• Stephen King'ın Uyuyan Güzeller kitabında Kefaret isimli kitabından bahsediliyor. Bazı karakterlerin kitap hakkındaki düşüncelerini okurken bu benim ilgimi çekmiş, alıp okumaya karar vermiştim. Baktım baskısı yok ve bu kitabı arayan birçok kişinin olduğunu gördüm. Kefaret, Booker ödüllü İngiliz yazarın en önemli eseri olarak kabul edilmiş ve BBC Culture’ın yaptırdığı ankete göre 21.yy’ın en iyi 20 romanı arasında yer almış. Bu sefer merakım daha çok arttı. Bazı kitap dostlarıma haber salmış, sahafları sorup kitabı bulmalarını rica etmiştim. Bulabilir miyim diye üzülüp umudumu kaybetmişken, ukitap'ta satışta olduğunu gördüm. Kitabın fiyatı yüksekti, arkadaş sağ olsun benim için indirim yaptı ve beni kırmayıp kitabın gerçek değerinin altında bana sattı...
    Kitap 1935 yılında başlayıp günümüze kadar devam ediyor ve üç bölümden oluşuyor.
    İlk bölümde, on üç yaşındaki Briony'ın yapmış olduğu bir hatanın sonunda kendisi de dahil üç kişinin hayatını tamamen değiştirecek bazı olaylardan bahsediliyor.
    İkinci bölümde, birkaç yıl sonraya yani ll.Dünya Savaşı zamanına gidip, iftiraya uğrayan kişilerin geçmişe yönelik iç hesaplaşmalarını ve iftira sonucu hayatlarının değişip bir çıkmaza doğru sürüklenişlerini okuyoruz. Beni en çok etkileyen bölümde burasıydı.
    Üçüncü bölümde tüm bunların sorumlusu olan kişi, nelere sebep olduğunu fark edip bundan pişmanlık duyacak ve suçun kefaretini ödemek için hem kendi ile yüzleşecek hem de kendini affettirmenin yollarını arayacaktır...
    Kefaret, tartışmasız efsane bir eser. Harika bir anlatım, mükemmel bir kitap. Bazen istemediğimiz şeyleri bilinçsiz olarak yapıyor, içimizden gelen bu dürtüye engel olamıyoruz ve sonunda birkaç masum insanın köklü değişimine sebep olabiliyoruz. Hem de geri dönüşü olmayacak şekilde...
    Kitap bir yandan hüzünlendirip heyecanlandırırken, bir yandan da sınıf ayrılığına, iftiraya, kedere, inanca, pişmanlığa ve dönemin savaşlarına tanık oluyor, karakterlerle birlikte o acıyı, o isyanı, o hüznü aynı hislerle okuyorsunuz. Kitabın 366 sayfasını soluksuz okudum, bitmesin diye son sayfaları erteledim ama maalesef ayrılık vakti geldi. Kitaba bir yerlerde denk gelirseniz, mutlaka ama mutlaka alıp okuyun.
  • Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu
    özelliklerinin farkına varmıştım:

    Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

    Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

    Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:

    'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum? 'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini '

    'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?

    Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda
    Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'

    Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, 'O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim' dedi.

    O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın'duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım.

    Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.

    'Nasıl yani?' dedim.

    'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor.

    Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.'

    Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki
    pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

    Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle
    konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,' dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.

    Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,' dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten
    sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi.

    Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı. Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir
    davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.
    'Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım.

    Biz böyle biliyoruz', dedi. Tüylerim diken diken oldu.

    Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, 'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.

    O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

    Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

    Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.

    Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?'

    'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek, 'Nereden biliyorsun?' diye sordum.

    'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

    Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce
    kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı.

    Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

    Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne
    yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir.

    Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya, doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.

    Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel
    mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.

    Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, var oluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.
  • Kitabı okuduktan hemen sonra hissettiklerim ve şuan hissettiklerim o kadar farklı ki... Önceden , kitabı bitirdiğim gün, yazdığım bir inceleme vardı. Bazı eksikliklerden dolayı kaldırmıştım. Şimdi tekrardan ekliyorum ve kararı size bırakıyorum :)

    Mahşer'i okumamın üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra:

    Mahşer, uzun zamandır merak ettiğim ve King kitapları içinde beklentimin en yüksek olduğu kitaptı. Açıkcası kitabı okumamın üzerinden 10 gün geçti, olayları yeni yeni sindirmeye başlamam ve kitap hakkında görüşlerimi toparlayabilmem için incelemeyi biraz erteleyerek yazmanın daha mantıklı olduğunu düşündüm.

    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera-aksiyon, gerilim(çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu, kıyamet senaryosu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. King'in bu türlerden her birinin ön planda olduğu kitapları mevcut. Mesala dram için Yeşil Yol , macera-aksiyon için Doktor Uyku korku için Hayvan Mezarlığı için O'yu örnek verebilirim. Bu manyak niye şimdi bu örnekleri veriyor ? Arkadaşlar Mahşer'i okurken alacağınız tat, King'i tanıma düzeyinizle doğru orantılı ilerliyor; çünkü Mahşer bütün King kitaplarının karışımı. King hiç okumayıp, ilk Mahşer ile başlayayım dersen bunun intihardan bir farkı olmaz. Şahsen King'in çoğu kitabının okumadan Mahşer'i okuduğum için içimde bir nebze pişmanlık var, ama King'in kitaplarını sömürdükten sonra tekrardan Mahşer'e geri döneceğim. He, bu benim fikrim. ''2.kez kitaba geri dönmek istemem'' , derseniz eğer mümkün olduğunca King arşivinizde arkalara atın derim.

    Şimdi bu kitapta noluyor ?

    Not: ''Aaaa'' desem ''Spoiler verdi'' diyen arkadaşlar var. Kitapla ilgili(spoilersız) hiçbir şey öğrenmeyi istemiyorsanız eğer, rica ediyorum devamını okumayın!

    Kitap manyak olaylarla başlıyor ve virüs salgını sonucu dünyadaki insanların %99 ölüyor. Tabi anne-babasını kaybeden ve yiyecek besin bulamayan, virüs kapmamış çocuklarda hayatını kaybediyor. Bu olaylar kitabın 38.bölümünde çok güzel anlatılmış. Hayatını kaybeden çocuklardan birisinin hikayesini şuraya bırakayım (Üşenmeyin, okuyun lütfen)

    ''Sam Tauber beş buçuk yaşındaydı. Annesi 24 Haziran’da, Murfreesboro, Georgia Şehir Hastanesi’nde ölmüştü. Yirmi beşindeyse babası ve iki yaşındaki kız kardeşi April ölmüştü. Yirmi yedisinde de ağabeyi Mike ölmüş ve Sam tek başına kalmıştı.

    Sam, annesinin ölümünden beri şoktaydı. Acıkınca yiyerek, ara sıra ağlayarak Murfreesboro sokaklarında amaçsızca dolaşıyordu. Bir süre sonra ağlamayı bırakmıştı, çünkü bir faydası olmuyordu. Kaybedilen insanlar ağlamakla geri dönmüyordu. Geceleri uykusu babasının, April’in ve Mike’ın defalarca öldüğünü, suratları karararak, göğüsleri hırıldayarak kendi sümükleriyle boğuluşlarını gördüğü korkunç kâbuslarla bölünüyordu.

    Sam, 2 Temmuz sabahısaat ona çeyrek kala Hattie Reynolds’ın evinin arkasındaki böğürtlen çalıların arasına girdi. Neredeyse boyunun iki katı yükseklikteki çalılar arasında boş gözlerle dolaşıp, zikzaklar çizerek dallardan böğürtlen topladı ve çenesiyle dudakları kapkara olana dek yedi. Dikenler giysilerini yırtmış ve derisini çizmişti, ama fark etmemişti bile. Arılar etrafında vızıldıyordu. Yüksek otlar arasındaki kuyunun ağzındaki çürük tahtaları görmedi bile. Tahtalar, ağırlığı altında kırılıverdi ve Sam, altı metre derinlikteki kuru kuyuya düştü. İki bacağı birden kırılmıştı. Yirmi saat susuzluk, açlık,şok ve korkudan öldü.''

    Bunun gibi daha birçok sebepten ölen insanlar var. Kitapta buraların anlatımını çok beğendim

    Kitabın ilk bölümünde virüs ve yukarıda söylediğim sebeplerden ölen insanların anlatımının yanında, ana karakterlerimizin hatları da oluşmaya başlıyor. Açıkcası ana karakterler artık hikayeye girmeye başlarken, araya o kadar çok gereksiz sözcük sıkıştırılmış, o kadar alakasız olay anlatılmış ki, okurken sıkıldığım yerler oldu.

    Bunun yanı sıra kitapta tonla karakter var, ama birini diğeriyle karıştırmıyor, kimin ne olduğunu anında kafanızda canlandırıyorsunuz. Karakter bakımından bir sıkıntı yaşamadım, hiçbiri hikayede fazlalık gibi durmuyor ve kitabı bitirdikten sonrada, başka bir kitabı okusanız bile, onları arıyorsunuz. 1200 sayfa okumuşsunuz kitabı, bir zahmet etkileri hemen geçmesin dimi ?

    Virüs olayından sonra hayatını kaybetmeyen insanlar, rüyalar görmeye başlıyor. Kimi zaman siyahlara bürünmüş korkutucu bir insan(insan olduğunun garantisini veremem) tarafından rüya görürken; kimi zamanda 108 yaşında, ayağı topraktan, iyilik timsali bir kadını rüyalarında görüyorlar. Bunların etkisi ile iyiler bir, kötüler bir tarafta toplanıyor. Sonrası da öyle devam ediyor...

    Açıkcası kitaba başlamadan önce ''Resident Evil'' tarzı bir hikaye bekliyordum. Kitabın orjinal teması beni yine şaşırttı. Zaten ''Virüs'' temalı kitap veya filmlerim çoğu Mahşer'den esinlenmiş.

    Genel olarak kitabı beğendim ve tekrar okumayı düşünüyorum. Sizlere tavsiyem 45 derece sıcaklıkta ve King'in kalemine aşina olmadan okumamanızdır.

    ...

    Tavsiyesinden dolayı Mithril / Yuda'e çok teşekkür ederim.

    Reklamsız olmaz!

    King etkinliğimiz tam gaz devam ediyor, ona da bir bakın derim :D #30096680 ''Yanlışlıkla geldim, bakıp çıkıcaktım '' gibi sözleri hiç anlamam, anında etkinlik listesine eklerim. Misafir pek sevmeyiz, ziyarete gelen herkes dostumuzdur.






    Mahşer'i bitirdiğim gün:

    Çok çok riskli bir inceleme olacak. Özellikle arkadaşlarım o kadar çok seviyor ki Mahşer'i... İlk başta köşeye kıstırdılar, okumam için zorladılar. Sonra telefonuma tehdit mesajları geldi. Kitabı aldım, okumaya başladım ve kötü bir yorumda bulunmamam için yine tehdit edildim... Aslında bunları hiç birisi olmadı; ancak benim saçma da olsa bir giriş cümlesi bulmam gerek ve her seferinde saçma sapan da olsa bir giriş cümlesi bulmayı başarıyorum :D

    Şaka bir yana, Mahşer uzun zamandır merak ettiğim ve King'in kalemine az-çok alıştıktan sonra okumak için ultra düzey merak ettiğim bir kitap. Bu kitabın ''O'' ile kıyaslanması ve olayların başlangıcının bir ''Grip Salgını''na dayanması, heyecanlanmam için yeteri kadar etki oluşturmuştu. Şimdi, ne kadarı karşılandı gelin bir bakalım.

    Not: Bu bölümü yıldızlarla kaplıyorum. Bu bölüm tamamen O ve Mahşer'in kıyaslamasıdır. Bende bir kitabı bir başkasıyla kıyaslamayı sevmiyorum, ama bu kadar cok kıyaslanınca bende kendi yorumumu katmak istedim...

    ***********************************************************
    Her ne kadar King'in yazdığı kitaplar içinde favorilerim Doktor Uyku ve ''O'' olmasına rağmen, genel olarak ''O'' ile kıyaslandığından, bende Doktor Uyku'yu bir kenara bırakıp ''O'' ile kıyaslayarak incelemeye başlamak istiyorum.

    Baş Kötüler: Pennywise vs Randall Flagg

    İkisi de olması gerekenden çok çok daha kötü, havalı, manyak, elit, zeki ve yeri geldiğinde kafasız karakterler. Derry'de yeraltında ve mazgallarda dolaşan bir psikopat için Penniwise, insanların %99 nokta bilmem kaçının öldüğü bir dünyada ise Randall Flagg gayet oturaklı olmuş; ancak Randall Flag'den istediğim korkuyu veya gerilimi alamadım. Pennywise'ın gerek makyajlı suratı, gerek şekilden şekile girmesi, gerek hiç beklemediğin yerlerden çıkması, gerek her durum karşısında gülümsemesi, gerek SÜZÜLÜYORUZZZZZ demesi; kısacası her şeyiyle bana gerilim duygusunu yaşatıyordu ve bu gerilim insana, okurken, çok tatlı geliyor. Randall Flagg ise bu gerilimin %10'unu veremedi(Kara Kule serisini okumadan bu yorumu yapıyorum, orada nasıldır bilemem). Ne diye uzatıyorum ki? Penywise'ın dudağının ruju bile olamazsın (makyaj malzemeleriyle aram iyi değildir, dudağa sürülen şeyin adı ojeyse lütfen bozuntuya vermeyin, orada demeye çalıştığım anlaşılmıştır; zaten orada vermeye çalıştığım o etkiyi saçma sapan bir parantez içi ile mahvettim ama neyse...)!

    Bundan sonrasını izninizle birazcık hızlı geçiyorum...

    Karakterler: 7 Çocuk+ Henry vs Gripten Hayattan Kalanlar+ Çöpçü adam+Lloyd

    Bu kapışma berabere biter. Birini diğerinin önüne koyamıyorum. 2 kitap da 1200 sayfa olunca ister istemez karakterlere çok alışıyorsunuz ve -ister sevin ister sevmeyin- ailenizden biri olup çıkıyorlar. Kitap bittiğinde ise onların sizi terk ettiğini düşünüp bomboş triplere giriyorsunuz maalesefki... Ayrıca karakterlerin her birinin belirli özellikleri var; yani hikayedeki hiçbir karakter boşa değil.

    Akıcılık konusunda da maalesef ki ''O'' üst düzeyde tokatlıyor (sebebini az sonra Mahşer'in bölümlerinde yazacağım).

    Bundan sonrasını kıyaslamak istemiyorum; çünkü ''O''da fantastik olaylar ön plandayken, ''Mahşer''de gerçeklik ön planda( fantastik olaylar var elbette, ama ''O'' nun yanında çok çok az kalıyor). Şimdi izninizle Mahşer kitabına geçelim!
    ***********************************************************
    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera, aksiyon, gerilim ( çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. Durum böyle olunca okunması çok da kolay olmuyor, hava 45 derece ve kitap +5kilo olunca hiç kolay olmuyor. Öyle böyle bitirdim ve okuduğuma pişman değilim, aksine çok da memnunum!

    Kitabın ilk 450 sayfası(İlk Bölüm): Tamam, King'in uzun uzun karakterleri tanıtması alışkınız, eyvallah... Ama bu kadarı da fazla artık, bende insanım ve bu kadarı sinrimi bozuyor. İlk 100 sayfada gripin insanlara bulaşıp yavaş yavaş herkesi yiyip bitirmesi ve hafiften karakterlerin genel özelliklerini tanımamız çok güzel; ancak belli bi yerden sonra bu durum o kadar uzuyor ki, insanda okuma isteği bırakmıyor.

    450-900(2.bölüm): Bu bölümde artık nefes almaya başlıyorsunuz ve esas olaylar başlıyor. ''Kaptan Trips'' denilen bu gribe yakalanmayan insanlar dünyanın dört bir kösesinden bir araya gelmeye başlıyor; rüyalarında her biri Abagail Ana ve Randall Flagg'i görüyor. İyiler Abagail Ana'nın yanında toplanırken, kötülerde Randall Flagg'in yanında seve seve veya zorla toplanıyor. Açıkcası bu bölümün ilk başı ve sonu çok güzeldi ama ortalarda King yine uzattıkça uzatmış...

    900-1200(3.Bölüm): Bu bölüm inanılmaz bir hızla geçip gitti. King nefes aldırtmadı ve kesinlikle çok güzeldi; ancak iyi ve kötünün karşılaşması o kadar basit ve çabuk bittiki... İlk iki bölüm kesinlikle çok uzundu, bu bölümse olması gerekenden çok çok daha kısa sürdü. İlk bölümdeki fazlalıklar çıkıp, son bölüme eklense benim için kesinlikle 10/10 luk bir kitap olurdu ama, nasip değilmiş :D

    Bu kadar sözünü ettik, sizden bir ricam var: Lütfen King okumadıysanız ilk olarak bunu okumayın. Hatta yazarı aşırı düzeyde tanıdıktan sonra bu kitaba başlayın, sizin için çok çok daha iyi olacak ve aldığınız zevk kat kat artacak. ''King hiç okumadım ilk ne ile başlamalıyım'' gibi sorulara inanmıyorum, konusu hangi kitabının hoşunuza giderse alın ve onu okuyun; ancak lütfen bu kitabı biraz sonlara bırakın.

    Benden bu kadar, kendi içimde sevdiğim ve sevmediğim yerleri belirttim. Genel olarak sevmemiş gibi gözüksem de kitabı beğendim ve okuduğuma pişman değilim; ancak beklentilerim karşılanmadı.



    Durum böyle, anlatmaya çalıştıklarım umarım anlaşılmıştır ve linç tehlikem ortadan kalkmıştır.

    Saygı ve Selametle
  • İnsan ruhunu büsbütün zıvanadan çıkarmak, onu dehşetlere, don soğuklarına, kor sıcaklarına, coşkulara öyle bir daldırmak ki şimşek çarpmışçasına kurtulsun çökkünlüğün, boğuculuğun, sıkkınlığın tüm eften püftenlikleri ve bayağılıklarından: hangi yollar bu amaca götürür? Ve bu yollar içinde hangileri en güvenilirleridir?.. Aslında tüm şiddetli duygulanımların, birdenbire boşalmaları şartıyla bunu yapma güçleri vardır, öfke, korku, şehvet, intikam, umut, utku, ümitsizlik, zorbalık; nitekim çileci rahip tereddüt etmeksizin insanın içindeki azgın köpek sürüsünün tamamını hizmeti altına almış ve kâh birini kâh diğerini salıvermiştir, hep aynı amaç için, insanı o yavaş kederden uyandırmak, ağır ıstırabını, süregelen sefaletini hiç değilse bir süre kovalayıp uzaklaştırmak için ve hep de dinsel bir yorum ve “gerekçe” öne sürerek. Bu türden her duygu taşkınlığı sonradan bedelini ödetir, bu apaçıktır; - hastayı daha da hasta yapar -; bu yüzdendir ki, ıstırabın bu tür çareleri modern ölçülere göre “suçlu” türden çarelerdir. Gelgelelim, hakkaniyeti elden bırakmamak için şunu da vurgulamak gerekir ki, bu çareye vicdan rahatlığıyla başvurulmuştur, çileci rahip, bunun faydasına, hatta zaruretine derinden inanarak yazmıştır reçetesini, - yol açmış olduğu perişanlık karşısında çoğu zaman kendi yüreği de parçalanarak üstelik; keza vurgulamak gerekir ki, böyle taşkınlıkların şiddetli fizyolojik rövanşları, hatta belki de zihinsel bozukluklar, bu tür ilaçlara başvurmadaki maksatla aslında çelişmemektedir: zira bu ilaç, görmüştük ki, hastalıkların tedavisine değil çöküntü sıkıntısıyla mücadeleye, onu yatıştırmaya, uyuşturmaya yönelikti. Bu amaca erişildi de bu yolla. Çileci rahip, insan ruhundan her türlü iç paralayıcı ve cezbedici müziğin yükselmesini sağlamaya yönelik asıl hamlesini - ki herkes bilir bunu - suçluluk duygusundan yararlanmakla yaptı. Bu duygunun kökenine bundan önceki incelemede kısaca değinilmişti - bir parça hayvan psikolojisi olarak, bundan öte bir şey değil: suçluluk duygusu âdeta en ham haliyle çıkmıştı orada karşımıza. İlk olarak rahibin elleri altında, suçluluk duyguları alanındaki bu asıl sanatçının elleri altında biçim kazandı bu duygu - ah hem de ne biçim! “Günah”, - budur zira hayvansal “vicdan rahatsızlığı”nın (geriye dönük zalimliğin) çileci rahip tarafından yapılmış yeniden yorumu - hasta ruhun tarihinde şimdiye kadar olmuş en büyük olaydır: dinsel yorumun en tehlikeli ve en felaketli şaheseridir. İnsan, kendi kendinden mustarip olan, öyle ya da böyle ama en azından fizyolojik olarak mustarip olan insan; neden, niçin kafese tıkılmış olduğunu anlayamayan bir hayvanı andıran insan; sebeplere aç olan - sebepler rahatlatır - ilaca, uyuşturucuya da aç olan insan, gizlidekini de bilen birine danışır en nihayetinde - ve şu işe bakın ki bir ipucu bulur; büyücüsünden, çileci rahipten acısının “nedeni”ne ilişkin ilk ipucunu alır: kendinde aramalıdır bu nedeni, bir suçta, bir parça geçmişte, bir cezalandırılmıştlık olarak algılamalıdır acısını... Duymuş, anlamıştır bedbaht olan: kümese sokulmuş bir tavuk gibidir bundan böyle. Bu kümesten dışarı çıkamaz artık: hastadan “günahkâr” yapılmıştır... Ve bu yeni hastanın, “günahkâr”ın görüntüsünden birkaç binyıl boyunca kurtulamayacaktır, - günün birinde kurtulunur mu bundan? - nereye baksak her yerde, sürekli tek bir yöne doğru (acının yegâne nedeni olarak “suç”a doğru) hareket eden günahkârın hipnotize olmuş bakışı; her yerde kötü vicdan, Luther'in deyişiyle şu “iğrenç hayvan”; her yerde geçmişi geviş getirmek, edimi saptırmak, tüm eylemliliğe karşı haset; her yerde acının, yaşamın içeriği haline getirilmiş olan yanlış-anlama isteği; acının suç, korku ve ceza duygusu olarak yorumlanımı; her yerde kırbaç, kıldan tövbekâr gömleği, açlıktan kırılan beden, pişmanlık; her yerde günahkârın, huzursuz ve hastaymışçasına-tutkulu bir vicdanın dehşetli çarkında kendi-kendini-ezişi; her yerde sessiz bir azap, son kerte korku, işkence görmüş bir yüreğin can çekmesi, bilmedik bir saadetin sancıları, “kurtuluş” arzusu feryadı. Bu işlemler dizgesi sayesinde, o eski çöküntünün, ağırlığın ve yorgunluğun iyiden iyiye üstesinden gelindi gerçekten de; yaşam yeniden çok ilginç oluverdi; uyanık, sonsuza dek uyanık, uykusuz kalmış, kor gibi kızgın, kömüre dönmüş, bitkin ama yorgun değil - böylesi bir görünümdeydi insan, bu gizemlere ortak edilmiş olan “günahkâr”. Çökkünlükle savaşan bu yaşlı ulu büyücü, çileci rahip - belli ki galip gelmişti, onun saltanatı gelip çatmıştı: artık yakınmaz olmuşlardı işte ıstıraptan, doymuyorlardı ıstıraba; “daha fazla ıstırap! daha fazla ıstırap!” böyle haykırdı çömezlerinin ve sırdaşlarının arzusu yüzyıllar boyu. Can yakan her duygu taşkınlığı, kıran, yıkan, ezen, esriten, kendinden geçiren ne varsa hepsi, işkence odalarının gizemi, cehennemin kendi icatçılığı bile - hepsi keşfedildi, sezinlendi, hepsinden yararlanıldı, hepsi büyücünün hizmetindeydi, hepsi onun idealinin, çileci idealin zaferine hizmet etti bundan böyle... “Benim saltanatım bu dünyada değil” - dedi, eskiden olduğu gibi: hâlâ böyle konuşmaya hakkı var mıydı ki gerçekten?.. Goethe yalnızca otuz altı tane trajik durum olduğunu ileri sürmüştü: bundan da anlaşılıyor ki, eğer hâlâ anlaşılmamışsa, bir çileci rahip değildi Goethe. O - bundan fazlasını bilir...
  • Yaklaşık iki hafta önce bazı sağlık sorunlarım nedeniyle hastaneye gittim. Bu iki hafta benim için çok zor geçti, sürekli acı çektim. Kitaba başlama nedenim de buydu aslında, hastanenin o gergin dolu anlar yaşatan rahatsız koltuklarımda otururken kendimi bir kitaba kaptırmak istedim. Mini kütüphaneme bakınca, durumumla örtüştüğünü düşündüğüm bir kitap dikkatimi çekti: "Genç Werther'in Acıları". Hastalığımı sormayın lütfen, hatırlamak istediğim bir konu değil. Samimi bir geçmiş olsun mesajına hayır demem ama

    Werther'in acıları ve benim acılarım kıyaslanamayacak derecede farklı acılardı. Zira, benim canım yanıyordu onunsa yüreği. Kusura bakma Werther'cim ama, benim canım daha çok yandı.

    Kitabın konusuna geliyorum, spoiler içerebilir azıcık. Bir yazar demişti ki, yazarı hatırlamıyorum maalesef, "Aşık olduktan sonra Werther'i daha iyi anladım." Haklıydı, belki de kendi acımı daha çok bulmamın nedeni buydu. Aşk cidden, bazen insanı çıkmaza sokabiliyor.

    Werther'i Lotte'ye aşık olmaması için uyarıyorlar, çünkü Lotte başka biriyle nişanlı. Ama kalp bu, uyarı dinler mi hiç? Lotte'yi gördüğü ilk anda aşık oluyor. Hem de delicesine, sırılsıklam... Lotte'nin nişanlısıyla iyi anlaşıyor. Bu yüzden ikisini de aldattığına adı gibi emin, pişmanlık duyuyor ama kendini geri de çekemiyor. En sonunda kaçınılmaz son. Üzgünüm Werther, ancak bu kadar anlatabildim hikayeni.

    Kitabı gönül rahatlığıyla tavsiye ederim, keyifli okumalar dilerim.
  • İnceleme yazmayı bilmiyorum. Yanılmıyorsam bu ilk incelemem olacak. Yazmayı düşünmüyordum ancak sevdiğim bir ablamın ricasını kıramadım. Kendisi bu kitabı çok güzel incelemiş olduğundan benim saçmalamamın hiç lüzumu olmadığını söylemem fayda etmedi. Ahmet Erhan ilk kez okuduğum bir şair. Zaten pek şiir okuyan birisi değilimdir. Ancak bu şiirlerin çoğunu beğendiğimi ifade etmem gerekiyor. İlk etap Şiir 4, şiir 6, şiir 8, şiir 9, şiir 10, şiir 11 ve şiir 14'ü çok beğendim. Özellikle gece okuma tavsiyesi işime çok yaradı şiirler üzerinde fazlaca düşünme ihtiyacım oluştu. Sonrasında ise değişik ve etkileyici hissiyatlarla yazılmış şiirlerle karşılaştım. Çoğunlukla çaresizlik, pişmanlık ve yalnızlık gibi duygularla dolu şiirler içinde zaman zaman kendime ait hissettiğim yerlerle karşılaştım. Deniz Unutma Beni kitabını pek kendime ait hissedemediğim için inceleme yazamadım. Bu kitabı çok beğendim. Tekrar okumayı düşünüyorum. Umarım incelemeye yetecek kadar cümle kurabilmişimdir. Etkinlik için teşekkürler.
  • Büyük alim ve mutasavvıf Haris el-Muhasibî Hazretleri [k.s.] anlatıyor:

    Bir defasında Ebu Cafer Muhammed b. Musa’ya:

    – Allah’a gidilecek yolda yapacağım ilk iş nedir, diye sordum.

    – Allah Tealâ’nın bildirdiği şekilde O’na yönelmektir, dedi.

    – Allah’a yönelmenin manası nedir, diye sordum.

    – Tevbe etmektir ey genç, dedi.

    – Peki tevbe nedir, diye sordum.

    – Tevbe, günahlara pişmanlık duymak, ısrarla işlediğin o günahlara yine ısrarla dönmemeye azmetmek, kararlı olmak, günaha götüren her şeyden kaçmaktır. Zira ALLAH Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

    ‘Bir de onlar, işledikleri o kötülüklerde/ günahlarda bile bile ısrar etmezler, o günahları sürdürmezler.’ [Âl-i İmran, 135]”

    [Kaynak; Haris el-Muhâsibî, el-Kasd ve’l- Rücu‘u İlellah]