• Yine fırtına çıktı. Bu memleketin de Yarıkkaya fırtınası meşhurdur meşhur olmasına ama 47 kg olunca o fırtına da uçmamak için ayaklarımıza ağırlık bağlamamız bile gerekebilir. Memleketim neresi mi? İpucu benden, bulması sizden.

    Kapı çalındı. Gelen kuzenim Ganime. Saçlar başlar dağılmış, perişan bir halde. Ee bu fırtınanın bir özelliği de, benim diyen güzeli bile elektrik çarpmıştan beter hale getirmesidir.

    Sevgili kuzenim Ganime, evinin oradan otobüse binse bizden daha evvel kampüse ulaşacağı halde her sabah soluğu bizim evde alır. Ablamla yatak odasında yarım saatlik bir hazırlanma (saç, makyaj bazen kıyafet değişikliği) sürecinden sonra okula hazır ve nazır bir şekilde evden çıkarlardı. Ben genelde onlardan evvel hazır olup, yola çıkardım. Neden mi?
    Daha kampüste kahvaltı edilecek, ardından çay ve sigara keyfi yapılacak. Yani olmazsa olmazlarımı yapmadan derse kendimi adapte edemezdim.

    Yine bir vize günü...Otobüsler tıklım tıklım dolu. E5 üzerinden otobüse binmek de pek bir eğlencelidir ki hiç sormayın. Otobüsün gelmesini beklerken arkamdaki araba galerisinden son model arabalı biri önümde durarak,burda soğukta beklemeyin küçük hanım. (hanımın batsın!) Isterseniz ben sizi istediğiniz yere götürürüm demez mi? Gerçi bu ilk değil, sürekli olan bir durum olduğu için hiç oralı olmayıp, arkamı döndüm. Adam arabasına patinaj yaptırarak gazladı neyse ki. Tam o sırada ablam ve kuzenim de yetiştiler. Sevindim gelmelerine, ne de olsa otobüs parasını ödetecek elemanları buldum. :) Şimdi ne kadar çıkarcıymışsın muhabbetleri falan yapmayın. Ablam parasını kolay kolay harcamayanlardan. Hem sigara da içmiyor. Üstelik o hiçbir zaman babamdan para isteyemeyeceği için onun harçlığını da ben alırdım babamdan. Gördünüz mü? Ah hep bu önyargılarınız.
    Beraber beklemeye başladık. Otobüs geldi geliyor derken, aman Allah'ım otobüs de değil bize, muavine bile yer yok! Zavallı muavin kapı açık bir halde otobüsün merdivenlerinde ha düştü, ha düşecek kadar tehlikeli bir konumda...
    Ama muavin, fırtınaya ve bulunduğu konuma aldırmadan:
    "Ablaa binin binin! Biraz daha sıkışır arkadaşlar, hem birazdan inecekler de var." deyince
    Amaaan başka çaremiz mi var diyerek, bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete misali bindik...Otobüsün direklerinden birine tutunan ablam, ona tutunan ben, bana tutunan Ganime, hayırlısıyla düşmeden sapa sağlam yetişecek miyiz diye düşünürken, bir sonra ki durakta 7-8 öğrencinin inmesiyle kendimize oturacak yer de bulabildik. Ben önde yer bulurken onlar, arkadan yer veren centilmenler sayesinde yan yana oturdular. Muavin:
    "Evet abla ücretleri alayım" deyince
    "Ha tamam arkadakiler ödeyecek benim yerime" diyerek arkamı dönerek ablama öpücük gönderdim. Ablam kafasını seni hınzır seni ifadesiyle iki yana sallarken ben önümü dönmüştüm bile.
    Bu sırada gözüm şoföre takılıyor. Bir türlü kanal beģenemeyen şoförümüz Hatay FM'de karar kılıyor. Sizin istekleriniz programı. Karaağaçlı bir dinleyici ile sohbet edildiģini fark edince ki etmemek mümkün değil, ister istemez kulak kabartıyorum. Adam öyle mutlu olmuş ki canlı bağlantıya alındığına heyecandan ne diyeceğini bilemiyor. Spiker'e kendi tatlı şivesiyle "abi ben Çelik var ya Çelik ondan dum kah kah! Dum kah kah'ı bütün Karaağaç şehrine armağan ettiğini söylüyor. İstemsiz bütün otobüstekiler gülüyoruz, Karaağaç bizim oraların bir köyü ve şarkının orijinal adı da Ateşteyim olduğu için.
    Otobüs dağ yolunu çıkarken yolcu fazlalığı ve fırtınanın yüzünden baya bir zorlansa da en sonun da dağ başında ki kampüse yaklaştığımız da muavine kötü hava şartlarından dolayı bizi içeri kadar geçirip geçirmeyeceğini soruyorum.
    "Ablaa biz içeri kadar giremiyoruz bizim sürüş alanımızın dışında oraya anca Issume otobüsleri girebilir" deyince, el mahkum arabadan inip, birbirimize tutuna tutuna kampüs yolunu tutuyoruz. Uçurumu boylamadan o yolu yürüyüp en sonun da kendimizi okula zor atıyoruz ki okul da sanki in cin top oynuyor. Fırtınadan dolayı okul tatil edilmiş. Neyse gelmişken biraz kalıyoruz artık. Peki dönüş yolu...
  • Yazar: özlem
    Hikaye Adı : Yaşam
    Link: #32259867
    Ressam : Klimt

    Öldüğümüzde ne olacağız abla?
    Bakışlarımı dalgınlığımdan kurtarıp sordum,
    Anlamadım ayşe?
    Öldüğümüzde diyorum.. Ne olacağız?

    Hüzün dolu bir merakla başını hafifçe kırıp sorduğu bu soru, ben de aynı yanıtsızlığı barındırsada onun zihnindeki soruları dik tutabilmek amacıyla, derin bir nefesle cevapladım..

    Meslek gibi oldu sorun.. Terfiside var mı acaba? Ödülleri…
    “ Ahiret Yüksek Komitesinden Onur Ödülü “
    Artık bulutlara asarız ya ayşe!
    Bak şu bulut benim!! dedim gülümseyerek.
    Ve şu miniminnacık olanda senin, gerçekten de ne kadar küçük böyle.. tıpkı senin gibi…

    Ya abla!!
    Gel buraya….
    İyice sokuldu sol yanıma, saçlarının rüzgarını okşadım.. biliyorum ki sevgi de o soru işaretlerine bir cevap ve dokunuşumla tüm keskinliği dökülebilir...
    Nereden çıktı bu soru? Önce onu sormalı.
    Merak ettim. Biliyor musun.. ölümden korkmuyorum ben abla. Hatta onu çok da merak ediyorum. Özellikle cenneti.. Nasıl güzeldir değil mi?
    Yerim de hazır diyorsun yani, uçuşan küçük bulutlar aşkına…
    Ölümden neden korkacakmışsın anlamadım? dedim daha çok kendime çekerek ve bir öpücük kondurarak saçlarına.
    Sen korkmuyor musun?
    Kopyacı seni.. Korkmuyorum ya ayşe. Neden korkayım.. O da yaşamın bir devamı değil mi?

    Nasıl yani? Ölüm yaşamın devamı mı?


    Bak şu kelebeğe ayşe.. Benim bir adımım onun yolu. Onun birkaç kanadı, benim nefesimle eş ve benim eve varışım onun belki sonu ama buna rağmen tüm güzelliğiyle uçuyor bizlere, yaşama, gören her göze güzelliğini bırakarak.. Bir son için fazla değil mi?

    Kıyafetler gibi ölüm. Bu dünyaya uygun olan tenimiz bununla sınırlı ve kelebeğin kıyafetleri belki bizim gördüğümüzce ve ortak olduğunca şu toprak...

    Dokun bak, nasıl da bir ve uyumluyuz.


    Toprağa dokundu minik elleriyle ve bir parça ellerine aldı yaşamı.

    Bu kadar mı?
    Bu kadar ya Ayşe..


    Hadi gel, akşam oluyor, eve gidelim.
    ...

    Aramızda fazla bir yaş yoktu ama ayşe ruhuyla çok daha çocuksuydu. Ben ondan çok daha çocuktum kabul ama bu hikayeye iki çocuk fazlaydı. Ona en kocamanından sarılıp, şımarmayıda ihmal etmeyen tavrıyla eve varana kadar başka sorular sormaya devam etti. Amacı çaktırmadan konuyu bulutlara getirmekti ve asıl hedefi ablayı kızdırmak. Ama abla kızarsa ne olur ayşe?

    Kooooşşşşş….


    .... Öyle mutluyduk ki kuşlar ötmeyi bırakmıştı ve sanki gülümsüyorlardı, inkar edemem gördüm bunu. Yaşam sanki tüm güleçliğiyle bize bakıyordu…

    Eve vardık. Nefes nefeseydim.
    Karşımda ise afacanlığından bir parça eksiltmemiş haylaz kardeşim.
    Ellerini çenesinde en tatlı haliyle toplayıp,
    Ne yemeği yapacaksın bana? dedi.

    Ne istersiniz küçük hanım Huri ablanızdan?
    Imm… Annemin en sevdiği yemeğ!! .. devamını getiremedi.
    Bakışlarımı ondan çekip, çekmecede bir şey arar gibi yapıp, onu mu istiyorsun sahi? Olur ama biraz zahmetli, özellikle akşam yemeği için. Keşke biraz daha erken isteseydi..
    ayşe!?!..
    Dokunsam erir gibiydi. O çocukluğu, gülüşü yeniden solmuş, dokunsam kabuğu kırılırda erir gibiydi..
    Tatlı suretinde kaskatı kesilen ellerini tuttum korkarak, nefes almayı dahi unuttum eminim.

    Ayşe.. diyebildim sadece.

    Öldüğümüzde kelebek dahi olmayacağız abla. Hiçbir şey.. Bak ellerime, toprak dahi yok. Halbuki biraz önce vardı.. Her şey nasıl da karanlık.. Akşamı sevmiyorum abla.. Yıldızlar da yok...
    Yıldızların olmadığını nereden biliyorsun? dedim yutkunarak.
    Yok işte, varsada yok.. İnanmıyorum hiçbirine!!

    Ellerini daha sıkıca ve tüm kalbimle tuttum.
    Banada mı inanmıyorsun ayşe?
    Birbirimizden başka kimse yok tamam ama yalnız değiliz. Acılarımızla, sevinçlerimizle, insan olarak yalnız değiliz. Emin ol...
    Nasıl bilebilirsin yalnız olmadığımızı? Dağın başında yaşıyoruz neredeyse. Kimse yok ki..
    Bu yaşamı eksik mi kılar ayşe? Dilesek bir yolculukta hepsine erişebiliriz. Görmek görüntüyü gerçek mi kılar.. Bilmek de yetmez mi?


    ... Yemeğimizi yiyip, ayşeyi uyutup, güçbela yanından ayrılıp çatıya çıktım. Evimizin bana ait o küçük köşesine. Dert ortağım çatıma.
    Rüzgar, ayşenin kokusunun sindiği saçlarımı uçuştururken gecede, derin düşüncelere daldım ve sabaha kadar, kardeşim neredeyse uyanana kadar oradaydım.
    O uyanmadan annemizin sevdiği yemeği ve en sevdiğimiz pastayı yapıp sofrayı güzelce donattım. Ve bir de portakal suyu sıktım. Ben posalı seviyorum ve hatta kabuğuyla. Gülümsesin diye kardeşim, portakalı bıcağın ucuyla korkunç bir hale de getirdim. Hani şu bal kabaklarına yapılan facialardan.

    Adımlarını duymak huzur vericiydi..
    Onlar olmadan ben ne yapardım?
    Ve uyandı…


    Ya abla ya kurt gibi açım!!
    Elini yüzünü yıkadın mı bakayım sen?
    Abla çok güzel gözüküyor!!
    Ellerin diyorum canım, ne alemdeler, selam var mı bana?
    Iı… ben de gidiyordum ama çok güzeller!!
    Evet seni bekliyorlar, yoksa beni mi demeliyim?
    Ya dokunma ben gelmeden..
    Geliyorum - uzaklaşmış sesi tatlı kaygısıyla geliyordu –
    Imm ne de güzelmiş, ellerime sağlık!!
    Ablaaaa… yedin değil mi?
    Güzellikten anladığın sadece yemek değil mi ayşe?
    Sana ceza, hepsini yiyeceksin ve portakal da dahil.
    Korkunç hale getirdiğim ve görünüşte tek dişli sevimli bir canavarı andıran bu meyveyi ellerine aldı ve sadece bunu yesemde olur, dedi..
    Şimdi ellerini çehresinde toplama ve huzuru seyretme sırası bendeydi, dilerim ki hüzün dokunmadan.


    O yemeğini yerken, ben de dün gece hiç uyumadan hazırladığım plandan bahsettim.
    Yolculuğumuz var Küçük hanım!!
    Ağzındaki yemeklerin biri bitmeden birini atan kardeşim, aynı zamanda da cevap verebiliyordu.
    Nereye abla?
    Yanaklarımı kocaman şişirip, ona eş bir konuşmayla,
    Canımız nereyi isterse ve midemiz bizi nereye götürürse!! ve hemen ardından normale dönüp; Güzel bir seyehat bekliyor bizi.. Bisikletimle yolculuk yapacağız. Yağmur durumunu vs hesapladım, sorun çıkacağını düşünmüyorum ki birlikte olduğumuz sürece ne kötü olabilir ki? dedim.
    Tabaktaki çiçek desenlerini ekmekten kalan son parçayla sıyıran kardeşim, al al parlayan yanaklarıyla ve gülerek: Tabii ya abla, haklısın! dedi.

    Yeryüzünde onun gülüşünden daha güzel ne olabilir?
    Güneşin parladığını ve kalbimin yeniden ısındığını hissediyorum..
    Varlığıyla yeniden, yeniden…

    ...

    Hazırlıklarımızı tamamlayıp, bisikletimizle yollara düştük. Hesapladığımızca ve kendimizce tedbirimizi almıştık ve belime sıkıca, umutla sarılan kardeşime bakarken evimizi gördüm. Bacası sönmüş ıssız bir ada gibi ve kardeşimin elleriyle, yüreğimizi takip eden, anne, aile şevkatinde bir güneş vardı..

    Köylerden geçtik, çamurlara dokundu çiçekten elbisemiz. Rüzgar kuruttu hatırasıyla. Köylerden küçük çıplak ayaklı çocukların gülüşlerini, masumluğunu toplayarak geçtik ve kınalı elleriyle başında kara yazmasıyla bize el sallayan, dua eden annelerin ezgisini dinledik. Kaybımız mıydı bizi buluşturan. O annenin ki yüreğimizden uzak olmayan yüreğinde iki yağmur tanesi…

    Ayşe'nin sesiyle irkildim. Nereye gidiyoruz abla?
    Gittiğimizde görürsün ayşe, zihnimde netleşen bir yer. Bir ziyaret ama ondan önce midemizin sesini dinleyeceğiz…
    O ses senin karnından geliyor değil mi?
    Acıkmış olabilirim abla..
    Sende haklısın, masa örtüsü ve masa kalmıştı geriye ve ev de vardı.
    İnerim bak..
    Sen benim yaşamımın dengesisin ayşem! Yan tarafta birşeyler olacak, bak bakim ve bir zahmet benide unutma.
    Bunun gibi mi? demeden benimde midem bayram etmeye başlamıştı ve bu bir itiraftır..

    Birbirimizi çekmişiz ve hikayenin bu kısmı konuya hiç dahil değil.


    ... Abla gördün mü?
    Boğulacaksın ayşe! Şu ağzındakini yut..

    Bisikleti yavaşlatıp durdurdum. Neyi canım?
    Şu dağların ardında ve hatta bak! Arkamızda da, çevremizde de var..
    Emin olamamıştım ama şimdi daha net.
    Net olan nedir ayşe?
    Bilmiyorum, ismini bilmiyorum ama sonradan oluşan bir şey gibi.
    Evet ben de görüyorum ama senin temiz yüreğin bana gösteren. Senin gözlerinle görüyorum ayşe!


    Bisikleti tekrar sürmeye devam edip yolumuza devam ederken ayşe'nin gösterdiği şeyleri görmeye devam ediyordum ve eksilmiyordu aksine ismini koyamadığımız tarifsizliğiyle netleşiyordu. Bir zamanlar Dünya'yı keşfeden kaşiflerin gördüğü gibi. Dünya'nın o diğer ucunu görmekle eş.. oysa biz ucunda çok başka bir şey görüyorduk, güneş rengi…

    Gün batmıyordu tuhaf.
    Zamana baktığımda saatimdeki suretinin durduğunu gördüm.
    Gerçekliğin içindeki gerçek olan yaşam, nasıl da farklıydı ve ne çoklu bir pencere..
    Yeniden görüyordum.
    Kardeşim sırtıma dolanmış halde uyurken ve hissederken nefesini durmadım, devam ettim yoluma. Zira bulutlarda bir tuhaftı. Bizim bulutlarımızı anımsatan o minik bulut ve diğeri sanki yerin rengini almıştı ve gökyüzüyle bütünleşiyordu yine yerin renginde ama durmuş bir zamanda tamamlanarak..


    Toprak kuraklaşmış, hava soğumaya başlamıştı ama üşümüyordum. Kardeşimde sıcacıktı.. Derken bir evin önünden geçtik ve bakışlarımı çevirdiğimde gördüğüm çıplak ayaklı bir çocuktu hafifçe büyümüş, onun yanında ise orta yaşlarda diyebileceğim, başındaki kara yazmasının üstünde kırmızı iğne oyası çiçekleriyle bir kadın. Bize gülümsüyordu hafifçe elini kaldırıp. Tanıdıktı.. üstünde durmadım.
    Yolumuz uzundu zira.

    Kardeşimin uyanışını hissettim ve yine açtı.
    Bir elma ağacının gölgesinde durduk ve en kurtlu elmaları bana, en güzellerinide kendine ayırıp soluklandık biraz. Ben kardeşimdendir diyip elmalardan birini tam yiyecekken haylaz gülüşüyle elimden aldı elmayı..

    Onlar, kelebekler için abla. Bilirsin onlarıda toprağıda besler elma.
    Bunlar senin için.

    Koluna silip ve sanki ışıklı bir kıvılcım oluşturur gibi elmayı uzattı bana. Onun ellerinden olduğu için mi bu kadar güzeldi?
    Toprağın üzerinde biraz dinlenip tekrar düştük yollara.
    Bu sefer gökyüzü tamamen yeşildi. Kardeşimde farketti bu durumu ama korkmadı. Ne gökyüzünden ne de mesafeler kısaldıkça gördüğümüz, o dağların ardında var olan gün ışığı rengindeki çizgiden. Evet rengi buydu.. Gün ışığı.

    Kardeşim, tuhaf ki tekrar uykuya daldı ve muhakkak ki asıl ilginç olan belimi saran o sevgi ve güven dolu kollarının farklılığıydı.
    Kardeşime baktım, saçları koyulaşmış, yüzü biraz daha esmerleşmişti.. sanki büyümüş gibi.
    Ellerimi yüzümde gezdirdim, bisikleti durdurmadan.. bir tek ben değişmiyordum sanki.

    Üzerinde durmamalı. Nasılsa bir yolculuk bu.
    Başka ne olabilir ki?

    Ayşe uyanırken yavaşça ve farketmemişken kendindeki değişimi ya da ben öyle zannederken, bir evin yanından daha geçtik. Bu sefer bizi karşılayan bir ihtiyardı ve durdurdu bizi sessizliğiyle.
    Bilgece bir tebessüm karşımızda, hayat gibi.
    Kollarında bir bebek.. gözleri ise bir bebeğe ait olamayacak kadar bilgece..
    Bebek minicik parmaklarını uzattı, birer bulut gibi. Kardeşim dokundu gülüşüyle.
    Bebek güldü, ben güldüm..
    Kardeşim el salladı ve yolumuz uzundu…


    Bisikleti durdurdum. Zamanı bilmiyorum ama varmıştık ve ben de oldukça yorgundum.
    Kardeşim bunu anlamış olacak ki elleri o tepedeki halinde olduğu gibi topraklı bir halde tuttu bileğimden.
    Abla dinlenelim mi?

    Şu tepeyi aştık mı tamamdır.
    Orada ne var ki?
    Arkadaşım canım.

    - Yol uzundu.. -

    Onu ziyaret edip, dinlenelim. Sonra devam edeceğiz, kaldığımız yerden.
    Hem planladığımız bir sürü şey var.
    Yaşayacağımız bir hayat.
    Saat kaç abla?
    Saat.. dur çalışıyor!
    Anlamadım.
    1 dakika geçmiş...
    Saat durmuştu ayşe!
    Vakti bilmiyorum ama gece yarısı olmuş olmalı.
    Gökyüzü utangaç bu gece..


    Keskinleşen gün ışığının eşliğinde tepeyi aşmaya yola koyulduk. Adımlarım eskisinden de çok yoruyordu ama ruhum desem hala ilk nefes gibi.. Tepeyi aştığımızda bir kulube gördük, gördüğümüz evlerden biri.. ve bisikleti bir kenara koyup ahşap basamaklara yaklaşırken, gün ışığı rengi, yeşilin tonu, lacivert ve hatta bulutların renginde dahi renkleri bulduk, damla damla...

    Kapıyı çaldık kardeşimle, ellerimiz bir, aynı anda…
    Kapı ışıksız bir ortama açıldı.
    Rüzgar girdi ilk önce içeriye, bir fülüt sesi gibi…

    Adımımızı attık ve önce ben, kardeşim ellerimle.
    Adımımızı atmamızla kendimizi gün ışığının içinde,
    Bir çerçevenin dahilinde,
    Bir kelebekle aynı karede,

    Ve bir ressamın düşlerinde bulduk…


    Düşlerimizde.
    Zaman ki yere düşüp çoktan kırıldı…
    özlem

    Bir tutam müzik: https://www.youtube.com/watch?v=zxTyxfgzvWw
    & Resim: http://hizliresim.com/b6L0W8
  • Öldüğümüzde ne olacağız abla?
    Bakışlarımı dalgınlığımdan kurtarıp sordum,
    Anlamadım ayşe?
    Öldüğümüzde diyorum.. Ne olacağız?

    Hüzün dolu bir merakla başını hafifçe kırıp sorduğu bu soru, ben de aynı yanıtsızlığı barındırsada onun zihnindeki soruları dik tutabilmek amacıyla, derin bir nefesle cevapladım..

    Meslek gibi oldu sorun.. Terfiside var mı acaba? Ödülleri…
    “ Ahiret Yüksek Komitesinden Onur Ödülü “
    Artık bulutlara asarız ya ayşe!
    Bak şu bulut benim!! dedim gülümseyerek.
    Ve şu miniminnacık olanda senin, gerçekten de ne kadar küçük böyle.. tıpkı senin gibi…

    Ya abla!!
    Gel buraya….
    İyice sokuldu sol yanıma, saçlarının rüzgarını okşadım.. biliyorum ki sevgi de o soru işaretlerine bir cevap ve dokunuşumla tüm keskinliği dökülebilir...
    Nereden çıktı bu soru? Önce onu sormalı.
    Merak ettim. Biliyor musun.. ölümden korkmuyorum ben abla. Hatta onu çok da merak ediyorum. Özellikle cenneti.. Nasıl güzeldir değil mi?
    Yerim de hazır diyorsun yani, uçuşan küçük bulutlar aşkına…
    Ölümden neden korkacakmışsın anlamadım? dedim daha çok kendime çekerek ve bir öpücük kondurarak saçlarına.
    Sen korkmuyor musun?
    Kopyacı seni.. Korkmuyorum ya ayşe. Neden korkayım.. O da yaşamın bir devamı değil mi?

    Nasıl yani? Ölüm yaşamın devamı mı?


    Bak şu kelebeğe ayşe.. Benim bir adımım onun yolu. Onun birkaç kanadı, benim nefesimle eş ve benim eve varışım onun belki sonu ama buna rağmen tüm güzelliğiyle uçuyor bizlere, yaşama, gören her göze güzelliğini bırakarak.. Bir son için fazla değil mi?

    Kıyafetler gibi ölüm. Bu dünyaya uygun olan tenimiz bununla sınırlı ve kelebeğin kıyafetleri belki bizim gördüğümüzce ve ortak olduğunca şu toprak...

    Dokun bak, nasıl da bir ve uyumluyuz.


    Toprağa dokundu minik elleriyle ve bir parça ellerine aldı yaşamı.

    Bu kadar mı?
    Bu kadar ya Ayşe..


    Hadi gel, akşam oluyor, eve gidelim.
    ...

    Aramızda fazla bir yaş yoktu ama ayşe ruhuyla çok daha çocuksuydu. Ben ondan çok daha çocuktum kabul ama bu hikayeye iki çocuk fazlaydı. Ona en kocamanından sarılıp, şımarmayıda ihmal etmeyen tavrıyla eve varana kadar başka sorular sormaya devam etti. Amacı çaktırmadan konuyu bulutlara getirmekti ve asıl hedefi ablayı kızdırmak. Ama abla kızarsa ne olur ayşe?

    Kooooşşşşş….


    .... Öyle mutluyduk ki kuşlar ötmeyi bırakmıştı ve sanki gülümsüyorlardı, inkar edemem gördüm bunu. Yaşam sanki tüm güleçliğiyle bize bakıyordu…

    Eve vardık. Nefes nefeseydim.
    Karşımda ise afacanlığından bir parça eksiltmemiş haylaz kardeşim.
    Ellerini çenesinde en tatlı haliyle toplayıp,
    Ne yemeği yapacaksın bana? dedi.

    Ne istersiniz küçük hanım Huri ablanızdan?
    Imm… Annemin en sevdiği yemeğ!! .. devamını getiremedi.
    Bakışlarımı ondan çekip, çekmecede bir şey arar gibi yapıp, onu mu istiyorsun sahi? Olur ama biraz zahmetli, özellikle akşam yemeği için. Keşke biraz daha erken isteseydi..
    ayşe!?!..
    Dokunsam erir gibiydi. O çocukluğu, gülüşü yeniden solmuş, dokunsam kabuğu kırılırda erir gibiydi..
    Tatlı suretinde kaskatı kesilen ellerini tuttum korkarak, nefes almayı dahi unuttum eminim.

    Ayşe.. diyebildim sadece.

    Öldüğümüzde kelebek dahi olmayacağız abla. Hiçbir şey.. Bak ellerime, toprak dahi yok. Halbuki biraz önce vardı.. Her şey nasıl da karanlık.. Akşamı sevmiyorum abla.. Yıldızlar da yok...
    Yıldızların olmadığını nereden biliyorsun? dedim yutkunarak.
    Yok işte, varsada yok.. İnanmıyorum hiçbirine!!

    Ellerini daha sıkıca ve tüm kalbimle tuttum.
    Banada mı inanmıyorsun ayşe?
    Birbirimizden başka kimse yok tamam ama yalnız değiliz. Acılarımızla, sevinçlerimizle, insan olarak yalnız değiliz. Emin ol...
    Nasıl bilebilirsin yalnız olmadığımızı? Dağın başında yaşıyoruz neredeyse. Kimse yok ki..
    Bu yaşamı eksik mi kılar ayşe? Dilesek bir yolculukta hepsine erişebiliriz. Görmek görüntüyü gerçek mi kılar.. Bilmek de yetmez mi?


    ... Yemeğimizi yiyip, ayşeyi uyutup, güçbela yanından ayrılıp çatıya çıktım. Evimizin bana ait o küçük köşesine. Dert ortağım çatıma.
    Rüzgar, ayşenin kokusunun sindiği saçlarımı uçuştururken gecede, derin düşüncelere daldım ve sabaha kadar, kardeşim neredeyse uyanana kadar oradaydım.
    O uyanmadan annemizin sevdiği yemeği ve en sevdiğimiz pastayı yapıp sofrayı güzelce donattım. Ve bir de portakal suyu sıktım. Ben posalı seviyorum ve hatta kabuğuyla. Gülümsesin diye kardeşim, portakalı bıcağın ucuyla korkunç bir hale de getirdim. Hani şu bal kabaklarına yapılan facialardan.

    Adımlarını duymak huzur vericiydi..
    Onlar olmadan ben ne yapardım?
    Ve uyandı…


    Ya abla ya kurt gibi açım!!
    Elini yüzünü yıkadın mı bakayım sen?
    Abla çok güzel gözüküyor!!
    Ellerin diyorum canım, ne alemdeler, selam var mı bana?
    Iı… ben de gidiyordum ama çok güzeller!!
    Evet seni bekliyorlar, yoksa beni mi demeliyim?
    Ya dokunma ben gelmeden..
    Geliyorum - uzaklaşmış sesi tatlı kaygısıyla geliyordu –
    Imm ne de güzelmiş, ellerime sağlık!!
    Ablaaaa… yedin değil mi?
    Güzellikten anladığın sadece yemek değil mi ayşe?
    Sana ceza, hepsini yiyeceksin ve portakal da dahil.
    Korkunç hale getirdiğim ve görünüşte tek dişli sevimli bir canavarı andıran bu meyveyi ellerine aldı ve sadece bunu yesemde olur, dedi..
    Şimdi ellerini çehresinde toplama ve huzuru seyretme sırası bendeydi, dilerim ki hüzün dokunmadan.


    O yemeğini yerken, ben de dün gece hiç uyumadan hazırladığım plandan bahsettim.
    Yolculuğumuz var Küçük hanım!!
    Ağzındaki yemeklerin biri bitmeden birini atan kardeşim, aynı zamanda da cevap verebiliyordu.
    Nereye abla?
    Yanaklarımı kocaman şişirip, ona eş bir konuşmayla,
    Canımız nereyi isterse ve midemiz bizi nereye götürürse!! ve hemen ardından normale dönüp; Güzel bir seyehat bekliyor bizi.. Bisikletimle yolculuk yapacağız. Yağmur durumunu vs hesapladım, sorun çıkacağını düşünmüyorum ki birlikte olduğumuz sürece ne kötü olabilir ki? dedim.
    Tabaktaki çiçek desenlerini ekmekten kalan son parçayla sıyıran kardeşim, al al parlayan yanaklarıyla ve gülerek: Tabii ya abla, haklısın! dedi.

    Yeryüzünde onun gülüşünden daha güzel ne olabilir?
    Güneşin parladığını ve kalbimin yeniden ısındığını hissediyorum..
    Varlığıyla yeniden, yeniden…

    ...

    Hazırlıklarımızı tamamlayıp, bisikletimizle yollara düştük. Hesapladığımızca ve kendimizce tedbirimizi almıştık ve belime sıkıca, umutla sarılan kardeşime bakarken evimizi gördüm. Bacası sönmüş ıssız bir ada gibi ve kardeşimin elleriyle, yüreğimizi takip eden, anne, aile şevkatinde bir güneş vardı..

    Köylerden geçtik, çamurlara dokundu çiçekten elbisemiz. Rüzgar kuruttu hatırasıyla. Köylerden küçük çıplak ayaklı çocukların gülüşlerini, masumluğunu toplayarak geçtik ve kınalı elleriyle başında kara yazmasıyla bize el sallayan, dua eden annelerin ezgisini dinledik. Kaybımız mıydı bizi buluşturan. O annenin ki yüreğimizden uzak olmayan yüreğinde iki yağmur tanesi…

    Ayşe'nin sesiyle irkildim. Nereye gidiyoruz abla?
    Gittiğimizde görürsün ayşe, zihnimde netleşen bir yer. Bir ziyaret ama ondan önce midemizin sesini dinleyeceğiz…
    O ses senin karnından geliyor değil mi?
    Acıkmış olabilirim abla..
    Sende haklısın, masa örtüsü ve masa kalmıştı geriye ve ev de vardı.
    İnerim bak..
    Sen benim yaşamımın dengesisin ayşem! Yan tarafta birşeyler olacak, bak bakim ve bir zahmet benide unutma.
    Bunun gibi mi? demeden benimde midem bayram etmeye başlamıştı ve bu bir itiraftır..

    Birbirimizi çekmişiz ve hikayenin bu kısmı konuya hiç dahil değil.


    ... Abla gördün mü?
    Boğulacaksın ayşe! Şu ağzındakini yut..

    Bisikleti yavaşlatıp durdurdum. Neyi canım?
    Şu dağların ardında ve hatta bak! Arkamızda da, çevremizde de var..
    Emin olamamıştım ama şimdi daha net.
    Net olan nedir ayşe?
    Bilmiyorum, ismini bilmiyorum ama sonradan oluşan bir şey gibi.
    Evet ben de görüyorum ama senin temiz yüreğin bana gösteren. Senin gözlerinle görüyorum ayşe!


    Bisikleti tekrar sürmeye devam edip yolumuza devam ederken ayşe'nin gösterdiği şeyleri görmeye devam ediyordum ve eksilmiyordu aksine ismini koyamadığımız tarifsizliğiyle netleşiyordu. Bir zamanlar Dünya'yı keşfeden kaşiflerin gördüğü gibi. Dünya'nın o diğer ucunu görmekle eş.. oysa biz ucunda çok başka bir şey görüyorduk, güneş rengi…

    Gün batmıyordu tuhaf.
    Zamana baktığımda saatimdeki suretinin durduğunu gördüm.
    Gerçekliğin içindeki gerçek olan yaşam, nasıl da farklıydı ve ne çoklu bir pencere..
    Yeniden görüyordum.
    Kardeşim sırtıma dolanmış halde uyurken ve hissederken nefesini durmadım, devam ettim yoluma. Zira bulutlarda bir tuhaftı. Bizim bulutlarımızı anımsatan o minik bulut ve diğeri sanki yerin rengini almıştı ve gökyüzüyle bütünleşiyordu yine yerin renginde ama durmuş bir zamanda tamamlanarak..


    Toprak kuraklaşmış, hava soğumaya başlamıştı ama üşümüyordum. Kardeşimde sıcacıktı.. Derken bir evin önünden geçtik ve bakışlarımı çevirdiğimde gördüğüm çıplak ayaklı bir çocuktu hafifçe büyümüş, onun yanında ise orta yaşlarda diyebileceğim, başındaki kara yazmasının üstünde kırmızı iğne oyası çiçekleriyle bir kadın. Bize gülümsüyordu hafifçe elini kaldırıp. Tanıdıktı.. üstünde durmadım.
    Yolumuz uzundu zira.

    Kardeşimin uyanışını hissettim ve yine açtı.
    Bir elma ağacının gölgesinde durduk ve en kurtlu elmaları bana, en güzellerinide kendine ayırıp soluklandık biraz. Ben kardeşimdendir diyip elmalardan birini tam yiyecekken haylaz gülüşüyle elimden aldı elmayı..

    Onlar, kelebekler için abla. Bilirsin onlarıda toprağıda besler elma.
    Bunlar senin için.

    Koluna silip ve sanki ışıklı bir kıvılcım oluşturur gibi elmayı uzattı bana. Onun ellerinden olduğu için mi bu kadar güzeldi?
    Toprağın üzerinde biraz dinlenip tekrar düştük yollara.
    Bu sefer gökyüzü tamamen yeşildi. Kardeşimde farketti bu durumu ama korkmadı. Ne gökyüzünden ne de mesafeler kısaldıkça gördüğümüz, o dağların ardında var olan gün ışığı rengindeki çizgiden. Evet rengi buydu.. Gün ışığı.

    Kardeşim, tuhaf ki tekrar uykuya daldı ve muhakkak ki asıl ilginç olan belimi saran o sevgi ve güven dolu kollarının farklılığıydı.
    Kardeşime baktım, saçları koyulaşmış, yüzü biraz daha esmerleşmişti.. sanki büyümüş gibi.
    Ellerimi yüzümde gezdirdim, bisikleti durdurmadan.. bir tek ben değişmiyordum sanki.

    Üzerinde durmamalı. Nasılsa bir yolculuk bu.
    Başka ne olabilir ki?

    Ayşe uyanırken yavaşça ve farketmemişken kendindeki değişimi ya da ben öyle zannederken, bir evin yanından daha geçtik. Bu sefer bizi karşılayan bir ihtiyardı ve durdurdu bizi sessizliğiyle.
    Bilgece bir tebessüm karşımızda, hayat gibi.
    Kollarında bir bebek.. gözleri ise bir bebeğe ait olamayacak kadar bilgece..
    Bebek minicik parmaklarını uzattı, birer bulut gibi. Kardeşim dokundu gülüşüyle.
    Bebek güldü, ben güldüm..
    Kardeşim el salladı ve yolumuz uzundu…


    Bisikleti durdurdum. Zamanı bilmiyorum ama varmıştık ve ben de oldukça yorgundum.
    Kardeşim bunu anlamış olacak ki elleri o tepedeki halinde olduğu gibi topraklı bir halde tuttu bileğimden.
    Abla dinlenelim mi?

    Şu tepeyi aştık mı tamamdır.
    Orada ne var ki?
    Arkadaşım canım.

    - Yol uzundu.. -

    Onu ziyaret edip, dinlenelim. Sonra devam edeceğiz, kaldığımız yerden.
    Hem planladığımız bir sürü şey var.
    Yaşayacağımız bir hayat.
    Saat kaç abla?
    Saat.. dur çalışıyor!
    Anlamadım.
    1 dakika geçmiş...
    Saat durmuştu ayşe!
    Vakti bilmiyorum ama gece yarısı olmuş olmalı.
    Gökyüzü utangaç bu gece..


    Keskinleşen gün ışığının eşliğinde tepeyi aşmaya yola koyulduk. Adımlarım eskisinden de çok yoruyordu ama ruhum desem hala ilk nefes gibi.. Tepeyi aştığımızda bir kulube gördük, gördüğümüz evlerden biri.. ve bisikleti bir kenara koyup ahşap basamaklara yaklaşırken, gün ışığı rengi, yeşilin tonu, lacivert ve hatta bulutların renginde dahi renkleri bulduk, damla damla...

    Kapıyı çaldık kardeşimle, ellerimiz bir, aynı anda…
    Kapı ışıksız bir ortama açıldı.
    Rüzgar girdi ilk önce içeriye, bir fülüt sesi gibi…

    Adımımızı attık ve önce ben, kardeşim ellerimle.
    Adımımızı atmamızla kendimizi gün ışığının içinde,
    Bir çerçevenin dahilinde,
    Bir kelebekle aynı karede,

    Ve bir ressamın düşlerinde bulduk…


    Düşlerimizde.
    Zaman ki yere düşüp çoktan kırıldı…
    özlem

    Bir tutam müzik: https://www.youtube.com/watch?v=zxTyxfgzvWw
    & Resim: http://hizliresim.com/b6L0W8

    ...


    Vaktiniz ve varlığınız için teşekkür ederim :)
    Sevgiyle...
  • Öncelikle bu inceleme diğer incelemelerime nispeten biraz daha uzun olacak, şimdiden okuyacak olanları uyarmakta fayda görüyorum. Zira kitap dolu doluydu ve birçok şey üzerinde düşünmemi sağladı. Bu yüzden biraz edebiyata dair görüşlerimi de içerisine katarak sohbet havasında bir şeyler yazmak istiyorum. Ancak sohbet ederek ve üzerine konuşularak bu eserin değerini anlayabiliriz diye düşünüyorum. Ayrıca kimilerine göre "Spoiler" özelliği olan bir inceleme olacağı için o konuda da önceden uyarıda bulunayım. Bana sorarsanız, bu tür bir kitapla ilgili spoiler olmaz. Zira ben de kitabı okumadan önce bir takım yazılar okudum ve bu yazılar kitabın lezzetini azaltmadı, bilakis artırdı. Neyse, şimdiden sonumuz hayrola.

    Matmazel Noraliya'nın Koltuğu, okuduğum en kaliteli edebi romanlardan biri oldu. Buram buram kalite kokuyordu. Peyami Safa ise muhteşem bir yazar... Gerçekten de edebiyat dünyamızda çok değerli yazarlarımız mevcut aslında. Biz bilmiyoruz. Gerekli değeri vermiyoruz onlara. Kendi coğrafyamızda yaşayan veya yaşamış cevherleri göz ardı ederek dünya edebiyatının vasat denebilecek yazarlarına koşarcasına hücum ediyoruz. Oysaki insanın kendi ana dilinde okuduğu bir kitabın verdiği hazzı hiçbir çeviri roman veremeyecektir. Biliyoruz aslında; ama buna rağmen kıymetli yazarlarımıza sırtımızı dönmekten de bir türlü vazgeçmiyoruz.

    Peyami Safa'nın üç romanını okudum şimdiye kadar ve belki de şu an piyasada en çok satanlar arasında dolaşan birçok kitabı cebinden çıkaracak kadar üst seviye romanlardı bunlar. Buna karşın ne Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'nun ne de Peyami Safa'nın hakkının yeteri kadar kendilerine teslim edildiğini düşünüyorum. Maalesef gereken saygıyı görememiş durumdalar. Aslında bunda ana neden olarak biraz da Peyami Safa'nın siyasal/ideolojik duruşunun etkisi olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Fakat ben bu tarz düşüncelere karşıyım. Zira edebiyat bir sağ-sol meselesi değildir. Kaliteli edebiyat, bir sağ görüşlü yazar tarafından yazılsa da bir sol görüşlü yazar tarafından yazılsa da kalitelidir. Bizi bir edebi romanı okumaya iten ana neden, yazarın siyasi/ideolojik görüşü olmamalıdır. Örneğin, Peyami Safa'nın bu eserinde vermek istediği mesajlar ve siyasi/ideolojik görüşü benim görüşlerime ve inancıma terstir; ancak kitap muhteşem bir kitaptır. Bunun aksini iddia edemem. Eleştirme hakkım her zaman vardır. Peyami Safa'yı tabii ki eleştiririm. Düşüncelerine katılmadığımı söylerim. Fakat yazdığı bu edebi eserine dil uzatamam. Çünkü çarpılırım. Gerçekten Peyami Safa çok kaliteli bir yazar. Keşke sağ görüşlü insanlar tarafından daha çok sahiplenilse. Sonuçta edebiyatımızda tek sağ görüşlü yazarımızın Necip Fazıl olmadığı gibi, tek sol görüşlü yazarımız da Nazım Hikmet değildir. Bu yazarların/şairlerin taşıdığı flamaların arkasına geçmek mecburiyetindeymişçesine iki yazarımızdan/şairimizden birisini tercih ediyoruz. Oysaki diğer yazarlarımızı görmezden gelmek ne kadar doğrudur? Siyaseti ve ideolojileri edebiyata yahut şiire alet etmek bize ne kazandırır? Durun ben söyleyeyim, ayrıştırmaktan başka hiçbir şey...

    Peyami Safa'nın müthiş bir yazar olduğunu ifade etmiştim. İkinci değinmek istediğim konu ise, yazarın muazzam geniş kelime zenginliği ile lezzetli bir edebi dile sahip oluşudur. Safa'yı okurken yepyeni kelimeler öğrenebildiğimiz gibi, bir cümle içerisinde kullanılabilecek en doğru kelimeyi seçebilme yeteneğini de açıkça görebiliyoruz. Nasıl anlatsam size? Hani bazı cümleler vardır. İçerisinde barındırdığı bir kelime o cümleye o kadar yakışır ki, hayranlıkla birkaç kez o cümlenin içerisindeki o kelimenin duruşunu izlersiniz... İşte Peyami Safa da böyle bir yeteneğe sahip. Açıkçası daha önce yalnızca bir yazarın cümlelerini, adeta bir resim tablosuna bakar gibi, seyretmekten zevk almıştım. O da Sabahattin Ali idi.

    Kitaba dönecek olursak, kitap iki ana bölümden oluşuyor. Kahramanımız Ferit isimli, nihilist denilebilecek bir genç. Aslında Ferit, biraz Sigmund Freud biraz da Friedrich Nietzsche özellikleri gösteren bir karakter. Özellikle ilk bölümü okurken bu özelliklerini gayet net bir şekilde görebiliyorsunuz. Hatta Ferit isminin Freud'den alınma bir isim olduğunu bile düşünüyorum. Zira kitabın ilk cümlesi bile "Ferit, Ferid, it, id, t, d, t..." şeklinde. Bu başlangıçta "id" kelimesi de boşuna kullanılmış bir kelime değil...

    Ferit 4. senesinde Tıp fakültesinden ayrılıp Felsefe'ye geçen birisi. Peyami Safa'nın Ferit için seçtiği bu bölümler de elbette tesadüfen seçilmiş olamaz. Ferit'in karakterini ve düşünce yapısını önümüze sunabilmek için güzel bir ayrıntıdır okuduğu bölümler... Ferit'in iç dünyası ise oldukça karmaşık. Ruhsal bunalımlar, sinir krizleri ve bir çeşit panik ataklar ile hayatı sarılmış bir durumda. Buna rağmen bütün olaylara materyalist, bilimsel ve pozitivist felsefe çerçevesinden bakmaya çalışan Ferit, mantığını en son zerresine kadar kullanmayı tercih ediyor.

    Kitabın yan karakterlerinden biri olan Selma ise Ferit'in sevdiği kadındır. Değişik ve ilginç bir ilişkileri var. Günümüz tabiri ile "kaçan kovalanır" oynuyorlar adeta. Ferit'in yukarıda anlattığım maddeci, bilimsel ve pozitivist bakış açısı ilişkisinde de kendisini gösteriyor. Bu noktada Peyami Safa, materyalist, bilimsel ve pozitivist bakış açısının insanı bencilliğe yönelttiği savını önümüze sunuyor ve Ferit'i tam bir bencil karakter olarak gösteriyor. (İlerleyen bölümlerde neden böyle yaptığını daha iyi anlıyoruz) Yine bu noktada Peyami Safa'nın kitabın sonunda vermek istediği mesaja ulaşabilmek için materyalist, bilimsel ve pozitivist düşünceyi fazla yerdiğini ve bu derece bencilliğe sürüklediği konusundaki görüşlerine katılmadığımı peşinen söylemeliyim. Zira bütün kitap bu düşünce üzerine kurulu.

    Neyse, Ferit isimli arkadaş, Selma ile yolda yürüdükleri bir gün onu bir apartmanın karanlık köşesine doğru çekiyor ve zorla öpmeye çalışıyor. Neymiş efendim, Selma kırmızı ruj sürmüş, bacakları açıkmış, neden kendisine bir öpücük vermesinmiş... Selma tarafından pek tabii reddedilen Ferit, bu durumu mantıksız buluyor. Selma'yı akılsızlıkla suçluyor. Hatta günümüz tabiri ile Selma'ya "Kezban" yaftasını vuruyor. Bu noktada Ferit, "İştah niçin aleni de şehvet gizli?" diye soruyor bizlere. Yani hayvani isteklerini dizginleyemeyen Ferit bu isteklerini alenen tatmin etmenin hiç de ayıplanmaması gereken bir şey olduğunu söylüyor.

    Kitabın ikinci bölümünde ise, Ferit bir anda adeta 180 derece değişiyor. Değişimin sebebi olarak kitapta, ilahi varlığın tecellisi gösteriliyor. Çünkü yaşadığı ruhsal bunalımlar, sinir krizleri ile bir takım tesadüflere materyalist/bilimsel açıdan cevap arayan Ferit büyük bir değişim geçiriyor ve yaşadıklarını ilahi bakış açısı ile yorumlamaya ve doğru yolu bulmaya başlıyor. Bu şekilde hareket ederek bencillikten de uzaklaşıyor ve bencillikten uzaklaşması onu Allah'a daha çok yakınlaştırıyor.

    Peyami Safa, Ferit'in hayata bakış açısının değişmesiyle davranışlarının da değişmesini çok güzel bir şekilde tasvir etmiş, bunu açıkça kabul etmek gerekir. Hatta daha önceden tamamen cinsel bir meta, yatakta kullanılması gereken bir alet olarak gördüğü Selma ile evlenmek aklının ucundan bile geçmezken ona aşık olur ve onsuzluğu hayal dahi edemez. Bu noktada Ferit kendisini Allah'a adamaya başlamışken Selma çıkar gelir ve Ferit ile birlikte olmak istediğini söyler. Hatta Ferit'in yatağına kadar girer. Ancak kendisini Allah'a ve iç huzuruna adama yolunda adımlar atmaya başlayan Ferit ise Selma'yı reddeder ve ironik bir durum ortaya çıkar. Yani Ferit, başta sadece cinsel güdülerle hareket eden bir ''hayvanken'' Selma ruh peşindedir. Daha sonra ise roller değişir, Selma ''et parçası'' olmayı kabul ederken Ferit ''ruh'' istediğini söyler. Roller değişmiş olmasına rağmen sonuç değişmez,ilk seferinde kaçan Selma yine kaçar. Ferit ise daha sonra bu hareketinden pişman olur, kahrolur ve sahile bira içmeye gider. Yine bu noktada kendisini imana yönlendirmiş bir genç olan Ferit'in Selma'yı reddettikten sonra Selma'nın bacaklarını düşünerek bira içmesi eleştiriyi hak eden bir konudur. Sanırım Ferit tam bir ikizler burcu erkeği. Bence bunun başka açıklaması olamaz.

    Nihayet gelelim "Matmazel Noraliya'nın Koltuğu"na... Peki ama bu koltuk nedir? Bu koltuk Ferit'in iç huzurunu, dolayısıyla imanlı bir gence dönüşmesinin yolunu açan, bencilliğini terk ederek onu Allah'ı düşünmeye sevk eden koltuk olarak tasvir edilir kitapta. Sembolik bir anlama sahip yani.

    Kitabın sonlarına doğru bir diğer yan karakter Aziz ile Ferit arasındaki sohbet ise muazzam lezzetlidir. Sanırım Peyami Safa düşüncelerini ve inancını Aziz karakteri ile okuyucunun önüne sunmuş ve gerçek düşüncelerini tam olarak ifade etmiş. Sadece bu konuşmalar için bile kitabın okunması gerekir diye düşünüyorum.

    Kitabın vermek istediği mesaj kaygısı olmasaydı efsane bir esere dönüşebilirdi diye düşünüyorum. Ayrıca Ferit'teki değişimlerin 6 ile 10 gün gibi kısa bir süre aralığında gerçekleşmesi, kitabın inandırıcılıktan uzaklaşmasını ve asıl amacın Peyami Safa'nın mesajlarını vermek olduğunu düşündürtüyor. Yine de bütün eleştirilerime ve karşı çıkışlarıma rağmen eserin çok kaliteli bir edebi eser olduğunu açık yüreklilikle söyleyebilirim. Keşke 700-800 sayfalık bir eser yazarak daha doyurucu bir kitap yazsaydı Peyami Safa diye düşünmeden edemiyorum.
  • Herkes ilk olmak ister, "İlk aşk", "İlk öpücük".. Oysa ilk geçiçidir.. Sahip olduğunuz hangi ilk hala sizin? Oysa kimsenin beğenmediği "son"da durum farklıdır.. Ondan ötesi yoktur.. Heyecandan avuçlarınızın terleyerek tuttuğu "ilk" elle değil, Güvenerek sımsıkı tuttuğunuz "son" el ile girersiniz mezara.. "İlk" olup yok olmak mı, "Son" olup sonsuz olmak mı isterdiniz?
  • Keşke Ryan'la her öpüştüğümüz anı yakalasaydım ve buradan paylaşsaydım da, sizler Ryan gibi birine sahip olarak neler kazandığımı ve onunla beraber olduğum sürece nasıl bir insana dönüştüğümü görebilseydiniz. Dilerim hepiniz hemen gider, sevdiklerinizi öpersiniz ve bunun kıymetini bilirsiniz. Hatta ondan sonrakilerin de kıymetini bilin. Çünkü o öpüşlerin sonsuz olmadığını, öpüştüğünüz her anın sizi vedaya biraz daha yaklaştırdığını bildiğinizde, neden daha öncekileri ziyan ettiğinizi merak edeceksiniz. O yüzden lütfen, hatırım için Ryan'ın tavsiyesine kulak verin, yapmayı bırakın ve olmaya başlayın. Birbirinize karşı nazik olun, dürüst olun, şükredin. Öpücüklerinizi ziyan etmeyin, hem de hiçbirini. Gelecek hiçbirimize vaat edilmediği için yolda, sokakta, herkesin önünde nefesiniz tükenene kadar öpüşün! Sanki son defaymış gibi öpüşün. Ve sonsuza dek sevgiyle anabilmek için hepsini hafızanıza kaydedin. Tıpkı benim yaptığım gibi.

    Molly xx