birbirine teğet geçecek, aynı zamanda odaktaki bir portreye de girip çıkacak biçimde yazmanın güçlüklerinden…” Odaktaki portre, annesinin portresini ifade ediyor; hem asli hem mecazi anlamıyla..

    Kitapla alakalı daha fazla şey söylersem, sürprizlerin tamamını kaçırırım diye korkuyorum. Bu sebeple sadece -kendimi tutamayarak- kitabın ilk sayfalarındaki; yazarın bu öyküleri yazmaya başlamadan önce, kendisiyle daha doğrusu yazacağı hikayelerin sıradanlaşmasından duyduğu korkuyla sancılandığı o anı anlatan paragrafı paylaşmak istiyorum. Yazar o an’ı o kadar güzel ifade etmiş ki, onun yaratıcı zekasının özelliklerini, en çok da naifliğini göstermek adına değerli bir alıntı olarak değerlendirmenize sunuyorum:

    “Kağıdı değiştirmemin de yararı olur mu? Hayır. Dosya ya da teksir kağıdı, pelür bile olabilir pekala. Harfler italik olsa? Hayır. Takıldığım nokta, onlar değil : sözcükler. Yıllar yılı renklerini, kokularını, tınılarını değişik bileşimlerde denediğim sözcükler. Otuzların Kadını’yla onun özgünlük alanında bire bir karşı karşıya gelemeyecek kadar aşınmışlar artık. Gerçek bir kişilikten çok, bir yazarın iç dünyasını yansıtmaya yatkınlar. Üstelik kurmacada elimin altında bulmaya alıştığım yöntemler, yordamlar da kayıp gitmiş; çünkü Otuzların Kadını, kurgulanmayı değil, anlatılmayı bekliyor. Yazarın en ufak sürçmesinde, kendi biricikliğinden sıyrılıp onun geçmişte kullandığı sözcük ve imge öbeklerinin arasına karışabilir, sıradanlaşabilir, gerçekliğini yitirebilir. İstanbul’da büyüyüp ölmüş, yabancı dil bilen, eldivenlere ve şapkalara tutkun, Markiz’e, Lebon’a, Park Pastanesi’ne, Belediye Gazinosu’na giden herhangi bir Otuzların Beyoğlulusu, bir nostalji nesnesi olup çıkar, hiç yaşamamış gibi. Tıpkı çok yazıldığı, çok okunduğu ve çok bilindiği için bir zamanlar gerçekten “iliklere işleyen yağmur”un, ya da “bulutların arasından sıyrılan güneş”in artık yazana da, okuyana da, hatta görene de bir şey dememesi gibi. Sonuncu yetkin yorumu, ancak yıllar öncede kalmış ilk acemi yorumunu anımsattığından, gülünesi/acınılası hale gelen bildik bir şarkı gibi ya da. Çok-yazılandan, çok-özlenenden, herhangi bir çok’tan ayırıp nasıl kendi yerine oturtabilirim bu portreyi? Yağmurun iliklerine ilk işlediği günü, güneşin bulutlardan ilk sıyrılışını gören birinin taze izlenimlerini keşfetmem gerek. Ki bu çerçeveden kurtulsun. Freud’cu ya da Bilmemkimci görüşler yüzünden tezelden yazarının geçmişiyle açıklanmasın. Yağmur bir kere daha, gerçekten işleyebilsin iliklere, güneş bir kere daha gerçekten bulutlardan sıyrılsın.”

    Zihnin karmaşasını ama bu karmaşanın nasıl düzene sokulduğunu, toparlandığını görüyor musunuz? Peki hem üretken hem de dile saygı duyan aydın imajıyla Türkçe’nin imkanlarını ne güzel değerlendirildiğini? Ya da neyden korktuğunu, neyden endişelendiğini, kendisini neyin rahatsız ettiğini net olarak tespit edip bunlara çözüm aramasını? Benzetmelerdeki anlaşılırlığı ama hem net hem edebi olabilmesini?

    Düşünün, bu kitap yaklaşık 100 sayfa ve incecik. Normalde bir defa okunması yeterli gelmeliydi. Hele ki böyle anlaşılır bir dille, kendi içindeki tutarlılığıyla, minik öyküler halindeyken. Ama neden öyle olmadı? Neden ben bu kitabı bir daha bir daha okusam da doyamayacakmışım gibi hissediyorum? Belki sebep yeni öğrendiğim kelimelerden, belki Türkçe’yi su haline dönüştürüp kelimelerle akmasını sağlayan yazarlara duyduğum hayranlıktan, belki de bu kadar karmaşa içerisindeki netlikten..

    Bu kitabın en çok nesini sevdin deseniz, kısa bir cevap veremem, size bir “en çok” gösteremem. Ama kitabı, yazar hasebiyle, okumak isteyen herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Hele ki beğeni ölçütleriniz benim gibiyse..

    İyi okumalar dilerim.
  • Kitap 94 sayfa ama 27ye kadar tanıtım bülteninden oluşuyor. Kitabın ilk sayfalarında beğenmeyeceğimi düşünmüştüm hatta öyle ki kitabı elimden bırakıp başka doğru bir zaman bulup okurum diye düşünüyordum ama son 25 sayfayla birlikte olayların alev almasıyla kalbimden vuruldum. İyi ki yarıda bırakmamışım ve tamamlamışım. Aşkı, Karşılıksız aşkı, umudu, beklemeyi, dostluğu ve insanın sevince nelerden feragat ettiğini çok güzel göstermişti kitap. Sevdiğinin mutluluğuyla mutlu olmak, içini tamamen dökmek ve mutsuzluğuyla kalbinin sanki yerinden sökülüyormuş gibi hissedilmesi. Kitapta bunlar çok güzel anlatılmıştı. Ama sonunda sağ gösterip sol vurması ise gerçekten hayalperestin hissettiği duyguyu içimde hissettim kitapta yalnız ve hayalperest olan kişi (adı yok) yaşadığı yerde ki herkesin tatile gitmesiyle iyice sıkılır ve kendini sokaklara şehrin dışına atar, mutlu bir şekilde evine dönerken sahil kıyısında Nastenka adında bir kızla karşılaşır. Kız yalnız ve mutsuzdur. O geceden sonra aralarında dostluk kurulur ve bir daha buluşmayı kararlaştırırlar. Daha sonrasında ise birbirlerine içlerini açarlar, Nastenka bir yıldır beklediği ve aşık olduğu adamı anlatır. Aşık olduğu adam bir yıldır ona hiç mektup yazmamıştır. Hayalperest ise o yaşına kadar (ev sahibi hariç) konuşmamıştır herkesle hayali selamlaşmış ve tanışmıştı. İlk defa Nastenka ile gerçek bir iletişim kurar ve bu onu fazlasıyla etkiler fakat bunu Nastenka’ya anlatamaz, daha sonrasında ise neler olacağını alıp okumalısınız