• Bir arkadaşınla, dostunla veya sevdiğinle yol ayrımına, yolunu ayırma aşamasına geldiğinde ayrılmak için, sakın o kişiyle kendi arana keskin bir çizgi / sınır koyma. Her ne kadar geçerli veya geçersiz sebebin olsa da, söylerken ilerisini düşünerek söyle ve aranızdaki sevgiyi, muhabbet köprüsünü hemen yıkma. Bir zaman gelir, o söylediklerin de ve karar verdiklerin de çok acele ettiğini anlar pişmanlık duyarsın. Bir an gelir derdini sıkıntını dökeceğin kişi olarak o mesafe ve sınır koymuş olduğun kişiye dönmek istersin, dönme çabasına girersin veya dönersin.. Arana sınır koyduğun kişiye dönmek istersen sakın gurur meselesi etme. Unutma ki ilk dönüşü yapan araya sınırı koyup, dostluk, muhabbet ve sevgi köprüsünü yıkan kişi olursa erdemliliğini göstermiş olur.

    Bundan dolayıdır ki, kişi yola çıktığı insanı, yolda bulduğu kişiyle değişmemelidir.

    *Mîzgîne_Îslam*
  • İyilikten, saflıktan ulaşamadım kendime burada…
    Burası durmadan hızlanan bir kent. Burada sonsuz arzu çarpışır.
    Sonsuz acı… Sonsuz hırs…
    En başlarda ne istedim tam bilmiyorum.
    Ama öyle açık ve duruydu ki gördüğüm herşey, nereye ve kime baksam beni kendisine inandırıyordu.
    Henüz içimde bir başkası yoktu. İçimde benden ayrı, bana karşı bir ses yoktu.
    Gidemediğim yerleri mutlu özlerdim, çünkü gitmesem bile bilirdim ki oraları da benden bir parçaydı.
    Çok az ve usulca konuşulurdu.Çünkü sessizlik vardı ve ve bu sessizlikte en küçük sesler bile çabucak yayılırdı heryere.
    Sessizlik kutsaldı, çünkü bütün sesleri o saklardı koynunda.
    Evlerin önünde küçük bahçeler vardı. Geceleri ışıl ışıl yanan küçük düş ağaçları vardı.
    Herşey bizim için yaratılmıştı sanki, göründüğü gibi olan ruhumuza göre.
    Geceler gündüzlere usulca sokulurdu.
    Yavaştı herşey. Çok yavaş…Kutsal ve sonsuz bir aynaydı gökyüzü.
    Kendisine içtenlikle ve sabırla bakanların ismini sayıklardı…
    O zaman da vardı kötülük ve şiddet…
    O zaman da vardı yalan ve sevgisizlik… Ama yavaş dönerdi dünya.
    Garip, kutsal bir sessizlik vardı heryerde.
    Utanırdı kötüler yaptıklarından.
    Pişmanlık duyulurdu her yalandan sonra.
    Sanki mecbur kalındığı için sevgisizdi insanlar.
    Top oynardık mezarlıklarda.
    Ölüler dünyanın en sevecen insanlarıydılar.
    Hayatı onlar sevdirirdi bize.
    Aynı güneşin altına uzanırdık birlikte.
    O zaman bir tek kalbim vardı benim. Gözlerim bana aitti nereye gitsem. İçimde kendi sesimden başka hiçbir ses yoktu.
    Hayatın o dinmeyen ağrısıyla hatırlardım kendimi.
    Susar dinlerdim.
    O ağrıyı incitmemeye çalışırdım.
    Kaçmazdım ondan.
    Bilirdim ki istesem de kaçamam ondan.
    Güneşin doğuşu ya da batışına nasıl saygı duyuyorsam ona da öyle derin bir saygı duyardım…
    Toprak, içimde sakladığım halde ulaşamadığım sevgiliydi…
    Kendimle değil, toprağın sırrıyla yarışırdım.
    Kendimden değil, toprağın sırrından ürkerdim…
    Bu ürküntüyle barışmak için sık sık toprağa yüz sürerdim.
    Koklardım onu.
    Çıplak bir hazla yürürdüm üzerinde.
    Kalbimin üzerinde yürür gibi…
    Sonra sular geliyor aklıma.
    Aktıkça yüzün gibi aydınlanan sular. İlk orada hatırlıyorum seni.
    İçimde henüz başka bir ses yokken.
    Kalbim ve gözlerim sadece bana aitken…
    O suların peşinde, hayatımın peşinde, yüzünün peşinde…
    İlk orada akıp giden sularda seninle kendimi gördüm.
    En çok sende sevdim kendimi.
    Akıp giden sularda.
    İlk kez sende gördüm özlemlerimi… Akıp giden kalbimi…
    O parçalanmış ve sadece sana ait benliğimi ilk kez sende gördüm…
    O yavaşça dönen dünyayı, bütün sesleri içinde saklayan o kutsal sessizliği…
    Kendisine sabırla ve içtenlikle bakanın adını sayıklayan o sonsuz gökyüzünü…
    Gökyüzünün el verdiği o küçük düş bahçelerini…
    Toprakla sular arasındaydı kalbim.
    Bu yakınlıkta ne varsa, bu sır nereye varacaksa görmek isterdim.
    Çünkü öyle inanırdım ki kendime, nereye baksam seni görürdüm.
    Toprakla sular arasında giderek aydınlanan yüzünü.
    Dalgaların aydınlığı vururdu terkedilmiş evlere.
    Bir kapı açılır, içeri üşümüş bir ışık girerdi.
    Dışarıda bir sonsuzluk kimsesiz yanardı.
    Bir ceset vururdu sahile, ömrüm olurdu yorgun ve ıslak saçları…
    Sen olurdun yüzünü saklayan herkes… Sonra…
    Sonra biterdi toprak…
    Akmaz olurdu sular.
    Kirlenirdi o kutsal sessizlik…
    Düş ağaçları kesilirdi…
    Seni bekleyecek yer bırakmazlardı bana…
    Sürüklerdi beni peşinden hızlanan dünya, bu durmadan hızlanan kent…
    Sürüklerdi beni kalbimden ayrılan ikinci kalp, sürüklerdi beni gözümden ayrılan ikinci göz…
    Ruhumdan ayrılan öbür ruh, sürüklerdi beni…
    Artık bu kent o kent değil, bu kalp o kalp değil, bu gözler o gözler değil… Seni sevdiğine inandığım o insan bu insan değil…
    Burada gidilecek hiçbir yer yok.
    İnsan en fazla o öbür, o yalancı kalbine çarpıyor…
    Burada insan en fazla o sahte gözünü hissediyor içi acıyarak…
    Ne kadar sevse de dünyanın bütün sevgisizliğini üzerine alıyor burada insan…
    Hep başkalarının sahte yasını tutuyor…
    Burada her sabah, her akşam insan yeniden, hep yeniden başlıyor hayatına.
    Sanki hiç yaşanmamış gibi, hiç gidilmemiş gibi, hiç ders alınmamış gibi…
    Burada insanın yalan yüzü değil, o en derinde sakladığı kalbi kararıyor önce…
    Artık burası herhangi bir kent: Kalabalık, doyumsuz, aceleci, konuşkan, acımasız, telaşlı unutkan, intikam dolu ve hep kaybetmiş…
    Burada sistem, kirletilmiş arzularla içimize, beynimize sızıyor, o “kurtarılmış beyin hücrelerimize”.
    İşte sevgiyi, yitirdiğimiz ve özlediğimiz aşkımızı, işte en derinde yatan insanlığımızı aradığımız yer burası…
    İşte seni aradığım yer burası:
    Herşey satılık burada, herşey ambalajlı.
    Sevgi, umut, ütopya, başkaldırı, inanç, ölüm, farklı hayatlar…
    Herşey, herşey satılık burada..
    Burada herşeyin bir fiyatı var…
    Burası durmadan hızlanan bir kent…
    Aşk bile burada serbest piyasa kurallarına bağlı…
    Sahte bir kalple peşinden koştuğum bu dünya seni bana anlatmaz, artık biliyorum…
    Burası benim önümden koşan bir kent…
    Burada ikinci kalbimle, ikinci gözümle, ikinci benliğimle yarışıyorum.
    Burada kendimle amansız kavgalıyım…
    Seni sevdiğim kadar sevmedim bu hayatı, inan…
    Ne olur bir tek buna inan…
    Çünkü sende gökyüzüm var. sende sonsuz yağmurlarım, kutsal sessizliklerim var…
    Sende o küçük düş ağaçlarım var…
    Affet bu küçük insanlığımı…
    Affet peşinden geldiğim bu kenti…
    Affet o derin doyumsuzluğumu…
    Göremedim affet, sen bu kentte denizden çıkan bir cesettin.
    O yorgun ve ıslak saçları ömrüm olan bir ceset…
    Affet beni…
    Gidilecek başka bir yer yokmuş bu kentte…
    Toprakla akan su arasındaki yüzünden başka…
    İşte bunu öğrettin bana…
    O sessiz, o kutsal yüzünle bana bunu öğrettin.
    Bu kentte aşk olamayacağını… Beni kendine çağırdın.
    Akşamın o ıstıraplı eşiğine…
    Son bir umutla sana sarılıyorum sevgili.
    Dünya nereye giderse gitsin, bir tek sen kaldın bu kentte, birtek sen kaldın içimdeki iyilik yüzünden utandırmayan beni…
    Ben bu dünyadan kaçtım ve gidecek başka yerim yok…
    Burası içimi kanatarak hızlanan bir kent…
    Bir yanım ölü, bir yanım sen…
    Sevgiliysen tanı beni, bil öyleyse…
    Dediğin gibi sevgili, daha fazla yabancı ölmek istemiyorum sana….
  • Karlı bir kış günüydü... Yağan kardan üşümüş küçük kırlangıç, yalnız yaşayan bir adamın evinin penceresinin dışına gelip gagasıyla camı tıkırdatmış, adeta adamın onun içeri girmesine müsade etmesiniistemiş. Yalnız adam bu isteği görmüş, ''olmaz alamam, git başımdan'' der gibi kuşu kovalamış, sonrada kendi kendine söylenmiş; ''Hıh, camı tıklatmakla kendisini içeri alacağımı mı sanıyor acaba...?'' Gecenin ilerliyen saatelerinde canı sıkılmış, rüzgar ve soğuk arttıkça yalnız adamı daha başka düşünceler sarmış, kırlangıcın arkadaşlığını geri tepmekten biraz pişmanlık duymuş. ''Keşke kuşu içeri alsaydım.Ona biraz yiyecek verirdim.Minik kuş oradan oraya uçar, neşeli sesler çıkartır, cıvıldar, yalnızlığımı paylaşırdı'' demiş.

    Ertesi sabah ilk işi pencereyi açıp, etrafına bakınmış adam, belki kırlangıç oralarda bir yerlerde olabilir diye düşünmüş. Ama görememiş zavallı kırlangıcı...

    Uzun kış geçmiş yine yaz gelmiş... Etrafta kırlangıçlar, cıvıldayarak uçmaya başlayınca; yalnız adam, heyecanla camını sonuna kadar açıp kuşu beklemiş... Ama hiç gelen olmamış. Onun hevesle havada açan kırlangıçlara baktığını gören komşusu hikayeyi öğrenince hafif buruk bir sesle: ''Sevgili komşum anlaşılan sen kırlangıçların altı aylık bir ömürlerinin olduğunu bilmiyordun?'' demiş. Bunu işiten yalnız adam çok üzülmüş ama üzülmek içinde artık geç kaldığını anlamış. Dikkatli olun... Farkında olun... Kendinize bir sorun... Acaba siz kaç kırlangıç kovaladınız? Hiç geri çevirdiniz mi bugüne kadar size sunulan bir dostluğu? Hayatta bazı fırsatlar vardır kisadece bir kez karşımıza çıkar, değerini bilmezsek kaçıp giderler. Ve asla geri gelemezler.
  • Yine bir Bülent Akyürek kitabı..
    Yazarı ilk kitabı olması, kitabı arkadaşlarının ısrarı üzerine yayınlaması...
    İçeriğine gelecek olursak, yazarın 1980 öncesi bir çocuğun gözüyle bakan ve zamanın psikolojisini ele alan bir kitap.. Yaşanmış acılar, bir çocuğun eksikliği, yarım kalmış bir çocukluğun acısı.. Yine dönemin siyaseti yüzünden yarım kalan hayatlar, hayal kırıklıkları tüm gerçekliği ortaya koyuyor.
    Romanda karşınıza yine bir Bülent Akyürek samimiyetini göreceksiniz. Kendi yaşamından kesitleri kaleme alması onu daha yakından tanıma fırsatı veriyor. Okuyunca pişmanlık vermeyecek, harcanan zamanın boşa olmadığı anlaşılacak türde bir kitap.
    (Ki benim ilgimi çeken kitapların çoğu gerçek yaşamlardan ibaret olanlar.)
  • Öleceğini öğrenen Adalet her insan gibi yaptıklarından değil yapamadıklarından pişmanlık duymaya başlıyor. İlk ve en büyük pişmanlığı Mahsun babaannesine göre Masum. Arkadaşı Hülya ile onu bulmaya yola çıkıyor. Hülya’nın gerçekliğini sorgulamaya başlarken durum daha karmaşık bir hal alıyor. Adalete Hızır gibi yetişen Sadi. Küçüklük travmaları babası annesi gördükleri. Kahramanımızın çok afilli cümleleri var. Aralarında geçen diyaloglar yer yer güldürmedi desem yalan olur. Kitabın sonunda ki ölüm şaşırttı mı desem pek değil ölüm insanın yakasına öyle böyle yapıştıktan sonra kurtulmak pek kolay olmuyor maalesef. Ama sanırım Sadinin bu durumu bir gazetenin üçüncü sayfasından öğrenmesi içimi acıttı daha mutlu bir sonu hakediyordu bence. Kahramanın depresif ruh hali bundan bir kitap öncesinin devamı gibiydi konu olarak demiyorum bunu sadece ruh hali olarak. Bakalım bundan sonra ki kitapta neler yaşıyoruz. Kendime her gün bir kitap hedefi koydum bakalım bu hedefe ne kadar sadık kalıcam.
  • Delikanlı,aşık olduğu kızla bir partide karşılaştı. Kız, anlatılamayacak kadar güzeldi. O gün, peşinde o kadar çok delikanlı vardı ki...
    Partinin sonunda, kızı kahve içmeye davet etti. Kız, parti boyunca dikkatini çekmeyen delikanlının davetine şaşırdı. Fakat tam bir kibarlık gösterisi yaparak, kahve davetini kabul etti. Hemen köşedeki çok şirin bir kafeye gittiler.Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali, kızın da huzurunu kaçırdı. "Ben artık gideyim," demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı. "Bana biraz tuz getirir misiniz?" dedi. "Kahveme koymak için..."
    Yan masalardan bile, şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz!..
    Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla, "Garip bir damak zevkiniz var," dedi.
    Delikanlı anlattı:
    "Çocukken, deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı, ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben. Bu tadı, çok sevdim. Kahveme tuz koymam da bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. Annem ile babam, hâlâ o deniz kenarında oturuyorlar. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki..."
    Bunları söylerken, gözleri nemlenmişti delikanlının. Kız, onun dediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini ve ailesini bu kadar özleyen bir adam; evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri. Ev duygusu olan biri...
    Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. O da ailesini anlattı. Şirin ve güzel bir sohbet olmuştu.
    Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi prenses, prensle evlendi. Ve sonuna kadar çok mutlu yaşadılar.
    Prenses, ne zaman kahve yapsa, kahvenin içine bir kaşık tuz koydu hayat boyu. Eşinin böyle sevdiğini biliyordu çünkü...
    40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç," diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu satırlarında:
    "Değerli hayat arkadaşım! Lütfen beni affet! Bütün hayatımızı, bir yalan üzerine kurduğum için beni affet! Sana hayatımda bir kere yalan söyledim. Tuzlu kahvede...
    İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, "şeker" diyecekken "tuz" çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim.
    Bu yalanın, bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı, defalarca düşündüm. Ama her defasında, korkumdan dolayı vazgeçtim.
    Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiç bir sebep yok. İşte gerçek:" Ben, tuzlu kahveyi hiç sevmem!" O, garip ve rezil bir tat... Ama seni tanıdığım andan itibaren, bu rezil kahveyi içtim, hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak, hayatımın en büyük mutluluğuydu ve ben bu mutluluğu, o tuzlu kahveye borçluydum.
    Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim. İkinci bir hayat boyu daha, tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da..."
    Yaşlı kadının gözyaşları, mektubu sırılsıklam ıslattı.
    Laf açıldığında, bir gün biri yaşlı kadına, "Tuzlu kahve nasıl bir şey?" diye soracak oldu.
    Gözleri nemlendi kadının... "Çoook tatlı, çook!" dedi.
    Mine İzgi
    Sayfa 372 - Elit Kültür Yayınları