• #KitapYorum
    Tribe girdim epey tribe girdim. Livaneli değil de başka bir yazar okudum sanki. Görseller, kağıt, basım kalitesi ne kadar güzel ve dikkat çekici ise konu bi o kadar uzak. Livaneli'nin 15 eserini beğenerek okudum #Gölgeler ile 3 eserini beğenemedim.
    1. Si Konstantiniyye Oteli idi ki ilk okuduğum eseri buydu ve inanılmaz karışık birbirine karışmış bir eser olarak zorlanarak okumuştum. Hatta ağır bir eleştiri yapıp bence sadece müziği ile dokunsun bana demiştim. Ama iki sene sonra Huzursuzluk kitabı piyasaya çıktığı gün almış ve kalemine aşık olmuş yaptığım haksızlıktan pişman olmuş o gün bugündür de Livaneli baş yazarım olmuştur.
    Ve bu kitap Konstantiniyye Oteli nden bir parça şeklinde. Olmadı beğenemedim. Elia ile Yolculuk'taki gibi bir hayal kırıklığı içindeyim şu an. Son iki romanında neden bu tarza büründü anlamadım ama ben bu Livaneli yi pek sevmedim. Lütfen silkenip yine o dokunaklı eserlere dönebilir misiniz? Buna çok ihtiyacımız var.
    Söylemeden geçemicem içimde kalır Gölgeler eserini gerek dış görünüşü gerek anlatış tarzı biçiminden Osman Balcıgil in Karanlık Oda eserine aşırı benzettim. İki yazarı da inanılmaz seviyorum bir kıyaslama yapmak istemiyorum sadece içimde kalmasındı 🤪🤪
  • Kitaba ilk başlarken beni bu kadar sarsacağını zannetmiyordum. Eğer ben kitabın içinden kendime ait bir şeyler buluyorsam o kitap benim için güzeldir.
    Sebahattin Ali kendi hayatını insanlara anlatamamış bu yüzden romanlarını kullanmıştır. İçimizdeki Şeytan da bunlardan biridir. Hepimizin içinde kendi irademiz dışında verdiğimiz kararlar vardır. Sonuçlarının kötü olacağını bilsek bile içimizden bir ses bize bu kararlara uymayı emreder. Sonunda pişman oluruz, özümüzde iyi biriyizdir fakat bu şeytana hep uyarız. İste Ömer ve Macide'nin hikayesi de buna benziyordu. Kendilerini bir türlü bulamayan 2 genç hayata tutunmaya çalıştılar fakat içimizdeki şeytana uydular.
    Romanın ilk başlarında sıkıldım sonlarına doğru ise yaşanan pisliklerden nefret ettim hatta içim bir hoş oldu. Romanda kendime geçmişime ait çok şey buldum. Sebahattin Ali 1930larda yazdığı için romanın içinde birçok bilinmeyen kelime bulabilirsiniz fakat roman gayet akıcı. Kesinlikle okumanızı öneririm
  • Aytmatov, çok sevdiğim bir yazardır ve betimlemeleri enfestir. Satırlarında kendimi Kırgız Bozkırları' nda rüzgara karşı özgür bir şekilde dolanıyorken bulurum bir düşün içinde. Gerçek hayattan uzaklaşmak istiyorum diyorsanız; alın kahvenizi, kısa bir mola... (Yok katiyen bir kahve reklamı değil bu :). ) Cemile Aytmatov la tanıştığım ilk kitap diyebilirim. "Güzel" demem yetersiz kalır.
  • Böyle değerli bir kitabın incelemesi önce nereye yazılır diye düşünüyorum fakat cevap basit önce gönle yazılmalı daha doğrusu önce gönül anlamalı bu kitabı sonra belki kaleme, deftere sıra gelir. Sahi ya kalem mi kullansam birkaç satır yazarken, yok olmaz. Neden? Aylardır kalem, kağıt almamışım elime. Aslında var ama başka başka sebeplerden açmamak lazım, e ne yapacağız, mecbur telefon-tablet-bilgisayar. Modern çağ insanı işte; huzuru bulduğu kitabın iç aktarımını yaparken bile modern iletişim araçlarını kullanıyor. Her neyse, insan istediği gibi olamıyorsa, olabildiği şekliyle en iyisini yapsın o zaman, ne alaka mı, öyle işte.

    E kitabı biliyorsunuz; yeni çıktı, çok yeni, Eylül'ümüze bir güneş gibi doğdu, yüreğimizi sevindirdi, kitaplığımıza bir ışık saçtı. Ben dedi üstün değilim tabi sizden ama şuanlık Gökçe için biraz farklı olacağım, hissediyorum. Aslında benim tarafımdan hüzünlü bir macera olarak başladı bu çıkacak, çıktı meseleleri. Anlatayım mı biraz: Öncelikle kitabın çıkacağını çook öncelerde duyamadım, olmadı. Sonra çıktı, hemencecik alamadım. İmzalı kitabına da yetişemedim, o da geçti doğal olarak ilk okuyan olamadım ve tabii ilk inceleyen de.. Olsun herkesin sözü farklı, nasibi de farklı diyelim, belki de yanımdan malum bazı insanlar eksildi, ondandır bu geç duyuşlar, geç sahip olmalar.. Ama en güzel tarafı neydi biliyor musunuz? Kitabı Bursa'dan aldım, onu biraz bazı güzel yerlere götürdüm, belki Suna da görmüştür böylelikle. Ne diyordu: "Beş şehirden geriye ne kaldı, belki biraz Bursa kaldı." Kaldı, kaldı. Bursa her daim yaşatır güzelliğini.

    Bu kitabın bir roman olduğunu hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm, sonra baktım roman olmaması için hiçbir kaide yok kitabın kapağında yazan "hikâye" dışında. Sonra bir de dayanağım var: Fatma Barbarosoğlu'nun tweeti. Karakterler belli, saymakla bitmez, her birini yahut her bir aileyi kitap yap, okuyalım Mustafa amcacım demek geliyor içimden. Öyle güzel, öyle nahifler, tabii içlerinde içimizin ısınmadığı yok mu, var. Fakat bir kitabında diyor ya yazar: "Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır." Çünkü ben bilirim ki herkesin bir yeri var bu hayatta. Suna'nın Ali'si olmasaydı, Suna olur muydu Suna? Elif'in böyle dik duruşlu durması onun tümden karakterine mi dalalettir? Biz sosyologlar severiz böyle tepeden konuşmayı, insanın psikolojisine vururuz, yaşam tarzıyla ilişkilendiririz, üretim ilişkilerine kadar bile girer ama bir insanın ruhuna bakmayı çoğu zaman es geçeriz. Oysa bilmez misin "aşk acıtır ve acı büyütür". İnsanların önce yarasına bakmalı ama kolay mı böyle bakmak, göz değil, kulak değil, göremezsin ilk bakışta, biraz fethe yanaşmak gerekir. İstanbul gibidir insan fakat bir insan bile eşref-i mahlukatlığıyla İstanbul'a bile fark atar bütün cihânda.

    " Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
    Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır" diyor ya Fuzuli, en güzel aşk yarasını anlatmaz mı böylelikle. Onun dermanı, derdinde. Bizimkisi nerede ya sanki? İnsan dermanını derdinden çok uzakta aramayacak ya yoldadır, ya da yolundadır. "Aramakla bulunmaz ancak bulanlar arayanlardır." Bu böyledir, yoksulluk içimizdedir fakat içimizi zenginleştirmek de ruhumuza, sevdamıza, derdimize düşmüştür. Tahammül de içimiz de sefer de. Tahammül de bizim için sefer de. Kimseyi yargılayamayız ya yapıp ettikleri için. Eğer aynı şey için yaşıyorsak, aynı şeye inanıyorsak, aynı harama haram deyip de aynı helale helal diyorsak birimizin köyde birimizin şehirde yaşamasının ne farkı var? Her neyse efendim, kusuruma bakmayın uzattıkça uzattım ve bir türlü kitaba gelemedim, kitaba geldim de aslında sizi kitaba getiremedim galiba. Yoksa baksanız bütün bu yazdıklarımın kitap nezdinde anlamı var ama işte yine de biraz dokundurmalı, mecazlı, düğümlü bir dil kullanmışım. Biraz daha açmakta fayda görürüm.

    "Ya Rabbi! Kalbimi aç! Aç ki akledebileyim." Ve ekliyorum aç ki anlatabileyim, birkaç kelam edebileyim ki gitsin bu içimdeki sıkıntı. Suna'yı, Elif'i, Nilgün'ü, Sevim'i, Lamia'yı, Ali'yi, Serdar'ı, Bülent'i, Tarık'ı birkaç cümleyle anlatayım. Tanpınar'a da girmek de fayda görüyorum, İstanbul'a değinmesem de kırılır, biliyorum. Birkaç cümleyle değinip de bırakılmaz ki ya hep ya hiç. Bakalım olacak mı istediğim inceleme ya da bir sonuca varamadan bitecek mi? Nasip.

    Hikâyemiz Suna ve Elif'le başlıyor, ana karakterlerimiz de onlar gibi görünse de Suna'yı baş karakter olarak koyarsam geri kalan tüm adı geçen insan da bana kalırsa ana karakter olsun, bence hepsinin bu hikaye içinde mânasını kavramak da boynumuzun borcu olsun. Suna bir Edebiyat doçenti, kendisi Tanpınar üzerine çalışır ve hayatında da Tanpınar ile derin bir bağ kurar hatta nasıl ki sevdiğimiz şeyler bizi başka seveceğimiz şeylere yakınlaştırır ise Suna'yı da böyle sevebileceği bir adama yanaştırır, işin hayır olup olmadığı bana kalmaz tabi. Olacak olan oldu nasıl olsa.

    İstanbul'da yaşayıp, İstanbul ile ünsiyet kurmaya çalışmasını da eklemek lazım. Zaten edebiyatçı olup, Tanpınar okurken İstanbul'a uzak kalıp insan nasıl bir güzel sanata ilgi duyar ki? Yahya Kemal'in azîz İstanbul'u halen daha duruyor mu meçhul fakat bir Çamlıca'ya çıkıp, bir Piyer Loti'de kahve içip:
    "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
    Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
    Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer." dememek elde mi? Benim elimde değil.

    İstanbul, Tanpınar, edebiyat, kitaplar ve mâna arayışı Suna'yı Ali'ye yakınlaştıran en büyük etkenler olmuştur. Belki benim gözümde daha yazar söylemeden bir Nazan Bekiroğlu görüntüsüne bürünen Suna, Ali'nin deyimiyle İsabella Adjani'ye benziyor olsa da Ali'nin aşkı salt maddi güzellikle açıklanacak şeyler değildi elbet. Her aşkın bir göz boyutu varsa bir de kalb boyutu vardır ki bu da iki insan arasındaki bağı kuvvetlendiren şey olur. Eğer göz görüp de gönül sevmese veya göz sevse de gönül sevmese o iki kişi yol arkadaşı olabilirler mi hiç? Ne demişler; evvel refîk, bade'l tarîk. Bir de şöyle bir söz var: insan yoldaşını yolda tanır. Ben buna inanırım. Fakat bu yol illa ki şehirler arası bir yol mudur, bence değildir. Mesela bir insanın sözü bir yoldur, isteği bir yoldur. O insan o isteklerine nasıl sahip çıkıyorsa yoldaşına da öyle sahip çıkar. Bazen yol belliyken refîk kayboluverir. Ama her insan yolunu da kendi nazarında değerlendirir. Bazıları yolu sever, yol ağır gelmez, bazıları da daha yola çıkmadan yolculuktan şikayet eder.

    Tekrar edeceğim ama; önce yoldaşını belirle ki yoldan şikayet etme. Ali mesela belki de ilk hatasını kendini değişimeye açık biri olarak gördüğünde yaptı sonra gitti Suna'yı da buna inandırdı, Suna'nın inanıp inanmadığı tartışmalı olsa da o rüzgara kapılıp gitmeyi tercih etti. Ama rüzgar sizi bir yerden bir yere son hızla götürmez bazen yarı yolda da bırakabilir, Ali ile Suna yarı yolda kaldı. Neyse ki Suna'nın tek yoldaşı Ali değildi, onun Elif'i vardı, annesi, ablası, ninesi vardı, ohh daha ne olsundu.

    Suna'nın ayrılık acısı için de Ali'nin genel yaşantısı için de çok güzel beyitler var edebiyatımızda, kitabımızda da geçerler hatta fakat güzel olan tarafı şudur ki ben bu beyitleri yaşamımda durup durup söylerim. Allah unutturmasın, sahiden güzel örnekler. Meselâ:

    " Gittin ammâ ki kodun hasret ile canı bile
    İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile" beyiti Suna'ya çok hoş uyuyor. Ben bunu ilk defa Tanpınar'ın Huzur romanında okumuştum, Suna hatırlar, beyiti yani.

    Diğer beyitimiz ise: "Bir katre içen çeşme-i pür-hûn-ı fenâdan, Başın alamaz bir dahî bârân-ı belâdan" dır. Ziya Paşa'dan geliyor. Yani diyorum ki Alicim sen bir kere dünya suyundan kana kana içtin ya o suyu bırakmak da sana ölüm olur. Keşke ölseydin, yani eski yaşantını öldürseydin ama olmadı ne yapalım. Sizin buluşmanızda Hikmet-i Hüda'dır elbet, sebep-sonuç ilişkisi aramaya gelmez.

    Elif'e gelelim şimdi de; Elif ile Suna lisede tanışıyorlar, onları bir araya getiren şey kitaplar, insanlardan kaçıp kitapların dünyasına sığındıkları bir vakit kütüphanede karşılaşıyorlar ve dostluklarının bir ömür boyu sürmesi için ilk temeli atmış oluyorlar. Elif üniversitenin Sanat Tarihi bölümünde okuyor. Deli dolu, dobra, cesur bir kız. Suna'ya nazaran daha dik başlı, Suna ise Elif'e nazaran daha yumuşak biri. Elif, Suna'ya nazaran hayatının aşkını öyle çok geç bulmuyor, 28 Şubat zamanı, üniversite eylemlerinin yapıldığı zamanlar karşılaşıyorlar. Serdar adı; mücahit bir genç o zamanlar, tuttuğunu koparır cinsten, inançlı, namazında niyazında, davası var. Zaten Elif de böyle bir kız. O zamanlar örtülü olmasa da arkadaşlarını eylemlerde yalnız bırakmıyor. Neyse bunlar bir şekilde tanışıp, anlaşıp, kaynaşıyorlar. Serdar hatta Elif'in tesettüre girmesine de sebep oluyor. Bu sırada da Serdar ile Elif evleniyor. Sonra zaman geçiyor haliyle, 28 Şubat zulmü bir nevi ortadan kalkıyor, zenginliğe kavuşan aileler oluyor. Serdar'ın ailesi de bunlardan biri. Şirketleri tekrardan kâra geçiyor ve yurt dışına bile açılıyorlar. Evliler ya aile dostları oluyor Eliflerin. Bunlardan biri Nilgün ile Tarık çifti. Önce Tarık yurt dışındaki işleri yürütmek için seyehatler yapıyor fakat keşke yapmaz olaydı diyoruz sonra Serdar. Tarık tamam da, tamam da derken hadi onu pek bilemiyoruz ama Serdar'ın bu imkan bulup da yurt dışına çıkmaları hiç iyi sonuçlanmıyor.

    Ve şuna şahit oluyoruz kelimelerle ifade edecek olursak: 28 Şubat mağduru erkeklerin imkânlar el verdiğinde ailelerine ve bilhassa dinlerine zarar verdiklerine.. Fatma Barbarosoglu şöyle ifade ediyor bu durumu: "Mustafa Kutlu'nun son kitabı: Sevincini Bulmak 12 Eylül'ün,28 Şubat'ın kahraman erkeklerinin, ikbal peşinde aile hayatlarını imha edişlerinin romanı." Evet, gerçek bu. Mustafa Kutlu toplum içindeki görünen dini hayatın aslında çok başka yaşandığının yahut 28 Şubat mağduriyet dilini kullanan insanların aslında kendi hayatlarında pek de menem bir insan olamayabildiklerini göstermiş oluyor.

    Boşver be Elif, diyorum o sayfalarda çok kez. Herkes kendi inancından, kendi samimiyetinden sorumlu bu hayatta, senin bir kızın var Nilüfer, sen ona bak en iyisi. Yuva olmadıysa olmadı, dağıldıysa dağıldı, insanın eşinden öte daha güzel bir şey var bu hayatta o da evladı. Ayrıca pek değerli hocamla sık sık yaptığım konuşmayı hatırladım, biraz bahsetmekte de fayda görüyorum. Bazı meselelerde pek katı olmadığımı bilen Hüsamettin Hoca, çok dindar görünen kişilere karşı bana şunu derdi sürekli: "Gökçe insan imkânı yokken çok çabuk dindar olabilir, asıl iş sana uygun ortamlarda değilken bile yalnızmışsın gibi kalabilmek. Mesela insan kadınlardan kaçarak, kadınlarla tokalaşmak haramdır diyemez. Bilakis kadınlarla bir araya geldiğinde tokalaşmadan kalabilmektir asıl dindarlık" Sen de bunu söylüyorsun zaten ya olsun. Hocamı ammak bana güç veriyor.

    Nilgün'ün okuduğu "Kırık Kalpler Müzesi" adlı köşe yazısını biliyor musunuz ya da hatırladınız mı? Yazı Yenişafak'ta Mustafa Kutlu'nun kaleminden çıkma, daha alıntı halinde okuduğumda bile hatırlayıverdim, en sevdiğim yazılarından biridir. Ne diyordu: "Mahşerde buluşacağımızı düşünüp ferahlıyorum. Ömür dediğin nedir ki" İnsanın öldüğünde bile böyle hatırlayabileceği eşleri varken evlilik güzel olsa gerek yahut böyle Serdar gibi Ali gibi Tarık gibi çok geçmeden kendi kişiliklerini ortaya çıkaran eşler olduğunda. Çünkü insan tanımadan yıllar geçirse iyi mi hiç? Ne diyordu İsmet Özel; ölüyoruz demek ki yaşanacak. Bazı şeyler her türlü yaşanıyor, şükür ki ölüm var da unutup gidiyoruz. Hem bu dünya varsa ahiret de var. Bir insanın bir insanda hakkı bu dünyada kalır da ahiret de kalmaz. Evet ben de bunu düşünüp ferahlıyorum.

    Şimdi son olarak kitabı Yoksulluk İçimizde kitabına dayandıracağım biraz. Ben okumaya başladığımdan beri olmasa da yarısından sonra düşündüğüm şey bu kitabın Süheyla'nın halinin biraz daha uzatılmış ve biraz daha fazla karaktere bağlanıp ve evet daha bir romanlaştırılmış olduğunu düşündüm. Nasıl ki Süheyla ile Engin bir zamanlar hayatlarını birleştirmede bir türlü anlaşamadılar burada da Suna ile Ali anlaşamadı. Nasıl ki Süheyla kendini bulma yolunda birçok adım atmışken Engin'in adımları da kiraya, faturalara takıldıysa Ali'nin ayağı da eksi hastalarına, Cihangir çevresine, lüks yaşantısına takıldı.

    Oysa hiç düşünme bile; "Ne ki nefsine ağır geliyor, onu yap. Kaldırdığın ağırlık miktarınca sana ferah erecektir."

    Hayat üzerine anlaşamıyor musun, bırak birleştirme hayatını o zaman. Bu sözlerim Suna'ya değil, Suna birleştirdi bir kez. Bu sözlerim kaderini pek tabii göremediğim bizzat kendime.
  • Söylenecek fazla bir şey yok aslında hemen alınmalı ve okunmalı. Zaten elinizden bırakamadan birkaç saat içerisinde bitireceğinizden eminim. Bıraktığı kesif tat ise yıllarca çıkmayacak aklınızdan.

    Çarlık devrimi, sosyalizm ve Stalin dönemine sert bir eleştiridir Hayvan Çiftliği. George Orwell, sadece o döneme ait bir eser yazmamış aynı zaman ilerleyen yıllarda düzenlerin nasıl şekilleneceğini ve sistemin nasıl bir yol bulacağınıda görmüş, kitabını ona uygun olarak şekillendirmiştir. Kitap o zamanlarda yaşanmış kokuşmuş düzeni, adaletsizliği ve ayrımcılığı çok net bir şekilde gösteriyor. Aynı zamanda günümüzden de bir çok ortak noktayı görebiliyorsunuz. İşte bu Orwell’ın ileri görüşlülüğünü bize yansıtıyor. Diktatör yönetimlerin nasıl işlediğini ve nasıl başladığını, olgunlaştığını Hayvan Çiftliği’nde çok net anlıyorsunuz. İnsanların çok büyük yalanlarla kandırıldığı, sosyalizm adı altında yapılanları çok net özetleyen Hayvan Çiftliği, bazı çevrelerce tam da bu yüzden çok fazla sevilmez, eleştirilir. Fakat bu kitap mutlaka ama mutlaka okunması gereken kitaplar listemizin ilk onu arasında yer almalıdır.
  • Bayview lisesinde ölen bir öğrenci ve 4 şüpheli... Simon, ölen çocuk, kurduğu Dedikodu Kazanı sitesinde okuldakilerin hayatını karartacak sırları bu siteden paylaşıyor. 4 kişiyle birlikte okuldan sonra cezaya kaldığı bir gün aniden ölüyor; ceza sınıfında. Bu 4 öğrenci ise herkesin gözünde şüpheli duruma düşüyor. Hepsinin bir sırrı var, hepsi yalan söylüyor. Peki Simon'u kim öldürdü?

    Merak uyandıran bir kitaptı. İlk başlarda bana Alice Hakkındaki Gerçek kitabını hatırlatsa da bu çok daha kapsamlı ve güzeldi. Bazı yerlerinde sıkıldım, bazı yerlerinde çok heyecanlandım. Bu kitapta katili tahmin etmeye çalışırken kimseyi eleyemiyorsun, hepsi suçlu gibi geliyor. Okudukça yalanları ortaya çıkıyor. Simon'u öldürmek için bütün öğrencilerin bir sebebi var. Bütün kitap boyunca dedektiflik yapmaya hazır olun. Çok güzel diye övemem ama güzeldi.

    Kitaptaki yazım yanlışları sinirlerimi bozdu. Hemen hemen her bölümde şu tip hatalar var; "... öyle olması mı gerekiyor muydu?"
    Hiç mi dönüp okumadınız kitabı arkadaş? Bir ton para alıyorsunuz kitaplara, bari işinizi iyi yapın...
  • Öncelikle şunu söylemem gerekiyor. incelenmeyi en çok hak eden kitaplardan biri sanırım ''Fight Club.'' O yüzden biraz uzatabilir ve kitabın içeriğinden de bahsedebilirim(!) umarım okurken sıkılmazsınız.

    Kitabı okumadan önce filmini izleyenlerdenim. Filmin ismi Dövüş Kulubü olunca bazı kimseler dövüş filmi sanıyor ama tabii ki alakası yok, orada ki dövüş olsa olsa insanın kendisiyle içsel dövüşü, ruhani savaşı olabilir. Zaten filmi izlerken ya da kitabı okurken sayfalar arasında yürüdükçe Dövüş Kulübü sembolünün anlamını kavrıyorsunuz. Filmi ilk izlediğimde uzun süre etkisinde kalmıştım. Hala en çok sevdiğin film hangisi? dendiğinde aklıma gelen ilk filmlerden biri bu. Kitabının da olduğunu sonradan öğrenmiştim ve haliyle hemen onu da okumuştum. Bu 3. yada 4. okuyuşum sanırım. Bir kitabı kolay kolay ikinci defa dahi okumam ama o kitabı her okuduğunuzda detaylarda çok başka şeyler yakalıyor ve ayrı şeyler katıyorsa size tekrar okumaya değiyor bana göre.. Filmi mi kitabı mı? derseniz ikisi de çok iyi derim. Genellikle kitaptan uyarlanan filmlere ön yargım vardır ve beğenmem ama bu çok başka.

    Brad Pitt ve Edward Norton'un harikulade oyunculuğuna Marla Singer gibi çok sıra dışı bir karakteri canlandıran Helena Bonham Carter 'in olağanüstü jest ve mimikleri eklenince ve konu, ilerleyiş, kurgu çok iyi olunca ''kült'' kelimesinin hakkını sonuna kadar veren enfes bir iş çıkmış ortaya.
    Filmin zannımca en büyük talihsizliği; sinema tarihinde devrim niteliğinde sayılan Matrix gibi bir başyapıtla aynı zamanlarda vizyona girmiş olması ve onun gölgesinde kalması. Tabii yine de film kendi izleyici kitlesini oluşturmuş, bir çok insanı etkilemiş ve hatta bir çok ülkede küçük dövüş kulüpleri oluşmasına sebep olmuş. Öğrencilik dönemimde bizzat filmi beraber izlediğimiz arkadaşlarımdan biri o kadar etkilenmişti ki araştırıp Tyler Durden'in giydiği meşhur kırmızı deri ceketten bulup almıştı :)

    Neyse gelelim kitaba; kısaca karakterlerden bahsedeyim. kitapta 3 ana karakter var.
    Jack (cornellius), Tyler Durden ve Marla Singer.
    Jack; bana göre günümüz insanının neredeyse yüzde doksanını temsil eden bir karakter. Mutluluğu tamamen işte ve satın aldığı eşyalarda bulmaya çalışan biridir. Mesleki ve maddi açıdan belli bir doyuma ulaşmıştır. İyi bir işi, audi marka bir arabası, güzel bir evi vardır ve kullandığı eşyaların hepsi lüx markalardır. Kim bilir belki de çoğumuzun şuan peşinden koştuğu hayallerimizi süsleyen o yaşam.
    Ancak Jack mutlu değildir ve manevi bir arayış içerisine girer , sürekli uykusuzluk çeker, huzursuzdur ve doktor tavsiyesiyle çeşitli hastalıkları olan ve acı çeken insanların terapisine katılır. Orada bir parça kendini bulur ama o seanslara katılan Marla Singer'la tanışınca huzursuzluğu daha da artar.
    Marla Singer'dan bahsetmeyeceğim çünkü anlatılmaz yaşanır denebilecek karakterlerden biri. Okurken ya da filmi izlerken ne demek istediğimi anlayacaksınız.
    Tüm bunlar olurken Tyler Durden belirir. Jack'in tamda olmak istediği kişidir ve onun zıttı bir karakterdir. Daha doğrusu biz bütün erkeklerin hayatlarında bir parça olmak istediği özelliklere sahiptir. Karizmatik, güçlü, özgür ve umursamaz...
    Karakterler arası bağlara çok girmek istemiyorum çünkü henüz okumamış olanları bekleyen sürprizleri berbat etmek istemem.

    Kitap ne anlatıyor ona gelelim birazda;
    Kitap, yeni nesil dünyaya adım attığımız 90'lı yıllara ithafen ele alınmış ama günümüze kadar daha da gelişerek büyüyen tüketim toplumuna oldukça sert bir eleştiri olarak yazılmış. Anarşizm'den nihilizme, sistem eleştirisinden kapitalizme, isyan, kaos, yıkım her şeyi bulabilirsiniz bu kitapta...
    Kapitalizm eleştirilerini sürekli olarak gözlemlediğimiz filmde yoğun olarak değinilen ikinci konu ise cemiyet toplumu içinde yalnızlaşan ve birbirine yabancılaşan bireyin psikolojik buhranları. Filmin bir sahnesinde bunu oldukça net yakalıyoruz. Adamın asıl benliği Tyler'a uçakta yeni tanışmışlarken soruyor: ''-yaşamak için ne iş yapıyorsun? '' ''-Neden soruyorsun? Böylece benimle ilgilenmiş gibimi yapacaksın?'' Bu diyalogla toplumdaki yabancılaşmaya harika bir gönderme yapılıyor. Tek kullanımlık arkadaşlıklar işte. Günümüzde de çoğu kimse bir birini sorar ama gerçek mana da kim kimin umurunda ki?

    Bir diğer eleştiri 90'lı yıllardan sonra makinelerin insan emeğinin yerini almasıyla azalan “düşünen insan” sayısı. Gerçi başta makineler insanların yerini almıştı ama günümüzde insanlarda makineleşip onların yerini alıyor gibi geliyor bana. Hepimiz daha doğarken sınırları belli olan bir yolculuğa çıkmaya itiliyoruz. Önce zorunlu eğitim, sonra zorunlu sınavlar, zorunlu bölümler. Sanki herkes doktor, mühendis, hukukçu olmak zorundaymış gibi hissettiriliyor. Bir kere dahi sorulmuyor insanlara ne olmak istedikleri yada ne olmak istemedikleri. Bırakın yetilerine ve isteklerine göre meslek seçsin insanlar. ya da hiç bir mesleği seçmemeyi seçebilsinler!
    Tyler'ın meşhur repliğinde dediği gibi; ''insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar; neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için.''
    Yani düşününce gerçekten de öyle değil midir. Hangimiz sadece gerçekten ihtiyacımız olan şeyleri satın alıyoruz, sadece ihtiyacımız olan şeyleri yiyip, ihtiyacımız olan şeyleri giyiyoruz? Neredeyse hiç birimiz!

    Bir anımı paylaşayım müsaadenizle; Bundan bir kaç sene önce Küba'ya kısa bir seyahatimiz olmuştu. Uçaktan indik insanları gördük, bir kaçıyla tanışıp sohbet ettik vs. Gün sonunda ilk yargım şu olmuştu; ne kadar da fakir insanlar, neden hiç bir şeyleri yok, bu şekilde nasıl yaşayabiliyorlar diye düşünmüştüm. Fakat 3-4 gün geçince yeni yeni olayın farkına vardım. Asıl fakir olan bizleriz asıl acınacak durumda olan bizleriz. Yani fakirliği belirleyen şey, insanın neye ne kadar sahip olduğu mudur, yoksa neye ne kadar ihtiyaç duyduğu mu? Onlar aslında normal bir insanın ihtiyaç duyduğu her şeye sahipler, gün içinde birbirleriyle geçirebilecekleri vakit o kadar çok ki, akşamları herkes sokağa inip sohbet edebiliyor, tv neredeyse yok, internet yok, sokağa çıkınca starbucks, mc donalds, dominos yok ama mutlular. Biz ise hep daha fazlasını istediğimiz için doyumsuzuz ve kaçınılmaz olarak mutsuzuz. 20 liralık bir tsort de normal bir insanı ısıtacak ve örtecektir, 40 liralık bir ayakkabı da insanın kullanması için yeterli olacaktır. neden 700-800 liralık bir sürü tsort alma 300-400 liralık türlü türlü çift ayakkabı alma ihtiyacı hissediyoruz . Bunu bize gerçek bir ihtiyaçmış gibi dayatan şey ne. Tabii ki televizyonlar, reklamlar, moda, çevremizdeki diğer insanlar. Kısaca kapitalizm...

    Ve gerçekte ihtiyacımız olmayan her neyi satın alırsak karşılığında esasen para değil zamanımızı, özgürlüğümüzü vermiş oluyoruz. Çünkü o parayı vermek için çalışmak zorundasın. Yani aslında düşününce şöyle oluyor; ihtiyaç dışı bir ayakkabıyı almak için 10 günlük ömrünü veriyorsun, bir şampuna 1 gün, bir kozmetiğe 3 gün, bir parfüme belki 5 gün. Üstelik parayla satın alınamayan yegane şeylerden birinin zaman olduğunu bildiğimiz halde...

    Gerçi böyle beylik cümleleri kuruyorum ama kendim bunları hayatıma tam olarak uygulayabiliyor muyum? Şimdilik Hayır. Bende bir iphone kullancısıyım ben de nadiren de olsa Starbucks'da kahve içiyorum vs. Ama yine de farkındalığımız arttıkça birşeylerin düzeleceğine inanıyorum. Ki zaten örgütlenmeden sadece kişisel olarak bir şeyleri yenmeye çalışmak gene bencillik olur ve bir sonuca ulaşamaz gibi geliyor. Aslolan çevremizdeki diğer insanları da uyandırıp geliştirip toplumsal olarak paranın hayatımız üzerindeki etkisini azaltıp minimize etmek. Bunun için bir çok gereksiz şeyden vazgeçmemiz gerekiyor. Tamda Tyler'ın dediği gibi ''"Ancak her şeyi kaybettikten sonra her şeyi yapmakta özgür olabiliriz."
    Dilerim bir gün başarırız...