• 165 syf.
    ·Puan vermedi
    “İlim ve ahlak aynı kökten çıkar, biz bunu bilemedik.”

    Nurettin Topçu

    Hatıralar; ah’larıyla içten dışa dökülen acı/keder/pişmanlıklar ile bir tebessümün tatlı bakışlarında hissedilen sevinç/mutluluk/heyecan ve halen devam ettiğimiz bir yolun geçmiş kalıntılar ile bıraktıklarımızdır. Elle dokunduğumuz bir fotoğraf/mektup/anı ile zihinde bırakılan portreler ile yüreğimizin hissettiği acı tatlı karışımı bütün bunların hepsi...

    1950 yıllarında II. Dünya Savaşının bitmesi, Kore’ye asker gönderilmesi dış politikanın önemli gelişmeleri yanında Adnan Menderes ve arkadaşlarının önderliğinde 1946’da kurulup 1950 yılında iktidar olan Demokrat Partisi ile Türkiye iç politikada ilk defa çok partili sisteme geçerken, Mehmet Orhan Okay ise 1955’de okuduğu Fakültenin Yüksek Öğretim Okulu’ndan mezun olur. İlk tayini Artvin Lisesi edebiyat öğretmenliğidir. Anadolu’ya ilk adım, ilk heyecan ile genç öğretmen dört günlük vapur yolculuğundan sonra otobüs yolculuğuyla, Artvin yolculuğunu 30 Mayıs günü tamamlar.

    İlk İntibalar Üzerine

    Okay, Mayıs 1955’den Mayıs 1956’a kadar gençliğinin en güzel yılını geçirdiği Artvin’i anlatır. Heybetli dağların arasında uzanan yollar ile Artvin, doğa güzelliğiyle, berrak nehirleriyle, sıcak insanlarıyla bir saklı armağandır. Okay, Artvin hakkında yazdığı ilk intibaları doğal güzelliklerden bahsetmemekten kendini alamaz. Kendisiyle beraber Hocası Nurettin Topçu’nun da mistik derecede bir tabiat aşığı olduğunu anlatır. Tabiatında dili vardır, Fransız hikâyeci Xavier de Maistre’nin “Aoste Şehrinin Cüzamlısı” hikâyesinde cüzzamlı olan bir adamın hastalığının sirayetinin önlenmesi için küçük bir bahçe ve kuleye kapanmak ve kimseyle görüşmemek zorunda kalan adamın inzivasında tabiatla, gökyüzüyle ve sonuçta Tanrıyla baş başa kalmasının resmedilişi anlatılır. Okay, mistik bir boyutta tabiatına karşı aşkın nasıl yeşerdiğini bir zamanlar okuyup etkilendiği kitaptan bahseder. Bu talihsiz insanın kendisi için kurduğu dünyada hissettiği mistik hazzı, Okay hikâyenin netice bahtiyarlığını gösteren bazı cümleleri şöyle bahseder: “Bahtsızlığın son haddinde de insanlarının birçoğunun tanıyamadıkları bir zevk vardır: Yaşamak ve teneffüs etmek zevki”. “Penceremin önünde bir yıldız parlıyordu. Anlatılmaz bir zevk içinde uzun müddet yıldızı seyrettim; bir taraftan da bu zevki hala bana bahşettiği için Allah’a şükürler ediyordum. Bu yıldızının bir ışının da cüzamlının hücresini aydınlatmaya mahsus olduğunu düşünerek içten içe teselli duyuyordum”.

    Okay, Artvin de yaşadığı iç huzuru ve deruni hazzı bir dönem okuyup da unutamadığı bu kitaplardaki hissiyatın/hazzın yaşanmasında izler bulur. Artvin, bütün doğa güzelliklerinin tablolara bürünmüş halini kendinde saklar. Artık yıldızlar tanıdıktır. Artvin, Polatlı, Merzifon ve Diyarbekir Okay’ın sırayla gittiği bu yerlerde hep aynı yıldızlarla karşılaşır ve hep duyduğu hazzın kokusundan verir.
    Mektup; kalemdeki mürekkeplerin kâğıt sahifelerine yayılmış halidir. Düşüncede ki fikir/istek/dilekler velhâsıl bütün bunların hepsinin kalemin kahramanlığıyla, emaneti alma kahramanlığını gösteren kâğıtlara bilgi/kaynak/haber olarak ortaya çıkmasıdır. Mektup; cağlar boyunca kullanılan en uzun soluklu iletişim aracıdır. Kadim bir geçmişe sahip olması ile tarihte yaşanmış olaylarda yerleri inleten atların kuşlarla yarış halindeki savaşlarına şahit oluruz.

    Okay, genç yaşında 1950 yılında bir temmuz ayında ilk defa Çemberlitaş’ta hem ismini duyduğu, yazılarını okuduğu Nurettin Topçu’nun evine Sabri ile giderek tanışmıştı. Bazı vesilelerle bu tanışma dostluğa dönüşerek büyüdü.

    İlk mektubu Okay yazar. Mektup, Artvin’in uzaklarda saklı yemyeşil bir cennet bahçesi olduğunun ve derin bir içtenlikle haz aldığı bu kasabayı anlatır. Öyle ki Topçu cevap olarak yazdığı ikinci mektupta Artvin’den derin haz verici intibalar getirdin. ... Anadolu’nun bu iki ucunda hayalime gelen cennet vaatleriyle mest oldum.

    Kuşun yüreğindeki kalbin büyüklüğü, her daim bir annenin yavrusuna duyduğu; şefkat iklimindeki dinmeyen yağmur yağışlarından biliriz ve de anımsarız. Aklımıza düştüğüne şahit olur, iliklerimize kadar hissederiz. Şefkatin hamurunu kudretle yoğuran anne kuşuna öteden gelen, bir armağandır. Hasreti/hasretliği olan, sabır kuvvetiyle kendini kanıtladığı için şefkat gibi hassas bir perdeye layık görülür ya da sahip olur. İşte burada Mevlana’nın () Mevla’ya (cc) duyduğu hasreti onu hasretlik yapıp çıkarmıştır. Nurettin Topçu’dan ise muhabbetin tadında, burcu burcu yüreğinde Anadolu’ya karşı bir özlem beslediğine şahit oluruz. Yüreği Anadolu’dadır. Lakin Topçu “Anadoluculuk” üzerinde bir medeniyetin ecdat şuurundan çok zengin bir ruh ve anlam almış ve İslam ile yoğrulmuştur. “Toprağıyla, havasına İslam’ın ruhu sinen Anadolu” onun için keşif/emek/var oluş üçlemesinin dönüşüm diyarıdır. Topçu, Anadolu; medeniyet/insan/toprak ile bir anne kuşunun yavrusuna duyduğu; hassasiyete sahip bir kalp ile sahiptir. Nitekim Okay’a yazdığı ilk mektupta güzel önerilerde bulunarak: “şehir civarlarında akşam gezintilerinde, geçmişin intibalarıyla dolu muhayyilene kapanarak bütün bir hayat felsefesi ve memleket sistemi kura bilirsin.” Topçu’dan öğrencisi sonradan dostu olan Okay’a bu fevkalade müthiş ruhi öneriler aynı mektupta devam eder: “Önce sürekli bir iç gözlemle başla. Mazide ve halde kendini ara. Sonra istikbale çevril: Kendini, cemiyetini ve insanlığı kurucu projeleri, heyecanlarının dalgaları arasında meydana getirmeye çalış.” Kentlerin koca binaları arasında hapsolan insanın kulaklarına Topçu ne güzel ses verir yarım asır öncesinden: “Kalk! Doğanın saklı hazinesi seni bekler, içindeki sese kulak ver ve ona uy! Haykır ki özgürlük denen mazide kendin ve çevrendeki gizli âlemi gör.”
    Okay, 31 Mayıs 1956 yılında askerlik için gittiği Ankara’da, askerliğini Polatlı’da ve Merzifon’da tamamlar. Askerlik yıllarında Artvin tiryakiliğiyle geçerken, 1957 Kasımın son günlerinde askerlik biter. Diyarbekir Lisesi edebiyat öğretmenliğine başlar ve iki yıl sonra Erzurum’a geçerek Edebiyat Fakültesinde asistan olarak adım attığı yüksek lisans kariyerine; 1962’de Yeni Türk Edebiyatı doktorasını, 1975’de Doçent, 1988’de ise Profesör olarak kariyerini taçlandırarak tamamlar. Halen İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak öğretmenliğe devam ediyor.

    Topçu’nun yazdığı mektuplarda yüreğindeki bir kor ateşin alev alev memleket için, milleti için bir idealist ruhun acıları hissedilmektedir. Hiddeti ve gazabı hiçbir zaman kendisine yapılan haksızlıklara karşı değil, milleti ve memleketi içindir . Belirgin olarak mektuplarda kendiliğinden ortaya çıkan bu idealist ruhun istek ve arzuları göze çarpar. Topçu, samimi bir mümin ve Müslüman olduğu halde İslam dünyasında yaşayan fakat dinin gerçeğinden nasibi olmayanlara karşı acı tenkitleri, aynı şekilde samimi bir milliyetçi olduğu halde memleket gerçeğini kavramayan, dini hassasiyeti olmayan hoyrat ve kaba milliyetçiliğe de karşıydı .

    Topçu’nun yazdığı ilk mektuplarda romantik bir tabiat aşığı kimliğiyle kendini gösterir, tabiata karşı olan bu aşkını mektuplarında heyecan dolu mistik bir anlatımı vardır. Topçu’nun zaman zaman, emekliliğinden sonra dağ başında bir mescidin müezzini olarak ömrünü tamamlamak arzusunda olduğundan bahsetmesi de bu tahassüsün bir tezahürüydü .

    Okay, ne az ne çok bir denge rayına oturttuğu, oturaklı diliyle yazdığı, bu kitabını “Önsöz” ve “Giriş” başlıklarından sonra “Anadolu’yu Gördüm” başlığıyla ilk defa gittiği Anadolu’daki hatıralarıyla başlayarak, “Mektuplar” başlığında ise Nurettin Topçu ile karşılıklı daha çok Topçu’nun göndermiş olduğu mektupları yer alarak bu güzel eseri yazmıştır. Hatıra/mektup türünde ki bu eser, Hece Yayınlarına bağlı Cümle Yayınları, Eylül 2015’de basımında bulunuyor.

    Künye:
    Mehmet Orhan OKAY.
    Anadolu’dan Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları.
    Cümle Yayınları.
    Tür: Mektup/Hatıra Dizisi
    Yetişkinler için.
    Yayın Yönetmeni: Muhsin Mete.
    Birinci Baskı, Ankara, Eylül 2015.
    Sayfa:167.
    Fotoğraf Sayısı: 28.

    2 Mart 2016 Çarşamba
    23:10:27 – AYDIN.

    Yunus Özdemir.
  • İlk ve orta öğretim mutlaka insanlığın ve medeniyetin gerektirdiği ilmi ve fenni versin fakat o kadar pratik bir şekilde versin ki çocuk okuldan çıktığı zaman aç kalmaya mahkûm olmadığına emin olsun. (M. Kemal Atatürk)
  • EN GÜVENİLİR KAYNAKTAN PONTUS SORUNU :
    M.Kemal ATATÜRK -NUTUK
    “Saygıdeğer Efendiler, genel konuşmamın başında bir Pontus meselesinden söz etmiştim. Bu mesele belgeleriyle herkesçe bilinmektedir. Ancak, bizi de çok uğraştırdığından, burada, onunla ilgili bazı noktalara dokunacağım.
    1840 yılından beri; yani üç çeyrek yüzyıldan beri, Anadolu’nun Rize’den İstanbul Boğazı’na kadar uzanan Karadeniz bölgesinde, eski Yunanlılığın diriltilmesi için çalışan bir Rum topluluğu vardı.
    Amerikalı Rum göçmenlerden Rahip Klematios adında biri, ilk Pontus toplantı yerini şimdi halkın «Manastır» dediği bir tepede İnebolu’da kurmuştu. Bu teşkilâta bağlı olanlar, zaman zaman biribirinden ayrı eşkıya çeteleri kurarak faaliyet gösteriyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sırasında da, dışarıdan gönderilip dağıtılan silâh, cephâne, bomba ve makineli tüfeklerle, Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri sanki bir silâh deposu durumuna gelmişti.
    Ateşkes Anlaşmasından sonra, bütün Rumlar Yunanlılık millî davası ile her tarafta şımardığı gibi, Ethniki Hetairia (Etniki Eterya) Cemiyeti’nin propagandacıları ile Merzifon’daki Amerikan kuruluşlarının manevî destekleri ile eğitilip yetiştirilen, maddî bakımdan da yabancı hükûmetlerin silâhlarıyla güçlendirilip cesaret verilen bu bölgedeki Rumlar da, bağımsız bir Pontus hükûmeti kurma emeline düştü.
    Bu maksatla genel bir ayaklanma hazırladılar. Dağlara çekildiler; Amasya, Samsun ve dolayları Rum Metropolit’i Yermanos’un idaresinde düzenli bir programla çalışmaya başladılar. Bir yandan da, Samsun’daki Rum komitecilerinin başkanı olan Reji Fabrikası (179) Müdürü Tokomanidis, İç Anadolu ile haberleşme sağlamaya çalışıyordu.
    Bazı yabancı hükûmetler, Pontus hükûmetinin kurulması için yardımcı olacaklarına söz verdiler. Samsun ve dolaylarındaki Rum nüfusunu arttırmak için de, Rusya’-daki Rum ve Ermenileri Batum’da topladılar. Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp Batum’da depo edilen silâhlarla donatarak, sahillerimize çıkarmaya başladılar.
    Çetecilik etmek üzere, sahillerimize çıkarılabilecek birkaç bin Rum’u Sohum’da Haralambos adında bir adamın başına topladılar. Batum’da toplananların da Haralambos’un etrafında toplananlara katılmaları sağlanıyordu.
    Bunlar, memleketimiz içinde, Samsun’daki bazı yabancı devlet temsilcileri tarafından korunuyor ve silâhlandırılıyordu. Kıyılarımıza çıkan bu çeteler, «göçmenleri besleme» maskesi altında, yabancı hükûmetler tarafından yedirilip giydiriliyordu. Yabancıların Kızılhaç hey’etleri arasında gelen subayların da örgüt kurmak, çetelerin askerî öğretim ve eğitimi ile uğraşmak ve gelecekteki Pontus hükûmetinin temelini atmakla görevlendirildikleri anlaşılıyordu.
    4 Mart 1919 tarihinde, İstanbul’da «Pontus» adıyla yayınlanmaya başlayan bir gazetenin başmakalesinde «Trabzon ilinde Rum cumhuriyetinin kurulmasına çalışmak maksadıyla yayınlandığı» ilân edilmişti.
    Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanma gününe rastlayan 7 Nisan 1919 günü, her yerde ve özellikle Samsun’da gösteriler yapıldı. Yermanos’un küstahça davranışları Rumların düşünce ve emellerini açığa vurdu. Bafra ve Çarşamba dolaylarındaki yerli Rumlar, sık sık kiliselerde toplanıyor, örgütlenmelerini ve donatımlarını artırıyorlardı.
    23 Ekim 1919 tarihinde, Doğu Trakya ve Pontus için merkez olarak İstanbul kabul edilmişti. Venizelos, İstanbul’un merkez olarak kabul edilme konusunun daha sonraki bir tarihe ertelenerek, bunun yerine Pontus hükûmeti kurulması düşüncesini ortaya atmış ve İstanbul Patrikhanesi’ne buna göre talimat vermişti. Aynı zamanda, İstanbul’da gizli bir Yunan polis teşkilâtı kurmakla görevlendirilen Albay Alexandros Zimbrakakis tarafından Pontus jandarma teşkilâtını düzene sokmak üzere Eiffel (Eyfel) adlı Yunan torpidosuyla, bir subaylar hey’eti de gönderilmişti.
    Türkiye’de bu türlü işler olurken Batum’da da 18 Aralık 1919’da Pontus Rum Hükûmeti adıyla bir hükûmet kurulmuş ve teşkilâtlanmaya başlamıştı. 19 Temmuz 1920’de de Batum’da, Karadeniz, Kafkas ve Güney Rusya Rumları tarafından Pontus meselesi ile ilgili bir kongre toplandı
    Bu kongrenin raporu üyelerden biri vasıtasıyla İstanbul’da Rum Patrikliği’ne gönderildi. Pontusçular 1920 yılının sonlarına doğru çalışmalarını büsbütün artırarak iyiden iyiye ortaya çıktılar. Bizi, ciddî tedbir almaya mecbur ettiler.
    Dağlarda kurulan Pontus teşkilâtı şöyleydi:
    a) Birtakım çetebaşlarının emrinde silâhlı ve savaşçı kuvvetler,
    b) Bunların beslenmesine hizmet eden üretici Pontus halkı,
    c) Yönetim ve güvenlik kuvvetleri ile şehirlerden ve köylerden yiyecek sağlamakla görevli ulaştırma kolları.
    Çetelerin çalışma bölgeleri biribirinden ayrılmıştı. Pontus eşkıyasının kuvveti başlangıçta 6.000 – 7.000 silâhlı idi. Daha sonra her taraftan katılanlarla 25.000’e yaklaştı. Bu kuvvet yeterli küçük birliklere ayrılarak; çeşitli yerlerde barınıyordu. Pontus çetelerinin bütün işleri, İslâm köylerini yakmak, Müslüman halka karşı akıl ve hayale sığmaz zulümler yapmak, cinayetler işlemek gibi kan içici bir sürünün yaptıklarından başka bir şey değildi.
    Biz, Anadolu’ya çıkar çıkmaz, Türk halkını dikkat ve uyanıklığa davet ettik. Doğabilecek tehlikelere karşı tedbirler almaya başladık.
    Merkezi Sivas’ta bulunan 3’üncü Kolordu, yalnız, çeşitli bölgelerde gözüken çeteleri takip ve ortadan kaldırmakla uğraştı. Trabzon bölgesinde dolaşan Köroğlu adındaki Rum çetesiyle, Eftalidi çetesi ve öteki çeteler, merkezi Erzurum’da bulunan 15’inci Kolordu tarafından takip edilerek ortadan kaldırılıyordu. Bir taraftan da Pontus eşkıyasının dönüp dolaştığı yerlerde, halk silâhlandırılarak millî teşkilât kuruldu.” NUTUK 1927
  • Ünlü Osmanlı düşünürü Müneccimbaşı Ahmed Dede (ö. 1702), mensup olduğu İslam-Osmanlı felsefe-bilim geleneğini takip ederek insanın doğduğunda insan-olma durumundan kaynaklanan yetileri dışında hiç bir bilgi'ye sahip bulunmadığını; başka bir deyişle "insanın ilk fıtrat anında boş olduğunu" söyler ve duyular aracılığıyla dış-dünya'yla kurulan ilişkiler sonucunda harekete geçen yetilerin duyu-verilerini muhtelif yöntemlerle işlemeleriyle ortaya tümel bilginin çıktığını belirtir. Dede'nin ifadelerinin bilgi nazariyesi açısından muhtevi olduğu düşünceler bir yana, insanın sahip olduğu tasavvurların, demek ki resimlerin, hatta anlamların/değerlerin üretiminin tarihî bağlamla, işgal edilen mekan ile süpürülen zaman koordinatlarıyla son derece yakından alakalı olduğuna hükmedilebilir. Öyleyse insanın sahip olduğu duygu ve düşüncelerin, tasavvur ve değerlerin hemen hemen tümü verilmiş (vehbî) değil, tersine kazanılmış (kesbî), tahsil edilmiştir. Bu nedenledir ki, bir insanın, hatta bir milletin geleceğinin, başta eğitim ve öğretim olmak üzere çeşitli yollarla, inşa edilebileceği apaçıktır. Tıpkı içerisinde yaşanılan şimdiki-zaman nasıl inşa edilmişse, bir kişiye veya bir millete yön-vermek, belki de yol-vermek için geleceği de inşa edilebilir. Öyle ki, bir insanın veya milletin hem şimdisini hem de yarınını belirlemek, yönlendirmek için geçmişi bile yeniden üretilebilir. Nitekim sömürgeci dönemin baskın özelliği milletlerin geleceğini yönlendirmek için geçmişlerini belirlemek, her bir millete yapay bir geçmiş yaratmaktır. Geçmişi tahrif edilen bir milletin, kültürün ve medeniyetin geleceği de kolaylıkla tahrif, hatta tahrip edilebilir. Öyleyse sahih bir gelecek için sahih bir geçmiş tasavvuru olmaz ise olmaz bir şarttır. O kadar ki, kişilerin, milletlerin fikriyatı ile hissiyatının sihhatı bile geçmiş ve gelecek'e ilişkin tasavvurlarının sihhatıyla yakından alakalıdır.


    Geleceğin belirlenmesi, yani sefirod, modern çağda dünyaya hükmetmeye çalışan güçlerin öncelediği temel bir fikirdi. Süreç içerisinde geleceği belirlenmek istenenen milletlerin, bu sürece engel oluşturan geçmişleri de, hedeflenen gelecek tasavvuruna uygun olarak dönüştürülmeye başlandı. Özellikle tarihî milletlerin, tarih yapan kültür ve medeniyetlerin geleceğini belirlemek için, öncelikle tarihleri önünde küçük düşürülmeleri gerekiyordu; bu aynı zamanda o kültür ve medeniyetin tarihten tasfiyesi anlamına da geliyordu. Bu fikrin uygulanması büyük oranda sistemin kelime-i şehadetleri esas alınarak yürütülüyor; gayeyi gerçekleştirmek için ise elverişli, kullanışlı kavram-örgüleri devreye sokuluyordu. Böylece bir milletin yalnızca geçmişi, şimdisi ve geleceği ile oynanmıyor, üç tasavvura da sorunlu olan o milletin, aynı zamanda hisleri ve fikirleri tahrif ve tahrip ediliyordu.


    Nazarî çerçevesini çizmeye çalıştığımız yukarıdaki fikirleri şimdi de mevcut duruma tatbik etmeye çalışalım: İslam felsefe-bilim tarihinden bahseden hemen hemen tüm felsefe-bilim kitapları, XII. yüzyıldan, özellikle İmam Gazalî'den sonra İslam dünyasında felsefe-bilim hayatının bittiğini, en azından yaratıcılığını kaybettiğini söylerler. Bu kabul de sistemin bir kelime-i şehadeti olarak benimsenir; ve ayrıntılarda getirilen tüm eleştirilere karşın sürekli olarak korunur. Tam bu noktada şu sorulabilir: Söz konusu olan tarihî bir vakıa (gerçeklik) ise, yargılarımız bu vakıaya geri gidilerek denetlenebilir. Çünkü bir önermenin yargı olma cihetinden vakıaya mutabakatı sıdkiyet ise vakıanın nefs-i emr olma cihetinden yargıya mutabakatı da hakikattir. Bu sorunun cevabı ancak ve ancak yargının sıdkiyetini, vakıanın da hakikatini önceleyen insan için anlamlı olduğu, hesabı olan hasib için hem sıdkiyetin hem de hakikatin zaten daha baştan mahsub bulunduğudur. Şimdi bu duruma yalnızca İslam astronomi tarihinden bir örnek verelim:


    1957'den beri, başta Edward S. Kennedy, David King, George Saliba, Jamil Ragep gibi pek çok bilim adamının gösterdiği gibi 1240'lara kadar İslam astronomisi daha çok Batlamyus matematik sistemi ile Aristoteles kosmolojisi içerisinde işleyen, mevcut durumu ayrıntılarıyla yeniden üreten, yeni parametreler koyan, ancak bir bütün olarak mevcut sistemi nazarî olarak aşamayan bir yapıya sahiptir. İbn Heysem'in sorunlu noktalara dikkat çekmesine, hem Doğu hem de Batı İslam dünyasındaki nisbî teşebbüslere karşın İslam dünyasında mevcut sistemi aşmaya çalışan ilk başarılı teşebbüs 1240'larda Mueyyeddin Urdî (ö. 1266) ile başlamış, Nasiruddin Tusî (ö. 1274), İbn Ebi Şükr Mağribî (ö. 1283), Kutbuddin Şirazî (ö. 1311), Sadru'ş-Şeria (ö. 1346), İbn Şatır (ö. 1375), Ali Kuşçu (ö. 1474), Şemseddin Hafrî (ö. 1522 civ.), Mirim Çelebî (ö. 1524), Giyaseddin Deştekî (ö. 1542), Garsuddin Halebî (ö. 1563) gibi isimlerle devam etmiştir. Kısaca, hem ilkelere hem de yönteme ilişkin yeni ve özgün nazarî bir çerçeve getiren 1240-1600 yılları İslam astronomisinin altın çağıdır. Bu yıllar Merağa, Semerkand ve İstanbul okullarının en aktif üretim yaptıkları, Batlamyus astronomisi yanında Aristoteles metafizik ve fiziğini aşmaya çalıştıkları, "hem hesabı hem de gözlemi" beraberce dikkate alan yeni bir bilme yöntemi geliştirdikleri dönemdir.


    Vakıa böyle ise niçin bu vakıaya ilişkin yargı farklıdır; tarihî vesikalara rağmen yargı/lar nasıl sistemin kelime-i şehadetleri olarak hala ayakta durmaktadırlar? Bu soruların cevabı, kısaca, geleceği mahsub olan bir medeniyetin geçmişini de mahsub kılmak istemekle alakalıdır. Bir de bu yargıya: "XII. yüzyıldan sonra din ve din adamları felsefe-bilim hayatına hakim olduğu için İslam dünyasında her-şey geriledi" iddiasını ekleyelim. Ne ilginçtir ki, tüm bu özgün astronomiyi üreten isimlerin hepsi, ama hepsi din âlimidir: Nasiruddin Tusî kelâmcı, Kutbuddin Şirazî işrakî-sufî, Sadru'ş-Şeria fakih, İbn Şatır müezzin-muvakkıt, Ali Kuşçu kelamcı-fakih...


    Sahih bir gelecek tasavvuru ancak ve ancak sahih bir geçmiş tasavvuruna sahip olmakla mümkündür demiştik. Bu vargıya şunu eklemeliyiz: Bugün milletçe içerisinde yaşadığımız tarih ve medeniyet perspektifi tamamen yapay'dır. Bu perspektif içerisinde üretilen düşünceler, resimler ve hatta hisler bile bir o kadar sihhatten yoksundur. Açıktır ki Roma'ya çıkan yola giren bir milletin yolu Mekke'den geçmemelidir. 
  • Küreselleşme sürecinde, uluslararası sermayenin serbest dolaşımının önünde en büyük engeli oluşturan ulus-devletlerin zayıflatılması ve mümkünse yıkılması doğrultusunda ABD, Almanya, İngiltere gibi ülkeler ile AB, NGO'lara( Non-Governmental Organizations) yani hükümetdışı sivil toplum örgütlerine aşağıdaki görev ve sorumlulukları öngörmektedirler:
    1.Yerel kültürlerin yaşatılması kapsamında alt kültür kimliklerinin siyasallaştırılması ve etnik karşıtlıkların belirginleştirilmesi
    2. Misyoner faaliyetlerine karşı 'toplumsal reaksiyonu törpüleyecek' sürecin başlatılması ve geliştirilmesi
    3. Dinsel özgürlükler kapsamından dinlerarası diyalog ve hoşgörü söylemlerinin kullanılmasıyla, tarikat-cemaat ve benzeri yapılanmaların farklı hukuklarının yaşama geçirilmesi ve eğitim-öğretim birliğine son veren girişimlerin desteklenmesi
    4. Hükümet politikalarını ve kamuoyunu önemli ölçüde yönlendirme gücüne sahip siyasal partilerin, meslek odalarının,medya kuruluşlarının, sendikaların ,birliklerin, vakıfların, dernekelerin, tariakt ve cemaatlerin ve illegal örgütlerin, rejim-devlet aleyhine- farklı siyasal kamplarda yer alsalarda- asgari müştereklerde buluşturulması ve kullanılması
    5. Demokratik kitle örgütlerinin süratle NGO'laştırılması ve 'sivil itaatsizlik' çağrıları ile kitlelerde kamu düzeni-devlet otoritesi aleyhine başkaldırı refleksinin oluşturulması
    ...
  • Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye nüfusunun yüzde 80'i köylerde yaşayan bir tarım ülkesidir. Ancak köylerin %90'ında okul yoktur. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye'deki 40 bin köyün sadece 5 bininde okul vardır. Köylerde hala eski dönemlerdeki gibi hocalar etkilidir. Genç Cumhuriyet eğitim ve ekonomi arasında doğrudan bir ilişki kurmuştur. Ekonomik kalkınmanın ancak köyden başlatılacak bilimsel ve pratik bir eğitim seferberliği ile mümkün olacağını düşünerek hareket etmiştir. Türk ekonomisinin ve onun belkemiği durumundaki köy ekonomisinin, temeli tarıma dayandığından tarımsal eğitime ağırlık vermiştir. Bu nedenle İzmir İktisat Kongresi'nde nüfusun %90'ını oluşturan köylünün eğitim olanaklarına kavuşturulması öncelikli konulardan biri olarak ele alınmıştır. Kongrede bu konuda alınan kararlar şunlardır.
    1.Köylülere tarımın tüm dallarını uygulamalı olarak öğrenecek biçimde yazılmış ve kitapların bastırılarak ücretsiz dağıtılması
    2. İlkokullarda ve ortaöğretim basamağındaki okullarda sanayi ve tarımın uygulamalı olarak öğretilmesi.
    3.Her ilde birbirine yakın köyler için yeter toprağı olan birer yatılı ilkokul açılması ve buralarda uygulamaların kurumsal tarım derslerinde öğretilmesi.
    4. Her ilde büyüklüğüne göre bir ya da daha çok sayıda uygulamalı tarım üretimi yapılacak örnek çiftlikler niteliğinde çiftlikler açılması.
    5. Köylerdeki ilkokulların hepsinin 5 dönümlük bir bahçesi, iki ineklik, tekniğe uygun bir ahırı, yeni yöntemlere göre bir arılığı ve öğretmenler için iki odalı bir evi bulunması.
    Görüldüğü gibi genç Cumhuriyet'in köy okullarındaki eğitim programı doğrudan köy ekonomisini geliştirmek için tasarlanmış bir programdır. Cumhuriyetin köy okulu sadece kuru bilgilerin ezberletildiği hayatın gerçeklerinden kopuk bir yer değil, küçük çağdaş bir tarımsal işletme olarak düşünülmüştür. Böylece köy gençleri hem çağdaş bir eğitim öğretim alacaklar hem de modern tarım tekniklerini öğrenerek üretim yapacaklardır. Bu program, öğretmeni bir eve ve işletmenin sahip kılarak köy halkının gerçek bir parçası ve doğal önderi yapmayı amaçlanmıştır. Köy imamlarının yerine köy öğretmenlerinin alma zamanı gelmiştir artık.
    Sinan Meydan
    Sayfa 68 - İnkılap
  • 71 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Tarihte en çok incelenmesi gereken Türklerin başında gelen konulardan birisi de Hristiyanlaşan Türklerdir. Türkler illa Müslüman mı olmalı? Hayır, demek istediğimiz bu değil. Gök Tanrı – Kök Tengri dininden sonra Türkler kendilerine en yakın gelen dini yani İslamiyet’i seçerler ve kabile kabile bu dine girerler. Ardından bazı Türkler sadece ve sadece -evet burası çok mühim- bir “Milli eğitim ve öğretim” teşkilatı kurulamadığından benliklerini kaybetmiş ve mensubu bulundukları coğrafyalarda dillerini ve dinlerini yitirerek benliklerini kaybetmişlerdir. Eğitim bu yüzden önemlidir, bu yüzden Eğitim Sistemimiz için yıllardır (haddimizi de aşmadan) bir şeyler yapabilmek için konuşuyoruz.
    Kitabı bana sevdiren noktalardan bazılarının özetini geçeceğim. 80ler gibi bir dönemin o naif Türkçesiyle birlikte; yazılı kaynaklar, şifahi bilgiler, yaşlıların (bilgelerin) sözleri, Grek ve Karaman alfabesinden yapılan çeviriler ve bu kitaba destek veren asistan ve öğrenciler derken güzel bir birleşim oluyor. Şimdiyi hayal edelim. Öğrencisini veya asistanını bir profesör kıskanmayacak ve onun da bilgilerini kitaba ekleyecek. Açıkçası üniversite hayatımda böyle bir durumla karşılaşmadığım gibi, bir karşılaşan olduğunu da hiç zannetmiyorum.
    Küçücük kitabımız aslında bir tez çalışması gibi ve ilk konumuz: Türkleri Hristiyanlaştırma Gayretleri. Bu arada sormak istiyorum. Hristiyan mı yoksa Hıristiyan mı? Word, her ikisini de kabul ettiği için hangisi doğru bilemedim. İnternetten de baktım ama iki türlüsünü de yazıp doğrusu olduğunu savunanlar var. Diğer konularımız Hristiyan Türklerin Bizans Tarafından Anadolu’ya İskan Edilmeleri; Anadolu’da Rum ve Ermeniler Arasındaki Hristiyan Türkleri.
    Öyle güzel bilgiler var ki yarısını Tarih sınavıma yarısını da KPSS için ayırdım diyebilirim. Biraz aktarmak isterim.
    -Müslümanlığı ilk kabul eden Türk Devleti, 900 yılında Şelkey oğlu Almuş Han’ın başında bulunduğu İtil Bulgarlarıdır.
    -Anadolu’da Türkçe konuşan ve başka dil bilmeyen, zaman zamanda Türklerle mücadeleye giren Ortodokslara, Karamanlı deniliyordu.
    -Türkçe söyleyen ve saz çalan Ermeni aşıklarına Gusan, Varsak, Yanşak, Aşug denir.
    Sozsöz olarak şunu söylemek boynumun borcu. Bazı arkadaşlar var. Özellikle Üniversitede görüyoruz bunları. Kesinlikle göçmen olduklarını söyleyenler değil kastım. Ben Selanik Göçmeniyim, Yunanlıyım. İşte ben Bulgar göçmeniyim bizim oralarda bu yok vs gibi cümleler. Bunu kullanarak askerliğe laf eden bile vardı. Şimdi ben o Altın Semer Vurulan arkadaşlara hep söylediğimi bu sefer bir eserle dile getireceğim. Çok bilgili çok kültürlü olduğunu, Avrupalı olduğunu her fırsatta dile getiren bu şebelek kardeşlerim acaba neden kendi tarihlerini okumayı reddediyor, neden konu Tarih olunca hemen uzaklaşıyor da sonra da havalara giriyorlar? Bunu çözümleyemeden maalesef okul bitti. Yani kardeşlik varken neden bu ayrılma, kendini kayırma çabaları anlam veremiyorum. Keşke bunu birkaç komşumda okusaydı daha iyi olurdu ya neyse.
    Cümleten hayırlı geceler diliyorum. Yunan ve Bulgar Göçmeni kardeşlerime bu kitabı sevgiyle tavsiye ederim. Sabaha bitireceğime inanıyorum. Taranmış PDF halini yani. Şimdi tarayıcı falan uğraşmadan uyuyacağım çünkü. Cümleten hayırlı geceler dilerim. İstediğiniz her elektronik kitap için iletişime geçebilirsiniz. Esen kalın..