_CaN_SeLa_, Bin Öpücük'ü inceledi.
14 May 21:56 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Kitabi bitirdim:) ödevler yuzunden ara vererek okudum yoksa 2-3 saatte bitirilecek bir kitapti. Çok akici ve sürükleyiciydi. Kitabin adina baktiğimda "Bin Öpücük" kafamda çok farkli şeyler canlandi. Sonunun boyle biteceğini hiç duşünmemistim. Bir aldatma ve ya ayri duşupte 20 yil sonra bir araya gelecekler diye dusundum hep. Bu canlandi kafamda:)
Ilk 15 sayfa bir az sıkıci ama diğer sayfalar o kadar guzel ve akici ki:) kesinlikle okurken sıkılmayacaksiniz. Aksine çok keyif alacaksiniz ve kesinlikle kitap size çok şey katacaktir. Rune Norveç'e gittiğinde ve Poppy onunla ilişkisini kestiğinde az çok tahmin etmistim neden ayrildiğini. Ve tahminlerimde de yanilmadim. Yine bir Ölum soz konusuydu. Evet klişeydi ama yazar o kadar guzel yazmisti ki. Kendimi bir anda Poppy'nin yerinde hissettim. Rune'un Oslodan geri donduğunde nasil degistigini yazdiği sahneyi de kafamda kolayca canlandirabildim:) Poppy ona öleceğini soylediginde gozyaşlarimi tutamadim. Ilk inanasim gelmedi ama sonra olayin ciddiyetinin farkina vardim. Hep icimde bir umut vardi Poppy'nin iyileşecegine dair. Acaba bir mucize olur mu diye bekledim hep. Bin öpücüğün film ve ya dizi degil de kitap oldugunu unutmusum. Rune'un elinden hiç birşey gelmemesi, sevdiği kizin gozleri onunde eriyip gitmesi canimi çok yakti. Kendimi onun yerine koydukta çok caresiz hissettim. Kendimi hep hikayenin başkarakteri olarak gördum:) o duygulari bana hissettiren Tillie Cole'a sonsuz teşekkur ederim. Diğer kitaplarini da okumayi çok istiyorum..
Hikaye dört dörtlüktü. Tek beğenmediğim nokta 15 yaşinda ilişkiye girmeleriydi.. onun dişinda herşey mukemmel.:)
Bana çok şey ogretti bu kitap..
'Her gunu sanki son gunumuzmuş gibi yaşamaliyiz, değerlendirmeliyiz, etrafimizdaki guzellikleri gormeliyiz. Doğadan keyif almaliyiz. Sevdiklerimizi affetmesini bilmeliyiz. Bencil olmamaliyiz. Sirf kendi bencilligimiz yuzunden sevdiklerimizin yapmak istedigi şeyleri engellememeliyiz. Her anın tadini çikarmaliyiz. Her yaşin kendi guzelliği vardir. Ve daha bir çok şey..
Kitabi okurken Rune'a hayran kaldim.
Poppy'ye çook guzel anlar yaşatti. Kisacik omru kalmasina rağmen tum hayallerini gerceklestirdi:) ne diyeyim insallah ilerde bizide boyle seven biri çikar:) Allah herkese Rune ve Poppy gibi seven nasip etsin.
Sizi asla unutmayacagim Poppy&Rune
#Tillie Cole sonsuz teşekkurler:)
Bize boyle guzel kitap yazip ve duygulari boyle derinden hissettirdigin icin.

Aycan, First Debt'i inceledi.
02 May 14:21 · Kitabı okudu · 6 günde · 10/10 puan

***”Sana söyledim. İkiyüzlüsün.”
“Tek öpücük?”
“Tek öpücük.”
“Lanet olası tek bir öpücük mü? Benden ne istediğini biliyor musun? Seni öpmek istemiyorum!”
.
.
.
“Lanet bir kabussun.”
“Öp beni.”
“Hayatımı mahvediyorsun.”
“Öp beni.”
“Sen—“***


*first kiss*


Hayatımda bir ilki yaşadım.

Sen hiç ortada sadece öpüşme konusu dolanırken ağladın mı?

Ben ağladım. Yüreğim sıkıştı ve daha öpüşmemişlerdi bile.

Bu ne demek biliyor musun? Bu kitap mükemmellikte zirveye yerleşti demek.

Q Mercer benim hayatım. Şimdi de Jethro geldi. Daha gelecek olan onlarca Pepper Winters erkeği var ve benim kalbim dayanır mı bilmiyorum.

Debt Inheritance giriş kitabıydı ve dehşet vericiydi. Özellikle yemek sahnesini okurken gözlerim yerinden çıkacaktı. Rezalet bir sahneydi ama bu sadece sabırsızların onları bekleyen bu muhteşem seriyi bırakmasını sağladı.
Sabırsızlar ilk kitaptan sonra seriye devam etmedi ve neler kaçırdıkları hakkında hiçbir fikirleri yok.

Senin de yok. Anlatsam da anlamazsın çünkü Jethro’yla tanışmadın. Onun düşüncelerini okurken bile gülümseyebiliyorsun, kendiyle verdiği savaşa hayran kalıyorsun.

Bir labirentin içinde sıkışıp kalıyorsun ve bu kitabın sonu nereye varacak diyorsun. Bunu diyorsun çünkü elinden başka bir şey gelmiyor. Neler olacağını kestiremiyorsun.

İlk kitap bir köprüydü, köprüyü geçen yaşadı.

Kite007

İlk kitabı okursan eğer bu isme çok dikkat et. Benim gibi o mesajlaşmaların anlamı ne diyip sinirlenme. Çok büyük hata yaparsın.

Ben bu kitabı okumayacaktım aslında ama dediğim gibi *first kiss*
O beni bu noktaya getirdi. Daha önce hiç böyle bir şey okumamıştım. Senin de okumadığına eminim.

Bu kitapta Jethro’da Nila’da uçurumun kenarında. En sonunda o uçurumdan beraber mi atlıyorlar yoksa geri mi çekiliyorlar… Merak et.

Nila’ya asla Nila demeyen bir Jethro var. İsmiyle hitap ederse yenileceğinden korkuyor. Bu ona göre bir zayıflık.

Jethro’nun ona ‘Ms. Weaver’ demesinden bıkmış ve artık ismiyle anılmayı bekleyen bir Nila var.

Aradaki yüksek gerilim hattını görebiliyor musun?

Jethro ilk kez ‘Nila’ dediğinde Nila’ya neler oluyor düşünebiliyor musun?

Nila, Jethro’nun.

Biliyorum bu artık klişeleşmiş bir cümle. Artık bir kalıp. ‘Sen benimsin!’ artık kimseyi heyecanlandırmıyor.
Ama bu demek olmuyor ki Pepper Winters bunu alıp bir başyapıt yapmıyor.
Yapıyor.
Yapmış.
Kadın yazıyor.

Ve o benim idolüm.

Farklılık yaratmak ve bir vizyonunun olması çok önemli. Pepper farklı. Cesur. Ve ben ona hayranım.

Asla okumam dediğim şeyi o yazmışsa eğer…alır ve okurum.

First Debt’e geri dönecek olursam. Bu kitapta ilk borç ödendi. Nila, ilk borcunu ödedi.
Borcun ne olduğu sürpriz olsun. Sadece 21 aklında kalsın yeter.

Bu kitapta Jethro kendini kaybetti. Ailesine, babasına, geçmişine farkında olmadan kafa tuttu.

Nila ile arasındaki kavga son buldu…sanıyorsun ama son bulmuyor elbette. Bu seri hiç durulacak MI?

İmkansız bir aşk hikayesi ve ben bu imkansızlıklara bayılıyorum. Tam bir engeli aşmışken başka bir engel yükseliyor önlerinde. Bu durumu nasıl seviyorum anlatamam. Hiçbir şey kolay değil. Olmamalı ve Pepper’da böyle düşünüyor.

Karakterlerinin güçlü olması için bir şeyler yaşaması gerektiğini düşünüyor. Ve bu konuda sonuna kadar haklı.

Nila. Jethro’nun. Sonu. Olacak.

Ve ben. Bu. Seriyi. Bitirene. Kadar. Yok. Olacağım. SANIRIM.

Bitmesini istemiyorum. Bunu söylüyorum ama önümde daha 4 kitap var. Yine de istemiyorum. Nasıl bir seri olduğunu sen düşün.

Çevirisi olmaması kötü ama bir yandan da iyi. İlk kitabı okuyup kafa üstü yorum yapmaya kalkan dengesiz gruptan uzak duruyor. Mükemmelliğini sadece sabırlı olan görebiliyor.

Jethro için sabırlı olmalısın.
Jethro, zor.
Ama Q kadar değil.
Bundan sonra olacak şeyleri düşünmeye kalkınca tıkanıyorum. Tahmin edemiyorum. Ve bunun kadar güzel bir şey yok.
Tahmin edilemeyen mükemmel kurgu.

Kaçırma derim.

Bilim Kurgu Denemesi// Eleştirilere açık..
Ben yazdım... Demek çok isterdim ama bana ait değil site dışında bir arkadaşım bilim kurgu denemesi yazdı olumlu veya olumsuz yorumda bulunursanız sevinirim.
——————————————

İNSANLIĞIN SONU: ÖLÜMSÜZLÜK ÇEKİLİŞİ

NOT: Yazdığım öykünün birinci kısımdır. Hatta belki ana karakter Ashley'in Platonia'da yaşayacağı maceralar üzerine bir öykü serisi yazarım. Ama mutlaka bu öykünün devamı gelecektir. Belki de gelmez.

***
“Kapat da yat artık şu programı, Jean!”
“Hayatım, tamam, az kaldı, kapatacağım,”
George derin bir iç çekti. Yeni aldıkları masanın üstündeki altın desenli saaate baktı: 01.15
40 dakika önce işten gelmişti ve çok yorgundu. Bir yandan Jean’ın gecenin bu saaatinde ne izlediğini merak ediyor, bir yandan da gözleri gitgide ağırlaşıyordu. Sonunda uyku galip geldi...

Platonia Gezegeni, saat sabah: 08.30
George uyandı, esnedi ve nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Evdeydi. Az önce kötü bir rüya görmüştü ve hala etkisindeydi. O esnada mutfaktan Jean’ın sesini duydu.
“ Uyan, George!”
Sadece bir kabustu, diye kendini teselli etti George ve el yordamıyla terliklerini ayağına geçirip sürüne sürüne, kahvaltı hazırlayan karısının yanına gitti:
“Çocuklar okula gitti mi?”
“ Hayatım, iyi misin sen?” Eliyle yemek masasının üstünde duran takvimi işaret etti, “ Bugün günlerden cumartesi,” Tam o esnada saçları dağınık, gözlerini ovuşturan kızları, Ashley çıkageldi ve anne babasına sinirli bir şekilde:
“Anne, şu yaramaz Bob’a bir şeyler de! Senin o yaramaz oğlun beni zorla uyandırdı... “
George hala ne olduğunu anlamaya çalışıyordu... Niye bu rüya onu etkilemişti? Omuzunu silkti ve bu acımasız rüyayı yoğun geçen iş günlerine yordu.
Bob da mutfağa geldi ve o esnada gümüşi renkli ekmek kızartıcısından bip sesi geldi. Jean ekmek kızartıcısından ekmekleri alıp, özenle tabağa koydu ve ellerini çırptı:
“Hadi kahvaltı sofrasına,”

***
George, Platonia Gezegeni’ne özgü kahveyi [1] yudumlarken aklına dün geceki Jean’in izlediği televizyon programı geldi. Sahi neydi bu karısının izlediği? Soran gözlerle:
“Hayatım, senin dün gece izlediğin program da neyin nesiydi? Bilirsin, sen televizyon izlemeyi pek sevmezsin zaten hele de sabaha karşı!..”
Jean, reçelli Platonia ekmeğini çiğniyordu ve diliyle yutağına doğru reçelli ekmeği ittirdi ve üstüne Serhuyceb kahvesini yudumladı ve sonra aklı karışık bir şekilde çocuklarına baktı. Çocukları da meraklı gözlerle annelerine bakıyordu ama Jean beyninde ölçüp tarttıktan sonra bu konuyu George ile bu akşam başbaşa konuşmaya karar verdi.
“Önemli bir şey değil, hayatım,” dedi yutkunarak. George kaygılı bakışlarla karısına baktı ve sonra omuz silkti.
Jean düşüncelere daldı. Neden çocuklarının yanında konuşmuyordu? Çünkü Ashley bu sene ortaokulunu bitirecek ve geleceğini belirleyen bir sınava girecekti. Kazanırsa atalarının bir zamanlar yaşadığı Dünya denilen gezegeni incelemeye gidecek ve bilim insanı olacaktı. Ama oldukça tehlikeliydi çünkü Dünya’nın çekirdeğinde bulunan Magma sönmek üzereydi ve Dünya üzerindeki bütün insanlık kalıntıları yok olabilirdi. Ve Jean bu ölümsüzlük çekilişiyle ilgili çocuklarının kafasını karıştırmak istemiyordu ne de olsa Ashley çok meraklı bir kızdı ve eğer bu ölümsüzlük çekilişi hakkında kızının yanında konuşursa kesinlikle Ashley bu konuyu merak edecek ve sınavına odaklanamayacaktı. Bob’un yanında da konuşmamalıydı bu konu hakkında. Ağzı gevşek biriydi Bob. Mutlaka Ashley’e de söz ederdi bundan...
Jean’ın gözüne buzdolabında asılı duran annesinin fotoğrafı çarptı. O anda ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Gözlerinin önünden hatıraları, o kabus geceleri siyah beyaz bir film olarak akıp gidiyordu. George ile, çocuklarından sakladıkları bir gerçek daha vardı: Neden bu gezegendeydiler ve niye atalarının yaşadığı Dünya’da yaşamıyorlardı. Anıları Jean’i etkisi altına aldı ve ne zaman annesinin fotoğrafı gözüne çarpsa hep o anıları aklına gelirdi ama her şeye rağmen o fotoğrafı buzdolabından kaldırmıyordu çünkü geçmişini unutmak istemiyordu, annesini babasını ve Dünya’da bir zaman yaşamış diğer atalarını tarihin tozlu sayfalarına gömmek istemiyordu... Çocukları hala ona meraklı gözlerle bakıyordu sanki gerçeği öğrenmek ister gibi... Bir anda aklında bir şimşek çaktı: çocuklarına niye gerçeği anlatmıyordu? Gerçeği bilmek onların da hakkıydı ve ne de olsa eninde sonunda acımasız gerçeği öğreneceklerdi ya... Akşam, George’la bu konuyu da konuşacaktı ama öncesinde anılarıyla yüzleşmeliydi...
“Iıı... Şey, ben... benim lavaboya gitmem gerek,” Bu sefer George da ona meraklı gözlerle bakıyordu ama karısına ara ara böyle olduğunu bildiğinden ciddiye almadı. Ama bu sefer bir tuhaflık vardı, George bunu fark etmişti... Ama bu tuhaflığı o rüyasına yordu... O sırada Jean çoktan kalkıp gitmişti zaten. Çocuklarına da kısık sesle: “Arada olur annenize böyle, merak etmeyin,” dedi. Bob, Ashley ve George kahvaltılarına kaldıkları yerden devam ettiler...

Jean, lavabodaki aynanın karşısındaydı. Yüzüne soğuk su çarptı ve anılarına gömüldü...

Anılar. Silikleşen yüzler. Kabus geceler.
3.Dünya Savaşı. Yıkık dökük binalar. Anne. Baba.

Her şey başladığında 12 yaşındaydı. Dünya’da yaşıyordu. 2028 yılıydı. O gün, Salı akşamı, tüm monotonluğuyla sürüp gidiyordu. O gün, Jean’in halası, amcası, dayısı, yengesi, annesi ve babası balkonda toplanmış oturuyorlardı. Siyasetten söz ediyorlardı ve Jean de tabletine gömülmüş, oyun oynuyordu. Birden gökyüzünde bir karaltı belirdi. İlk bakışta ne olduğunu anlayamadılar. Ailesi konuşmayı kesmişti ve Jean de kafasını tabletinden kaldırmış, kaygılı bakışlarla gökyüzüne bakıyordu. Devasa büyüklükte bir şeydi. Ama ne olduğunu anlayamamıştı Jean. Birden aklına, Şubat ayında okulda izledikleri bir film aklında geldi. The Childhood’s End. Dizideki sahneyi aklına getirdi. Büyük kentin üstüne uzay gemisi konuyor. Ama Jean buna olanak vermiyordu. Uzay gemisinin gövdesinde beyaz harflerle yazan yazı Jean'ın dikkatini çekti: URSULA K. L. GUİN-2018 Ama ilk başta buna anlam veremedi. Gerçeği kavramaya çalışıyordu, rüyada olup olmadığını anlamak için koluna bir çimbik attı. Hayır, her şey rüya olamayacak kadar gerçekti. Okulda uzay gemisi hakkında öğrendiklerini düşündü, bir gün NASA’yı ziyarete gitmişlerdi. Ve onların verdiği bilgilere göre uzay gemilerinin baş kısmı silisyum seramik ve arka kısmı kompozit maddelerden yapılıyordu. Ayrıca gövdesinde ise karbon maddesi[2] kullanılıyordu.
Bir anda çoğalmaya başladılar ve akşam olmasına rağmen gökyüzü bir anda aydınlandı. Herkes ağızları açık birbirlerine soran gözlerle bakıyordu. Devasa uzay araçları yavaş yavaş yeryüzüne inmeye başladı. Herkes öyle korkmuştu ki yerlerinden kıpırdayamadılar. Nihayetinde herkes uzay araçların çevresinde toplanmaya başladı. Kalabalık gitgide arttı. O anda kimsenin aklına bir şey yapmak gelmiyordu. Polisi arayabilirlerdi. Ama çok geçmeden polisin hiçbir şey yapamayacaklarını öğreneceklerdi. Ve çok geçmeden olan oldu.
Uzay gemisinin içinden boğuk ve mekanik bir ses yükselmeye başladı. İnsanlardan çıt çıkmıyordu. Pür dikkat uzay gemisinin içinden yükselen sesi dinliyorlardı:
“Hiç uzatmadan konuya gireceğim,” Duydukları ses, gırtlaktan geliyordu ve kulakları rahatsız ediyordu ama yine de aldırmayıp dinlemeye devam ettiler:
“... her geçen saniye sizin aleyhinize. Beni lütfen sözümü kesmeden dinleyin,” Ayrıca, her kim konuşuyorsa çok değişik bir aksanı vardı. Sanki evrendeki başka bir gezenden gelmişlerdi. Ancak bu sadece masal dünyasında olurdu... Belki de bir masaldaydılar...
“ Şu anda bizi çok merak ediyorsunuz. Neden buradayız? Biz sizi çok uzun zamandır , neredeyse Dünya’nızın var oluşundan beri gözetliyoruz. Her anınızı. Ne yiyip içtiğinizi, ülkenizin siyaset durumunuzu, coğrafyanızı, yer altı kaynaklarınızı, doğal afetlerinizi ve daha bir çok şeyinizi biliyoruz,” Jean’ın aklında okuduğu bir bilimkurgu kitabındaki söz geldi, hatırlamaya çalışttı: “Teleskoplar uzayı gözleyedursun, belki de şu an birileri Dünya’yı mikroskopla bakmakta.” Jean istemsizce başını gökyüzüne kaldırdı ama bulutlar ve parlayan Ay’dan başka bir şey göremedi. Jean bu düşünceleri kafasından attı ve konuşan yaratığı –Jean artık böyle seslenmeye karar verdi.- yeniden dinlemeye koyuldu:
“... sizi hep gözlemliyorduk. Gelişen teknolojimiz sayesinde Dünya’ya gözle görülemeyecek kadar küçük dinleme aygıtları yolluyoruz. Yeterince gelişmiş bir teknoloji büyüden ayırt edilemez.[3] Her şeyinizden haberdarız. Hatta Dünya’nın yer altı katmanlarına dahi cihazlar gönderip, Magma’nın sıcaklığından, yer kabuğu titreşmelerinden vb. her şeyden haberdar oluyoruz. Geçtiğimiz saaatlerde, kontrol cihazlarımıza bir uyarı geldi, Magma’nız artık çok daha soğuk buna da dolaylı yollardan siz, insanlar sebep oldu. Artık, sizler için Dünya’da yaşamak birer tehlike. Artık daha çok deprem yaşayacaksınız. Hem de büyük şiddetlerde. Ve ilerleyen yıllarda Magma artık daha çok soğuyacak ve Dünya’nız bir anda patlayacak. Biz de sizleri uyarmaya geldik. Bu gezegeni elinizden geldiği kadar çabuk bir şekilde terk edeceksiniz,”
Artık, devasa uzay gemilerinin etrafında toplanan insanlar mırıldanıyordu.
“... Bizim sizlerden çok daha üst seviyede teknolojimiz var. Evrenin, büyük bir kısmına biz hakimiz, size de... Ama siz bunu bilmiyordunuz ayrıca keşfetmediğiniz daha binlerce gezegen var. Bizim de öyle. Sizden şunu istiyoruz: bizim önderliğimizde sizi yeni, yaşanılabilir bir gezegene yerleştireceğiz. Ve Dünya’da olduğu gibi herkes kendi ülkesini kuracak. Yönetim şeklinize karışmayacağız ama bizinm egemenliğimizde olacaksınız,”
O anda arkalardan bir ses işitildi: “Madem bizim yaptığımız her şeyi gözetliyorsunuz, bize egemensiniz neden bizim zor zamanlarımızda bize yardım etmediniz? Neden teknolojimizin gelişmesine yardım etmediniz? Doğal afetlerde yüz binlerce kayıp verdik, neden bize hiç yardım etmediniz?”
Sonra bu sözleri onaylayan birkaç mırıltı duyuldu ve konuşan yaratık devam etti:
“(Gülümsedi.) Eğer ki sizin iç işlerinize karışsaydık, sizler bizim varlığımızdan haberdar olacaktınız. Bir insan, birinin ona egemen olduğunu bile bile, Dünya’yı yok edecek güce sahip bir başkanınızın olduğunuzu bilseydiniz, rahat bir şekilde yaşayabilir miydiniz? Sizi kendi hallerinize bıraktık. Ayrıca bizim üstümüzde yer alanlar da var. Bizim de bir başkanımız var.
Daha fazla uzatmayacağım, 45 gün süreniz var. Bu süre içinde Dünya’dan alacaklarınızı alın. Sizi büyük uzay gemileriyle başka bir gezegene götüreceğiz sonra yine Dünya’daki gibi yaşamınızı sürdüreceksiniz...”


45 GÜN SONRA
Herkes halihazırda bekliyordu. Gitmeye direnenler olmuştu ama sonunda herkes ikna edilmişti.
Jean hayret ediyordu. Nasıl olur da, insanlar atalarının yaşadığı bu şehri bu kadar kolayca terk edebiliyordu? Nasıl Dünya’daki anılarını kendi elleriyle gömebiliyorlardı?
Jean, uzay aracının penceresinden dışarı baktı. Gitgide Dünya sönükleşiyordu. Son kez Dünya’ya el sallayıp, koltuğuna oturdu ve gözlerini kapadı.
***

Gözlerini açtığında, inişteydiler. Pencereden gezegene bakıyordu. Devasa büyüklükteydi. Dünyalarından en az 2 kat daha büyüktü ve rengi... Jean bu devasa gezegenin rengini kelimelerle anlatamıyordu. Genel olarak koyu bir rengi vardi ama acaba yaşanılabilir miydi? Uzay gemisinin ilerisinde bir gösterge gördü: havadaki gazın değerlerini gösteriyordu:

AZOT: 76,4652
OKSİJEN: 22,45
ARGON: 1,468
NEON: 15,489
Dünya ile tıpatıp aynı değildi ama çok yaklaşık değerlere sahipti. Jean, uzay gemisinin sol tarafında masada duran bir kağıdı aldı ve okumaya başladı. Bu gezegeni anlatıyordu:

PLATONİA GEZEGENİ
Okyanusların sekiz yüz metre derinliğinde yaşayan balıklar, havaya çıkarılınca parçalandığı gibi, insanlar da hava basıncı altından çıkarılınca yaşayamaz. Hava, deniz kenarında, bir santimetrekare yüzeye yaklaşık olarak bir kilogram basınç yapmaktadır. Bu basınç miktarına, "bir atmosfer" denir ki 77 cm yüksekliğindeki civa sütununun basıncına eşittir. Civanın özgül ağırlığı 13,6 gr/cm3 olduğu için, bin otuz üç santimetre (76x13,6=1033,6) suyun basıncı, yani 12m ve 35 cm yüksekliğindeki suyun basıncı bir atmosferdir. İnsan derisinin yüzölçümü, ortalama bir buçuk metre kare olduğuna göre, hava hepimizi on beş ton kuvvetle ezmektedir. Bu büyük kuvvet altında, pestil haline gelmeyişimiz, solunum sayesindedir. Solunum yolları, akciğer keseleri, kapiller ve kan damarları ile vücudumuzun bütün hücrelerine hava gittiğinden, içimizde de, hariçteki basınca eşit bir basınç mevcuttur. Sıcak havada basınç azalır, barometre düşer. Soğukta ise yükselir. Bu basınç değişmesi, sıhhatimiz için de çok mühimdir. Bu değişme olmasaydı, bildiğimiz hastalıkların dörtte biri mevcut olmazdı. Sıhhi iklimler; kırların ve kışın yaylaların, ilkbaharda ekvator adalarının iklimleridir.
Hava ile yeryüzü, elektrik bakımından birbirine karşı, bir pilin kutupları vaziyetindedir. Hava artı, yeryüzü eksi yüklüdür. Bu iki kutup arasında yaşamakta olan insan elli litre tuzlu su taşıdığından, kuvvetli bir iletkendir. Üzerimiz yüzbinlerce kıl ile örtülü olduğundan bir verici istasyonu halindeyiz.
Dünya ile resmen tıpatıp aynıydı. Birkaç değer dışında, Dünya’daki fiziki özellikler ile tamamen bağdaşıyordu. Yani burada insanlık Dünya’daki gibi yaşayabilirdi. Jean derin bir iç çekti. Bu gezegen, sadece insanların, hayvanların, bitkilerin ve mikroorganizmaların yaşayabilmesi için tasarlanmıştı...

***
Aradan 15 yıl geçmişti. Jean evlenmişti. George adında bir eşi olmuştu artık ama büyük kayıplar vermişti.
Buraya gelişlerinden sonra hükümdarlar –artık onlara yaratık yerine Hükümdarlar diyorlardı.- bizi serbest bırakmıştı ve tabii 3. Dünya (insanlık) savaşı aynı zamanda 1. Platonia Savaşı olmuştu ve Jean bu savaşta annesini, babasını ve daha bir çok yakınını kaybetmişti. Hükümdarlar bizi serbest bırakınca, herkes kendine ait bir toprak almaya çalıştı ve tabii savaş çıktı. Onun sonucunda, bizim bir başkanımız ortaya çıktı ve toplum sınıflandırıldı. Aynı Dünya’daki gibi ama tek bir fark: artık il, ülke diye ayrılmıyordu gezegen. Herkes tek bir gezegen altında toplandı: Platonia. Sonra teknolojilerimizi geliştirdik ve gitgide daha gelişiyoruz. Hatta en son Dünya’ya bir uydu yolladık, Dünya’nın bilgileri an be an bize geliyor. Magmadaki sıcaklık zaten gitgide azaldı. Dünya’nın sonu yakın artık...

***
“ Jean, ne yapıyorsun, hadi gel artık,”
Jean aynada duran yüzüne baktı. Ne zaman bu anılarını hatırlasa rahatlıyordu. Şimdi iyiydi. Ama bu gerçeği çocuklarına anlatmak istiyordu. Bu konuyu George ile konuşacaktı.
Mutfağa doğru yöneldi ve George’a bir öpücük kondurdu. Çocuklar çoktan dışarıya oyun oynamaya gitmişlerdi. Birazdan eşi de işi gereği bir toplantıya gidecekti ve akşam geri dönecekti. O zaman bu Ölümsüzlük Çekilişi’ni eşine anlatacak ve çocuklarına, zaten Ashley gerçeği biliyordu –bu yüzden Dünya’ya gitmeye kararlıydı ya- yani Bob’a atalarını anlatacaktı. Akşamı beklemeliydi.
PLATONİA GEZEGENİ, SAAT: 19.45

“Hoşgeldin, George, nasıldı toplantı?”
“Fena değildi. Henüz bir şey söylemek için erken,”
Yemek masasına kuruldular, Jean ve Ashley, tabakları, çatalları, kaşıkları masaya yerleştirdiler. Sonra masaya oturdular ve Jean hemen söze koyuldu, ne kadar erken o kadar iyiydi.
Öncelikle atalarını, Dünya’yı nasıl terk ettiklerini, anneannelerini ve dedelerini nasıl kaybettiklerini anlattı. Ashley’in yüzünden zaten bildiği belli oluyordu. Bob ise, boş bakan gözlerle sanki annesi masal anlatıyormuş gibı omuz silkti, hiç meraklı bir çocuk değildi, kendini hayatın akışına kaptırmıştı. Bu gezegene nasıl geldikleri, atalarına ne olduğu zerre umurunda değildi. Ama Ashley, her şeyi araştırırdı. Jean emindi; çok büyük bir bilim insanı olacaktı o...
Şimdi sıra, asıl konuya, eşinin dahi bilmediği bir şeye gelmişti: Ölümsüzlük Çekilişi’ni. Jean, bu durumun getirebileceği sonuçları tartışmak istiyordu ve nasıl bir felakete yol açabileceğini.. Anlatmaya başladı:
“Beni iyi dinleyin şimdi... Dün gece televizyon izlerken bir kanala denk geldim ve başlık dikkatimi çekince izlemeye devam ettim. Platonia’daki bilim insanları, ölümsüzlüğü bulmuştu ve bir çekilişle bu ölümsüzlüğü bir kişiye verecekler. Bu karar henüz düşünülme aşamasında ama büyük ihtimalle bu ölümsüzlük çekilişini kazanan ölümsüzlüğü elde edecek ve tabi tek kişiyle sınırlı kalmayıp bütün insanlık gelecekte ölümsüz olacak. Kulağa hoş geliyor, değil mi? Peki, nasıl ölümsüz olur bir insan? Televizyonda izlediğime göre; insan vücudunda, bağırsakların yakınında bir kesecik bulmuşlar. Sonra bu keseceği incelemişler ve içinde çok özel bir maddeye rastlamışlar: Ölümsüzlük. Bunu ilk olarak hayvanlarda denemişler ve başarılı olmuş. Yani, bu keseciği, insan vücudundan alıyorlar, içindeki özel maddeyi bir şırıngaya enjekte ediyorlar ve bunu insan beynine enjekte ediyorlar ve ölümsüzlük başlıyor. Benim korkum şu yönde; nasıl bir ölümsüzlük olacak? Yani insan sonsuza kadar, hareket edebilecek, yaşamsal faaliyetlerini yerine getirebilek mi? Yoksa özel bir alanda kalıp, sadece bilinçsel varlık mı yerine getirilecek mesela düşünme yeteneği olmadan... Eğer ki, ölümsüz olup da düşünme vb. yetisini kaybetmezse, güzel olabilir ama sadece bilinçsel varlık sürerse insanlığın sonu yakındır, çocuklar... Ne olacak, bekleyip göreceğiz...”

PLATONİA GEZEGENİ, YIL: 2095, SAAT: 13.14
Aradan yıllar geçmişti. Ashley, şu anda Platonia’ın en gözde bilim insanlarından biriydi ve insanlığın sonunun yaklaştığını biliyordu ama onun dışında hiç kimse bunlardan habersizdi. Ölümsüzlük keşfedilmişti, bireyin ilk ölüşünden sonra yetkililer gelip, şırıngayı beyine enjekte ediyorlardı ve yeniden yaşam başlıyordu. Ashley, rahmetli annesinin bu konu hakkında söylediklerini hatırlarladı. Korkmasında haklıydı. Ölümsüzlük oluyor olmasına da, birey sadece bilinçsel varlığını sürdürüyordu. Eni 3 metre, boyu 5 metre olan bir havuzda kalıyorlardı sadece ve günde bir kez ölümsüzlüğün sürmesi için ilaç alması gerekiyordu. Ve bireyin yakını onunla ilgileniyordu. Ashley, iyiki de annem, babam ve kardeşim bir trafik kazasında öldü,diye düşündü.
Ölümsüzlük enjekte edilen bireyler, dış dünyaya kapalıydı sadece varlıksal yaşam sürdürüyorlardı. Descartes’in ne dediği, kimsenin umurunda değildi. Ashley da bu ölümsüzlük ile ilgilenen yetkili kişilerdendi. Böyle olmayı istemiyordu ama şartlar bunu gerektirmişti.
Bir gün, yine bir bireye ölümsüzlük enjekte etmeye gidiyordu. Ölen bireyin yanına vardı, şırıngayı boyun bölgesinden beynine batırdı ve dirilişin gerçekleşmesini bekledi. Birkaç dakika yeterliydi.
Diriliş gerçekleşti. Bireyi, artık her evde zorunlu bulunan bir havuza aldılar ve artık orada yaşamını sürdürecekti. Bazen bir evde; iki tane dirilmiş birey bulunuyordu ama Ashley’e onların hep ayrı bölümlerde tutulması söylenmişti. Aklında bir şimşek çaktı: peki ama neden? Bunu merak etti ve bir deney yapmaya koyuldu: iki tane dirilmiş bireyi yan yana getirecekti...
Hazırlık yapmaya başladı. Öncelikle bu nihai deneyde amacı neydi ve en kötü ihtimal ne olabilirdi? Yegane amacı, merakını yenmekti ve en fazla ne olabilirdi ki?Öncelikle 2 tane dirilmiş birey bulmalı ve bunları bir araya getirmeliydi.

Şu anda karşısında iki dirilmiş birey vardı. Her ikisi ayrı havuzlarda duruyordu ve havuzlarbölmenin kahverengi küçük bir kapıyla birleştirilmişti. Sa tarafta duran anneydi ve sol tarafya ise onun oğlu vardı. Neden anne ve oğul ayrı tutuluyordu ki? Ashley kapıyı açtı ve artık iki havuz arasında hiçbir engel yoktu. ÖnceAnne ve oğul hiçbir tepki vermedi, hatta yerlerinden kıpırdamamışlardı bile. Birkaç dakika geçti. Sağ tarafta bulunan oğul, kıpırdamaya başladı. Yavaş yavaş kapıya doğru yönelmeye başladı. Ashley ne olacağını merakla bekliyordu. Kötü bir ihtimal düşünmemişti, en fazla ne olabilirdi ki zaten?
İkisi artık aynı bölmedeydiler. Oğul, annesinin yanına küçük adımlarla yaklaşıyordu. Ashley ne yapacağını bekliyordu. Anne, kendi havuzundan farklı olan yegane şeyi, oğlunu keşfetti. Ashley bir an düşünceye daldı: neden ikisini birleştirmişti? Çok basitti, ikisi birer anne-oğuldu. Niye anne oğul ayrı yaşıyordu? Neden ikisi farklı havuzlarda olmak zorundaydı? Derken nedenini anladı: oğul, annesine aç bir köpek balığı gibi saldırmaya, annesinin bedenini ufacık dişleriyle parçalamaya başlamıştı. Her şey öyle ani olmuştu ki, Ashley ne olduğunu ilk önce anlayamadı. Artık anneden geriye, birkaç parça et kalmıştı ve oğul hiçbir şey olmamış gibi kendi havuzuna geri döndü.
Ashley kafayı yemişti, bu insanlığın sonu demekti. Neden ölüler mezarlara gömülmüyordu? Neden kimse bu felaketi daha önce fark etmemişti? Hükümdarlar neredeydi? İnsanlığın sonu yakınlaşmaktaydı. İnsanlık neden kendi sonunu kendi elleriyle getirmeye çalışıyordu? Acınası yakını havuzda izlemek özlemini mi gideriyordu? Ölse daha iyiydi. Jean bir an, anne ve babasını havuzda görür gibi oldu ve sanki Bob, onların bir deri bir kemik olmuş vücudunu parçalıyordu... Çok özlemişti onları...
2 gün sonra akıl hastanesindeyken şu iki acımasız gerçeği fark etti ve kendine bunları neden daha önce fark edemedim diye kızdı: ölüler her ne olursa olsun gömülmeliydi ve bu ölümsüzlüğü keşfeden Doktor Alex’e bir Tanrı gözüyle bakılıyordu. O bir Tanrı değildi, şeytanın ta kendisiydi.


[1] Platonia Gezegeni’ne özgü kahve: Hammaddesi Platonia’da bulunan, Platonia Gezegeni’nin de içinde bulunduğu COG (Center of Galaxy) yörüngesinde bulunan bütün gezegenlerde yaygın olarak kullanılan, sadece Platonia’da yetişen Anason bitkisi ile yapılan, geleneksel bir kahve. Platonia yerlileri buna serhuyceb adı verir. (y. n.)
[2] Karbon Maddesi: Hem hafif hem de ısıya dayanıklı bir maddedir. Bu sebeple atmosfere girerken yanmalara karşı koruma sağlamaktadır. Uzay araçlarının gövdesinde kullanılır. (y. n.)
[3] Bu söz, üçbüyük bilimkurgu yazarından biri olan Arthur C. Clarke tarafından söylenmiştir. O konuşan yaratığın, Arthur C. Clarke’ın Çocukluğun Sonu isimli kitaba gönderme yaptığını tahmin ediyoruz. (y. n.)

Büşra, Bin Öpücük'ü inceledi.
 27 Nis 19:50 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kitabın konusu ile başlamak istiyorum bu sefer. Norveç'ten babasının işi nedeniyle taşınan 5 yaşında bir çocuk, Rune. Ve yan komşusu olan aynı zamanda Rune'un odasıyla pencereleri karşılıklı olan, neşe dolu bir kız, Poppy. İki insanın çocukluklarından itibaren başlayan, ölecekleri ana ve hatta sonrasına taşan, ilk, tek ve gerçek aşkı ikisinin de dilinden okuyacaksınız.

Kitabın başları çok güzeldi. Çocukken o saf sevgilerini yüreğimde hissettim resmen. Ancak kitapla beraber karakterlerin yaşları ilerledikçe ''Bu ne ya? Bu bildiğimiz ergenlik döneminde vıcık vıcık bir aşk.'' düşüncesi kafamdan geçmeye başlamıştı. Sizde de öyle olabilir ancak olayın seyri değişiyor ve bu açıkçası benim merakımı kamçıladı ve kitabı okuttu. İyi ki okutmuş. Çünkü bazı şeylere olan bakış açım ve inancım değişti.

Özellikle Poppy karakterinin dünya görüşüne hayran oldum. Hakikaten dünyaya başka bakıyordu. Bir nevi 2.Polyanna diyebiliriz. Ve onun bakış açısıyla okudukça aslında içimde bir mutluluk hissetmedim değil. Umarım siz de okuyunca seversiniz.

Kitabın dili bana kalırsa etkileyiciydi. Çünkü karakterlerin kalbi kırıldığında benim de kalbim kırıldı, ağladıklarında gözlerim doldu, içleri mutlulukla doldukça kendimi daha mutlu hissettim ve en önemlisi onların yürekleri sevgiyle, aşkla dolup taşarken benim de içim ısındı. Tek sıkıntı şuydu ki: son kısımlarda ben hissetmem gereken duyguyu tam olarak hissedemedim. Çeviriden kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü diğer kısımlarda tattırmak istediği duyguyu her türlü hissettim ama o son beni nedense etkilemedi. Tek puanı da buradan kırdım zaten.

Eğer güzel bir aşk romanı okumak istiyorsanız tavsiye ederim. Sonunda beni pek boğmasa da sizi hüzne boğabilir. Peçeteler yanınızda bulunsun.

Keyifli okumalar :)

Uçan Balonlar Hikayesi

Çocuk hikayelerinin önemli yazarı Cüney Suavi'den çocuklar için okunası güzel bir hikaye.. Yaşlı adamın hastalığına çare bulunamayınca, kendisine evliya denilen birinin adresini vermişler. Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla iyileşebiliyormuş.

İhtiyar adam verilen adresi çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından ayrıldığında, sokağın köşesinde simit satan 6-7 yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son derece masum gözlerle kendisine bakıyor ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu.

Adam, o yaştaki çocukların tamamen günahsız olduğunu düşünerek yoluna devam ederken, aniden duruverdi. Simitçinin üzerindeki eski tişörtün üzerinde bir “E” harfi yazılıydı. Ve bu “E” mutlaka evilyanın “E” si olmalıydı… Aradığı evliyaya bu kadar çabuk ulaşmanın heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra;

– “Doktorlar benim hasta olduğumu söylediler,” dedi. “İyileşmem için bana dua eder misin?”

Çocuk bu teklif karşısında şaşırmışa benziyordu.Kafasını olur der gibi sallarken;

– “Bende sık sık hastalanıyorum,” diye karşılık verdi.”Ama dedem, Allaha inananların ölünce yıldızlara
uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor.Bu yüzden korkmuyorum hastalıklardan.”

Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onunsoğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken ;

– “Deden çok doğru söylemiş,” dedi. “Ama ben yine de yardım istiyorum senden.”

Çocuk, duasının kıymetini anlamış gibiydi. Karşı kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu gösterek ;

– “Size dua edeceğim” diye cevap verdi. “Ama eğer iyileşirseniz, bana 10 tane balon alacaksınız , tamam mı?”

Bu sefer adam başını salladı. Fakat çocuk bu kadar büyük bir hazineyi istemekle haksızlık yaptığına hükmetmişti. Mahcubiyetten kızaran yanaklarını elleriyle örtmeye çalışırken ;

– “Uçan balon almanıza gerek yok,” diye devam etti. ”Normalinden 10 tane istemiştim”

Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma nihayet yapılmış, ayrıntılara geçilmişti. Buna göre hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki ramazan bayramında çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple gelemediği takdirde, önceden hazırlanan balonların ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı.

Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kâğıda yazdıktan sonra, başını okşayarak onunla vedalaştı.

Aradan soğuk bir kış geçip ramazana ulaşıldığında ,adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü ipleçekerek randevü yerine gitti. küçüklerin cıvıl cıvıl kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler,çocuğu tanımıyordu.

Adam onu biraz ilerdeki bakkala sorduğunda , dükkân sahibi ;

– “Ciğerleri hastaydı yavrucağın,” dedi. “Geçen hafta aniden ölüverdi.”

Adam bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve koşar adımlarla orayı terkederken , önüne çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp;

– “Şu uçan balonlardan 10 tane istiyorum,” dedi.
“Çabuk ol, gecikmeden ulaşmalı yerine.”

Adam, satıcının aceleyle uzattığı balonların iplerini birbirine düğümledikten sonra, onları besmeleyle gökyüzüne bıraktı. Bayram yerindeki herkes gibi baloncu da şaşkındı. Sonunda dayanamayıp ;

– “Ne yaptığınızı anlayamadım.” dedi. “Neden bıraktınız onları öyle?”

Adam, nazlı nazlı yükselmekte olan balonları buğulu gözlerle takip ederken ;

– “Onları bekleyen küçücük bir dostum var,” diye mırıldandı. “Hemde evliya gibi bir dost. Balonları adresine postaladım sadece.”

Hikaye Yazarı: Cüneyd SUAVİ

Yasee, bir alıntı ekledi.
 02 Nis 23:01 · Kitabı okudu · 4/10 puan

Sevgiyi Vermenin 50 Yolu
1 . Önce kendinizi sevin.
2. Güne, sevdiğinizi kucaklayarak başlayın.
3. Kahvaltıyı sevdiğinizin yatağına götürün.
4. Birbirinize her ayrılışınızda ‘Seni Seviyorum’ deyin. 5. Sık sık iltifat edin.
6. Aranızdaki farklıkları kabullenin ve takdir edin.
7. Her günü son gününüzmüş gibi yaşayın.
8. Beklenmedik aşk mektupları yazın.
9. Birlikte bir fidan dikin ve onu sevgiyle büyütün.
10 . Haftada bir dışarı çıkın.
11.  Birbirinize bir nedeni olmadan çiçek gönderin.
12. Birbirinizin arkadaşlarını ve ailelerini kabullenin ve sevin.
13. ‘Seni Seviyorum’ yazılı kâğıtlar hazırlayın ve evin her yerine asın.
14.  Durun ve çiçekleri koklayın.
15. Beklemediği anda ona bir öpücük kondurun.
16.  Birlikte güneşin doğuşunu seyredin.
17.  Gerektiğinde özür dileyin.
18.  Aşık olduğunuz günü unutmayın ve sık sık anın.
19. El ele tutuşun.
20. Gözlerinizle ‘Seni Seviyorum’ deyin.
21. Kollarınızda ağlamasına izin verin.
22. Ona, onu anladığınızı söyleyin.
23. Aşkınıza ve bağlılığınıza kadeh kaldırın.
24. Birbirinizi tahrik edin.
25. İhtiyacınız olduğunda size yardım etmesine izin verin.
26. Yaptığı şakalara gülün.
27.  İç güzelliğini övün.
28. Bir günlüğüne de olsa onun sorumluluklarını paylaşın.
29. Hayal kurması için yüreklendirin.
30. Ona herkesin önünde sevginizi gösterin.
31.  Birlikte doğa yürüyüşleri yapın.
32. Aşk günlüğü tutun ve özel anlarınızı not alın.
33. Sinirlendiğinizde birbirinizi yatıştırın.
34. Çıplak ayakla kumsalda yürüyüş yapın.
35. Ona yeniden evlenme teklif edin.
36. Evet deyin.
37.  Ay ışığında el ele kumsalda yürüyün.
38. Birbirinize saygılı olun.
39. Onun en büyük hayranı olun.
40. Ona ihtiyaç duyduğu sevgiyi gösterin.
41. Ona almayı hayal ettiğiniz kadar sevgi gösterin.
42. Yaptığı işlere ilgi gösterin.
43. Bir proje üzerinde birlikte çalışın.
44. Fırsat buldukça birlikte oyun oynayın.
45. Salıncağa binip, ay ışığında mümkün olduğu kadar yükseğe sallanın.
46. Yağmurlu bir günde evde piknik yapın.
47. Yatağa asla sinirli girmeyin.
48. Dualarınızda ilk sırayı o alsın.
49. Birbirinize iyi geceler öpücüğü verin.
50. Sarılarak uyuyun.

Papatya Kokulu Hikayeler, Ender Haluk Derince (Sayfa 103 - Yakamoz Yayınları (PDF))Papatya Kokulu Hikayeler, Ender Haluk Derince (Sayfa 103 - Yakamoz Yayınları (PDF))

ASKERİ KARGO UÇAĞI -2-
Eşimin omzuna gözyaşlarımı bırakırken, bu kabusların sebebi kafama dank etti: Eşimin pek bilmediği geçmişim. Bu rüyaların öncesini ona nasıl anlatabilirdim ki? Her şey bir anda gözümün önüne geliyor:

Yüzümün ıslanmasıyla birden uyanıveriyorum. Karşımda annem var, elinde bardakla duruyor. "Baban iyi ki bir gitar aldı, sen de gece 3'lere kadar çal. Hadi, okula geç kaldın, kalk bakalım yağmur adam." Yağmur adam dedikten sonra gülüyor. Babamın aldığı gitarı gece 3'lere kadar çalmama kızmıyor, geç yattığım için uyanamamamdan şikayetçi. Bir bardak su ile uyandıktan sonra "yağmur adam" demesi filme mi bir gönderme, yoksa bir bardak suya mı bilemiyorum ama ironi yeteneğini çok kitap okumasıyla geliştirdiğini biliyorum. Güzel bir kahvaltıdan sonra biraz geç olsa da okula gidiyorum. Liseye başlayalı çok olmamış. Sıkıcı derslerden sonra sıra arkadaşım Hasan'la basketbola gidiyoruz. Üç saat basketbol oynadıktan sonra soyunma odasına geçiyoruz. Hasan kendini bir köşeye bırakıveriyor. Ben de çok yoruldum ama hemen oturmuyorum sıraya. "Ne oldu Hasan, bitmişsin, böyle mi subay olacaksın sen?" diyorum gülerek. Hasan'ın derin nefesleri geliyor. Kafasını kaldırıp, adımı söylüyor. "Efendim kardeşim." diyorum, sanki o çok önemli bir şey diyecekmiş gibi meraklı bir yüzle kafamı uzatıyorum. "Ölüyorum." diyor, gülüyorum. "Görüyorum kardeşim." diyorum. Kaslı vücudunu yerden kaldırıyor. "Hey maşallah, subay olacağı nereden belli." diyorum, gülüyor.

Eve geçiyorum yorgun argın. Annem mutfakta yemek yaparken, ben de salonda televizyon izliyorum. Birkaç dakika sonra yorgunluktan uyuyakalıyorum. Kapı çalıyor, gözümü açıyorum, salon kapısının açık kalan aralığından annemin kapıyı açışını izliyorum. Sonrası yıllardır bilinen hikaye. Üst düzey askeri yetkililer, arkada sağlık görevlileri. Annemin ağlayışı, benim uyku mahmurluğundan sıyrılıp anneme koşmam. Pilot üsteğmen babamın kullandığı askeri kargo uçağı dağa çarptıktan sonra... Gerisini annemin, komşuların feryatlarından dolayı duyamıyorum.

İki gün sonra babamın cenazesindeyiz. Kaç kişinin başsağlığı dilediğini bilemiyorum, başsağlığı dileyenlerin kim olduklarını da bilmiyorum. Bu yoğunluktan üzüntümü yaşayamamışım, şöyle haykırırcasına ağlamak istiyorum ama yapamıyorum. "Metin ol evladım." cümleleri birbirini kovalıyor. Babamın cenazesini bile göstermemişler, hiç aklıma gelmiyor, tüm vücudumdaki uyuşukluk, en çok zihnimi vuruyor. Cenaze namazı kılınıyor, protokol dağılmaya başlıyor. Yorgun hissedip arka taraflarda bir duvarın kenarına oturuyorum. Bana doğru gelen arkadaşlarıma el hareketleri ile gelmemelerini söylüyorum. Kafamı biraz dinlendirmem lazım. Hemen arkamda bankta oturan iki rütbeli konuşuyor, ister istemez cümlelerine kulak veriyorum.
-"Uçak alçalmış birden, önce sağ kanadı çarpmış dağa, sonra yalpalayıp sol kanadı çarpmış, oradaki bir genişliğe çakılmış." Bu cümleleri söyleyen duraklıyor, biraz soluk alıyor. Heyecanla soruyor öteki:
-"Diğer pilot yaralı mı demiştin?"
-"Evet, diğer pilot yaralı kurtuldu. Uçak merhumun olduğu tarafa yatıp, sürüklenmiş. Merhum paramparça olmuş ya!"
Duyduklarım doğru muydu? Babam parçalanmış mı? Benim babam parçalanmış. İyi de o benim babam, nasıl parçalanır? Her iyi baba, evladının kahramanıdır. Benim babam, benim kahramanımdı. Göklerde kuş gibi süzülen gerçek bir kahraman. Kahramanlar parçalanmaz ki. Babamın tabutuna bakıp bunları düşünüyordum, ağlamadım, ağlayamadım. Ama bu yükün altından kalkamadım, bayılmışım. Gözlerimi hastanede açıyorum. Hemşire ablalar buğulu gözlerle bana bakıyor, ağlamışlar besbelli. Ben bir türlü ağlayamıyorum.(Belki de gördüğüm o ilk kabusta ağlamam bu sebeptendi, şimdi kavrıyorum.) Babamı ben olmadan defnetmişler. Kafamın içinde babamın parçalanması fikri dönüp duruyor ama anneme sormuyorum, babamı nasıl defnettiklerini, son halinin nasıl olduğunu, soramıyorum.

Üç yıl geçiyor aradan. Ben üniversiteye başlıyorum. Aynı yıl annemi kaybediyorum. Babam öldükten sonra annem çok sigara içmeye başlamıştı, bazen bitirdiği sigarasıyla diğerini yakardı. Akciğer kanseri teşhisi o ölmeden bir hafta önce konmuştu. Ölüme bu kadar yakın olduğunu bilmiyordum, bilmiyorduk. Şu gördüğüm rüyalar kıyamet senaryosu gibiydi ama benim için kıyamet, babamın ölmesiyle başlayıp, annemin ölmesiyle son buldu.

Bir kıyamet geçirdikten sonra toparlanmak uzun sürüyor. Sonraki bir yılımda, okulumu donduruyorum, zamanımın çoğunu, pencere kenarına geçip kitap okuyarak geçiriyorum. Hafta içi hep aynı saatte, yolun karşısında okula giden çocuklara bakıyorum, annelerinin ellerini tutuyorlar. Yedi kat aşağı koşmak geliyor içimden, çocuklarla beraber annelerinin elinden tutup okula gitmek için.

Bir sonraki yıl üniversiteye devam ediyorum. Her gün şehir merkezine giden o uzun yolu otobüsle katediyorum. Otobüs benim için ikinci bir kütüphane ortamı. O keskin ter kokuları arasında kitap okuyorum. Böyle böyle üniversite bitiyor. Ailelerinin tek çocuğu olan bir anne babanın tek evladı olarak, yaşamımı da tek sürdürmeye devam ediyorum, ta ki eşimle tanışana kadar. Aynı iş yerindeyiz, uzun bir süre kaçamak bakışlar sürüyor. Bakışları, molalarda ki sohbetler izliyor. Babamın trafik kazası ile öldüğü yalanından başka yalan söylemiyorum, zaten o da çok meraklı biri değil. Tek ilgilendiği nasıl biri olduğum. Bunu anladıktan sonra evleneceğim kişinin o olduğuna karar veriyorum. Beni, ben olduğum için seven biri, daha ne isterim. Anne ve babasıyla tanışıyorum, benim anne babam oluyorlar, iyi bir aile. Evleniyoruz.

Aradan bir yıl geçti. Hayatımda hiç olmadığım kadar mutluyum, mutluydum. Üç gün önce, eşim yorgun olduğu için erken yattı. Ben de televizyonda savaş belgeseli izliyorum. Görüntülerde Vietnam'lı çocuklar, kıyıya vuran Suriyeli mülteci çocuk ve ölmüş birçok masum insan var. Boğazımda bir yumru oluşuyor, bu görüntüleri yarın unutacağımı bile bile. Günümüz insanlarının sıkça yaşadığı bir durum bu. Bir süre sonra alt tarafta son dakika geçiyor: Suriye'de bir Rus savaş uçağı düşmüş. Belgeseli kesip canlı yayına geçiyorlar. Birkaç dakikaya kalmaz televizyonu kapatıp yatacağım ama muhabirin heyecanlı anlatışını dinlemeye devam ediyorum. Pilotun parçalanarak öldüğünü söylüyor. Babam gibi mi yani? Geçmişim bir anda kafama hücum ediyor. Televizyonu kapatıp hemen yatağa geçiyorum, uyuyorum. İlk kabusu o gece gördüm.

Kafamı eşimin omzundan kaldırdım, yanağına bir öpücük kondurdum. "İşte," dedim, "senin sayende Sevdiğim; senin sevginle, güzelliğinle tüm kabuslar parçalandı." Kabus parçalarının birleşmesi çok değil, sadece bir hafta sürdü.

Bir Öykü Aziz Nesin'den Bırakıyorum
KAN YÜZÜĞÜ

Adam , otelin salonuna girdi. Salonda ikişer üçer kişi oturuyorlardı. Tek başına oturan kız, kendisine mektup yazıp bugün burada buluşmak üzere söz veren kız olmalıydı. Kız, arkası kapıya dönük oturmuştu. Adam kızı görüyordu. Adamın ilk gözüne çarpan, kızın saçlarıyla ayakkabıları oldu. Kauçuk tabanlı, bej derili spor ayakkabı ve koyu sarı saçlar... Adam, ayakkabıya önem verirdi. Önemli olan ayakkabının yeniliği eskiliği, biçimi, rengi değildi. Ayakkabısından insanın beğenisi, sağduyusu düzeyi anlaşılabilirdi. Yıllar önce bir kadınla ilişkisini nedenini de söylemeden, kadının giydiği ayakkabı yüzünden kesmişti.

Kız, başka ülkeden gelmişti. O'nu bir arkadaşı salık vermişti. Genç bir bilimciydi. Konu felsefe ve felsefe tarihiydi.

Yan arkadan,koyu sarı saçlarını ve spor ayakkabısını gördüğü kızın yanına gidip adını söyledi. Kız gülümseyerek elini uzattı, el sıkıştılar. Adam oturdu.

Kızın bu denli güzel olabileceğini düşünmemişti. Güzel ama, güzellikten başka bir şeydi bu; hani yıldız barışması denilen, kan kaynaması denilen, iki insan arasındaki o tam bilinmeyen bağ... Birbirinin çekiciliğine kapılan böyle insanlar hep güler, gülümserler; her şeyde gülünecek bir yan bulur, ya da gülünecek yanı bulunan şeylerden konuşurlar. Onlar da gülüyor, gülünecek sözler buluyorlardı.

Adam daha rahat konuşabilecekleri bir yere gitmelerini önerdi.

Kız,

- Olur... dedi.

Adam, kızın "Olur" demesini pek seviyordu. Bir tek sözcük, ama bu bir tek sözcüğü bütün öbürlerinden bir başka türlü söylüyordu. Hayır, söyleyişi doğru değildi; adamın hoşuna giden de kızın bu yanlış söyleyişiydi. Bu yüzden kıza sık sık "olur" dedirtmeye çalıştı. Adam, kolaycacık, en sudan nedenlerle mutlu olanlardandı. Kız, o yanlış söyleyiş biçimiyle "olur" dedikçe adam mutlulukla gülüyordu.

Bir arabaya binip kentin içindeki eski bir orman, ormanın bakımlı bahçesindeki gazinoya gittiler.

Kız, adamın kendisinden hangi konuda ve nasıl yardim beklediğini öğrenmek istiyordu. Ama adamın daha ne iş yaptığını bile bilmiyordu. Ne iş yaptığını bilmiyordu ama, o ana kadarki konuşmalarından adamın sevimli, zeki, aydın bir kişi olduğu izlenimini edinmişti. İşini sordu. Adam,

- Simyacıyım... dedi.

Kız bir güldü,bir güldü, bir güldü ki... Şaka ediyordu besbelli. Bu çağda hiç simyacılık olur muydu?

Adam,

- Niçin inanmıyorsun, dedi; ben dünyanın son simyacısıyım.

- Dünya son simyacısını yitireli, sanırım birkaç yüzyıl olmuştur... dedi kız.

Simyacı,

- Bu dünya varoldukça,dedi; dünyada her zaman son simyacılar da var olacaktır. Dünya hiçbir zaman son simyacısız kalmaz.

Felsefeci olan kız, derin felsefe bilgisine dayanarak,

- Bütün simyacılar gibi siz de demiri gümüşe çevirecek bakırı altına döndürecek felsefe taşını mı arıyorsunuz? diye alaylı sordu.

Gülümsemesi donup yüzü gölgelenen Simyacı susunca, kız,

- Eski simyacılar, dedi, bir metali başka bir metale, değersiz madenleri gümüş yada altına çevirebileceğini sandıkları felsefe taşını arayıp durmuşlar boşu boşuna. Sonunda iki yüzyıl önce bunun olanaksızlığı anlaşılıp simya da kalkmış ortadan. Böyle olmasaydı bugün üniversitede simya öğrenimi olurdu. Hangi üniversitede simya okutuluyor?

Simyacı acıyla gülümsemeye çalışarak,

- Herkesin bildiklerini bilmek iyidir, dedi; ama simya, mikrokosmos'un incelenerek makrokosmos'un kavranılış yollarını gösteren bir öğretidir.

Kız daha da alaylı gülerek,

- Evet, dedi, makrokosmos'un gizlerini, varlığın özünü kavramak için harflerin, sayıların gizli güçler taşıdığına inanırlar. Tılsımlarla, sihirlerle felsefe taşını bulup bakırı altına dönüştürecekler.

Simyacı, felsefeci kıza isteğini söyledi. Kendi ülkesinde iki yüzyıl önce yaşamış bir simyacının elyazmasının mikrofilmini göndermesini rica ediyordu. Bunun kolay olduğunu söyleyen kız,

-Olur, dedi.

Kızın "olur"undan Simyacının gözleri mutlulukla parladı.

Simyacı, kızı evine götürmeyi önerdi. Kız, yine Simyacının yüreğine işleyen söyleşisiyle

- Olur, dedi.

Araba dalarken kız, bu adamın gerçekten bir simyacı olup olmadığını düşünüyordu. Bu çağda bir insanın simyacı olması delilikti. Oysa adam, sözüyle söyleşisiyle hiç de deli görünmüyordu.

Adamın evi kentten arabayla bir buçuk saat uzaklıkta, geniş ağaçlıklı, ama bakımsız bir arazideydi. Evin bulunduğu arazinin çevresi boştu. Kırda ve yassı tepeler arasındaydı.

Simyacı, dış kapıyı anahtarıyla açarken, kız,

- Yalnız mı yaşıyorsunuz? diye sordu.

- Evet, dedi Simyacı.

İçeri girdiklerinde kız,

- Ama neden? diye yine sordu.

Simyacı kızın iki elini tutup kuzey grisi gözlerine bakarak

- Çünkü, dedi, kendini paylaşacağı insanı bulmadıkça bir simyacı yalnızlığa yargılıdır.

Kız ellerini çekerken,

- Siz bu dünyanın son simyacısı olduğunuza göre... deyip sözünü kesti, ama Simyacı sözün söylenmeyen gerisini anlamıştı: "Yalnızlığa yargılısınız!"

Dıştan bakılınca hiçbir özelliği olmayan evin içi çok ayrıksı, yadırgatıcıydı. Bilinen evlerdeki eşya ve odalar yoktu. Salondan daha geniş salonlara geçiniyordu. Giriş salonunun iki geniş kanatlı cam kapısının üstünde metalden harflerle şu yazı okunuyordu:

"Obscurum per obscurius ignotum per ignotus"

Felsefeci kız,

- "Karanlığı daha karanlıkla, bilinmeyeni daha bilinmeyenle aramak... Önemli olan aramak. Bu simyacıların savsözüdür.

- Yani? diye sordu kız.

- Yani, olanaksızlığı, en olanaksız olanı zorlamak, zorlaya zorlaya aramak... Kolaydan, kolaycılıktan kaçıp çözümsüzde çözümün en zorunu aramak.

Niçin simyacıların demiri altın yapmak istediklerini anlıyor musunuz? Demiri altın yapabilen bir simyacı çıkmış olsaydı, büyü, o aramanın büyüsü kayboluverecekti. Demiri altın yapmaktan çok daha güzel olanı, demiri altın yapacak felsefe taşını ararlarken buldukları şeyler...

- Ya hiçbir şey bulunmazsa!...

- Olabilir. Ama güzel olan yine de aramak.

Giriş salonundan büyük bir salona, o salonun sağdaki kapısını açıp daha büyük bir salona geçtiler. Kız orada şaşkına döndü. Büyük bir kimya laboratuarı gibi bir yerdi burası. Bir duvarındaki dar pencereleri tavana yakındı. Simyacı ışıkları yakınca içerisi pırıl pırıl göründü. Mermer ve ak fayans masalar üstünde camdan yuvarlak balonlar, altı düz ve eğri boyunlu balonlar, cam tüpler, huniler, kavanozlar, sarmal soğutucular vardı. Şu yanda damıtma aygıtları, ölçekler, ince tartılar, sıvı ölçekleri, göstergeli aygıtlar, bu yanda hamlaç, tel örgülü levhalar,süzgeçler, potalar, pota maşaları, ak porselen kaplar, havanlar... Sol köşedeki ocakta közler kalmıştı, ocaktaki kazanda buğular bacaya doğru tütmekteydi.

Kız şaşkın şaşkın çevresine bakınıyor, konuşamıyordu. Yoksa bu adam gerçekten mi simyacıydı? Laboratuardan, daha da büyük bir salona geçtiler ki, orası kitaplıktı ve salt duvarlar boylarına sıralanmış raflar değil, ortalara yerleştirilmiş ve tavana dek yükselen raflarda da tıklım tıklım kitap vardı.

Kitaplığın yanındaki boş denilebilecek büyükçe bir odaya geçip oturdular.

- Yemek yiyelim mi? diye sordu Simyacı.

- Olur... deyince kız Simyacı'nın sevinçten gözleri ışıdı.

- İçki de içer miyiz?

- Olur.

Simyacı, kristal sürahide zümrüt yeşili bir içki getirdi. Kız, bu içkinin ne olduğunu sordu. Simyacı, nektar olduğunu ve kendisinin yaptığını söyledi. Simyacı bardağını kızın mutluluğu için kaldırdı. İçtiler. Kız,

- Hiç içmemiştim böyle bir içki, dedi.

Simyacı,

- Ben de... dedi.

- Nasıl olur, kendi yaptığınız içkiyi ilk mi içiyorsunuz? diye sordu kız.

- Çok içtim, dedi Simyacı, ama seninle içerken ilk içiyormuş gibiyim.

İçtiler, güldüler. Simyacı'nın nektarını içtikçe bulutların üstünde koyu sarı saçları uçuşan kız, kendisini özgünlüğün ve bilinmezliğin büyüsüne kaptırmıştı.

Ne yazık ki ayrılmak zorundaydı kız. Simyacının elini uzun uzun tutarak bu duygusunu içtenlikle söyledi:

- Ayrılmak çok zor.

Kalktılar. Kız iki koluyla Simyacı'ya sarılarak,

- Sen gerçekten bir simyacısın! deyip O'nu uzun uzun öptü.

Sanki başka hiç bir kadınla öpüşmemiş, yaşamında sanki ilk öpüşüyormuş gibi, sözle anlatılmaz bir coşku içindeydi Simyacı.

- Sen de benim felsefe taşım olur musun? dedi.

- Olur, neden olmasın...

Simyacı bir sevinçli, bir sevinçli, yüreği göğsünden taşarak,

- Gördün mü, dedi demek felsefe taşı da bulunabiliyormuş. Belki de ben, dünyada felsefe taşını bulabilen tek simyacıyım. Bundan sonra, demirleri gümüş, bakırları altın, kalayları platin, camı )elmas yapabilirim.

Kız kahkahalarla güldü. Simyacı, Felsefe Taşı'nı bir daha, bir daha, bir daha öptü, ama hiç doymadı öpmelere.

Ayrılacaklardı. İkisinin de içine derin bir üzünç düştü. Simyacı kızın incecik parmaklı elini avucuna alıp,

- Sevgili Felsefe Taş'ım, dedi, bana daha hiç kimsenin tatmadığı öyledir mutluluk verdin; ben de sana bir simyacı olarak öyle bir armağan sunacağım ki, bugüne dek ve bundan sonra da dünyada hiç kimse hiç kimseye öyle değerli bir armağan veremedi ve bundan sonra da veremeyecek. Sana dünyanın ve tarihin en değerli armağanı sunacağım ki; böyle bir armağanı ancak Felsefe Taşı'nı bulmuş bir simyacı verebilir.

Felsefe Taşı meraklanıp armağanının ne olduğunu sordu. Simyacı,

- Şimdide ben de bilmiyorum, dedi; ama kendimden, özümden, yüreğimden, canımdan, kanımdan bir armağan olsun istiyorum; dünyada olmamış, görülüp duyulmamış bir şey.

Felsefe Taşı yine kahkahalarla gülerek,

- Olur... dedi.

Sarılıp öpüştüler. Terminalde ayrılırken el salladılar. Felsefe Taşı uzaklaşınca elini dudağına götürüp öpücük gönderdi.

Simyacı, bütün simyacılar gibi, imgelemler, düşler, düşlemler ve kurgular dünyasının insanıydı. ve kendi kurduklarına, tasarladıklarına, düşlediklerine gerçek diye inanırdı. Durup dururken de düşlemler kurmuyordu elbet, o düşlemlerinin bir dayanağı oluyordu. Sormuştu O'na: " Sen de benim Felsefe Taş'ım olur musun?" diye. O da "Olur, neden olmasın..." demişti. İnanmıştı Simyacı. Çünkü simyacılar inanırdı. İnanmasalar simyacı olamazlardı. Her sözü, her davranışı, her şeyi, yani bütün yaşamı aşırı ciddiye alan her simyacı gibi, bu Simyacı da, sevgili Felsefe Taşı'nın sözlerini, kendisini içten öpmelerini, "Sen gerçekten bir simyacısın!" diye boynuna sarılmalarını da ciddiye almış ve O'na inanmıştı. Şimdi gerçek sanıp bu inandıklarının üstüne düşlemler, imgelemeler kurup, bu kurgusalda yaşıyordu. Bu kurgusal dünyalarında Felsefe Taşıyla hep birlikte oluyorlar, dokundukları madeni, istedikleri başka bir madene dönüştürüyorlardı. Zamanı bölüşüyor ve her şeyi birlikte yapıyorlardı.

Oysa Simyacı'nın "Sevgili Felsefe Taşı'm" dediği kız Simyacı gibi, zamanı geçmişle geleceği birbirine bağlayan bir bütün olarak yaşamıyordu. O, zamanı parça parça yaşamaktaydı. Yaşadığı her zaman ayrı bir parçaydı ve kopuk kopuk olan o zaman parçaları, önceki ve sonraki zamanla birleşemezdi. Tıpkı bir albüm seyreder gibi yaşardı zamanı. Albümün bir sayfasını çevirip o sayfadaki resmi seyrederken o resimle ilgilenirdi. Ama o sayfayı çevirip albümün başka sayfasındaki resme bakarken bir önce baktığı resimleri unuturdu. O'nun için yaşam, albümdeki resimlere bakmak gibiydi. Sayfa çevrilince unutulur, yeni çevrilen sayfalar yaşanırdı

Simyacıyla geçirdiği o gün söylediği her söz doğruydu, her davranışı içtendi,her tutumu yürektendi. Sözlerinde, davranışlarında, tutumunda hiçbir sahtecilik, ikiyüzlülük yoktu. "Senin Felsefe Taşı'n olurum," dediğinde Simyacıyı kandırmamıştı. "Seni seviyorum," diyen Simyacı'ya "Ben de seni seviyorum," demesi yalan değildi. "Ayrılmak çok zor," derken yüreği konuşmuştu. Terminalde ayrılırlarken eliyle öpücük göndermesi içinden gelmişti. Ne var ki, yaşamın o parçası o gün orada bitmiş, albümün sayfası çevrilmiş, ayrıldıktan sonra, yaşamın başka bir zaman parçası başlamıştı.

Simyacı'nın anlamadığı ve hiç bir zaman da anlayamayacağı işte buydu. Kurduğu ve gerçekliğine gittikçe daha çok inandırdığı düşlemler, imgelemler dünyasında, " Sevgili Felsefe Taşı'm" diye başlayan uzun, çok uzun mektuplar yazdı. Her mektubunda, göndermeye söz verdiği elyazması mikrofilmin ivedilikle çok gerekli olduğunu da bildirdi. Mektuplarının hiçbirine yanıt alamıyordu.

Sevgili Felsefe Taşı'na dünyanın ve tarihin en değerli armağanını vermeye söz vermişti. Mektuplarına yanıt almasa da sözünü tutmak zorundaydı. Ama bu armağanın ne olacağını, nasıl bir şey olması gerektiğini kendisi de bilmiyordu; salt bu konuda bildiği, armağan, kendinden, özünden, yüreğinden, ta canından, kanından bir şey olmalıydı.

Günleri, sevgili Felsefe Taşı'nı düşleyip düşünmekle, laboratuarında çalışmakla, kitaplığında durmadan okumakla geçiriyordu. Üzerinde son çalıştığı demir ve insan kanındaki hemoglobinin etkin maddesi olan demirin oksitlenmesi ve yine parçalanmasıydı. Bu konu üzerinde günlerdir çalışırken bir gün aradığı şeyi bulmanın sevinciyle fırladı. Sevgili Felsefe Taşı'na vereceği o dünyanın ve tarihin en değerli armağanı olan ve kendinden, özünden, yüreğinden, canından ve kanından yapılacak armağanı bulmuştu; kendi kanındaki demirden bir yüzük yapacak, bu Kan Yüzüğü'nü sevgili Felsefe Taşı'na sunacaktı. herhangi demirden değil, herhangi kandaki demirden de değil, kendi kanındaki demirden yapacağı bir yüzük; dünyada bundan daha değerli ne olabilirdi ki... Böyle bir armağanı tarih boyunca hiç kimse kimseye vermemişti daha.

Yüz mililitre insan kanında yetmiş beş mikrogram demir...Vücudundaki ortalama altı kilo kanda dört buçuk gram demir vardı. Sevgilisine Kan Yüzüğü yapabilmesi için vücudundaki kanı yedi - sekiz kez boşaltması ve içindeki demiri çekip alması gerekiyordu. Böylece, sevgili Felsefe Taşı'na sunacağı Kan Yüzüğü'nde O'na kanını, canını a vermiş olacaktı.

Yaşamının en büyük sevinciyle zaman geçirmeden işe koyuldu. Kimseye gereksinmeden kendi kanını almayı başardı. İlk aldığı kanı yarım litreydi. Şişe içindeki yarım litre kanı lamba ışığına tutup baktı; bunun içinde ancak yarım gramcık, daha bile az demir çıkabilirdi.

Kan Yüzüğü'nü armağan ettiğinde sevgili Felsefe Taşı nasıl, nasıl sevinecek, sevinçten uçacak, dünyada baka hiç kimsenin kendisini Simyacı'dan daha çok sevmediğine ve sevemeyeceğine inanacak, sarılıp boynuna Simyacıyı öpecek, öpecekti. Simyacı, kendinden her kan alışında gelecekteki o mutluluğu şimdiden yaşamaktaydı.

Ayrılışından yedi ay sonra, sevgili Felsefe Taşı'ndan " Sevgili Simyacı'm" diye başlayan kısa bir mektup aldı. Mektupla geleceği tarihi bildiriyordu. Simyacı o günü büyük bir coşkuyla bekledi. Koşup sevgili Felsefe Taşı'nı karşıladı. Sevgili Felsefe Taşı, hemen içinde bulunduğu zaman parçasını yaşamaya, yaşam albümünün çevirdiği yeni sayfasına bamya başlamıştı; yani olabildiğince sevecen, sevimli bir sevgili olmuştu, öyle ki Simyacı içine düştüğü kuşkularından utanmıştı.

Niçin mektup yazmadığını, mektuplarını yanıtlamadığını sordu. Sevgili Felsefe Taşı, herkesin kendisinden mektup beklediğini söyledi. Simyacı alınarak,

- Ben herkes miyim? dedi.

Bu kez Felsefe Taşı,

- Hiç kimseye yazmadım ki... dedi.

Simyacı daha da alınarak,

- Ben herkes miyim? dedi.

Başka bir zaman da, kendisine o denli gerekli olan el yazmasının mikrofilmini neden halen göndermediğini sordu. Felsefe Taşı, zamanının olmadığını, işlerinin çok olduğunu söyledi. Simyacı çok küstü, ama küskünlüğünü dışa vurmadı. Kendisi sevgili Felsefe Taşı için kendi canını, kanını hem de seve seve veriyordu da, bir mikrofilm çektirip göndermek neydi ki... Simyacı, acısını, üzüncünü nice dışarı vurmamaya çalışsa da, içi dışından hemen okunan bir adamdı. İçini içine saklayıp dışa vurmamak elinde değildi. Sevgili Felsefe Taşı, yüzünden, gözünden Simyacı'nın gücenikliğini anlayıp, mektup da yazacağına, mikrofilmi de göndereceğine söz verdi. O anda içtendi, çünkü o anı, kopuk bir zaman parçası olarak yaşamaktaydı.

Sevgili Felsefe Taşı, Simyacı'nın yüzünün sararmışlığını, güçsüzlüğünü ayrımsadı. O zamana dek Simyacı altı kez kanını almıştı, ama sevgili Felsefe Taşı'na bundan hiç söz etmiyordu. Hasta olup olmadığını sordu, Simyacı hasta olmadığını söyledi.

Bir ay birlikte oldular; bu bir ay mutluluğun doruklarında yaşadılar.

Yine ayrılık zamanı gelip çattı. Geçen kez olduğu gibi,

- Ayrılmak çok zor... dedi Felsefe Taşı.

Sarılıştılar, öpüştüler uzun uzun.

- Beni mektupsuz bırakma! dedi Simyacı.

Sevgili Felsefe Taşı, yine Simyacı'nın yüreğine işleyen o söyleyişiyle,

- Olur... dedi.

- Unutma, mikrofilm de çok gerekli.

- Olur.

Bu kez ayrılırken Felsefe Taşı'nın kuzey grisi gözleri sulandı. Bir daha, bir daha sarıldı Simyacı'ya; uzaklaşınca dönüp dönüp baktı, eliyle öpücükler gönderdi.

Simyacı, Felsefe Taşı'nın arkasından bir süre öylece kaldı, sonra sevgili Felsefe Taşı'yla dolu olan yalnızlığına döndü. Kan Yüzüğü'nü bir ayak önce yapıp vermeli, dünyada bir eşi benzeri daha olmayan sevgisini kanıtlamalıydı. Kendisinden bir litre daha kan alıp halsiz düşünce yattığı yerde sevgili Felsefe Taşı'yla birlikte olacakları günlerin düşlemlerini kurup o imgelemler içinde yaşamaya başladı.

Aylar geçti. Simyacı'nın kendisinden aldığı kan soğutucuda birikiyordu. Ama sevgili Felsefe Taşı'ndan ne mektup geldi, ne mikrofilm...

Her insan doğa olarak başkasını da kendisi gibi sandığı için, Simyacı, Sevgili Felsefe Taşı'nın onca güzel günleri birlikte yaşayıp mutlu olduktan, üstüne söz verdikten sonra neden mektup yazmadığını bir türlü anlayamıyordu. Sevgili Felsefe Taşı'nın yaşamı parça parça ve zaman parçalarını da kopuk kopuk yaşadığını hem bilemez, hem anlayamazdı.

Sekiz ay sonra yine "Sevgili Simyager'im" diye başlayan bir kısa mektup daha aldı Felsefe Taşı'ndan. Yine geleceği tarihi ve gelince yapacağı işeri bildiriyordu.

Simyacı, bir öncekinden çok daha büyük özlemle, sevinçle,coşkuyla karşıladı sevgili Felsefe Taşı'nı.

Simyacı, geçen seferkinden daha yorgun, daha bitkindi, yüzü daha solgundu. Hasta olup olmadığını soran Felsefe Taşı'na sağlıklı olduğunu söyledi.

Aynı sorular, aynı yanıtlar hiç değişmeden yinelendi:

- Niçin hiç mektup yazmadın sevgili Felsefe Taşı'm?

- Herkes benden mektup bekliyor.

- Ben herkes miyim?

- Ama hiç kimseye yazmadım.

- Ben hiç kimse miyim? Mikrofilmi de göndermedin ama, bana çok gerekli.

- Zamanım yoktu, işim de çoktu.

Yine sözlere sığmaz, yazılara dolmaz mutlulukla birlikte bir ay geçirdiler. Ayrılışları üzünçlüydü. Yine aynı ayrılış sözleri yinelendi.

- Mektuplarını çok gereksiniyorum, beni mektupsuz bırakma.

- Olur. Yazacağım.

- Mikrofilmi de unutma.

- Bırak şunu. Utanıyorum. Olur, göndereceğim.

Her ayrılışları bir öncekinden daha zor oluyordu.

Sevgili Felsefe Taşı, altı ay, en geç sekiz ay aralarla geliyordu. Bu aralarda ne mektup yazıyor, ne mikrofilmi gönderiyordu. Ancak Simyacı'dan istediği şeyler olunca mektup yazıyor, Simyacı da bu istekleri sevinçle yerine getiriyordu. Her buluşmalarında Felsefe Taşı Simyacı'nın yüzünü daha soluklaşmış, bakışlarını daha cansızlaşmış, gücünü daha azalmış buluyordu.

Simyacı, sevgili Felsefe Taşı'yla tanışmalarından iki yıl sonra vücudundaki bütün kanı parça parça boşaltmıştı; artık vücudunda yeni kanı dolaşıyordu. Kanından demir çıkartmak için sabırsızlanmaktaydı. Kanındaki demirin mili miligramını bile ziyan etmemeye çalıştı. Biriktirdiği soğutucudaki kanından demiri çıkarıp alma işlemi hiç de kolay olmadı. Kanındaki plazmayı, plazmadaki tuzları, eriyik gazları, yağları, glikozu, proteini ayırıp hemogloboni elde edince, hemoglobindeki demiri oksitleyerek ayırmanın yöntemini buldu. Bu işlem haftalar sürdü. Sonunda başardı. Kendi kanından ilk demiri elde edip de bunu gözüyle görüp, eliyle tutunca dünyalar onun oldu; bir simyacı demiri altına dönüştürebilseydi nasıl sevinirdiyse, O, bundan daha da çok sevindi. Ne var ki, kitaptaki hesap hiç de uygulamaya uymadı. Beş litre kanından dörtbuçuk gram demir çıkması gerekirken ancak 3 gram demir çıkarabilmişti. Geri kalan ya ziyan olmuş ya elde edilememişti.

Çoşkuyla ve sabırla kendi kanını almayı sürdürdü; aylarca ve yıllarca bu böyle sürdü.

Sevgili Felsefe Taşı'nın gelmesi çok uzarsa, Simyacı O'nun ülkesine gidiyordu.

Felsefe Taşı her zamanki gibi mektup yazacağını söylüyor, ama yazmıyordu; mikrofilmi göndereceğini söylüyor, ama göndermiyordu. Her ayrılışında "Ayrılması çok zor" diye gözleri dolu dolu oluyor, sarılıp sarılıp öpüyordu Simyacı'yı.

Simyacı gittikçe güçten düştü, gittikçe çöktü, bitkinleşti. Yüzü mumya sarısına döndü. Ama yedi yıl boyuna verdiği kanından, sonunda otuz gram demir elde etmeyi başardı. Kendi eliyle bir demir yüzük yaptı. Yüzüğü yapması da kolay olmadı. Beğeneceği biçimi verene dek yüzüğün biçimini boyuna değiştirdi. Sonunda beğendiği biçime soktu yüzüğü. Yüzüğün kaşına yine demirden bir küçük yürek koydu. Kızgın ateşte akkora kesmiş demire su verilip çelik yapıldığı gibi, Simyacı da kan demirinden yüzüğünü su yerine kanla çelikleştirdi. Kan Yüzüğünü, kanından, canından yapmıştı. Kan Yüzüğünü bezekli, çok güzel bir kutuya koydu. Dünya değeri armağanını götürüp kendi elleri ile verecekti sevgili Felsefe Taşı'na. Felsefe Taşı'nın ülkesine gitti. Telefon edip geldiğini bildirdi. O sırada sevgili Felsefe Taşı başka bir zaman parçasına, albümün başka bir sayfasını yaşamaktaydı. Bu yüzden o gece ve ertesi gece işi olduğunu, gündüzleri de çalıştığını söyleyip, daha ertesi gece için,

- İstersen evime gel... dedi.

"İstersen gel...","İstersen..."Simyacı donup kaldı. Kan yüzüğünü armağan diye getirmemiş olsa," İstemem" deyip telefonu kapatabilirdi. Gerçekten de kabalığı hem de çok gerekli yerde yapabilir miydi? Hayır, yapamazdı.

Simyacı, iki gün sonra,sevgili Felsefe Taşı'nın evine gitti. Kansızlıktan iyice azalmıştı gücü. ,Üçüncü kata zorlukla çıktı. Sarılıştılar yine. Öpmeye yine öptü Felsefe Taşı, ama iki mermer yontunun birbirinin üstüne düşmesi, iki mermer yüzünün birbirine değmesi gibi.

- Çok zayıflamışsın, Rengin de çok çok uçuk, neyin var ? diye sordu Felsefe Taşı.

- İyiyim, bir şeyim yok; diye yanıtladı Simyacı.

Armağanının yaratacağı sevinci bozmamak için, niçin mektup yazmadığını, bunca yıldan beri halen mikrofilmi göndermediğini sormadı.

- Anımsıyor musun dedi sekiz yıl önce ilk buluştuğumuzda sana bir söz vermiştim.

- Neydi? diye sordu Felsefe Taşı.

- Hani bir armağan...

- Haa? Evet... öyle bir şey...

Gülümseyerek sevgili Felsefe Taşı'na kutuyu uzattı. Şimdi açacak kutuyu, gözlerinde sevinç yıldızları parlayacak, Kan Yüzüğünü parmağına takıp coşkuyla haykırarak boynuna atlayacak, öpecek, öpecek...

Sevgili Felsefe Taşı kutuyu açtı. Çıkardığı yüzüğe evire çevire baktı, hiç bir titreşimi olmayan, dümdüz bir sesle,

- Bu nedir ? diye sordu.

Simyacı'nın mumya sarısı yüzü daha da sararıp killi aka kesti.

- Yüzük...dedi.

- Görüyorum, ama neden yapılmış?

- Demir, dedi Simyacı, demirden...

Felsefe Taşı olmayan kız

- Yaa... diyerek yüzüğünü dirseğini dayadığı cam masaya bıraktı.

Dikine düşen yüzük camın üstünde döne döne gittikçe yeğnileşen bir çın çın sesi çıkardı; Demirin cam da çıkardığı o çın çın sesi sığmayıp odadan taştı. Yüzük durdu, ses kısıldı Simyacı ayağa kalktı

Kız,

- Erken değil mi ? dedi.

- Kendimi pek iyi bulmuyorum...dedi Simyacı.

- Ne zaman görüşeceğiz? diye sordu kız.

Bir daha hiç görüşmeyeceklerini, görüşmelerinin gereği kalmadığını anlayan Simyacı,

- Yarın sabah dönüyorum ... dedi.

Sarılıp öpüştüler, iki mermer yontunun düşüp birbirine sürtünmesi gibi. Kızı yaşamakta olduğu zaman parçası içinde bırakıp ondan ayrılan Simyacı öyle bitkindi ki, sokakta zorlukla yürüyebiliyordu. Kendini bir taksiye attı, sürücüye otelin adını söyledi. Başını arabanın arkalığına dayadı. "Benden öncekiler gibi, ben de demiri altına dönüştürecek felsefe taşını bulamadım, ama nasıl olsa bir gün felsefe taşını bulacak bir simyacı çıkacak..." diye içinden geçirdi.