• 480 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    İncelemeden önce şunu belirtmek isterim ki yaklaşık dört buçuk senedir kitap incelemeleri yapıyorum elimden geldiğince ve fark ettiğim kadarıyla bu dört buçuk sene içerisinde yazdığım ilk incelemelere bakılacak olursa ciddi bir değişim söz konusu. Hatta bazen eski yazdıklarıma bakıp kendimle alay ettiğim de olmuştur. Kendi kendimi yadırgamam da aslında küçük de olsa bir bakış açısı kazandığımın göstergesidir. Bunu belirtmek istememdeki sebep aslında sizlerin de inceleme yapmanız hususunda bir nebze de olsa cesaretlendirmek. İnsan kitap okurken gelişir yazarken de bu gelişimi kalıcı hale getirir. Bizler evet kitap okuyoruz fakat yüzlerce kitap okuyan insanların kitaplar hakkındaki düşüncelerinden, hayata karşı bakış açısı kazanmalarından, entelektüel edinimlerinden bizleri mahrum etmeleri açıkçası ciddi bir kayıptır. Hem kendi gelişimleri açısından hem de yazı dili ile kendilerini ifade etmeleri yazarlar ile aralarında özdeşim ya da empati kurmalarına neden olacak ki bu da ileride belkide aramızdan daha fazla yazar, şair, eleştirmen çıkması demektir. (Siteden bu zamana kadar 3 yazar çıktı benim bildiğim kadarıyla. 2 tanesi yazarlıklarını 1K'da inceleme yapmalarına borçlu olduklarını biliyorum)

    Gelelim incelememize...

    Öncelikle tarih kitaplarını yorumlamak, incelemek ciddi bir kazanım gerektirir. Maalesef ki bu kazanıma bir akademisyen kadar yüzde yüz sahip değilim. Dolayısıyla İlber Hoca' nın da belirttiği gibi "Tarihi ele alıyorsanız nesnel bakış açısına sahip olamazsınız" dan yola çıkarak kitaba olan yaklaşımım nesnel olamamakla birlikte Atatürk hayranı biri olarak da fazlaca öznel olabilir veya yetersiz kalabilir.

    İlber Ortaylı' nın kullandığı üslup ve akıcılık:

    İnstagram' da bir caps görmüştüm. İlber Hoca' nın konuşmalarında "biliyorsunuz" diye bitirdiği hiç bir şeyi bilmiyorum, diye. Çok gülmüştüm. Tabi ki hoca TV programlarında çok ağır bir dil kullanır. Söylediklerini bir akademisyen ya da tarih tutkusu olan bir lisans öğrencisi çok net anlayabilir. Çünkü konular biraz da giriş gelişme ve sonuç şeklinde değildir. Konuyu üniversitede 1. sınıflara ders anlatır gibi anlatması programın yayın standartlarına da uymazdı zaten. Fakat hocanın halka arz ettiği kitapları akıcıdır. Bunun altını kırmızı kalemle çiziyorum. Bir kaç kişiden mesaj aldım bununla ilgili. Anladığım kadarıyla İlber Hocanın kitaplarını okumaktan daha doğrusu anlayamamaktan çekiniyorlar. Zaten kendi kitaplarından bahsederken de "filan kitap size uymaz, bu daha çok akademik camiaya hitap eder" diye uyarır.

    Yer yer eski Türkçe'yi kullanır fakat kitabın bütünlüğüne bakılacak olursa bu istisnanın kaideyi bozmadığını göreceksiniz. Her gece İlber Ortaylı ve Celal hocamızın videoları ile uyuyan biri olarak söylüyorum ki kendilerine has konuşmalarını, üsluplarını, göndermelerini, sinirlenmelerini kitabı okurken de hissedeceksiniz. Bu açıdan yer yer kahkaha atmanız da kaçınılmazdır. :)

    Kitap sekiz bölümden oluşuyor.

    1. İmparatorluğu dirilten nesil (başlık çok anlamlıdır. Burda Türkiye Cumhuriyeti' nin Osmanlı' nın devamı olduğuna, bunu kabul etmeyen güruha gönderme yapıyor)
    2. Her zaman asker olmak istemişti
    3. Birinci Dünya Savaşı yılları
    4. Milli Mücadele' nin Önderi
    5. Cumhuriyet 'e Giden Yol
    6. İnkılaplar Dönemi
    7. Reis- i Cumhur
    8. Büyük Adam Atatürk

    Burda belirtilen bölümlerin bütünlük açısından kendi içerisinde kronolojik bir düzeni olmakla birlikte başlıkların hangi kıstasa göre belirlendiği muammadır. Pek beğenmediğimi belirtmek isterim.

    Hoca, Atatürk' le ilgili nadir olan fotoğrafları da kitabın içerisine dağıtmış. Fotoğraf olayı kesinlikle çok yerli yerinde kullanılmış.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk, evvela imparatorluğu dirilten nesil olan 1880'liler kuşağı, Balkan coğrafyası ve Mustafa Kemal' in aile kökeni ile başlıyor.

    Akabinde Atatürk’ün askeri eğitimi, Manastır yılları, Milliyetçilikler Dönemi, İttihat ve Terakki, II. Abdülhamid, Enver Faşa, Ziya Gökalp, Trablusgarb, Balkan Savaşları ve Sofya yıllarıyla devam ediyor.

    Ordumuzun İtilaf devletleriyle sekiz cephede mücadele ettiği Birinci Dünya Savaşı, kutlu zaferlerimiz Çanakkale ve Kutü' l Amâre, Mondros, son padişah Vahideddin, bir milletin ve ülkenin ölüm fermanı olan Sevr...

    Tüm detaylarıyla Milli Mücadele Dönemi, 23 Nisan 1920 ve sonrasında muhalefete rağmen verilen Kurtuluş Savaşı, İnönü Muharebeleri, Lozan Konferansı, Büyük Taarruz ve Cumhuriyet' e giden yol...

    Saltanat ve hilafet tartışmaları, Lozan, On İki Ada, mübadele, Osmanlı'dan kalan borçlar, Musul ve yakın tarihin en önemli meselesi olan inkılaplar...

    Son olarak kişisel özellikleriyle, dünyada, anılarda, hafızalarda kalan izleriyle Reis-i Cumhur Atatürk...

    Hoca, tüm bunları irdelerken "dünya tarihinde hiç bir devletin tarihini Türkler olmadan yazamazsınız" diyerek Türkçülüğe güzellemeler yaparken, ki bu tarihi bir gerçektir, aynı zamanda da hatalarımızı da dile getirmekten kaçınmaz kitabında. Sadece Atatürk hakkında değil yol arkadaşları hakkında da belki de hiç bir yerde duymadığınız şeyleri okuyacaksınız. Bir nevi tarihin tozlu sayfalarına yolculuğa çıkacaksınız. Örneğin Atatürk' ün eşi Latife Hanım ' dan neden ayrıldığı bilgisi uzun zamandan beri hep aklımı kurcalamıştır. Kişisel bir uyum problemi mi yoksa First Lady' nin konumunu taşıyamaması mı dilemmasında kaybolup gitmiştim. Diğer bir örnek: Atatürk Milli Mücadele Dönemi' nde Kürtlere özerklik sözü vermiş miydi? gibi birçok köşe bilgiyi vermiş ve tarihi dedikodulara da yer yer açıklık getirmiş. Kitabın bazı bölümlerinde bu tarz soru işaretlerinizi giderecek türden çok fazla bilgi var.

    Kitabın içeriğine ilişkin spoiler vermek istemedim. Zira yazının tam da burasında fark ettim ki içeriğe de girersem oldukça uzun bir inceleme olacak. Zaten kitaba genel bir bakış yapmış olduk. Siz okurlara kitabı okumak ya da es geçmek kararına ziyadesiyle yardımcı olacağını düşünüyorum. Ama yine de belki de haddimi de aşarak okumanızı rica ediyorum. Her ne inançta ya da ideolojide olursak olalım karşı tezi de okumanın bizlere sentez yaratmada yardımcı olacağını düşünüyorum. Zenginliğimiz farklılığımızdan gelir. Herkesin aynı olduğu bir dünya emin olun çekilmez olurdu. Yalnız, bu zenginliğe ulaşmada bizlere rehber olacak bir şey varsa o da saygıdır.

    Herkese selamlar, yazıda imlai hata olduysa affoluna :)

    ~~Keyifli okumalar, kitapla kalın ~~
  • Edgar Allen Poe- "KOMPOZİSYONUN FELSEFESİ"

    Charles Dickens; şu anda önümde duran bir notta “Barnaby Ruge”ın mekanikliği üstüne vaktiyle yaptığım bir incelemeye gönderme yaparak “Bu arada Godwin’in Caleb Williams’ı geriye dönerek yazdığını biliyor muydunuz? Önce kahramanını bir dizi güçlüğe bulaştırmış, ikinci cildi yazmış ve ardından ilk defa olarak neyin neden yapıldığını açıklayan bir çerçeve içinde onu aramıştır.” diyor.

    Bunun Godwin’in tam yazma biçimi olduğunu düşünemem – aslında kendisinin açıkça belirttiği şey de Mr. Dickens’ın düşüncesiyle tamamıyla uyumlu değildir- “Caleb William”ın yazarı az çok benzer bir süreçten elde edilebilecek yararı görmemesi imkânsız olacak şekilde iyi bir sanatçıydı. Kalemle herhangi bir şeye girişmeden önce, adına yaraşır her olay örgüsünün özenle sonucuna götürülmesi gerektiğinden daha açık bir şey olamaz. Ancak sonucu sürekli göz önünde tutulursa, olayları özellikle de her noktada edayı niyetin gelişimine uygun kılarak, olay örgüsüne kaçınılmaz sonuç ya da nedenlilik havasını verebiliriz.

    Bence alışıldık öykü kurma biçiminde kökten bir yanlış var. Ya tarik bir savı destekler, ya kişiye günün bir olayı telkinde bulunur, ya da en iyisi yazar sadece anlatısının temelini oluşturmak için çarpıcı olayları bir araya götürmeye koyulur. Genel olarak betimleme, söyleşim veya yazar yorumuyla doldurmayı planladığı için sayfalar ilerledikçe olaylar veya eylemler arasındaki boşluklar gitgide göze çarpar.

    Ben bir etkinin düşünülmesiyle işe başlamayı tercih ediyorum. Özgünlüğü bir an için bile gözden uzak tutmadan –çünkü bu kadar belirgin ve kolay erişilebilen bir bilgi kaynağından yoksun olarak başlamaya yeltenen kişi yanlış yoldadır- ben kendimce önce “Kalbin, aklın veya (daha genel olarak) ruhun açık olduğu sayısız etki içinden, bu durumda hangisini seçmeliyim?” derim. Öncelikle yeni ve ikinci olarak da canlı bir etkide karar kıldıktan sonra onun olayla mı yoksa edayla mı –sıradan olay veya özel eda, ya da tam tersi veya hem olayın hem edanın özel olmasıyla mı- en iyi işlenebileceğini düşünürüm. Ardından bu etkinin oluşturulmasında bana en ok yarımı okunacak bu tür eda ya da olay birleşmelerini çevremde (daha doğrusu içimde) ararım.

    Yazdıklarından birinin son haline kavuşma sürecini adım adım ayrıntılandıracak –yani ayrıntılandırabilecek- bir yazarın böyle bir dergi yazısının ne kadar ilgin olacağını sık sık düşünmüşümdür. Neden dünyaya böyle yazı bahşedilmemiştir, hiç bilemiyorum ama herhalde yazar kendini beğenmişliğinin her türünden çok ihmalkarlıkla yakın ilgisi vardır. Çoğu yazar- özellikle de şair bir tür delice coşkunluk –esrik bir sezgi sayesinde yazdığının sanılmasını tercih eder ve halkın perdelerin ardında, düşüncenin ayrıntılarda saklı olan kararsız hamlıklarına, tam olgunluğa ulaşmamış sayısız düşünce kırıntısına, başa çıkmak mümkün değil diye bir kenara atılan tamamen olgunlaşmış hayallere, sakınımlı seçimler ve geri çevirmelere, acı dolu silinti ve eklemlere – tek sözcükle çark ve dişlilere- sahneyi değiştiren halat ve makara düzeneğine –seyyar merdiven ve şeytan tuzaklarına – yüz örnekten doksan dokuzunda yazınsal erkek oyuncuyu oluşturan horoz tüyleri, kırmızı boya ve siyah yamalara kaçamak bir bakış fırlatmasına izin vermek, onların tüylerini diken diken eder.

    Öte yandan bir yazarın ulaştığı sonuçlara kendisini ulaştıran adımları geriye doğru izlemesinin pek yaygın olmadığını da biliyorum. Genelde düşünceler palas pandıras ortaya çıktıkları gibi takip edilir ve unutulurlar.

    Kendi adıma ne yazdıklarımı oluşturan adımları anımsama konusunda söz konusu tiksintiyi duydum ne de herhangi bir zamanda en küçük bir güçlük çektim ve zorunluluk olarak gördüğüm bir çözümlemenin ya da yeniden kurmanın yararı çözümlenen şeye duyulan gerçek ve hayali her tür ilgiden tamamen bağımsız olduğu için kendi yapıtlarımdan kimilerinin oluşturulmasını sağlayan işleyiş biçimini göstermek kendimce görgüsüzlük sayılmayacaktır. En çok o tanındığı için “Kuzgun”u seçiyorum. Niyetim yazılışında hiçbir noktanın kaza veya sezgiye atfedilmeyeceğini yapıtın son aşamaya bir matematik probleminin kesinliği ve değişmez sonucuyla adım adım ulaştığını apaçık göstermektir.

    Şiirin kendisiyle ilgisi olmadığı için aynı anda hem halkın hem eleştirmenin beğenisine uyacak bir şiir yazma niyetini doğuran koşulları –ya da isterseniz zorunluluğu diyelim- bir yana bırakalım.

    Biz bu niyetle başlayalım.

    Başlangıçtaki tasavvur bu yöndeydi. Yazınsal yapıt bir oturuşta okunamayacak kadar uzunsa izlenim birliğinden doğabilecek son derece önemli etkiden yoksun kalmaya razı olmalıyız. Çünkü iki toruş gerekliyse dünya işleri araya girer ve bütünlük falan bir anda yok olur. Fakat tüm diğer şeyler eşit olduğunda, hiçbir şair tasarımına katkıda bulunabilecek bir şeyden vazgeçmeyi göze alamayacağından geriye yalnızca metinde bulunan birlik yitimini dengeleyecek uzunluk bakımından bir olumluluğun bulunup bulunmadığına bakmak kalır. Bo konuda bir çırpıda hayır diyorum. Uzun şiir dediğimiz şey aslında bir kısa şiirler silsilesinden ibarettir. Yani kısa şiirsel etkiler silsilesinden Bir şiirin şiddetle heyecanlandırdığı sürece bunu ruhu uyandırarak yaptığını göstermeye gerek yok ve tüm şiddetli heyecanlar ruhsal bir zorunluluktan ötürü kısadır. Bu nedenle “Yitik Cennet”in en az yarısı özü bakımından düzyazıdır –kaçınılmaz olarak eş değerli çöküntülerle nöbetleşe yer değiştiren bir dizi şiirsel heyecan- aşırı uzunluğundan ötürü tamamı son derece önemli bir sanatsal öğeden, etki bütünlüğü veya birliğinden yoksunur.

    Öyleyse uzunluk konusunda tüm yazınsal yapıtlarda belirgin bir sınır olduğu –bir oturuşta okunabilirlik sınırı- ve her ne kadar (birlik istemeyen) “Robinson Crusoe” gibi belli düzyazı sınıflarında bu sınır olumlu olarak aşılabilirse de, şiirde asla uygun biçimde aşılamayacağı da apaçıktır. Bu sınır içinde bir şiirin uzunluğu meziyetiyle – bir başka değişle yol açtığı heyecanla- yine bir başka değişle uyandırabildiği gerçek şiirsel etki derecesiyle matematik bir bağıntı taşıyabilecek hale getirilebilir; çünkü kısalığın tasarlanan etkinin yoğunluğuyla doğru orantılı olması gerektiği –tek şartla ki- herhangi bir etkinin üretilebilmesi için belli bir uzunluk süresinin mutlaka gerektiği açıktır.

    Eleştirmenin beğenisinin altında olmazken halkın beğenisinin üstünde saydığım heyecan derecesinin yanı sıra bu değerlendirmeleri göz önünde tutarak tasarı düzeyindeki şiirim için uygun bulduğum uzunluğa bir anda ulaştım- yaklaşık yüz dizelik bir uzunluk. Şiir gerçekte yüz sekiz dize.

    Bir sonraki düşüncem iletilecek izlenim ya da etkinin seçilmesine ilişkindi: Bu noktada da şiiri kurarken yapıtı evrensel olarak takdire değer yapma niyetini sürekli göz önünde bulundurduğumu gözlemleyebiliyorum. Yineleyerek ısrar ettiğim en ufak bir açıklamaya gerek duymayan bir noktayı –yani Güzellik’in şiirin tek meşru alanı olduğunu- açıklayacak olursam asıl konumdan çok uzağa sürüklenirim. Yine de bazı arkadaşlarımın yanlış temsil etme eğilimi gösterdiği asıl kastımı aydınlığa kavuşturmak için birkaç söz söyleyeyim. Aynı anda hem en yoğun, hem en heyecan verici, hem de en katışıksız olan bu haz bence güzelin üstünde düşünmekte bulunur. Birileri Güzellik’ten söz ettiğinde aslında tam olarak sanıldığı gibi bir niteliği değil, benim üstüne yorumlar yaptığım ve “güzel olan”ın düşünülmesi sonucunda deneyimlenen bir etkiyi kastederler. Kısacası zihnin ya da kalbin değil, ruhun o yoğun ve katışıksız heyecanına gönderme yaparlar. Sırf etkilerin doğrudan nedenlerden kaynaklanması gerektiği, amaçlara en uygun araçlarla ulaşılması gerektiği Sanat’ın apaçık bir kuralı olduğu için şimdi ben Güzellik’i şiirin bir alanı olarak seçiyorum. Kimse de şimdiye kadar sözü edilen özel heyecana anılan şiirde çok kolay ulaşıldığını yadsıyacak denli zaaf göstermemiştir. Şimdi hakikat amacına zihnin doyurumu ve tutku amacına kalbin heyecanlandırılması şiirde belli ölçüde ulaşılabilirse de düzyazıda çok daha kolay ulaşılabilir. Hak,ikat aslında kesinlik ister, tutku ise sadelik (gerçekten tutkulu olanlar beni anlayacaklardır.) , ki bence ruhun heyecanı ve haz dolu uyanışı olan Güzellik’e ikisi de kesinlikle düşmandır. Burada söylediklerimden tabi ki tutkunun, hatta hakikatin şiire sokulamayacağı, hatta yararlı şekilde sokulamayacağı anlamı çıkmaz –tıpkı müzikte akortsuzluk gibi karşıtlık yoluyla aydınlatmaya hizmet edebilir veya genel etkiye yardımcı olabilir- fakat gerçek sanatçı her zaman için öncelikle onları başat hedefe uygun biçimde tabi kılar ve ikinci olarak şirin atmosferi ve özü olan Güzellik’le olabildiğince örter.

    Öyleyse Güzellik’i alanım olarak görünce bir sonraki sorum onun en yüce beliriminin edasına ilişkin olacaktı. ve tüm deneyimler bu edanın üzüntü edası olduğunu göstermiştir. Her tür güzellik daima en gelişmiş haliyle duyarlı ruhu ağlatacak derecede heyecanlandırır. Bu nedenle hüzün tüm şiirsel edalar içinde en meşru olanıdır.

    Uzunluk, alan ve eda bu şekilde belirlendikten sonra şiirin kuruluşundaki temel nota olacak bir sanatsal çekicilik bütün yapının üzerinde dönebileceği bir eksen bulma düşüncesiyle işe koyuldum. Tüm bildik sanatsal etkiler ya da daha doğrusu teatral anlamda can alıcı noktalar üzerinde dikkatle düşünürken hiçbir şeyin nakarat kadar evrensel biçimde kullanılmadığını hemen fark ettim. Evrensel olarak kullanılışı kendi değeri doğrultusunda beni temin etmeye yetti ve çözümlemeye tabi tutma zorunluluğundan kurtardı. Ancak nakaratı geliştirmeye açıklığı bakımından değerlendirdim ve ilkel bir durumda olduğunu gördüm. Yaygın kullanıldığı haliyle nakarat yalnızca lirik koşukla sınırlı değildir. Etkisi bakımından da hem ses hem de düşünce olarak monotonluğun gücüne bağlıdır. Haz ancak ve ancak özdeşlik –yinelenme- duygusundan alınır. Düşüncenin tek edasını sürekli değiştirirken sesin tek edasına genel olarak bağlı kalmak yoluyla, etkiyi çeşitlendirmeye ve büyük ölçüde yükseltmeye karar verdim. Yani nakaratın uygulamasını değiştirme yoluyla sürekli yeni etkiler üretmeyi kararlaştırdım. Nakaratın kendisi büyük ölçüde değişmeden kalacaktı.

    Bu noktaları belirledikten sonra nakaratımın niteliğini düşündüm. Uygulaması sürekli değişeceğine göre nakaratın kısa olması gerektiği açıktır; çünkü uzun bir cümlenin uygulamasında sık değişiklikler yapmakta aşılamayacak güçlükler bulunabilir. Cümlenin kısalığıyla orantılı olarak, kuşkusuz, değişiklik kolay olacaktı. Bu da ben hemen tek sözcüklük bir nakaratın en iyisi olduğu düşüncesine götürdü.

    Şimdi de sözcüğün niteliği sorunuyla karşılaşıyoruz. Nakaratta karar kılmış olduğum için elbette ki şiirin kıtalara bölünmesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Nakarat her kıtanın sonunu oluşturacaktı. Böyle bir son dizenin gülü olmak için çın çın öten ve uzatmalı bir vurguya yakın olması gerektiği su götürmezdi. Ve bu değerlendirmeler kaçınılmaz olarak beni en tumturaklı ünlü olarak uzun o’ya ve onunla birlikte en kolay üretilebilir ünsüz olarak r’ye götürdü.

    Nakaratın sesi de böylece belirlendikten sonra bu sesi cisimlendiren ve aynı zamanda şiirin edası olarak önceden belirlediğim hüzne en uygun sözcüğü seçmek zorunlu oldu. Böyle bir aramada “nevermore” (Asla) sözcüğünü görmezden gelmek kesinlikle olanaksızdı. Aslında kendisini ilk sunan da o oldu.

    Bir sonraki zorunluluk bir tek “nevermore” sözcüğünün sürekli kullanımı için bir bahaneydi. Sürekli yinelenmesi için yeterince makul bir neden bulma güçsüzlüğünü gözlemleyince bu güçlüğün yalnızca sözcüğün bir insan tarafından sürekli veya tekdüze biçimde söyleneceği ön kabulünden ileri geldiğini fark etmekte gecikmedim. Kısacası güçlüğün, bu tekdüzeliği sözcüğü yinelemekte olan yaratığın akıl yürütmesiyle bağdaştırmakta yattığını fark etmekte gecikmedim. O zaman bu noktada konuşabilen ama akıl yürütmeyen bir varlık şekli kafamda belirdi birden ve çok doğal biçimde ilk anda bir papağan geldi aklıma; fakat en az onun kadar konuşabilen ve tasarlanan edaya çok daha uygun olan kuzgun derhal onun yerini aldı.

    Hüzünlü bir edası bulunan yaklaşık yüz dizelik bir şiirde, her kıtanın sonunda tek bir sözcüğü, “Nevermore”u tekdüze biçimde yineleyecek bir kuzgun –kötüye alamet bir kuş- düşüncesi gelişmişti. Şimdi üstünlük amacına ya da kusursuzluğu gözden kaçırmadan her noktada kendime sordum: “Tüm hüzünlü konular içinde insanlığın evrensel anlayışına göre en hüzünlü olan nedir?” Besbelli ki yanıt ölümdü. “Ya bu en hüzünlü konu” dedim, “Ne zaman en çok şiirsel olur?” Az çok açıkladığım kadarıyla burada da yanıt apaçıktır. “Kendisini güzelliğe en yakından bağladığı zaman: Öyleyse güzel bir kadının ölümü hiç kuşkusuz dünyanın en şiirsel konusudur ve böyle bir konu için en uygun dudakların sevgilisini yitirmiş bir aşığın dudakları olduğu da bir o kadar kuşku götürmez.”

    Şimdi iki fikri, ölen sevgilisin yaşını tutan bir âşık ve sürekli “nevermore” sözcüğünü yineleyen bir kuzgunu birleştirmem gerekiyordu. Yinelenen sözcüğün uygulanışını her defasında değiştirme niyetimi göz önünde tutarak bunları birleştirmem gerekiyordu. Ama bu tür bir birleşmenin tek akla uygun yolu kuzgunun aşığın sorularına yanıt olarak sözcüğü kullandığını hayal etmekti. İşte bu noktada bel bağladığım etki – yani uygulanışın değişmesi etkisi- için sunulan fırsatın birden farkına vardım. İlk sorunun –kuzgunun “nevermore” diye yanıtlayabileceği ilk sorunun – aşık tarafından sorulabileceğini, bu ilk soruyu basmakalıp, ikincisini daha az basmakalıp, üçüncüsünü daha az, dördüncüsünü daha az yapabileceğimi fark ettim. Ta ki sonunda aşık sözcüğün kendisinin hüzünlü karakteri, sık sık yinelenişi ve sözcüğü söyleyen kuşun kötü ününü hesaba katışı dolayısıyla baştaki kayıtsızlığından uyanıp sonunda boş inanca kapılacak derecede heyecanlanır ve deli gibi çok farklı nitelikte sorular –çözümünü tutkuyla kalbinde taşıdığı sorular- sorar ve sorularını yarı yarıya boş inançla yarı yarıya da kendi kendine eziyetten zevk alan umutsuzlukla sorar. Soruları kuşun (o ki, aklı onu temin eder, taklitle öğrendiği bir dersi tekrarlamaktadır yalnızca) kahince veya iblisçe niteliğine inandığından değil, sorularını beklenen “nevermore” yanıtından acıların en dayanılmazı olduğu için en tatlısını alacak biçimde sormaktan delice bir haz duyduğundan sorar. Bulduğum – daha doğrusu şiirin kuruluş aşamasında bana kendisini dayatan- fırsatın farkına vararak önce kafamda doruğu, son soruyu- “Nevermore”un son aşamasında yanıt olacağı, bu “Nevermore” sözcüğünün karşılığının düşünülebilecek en büyük acı ve umutsuzluk olacağı soruyu- kurdum.

    İşte bu anda şiirin başlangıcını sonunda – tüm sanat yapıtlarının başlaması gerektiği yerde- bulduğu söylenebilir. Çünkü tam bu noktada, ön düşüncelerimin tam bu evresinde şu kıtayı yazmak için kalemi kâğıda götürdüm:

    “Prophed” said I, “thing of evil! Prophet still if bird or devil!
    By that heaven that bends above us –by that God we both adore,
    Tell this soul with sorrow laden, if within the distant Aidenn,
    It shall clasp a sainted maiden whom the angels name Lenore-
    Clasp a rare and radiant maiden whom the angels name Lenore.”
    Quoth the raven – “Nevermore”




    “Kahin” dedim, “ kötücül! Şeytan ya da kuş olsa da kahin!
    Üstümüzde kıvrılan cennet adına- ikimizin de tapındığı Allah adına
    Söyle kederle dolu ruh, uzak Aden’de
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı kutsal bakireyle,
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı eşsiz ve parlak bakireyle.”
    Dedi ki kuzgun: “Asla”

    Bu kıtayı öncelikle doruğu kurup aşığı önceki sorularını ciddiyet ve önem bakımından daha iyi değiştirebileyim ve kademelendirebileyim ve ikinci olarak ritmi, ölçüyü ve kıtanın uzunluğu ile genel düzenlenişini kesin olarak oturtabileyim, aynı zamanda hiçbirinin ritmik etkide bunu geçmemesi için öyle gelecek kıtaları kademelendireyim diye bu noktada yazdım. Yazma işinin devamında daha güçlü kıtalar yazabilseydim doruk etkisini bozmamaları için onları hiç tereddüt etmeden bile bile zayıflatmam gerekirdi.

    Burada dizeleştirme üstüne de birkaç şey söyleyebilirim. İlk amacım (her zamanki gibi) özgünlüktü. Dizeleştirmede bunun ne kadar ihmal edildiği dünyanın en açıklanamaz şeylerinden biridir. Salt ritimde pek az çeşitlilik oranı olduğunu itiraf etsek de Olası ölçü ce kıta çeşitlenmelerinin kesinlikle sonsuz olduğu yine de apaçıktır. Fakat yüzyıllardır koşukta kimse özgün bir şey yapmamış ya da yapacak gibi durmamıştır. Gerçek şu ki özgünlük, (çok alışılmadık güçte zihinler olmadığı sürece) kimilerinin sandığı gibi bir itilim veya sezgi sorunu değildir. Genelde özgünlük bulunur, özenle aranması gerekir ve en üst türden bir meziyetse de ulaşılması olumsuzlamadan daha çok icat gerektirir.

    Kuşkusuz “Kuzgun”un ritim veya ölçüsünde özgün görünmeye çalışmadım. Önceki “bir uzun ve bir kısa heceli ölçü” sonraki ise sekiz ölçülü “acalectic”, beşinci dizenin nakaratında yinelenen beş ölçülü “catalectic”le nöbetleşmektedir. Daha az bilgiçlik taslarcasına söyleyecek olursak bütün şiirde kullanılan uyaklar kısa bir hecenin takip ettiği uzun bir heceden oluşmaktadır: Kıtanın ilk dizesi böyle sekiz ayaktan oluşuyor- ikincisi yedi buçuk(aslında üçte iki)-üçüncüsü sekiz-dördüncüsü yedi buçuk-beşincisi de aynı-altıncısı üç buçuk. Şimdi bu dizelerin her biri tek tek ele alınınca daha önce kullanılmıştır ve “Kuzgun”un sahip olduğu özgünlük, kıta olarak birleştirmelerindedir. Buna uzaktan yakından benzeyen hiçbir şey daha önce denenmemiştir. Bu birleştirme özgünlüğünün etkisi başka alışılmadık, kimileri büsbütün yeni ritim ve aliterasyon ilkelerinin uygulanışının genişletilmesinden kaynaklanan etkilerce desteklenmiştir.

    Düşünülecek bir sonraki nokta, aşıkla kuzgunun bir araya getiriliş biçimiydi. Bu değerlendirmenin ilk dalı yer idi. Bunun için en doğal öneri orman ya da tarla gibi görünmektedir. Yalıtılmış olay etkisi için kapalı bir çevrelenmiş boş alan bana her zaman zorunlu gibi gelmiştir: -bunun gücü bir resmin çevresindeki çerçeveninki gibidir. Dikkatin canlı tutulmasında tartışılmaz bir ruhsal gücü vardır ve kuşkusuz salt mekan birliği ile karıştırılmamalıdır.

    Dolayısıyla aşığı odasına –sık sık gelip gitmiş olan sevgilisinin anılarının kutsallaştırdığı bir odaya – yerleştirmeyi düşündüm. Oda gösterişli biçimde döşenmiştir. Bunun tek nedeni tek doğru şiirsel sav olarak güzellik konusunda açıkladığım fikirlerin uygulanmasıdır.

    Yer de böylece belirlendikten sonra artık kuşu işin içine katmak gerekiyordu. Kuşu pencereden sokma düşüncesi kaçınılmazdı. İlk anda aşığa kuşun kanatlarının panjura çarpmasını kapısının çalınması zannettirme fikri, uzatma yoluyla okuyucunun merakını arttırma isteği ve aşığın kapıyı bir çırpıda açıp karşısında bir tek karanlığı bulup ardından kapıyı çalanın sevgilisinin ruhu olduğu yönündeki yarı kuruntuyu benimsemesinden kaynaklanacak ikincil etkiye olanak verme arzusuyla doğmuştur.

    Öncelikle kuzgunun saklanacak yer aramasını açıklamak için ve ikinci olarak odanın fiziksel sessizliğiyle karşıtlık etkisi oluşturması için geceyi fırtınalı yaptım.

    Mermerle kuşun tüylerinin karşıtlık etkisi için de kuşu Pallas’ın büstüne kondurdum –büstün kesinlikle kuş tarafından önerildiği anlaşılmaktadır- Pallas’ın büstü öncelikle aşığın bilgi alanıyla çok uyumlu olduğu ve ikinci olarak Pallas sözcüğünün tumturaklığından ötürü seçilmiştir.

    Şiirin ortasında da en son izlenimi değiştirmek üzere karşıtlık gücünden yararlandım. Örneğin kuzgunun girişine fantastik –izin verilebileceği ölçüde gülünç- bir hava verildi. İçeriye oynaşmalar ve çırpınmalarla girdi.

    Not the least obeisance made he – not a moment stopped or stayed he,
    But with mien of lord or lady, perched above my chamber door.


    Ne bir saygı gösterdi- ne bir an durdu ya da kaldı
    Ama bir lord ya da lady edasıyla, tünedi kapımın üstüne.

    Ardından gelen iki kıtada niyet daha da belirginleşir:
    Then this ebony bird beguiling my sad fancy into smiling
    “Though thy crest be shorn and shaven thou” I said “art sure no craven,
    Ghastly grim and ancient Raven wandering from the nightly shore!”
    Tell me what thy lordly name is on the Night’s Plutonian shore!”
    Quoth the Raven –“Nevermore”

    Much I marvelled this ungainly fowl to hear discourse so plainly,
    Though its answer little meaning – little relevancy bore;
    For we cannot help agreeing that no living human being
    Ever yet blessed with seeing bird above his chamber door-
    Bird or beast upon the sculptured bust above his chambe door,
    With such name as “Nevermore”

    Derken bu abanoz kuş üzgün yüzümü gülümsemeye dönüştürdü.
    “Her ne kadar sorgucun kırpılmış ve tıraşlanmışsa da” dedim “kuşkusuz sanatında korkaklık yok
    Gecenin kıyısında gezinen, korkunç acımasız ve tarihi Kuzgun
    Gece’nin Plutonian kıyısındaki saygıdeğer adını söyle bana”
    Dedi ki Kuzgun: “Asla”

    Çok şaşırmıştım bu biçimsiz kuşun apaçık konuştuğunu duyduğuma
    Pek anlamlı olmasa da- işe yararlılığı olmasa da;
    Yardım edemeyeceğimiz için yaşayan hiç kimsenin
    Henüz mazhar olmadı oda kapısının üstünde kuş görmeye
    Kuş ya da hayvan oda kaısının üzerindeki heykel büstte,
    Böyle adı olan: “Asla”

    Sonuç etkisi böylece sağlandıktan sonra en ciddisinden bir eda için fantastiği bir yana bırakıyorum: Bu eda en son alıntılanandan hemen sonra,

    But the Raven, sitting lonely on that placid bust,spoke only,etc.
    (Ama Kuzgun sessiz büstün üstünde oturarak yalnızca bunu söyledi, vb.) dizesiyle başlamaktadır.

    Bu aşamadan itibaren aşık artık şakayla konuşmaz- Kuzgun’un davranışında fantastik hiçbir şey görmez. Ondan “suratsız, çirkin, korkunç, sıska ve uğursuz eski zaman kuşu” diye söz eder ve “can evi”ni yakan “ateş gözler”i hisseder. Aşığın tarafındaki bu düşünce değişikliği okuyucu tarafında da benzer bir düşünce değişikliği oluşturmaya- şimdi olabildiğince doğrudan ve hızlı sunulan sonuç etkisi için uygun bir çerçeveyi akla getirmeye yöneliktir.

    Uygun sonuç etkisi ile –bir başka dünyada sevgilisine rastlarsa diye aşığın son isteğine Kuzgun’un verdiği yanıt ile- şiirin en açık evresinde, basit anlatı evresinde tamama erdiği söylenebilir. Buraya kadar her şey açıklanabilir olanın –gerçeğin- sınırları içindedir. Tek bir “Nevermore” sözcüğünü öğrenmiş ve sahibinden kaçmış bir kuzgun gece yarısı şiddetli bir fırtınanın ortasında hala ışık vuran bir pencereye sığınmak üzere gelmiştir.Yarı yarıya bir kitabı inceleyen yarı yarıya ölen sevgilisini düşleyen bir okurun oda penceresine… Pencerenin kanatlarının kuşun kanatlarına çarpması üzerine açılmasıyla, olaya ve ziyaretçinin tavrının tuhaflığına şaşıran, hal diliyle ve bir yanıt aramadan adını soran okurun bir çırpıda erişemeyeceği en uygun yere tüner kuş. Kendisine hitap edilen kuzgun, alışılmış sözcüğüyle yanıt verir: “Nevermore” -Durumun ilham ettiği kimi düşünceleri yüksek sesle dile getiren, kuşun yinelemesiyle yeniden şaşkınlığa düşen okurun hüzünlü yüreğinde anında yankı bulan bir sözcük. Okur artık durumu tahmin etmektedir; ama daha önce açıkladığım gibi insanın kendisine işkence etme arzusuyla, kısmen de boş inançla kendisine, aşığa, beklenen yanıtla (Nevermore) en gür acıyı getireceği için, kuşa bu tür sorular sorar. Kendine işkencenin en üst derecede hoş görülmesiyle anlatı, ilk veya en açık aşamasında kendine doğal bir sonuç bulur ve buraya kadar gerçeğin sınırları ihlal edilmiş değildir.

    Bu şekilde ele alınan konularda, ne kadar maharetle ele alınmış olursa olsun ya da ne kadar canlı bir olay dizisi olursa olsun sanatçının gözünü rahatsız eden bir hamlık veya çıplaklık her zaman vardır. Daima iki şey gereklidir – birincisi belli oranda karmaşıklık ya da uygun biçimde uyarlama ve ikinci olarak da belli oranda telkin edicilik – gizli, ama belirsiz anlam. Bir sanat yapıtına idealle karıştırmayı pek sevdiğimiz o kadar zenginliği (günlük konuşmadan güçlü bir sözcük ödünç alarak söyleyecek olursak) katan da işte bu ikincisidir özellikle. Aşkıncı denilenlerin sözde şiirlerini düzyazıya (hem de en düzünden yazıya) dönüştüren şey bu telkin edilen anlamın aşırılığıdır. (Bunu izleğin gizli değil en açıktaki anlamı kılmalarıdır.)
    Bu görüşlere bağlı kalarak şiirin son iki kıtasını ekledim – böylece telkin edicilikleri anlatının önceki kısmına yayılmış oldu. Gizli anlam önce aşağıdaki dizelerde belirginleştirilmiştir-

    “Take thy beak from out my heart, and take thy form from of my door!”
    Quoth the Raven: “Nevermore!”




    Çek gaganı yüreğimden ve kapımdan çekilip git!
    Dedi ki kuzgun: Asla!


    “Yüreğimden” sözünün şiirdeki ilk eğretilemeli ifadeyi içerdiği gözden kaçmayacaktır. “Nevermore” yanıtıyla zihni, daha önce anlatılanların tamamında bir ders aramaya sevk ederler. Okuyucu Kuzgun’u simgesel olarak görmeye başlar. Ancak sonuncu kıtanın sonuncu dizesindedir ki, onu yaslı ve hiç bitmeyen anımsayışın simgesi yapma niyetinin açıkça görülmesine izin verilir:

    And the Raven never flitting still il sitting, stil is sitting
    On the pallid bust of Palas just above my chamber door;
    And his eyes have all the seeming of a demon’s that is dreaming,
    And the lamp-light o’er him streaming throws his shadow on the floor;
    And my soul from out that shadow that lies floating on the floor
    Shall be lifted –nevermore!

    Ve Kuzgun asla kıpırdamadan, hala oturuyor, oturuyor hala
    Sessiz Pallas büstünün üzerinde tam kapımın yukarısında;
    Ve gözleri düş kuran bir şeytanın gözleri gibi
    Ve üstünden akan lamba ışığı zemine düşürüyor gölgesini;
    Ve ruhum zeminde dalgalanan bu gölgeden
    Kaldıramayacak kendisini asla!
  • Hz. İsa'nın (a.s) doğumu nasıl gerçekleşti? Hz. İsa (a.s.) dünyaya geldikten sonra Hz. Meryem (r.a.) neler yaşadı? Hz. İsa'nın (a.s.) peygamberliği, tebliği, havarileri hakkında bilinmesi gerekenler. Hz. İsa'nın (a.s.) göğe yükselmesi hakkındaki farklı görüşler nelerdir? Bilinen tüm detaylarıyla Hz. İsa'nın -aleyhisselam- hayatı...

    Îsâ -aleyhisselâm-, Yahyâ -aleyhisselâm-’ın doğumundan altı ay sonra Kudüs’te dünyâyı şereflendirmiştir. Îsâ -aleyhisse­lâm-, İsrâîloğulları’na gönderilen peygamberlerin sonuncusudur.

    Peygamberler içinde en yüksekleri olan ve kendilerine “ülü’l-azm” denilen beş peygamberin dördüncüsüdür. Kendisine “Rûhullâh” denmesi, bir tekrîm ifâdesi olmakla birlikte, Allâh Teâlâ’nın, Hazret-i Âdem’i yarattığı gibi O’nu da rûhundan üfürerek yaratması sebebiyledir.

    Îsâ -aleyhisselâm-’a otuz yaşında peygamberlik gelmiş, kendisine kitap olarak İncîl gönderilmiş ve otuz üç yaşında da di­ri bir şekilde göğe kaldırılmıştır.

    Kıyâmet yaklaştığında dünyâya inecek, evlenip çocukları olacak, “Hazret-i Mehdî” ile buluşacak, İslâm’ı bütün cihâna hâ­kim kılacak ve Medîne-i Münevvere’de vefât edecektir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in medfûn ol­duğu Hücre-i Saâdet’te türbe-i şerîfin yanına defnolunacaktır.

    HZ. İSA'NIN (A.S) ANNESİ 'HZ. MERYEM'
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın annesi Hazret-i Meryem, Dâvûd -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Annesi Hunne, babası İmrân’dır.

    Kaynak eserlerde zikredildiğine göre, Hunne’nin çocuğu ol­muyordu. O da:

    “Yâ Rabbî! Benim bir çocuğum olursa, onu Beyt-i Makdis’e hizmetçi yapacağım!” diye nezirde bulundu.

    Hunne, bu nezirde bulunduktan sonra hâmile kaldı. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “İmrân’ın karısı şöyle demişti: «–Rabbim! Karnımdakini âzâdlı bir kul olarak sırf Sana adadım. Adağımı kabûl buyur. Şüphesiz (niyâzımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen Sen’­sin!»” (Âl-i İmrân, 35)

    Bir müddet sonra bir kız çocuğu dünyâya getirdi. Adını Mer­yem koydu:

    “O’nu doğurunca, Allâh, ne doğurduğunu bilip durur­ken: «–Rabbim! Ben O’nu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. O’na Meryem adını verdim. Kovulmuş şeyta­na karşı O’nu ve soyunu Sen’in korumanı diliyorum!» dedi.” (Âl-i İmrân, 36)

    Hz. Meryem'in (r.a) Beyt-i Makdis'in Hizmetine Verilmesi
    O zamana kadar Beyt-i Makdis’e erkek çocuklarını adamak câiz ve çok sevaptı. Bu şekilde nezredilen erkek çocukları, do­ğumundan bülûğuna dek orada hizmete devâm ederdi. Bülûğ­dan sonra ise, dilerse yine orada hizmet eder, isterse arzuladı­ğı başka bir yere giderdi. Ancak bülûğdan önce Beyt-i Makdis’ten ayrılması câiz değildi.

    Böyle bir nezir, yalnızca erkek çocukları için yapılırdı. Allâh Teâlâ’nın, Beyt-i Makdis için Meryem hakkındaki ilticâyı makbul kı­lıp kız çocuklarının nezredilmesini de kabûl buyurmasından son­ra, kız çocuklarının da Beyt-i Makdis’e adanması câiz oldu.

    Hunne, kızı Meryem’i Beyt-i Makdis’teki vazîfelilere teslîm etti. Meryem’i kim himâyesine alacağına dâir kur’a çektiler. Allâh Teâlâ buyurur:

    “(Rasûlüm!) Bunlar, Biz’im Sana vahiy yoluyla bildirmek­te olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem’i himâyesine alacak diye kur’a çekmek üzere ka­lemlerini atarlarken Sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin.” (Âl-i İmrân, 44)

    Çekilen kur’a, Beyt-i Makdis’in imâmı ve Hunne’nin de eniştesi olan Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’a çıktı. Zekeriyyâ -aleyhisselâm-:

    “–O’nun teyzesi benim nikâhım altındadır.” dedi ve Mer­yem’in velîliğini üzerine aldı.

    Meryem sütten kesilince, O’na Beyt-i Makdis’te bir oda tah­sîs edildi. Bu odaya âyet-i kerîmede “mihrâb” denilmiştir. Mihrâb, harb ve cihâd vâsıtası demektir. Bu bakımdan bir nevî çile odası mânâsını taşır.

    Hz. Meryem'in (r.a) Odasındaki Farklı Meyvelerin Sırrı
    Hazret-i Meryem’in odasına yalnız Zekeriyyâ -aleyhisselâm- girerdi. Bu, on iki yaşına kadar devâm etti. Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, O’nun odasına girerken anahtarı ile kapıyı açıp girer, çıkarken de kilitlerdi. Her gün, bir günlük yiyecek bırakırdı. Fakat içerde değişik meyveler görüp hayret ederdi. Nereden geldiğini sorduğunda, Meryem, Allâh -celle celâlühû- tarafından gönderil­diğini söylerdi. Bu yiyecekler arasında, yazın kış meyveleri, kışın da yaz meyveleri bulunurdu. Allâh Teâlâ buyurur:

    “Rabbi Meryem’e hüsn-i kabûl gösterdi; O’nu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da O’nun bakımı ile vazîfelendirdi. Zekeriyyâ, O’nun yanına, mâbede her girişinde ora­da bir rızık bulur ve: «–Ey Meryem! Bu Sana nereden geli­yor?» der, O da: «–Bu, Allâh tarafındandır. Allâh, dilediğine sayısız rızık verir!» derdi.” (Âl-i İmrân, 37)

    Allâh'ın -celle celâlühû- Hazret-i Meryem’e Sunduğu Altı Büyük İkram
    Allâh -celle celâlühû-’nun Hazret-i Meryem’e en büyük ik­ramları şunlardır:

    O zamana kadar Beyt-i Makdis’e erkek çocukları adandığı hâlde, annesi Hunne’nin ilticâsı ile Meryem de nezir olarak kabûl edildi.
    Allâh Teâlâ, O’nu Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ın himâyesine verdi.
    Rızkını cennet nîmetlerinden ihsân etti.
    Peygamberlerine gönderdiği melek olan Cebrâîl -aleyhisselâm- ile görüştürdü.
    O’nu ve evlâdı Hazret-i Îsâ’yı şeytanın şerrinden korudu.
    Oğlu Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-, kundakta iken konuştu. Annesine yapılan iftirâlara cevap verdi.
    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular:

    “İmrân kızı Meryem, zamanında dünyâda bulunan kadınla­rın en hayırlısıdır. Bu ümmetin kadınlarının en hayırlısı da Hatîce’dir.” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 69)

    İbadete Düşkün Bir Kadın 'Hz. Meryem (r.a)'
    Hazret-i Meryem, gece-gündüz ibâdet ederdi. Takvâsı, Be­nî İsrâîl arasında darb-ı mesel oldu. Kendisinden kerâmetler hâ­sıl olurdu. Seçkin kullardandı. Kur’ân-ı Kerîm’de “sıddîka” diye senâ edilmiştir.

    Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

    “Hani melekler demişlerdi: «–Ey Meryem! Allâh Sen’i seçti; Sen’i tertemiz yarattı ve Sen’i bütün dünyâ kadınlarına tercîh etti (üstün tuttu).” (Âl-i İmrân, 42)

    “Ey Meryem! Rabbine ibâdet et; secdeye kapan! (O’nun huzûrunda) eğilenlerle beraber Sen de eğil!»” (Âl-i İmrân, 43)

    Bu emirler üzerine Hazret-i Meryem’in takvâsı o hâle geldi ki, ayakları şişinceye kadar namaz kılmaktaydı.

    Yoktan Var Eden, Babasız Da Yaratır!

    Hazret-i Meryem on beş yaşında iken Yûsuf-i Neccâr isim­li birisi ile nişanlanmıştı. Fakat onunla evlenmeden önce Allâh Teâlâ, O’na babasız bir çocuk vereceğini müjdeledi:

    “Melekler demişlerdi ki: «–Ey Meryem! Allâh Sana ken­disinden bir Kelime’yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu Îsâ’dır. Mesîh’tir; dünyâda da, âhirette de îtibarlı ve Allâh’ın kendi­sine yakın kıldıklarındandır.»” (Âl-i İmrân, 45) Mesîh, İbrânîce bir kelime olup, Hazret-i Îsâ’nın lakâbıdır ve “mübârek” anlamına gelmektedir.

    Yine melekler Hazret-i Meryem’e dediler ki:

    “(–Ey Meryem!) O sâlihlerden olarak beşikte iken ve ye­tişkinlik hâlinde insanlara (peygamber sözleri ile) konuşacak.” (Âl-i İmrân, 46)

    Bunun üzerine:

    “Meryem: «–Rabbim! Bana bir erkek eli değmediği hâlde nasıl çocuğum olur?» dedi. Allâh şöyle buyurdu: «–İşte böyledir. Allâh dilediğini yaratır! Bir işe hükmedince ona sâdece «Ol!» der; o da oluverir.»” (Âl-i İmrân, 47)

    Melekler, Meryem’e hitâben Hazret-i Îsâ hakkındaki sözlerine şöyle devâm ettiler:

    “Allâh O’na yazmayı, hikmeti, Tevrât’ı ve İncîl’i öğretecek!” (Âl-i İmrân, 48)

    Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde cemî olarak geçen “melekler” ifâdesinden maksat, Cebrâîl -aleyhisselâm-’dır. Kendisinden bu şekilde cemî olarak bahsedil­mesi, O’nu tekrîm içindir.

    HZ. İSA (A.S) HZ. MERYEM'E MÜJDELENİYOR
    Cenâb-ı Hak buyurur:

    “(Rasûlüm!) Kitâb’da Meryem’i de zikret! Hani O, ailesin­den ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti.” (Meryem, 16)

    Âyette geçen “doğu tarafı” müfessirlere göre, Mescid-i Aksâ’nın doğu yanı, yahut Meryem’in evinin doğu tarafı şeklinde açıklanmaktadır. Hristiyanların bu sebeple doğuya yöneldikleri ifâde edilmiştir.

    Çok geçmeden Allâh Teâlâ, Hazret-i Meryem’e Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Der­ken, Biz O’na Rûh’umuzu gönderdik de O, kendisine tasta­mam bir insan şeklinde göründü.” (Meryem, 17)

    Burada Rûh’tan maksat, Cebrâîl -aleyhisselâm-’dır. Her âzâsı düzgün genç bir insan şeklinde gönderilmesinin sebebi, Meryem’in ürküp korkmaması içindi. Çünkü Hazret-i Meryem, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı aslî şeklinde görseydi, şüphesiz ki buna tâkat getiremezdi.

    Ancak Hazret-i Meryem, yine de karşısında genç bir insan görünce kemâl-i edeb ve iffetinden dolayı çok korktu. Onun Hazret-i Cibrîl olduğunu bilmediği için büyük bir endişeye kapıldı ve âyet-i kerîmelerde buyrulduğu üzere:

    “Meryem dedi ki: «–Sen’den, çok esirgeyici olan Allâh’a sığınırım! Eğer Allâh’tan sakınan bir kimse isen, (bana do­kunma!)»” (Meryem, 18)

    “Melek: «–Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbimin elçisiyim.» dedi.” (Meryem, 19)

    “Meryem: «–Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de ol­madığım hâlde benim nasıl çocuğum olabilir?» dedi.” (Meryem, 20)

    “Melek: «–Öyledir!» Dedi. (Zîrâ) Rabbin buyurdu ki: «–Bu Bana kolaydır. Çünkü Biz, O’nu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve karara bağ­lanmış (ezelde olup bitmiş) bir iş idi.” (Meryem, 21)

    HZ. İSA (A.S) NASIL DOĞDU? HZ. İSA'NIN (A.S) DOĞUM MUCİZESİ
    Cenâb-ı Hakk’ın murâd ettiği şekilde:

    “Meryem, O’na (Îsâ’ya) hâmile kaldı. Bunun üzerine O’nunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi.” (Meryem, 22)

    Hazret-i Meryem’in doğum sancıları artmaya başladı. Kuru­muş bir hurma ağacının yanına geldi ve ona yaslandı. Âyette buyrulur:

    “Doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevk etti. «–Keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!» dedi.” (Meryem, 23)

    Nihâyet kuru ağacın altında Îsâ -aleyhisselâm- dünyâya geldi. Allâh Teâlâ, O’nu babasız yaratmıştı.

    Sonsuz kudret sâhibi olan Cenâb-ı Hak, azametinin muktezâsı olarak Âdem -aleyhisselâm-’ı annesiz ve babasız bir şekil­de topraktan; Havvâ vâlidemizi annesiz olarak Hazret-i Âdem’­den; Îsâ -aleyhisselâm-’ı da babasız olarak Meryem vâlidemiz­den yaratmıştır.

    Hazret-i Îsâ’nın doğumu ile Hazret-i Âdem’in yaratılması arasında bir benzerlik vardır ki, bu, her ikisinde de yaratılışın «Kün! = Ol!» emri ile gerçekleşmiş olmasıdır. Cenâb-ı Hak bu hakîkati âyet-i kerîmede şöyle bildirmektedir:

    “Allâh nezdinde Îsâ’nın durumu, Âdem’in durumu gibi­dir. Allâh O’nu topraktan yarattı. Sonra da O’na «Ol!» dedi ve (O da) oluverdi.” (Âl-i İmrân, 59)

    Bu âyet-i kerîme, hem Allâh’ın kudretinin sonsuzluğunun, hem de yahûdîlerin baştan şaşırıp sonradan da atacakları çir­kin iftirâlar karşısında Hazret-i Meryem’in iffetli olduğunun bir ifâdesidir.

    HZ. İSA (A.S) NE ZAMAN DOĞDU?
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın doğum târihi hakkında, kaynaklar­da hiçbir kayıt yoktur. Bütün İncîl’lerde de bu hususta bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Yalnız bir İncîl’de Hazret-i Îsâ’nın yahûdî kralı zamanında doğduğu yazmakta ise de, (Matta, 2/1) Roma kaynakları, bu kralın mîlâddan önce öldüğünü bildirmektedir. Yapılan bütün beyanlar, birbirlerine açık bir şekilde tezat teşkil etmektedir. Böy­le olunca, “noel”in mânâsı da, uydurulmuş boş bir efsâneden öteye gidememektedir.

    Bu sebepledir ki bugün Katolikler, Noel bayramı olarak 24-25 Aralık gününü kutlarken, Ermeni kiliseleri 6 Ocak’ı kutlarlar. Bir kısım Protestanlar ise bu târihin kutsal metinlerde kesin olarak geçmediğini öne sürerek Noel’i kutlamazlar.

    HZ. İSA (A.S) DOĞDUKTAN SONRA HZ. MERYEM (R.A) NELER YAŞADI?
    Hazret-i Îsâ doğduktan sonra:

    “(Hazret-i Meryem’in) aşağısından (Îsâ yahut melek) O’na şöyle seslendi: «–Tasalanma! Rabbin Sen’in alt yanında bir su arkı vücûda getirmiştir.»” (Meryem, 24)

    Âyete şu mânâ da verilmiştir:

    «–Tasalanma! Rabbin Sen’in altındakini (yâni Îsâ’yı) şerefli bir lider olarak yaratmıştır!»

    Hazret-i Meryem’e hitâb eden ses şöyle devâm etti:

    “Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine tâze, ol­gun hurma dökülsün!” (Meryem, 25)

    Hazret-i Meryem, hurma dalını kendisine çekip salladığı za­man kış mevsimi olmasına rağmen, ağaç birdenbire hurma ver­meğe başladı. Meryem, önündeki arktan su içip taze hurmalardan yedi. Ağacın bu şekilde kış mevsiminde hurma vermesi, Hazret-i Meryem’i tesellî içindi. O’na denildi ki:

    “Ye, iç! Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: «–Ben çok merhametli olan Allâh’a oruç adadım. Artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım!»” (Meryem, 26)

    Rivâyete göre, Hazret-i Meryem’in kavminde yiyip içmeden oruç tutulduğu gibi, konuşmamak sûretiyle de oruç tutulurdu. Yahut oruçlu iken yeme ve içmeden kaçınıldığı gibi, konuşmaktan da sakınılırdı.

    Hz. İsa'nın (a.s) Doğumundan Sonra Hz. Meryem'm Atılan İftira ve Hz. Meryem'in Duruşu
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın doğuşu ile, kavminin arasında büyük bir iftirâ ve dedikodu furyası başgösterdi. Âyet-i kerîmelerde bu hâl şöyle bildirilmektedir:

    “(Meryem) nihâyet O’nu (Îsâ’yı kucağında) taşıyarak kav­mine getirdi. Dediler ki: «–Ey Meryem! Hakîkaten Sen iğrenç bir şey yaptın!»” (Meryem, 27)

    “–Ey Hârûn’un kızkardeşi! Sen’in baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi.” (Meryem, 28)

    Âyette bahsedilen Hârûn, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kardeşi olan Hârûn -aleyhisselâm- değildir. Bu husustaki görüşlerin doğruya en yakın olanına göre Hazret-i Meryem’in hakîkî karde­şidir. O da ana ve babası gibi iffetli ve sâlih bir kimse idi. Bu se­beple kavmi, böyle birinin kızkardeşi olan Meryem’e zinâ etmeyi(!) aslâ yakıştıramadıklarını ifâde etmek istemişlerdi.

    Hazret-i Meryem’e İsrâîloğulları tarafından devamlı hakâret edili­yordu. O da sabırla dinliyor, kendisine emredildiği üzere konuş­muyordu. Ancak kavminin münâsebetsiz tavırları iyice arttı. Nihâyet Allâh’ın inâyeti erişti.

    Hz. İsa'nın Bebekken Konuşması
    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Bunun üzerine Meryem, çocuğu gösterdi. Dediler ki: «–Biz, beşikteki bir sabî ile nasıl konuşuruz?»” (Meryem, 29)

    Allâh’ın istikbâlde elçisi olacak olan Hazret-i Îsâ, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği konuşma kâbiliyeti ile dile geldi ve daha beşikte iken şöyle dedi:

    “–Ben, Allâh’ın (seçilmiş bir) kuluyum! O, bana Kitâb’ı verdi ve beni peygamber yaptı!” (Meryem, 30)

    “Nerede olursam olayım, O beni mübârek kıldı. Yaşa­dığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” (Meryem, 31)

    “Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı.” (Meryem, 32)

    “Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün selâmet banadır.” (Meryem, 33)

    Hazret-i Îsâ’nın daha beşikte iken böyle konuşması, çevresinde büyük bir hayret uyandırdı. Hazret-i Meryem, tenzîh ve tebrie edildi.

    İşte Hazret-i Meryem, münkir halkın kendisine sorduğu «–Bu çocuğu nereden aldın?» suâline karşı dâimâ cevap olarak bu şekilde çocuğunu gösterir ve «–Çocuk söylesin!» der, Îsâ -aleyhisselâm- da daha bebek iken:

    “–Benim annem namuslu, iffetli bir kadındır. Ey câhiller! İffet ve hayâ âbidesi olan annemi ayıplamayın! Biliniz ki Allâh Teâlâ, beni babasız olarak dünyâya getirmiştir. Bu, Allâh’ın bir mûcizesidir!” derdi.

    Bunun üzerine birçok kimse:

    “–Bu, Allâh’ın apaçık bir mûcizesidir. Yoksa yeni doğmuş hiçbir çocuk daha beşikte iken konuşamaz. Hakîkaten bu, Allâh tarafındandır; Cenâb-ı Hakk’ın azametini gösteren bir hâdisedir.” dediler.

    Bir kısmı ise yine de hâinliklerinden dönmediler. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu Îsâ -hak söz olarak- budur!” (Meryem, 34)

    Âyette Îsâ -aleyhisselâm-’ın “hak söz” olarak ifâde edilmesi, O’nun «Kün! = Ol!» emrinin eseri olmasındandır. Bu hakîkat, başka âyet-i kerîmelerde de anlatılır:

    “Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem’i de hatırla!) Biz O’na rûhumuzdan üfledik; O’nu ve oğlunu cümle âlem için ib­ret kıldık.” (el-Enbiyâ, 91)

    “İffetini korumuş olan İmrân kızı Meryem’i de (Allâh ör­nek gösterdi). Biz O’na rûhumuzdan üfledik ve O, Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdîk etti. O, gönülden itaat eden­lerdendi.” (et-Tahrîm, 12)

    HZ. ZEKERİYA'YA ATILAN İFTİRA VE ŞEHADETİ
    Hazret-i Îsâ’nın bebek iken konuşması, birçok iftirâları bas­tırmıştı. Ancak kısa bir müddet sonra tekrar fitne ve iftirâlar baş­ladı. Gâfil kavim:

    “–Babasız çocuk mu olurmuş?!” dediler.

    Sonra da:

    “–Yapsa yapsa bu zinâyı Zekeriyyâ yapmıştır!” diyerek Zekeriyyâ -aleyhisselâm- Beyt-i Makdis’te yalnız kaldığı bir sırada:

    “–Sen Meryem’le zinâ ettin!” diye bühtanda bulundular ve üzerine hücûm ettiler.

    Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, onların şerrinden korunmak için bir ağacın kovuğuna saklandı. Şeytan, insan kılığında oraya ge­lip Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ı arayan bedbahtlara, O’nun saklan­dığı ağacı göstererek:

    “–Şu ağacı testereyle ikiye ayırın! Bir şey kaybetmezsiniz! Zekeriyyâ onun içindedir!” dedi.

    Bedbahtlar, hemen ağacı kesmeye koyuldular. Testere Ze­keriyyâ -aleyhisselâm-’ın başını yarmaya başladığı zaman maz­lum peygamber «âhh!» diyecek oldu, fakat:

    “–Ey Zekeriyyâ! Şikâyette bulunma!” diye bir nidâ geldi.

    Zekeriyyâ -aleyhisselâm- da büyük bir tevekkül ve sabır için­de testereyle ikiye bölünerek şehîd oldu. İnd-i ilâhîde yüce mer­tebelere ulaştı.

    Bu sırada Hazret-i Meryem’in önceden nişanlısı olan Yûsuf-i Neccâr da aynı iftirâya uğramıştır.

    HZ. İSA VE MERYEM ALLAH'IN KORUMASINDALAR
    Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ı şehîd eden bedbaht yahûdîlerin, Hazret-i Meryem’e ve oğlu Hazret-i Îsâ’ya da bir zarar vermeme­leri için Cenâb-ı Hak, onları hıfz-ı emânına almayı murâd etti:

    “Meryem oğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alâmet kıldık. Onları, yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirdik.” (el-Mü’minûn, 50)

    Bu yerin Mısır’da olduğu rivâyeti vardır. Hazret-i Meryem ve Hazret-i Îsâ, orada on iki sene kaldı ve bu zaman zarfında fevka­lâde hâdiseler meydana geldi:

    Birgün, kaldıkları evde ağa’nın bir miktar parası kaybolmuş­tu. O evde düşkünler ve fakirler vardı. Ağa, bu parayı kimin aldı­ğını anlayamadı. Herkes töhmet altında kalmıştı. Bu durum, Hazret-i Meryem’e çok ağır geldi. Orada ikâmet edenler arasın­da bir kör ve bir kötürüm bulunuyordu. Hazret-i Îsâ, annesinin üzülmesi karşısında bu iki kişiye:

    “–Parayı sakladığınız yerden çıkartın!” dedi.

    Onlar da bu açık mûcize karşısında aldıkları parayı mecbû­ren getirdiler. Bu hâdiseden sonra Hazret-i Îsâ’nın îtibârı halk nezdinde iyi­ce yükseldi.

    HZ. İSA'NIN (A.S) PEYGAMBERLİĞİ
    Hazret-i Îsâ, Mısır’da on iki sene kaldıktan sonra Kudüs’e dönüp “Nâsıra” kasabasına yerleşti. Hristiyanlara bu sebeple “Nasrânî” denilmektedir.

    Hazret-i Îsâ’ya otuz yaşında peygamberlik verildi. O da he­men vazîfesini yapmaya, insanları tevhîde çağırmaya başladı.

    Allâh Teâlâ buyurur:

    “And olsun ki Biz, Nûh’u ve İbrâhîm’i gönderdik. Pey­gamberliği de Kitâb’ı da onların soyuna verdik. Onlardan (in­sanlardan) kimi doğru yoldadır; içlerinden birçoğu da yoldan çıkmışlardır.” (el-Hadîd, 26)

    Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçen dört büyük kitabın, bunların soyundan gelen peygamberlere indirildiği anlaşılmaktadır.

    “Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu Îsâ’yı da arkalarından gönderdik. O’na İncîl’i verdik; O’na tâbî olanların kalblerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allâh rızâsını kazanmak için (böyle) yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan îmân edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden ço­ğu da yoldan çıkmışlardır.” (el-Hadîd, 27)

    Ruhbanlık, hristiyanların sonradan ortaya çıkardığı bir anla­yış ve yaşayış tarzıdır. Rivâyetlere göre Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’dan sonra mü’minler, inkârcı zorbalarca yok edilmeye çalı­şılmış, girişilen üç savaşta mü’minler ağır kayıplar vermişler, sağ kalan îmân ehli, kendilerinin de ölümü hâlinde dîne dâvet edecek kimsenin kalmayacağı endişesiyle savaş yapmama kararı al­mış, sâdece ibâdetle meşgul olmaya başlamışlardı. İşte bu sû­retle fitneden kaçarak, dinlerinde ihlâs ve samîmiyet gösteren bu insanlar, dünyânın bütün zevklerinden, fazla yiyip içmekten ve evlenmekten vazgeçmişler; dağlar, mağaralar, oyuklar ve hücrelerde ibâdetle meşgul olmuşlardır. Ama birçoğu buna riâyet etmeyerek, Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın dînini inkâr ettiler; hü­kümdarlarının dînine girdiler; teslîs akîdesini ortaya attılar; bi’set gerçekleştiğinde de Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i inkâr ettiler ve benzeri sapıklıklara düştüler.

    HZ. İSA'NIN (A.S) TEBLİĞİ VE PEYGAMBERİMİZİ MÜJDELEMESİ
    Îsâ -aleyhisselâm-, dînini teblîğe devâm ediyordu. Fakat in­sanların birçoğu küfründe inat hâlindeydi.

    Îsâ -aleyhisselâm- birçok mûcizeler gösterdi. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a verilen Tevrât’ı tasdîk ettiğini, ancak yüce Allâh’ın bazı hükümleri değiştirdiğini teblîğ etti:

    “(Îsâ dedi ki:) «–Benden önce gelen Tevrât’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mûcize getirdim. O hâlde Allâh’tan korkun, bana da itaat edin!”

    “Allâh, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin! İşte doğru yol budur.” (Âl-i İmrân, 50-51)

    “Hatırla ki, Meryem oğlu Îsâ: «–Ey İsrâîloğulları! Ben si­ze Allâh’ın elçisiyim; benden önce gelen Tevrât’ı doğrulayı­cı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim!» demişti. Fakat O, kendilerine açık deliller getirince: «–Bu apaçık bir büyüdür!» dediler.” (es-Saff, 6)

    Yuhanna İncîli’nin 14. bölümünde Îsâ -aleyhisselâm-’ın şöy­le dediği rivâyet edilir:

    “–Ben Peder’e ibâdet edeceğim ve O size başka bir tesellî edici (Faraklit) gönderecek ki, O sizinle ebediyyen kalabilir.” (Yuhanna, 14/16-17)

    Ve 16. bölümünde de demiştir ki:

    “Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem, yardımcı (tesellîci, Faraklit) size gelmez. Ama gidersem, O’nu size gönderirim. Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız. Ne var ki O, yâni «Gerçeğin Rûhu» gelince, sizi gerçeğe yöneltecek. Çünkü O, kendiliğinden konuşmayacak, yalnız duyduklarını söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek.” (Yuhanna 16/7-9, 12-13)

    Faraklit Nedir?
    “Faraklit” kelimesi, “hamd”e tekâbül eden bir kelimedir. Bazı hristiyanlar bunu “muhallıs” (kurtarıcı) olarak açıklamışlar; ba­zıları da “hammâd” ve “hamîd” diye tefsîr etmişlerdir. Bu da gösteriyor ki “Faraklit” kelimesinin, Ahmed ve Muhammed mâ­nâsına uygun olarak asıl isme işâret ettiği açık bir şekilde anla­şılmaktadır.

    Barnabas İncîli 39. Bâb’da da şöyle bir bahis vardır:

    “–Söylediğin Mesîh’in ismi nedir ve O’nun geldiğini nasıl an­layacağız?” diyen havârîlerine Hazret-i Îsâ şöyle dedi:

    “–Mesîh’in (Rasûl’ün) adı, hayran olmağa değer güzellikte­dir. Cenâb-ı Hak, O’nun nûrunu yarattığı zaman, O’na bu ismi verdi ve O’nu semâvî ihtişâmı içine koydu. Sonra:

    «–Senin hatırın için Ben, cenneti, dünyâyı ve birçok mah­lûku yarattım. Bunların hepsini Sana hediye ediyorum. Sen’i takdîr eden, Ben’den nîmet bulacak; Sen’i inkâr eden, tarafımdan lânet olunacaktır. Ben Sen’i dünyâya Ben’im Rasûlüm olarak gönde­receğim. Sen’in sözün sırf hakîkat olacaktır. Yer ve gök ortadan kalkabilir, fakat Sen’in îmânın dâimâ ebedî olacaktır.» buyurdu.

    O’nun ismi Ahmed’dir.”

    Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-’ın civârında toplanmış o­lan mü’minler, hemen seslerini yükselterek:

    “–Ey Ahmed! Dünyâyı kurtarmak için çabuk gel!” diye niyaz­da bulundular. (Benzer ifâdeler için Barnabas İncîli’nin 41 ve 97. bâblarına da bakılabilir.)

    HZ. İSA (A.S) VE 12 HAVARİSİ
    Münkirlerin Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’a gayz ve kinleri git­tikçe artmıştı. Bunu farkeden Îsâ -aleyhisselâm-, kendisine ina­nanların arasından seçtiği on iki mü’mine, yâni havârîlerine:

    “–Allâh -celle celâlühû-’nun dînine hizmette ve onu muhâfa­zada kim benim yardımcım olacak?” diye sordu.

    Havârîlerin hepsi birden:

    “–Biz Sana yardımcılarız. Her şeyimiz ile Allâh’ın yoluna yar­dımcı olacağız. Çünkü biz, O’nun dînine gönül verdik. Sen şâhid ol ki, biz, Sen’in dînine bağlı gerçek müslümanlarız!” dediler.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Îsâ, onlar (bedbaht insanlar)daki inkârcılığı sezince: «–Allâh yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?» dedi. Havârîler: «–Biz, Allâh yolunun yardımcılarıyız; Allâh’a inan­dık! Şâhid ol ki, bizler müslümanlarız!» cevâbını verdiler.” (Âl-i İmrân, 52)

    “Ey îmân edenler! Allâh’ın yardımcıları olun! Nitekim Meryem oğlu Îsâ havârîlere: «–Allâh’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?» demişti. Havârîler de: «–Allâh (yo­lunun) yardımcıları biziz!» demişlerdi. İsrâîloğulları’ndan bir zümre inanmış, bir zümre de inkâr etmişti. Nihayet Biz, inananları, düşmanlarına karşı destekledik; böylece üstün geldiler.” (es-Saff, 14)

    “Havârî” kelimesi, Arapça’ya Habeşçe’den geçmiş olup aslı “havâryâ”dır ve “yardımcı” mânâsı taşımaktadır. Ayrıca “seçkin insan” anlamına da gelmektedir.

    Havârîler de, Îsâ -aleyhisselâm-’a herkesten önce îmân eden ve O’na yardımcı olan on iki ihlâslı ve temiz mü’mine verilen isimdir. Bunlara “ensârullâh” da denmiştir. Havârîler, Hristiyanlığın yayılması için Îsâ -aleyhisselâm- tarafından seçilmişlerdir. Meşhur Barnabas İncîli’ni yazan Barnabas da bunlardandır.

    Semâdan Sofra İnmesi (Mâide)
    Havârîler, Hazret-i Îsâ’dan, semâdan sofra inmesi için duâ etmesini istediler. Îsâ -aleyhisselâm-

    “–Allâh’ın kudretinden şüphe mi ediyorsunuz? Böyle bir şey istemeye nasıl cesâret ediyorsunuz?” diye sordu.

    Havârîler:

    “–Başka bir maksadımız yoktur. Allâh -celle celâlühû-’nun lutfuna nâil olmak ve daha da mutmain olmak için böyle bir sof­ra istedik!” dediler.

    Îsâ -aleyhisselâm-, gusledip iki rek’at namaz kıldı. Üzerine tezellül için eski bir elbise giyip Allâh’a ilticâ etti. Bu sofra ve onun ihsân gününün bir bayram olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyâz etti.

    Bu duâ makbûl oldu ve “mâide” (sofra) indi. Üzerinde kebap olmuş bir balık vardı. Balığın baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke mevcuttu ve sofra yeşilliklerle donatılmıştı. Ekmek üzerin­de de zeytin, bal, peynir vs. vardı.

    Havârîler bu sefer:

    “–Ey Allâh’ın peygamberi! Bu mûcize içinde de bir mûcize göster!” dediler.

    Îsâ -aleyhisselâm- sofradaki balığa:

    “–Ey balık! Kâinâtın Rabbinin izni ile diril!” dedi.

    Balık canlandı. Havârîleri bir korku sardı. Îsâ -aleyhisselâm- bu defa:

    “–Ey balık! Rabbimin izni ile eski hâline dön!” buyurdu.

    Balık önceki hâline döndü. Havârîler, Hazret-i Îsâ’ya:

    “–Ey Rûhullâh! Önce Siz yiyin!” dediler.

    Îsâ -aleyhisselâm- ise:

    “–Hayır! Kimler istedi ise onlar yesin!” buyurdu.

    Havârîlerde bir korku meydana geldi. Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-

    “–Fakir ve hastalar gelsin, onlar yesin!” diye emretti.

    Hemen fakir ve hastalara haber verdiler. Bin üç yüz kişi geldi ve bu sofradan yedi. Buna rağmen balık bitmedi. Bütün yiyenler şifâ buldu; yemeyenler de pişman oldular.

    Havarilerin Bitmeyen İstekleri ve Hz. İsa'nın (a.s) Duası
    Diğer bir rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, havârîlere otuz gün oruç tutmalarını emretmişti. Onlar, oruçlarını tamamlayınca, yaptıkları bu ibâdetin kabûl olup olmadığı husûsunda mutmain olmak için gökten bir sofra inmesini, o günün bayram olmasını ve sofranın da zengin-fakir herkese yetmesini Hazret-i Îsâ’dan taleb ettiler.

    Îsâ -aleyhisselâm-, onların, böyle bir talebin şükrünü yerine getiremeyeceklerinden endişe etti. Kendilerine nasihatte bulun­du. Bu isteklerinden men etmeye çalıştı.

    Fakat havârîler arzularından vazgeçmeyince, Îsâ -aleyhis­selâm- seccâdesine geçti, onlar da arkada saf tuttular. Rûhullâh, Cenâb-ı Hakk’a niyâz ile ağlamaya başladı. İlticâsı biterken Allâh’ın bir lutfu olarak gökten mâide (sofra) geldi. Onu, sa­rıklı iki kimse taşıyordu. Îsâ -aleyhisselâm-, bu sofranın rahmet olması; azâb olmaması için duâ etti.

    Gökten inen sofra yaklaştı, Îsâ -aleyhisselâm-’ın önünde durdu. Hazret-i Rûhullâh:

    diyerek sofranın örtüsünü kaldırdı. Üzerinde yedi balık, yedi pi­de, sirke, nar ve çeşitli meyveler vardı.

    Sofra, gün aşırı inmeye başladı. Bu, kırk gün devâm etti. Mâide, kuşluk vakti iner, zengin-fakir herkes yer ve öğle vakti se­mâya çekilirdi ve bu esnâda gölgesi yere düşerdi.

    Daha sonra, «Zenginler ve sağlamlar yemesin!» diye vahiy geldi. Bu emir, kalbi bozuk olan zengin ve sağlamların ağırı­na gitti. Nefislerine tâbî olarak sofradan mahrum bırakıldıklarına kızdılar ve:

    “–Siz bu sofrayı hak mı kabûl ediyorsunuz?” diye alaya başladılar.

    Bunlar otuz veya üç yüz otuz kişiydi ki, gazab-ı ilâhîye dûçâr olarak bir gecede domuz hâline döndürüldüler. Hak Teâlâ’nın bildirdiği azâba uğradılar. Diğer insanlar da, bunların hâlini görüp korktular. Îsâ -aleyhisselâm-’a sığındılar.

    Domuz hâline gelenler, Îsâ -aleyhisselâm-’ı görünce derman dilerlerdi. Etrafında dolaşarak bunu ifâde edici hareketler yapar­lardı. Îsâ -aleyhisselâm-, bunlara isimleri ile hitâb edince ağlar­lar; başları ile işâret edip imdâd isterlerdi. Ancak çok büyük bir is­yâna düştükleri için, bu azâbı hak etmişlerdi ve üç gün sonra da tamâmen helâk oldular. Leşleri de kayboldu.

    Rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, yanından bir domuz ge­çerken «Selâmet ol!» diyordu. Etrâfındakiler:

    “–İlâhî azâba dûçâr oldukları hâlde, niçin böyle buyuruyor­sunuz?” diye sordular.

    Îsâ -aleyhisselâm- da:

    “–Ağzımı kötüye alıştırmamak için!” buyurdu.

    Gökten İnen Sofra (Maide) Kur'an'da Nasıl Geçiyor?
    Sofra indirilmesi hâdisesi, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifâde buyrulur:

    “Hani havârîler: «–Ey Meryem oğlu Îsâ! Rabbin bize gökten, donatılmış bir sofra indirebilir mi?» demişlerdi. O (da): «–Îmân etmiş kimseler iseniz, Allâh’tan korkun!» ce­vâbını vermişti.”

    “(Fakat) onlar: «–Ondan yiyelim, kalblerimiz mutmain ol­sun! Bize doğru söylediğini bilelim ve onu gözleriyle gör­müş şâhidler olalım istiyoruz!» demişlerdi.”

    “(Bunun üzerine) Meryem oğlu Îsâ şöyle dedi: «–Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve Sen’den bir âyet (mûcize) ol­sun! Bizi rızıklandır; zâten Sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.»”

    “Allâh da şöyle buyurdu: «–Ben onu size şüphesiz in­direceğim; ama bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, kâinatta hiçbir kimseye etmediğim azâbı, ona edeceğim!»” (el-Mâide, 112-115)

    Âyet-i kerîmelerden de anlaşıldığı gibi, havârîlerin mâide ta­lebi, kalblerinin mutmain olması içindi. Yoksa şüpheleri olduğu için değildi. Onlar, ilâhî bir mûcize manzarası seyretmek istiyor­lardı. Ancak bu taleb, büyük bir mes’ûliyeti de peşinden getirdiği için Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Eğer mü’min iseniz Allâh’tan korkun!” buyurmuştu.

    Burada iki husus vardır:

    Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-: “–Mûcizenin mâhiyetini tâyin ederek iste­mekte Allâh’tan korkun!” buyurdu. Çünkü mûcizeyi kendi arzusu istikâmetinde istemek, cürüm ve haddi aşmaktır. Bir nevî cür’ettir ve bu kadar mûcize görmüş iken tekrar tekrar mûcize taleb et­mek, yersiz bir istektir. Bu da, îmân eden bir kula yakışmaz. Teslîmiyeti zedeler.
    Diğer taraftan Îsâ -aleyhisselâm-: “–Eğer mü’min iseniz Allâh’tan korkun!” demekle onlara, isteklerinin meydana gel­mesi için takvâyı emretmektedir.
    Ammâr bin Yâsir -radıyallâhu anh-’tan gelen bir hadîs-i şerîfte şöyle rivâyet edilir:

    “Sofra gökten inerdi. Üzerinde ekmek ve et bulunurdu. Yi­yenlere; hıyânet etmemeleri, alıp saklamamaları ve ertesi gün için (yemek üzere) ayırmamaları emrolundu. (Fakat) onlar, (bu emri) dinlemeyip hıyânet ettiler. (Sofradaki yiyecekleri) aldılar ve sakladılar. Bunun üzerine maymunlar ve domuzlar hâline döndü­rüldüler.” (Tirmizî, Tefsîr, 5/3061)

    Havârîlerin ve Îsâ -aleyhisselâm-’ın Nusaybin’e Gitmeleri
    Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-’tan şöyle rivâyet edilir:

    Îsâ -aleyhisselâm-, Nusaybin’de kibir ve zulüm ile mâruf bir hükümdarı îmâna dâvet etmeye memur edildi. Kendisinden ön­ce oraya birkaç havârîsini göndermeyi düşündü:

    “–Kim gidecek?” diye sordu.

    Ya’kûb:

    “–Ben gideceğim.” dedi.

    Ona Tevman ve Şem’un da iltihâk etti. Şem’un, Hazret-i Îsâ’ya:

    “–Ey Rûhullâh! İzninizle ben de gideceğim, ancak dara dü­şüp de sizi çağırırsam, nazar ve yardımlarınızı üzerimizden ek­sik etmeyiniz!” diye ricâda bulundu.

    Üçü birlikte yola çıktılar. Şem’un şehrin dışında kaldı:

    “–Yar­dım isterseniz ben gelirim.” dedi.

    Ya’kûb ve Tevman şehre girdiler. Halkı toplayıp tevhîd akî­desine dâvet ettiler. Halk, Hazret-i Meryem ve Îsâ -aleyhisselâm- hakkındaki sû-i zanlara inanmış oldukları için bu dâvete red ile mukâbelede bulundular. Hattâ onları lânetlediler. Sonra Tevman’ı hü­kümdara götürdüler. Hükümdar, onun ellerini ve ayaklarını kes­tirdi. Gözlerine de mil çektirip zindana attırdı.

    Bu arada Şem’un, hâlini gizleyerek şehre girdi. Hükümdâra yaklaştı. Güzel bir dostluk kurdu ve onun sohbet arkadaşların­dan oldu. Birgün Şem’un, Tevman’a bir şeyler sormak istediğini söyleyerek hükümdardan müsâade istedi. İkisi de birbirlerini ta­nımıyor gibi yaptılar.

    Şem’un:

    “–Ey kişi! Sözün nedir?” diye sordu.

    Tevman:

    “–Îsâ -aleyhisselâm- Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür.” dedi.

    Sonra konuşmaları şöyle devâm etti:

    “–Sözünün doğruluğuna delîlin nedir?”

    “–Her hastalığa şifâ olmaktadır.”

    “–Bunu tabipler de yapar. Başka delîlin var mı?”

    “–Halkın, evlerinde ne yiyip ne sakladıklarını bilir.”

    “–Bunu kâhinler de bilir. Başka?”

    “–Çamurdan kuş yapıp uçurtur.”

    “–Bunu sihirbazlar da yapar. Başka?”

    “–Ölüleri diriltir!..”

    “–İşte bu, insanüstü bir şeydir. O hâlde Îsâ’yı çağıralım. Hakîka­ten ölüleri diriltir ise O’na îmân edelim!”

    Hükümdar, Şem’un’un bu sözlerini hoş karşıladı. Hemen ha­ber ulaştırdılar ve bu dâvet üzerine Îsâ -aleyhisselâm- Nusay­bin’e geldi. Şem’un’u hiç tanımıyor gibi yaptı.

    Şem’un hükümdâra:

    “–İsterseniz O’nu Tevman’la deneyelim.” dedi.

    Tevman’ı getirdiler. Îsâ -aleyhisselâm- Tevman’ın ayaklarını ve kollarını sıvazlayınca vücûdu yine eski hâline geldi. Daha sonra gözlerini de eliyle sildi; onlar da iyileşti.

    Şem’un hükümdâra bakıp:

    “–İşte bu gerçekten peygamberliğe bir delildir.” dedi.

    Daha sonra Şem’un:

    “–Ey Îsâ! Meclisimizde bulunanlar bu gece evlerinde ne ye­diler? Ne sakladılar?” diye sordu.

    Îsâ -aleyhisselâm-, hepsini bir bir söyledi.

    Çamurdan yarasa yapmasını teklîf etti. Onu da yapıp uçur­du. Hastalar için şifâ talebinde bulundu. Bütün hastalar şifâya kavuştular. Bir ölü diriltmesini istedi. Üstelik diriltilecek şahıs da Nûh -aleyhisselâm-’ın oğlu Sâm olarak tâyin edildi. Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın izni ile Sâm bin Nûh’u da diriltti. Sâm’a:

    “–Öldüğün zaman böyle yaşlı mı idin?” dediler.

    O da:

    “–Hayır! Kıyâmet koptu zannettim!..” dedi.

    Ardından Sâm bin Nûh, Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın pey­gamberliğini tasdîk ederek, tekrar vefât etti.

    Bu kadar çok ve açık mûcizeler karşısında hükümdar ve as­kerleri hep birlikte îmân ettiler.

    Buradan anlaşılmaktadır ki, bir müslümanın akıl ve idrâk sâ­hibi olması ve firâsetli hareket etmesi gerekir. Zîrâ her doğru her yerde söylenmez; zamanı beklenir, zemîni hazırlanır.

    Habibi Neccar'ın Hikayesi
    Îsâ -aleyhisselâm-, Antakya taraflarına iki havârî gönderdi. Bunlar, insanları putperestlikten vazgeçip îmâna gelmeye dâvet ettiler. Ancak orada putperest bir kral vardı ve bu iki havârîyi ya­kalatıp hapse attırdı.

    Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-, havârîlerin reisi olan Şem’un’u oraya gönderdi.

    Şem’un, ilk önce kralla yakınlık kurdu. Kral ve etrâfı üzerinde oluşturduğu müsbet tesirini ve nüfûzunu iyice kemâle erdirdikten sonra da onları güzel bir usûlle îmâna dâvet etti. Kral ve etrâfı bu dâvetten mutmain olup îmân ettiler. Fakat halk îmân etmedi.

    Halkın bu îtirazlarını duyan Habîbü’n-Neccâr isminde bir şahıs, şehrin uzağındaki evinden koşarak onların arasına girdi. Bu elçilerin bildirdiklerine kendisinin inandığını söyleyerek herke­si îmâna çağırdı. Ancak gâfil halk, onu dinlemedikleri gibi iyice taşmış bulunan öfkelerine tâbî olarak Habîbü’n-Neccâr’ı oracık­ta şehîd ettiler.

    Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:

    “Onlara, şu şehir halkını misâl getir! Hani onlara elçiler gelmişti.” (Yâsîn, 13)

    “İşte o zaman Biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik. On­lar: «–Biz size gönderilmiş elçileriz!» dediler.” (Yâsîn, 14)

    “Elçilere dediler ki: «–Siz de ancak bizim gibi birer in­sansınız. Rahmân, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak ya­lan söylüyorsunuz!»” (Yâsîn, 15)

    “(Elçiler) dediler ki: «–Rabbimiz biliyor; biz gerçekten si­ze gönderilmiş elçileriz.»” (Yâsîn, 16)

    “«–Bizim vazîfemiz, açık bir şekilde Allâh’ın buyrukları­nı size teblîğ etmekten başka bir şey değildir!» dediler.” (Yâsîn, 17)

    “(Fakat gâfil halk:) «–Doğrusu siz, bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, and olsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlakâ fenâ bir kötülük dokunur.» dediler.” (Yâsîn, 18)

    “Elçiler şöyle cevap verdi: «–Sizin uğursuzluğunuz si­zinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa, bu uğursuzluk mu­dur? Bilâkis, siz aşırı giden bir milletsiniz!»” (Yâsîn, 19)

    “Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi: «–Ey kavmim! Bu elçilere uyunuz!» dedi.” (Yâsîn, 20)

    “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbî olun; çünkü onlar, hidâyete ermiş kimselerdir.»” (Yâsîn, 21)

    Bu tavsiyesinden dolayı, adama dönerek:

    «–Vay sen de mi onların dînindensin?!» dediler. Bunun üzerine adam şöyle dedi:

    “–Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibâdet etmeyecekmişim! Hâlbuki, hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” (Yâsîn, 22)

    “O’ndan başka ilâhlar mı edineyim? O çok esirgeyici Allâh, eğer bana bir zarar dilerse, onların (putların) şefâati ba­na hiçbir fayda vermez; beni kurtaramazlar.” (Yâsîn, 23)

    “İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum.” (Yâsîn, 24)

    “Şüphesiz ben, Rabbinize inandım; beni dinleyin!” (Yâsîn, 25)

    Ancak azgın ve bedbaht güruh, bu sözleri dinlemeyip o zâtı taş yağmuruna tuttu. Habîbü’n-Neccâr tam öleceği esnâda ona:

    “«–Gir cennete!» denildi. (O da bunun üzerine) dedi ki: «–Keşke, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrâma mazhar olanlardan kıldığını kavmim bilseydi!»” (Yâsîn, 26-27)

    Ebû Mücâhid Hazretleri buyurur ki:

    “Mahlûkatın en ahmağı nefistir. Çünkü hep kendi aleyhine olan şeyleri ister.”

    Nitekim bedbaht ahâlî, Habîbü’n-Neccâr’ın yüce dâvetini ka­bûl etmemişler, ayrıca nefsânî arzularına uymadığı için onu uğur­suzlukla ithâm etmişlerdi. Hâlbuki Habîbü’n-Neccâr, onların dün­yâ ve âhiret selâmetini istemişti. Fakat onlar, nefsâniyetlerine tâbî olarak îmâna gelmediler ve âhiretlerini helâk ettiler.

    İSA ALEYHİSSELAMIN GÖĞE YÜKSELİŞİ
    Mûsâ -aleyhisselâm-’a gönderilen dinde Benî İsrâîl gevşek­lik göstermiş, pek çok îtirazlarda bulunmuş ve doğru yoldan tamâmen ayrılmışlardı. Bundan sonra gelen nebîler, kendilerini dâimâ îkâz ettilerse de, bu azgın millet, yine de uslanmayıp şid­dete dahî başvurdular; hattâ peygamberleri katletmeye kadar aşırıya gidip peygamber kâtili oldular.

    İşte bu kavim, Îsâ -aleyhisselâm-’ın zuhûrunda dağınık du­rumdaydı. Bir kurtarıcı bekliyorlardı. Bekledikleri peygamberin, mücâdeleci, tuttuğunu koparan ve çok şiddetli bir kimse olması­nı istiyorlardı. Çünkü o peygamber, kendilerini esâretten kurtarıp büyük menfaatlere kavuşturmalı idi.

    Bunun içindir ki Îsâ -aleyhisselâm-, onları hidâyete dâvet ile gönderildiğinde, yahûdîler onu çok yumuşak buldular. Ve kendi­sine inanmak istemediler.

    Ancak Îsâ -aleyhisselâm-, her şeye rağmen sabır göstere­rek yeryüzünde sulh ve selâmet hislerini yerleştirmeye, insanla­rın aralarını düzeltip onları barıştırmaya gayret gösterdi. Yahûdîleri içinde bulundukları sapık yoldan kurtarmaya çalıştı. Fakat elleri peygamber kanlarına bulanmış azgın yahûdîler, bu dâvetten rahatsız oldular. Netîcede Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ı öldürme­ye karar verdiler. Hem Îsâ -aleyhisselâm-’a, hem de etrâfındaki­lere zulmetmeye başladılar.

    Öyle ki, mâruz kaldıkları zulümler karşısında havârîlerden Yudas, Ishar ve Yot (Yehûdâ) irtidâd etti. Üstelik içlerinden Yehûdâ, Zekeriyyâ ve Yahyâ -aleyhimesselâm-’ı öldüren cânî yahûdîlere Îsâ -aleyhisselâm-’ın bulunduğu yeri haber verdi. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın gazabına uğrayanlardan oldu ve yaptığının cezâsı ola­rak, cânî yahûdîlere Îsâ -aleyhisselâm- sûretinde gösterildi ve çar­mıha o gerildi. Îsâ -aleyhisselâm- ise, göğe ref’ edildi.

    İsa Aleyhisselamın Göğe Yükselişi Hakkındaki Farklı Görüşler
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya ref’i hakkında farklı görüşler vardır:

    İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan gelen rivâyete göre, yahûdîlerden bir cemâat, Îsâ -aleyhisselâm- ve annesi Hazret-i Meryem’e dil uzattılar. Hazret-i Îsâ da ellerini kaldırdı ve:

    “–Yâ Rabbî! Sen beni «Kün! = Ol!» kelimesi ile halk ettin. Bana ve anneme dil uzatanlara lânet et!” diye duâ etti.

    Allâh Teâlâ, bu duâyı kabûl buyurarak, iftirâ ve alay eden­leri maymun ve domuza çevirdi.

    İşte bu hâdiseden sonra yahûdîler, Îsâ -aleyhisselâm-’ı kat­letmeye karar verdiler. Havârîlerden Yehûdâ’ya birkaç kuruş pa­ra vererek ondan Hazret-i Îsâ’nın yerini öğrendiler. Fakat Cebrâîl -aleyhisselâm-, Rûhullâh’ın yanından hiç ayrılmıyor, O’nu koru­yordu. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “...Biz Meryem oğlu Îsâ’ya açık mûcizeler verdik ve O’nu Rûhu’l-Kudüs ile güçlendirdik...” (el-Bakara, 253)

    Nihâyet Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh tarafından semâya kaldı­rıldı. O sırada otuz üç yaşındaydı.

    Yahûdîler, Hazret-i Îsâ’nın kaldığı eve girince Cenâb-ı Hak, Yehûdâ’yı Îsâ -aleyhisselâm- şeklinde temessül ettirdi de Rûhullâh’ın yerine Yehûdâ’yı öldürdüler. Allâh Teâlâ buyurur:

    “İnkâr etmelerinden ve Meryem’in üzerine büyük bir iftirâ atmalarından ve «–Allâh elçisi Meryem oğlu Îsâ’yı öldürdük!» de­meleri yüzünden (onları lânetledik). Hâlbuki O’nu ne öldür­düler; ne de astılar. Fakat (öldürdükleri) onlara Îsâ gibi gös­terildi. O’nun hakkında ihtilâfa düşenler, bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışın­da hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak O’nu öl­dürmediler.” (en-Nisâ, 156-157)

    “Bilâkis Allâh, O’nu (Îsâ’yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allâh izzet ve hikmet sâhibidir.” (en-Nisâ, 158)

    Allâh, Îsâ -aleyhisselâm-’ı yahûdîlerden muhâfaza etmiş O’­nu öldürmelerine mânî olmuştur. Bu kesindir. O’nu kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Ancak bunun şekli ve za­manı husûsunda değişik rivâyetler vardır. Ekseriyete göre Allâh -celle celâlühû-, Îsâ -aleyhisselâm-’ı, kudretiyle mânevî semâlardaki husûsî mevkiine kaldırmıştır. Kıyâmetten önce tekrar dün­yâya gönderecektir. O zaman bütün hristiyanlar, müslüman ola­cak ve dünyâda tek din olarak İslâm kalacaktır.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “(Yahûdîler) tuzak kurdular; Allâh da onların tuzaklarını bozdu. Allâh, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Âl-i İmrân, 54)

    “Allâh buyurmuştu ki: «–Ey Îsâ! Şüphesiz ki Sen’i öldürecek olan (onlar değil) Ben’im; Sen’i nezdime yükseltecek, Sen’i küfredenlerin içinden tertemiz (kurtarıp) çıkara­cak ve Sana tâbî olanları kıyâmet gününe kadar küfredenle­rin üstünde tutacak da (Ben’im). Sonra dönüşünüz (de) yalnız Bana (olacak)tır. İşte (o zaman) aranızda, hakkında ihtilâf et­mekte olduğunuz şeylerin hükmünü Ben vereceğim.” (Âl-i İmrân, 55)

    “İnkâr edenler var ya, onları dünyâ ve âhirette şiddet­li bir azâba çarptıracağım; onların hiçbir yardımcıları da ol­mayacak!” (Âl-i İmrân, 56)

    “Îmân edip sâlih amel işleyenlere gelince, Allâh onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allâh zâlimleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 57)

    İsa Aleyhisselam'ın Göğe Yükselişinden Sonra Hristiyanlar
    Îsâ -aleyhisselâm- semâya ref’ edildikten sonra hristiyanlar, yetmiş iki fırkaya bölündüler. Teslîs akîdesi ortaya çıktı. Hristiyanların Ya’kûbiyye fırkası:

    “Allâh, Îsâ’ya hulûl etti. O’nun bedeninde şekillendi ve O’nun şeklinde göründü. Yâni Allâh, Îsâ’dır...” dediler.

    Bu görüş, Hind felsefesinden gelmektedir. Kudüs, Hind me­deniyeti ile Roma’nın dâimâ tesiri altındaydı. Hind felsefesine göre Allâh, dünyâya indi; bir anne ve babadan doğmuş olan “Krişna”ya hulûl etti. Bu şekilde Krişna, yaratıcı oldu; Allâh oldu.

    Oysa Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

    “And olsun ki, «–Allâh, kesinlikle Meryem oğlu Mesîh’tir!» diyenler, kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesîh: «–Ey İsrâîloğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allâh’a kulluk ediniz! Biliniz ki, kim Allâh’a ortak koşarsa, muhakkak Allâh ona cenneti ha­ram kılar; artık onun yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar yoktur!» demişti.” (el-Mâide, 72)

    “Meryem oğlu Mesîh, ancak bir rasûldür. Ondan önce de (birçok) rasûller gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri na­sıl açıklıyoruz; sonra bak, nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar.” (el-Mâide, 75)

    Bu âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak, tamâmen şirkten ibâret olan teslîs akîdesinin bâtıllığını ifâde buyurmaktadır.

    Îsa -aleyhisselâm-’ın Göğe Kaldırılmasından Sonra Teşekkül Eden Yetmiş İki Fırka
    Îsa -aleyhisselâm-’ın göğe kaldırılmasından sonra teşekkül eden yetmiş iki fırka, ana hatlarıyla üç kısma ayrılır:

    “Îsâ aramızda Allâh idi, şimdi gitti.” diyenler;
    “Îsâ Allâh’ın oğlu idi, şimdi gitti.” diyenler ve;
    “Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür. Allâh -celle celâlühû-, O’nu semâya ref’ etmek sûretiyle kendisine ikramda bulunmuştur.” diyenler.
    İlk iki grup küfre ve dalâlete düşenler, üçüncü grup ise ger­çekten îmân edenlerdir.

    Hz. İsa'nın (a.s) Ardından Havarileri ve Yehuda'nın Ölümü
    Yahûdîler, Hazret-i Îsâ’nın ardından da havârîlere olan ezi­yetlerine devâm ettiler. Gerçek havârîler ise, bütün işkence ve cefâlara karşı büyük bir sabır ile tahammül gösteriyorlardı.

    Bunlardan biri olan Barnabas, Îsâ -aleyhisselâm-’ın son günleri hakkında İncîl’inin 221 ve 222. bâblarında şu bilgileri veriyor:

    Roma askerleri, Hazret-i Îsâ’yı yakalamak için eve girdikleri vakit, Cenâb-ı Hakk’ın emri ile dört büyük melek onu pencereden çıkararak semâya ref’ ettiler. Romalı askerler:

    “–Sen Îsâ’sın!” diye Yehûdâ’yı yakaladılar ve onu bütün yalvarmala­rına rağmen çarmıha gerip öldürdüler.

    Daha sonra Îsâ -aleyhisselâm-, annesi Meryem’e ve havârî­lerine göründü. Hazret-i Meryem’e:

    “–Anneciğim, görüyorsun ki ben asılmadım. Benim yerime Yehûdâ çarmıha gerilip asıldı. Şeytandan sakının; çünkü o, dün­yâyı süslü göstererek sizi aldatmaya çalışacak.” dedi.

    Sonra inananların muhâfaza edilmesi için Cenâb-ı Hakk’a duâ etti. Ardından havârîlerine döndü:

    “–Allâh -celle celâlühû-’nun nîmet ve rahmeti sizinle olsun!” dedi.

    Bu sözlerinin ardından dört büyük melek, O’nu tekrar semâ­ya kaldırdılar.

    HZ. İSA ALEYHİSSELAM GÖĞE YÜKSELTİLDİKTEN 40 SENE SONRA

    Îsâ -aleyhisselâm-, semâya çıkarıldıktan kırk sene sonra (M.S. 70 yıllarında) Romalılar, kumandan Titus önderliğinde Kudüs’ü yağmaladılar. Yahûdîlerin bir kısmını öldürürken, bir kısmını da esir aldılar. Tevrât ve diğer kitapların hepsini yaktılar. Kudüs’ü harâbeye çevirip Süleyman Mâbedi’ni yıktılar. Mâbedden geriye sadece bir duvar kaldı. Yahûdîler bugün “Ağlama Duvarı” (Batı Duvarı) olarak bilinen bu kalıntının önünde o günlerin anısına ağlayıp gözyaşı dökerler. Bundan sonra yahûdîler toparlanamadı, hor ve hakir olarak yaşadılar.

    Havârîler, Yehûdâ mürted olunca yerine Matthias’ı seçtiler. Etrâfa dağılıp Îsevîliği yaymaya başladılar.

    Îsevîlik yayılmağa başlayınca yahûdîler; Romalılar, Yunanlılar ve putperestlerle birleşip bu dînin karşısına çıktılar. Hristiyanlığı benimseyen ilk yahûdîleri, sirklerde arslanlara parçalattılar. Çok büyük zulüm ve işkenceler yaptılar.

    Ashâb-ı Uhdûd Örneği
    Yahûdî Zûnuvas ve adamları, Yahûdîliği kabûl etmeyen Necran hristiyanlarını, hendek içinde tutuşturulmuş bir ateşe atarak yakıyor ve yanmakta olan insanları seyrediyorlardı. Bu­na rağmen Îsâ -aleyhisselâm-’ın sâdık mü’minleri, inançlarından vazgeçmiyor ve dâvâları uğruna korkusuzca ölüme gidiyorlardı. “Ashâb-ı Uhdûd” diye anılan bu mü’minler hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

    “Burçlara sâhip gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan güne, (o günde) şâhidlik edene ve edilene and olsun ki, ateş­le dolu hendeğe atılanlar, (yakılarak) öldürüldü. Onlar (yakan­lar) da başlarına oturmuşlar, mü’minlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı.” (el-Burûc, 1-7)

    “İsa Allah’ın Oğludur!” Dediler (Haşa)

    Bu vahşet ve zulümlerle de yetinmediler. Hristiyanlığı kökünden yık­manın plânlarını yaptılar. Bolüs (Pavlos) adlı bir yahûdî, kendi yalanlarını da katarak muhtelif risâleler yazdı. Kendisini Îsevî gibi gös­tererek:

    “–Îsâ Allâh’ın oğludur!” dedi.

    Şarabın ve domuzun helâl olduğunu, Cumartesi gününün yasaklarına uymanın ve sünnet olmanın gereksiz olduğunu söyledi. Böylece Hazret-i Mûsâ’nın şerîatinde bulunan emir ve nehiylere uymaya gerek olmadığını bildirdi. Sâdece îmânın yeterli olduğunu, amele gerek kalmadığını söyledi. Halbuki Hazret-i Îsâ, Hazret-i Mûsâ’nın şerîati üzere amel etmişti. Nitekim İncîl’de Hazret-i Îsâ’ya izâfe edilen bir sözde:

    “Sanmayın ki ben şerîati veya peygamberleri yıkmaya geldim. Ben yıkmaya değil, fakat tamamlamaya geldim.” (Matta, 5/17) ifâdeleri yer almaktadır.

    Yasakları Meşrulaştıranlar "Pavlos ve Arkadaşları"
    Bundan dolayı Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-, hayâtı boyunca Yahûdî mâbedlerinde ibâdet etmiş, sünnet olmuş, şarap içmekten, domuz eti yemekten sakınmış ve sakındırmıştır. Pavlos ve arkadaşları ise, ne Hazret-i Îsâ ne de Allâh Teâlâ kendilerine böyle bir yetki vermediği hâlde bu yasakları meşrûlaştırarak dîni tahrîf etmişler ve Hristiyanlığı nefsânî arzularına göre şekillendirmeye çalışmışlardır.

    Pavlos: “Allâh birdir, sıfatı üçtür.” diyordu. Dîni, Eflâtun’un felsefesi ile te’lif ediyordu. Eflâtun’un felsefesi kısaca şudur:

    Görünmeyen yaratıcı ilâh,
    İlâhın görünen ve bilinen veziri, yardımcısı olan logos (mantık),
    Görünen ve bilinen kâinât.
    Pavlos da, Hristiyanlığın ulûhiyet inancını şu şekilde düzenledi:

    Allâh,
    Oğlu Îsâ,
    Rûhu’l-Kudüs.
    Böylece Hristiyanlığa bugünkü teslis inancı girmiş oldu.

    Hristiyanlık Kaça Ayrıldı?
    O zamanki şartlar da buna müsâit idi. Zîrâ halk, taassupları sebebiyle Yahûdîlik’ten hoşlanmıyordu. Bu yeni teslîs inancını ise atalarından devraldıkları çok tanrılı inanca daha yakın buluyorlardı.

    Bundan sonra hristiyanlar ikiye ayrıldı:

    Bolüsçüler (Pavlosçular): Kendilerine inanan krallar oldu. Bu sebeple kuvvetlendiler.
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya ref’ edilmesinden sonra Hristiyanlığı seçen Pavlos, bu yeni dîni, aslî inancından uzaklaştırarak teslîse dayalı bir inanç sistemine dönüştürdü. Daha sonra bugünkü İncîl’lerin önemli bir kısmını oluşturan ve ilk dört İncîl’e de kaynaklık edecek olan 14 değişik risâle yazdı. Bunlar, Hristiyan kutsal metinlerinde dört İncîl gibi önemlidir.

    Barnabasçılar “–Îsâ -aleyhisselâm- insandır; bir peygamberdir. Ona aslâ tapılmaz.” diyorlardı. Ayrıca havârî Ya’kûb’un başkanlığındaki Ebiyonitler de bu gruba dâhil olup aynı inancı savunuyorlardı. Bunlar, kendilerini destekleyen krallar olmadığı için zayıf duruma düştüler.
    Diğer taraftan Pavlosçuların düşmanca tavırları her geçen gün artmakta ve Barnabasçılar’ı eritmekteydi. Buna ilâveten, 325 târihinde Kostantin tarafından toplanan konsülden müteşek­kil papazlar hey’eti, Barnabas İncîli’ni geçersiz saydılar ve birçok İncîl’lerden birbirine yakın dört İncîl’i geçerli kabûl ettiler. Bunlar, Luka, Yuhanna, Markos ve Matta’dır. Bu dört İncîl’in dışında kalan İncîl’ler imhâ edildi. Bunların dışındaki İncîl’ler resmî kilise tarafından sahte sayıldı.

    Artık sadece dört bozuk İncîl resmen yazılıp okunmaya baş­landı. Böylece diğerleriyle birlikte Barnabas da -en güvenilir İncîl olmasına rağmen- ortadan kalkmış oldu. Gerçekten Barnabas, havârîlerin en eskilerindendi. Îsâ -aleyhisselâm’dan görüp işit­tiklerini doğru olarak yazmıştı. Ancak bu durum, yahûdî Pavlos’un ve onun tâkipçilerinin işine gelme­miş, bu sebeple Barnabas’ı safdışı etmişlerdi. Öyle ki, Îsâ -aley­hisselâm-’ın semâya kaldırılmasından otuz sene sonra Kıbrıs’ta şehîd olan Barnabas’ı, bugünkü hristiyanlar da İznik Konsülü’ndeki kararı nazar-ı îtibâra alarak havârîlerden saymazlar. Onun ye­rine Thomas’ı havârî kabûl ederler.

    Barnabas’tan sonra Aryüs isimli bir papaz, Pavlosçularla mücâdeleye girdi. Fakat afaroz edildi. O da Mısır’a gitti. Tevhîd inancını yayarken öldürüldü.

    Aryüs’ün Hristiyanlığa yönelttiği tenkitlere resmî kilisenin verdiği cevaplar, târih boyunca hristiyanları tatmin etme başarısını gösterememiştir. Benzer tenkitler, hristiyan târihinde uygun zemin bulduğu her dönemde yeniden ortaya çıkmış ve resmî kilisenin otoritesinin ve onun kabûl ettiği inancın sarsılmasına sebep olmuştur. İşte hristiyan din adamları, bu tenkitlere cevap vermek, hristiyan birliğini sağlamak, en önemlisi de hristiyan esaslarını tespit etmek için birçok konsül düzenlemiş ve bu toplantılarda değişik kararlar almışlardır.

    Meselâ ilk konsül 325’te İznik’te yapılmış, bu konsülde, Îsâ’nın tanrılığı îlân edilmiş, 381’deki İstanbul Konsülü’nde ise Kutsal Rûh’un da tanrılığı kabûl edilerek teslîs tamamlanmıştır. 431 Efes Konsülü’nde Meryem’in Tanrı’nın anası olduğu inancı benimsenirken, 451’deki Kadıköy Konsülü’nde Îsâ’nın tabiatı ile ilgili görüşler tartışılmış ve kiliseler arasında bölünmeler yaşanmıştır. Yine 869’da İstanbul’da yapılan 8. Konsül’de Kutsal Rûh’un kimden çıktığı tartışması başlatılmıştır. Bu uzun tartışmalar sonucu 1054 yılında Hristiyanlık, Katolik (Roma) ve Ortodoks (İstanbul) olmak üzere iki büyük mezhebe bölünmüştür. 16. yüzyılda ise baskıcı ve skolastik Katolikliğe bir tepki olarak Protestanlık mezhebi doğmuştur.

    Bütün hristiyanları ilgilendiren, aynı zamanda dînin esâsını teşkil eden en temel prensiplerin ve aslî inançların, çok sonraları bizzat insanlar tarafından tespit edilmeye çalışılmış olması, o dînin ne kadar tahrîfe uğradığını ve aslının bozulduğunu açıkça göstermektedir. Üstelik bu konsüllerde alınan kararlar, kimi zaman birbirlerini nakzetmektedir. Dünyâda, üzerinde bu kadar oynanan ve her defasında yeni bir şeyler eksiltilip eklenen bir başka din görülemez.

    Çok İncil Yazılmasının Sebepleri Nelerdir?

    Tahrîf edilmiş Hristiyanlık’taki teslîs akîdesine göre; Allâh, Allâh’ın oğlu Hazret-i Mesîh (Îsâ) ve Rûhu’l-Kudüs vardır. Bu inanca sâhip birçok papaz da, Rûhu’l-Kudüs’ün kendilerine vahiy getirdiğini söyleyerek rastgele İncîl yazmışlardır. Rûhu’l-Kudüs, Cebrâîl’dir ya da insanın kalbine sünûhât veren mânevî güçtür, gibi karmaşık bir ifâde ile ortaya konmaktadır. Tam olarak bir îzâhı yoktur. Nitekim günümüzde dahî, bu şekilde İncîl yazanlar bu­lunmaktadır.

    İSA ALEYHİSSELAM YERYÜZÜNE İNECEK Mİ?
    Îsâ -aleyhisselâm-, kıyâmete yakın semâdan yere inecektir. Bu hususta birçok hadîs-i şerif bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

    “Şüphesiz ki O (Îsâ), kıyâmetin (ne zaman kopacağının) ilmidir (bilgisidir). Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana tâbî olun; çün­kü bu dosdoğru bir yoldur.” (ez-Zuhruf, 61)

    Bu âyette Hazret-i Îsâ’nın kıyâmet için bir bilgi olduğu beyân edilerek âhir zamanda O’nun tekrar dünyâya döneceğine işâret edilmektedir. Nitekim âyetteki “ilim” kelimesi, işâret mânâsına gelen «alem» şeklinde de okunmuştur.

    Hz. İsa (a.s) Yeryüzüne İndiğinde Ne İle Hükmedecek?
    Îsâ -aleyhisselâm-, yeryüzüne indiğinde Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şerîati ile hükmedecektir.

    O, Mehdî -aleyhisselâm- ile birlikte olacak ve Mehdî, Deccal’i yeryüzünden kaldıracaktır. Mehdî -aleyhisselâm-, Hâşimî soyundan gelecek ve hilâfeti Îsâ -aleyhisselâm-’a devredecektir.

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır ki:

    “Ömrüm uzarsa, Îsâ ile buluşmak isterim. Şâyet ömrüm ve­fâ etmezse, içinizden kim O’nunla buluşursa, O’na benden se­lâm söylesin.” (İbn-i Hanbel, II, 298)

    Hazret-i Îsâ’nın yeryüzüne nüzûlü, bütün insanlık için bir rah­met vesîlesi olacaktır. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

    “Hazret-i Îsâ, üzerinde kızıl toprak renginde iki elbise olduğu hâlde iner; salîbi (haçı) kırar, hınzırı öldürür, cizyeyi kaldırır, in­sanları İslâm’a çağırır. Allâh, onun zamanında İslâm hâriç bütün dinleri ortadan kaldırır. Yeryüzüne emniyet gelir. (Bunun bereketiyle) arslanlar develerle otlar. Çocuklar, yılanlarla oynar.” (Bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 33, nmr, 4077)

    Bir başka hadîs-i şerîf de şöyledir:

    “Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zü’l-Celâl’e yemîn ederim ki, Meryem oğlu Îsâ’nın, aranıza (İslâm şerîati ile hükmedecek) adâletli bir hâkim olarak ineceği, istavrozları (haçları) kırıp, hın­zırları öldüreceği, cizyeyi (ehl-i kitâbdan) kaldıracağı (yâni ehl-i kitâbın da müslüman olup Yahûdîlik ve Hristiyanlığın kalkacağı) vakit yakındır. O zaman mal öylesine artar ki, kimse onu kabûl etmez; tek bir secde, dünyâ ve içindekilerin tamâmından daha hayırlı olur.”

    Bu hadîs-i şerîfi rivâyet eden Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, rivâyetinin sonunda der ki:

    “Dilerseniz şu âyeti okuyun: «Ehl-i kitâbdan her biri, ölü­münden önce O’na muhakkak îmân edecektir. Kıyâmet gü­nünde O, onlara şâhid olacaktır.» (en-Nisâ, 159)” (Buhârî, Büyû 102, Enbiyâ 49; Müslim, Îmân 242)

    İsa Aleyhisselam'ın Mucizeleri
    Îsâ -aleyhisselâm- Allâh’ın izni ile;

    1- Ölüleri diriltirdi.

    2- Hastaları iyileştirirdi.

    3- Yenilen şeyleri ve evlerde saklanılanları bilirdi.

    4- Çamurdan kuş yapıp uçururdu.

    5- Kendisine gökten mâide inmişti.

    6- Uyku hâlinde iken bile etrafında söylenen ve yapılanları duyar ve bilirdi.

    7- Ne zaman arzulasa, gökten yemek ve meyve gelirdi.

    8- Uzak ve gizli olarak söylenilenleri de duyardı.

    Melekler, Hazret-i Meryem’e Îsâ -aleyhisselâm-’ı müjdele­diklerinde şöyle demişlerdi:

    “(Îsâ) İsrâîloğulları’na bir elçi olacak (ve onlara diyecek ki:) Size Rabbinizden mûcize getirdim; size çamurdan kuş sûreti yapar, ona üflerim ve Allâh’ın izniyle o kuş oluverir. Yi­ne Allâh’ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri dirilti­rim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ib­ret vardır!” (Âl-i İmrân, 49)
  • Din Nasihattır!!!
    أَنَّ النَّبِىَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ الدِّينُ النَّصِيحَةُ. قُلْنَا: لِمَنْ؟ قَالَ: لِلَّهِ وَلِكَتَابِهِ، وَلِرَسُولِهِ، وَ لِأَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ، وَعَامَّتِهِمْ.

    Temim ed-Darî (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Din nasihattır’ buyurdu.

    Biz, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e:

    −Kimin için nasihattır? dedik.

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Allah için, Kitabı için, Rasulü için, Müslümanların imamları ve onların geneli için’ buyurdu.”

    Müslim İman 95/55, Ebu Davud 4944, Tirmizi 1990

    Nasihat: Arap dilinin en kapsamlı kelimelerinden biridir. Bazı dil âlimleri, Arapçada nasihat ile felah kelimeleri kadar dünya ve ahiret hayırlarını bünyesinde toplayan bir kelime olmadığını söylerler.

    Nasihat: Sözlükte öğüt vermek, iyi ve hayırlı işlere davet, kötü ve şer olan şeylerden nehyetmek, bir işi sadece Allah’ın rızası için yapmak, yırtık olan elbiseyi dikmek, balı mumundan süzüp arındırmak gibi çok çeşitli ve muhtevalı manalar ifade eder.

    Dinin Allah İçin Nasihat Oluşu
    Bir mü’min için öncelikler vardır. Bunların başında Allah’a iman, ilk sırada yer alır. Tabiî ki Allah’a iman, sadece “inandım” demekle yerine gelmiş olmaz! Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ

    “İnsanlar “inandık” demekle, imtihandan geçirilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?”

    Ankebut 2

    İşte dinin Allah için nasihat oluşunun içeriği:

    1) Allah’a iman,

    2) Allah’a şirk koşmamak,

    3) Allah’a kulluk ve ibadette ihlâslı davranmak,

    4) Daima Allah’a itaat üzere olmak,

    5) Allah’a isyandan şiddetle kaçınmak,

    6) Allah için sevmek,

    7) Allah için buğz etmek,

    8) Allah’a itaat edene dost, isyan edene düşman olmak,

    9) Allah’ı inkâr edenlerle cihad etmek,

    10) Allah’ın nimetlerine şükretmek,

    11) İnsanları bu sayılan vasıflara davet ve teşvik etmek,

    12) Bütün insanlara nezaket göstermek.

    İşte bunlar Allah’a imanın gereği ve dinin Allah için nasihat oluşunun gereğidir.

    Müslümanın bütün söz ve davranışlarında bunların gereğini yerine getirmesi, hem dünyada hem de ahirette kendisine fayda verir.

    Dinin, Allah’ın Kitabı İçin Nasihat Oluşu
    Allah’ın Kitabından maksat Kur’an’ı Kerim’dir. Bir Müslüman, bütün semavi kitapların Allah’ın katından indirildiğine, Kur’an’ın o kitapların sonuncusu ve onlara şahit olduğuna inanır. Bu konudaki inanç temelleri şunları da içine alır:

    −Kur’an’ın, Allah’ın kelamı olduğu, Allah (Azze ve Celle)’nin tarafından gönderildiği ve yine O’nun tarafından korunacağı, insan sözlerinden hiçbirinin ona benzemediği, kullardan hiçbirinin onun bir benzerini getiremeyeceği gerçeklerini kabul edip inanmak zorundadır. İşte bütün bunlar, Kur’an’a yönelik inanç esaslarıdır.

    −Dinin Kur’an için nasihat oluşuna şu prensipleri de ilave etmemiz gerekir:

    1) Kur’an’ı okumak ve ezberlemek. Çünkü Kur’an’ı okumakla ilim ve irfan kazanılır.

    2) Nefs temizliği ve gönül saflığı elde edilir.

    3) İnsanın takvası artar.

    O halde Kur’an’ı okumak, sadece lafzını okuyup sevap kazanmak değil, Kur’an bilgisine sahip olmaya gayret etmek anlamındadır. Şunu da hemen ifade edelim ki, Kur’an okumakla insan büyük sevap kazanır ve Kur’an kendisini okuyana şefaatçi olur. Ancak bunların tahakkuk etmesi için bir takım şartların yerine getirilmesi gerekir.

    1) Kur’an okurken ona saygı ve tazim göstermek,

    2) Tecvidine ve adabına riayet ederek okumak,

    3) Harflerinin hakkını vermek,

    4) Huşu içinde okumak gerekir.

    Bu konu, Kur’an’ın kıraatı ile ilgili kitaplarda genişçe ele alınır.

    −Kur’an’ı okurken manalarını düşünmek, ayetlerin mahiyetini anlamaya çalışmak icab eder. Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurarak bizi uyarır:

    أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا

    “Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbleri üzerinde kilitleri mi var?”

    Muhammed 24

    −Kur’an’ı Kerim’i, Müslüman nesillere öğretmek, Kur’an’ın korunması konusunda onlara mes’uliyetlerini hissettirmek, ona dil uzatanlara karşı müdafaa görevini yerine getirmek, her Müslümanın vazifesidir. Kur’an’ı öğrenmek ve onu öğretmek bizler için izzetin, şerefin ve saadetin en önemli bir vesilesidir.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

    “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve onu öğreteninizdir.”

    Buhari, İbni Mace

    Bütün Müslümanların Kur’an’ı okumayı öğrenmeleri ve ayrıca onu anlamaya çalışmaları, üzerlerine düşen önemli görevlerden biridir. Bütün yeryüzü Müslümanları, buna özel bir ilgi ve ihtimam göstermelidirler.

    −Kur’an’ı anlamak ve onunla amel etmek esastır. Anlama azmi olmadan ve sevap kazanma duygusundan mahrum olarak sadece okumak ve amel etmeksizin sadece anlamak bir hayır ve fazilet olarak kabul edilemez. Amel edilmeyen bilgi fayda vermediği gibi hoş da karşılanmaz!

    Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ

    “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?! Yapmayacağınız şeyi söylemek, Allah katında büyük gazaba sebep olur.”

    Saf 2, 3

    −Kur’an ilimlerinin her birini öğrenmek, neşretmek, muhkemini, müteşabihini, nasih ve mensuhunu, umum ve hususunu bilmek de ümmet üzerine farz olan hususlardır. Bu konularda âlim yetiştirilmezse ümmetin hepsi sorumlu olur.

    −Buraya kadar ana hatlarına işaret etmeye çalıştığımız hususlar, dinin, Kur’an için nasihat oluşunun çerçevesini meydana getirir.

    Dinin, Allah’ın Rasulü İçin Nasihat Oluşu
    İslam, Allah’ın katından insanlığa gönderilen son din, Kur’an’ın son kitap olduğu gibi, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de en son Nebi’dir. Bir mü’minin Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’le ilgili inancı şu esasları da ihtiva etmelidir.

    1) Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Allah’ın elçisi olduğunu kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmek.

    2) Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Kur’an ve Sahih Sünnetle getirip bildirdiklerine iman etmek.

    3) Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i sevip itaat etmeyi, Allah’ı sevip itaat etmek gibi kabul etmek.

    Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُم اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

    “De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”

    Âl-i İmran 31

    Başka bir ayette Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    مَنْ يُطِعْ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ…

    “Kim Rasule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur...”

    Nisâ 80

    Bu gibi Kur’an ayetleri bunun delilidir.

    4) Allah’ın Rasulü’nü dost edinenleri dost, düşmanlarını düşman bilmek.

    5) Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Ehl-i Beytini ve ashabını sevmek, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e inanmanın gerekleridir.

    −Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sünnetini ihya edip hayata geçirmek, bid’attan ve bid’atçılardan kaçınmak, İslam’ın davetini yeryüzüne yaymak, sünnet ilimlerini öğrenmek, bunları başkalarına da öğretmek, ilmi öğrenir ve öğretirken edeplerine riayet etmek, âlimlere saygı göstermek, terbiye ve nezaket kaidelerine uymak, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ahlakıyla ahlaklanıp edebiyle edeplenmek gibi görev ve sorumluluklar, her Müslümanın hassasiyetle uyması gereken esaslardır!

    Belli başlılarını sıralamaya çalıştığımız bu prensipler, dinin, Allah’ın Rasulü için nasihat oluşunun ne anlam ifade ettiğini ortaya koyar.

    Dinin, Müslümanların İmamları İçin Nasihat Oluşu
    İmam, toplumun önünde bulunan ve onlara önderlik yapan, toplumun da kendisine uyduğu kişidir. Daha özel anlamıyla imam, İslam ümmetinin başında bulunan liderdir. Ümmet denilmesinin sebebi de, bir imama tabi olduklarındandır. Bu lidere imam, halife, emir, sultan ve bunlara benzer isimler verilmiştir.

    Hangi adla anılırsa anılsın, imam, ümmetin önünde, onlardan sorumlu olan ve onları yöneten kişidir. Toplum içinde devletin yöneticisi adına hüküm verme yetkisine sahip kılınan herkes, her seviyedeki yönetici bu tabirin kapsamına girer. Ayrıca toplumda doğruyu ve yanlışı bildirme vazifesiyle mükellef olan âlimlerdir.

    Bu açıklamayı yaptıktan sonra, konunun esasına yönelik açıklamalara geçebiliriz.

    Müslümanları yönetenler, onların işlerinin başına geçenler, Müslümanlardan olmalıdır. Çünkü Müslümanların kendilerini yönetenlere itaat etmeleri farzdır.

    Müslüman olmayanlara nasıl itaat edilebilir? Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve Rasulüne döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, bu daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.”

    Nisâ 59

    Bizim yöneticilere nasihatımız, onlara karşı vazifemiz, kendilerinin iyi ve dürüst olmalarını, doğru yolu bulmalarını, adaletli davranmalarını istemektir. Onlara karşı saygımız ve sevgimiz, şahıslarını tanımamıza veya birtakım özel işlerimizi onlar vasıtasıyla gerçekleştirmemize bağlı olamaz.

    Böyle bir saygı ve sevgi dinimiz nazarında makbul de sayılmaz. Yöneticilerin adil idareleri altında bütün İslam ümmetinin birliğini ister, bunun için gayret ederiz. İslam ümmetinin parçalanmışlığı yüreğimizi yaralar; insanların zalim yöneticilerin zulmü altında inlemesi, içimizi parçalar. Bu sebeple “Yeryüzünü, Allah’ın halis kulları, gerçek mü’minler idare etmelidir” deriz ve bunun tahakkuku için var gücümüzle çalışmamız gerektiğine inanırız.

    Dinin idareciler için nasihat oluşu, şu prensipleri de içine alır:

    −Hak üzere oldukları sürece onlara yardımcı olmak, hakdan ayrılmamaları yönünde onları uyarmak, yaptıkları yanlışları hatırlatmak, bunları yaparken kendilerine karşı yumuşak ve nezaket kaideleri içinde davranmak, yöneticilerine nasihatkar olmayan, zalime “sen zalimsin” demeyen, nasihatçıların ağzı kilitlenmiş, hak söze karşı da kulakları tıkanmış olan bir ümmette hayır olmayacağını bilmek.

    −Emir olan kişinin arkasında namaz kılmak, ona toplamakla yükümlü olduğu zekâtı vermek, onunla birlikte cihada gitmek, kendisine hayır dua etmek, yalancı övgülerle onu aldatmamak.

    İşaret ettiğimiz bu noktalar, dinin imamlar yani yöneticiler için nasihat oluşunun neler ihtiva ettiğini ortaya koyar.

    Buna göre, Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün sünnetinin anlaşılıp hayata geçirilmesinde âlimlerin sorumlulukları çok büyüktür. Onlar Kitap ve Sünnet’in emir ve yasaklarını, kendi heva ve hevesleri, sapık düşünce ve anlayışları doğrultusunda çarpıtmaya çalışanlara karşı koyma ve onların yanlışlarını, hatalarını ilmî bir tarzda reddetme mes’uliyeti taşımaktadırlar.

    O halde öncelikle âlimlerin dini çok iyi bilip, kendileri salah bulmuş olmalıdırlar. Kendileri salah bulmayanların başkalarını ıslah etmeleri mümkün olmaz!

    Din âlimleri, toplumu yöneten idarecilere, Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün Sünneti yönünde nasihat etmeyi ve kendilerini hakka davet etmeyi büyük ve şerefli bir görev saymalı, bu hususta görevlerini yerine getirmezlerse, Allah katında en büyük sorumluluktan kaçmış olmanın cezasını çekeceklerini bilmelidirler.

    Çünkü Ebu Said el-Hudri (Radiyallahu Anh) şöyle rivayet eder:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cihadın en faziletlisi zalim bir devlet başkanının yanında hakkı söylemektir’ buyurdu.”

    İbni Mace 4011, Tirmizi 2174, Ebu Davud 4344

    Bunu yerine getirmediği gibi, zalimlerin zulümlerine ortak olan, onları tutan, azgınlıklarına göz yuman, zalimlere övgüler yazanlar Allah (Azze ve Celle)’nin katında nasıl makbul olabilir ve Allah (Azze ve Celle)’nin huzurunda nasıl hesap verebilirler?

    Gerçek âlimler, her asırda ümmete yol ve yön göstermiş, toplumu sapmaktan korumuş, yöneticileri de gerektiği şekilde ikaz etme görevini yerine getirmişlerdir. Ümmete düşen görev, gerçek âlimlere tabi olmaktır.

    Dinin, Tüm Müslümanlar İçin Nasihat Oluşu
    Bütün Müslümanların âlim olması, âlim olanlarının da her şeyi bilmesi mümkün değildir. Her yaştan, her renkten, her ırktan, her cinsten ve her seviyede insanıyla ümmet bir bütündür.

    Burada herkesin birbirine karşı vazife ve mes’uliyetleri vardır. İşte bunları öğrenmek, öğretmek, din ve dünyalarına ait faydalı olan şeyleri insanlara göstermek, onlara yardımcı olmak, kusurlarını örtmek, onlara eziyet etmemek, iyilikleri emretmek, kötülükleri nehyetmek, başkalarını aldatmamak, haset etmemek, hürmet, şefkat ve merhameti aralarında yaymak, kendisi için arzu ettiklerini onlar için de istemek, kendi nefsi için arzu etmediklerini onlar için de istememek, canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını korumak ve müdafa etmek, dinin bütün Müslümanlar için nasihat oluşunun gereğidir.

    Bu açıklamalardan sonra, nasihatın din ve İslam anlamında kullanıldığını söyleyebiliriz. Başlangıçta ifade ettiğimiz ve bu açıklamalarla görüldüğü üzere nasihat, yaygın olarak anlaşıldığı gibi sadece “öğüt vermek” anlamında kullanılmış değildir.

    Hadisten Öğrendiklerimiz
    1) Nasihat dinin emirlerinden olup farz-ı kifayedir. Gücü yeten herkes, gücünün yettiği nisbette nasihatten sorumludur.

    2) Nasihat sadece “öğüt vermek” değil, dinin bütün emir ve yasaklarını ihtiva eden bir mana taşır.

    3) Müslümanlar bir imamın önderliğinde Allah, Kur’an ve Rasul inancına dayalı ümmet olma azmi, gayreti ve kararlılığı içinde bulunmak ve neticede yeryüzünde bunu gerçekleştirmekle mükelleftirler.

    4) Nasihatı kabul edilecek kişinin nasihat etmesi vacip olur.
  •  

    Sorularla Risale

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

    4. BÖLÜM

    ANLAMAK İÇİN NASIL BİR TEKNİK İZLENMELİ?

    1. Az da olsa devamlı okuyun!

    Kim bilir bu kural fazla önemli gelmeyecek sizin için... Oysa Risale-i Nur’u okumak ve anlamak hususunda belki de en önemli kuralların başında bu gelir: Az da olsa devamlı okumak ve hiçbir kazanımı küçümsememek...
    Günde bir sayfa okuyan bir talebe, yılda 365 sayfa, 10 yılda 3 bin 650 sayfa, 50 yılda 18 bin sayfa okumuş olur.
    18 bin sayfanın ne ifade ettiğini biliyor musunuz? Külliyatı tam üç kez aktarmak demektir. Oysa yıllardır okumayı ihmal eden nice kimse, bu kadarını bile okuyamamıştır.

    Nefsinize sorun, çevrenize sorun ve nasıl bir hazineden yeterince istifade edemediğimizi görün. Kaldı ki biz, günde bir sayfanın hesabını yaptık. Yani beş dakikalık bir zaman ayırma gayretinin getirisini hesapladık. Eğer günde iki sayfa okursanız, başarı da ikiye katlanacak. Eğer günde 20 sayfa okursanız, 50 yılda külliyatı tam 60 kez okumuş olacaksınız. Acaba kaç kişi vardır bunu başarabilen?

    Az da olsa devamlı okumanın gücünü görebiliyor musunuz?
    Bir işte başarılı olmada devamlılığın büyük ehemmiyeti yüzündendir ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Allah’a en sevimli gelen amel, az da olsa devamlı olandır” buyurmuştur. Çünkü, her gün teheccüt namazı kılan kişinin ibadeti, ara sıra günde yüz rekât namaz kılan kişinin ibadetinden hem kalite, hem de sayı olarak daha fazladır. “Taşı delen, suyun gücü değil, damlaların devamlılığıdır” sözü de sürekliliğin önemini ifade ediyor.

    Bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin
    İman derslerini okumak hayırlı bir amel olduğuna göre, bu tefekkürün en hayırlısı, az da olsa devamlı olandır. Bu sırrı anlarsanız, az bir amelle nasıl büyük bir mesafe aldığınıza şaşırırsınız.

    Risale-i Nur’u okumak ve anlamak konusunda yaptığınız tüm faaliyetleri devamlı yapın. İman dersini mütalâa ediyorsanız, devamlı gidin, ihmal etmeyin. Her hafta derse giden, 10 yılda 1500 sayfalık belli başlı yerleri anlayarak müzakere etmiş olur. Eğer haftada iki kez bu faaliyeti yapıyorsa, istifadesi de iki kattır. Çeşitli vesilelerle okuduklarınızı, dinlediklerinizi topladığınızda karşınıza çok büyük bir rakam çıkar.

    Ayrıca Risale-i Nur’u okurken ve anlamaya çalışırken, bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin. Sözgelişi; belki bir paragraflık olan namazdan sonraki dersleri, günlük okumanızı, haftalık, aylık derslerinizi hiç ihmal etmeyin. Okumak için uygun zamanı ve uygun mekânı aramayın; ölüm, uygun zaman ve mekân aramıyor çünkü! Yolda, teneffüste, arabada, kuyrukta beklerken bile okumaya, dinlemeye önem verin.

    Başarının sırrı, az da olsa devamlı yapmak
    Artık kitaplar iyice küçüldü. Cep kitaplarını taşımak çok kolay... Hatta büyük eserler bile küçük boylarda basıldığı için taşımak çok basit. Askerde iken, bir arkadaşımız, küçük boy Asâ-yı Mûsâ’yı cebinde taşırdı.

    Zaten Risale-i Nur’un belli başlı bölümleri cep ebadındaki küçük setlerde yer alıyor. Bunları yanımızda taşımak, fırsat buldukça birkaç sayfa bile okumak önemlidir. Çünkü bu alışkanlık sizi daima diri ve şuurlu tutar. Sürekli aklınızda okuma ve anlama hedefi yer eder.

    Tarihte büyük eserlere imza atmış insanların başarılarındaki sır, az da olsa her gün okumaları ve yazmalarıdır. Bazen eski edebiyatçıların hayatını okurken, verdikleri eserlerin sayısına hayran olurdum. Oysa ortada fazla şaşırtıcı bir durum yok. Her gün bir sayfa yazan bir insan, yılda bir kitap üretir. Elli yılda 50 kitap neden şaşırtıcı olsun?

    Kaldı ki, hiçbir yazar günde bir sayfayla yetinmez. Günde üç veya 10 sayfa üreten yazarlar vardır. On sayfa yazan, ömründe 500 kitap üretebilir. Tabiî, kaliteyi düşünen daha az yazar. Ama sonuçta bir eser bile ortaya koymak önemlidir. Hepsinin sırrı, az da olsa yazmaktır.

    Bu kurala dikkat etmeyen nice kabiliyet, bir anda parlar ve kısa zamanda söner; çünkü devam etmemiş, soluğu tükenmiştir.

    Sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmaz
    Yaklaşık 25 yıldır risaleleri okuyor ve dinliyorum. Yazık ki, çok yoğun bir şekilde üzerinde çalışamadım. Yani günde 100–200 sayfa okumaya zaman ayıramadım. Fakat az da olsa sürekli okumayı ve dinlemeyi, iman derslerine gitmeyi hiç ihmal etmedim. Sonuçta bakıyorum da, öğrendiğim birçok konuyu, o ayırdığım kısa zamanlarda öğrenmişim.

    Elbette müzakereli dersler ve okuma programlarında iken daha fazla yoğunlaştık. Ama sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmuyor. Lisedeyken giriştiğimiz ilk okuma gayretine, bir arkadaş grubuyla, günde iki sayfa olarak başlamıştık. Her gün birbirimizi kontrol ediyorduk. Okumayana sayfa başına bir lira ödeme cezası veriyorduk. O iki sayfa öyle bereketli oldu ki, devamlılığın avantajıyla birlikte zaman zaman sözleştiğimizin 10–20 katını okuyorduk. Neticede peş peşe büyük kitaplar bitiyordu.

    Ama devamlılığı ihmal eden bir genç, bir haftada külliyatı aktardı. Fakat ondan sonra hiç okumadı. Ne zaman uyanacak bilmiyorum.

    İster risaleleri okumaya yeni başlayın, ister eskiden beri okusanız bile yeni bir başlangıç yapmak isteyin; sürekli okumak kuralını ihmal etmeyin. Ulaştığınız kazanç, sizi de şaşırtacaktır.

    2. Münferit okumayı hiç terk etmeyin!

    Risale-i Nur’un vazgeçilmez bir önemi olduğunu biliyor, onu okuyup anlamayı dert ediniyorsunuz. Onu anlamakla neler kazanacağınızın farkındasınız. Onu ve yazarını müthiş bir muhabbetle seviyorsunuz. Az veya çok onunla sürekli meşguliyeti kendinize en büyük bir mesele kabul ediyorsunuz.
    Peki şimdi ne yapacaksınız? Bu iman denizinden tam istifade edebilmek için nasıl bir yol izleyeceksiniz?

    Israrla yapacağınız şey, münferit okumaya dört elle sarılmak ve hiç terk etmemektir. Çünkü kendi başına okumayan kimse, risaleleri okuma ve anlama meselesini akıntıya bırakmış demektir. Artık o, iradesiz, ihtiyarsız, rast gele bir alıcıdır. Öğrenme çabasını, tesadüflerin insafına bırakmıştır. Belki bazen üç beş sayfa okuyacak, bazen az bir miktar dinleyecek, bazen de hiç kafasında olmadığı halde kulak misafiri olacaktır.

    Okuma faaliyeti, rastlantılara bırakılamaz
    Oysa okuyup öğrenme faaliyetinin kaptanı siz olmalısınız. Neyi, nasıl, nerede, ne kadar öğreneceğinizi siz belirleyip, şuurlu bir tercih ortaya koymalısınız. Böyle muhteşem bir imanî dersler hazinesini keşfetme faaliyeti, plânsızlığa, tesadüfe feda edilemez. “Olsa da olur, olmasa da olur” mantığı sizi kurtarmaz. Belki de böyle bir mantık taşımıyorsunuzdur. Ama ciddî bir çaba içinde değilseniz, fiilleriniz sizi yalanlayacaktır.

    Şöyle bir düşünün: Kaç yıldır risaleleri tanıma bahtiyarlığına erdiniz ve şimdiye dek ne kadar okudunuz? Dahası ne kadar anlayıp, inceliklerine vâkıf oldunuz?

    Eğer kendi dünyamızda yaptığımız muhasebe bizi bile tatmin etmiyorsa, kimi tatmin edecektir? Elimizde ömrümüzün garantisi var mıdır? Geçip giden seneler bize yeterince birikim kazandırmamışsa, gelecek senelerden ümitli olabilir miyiz?

    Şüphesiz seneleri değil, tavrımızı sorguluyorum. “Eh işte, ara sıra okuyorum, bir şeyler biliyorum” anlayışı sizi kurtarmaz.
    Bunun için münferit okumaya, yani kişisel okumaya büyük bir önem vermeniz gerekecek.

    Bir bakarsınız yıllar su gibi akar
    Bu eserleri yeni tanımışsanız, “Daha zamanım var, henüz tanıdım” düşüncesine kapılmayınız. Bu, nefsin ve şeytanın bir tuzağıdır. Bir bakarsınız, yıllar su gibi akar gider ve elinizde kalan sadece hayıflanmalar, ahlar ve özlemlerdir. Bunun için şahsî okumayı hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiniz bir düstur hâline getirmelisiniz.

    Şahsî okuma size ne kazandırır? Öncelikle, öğrenme çabasını siz yönlendirirsiniz. Eğer başka kanallardan gelen bilgilerle yetinirseniz, belki de eserlerin bazı yerlerini hiç okumamış olursunuz. Hâlbuki plânlı bir okuma ile Risale-i Nur’a derli toplu bakarsınız.

    Öyle yerler vardır ki, hususî mâhiyettedir, belki mahremdir veya genel kitleye göre anlaşılması zordur. Bu bölümleri hiçbir yerde duyamazsınız. Siz kendiniz okumazsanız bunları kabirde mi öğreneceksiniz? “Oku, oku! Kabirde okuyamazsın” diyen Zübeyir Gündüzalp Ağabey ne güzel söylemiş.

    Şahsî okuma, bütünlük anlayışı kazandırır
    Ancak bu sözü de doğru anlamalısınız. Dünyada çok okuyan, kabirde de okur; tıpkı Hafız Ali ve benzerleri gibi... Ama okumazsanız, kabirde de okuyamazsınız. Görür gibi inandığımız kabir hayatında, Kur’an dersleri olan risalelerle, iman kardeşleriyle, Üstatla, hepsinden önemlisi Hazret-i Peygamber (a.s.m.) ile beraber olmak istemez misiniz?
    Elbette istersiniz. O zaman, çok okumak zorundasınız.

    Şahsî okuma, size, Risale-i Nur’a bir bütün olarak bakma kabiliyeti verir. Böylece hangi konunun nerede işlendiğini öğrenirsiniz. Bu da size iki bakımdan fayda sağlar:

    Birincisi, aynı konunun farklı yerlerde nasıl işlendiğini görür, icmalî işlenen bir konunun başka yerde daha tafsilî bir şekilde işlendiğini fark edersiniz. Sözgelişi; melâike bahsi On Beşinci Sözde de var. Ama Yirmi Dokuzuncu Sözde daha geniş ve detaylı anlatılmış. Yine şuûnât-ı İlâhiye konusu, Yirmi Dördüncü Mektupta, Otuz İkinci Sözde ve Otuzuncu Lem’ada işleniyor. Bunun dışında risalelerin birçok yerine serpiştirilmiş. Hepsine topluca bakarsanız, birbirinin yardımıyla diğerini de daha iyi anlarsınız.

    İkincisi, farklı konular arasında da irtibat kurmanız ve birbirine yardımcı etmeniz mümkündür. Şahsî okuması olmayan ve topluca bakamayan bir kimse, belki bir meseleyi anlamak için çok çalışır, çırpınır; oysa o konu, okumadığı bir yerde çok güzel ve genişçe işlenmiştir.


    3. Kendinizi muhatap ederek okuyun!

    Risale-i Nur’u tek başına okumanın çok büyük avantajları vardır. Bunların hepsi de güzeldir. Ama şahsî okumanın asıl büyülü yönü, nefsinizi muhatap kabul ederek okumaktır.

    Risaleyi kendi başınıza okursanız, ortada başka kimse yoktur. Bir siz varsınız, bir de o... Hiç kaprissiz, ön yargısız, sû-i zansız, okuyup kendiniz dinlersiniz.

    Zaten risalelerin her yerinde, değişik nitelendirmelerle “Ey nefsim!” diyen Bediüzzaman Hazretleri, bu dersleri bizzat nefsine söylemiştir. Siz okurken de, “Ey nefsim!” dersiniz. Ancak oradaki nefis, yazarının veya bir başkasının nefsi değil, bizzat sizin nefsinizdir. İhtiyacınızı bilerek, doğrudan kendinizi kast ederek okursanız, müthiş bir etki altında kalırsınız.
    Bunun ilk şartı, Risale-i Nur’a karşı enaniyetinizi, yanlış tanıdığınız benliğinizi ve izzet-i nefsinizi yok etmektir. Bu eserlerin yazarı bile enaniyetten kaçınırken bize ne oluyor?

    Benliğinizi iman dersleri karşısında yerden yere vurun, en ağır sıfatları nefsinize verin, onu alabildiğince aşağılayın; yücelirsiniz..

    Bilmediğini bilmek, öğrenmenizi sağlar
    Risale-i Nur’a “Biliyorum” edasıyla yaklaşırsanız, hiçbir perde açılmaz ve mânâ hazineleri gizli kalır. Ancak “Bilmiyorum,” “Yetersiz biliyorum” ya da “Öğreneceğim çok şey var” yahut “Daha nice yeni mânâlar keşfedeceğim” şuuruyla yönelirseniz, mânâ sırları açılır, yepyeni bilgilere kavuşursunuz.

    “Biliyorum” edasıyla yaklaşan, zaten bildiğine inandığı için yeni bir şeyler öğrenme gayreti göstermez. Aklı, beyni, kalbi, duyguları tembel ve işsiz kalır. Ancak yeni keşifler yapacağı ümidiyle sarılan bir kimsenin bütün duyguları öğrenmek için çırpınır, zorlukları çözer, yüzeysel anladığı yerlerin derinliğini keşfeder.

    Risalelere nefsinizi muhatap kılarken, müellifinin yönelttiği tüm suçlamaları ve eleştirileri kendi üzerinize alın. Zaten bu eserler sizin için yazılmış.
    Ayrıca oradaki şartlı olumlu sıfatların da üzerinizde olup olmadığını düşünün, nefsinizi sorgulayın. Sözgelişi; Yirminci Mektubu okuyorsunuz... Mukaddimesinde geçen, “Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır” cümlesini okudunuz.

    Hemen sorun nefsinize: “Cenab-ı Hakk’ı tanıyorum ve seviyorum. Peki, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhar mıyım? Eğer mazhar değilsem, gerçekten tanıyor ve seviyor değil miyim?”
    Buradaki nefis muhasebesini uzatıp götürebilirsiniz. Sonuç sizi memnun edecektir; çünkü daha çok okumanın, daha çok çabanın gerektiğini göreceksiniz.
    Diyelim ki, Yirmi Altıncı Mektuptaki “dost,” “kardeş” ve “talebe”nin özelliklerini okuyorsunuz. Tabiî ki, kendinizi talebe kabul ediyorsunuz. “Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin” ifadelerini okuyorsunuz.

    Hemen soralım kendimize: “Eserlere kendim yazmış gibi sahip çıkıyor muyum? Hayatımın en mühim işi onları yaymak mı, onun hizmeti mi? Eğer böyle değilse, nasıl talebe olabilirim?”

    Risale-i Nur’un her yerini böyle bir muhatabiyet ve sorgulama anlayışıyla okuyabilirsiniz. İşte o zaman şahsî okumanın azamî istifadesi ortaya çıkar.

    Tevazunun zirvesine çıkıyor
    Bu kadar sorgulamayı çok görmeyin. Bu eserlerin yazarı, üç ekmek ve bir okka (1282 gr) pirinçle bir buçuk ay idare ettiği halde, kendisine şikemperver, yani “midesini seven” diyebiliyorsa, bizim nefsimize ne oluyor ki onu eleştirmekten geri duralım? Kaldı ki, onun nefsini yerden yere vuruşu bundan ibaret değil. Yirmi Altıncı Sözün hatimesinde, kendisini bir racül-ü fâcir (aşırı kötü ve günahkâr kimse) gibi görmekle tevazuun zirvesine çıkıyor.
    Risaleleri, sanki üçüncü bir şahsa sesleniyormuş gibi okumak, bizi ilerletmez, geriletir. Biz kendimiz, kurtulmuş insanlar değiliz ki... Hem onların yazarı, herkesten ziyade okursa, bizim ihtiyacımızın sonsuzluğu ortadadır.
    Şahsî okumada, bizzat kendi nefsimizi hedef almamız, onun tezkiyesi ve terakkisi için şarttır. Yoksa temizlenmeyiz, olduğumuz yerde sayarız.


    4. Nereden başlamalı, nasıl ve ne kadar okumalısınız?

    Özellikle Risale-i Nur’u yeni tanıyıp şahsî okumaya başlamak isteyenler, hangisine öncelik vermek gerektiğini araştırırlar. Elbette ilk başlangıç için okunması ve anlaşılması kolay bir yer seçilmelidir. Bunun için en uygunu, öncelikle Sözler’in arkasındaki konferansı okumaktır. Burası, Risale-i Nur’un ve Bediüzzaman Hazretlerinin özellikleri anlatıldığı için bir nevi “giriş” hükmündedir. Bu arada, Üstat Hazretlerinin hayatının anlatıldığı, Mehmed Paksu’nun “Nur Dede” isimli eseri, kısa ve anlaşılır olması bakımından bilhassa yeni başlayanlar için önemlidir. Bundan sonra Küçük Sözler, Gençlik Rehberi okunabilir. Arkasından Lem’alar’dan 1. ve 2. Lem’a, Tarihçe-i Hayat’ın baş kısmı, Mûcizat-ı Ahmediye devreye girer. Bu kadarı eserlerin diline ve üslûbuna belli bir alışkanlık kazandırır.

    Yeni başlayanların, Nesil Yayınlarından çıkan Risale-i Nur’a Giriş kitaplarını okumaları daha kolay ve rahat olabilir. Çünkü bu kitaplarda rahat bir düzenleme, kelime ve terim anlamları vardır. Ayrıca, işlenen metnin ana konusunu teşkil eden kelime üzerinde genişçe durulmuş, bu kelimeden türeyen birçok kelimenin de anlamı verilmiştir. Meselâ; “selâm” kelimesinin Arapça hangi kökten geldiği ve anlamı genişçe anlatıldıktan sonra, bu kökten türeyen selâmet, selim, teslim, tesellüm, teslimiyet, İslâm, Müslim, müsalemet gibi kelimelerin anlamları da açıklanıyor. Bu yönüyle Risale-i Nur’a Giriş dizisi, Risale-i Nur’-un kelime ve terimlerine şuurlu bir biçimde vâkıf olmayı ve derinlik kazanmayı sağlıyor.

    Hizmet Rehberi şuur ve şevk kazandırır
    Risale-i Nur’u, Bediüzzaman’ı, hizmetini ve talebelerini daha iyi tanımak için Hizmet Rehberi’ni okumakta fayda vardır. Ayrıca bu eser, ayrı bir şuur, şevk ve heyecan kazandırır. Artık sırasıyla Sözler, Tarihçe-i Hayat, Mektubat, Barla Lâhikası, Lem’alar, Kastamonu Lâhikası, Şuâlar, Emirdağ Lâhikası, Mesnevi-i Nuriye, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, İşârâtü’l-İ’câz, Muhâ-kemât okunabilir.

    Dikkat edilirse, böyle bir sıralamada lâhikalarla diğer eserler aynı anda bitmiş olacaktır. Böylece külliyatın umumuna birden bakılacak, her yerinde geçerli olan ve bütün satırlara sinen meslek ve meşrep düsturları hazmedilecektir. Aksi takdirde sadece bir grup eserde yoğunlaşılır, diğerleri ihmal edilirse anlama ve uygulamada dengesizlikler meydana gelecektir.
    Ayrıca büyük eserlerde yer almayan, topluca “Âsâr-ı Bediiye” denilen Münâzarât, Sünuhat, Divan-ı Harb-i Örfi gibi küçük eserleri de bitirmek gerekir ki, külliyat tamamen aktarılmış olsun. Yaptığımız bu sıralama, sadece “kolaydan zora” doğru giden bir tavsiye niteliğindedir. Yoksa ille de böyle olması gerekmez. Daha değişik sıralamalar ve tavsiyeler de mümkündür.

    Bilen kimseler rehberlik etmeli
    Aslında en güzeli, “bilen birisinin yeni okumaya başlayan bir kimseye rehberlik etmesi”dir. İlk okumalarda anlamak için çok uğraşmamanız gerekir. Çünkü yabancı olduğunuz için takıldığınız yer çok olacaktır. Öncelikle çok okuyup diline, üslûbuna, genel mantığına ve yaklaşım tarzına alışmanız gerekir. Eğer daha ilk okumalarda tam anlamaya kalkışırsanız, ya şevkiniz kırılır terk edersiniz ya da ne kadar çırpınırsanız çırpının bir şeyler eksik kalır.

    Ama, “Hiç anlamaya çalışmadan, makine gibi okuyup geçin ve mânâyı hiç düşünmeyin” demiyoruz. Elbette ilk okuduğunuz anda birtakım mânâ cevherleri açılmaya başlayacaktır. Ancak sabırla ve fazla oyalanmadan okumayı sürdürürseniz, her geçen gün mânâyı daha iyi kavradığınızı görürsünüz. Risale-i Nur, siz hiç farkına varmadan sizi eğitir.

    Artık belli bir seviyeye geldiğiniz zaman çok dikkat ve tefekkürle, anlama azmi ve gayretiyle okumalısınız. Bu azim ve gayret, çok mânâların açılmasına sebep olacaktır. Bir arkadaşımız, “Yirmi Dördüncü Sözün İkinci Dalını çok ısrarla ve defalarca okudum, ama anlayamadım. Çözemediğim yerlerini anlamak için çok uğraştım, düşündüm, araştırdım. Bir gün saatlerce süren uğraştan sonra yine anlamaya çalıştığım mânâları düşünerek uyudum. Rüyamda aynı yeri okudum ve bütün mânâlar açıldı. Anlamadığım hiçbir yer kalmadı” dedi.

    Israrlı istek, kilitleri açar
    Demek, anlamak için ısrarlı istekte bulunmak, gayret göstermek, önemli bir sırrın açılmasına sebep olabiliyor. Yeter ki isteyin. Kafanıza takılan kilit mutlaka çözülür. Ya siz bulursunuz, ya biri anlatır, ya Allah bir şekilde ihsan eder.
    “Şahsî okumanın ne kadar olacağı” konusu da önemlidir. Öncelikle herkes kendi durumuna göre uygun olan miktarı tespit edebilir. Çünkü, herkes kendini daha iyi tanır, işini, meşguliyetini daha iyi bilir.

    Bununla birlikte, Emirdağ Lâhikası’ndaki bir mektuptan anlıyoruz ki, her gün en az iki sayfanın okunması gerekir. İki ilâ on sayfa civarı, “şahsî okumanın en alt seviyesi”dir. Az gibi görünür, fakat devamlı olursa kazancı müthiştir.

    Talebe-i ulûm müjdesi
    Konuyla ilgili Emirdağ Lâhikası’nda, Bediüzzaman Hazretleri, şöyle diyor: “... Kalbe bu ikinci hakikat ihtar edildi. Hakikat da şudur: ‘Her bir adam eğer hanesinde dört beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük medrese-i nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç dört zat birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir medrese-i nuriye ittihaz etsin.

    Hiç olmazsa, işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesinde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir’ diye kalbe ihtar edildi.”

    Bu meşguliyet asrında, böyle bir müjdenin muhatabı olmak, büyük bir lütuftur. Sanırım iman ilmini tahsil için her gün on dakikayı herkes ayırabilir.


    “Şahsî okumanın en üst seviyesi” ise, 100–200 sayfa civarındadır. Çünkü Üstat Hazretlerinin günde 200 sayfa okuduğuna dair hatıralar vardır. Bayram Yüksel Ağabeyin anlattığına göre Üstat bazen talebelerine, “Bugün kaç sayfa okudunuz?” diye sorar, “Üç veya beş” cevabını aldıktan sonra, şöyle dermiş:
    “Ben 200 sahife okudum. Hem benim kalemim yok, çok ağır yazıyorum. Hem de sizin gibi gazete gibi okuyup geçmiyorum. Ben mânâsını da anlayarak okuyorum. Hem de bakın ne kadar tashih ettim. Elhamdülillâh, ben bugün bu kadar okudum, çok istifâde ettim. Bugün imanım çok inkişaf etti.”

    Altı saat süren dersler
    Yine Üstadın sağlığında Isparta’da talebeleriyle yaptığı sabah derslerinin, namazdan sonra başlayıp beş altı saat, öğleye kadar devam ettiğini anlatan Bayram Yüksel, bu derslerden çok istifâde ettiklerini belirtiyor.

    Ancak buna herkes, her zaman muvaffak olamaz. Bu durum belli şahıslar veya müsait oldukları zaman yoğun programlar uygulayan kimseler için geçerlidir. Ama okuyup anlamaya çalışan her insanın, ömrünün belli dönemlerinde, ayrıca her haftanın, ayın, yılın belirli bir safhasında yoğun programları olmalıdır. Bunlar bir yerde, yenilenme, aküleri doldurma ve şevklenme uygulamalarıdır.
    Şahsî okumanın nasıl bir ortamda gerçekleştirilmesi gerektiği de önemlidir. Mümkünse sakin ve sizi başka şeylerin meşgul etmediği bir ortamda okumanız gerekir. Ama bu mümkün olmuyorsa, vazgeçmemek, yine okumak lâzımdır. Çünkü, insan hiçbir zaman hissesiz kalmaz. Yeter ki, okumaya çırpınsın.

    5. Sistemli ve yazarak okuyun!

    “Eşsiz bir imanî hakikatler hazinesi” olan Risale-i Nur’u okuyup anlamayı ve hayatınıza rehber yapmayı önemli bir hedef edinmişseniz, şahsî okumayı en verimli hâle getirmek için geceyi gündüze katarak çırpınmalısınız.
    İşte böyle kudsî bir gayenin heyecanıyla yanıp tutuşuyorsanız münferit okumada en üst verimi alabileceğiniz bir formül tavsiye edeceğiz.

    Risale-i Nur’u, bir defter kalem alarak, lügat ve diğer yardımcı kaynaklarla birlikte, tıpkı bir okul dersi çalışır gibi okumalısınız.

    Hatırlayın: Lisede, üniversitede iken yarınki imtihana nasıl delice çalışıyordunuz! Bazen tek derse günlerce çalışıyor, deftere problemler çözüyor, kitabın kenarına notlar alıyordunuz. Kim bilir kaç geceyi uykusuz geçiriyor, belki ders çalışırken kitabın üzerine uyuyakalıyordunuz. Ama kazanan siz oldunuz ve başardınız.

    Risale-i Nur, bir ders kitabının size kazandırdığından çok daha fazlasını vereceği için tıpkı bir okul imtihanı gibi onu okuyup anlamaya çalışmalısınız.

    Kitap, defter ve kalem
    Bunun için hemen bir defter edinin. Mümkünse kaliteli, ciltli ve okuduğunuz kitabın sayfa sayısıyla orantılı bir defter olsun.
    Diyelim ki Sözler’i okuyorsunuz. Masanın başına geçtiniz. Şu anda dünyanın en mühim bir işini çalışıyorsunuz. Karşılığında para ve makam kazanmayacaksınız. Ama imanınızı kurtaracak ve Cenneti kazanacaksınız. Meseleyi olabildiğince ciddî tutun ve sıkı sarılın.

    Kitabın ilk sayfasını açtınız. Birinci Sözden başladınız. Hemen defterinize de bu başlığı yazınız. Önce normal okuyup, anlamadığınız kelimeleri deftere kaydedin. Sonra lügat yardımıyla kelimelerin karşılığını bulup yerleştirin. Tekrar başa dönüp anlayarak okuyun. Okurken aklınıza gelen güzel mânâları defterinize yazın.

    Eğer zaten sayfa altında kelime anlamları olan bir kitaptan okuyorsanız, buna gerek kalmaz. Ancak yine de bir kelimenin geniş mânâlarını öğrenmek istiyorsanız not alabilirsiniz.

    Tabiî aklınıza gelen soruları ve anlamadığınız noktaları da not edin. Bunları çözmek için başka yardımcı kaynaklara yönelin. Çözemezseniz, daha çok okuyan, bilen birisine sorun. Müsaitseniz hemen o anda telefon açın ve cevabını kaydedin. Bu sırada yeni öğrendiğiniz kelimeleri kartlara yazın ve her gün birini, evinizin görebileceğiniz bir yerine asın. Girip çıkarken okuyun. Böylece her gün yeni bir kelime öğrenmiş olacaksınız.

    Bir örnek: Huruf-u mukattaa
    Elbette her okuduğunuz yer Birinci Söz gibi olmayacak. Daha ağır ve çetrefilli konulara gireceksiniz. Sözgelişi; İşârâtü’l-İ’câz’ı okuyorsunuz. Huruf-u mukattaaya dair olan bölümdesiniz. Âdeta her kelime demir leblebi, metin içinden çıkılmaz bir zorlukta... Kim bilir şevkiniz kırılıyor, moraliniz bozuluyor, “İşte burayı anlayamam” diye düşünüyorsunuz.
    Hayır! Yanılıyorsunuz. Okuma yazma bilen herkes, orayı anlayabilir. Yapacağınız şeyler şunlardır:

    1– Önce Kur’an’ı açıp “Elif-Lâm-Mim, Yâ-Sin, Nun” gibi, mukattaa harflerini tek tek yazın. Kaç yerde ve ne şekilde geçiyor, kaydedin. Bunlar zaten surelerin başında olduğu için bulmak zor değildir. Yüz on dört surenin başına bakın, onları bulursunuz.

    2– Anlamadığınız kelimeleri deftere yazın. Burada geçen, mehmuse, mehcure, şedide, rahve gibi harf grupları birer terimdir ve özel anlamları vardır. Bunlar Kur’an harflerinin özelliklerine göre gruplandırılmış hâlidir. Bunların mânâları ve hangi harfler olduğu lügatte açıklanıyor zaten.
    3– Bundan sonra yapacağınız, risalede verilen hükümleri doğrulamak olacaktır. Yani orada anlatılan yönteme göre siz de harfleri sayacak, gruplandıracak ve Kur’an’ının bir mucizesine şahit olacaksınız.

    At sırtında yazıldı, masa başında okuyoruz
    Müthiş bir i’caz nüktesini, az bir gayretle keşfedeceksiniz. Belki biraz zamanınızı alacak, olsun! Bediüzzaman, bir bilgisayar yardımıyla yapılabilecek bir hesabı, savaşta, at sırtında yazmışken, bize ne oluyor ki masamızın başında okumayalım?

    Günler geçecek ve peş peşe kitaplar bitecek, defterler dolacak. Sakın bu defterleri hor kullanmayın, bir kenara atmayın, iyi koruyun. Çünkü yıllar geçse de bunlara ihtiyacınız olacak ve belki de yararlanmak isteyenlere vereceksiniz. Meselâ, çocuklarınıza veya torunlarınıza... Çektiğiniz zahmete değmez mi?

    Bu tür çalışmaya giriştiğinizde yine “kolaydan zora” doğru bir sıralama izleyebilirsiniz. Günler geçtikçe sizi hayran eden bir başarıyla karşılaşacaksınız. Artık bir merdiven çıkar veya tuğlaları üst üste koyar gibi bir gelişme izleyeceksiniz. Meselâ, bir kitap bitirdiğinizde artık bazı kelimeleri deftere hiç yazmayacaksınız; çünkü öğrendiniz! Belki de geçen yıllara yanacaksınız. “Madem kendim bu kadar derin mânâları anlayabilecekmişim, neden bunca geçen zamanımı tam değerlendiremedim?” diye düşüneceksiniz.

    Evet, ne kadar yansanız yeridir. Ama madem geçen geçmiş; siz bugüne ve geleceğe bakın... Hiç değilse bundan sonrasını hakkıyla değerlendirin.

    “Bilen anlatsın, öğrenelim” kolaycılığıGenelde hazıra alışan bir yapımız var. Havalecilik, “Başkası düşünsün” anlayışı, sadece dünyevî işlerde değil, burada da geçerli...”Bir bilen anlatsın, biz de anlayalım” diye düşünürüz. “Biz bilemeyiz, o daha bilgilidir.” İyi de, daha iyi bileni her zaman yanımızda bulabilir miyiz? Kim her gün bize gelip ders verebilir, yardımcı olabilir? Hem daha iyi bilen kişi, bu seviyeye nasıl gelmiş, ne yapmış, nasıl okumuş?

    Bazen de ciddî bir okuma anlama faaliyetine girişmek için birinin bizim elimizden tutmasını bekleriz. Belki aylar, yıllar geçer, o birisi gelip bizim elimizden tutmaz ve hakikatler denizine bizi uçurmaz.

    Oysa şuna kesin inanın: Yaratıklar içinde size en büyük yardımı yine kendiniz edeceksiniz. En büyük desteği, kendinizden göreceksiniz. Sizin içinize yerleştirilen kabiliyetler öylesine güçlü ve değerlidir ki, onları iyi kullanırsanız, hayal edemediğiniz bir zirveyi zorlarsınız. Yapacağınız tek şey, ihlâsla girişmek; arkası gelir...

    6. Müzâkere ederek okuyun!

    Şahsî okumanızı hiçbir zaman terk etmiyorsunuz... Yazarak ve sistemli okumaya da başladınız... Bunlar Risale-i Nur’u tam anlamanıza yetmez. Daha yapacağınız bir dizi formül var.

    İşte bunlardan birisi, birkaç kişiyle yapacağınız “müzakereli ders”tir. Bunun için okuyup anlamaya şevkli olan bir grup oluşturunuz. Bu sayı en az iki kişi, en fazla on kişi olmalıdır. Aslında ideali, beş altı kişidir. Sayının az olması, anlama faaliyetinin daha doyurucu ve zengin olmasını engeller. Sayı 10’dan fazla olursa, dikkat dağılır, mânâ üzerinde yoğunlaşılamaz.

    Müzakereli okuma için meydana gelen grubun fertleri risale bilgisi bakımından birbirine yakın olmalıdır. Eğer fertlerin bir kısmı çok eski, diğerleri çok yeni olursa verimsizlik olabilir. Gereksiz tekrarlar girer, zaman kaybı olur. Ancak mümkünse birisinin daha bilgili ve kavrayışının yüksek olması, grubu sürüklemesi, anlaşılmayan yerlerin çözülmesi bakımından önemlidir.
    Bununla birlikte, tümü okumaya yeni başlayanlardan kurulu bir grup da olabilir. Ayrıca bir grup yeninin, nispeten bilgili olan bir kimsenin etrafında kümelenmesi de mümkündür.

    Mutlaka inayete mazhar olacaksınız

    Maksat, en yüksek verimi almaya çalışmaktır. Ama tam ideali sağlanamıyorsa, mevcutla yetinilmelidir. İhlâsla bir araya gelen bu insanlar mutlaka inayete mazhar olacaklar ve büyük kazançlar elde edeceklerdir.

    Müzakereli okuma yapılacak yer sakin, temiz, tertipli olmalı, grup fertlerinin kolayca ulaşabileceği bir noktada bulunmalıdır. Etrafta dikkat dağıtıcı, okuyanları meşgul edici unsurlar bulunmamalıdır.

    Böyle bir dersin ideal süresi, bir saattir. Eğer katılanların gücü daha fazlasına yetiyorsa sürdürebilirler. Fakat fazla okumayı tercih ettiklerinde bunu ikiye bölmeleri ve araya bir dinlenme vesilesi olarak namaz, çay veya bir ikram eklemeleri gerekir.

    Okumaya katılanların birbirini tanımaları, samimiyetin artması ve ders havasına hazırlanmak için mütevazı bir yemek veya ikramın olması tavsiye edilir.

    Okunacak yer mutlaka önceden belirlenir. Grup üyeleri oraya önceden hazırlanır, kelimelerini çıkarır, notlar alırlar ve okunacak kitapla gelirler. Sonra herkes manevî sermayesini ortaya döker ve o manevî şirketten müthiş mânâlar inkişaf eder.

    Allah, bilmediğinizi bildirir
    Tespit edilen bölüm, önce bir kez okunur, sonra cümle cümle, kelime kelime tahlil edilerek gidilir. Konuyla ilgili başka yerlerde geçen açıklamalar okunur. Bazen bir kelime üzerinde çok uzun durmak gerekebilir; çünkü o kelime, bir ıstılahtır ve çok mânâların anahtarıdır.

    Kullanılan kelime, farklı ilim dallarına göre değişik mânâlar ihtiva edebilir. Acaba orada hangi anlamda kullanılmıştır? Daha önce de belirttiğimiz gibi, vacib kelimesi kelâmda başka, fıkıhta başka, günlük konuşmada farklı anlamdadır. Tüm bunların farkını ve cümle içinde delâlet ettiği mânâyı kavramak gerekir.

    O anda öyle samimî ve manevî bir hâl meydana gelir ki, derse katılanlar imanlarının arttığını sanki müşahhas bir şekilde hissederler. Ders bittiğinde herkesin içinde muhteşem bir iman zevki, müthiş bir hizmet ve İslâm’ı yaşama azmi meydana gelir.

    Müzakereli derste Allah bilmediğinizi bildirir. Çünkü kim ihlâsla isterse Allah verir. Siz ihlâsla anlamaya çalışırsanız Allah ihsan eder. Risale-i Nur’u okuyup anlamanın anahtarı kimsede değildir. Eğer öyle olsaydı, risaleler evrensel olamazdı. Risale-i Nur’un en büyük hocası yine Risale-i Nur’dur. Siz isteyin; yıllardır anlayamadığınız nice zor ve girift konuları anlarsınız.

    Sivrisinek ve bal arısı neyi simgeliyordu?
    Bir gün iki arkadaş müzakereli ders yapıyorduk. Münazarat’tan, “Dine zarar olmasın, ne olursa olsun” (s. 44) sorusunu okuyorduk. “Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın” cümlesini anlamaya çalışıyorduk... Bu ne demekti? Yıllardır burayı şöyle anlamıştım: “Âdeta fıtrat alt üst olsa, eşya fonksiyonlarını yitirse, siz yine şevkle çalışmayı sürdürün.”


    Oysa bunun mânâsı bu değildi. Belki de burada uzun misaller ve cümleler kullanıldığı için insan mânânın ucunu kaçırıyordu. Tekrar tekrar okuduk. Bütün dikkatimizi üzerinde topladık. Meğerse, o ifadeden kast edilen, “Devletin idarecileri ve memurları dine hizmet etmese bile sizin şevkiniz kırılmasın” demekmiş.

    Cümleler çok uzun olduğu için hepsini almıyorum. Ancak baş kısmını kısaltarak oradaki ifadeyi aynen dikkatlerinize sunuyorum: “Acaba Kur’an’ın sadasını işitmeyen, o sadaya nisbeten sivrisinek gibi bir emirin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?”

    Bu kadar basit... Üstat Hazretleri, kendisi neyi kast ettiğini zaten söylüyor. Dine hizmeti devletten beklemek yerine, bizzat teşebbüs etmeyi tavsiye ediyor. Yeter ki, dikkatinizi iyice yoğunlaştırın ve metne bağlı kalın.

    Müzakereli derste bütün dikkatler konuya odaklanmalı ve herkes anlamak için çırpınmalıdır. Ayrıca anladığı mânâları hemen o anda deftere veya kitabın kenarına not etmelidir. Çünkü bu mânâlar bir sonraki okumada size lâzım olacaktır. Not almayı hiçbir zaman ihmal etmeyeceksiniz. Ta ki, bir zamanlar aldığınız notları kafanıza nakşedene kadar...

    7. Dersleri ihmal etmeyin ve dikkatle dinleyin!

    Risale-i Nur’u anlamanın ve onu hayatınıza geçirmenin mühim bir vesilesi de, müşterek yapılan derslerdir. Derslerden kesinlikle taviz vermeyin.
    Bizler derslere ilk geldiğimiz yıllarda ders mekânları “Erkâm’ın evi”ne benzetilirdi. Hazret-i Erkâm (r.a.), İslâmiyetin ilk yıllarında Peygamberimizin (a.s.m.) ve ashabının toplanıp Kur’an okudukları ve irtibatlarını sürdürdükleri evin sahibiydi.

    Dersane ile Erkâm’ın evi arasındaki benzetmenin sebebi, dış dünyanın bu harekete karşı soğukluğu ve bu tür toplanmaların karşılıklı bilgi edinmeye katkısıydı. Ayrıca samimiyet, sıcaklık, hasbîlik, kardeşlik, sevgi, dayanışma bu iki benzer yerin ortak hususiyetleriydi.

    “İbâdetin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır” hadîsinin mânâsı, bu iman ve tefekkür derslerinde de kendini gösteriyor. Her gün veya haftada birkaç gün dağarcığına iman hakikatlerinden ekleyen kimse, yıllar sonra çok büyük bir ilmî potansiyele kavuşabiliyor.

    Ayrıca buraları, tanışma, kaynaşma, irtibatı devam ettirme, yeni hizmetleri plânlayıp koordine etme noktasından benzersiz bir imkândır. Sayısız faydaları bulunan müfritâne irtibatın en güzel yolu da bu tür beraberliklerdir.

    Nuranî bir atmosfer, manevî bir sığınak
    Bu iman ve Kur’ân dersleri bir sığınaktır. Câzibedâr fitneleriyle ehl-i imanı Allah yolundan alıkoyan bin bir tuzaktan kurtaran nûrânî bir atmosfer, sağlam bir melce, eşsiz bir tahassungâhtır.

    Meyve Risâlesinin Dördüncü Meselesinde îzah edilen “en küçük dâiredeki en büyük, en mühim ve dâimî vazife” olan imanı kurtarma davasının kazanılmasına en büyük destek, yine bu Kur’ân dersleridir. Herkesin evinin başköşesine oturttuğu ve bir nevi Cehennemin tohumu hükmündeki televizyonun şerrinden kurtulmanın yolu da, Allah için bir araya gelmelerdir. Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), Allah için bir araya gelen iki kişiye, meleklerin onlar ayrılıncaya kadar duâ ettiklerini belirtiyor.

    Ya, Allah için onlarca, yüzlerce kişi bir araya gelirse, duâlar ve mânevî destekler kat kat olmaz mı? Böyle bir topluluğa melekler kanatlarını germez mi?

    “Dost” muyuz, “talebe” mi?
    İman hakikatlerinin yazarı, kendisini ziyarete gelenleri “dost, talebe, kardeş” diye üç şıkta değerlendiriyor. Burada kardeş ve talebenin özelliğini anlatırken, “îmânî eserleri kendileri yazmış gibi sahip çıkmaları ve hayatının en mühim vazifesini onların neşri bilmeleri” şartını koyuyor. İşte bu şartların gerçekleşmesine mühim bir vesile de derslerdir. Bunlara imkân nispetinde gereken ehemmiyet verilmezse, bırakın kardeş ve talebe olmayı, “dost” olabilir miyiz?

    Ancak burada meselenin bir başka yönü daha vardır. Derse gelmekte ihmali bulunan kimselere gerekli ilgi, irtibat gösterilip gösterilmediği çok mühimdir. Derse gelemeyen kimsenin belki mühim bir engeli, büyük bir problemi vardır. Bu araştırılmalı ve giderilmesine çalışılmalıdır.
    İman hakikatlerini okumak için güzel bir ortam, temiz ve nûrânî bir atmosfer temin edilmelidir. Ayrıca karşılıklı ilgi ve sevgi ihmal edilmemeli, derslerin verimi ve kalitesi artırılmalı, lüzumsuz, siyasî ve âfâkî meselelerle vakit kaybedilmemelidir.

    Derse gitmek, en mühim iştir
    İman hizmeti, her türlü meşguliyetin üzerindedir. Nûrânî dersler de “en büyük iş”tir. Bunun için nefsimizin birtakım basit engelleri bahâne etmesine meydan verilmemeli, “İşim var” diyen nefse “Ders, en mühim iş değil mi?” diye sorulmalıdır.

    Biliyorsunuz, programlar en mühim işe göre ayarlanır. En mühim iş için ayrılan bir güne, başka meşguliyetler denk getirilmez. Allah yolunda yapılan iman dersinden daha mühim hangi iş vardır ki, ona engel olabilsin?
    Unutmayalım; bunlar dünyada bizim için en kıymetli ve tatlı hatıra, âhirette de en güzel manzaralar olarak karşımıza çıkacaktır. Bu sırdandır ki, bir engelden dolayı sohbetin sonuna yetişebilen kimse, “Hiç değilse fotoğraf çektiririz!” der.

    Ders, hastayı iyileştirir
    Ancak dersi, vaziyeti idare etmek, bir görünüp bir kaybolmak için kullanmamak, onu çok ciddî bir program kabul edip en azamî istifadeyi elde etmek gerekir. Ama zarurî bir engeliniz varsa, görünmek bile faydalıdır. Çünkü, nefis önce meşru bir engelden dolayı gitmez, sonra gitmemeye alışır ve basit sebepler yüzünden dersi terk ettirir.

    Günlük programı hazırlarken, “İşim olmazsa derse giderim” demek yerine, işiniz çıkarsa, “Benim dersim var” deyin. Bazen hastalık, yorgunluk, uykusuzluk, misafirlik derse mazeret gösterilir. Oysa çok ağır hasta değilseniz, yine iştirak edin, ders size şifa olur; eğer yorgunsanız dinlendirir. Misafiriniz varsa, ona da gitmek için teklifte bulunun; belki çok memnun olacaktır.Dersin cazibesiyle hastalığı, uykuyu, yorgunluğu unutursunuz.

    Derslere mümkün olduğunca sık gitmelisiniz. Biz lise yıllarında iken hemen her gün dershaneye giderdik. Derse gidemezsek sanki hasta olurduk. Diyebilirim ki, Risale-i Nur’dan öğrendiklerimin çoğunu derslerde öğrendim.

    Bilseniz bile tekrar iyidir
    Kendi durumunuza göre bir plân yapın. Haftada birkaç gün veya en az bir gün, eğer olağanüstü sıkıntılı günler yaşarsanız ayda bir kez dahi olsa derse gidin. “Ayda bir” sözünü garipsemeyin. Bazen çok iyi tanıdığımız arkadaşlar, aylarca, yıllarca kaybolup sonradan ortaya çıkıyorlar. Birkaç yıl sonra karşılaşınca, “Bari ayda bir kez derse gel de görüşmüş olalım!” diye lâtife ediyorum.

    Dersten en yüksek verimi almak gerekir. Dersleri ülfet ve ünsiyet perdesini yırtarak dinleyin. Defalarca okunan ve çok iyi bildiğiniz bir bölüm dahi olsa, yine istifade edersiniz. Bir gün, derste çok iyi bildiğim bir bölüm okunuyordu. “Nasıl olsa ben burayı biliyorum” dedim. Hemen sonradan, “Acaba yeni bir mânâ anlayamaz mıyım?” diye düşündüm ve dikkatle dinlemeye başladım. Gerçekten de çok değişik mânâlar anladım ve çok istifade ettim. Bildiğiniz bir yer bile okunsa en azından tekrar etmiş olursunuz; bu da iyidir.

    8. Mutlaka ders yapın!

    Risale-i Nur’u anlayabilmek için önceden hazırlanarak, başka kimselere ders yapmaya çalışın. Çünkü ders yapmak için beyniniz anlamaya çalışır, fikir üretir. Her ne kadar “Dinleyen söyleyenden arif”se de ders yapma konusunda bunun tersi geçerlidir. Dersi okuyan, dersi dinleyenden çok daha iyi anlar.
    Çoğu kimse dikkatle dinlemeyi ihmal edebilir, sık sık dersten kopup kendi dünyasındaki hayallere dalabilir. Ama ders yapan kimse böyle bir hataya düşmekten kurtulur. Çünkü elindeki eseri dikkatle okumak ve anlatmak zorundadır.
    Birçok öğretmenden duymuşsunuzdur. Öğretmenler, öğrencilerden daha çok ders çalışır! Konuyu nasıl anlatacağını, nerede hangi misali vereceğini plânlar, notlar alır. Dersi anlattığı sırada daha önceden yaptığı plânı dikkatle uygular. Bunun gibi, risalelerden ders yapan kimse de, kendisini en güzel bir biçimde yetiştirmiş olur.

    Herkes ders yapabilir
    Hiç şüphesiz, ders yapmak bir maharettir. Ancak bu yetenek birilerinin üzerine gökten zembille inmiş, bazıları da bundan mahrum bırakılmış değildir. Hemen herkes ders yapabilir ve bu alandaki becerisini geliştirebilir.
    Bunu söylerken her yerde her zaman ders yapmak için can atmayı kast etmiyoruz. Özellikle herkese açık dersleri kimlerin yapması gerektiği, belirli niteliklere göre plânlanmalıdır. Dersin gününe, süresine, katılanların sayısı ve seviyesine uygun bir kimse görevlendirilmelidir.

    Ancak bu plân yapılırken, ders yapmanın sadece belirli kimselere özel olarak verilmiş bir lütuf olmadığı bilinmeli ve herkesi kucaklayan bir denge sergilenmelidir.

    Eğer yıllardır ders yapıyor ve dinleyenlerin sayısı ve konumu sizi ders yapma konusunda çekingen ve başarısız kılmıyorsa, bir mesele yok. Ama, hiç ders yapmıyorsanız, bunun püf noktasını söyleyelim: Dinleyen bir kişi de olsa ders yapmaya çalışın. Öncelikle ailenizden, çocuklarınızdan veya arkadaşlarınızdan birisine ders yapabilirsiniz.

    Ailenize ders yapın
    Özellikle eşinize ve çocuklarınıza ders yapın. Zaten öncelikle ailenizden sorumlusunuz. Belki de çocukların anlamayacağını sanacaksınız. Oysa risalelerden birçok kez çocuklara ders yaptım. Tabiî ki, kolay anlamaları için anlatırken basit bir üslûp kullandım. Bu arada cümleleri, kelimeleri, örnekleri seviyelerine uygun bir şekilde sundum. Aralarda espriler yaptım. Basit sorular sorarak, bildiklerinde tebrik ettim. O kadar hoşlarına gitti ki, bazıları oyunu terk edip derse koştular.
    Yeter ki biz elimizden gelen gayreti gösterelim. Bu eserleri herkes anlayabilir.

    9. Okuma programlarını hiç ihmal etmeyin

    Risale-i Nur’u sistemli bir şekilde okuyup anlamak için uygulanan münferit okuma, yazarak öğrenme, müzakereli ders ve normal ders faaliyetlerinin hepsi de güzeldir, hepsi de önemlidir. Ancak bunların tümünü içinde barındıran, okuma ve öğrenme faaliyetini asıl taçlandıran “okuma programı”dır.
    Okuma programı, yaş, bilgi ve mesaileri birbiriyle uyuşan bir grubun, Risale-i Nur’u öğrenme ve yaşama konusunda özel zaman ve mekân ayırıp yoğunlaşmalarıyla gerçekleşir.

    Bu programlar, insanların dünyanın fâni yüzünden sıyrılıp âdeta ebediyet âlemiyle irtibata geçtikleri, bir nevi maddiyattan ve insanlıktan çıkıp maneviyat soluyup melekleştikleri bir ortamdır.

    Bu programlarda, para pul, makam mevki, iş güç konuşulmaz. Sadece ve sadece, Allah ve Onun yüce dini, yüce kitabı konuşulur. Herkes mârifetullahta ve muhabbetullahta merhale kazanma hedefine kilitlenmiştir. Beyinler, “Rabbimizi nasıl daha iyi tanırız, imanımızı nasıl daha fazla inkişaf ettiririz? Ona daha güzel nasıl ibadet ederiz?” arayışı içindedir.

    Cennet hayatının bir örneği
    İnsanın akıl, kalp, ruh, sır, hattâ nefis ve sair duyguları, iman derslerinin eşsiz hazinesi olan Risale-i Nur’la dolar, onunla meşgul olur, onunla huzur bulur.

    Sanki Cennet hayatının bir küçük nümunesidir bütün ruhu kaplayan... Burada riya, ihtiras, kıskançlık, benlik gibi basitlikler, bayağılıklar yoktur. Herkes yücelmeye, nuranîleşmeye, manevîleşmeye odaklanmıştır.
    Sabahlar bir başka olur, günler bir başka geçer ve akşamlar bir başka lezzetlidir. Gündüzler gibi geceleriniz de mübarektir. Hatta rüyalarınız bile ötelerden müjdeler getirir size...

    Bir okuma programına katılan 13 yaşlarında masum bir kızın rüyasında zil çalıyor. Bulundukları mekâna Hz. Fatıma Validemiz (r.a.) geliyor. “Size Resulullah’ın selâmı var. Yaptıklarınızdan memnundur” diyor. Evet, bu rüya sadıktır ve tam hakikattir. Bu bir müjdedir ve teyid-i İlâhîdir.

    Melekler sizinledir; belki veliler, nebiler gözcünüzdür, koruyucunuzdur, misafirinizdir. Sakın bu ifadelerimizi mübalâğa sanmayın. Birçok hadis-i şerifte, “Allah’ın anıldığı, Ona ibâdet edildiği yerlere meleklerin geldiği ve mü’minlere dua ettikleri” belirtilmiyor mu?

    Okuma programını herkes uygulamalıOkuma programı yapılan mekânların etrafını nurlar kuşatır, katılanların üzerine nurlar yağar, simaları nuranîleşir. Çünkü onlar sırf Allah rızası için bir araya gelmişler, başka hiçbir şeyi maksat yapmamışlardır.

    Eğer böyle bir okuma programı fırsatı yakalamışsanız, sakın kaçırmayın! Eğer fırsat yok gibi görünüyorsa, siz meydana getirin.

    İster talebe, ister esnaf, memur, öğretmen, ev hanımı, çalışan kadın, ne olursanız olun, okuma programını hiç ihmal etmeyin. Allah’ı tanımak, mârifet ve muhabbette terakki etmekten daha mühim hangi iş olabilir?

    Okuma programı sanki sadece gençlere ve öğrencilere mahsus zannedilir. Hayır! Herkes yılın belirli bir bölümünü yoğunlaşma, yenilenme ve yücelmeye ayırabilir.

    Diyelim, işiniz çok yoğun... İş yerinden bir türlü ayrılamıyorsunuz. Farz edin ki bir hafta ağır bir hastalığa yakalandınız ve işe gidemediniz... Sayın ki ameliyat oldunuz ve bir ay çalışamadınız... Okuma programıyla manevî dünyanızda yapacağınız ameliyat, maddî sağlıktan yüz defa, bin defa daha hayırlıdır.

    Her kelime, Cennet meyvesi olacak
    Belki yorucu bir yıl geçirdiniz, çok çalıştınız; dinlenmeye ihtiyacınız var... Beş yıldızlı otellerde tatil geçirmek için yer ayırtmayın. Gelin, tıpkı öğrencilik yıllarınızda olduğu gibi okuma programı yapın. Özlemişsinizdir!
    Herkes bir programa tâbi olamaz. Mutlaka lüks bir yerde tatil geçirecekseniz, hiç değilse bir grup oluşturun ve orada sıkı bir program uygulayın.
    Eğer bir program uygulayacak kimseyi bulamadıysanız, eşiniz ve çocuklarınızla bir program yapın. Yaşadıklarınız, sizi dünyada ve ahirette mutlu edecek, Cennette güzel manzaralar olacaktır. Okuduğunuz her kelime, Cennet meyveleri suretinde size dönecektir. Hem de sonsuza kadar...

    Okuma programları, hem öğrenme faaliyetidir, hem de uygulama fırsatıdır. Nice insanlar var ki, maalesef Kur’an okumayı bile öğrenememiş. Oysa yıllardır namaz kılıyor, Ramazan geçiriyor, kim bilir kaç kez hatim merasimine iştirak ediyor. İşte bir okuma programında, az bir meşguliyetle, bir hafta içinde Kur’an’ı öğrenebilirsiniz... Belki risalelerin tümünü veya belli başlılarını tekrar okuyabilir, derinlemesine tefekkürler yapabilirsiniz... İmanı mükemmelleşen ve bunu hayatına aksettiren güzide insanların samimiyetinden, ihlâsından, fıtrî hallerinden yararlanır, onları örnek alırsınız...
    Bir okuma programının kazançları saymakla bitmez. Siz, en iyisi, ilk fırsattan tezi yok, hemen bir okuma programına katılın ve tüm güzellikleri yaşayarak görün!

    10. Risale-i Nur’daki incelikleri keşfetmeye çalışın!

    Risale-i Nur’u anlamaya çalışırken dikkat edilecek mühim noktalar vardır. Diyebiliriz ki, “bu eserlerde fazladan ve gereksiz hiçbir kelime, cümle, tabir, terim ve misal yoktur.” Her şey yerli yerinde, bir maksat için ve genel mânânın bir unsuru olarak zikredilmiştir. Bu bakımdan hiçbir kelimeyi atlamamak, anlamadan geçmemek gerekir.

    Sözgelişi; Yirmi Üçüncü Sözün Birinci Noktasının sonunda, “İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder” cümlesindeki elmas-kömür benzetmesi rast gele söylenmemiştir. Bununla çok uzun bir hakikat özetlenmiştir. Çünkü, elmas ve kömürün ana maddesi karbondur. Ancak tonlarca kömür, bir gram elmas etmez.

    İşte mü’minle kâfir madde itibarıyla et ve kemikten meydana gelir. Ancak iman, mü’mine Allah katında öyle bir değer kazandırır ki, hiçbir şeyle mukayese edilmez.

    Yine aynı sözün üçüncü nüktesinde insanla hayvanın farkının anlatıldığı misaldeki, insafsız dükkâncının en çürüğünden bir kat elbise vermesi çok geniş bir mânâyı hatıra getirmektedir. Demek ki insan, bin altınla ifade edilen harikulâde kabiliyetlerini sadece dünya hayatına sarf ederse, mutsuzlukla dolu bir dünya hayatı geçirir.

    Risaledeki simetrilere dikkat etmek gerekir
    Özellikle temsilî hikâyeciklerde ve misallerde çok güzel simetriler vardır. O kadar ki, misalde ne varsa, en ince ayrıntısına kadar hakikatte de vardır.
    Simetriyi, “misalle hakikat arasındaki benzerlik, cümlelerde arka arkaya gelen kelimelerin seçilişindeki ahenk” olarak kullanıyoruz.
    Meselâ, Yirmi Birinci Sözün İkinci İkazında peş peşe gelen kelimeleri gruplandırırsak şöyle bir ahenk ortaya çıkıyor:
    Ekmek, kalp, gıda, kapı, niyaz, elde etmek.
    Su, ruh, âb-ı hayat, çeşme-i rahmet, namaz, içmek.

    Hava, lâtife-i Rabbaniye, hava-i nesîm, teneffüs, pencere, nefes almak.
    Görüldüğü gibi, maddî hayat için zarurî üç önemli ihtiyaç olan ekmek, su, hava ile üç manevî varlığımız kalp, ruh, lâtife-i Rabbaniye ve bunların fonksiyonları arasında irtibat kuruluyor, mukayese yapılıyor. Bedene ekmek, su, hava nasıl gerekliyse, kalp, ruh ve lâtife-i Rabbaniye için de namazın o derece gerekli olduğu ispatlanıyor. Ayrıca namazın manevî bir gıda, bir âb-ı hayat, bir hava-i nesim olduğu vurgulanıyor.

    Daha burada çok mânâ cevherleri var. Eğer imkân olsa, sayfalarca bu bölümün üzerinde durulabilir. Bu kadarla yetiniyoruz.

    Yine Münazarat’ın 46. sayfasındaki ulema, meşayih ve hutebanın zikredildiği bölümde ahenkli bir şekilde dizilen sadef, mağara, kehf benzetmeleri, dimağ, kalp, fem ifadeleri ne kadar mükemmel bir şekilde uyumlu zikredilmiş... Misalle gerçek arasında tam bir benzeyiş var.

    Sık geçen kelimeler iyi bilinmeli
    Risale-i Nur’da çok sık kullanılan kelime ve terimlerin mânâlarını çok iyi bilmek gerekir; çünkü onlar, mânâların anahtarlarıdır. Belki yüzlerce, binlerce defa karşımıza çıkacaktır.

    Bu meyanda isim ve sıfat farkını bilerek okumak gerekir. Meselâ, kerem, lütuf, ihsan, cemal, celâl sıfattır. Bunların isimleri, Kerîm, Lâtîf, Muhsîn, Cemîl, Celîl kelimeleridir.

    Vahidiyyet, Ehadiyyet, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, tesbih, vahdet, İsm-i Azam, arş, cüz, küll ve bunlar gibi daha sayabileceğimiz yüzlerce terim çok sık zikredilmektedir. Bunların anlamını biraz genişçe öğrenmek gerekir. Maalesef, lügatlarda çok kısa olduğu için yetersiz kalıyor. Bu terimlerin, kavramların mânâlarını genişçe öğrenmek için Söz Basım Yayın tarafından hazırlanan külliyata başvurmak gerekir. Çünkü, bu ciltlerin sonunda kavramlar sözlüğü bulunmaktadır.

    Kelime anlamları verilmişRisale-i Nur’un birçok yerinde Arapça veya Farsça bir kelimenin mânâsı aynı satırda verilmiştir. Bunun için biraz dikkatli olmak yetecektir.

    İşte, Sözler’de yaptığımız araştırmada bulduğumuz bazı örnekler ve sayfa numaraları:
    O Sultana muhâtab ve halil ve dost ol! (10)
    O rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını celb eder, kendine çeker. (12)
    Nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirinden ayrılıyor. (55)
    ...Sâni-i Zülcelâl, onun mukàbilinde zîşuurdan marziyyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin. (55)
    Hakikî istib’ad, hakîkî muhaliyet ve akıldan uzaklık. (59)
    Her şeyde maslahat ve fâidelere riâyet etmesidir. (61)
    ...Iztırar lisaniyle sual edilen ve istenilen her şeye dâimî cevap vermek... (60
    ...Vazifedar mevcûdâtın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarattır. (69)
    Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. (75)
    ...Bütün kat’iyetle açtıkları âhiret yolunu ve küşad ettikleri Cennet kapısını... (80
    Onu bütün hakàikına temel taşı ve üssü’l-esas yapıyor. (96)
    ...Yani mâzi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın... (100)
    Hem kendi mârifetinin garîbelerini izhar edip göstersin. (108)
    Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. (131)
    ...Dükkân, şeksiz bir fevkâlâde iâşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir. (142)
    ...Levh-i mahv ve isbat namında yazar bozar tahtası hükmündedir.
    (148)
    Merdane kabre bak, dinle ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister. (155)
    OKUNMA: 19548
    Sorularla Risale