• "Duraksayarak, karmaşık laflarla konuşan
    Sütunları canlı bir tapınaktır Kâinat:
    Tanıdık bakışlarla dolup taşan bir sanat,
    Bir imalar ormanında dolaşır insan."
    Georges Perec
    Sayfa 137 - Ayrıntı Yayınları
  • 136 syf.
    ·1 günde·10/10
    Aylar sonra Faruk Duman okuduğumda şunu gördüm: gerçek edebiyat kadar lezzetli çok az şey olabilir. Hele de okurken her yanınız yapraklarla doluyor ve günışığının kalmadığı, daha kesif, hatta korkutucu bir karanlığın içine doğru koyuluyorsanız. Şu geçen bir sene içerisinde okuduğum en güzel eserler, nice güzelini de es geçmeden, Faruk Duman'a aitti. Bu yazar hakikaten gurur duymamız gereken çok önemli bir isim. Bu kitabını okumayı sürekli erteliyordum, araya zaman girdikçe, tadını hatırlamama rağmen, yine de, aynen Çehov gibi meselâ, Çehov ki Gusev'i anlatabildi, Çehov meselâ bozkırı böylesine inanılmaz güzel anlatırken, ama Gusev'in mazlum vücudu okyanusun diplerine gide dursun, işte aynen onun gibi, aylardır okumayıp, küslükten değil de daha çok tembel bir sevgiden, ve son ayların nice acıyla dolu olmasından, gece yatamamaktan, duvardaki resimleri öpmekten geçen bunca zaman, ve elbette iş güç, ama bir gün, bilimkurguların dünyasında dolaşmaya çıktığımda elim uzanıp alıverdi, ve böylece bu fazlasıyla uzamış hasret de bir anda sona erdi.

    Köpekler İçin Gece Müziği, ancak Faruk Duman'ın anlatabileceği, onun dünyasına aşina olanların kendini hiç ama hiç yabancı hissetmeyeceği bir yerden söz ediyor: ormandan. Bu orman, yazarın tek tek bütün eserlerinde sözü geçen, ima edilen ya da doğrudan hikâye edilen bir yer; bu orman, masalların gerçeklerle kucak kucağa büyüdüğü, sarmaşıklar benzeri herşeyin sarmaş dolaş olduğu, gün ışığını kesen ya da örten bir yer, burası inanılmaz güzellikte renklerle dolu, bambaşka çiçek ve ağaç adlarının, nice hayvanın ve nice kötü avcının dolaştığı bir imalar dünyası, bir paralel evren, bir okyanus; ağaca, çiçeğe, hayvana ve insan ruhuna yazılmış bir dil cümbüşü; ışıltılarıyla insanı sarhoş ederek kitabı okurken ya da bitirdiğinizde ellerinizden, dilinizden, gözlerinizden düşen yapraklarıyla bir orman sarhoşluğu burası. Faruk Duman'ın dünyasına girmek demek, o ormana adım atmak demek. O orman imalar, benzetmeler ve canlandırmaların yanı sıra kendisi olanların da ormanı, orman kimi eserinde bir başkası ya da başkalarını, başka şeyleri temsil ederken kimi zaman da kendisinden başka birşey değil. Yazarın en güzel eserlerinden olan "Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur" ve en güzel hikâye kitaplarından olan "Av Dönüşleri"nde karşılaştığımız kişi ya da canlılarla, meselâ parslarla, meselâ zulüm dolu avcılarla burada da karşılaşıyoruz, ve anlıyoruz ki kitaplar, eserler, masallar farklı bile olsa orman aynı orman, dil aynı, okyanussa aynı okyanusta kulaç atıyoruz ya da Gusev gibi, diplere doğru kayıyor bedenimiz. Ancak bu sefer farklı olan birşey de var: bir fırtınanın içindeyiz. Hızla çalılıklara sıvışan yılanlar, sessiz suspus çiçekler ve ağaçlar bu sefer şiddetle yağmura teslimler; çamur her yanı alıp götürüyor, gök delinmiş ve ölüm her yanı sarmış . Hiç bir eserinde görmediğimiz denli kan akıyor, ve hayvanlar hiç bir eserde olmadığı kadar gerçekler burada. Selim İleri'nin söylediği gibi okuduğumuz bir kara masal olsa da, hayvanların bu ormandaki yaşayışları, hayatı sevişleri, hayattan almak istedikleri, kaybolup gidişleri, benim açımdan hiç bir eserde görmediğim kadar etkileyici, ve iç burkucu. Sırf bu yüzden karamsarlığına rağmen bir yandan da ışık dolu, ışıltılı bir eser bu. Baştan sonra insan övücülüğü gibi görünse de Faruk Duman'ın dil ormanında ve masallarında, gökten ölüm yağarken, yağmur ve çamur herkesi ve herşeyi yutarken dahi hayvanlar, doğalarındaki şiddetle dahi, ne kadar masum görünüyorlar. Dil ormanında hepsi bir aradalar: masumlar, mazlumlar, avcılar ve biz. Üstümüz başımız toprak ve çamurla dolup taşmışken, gün ışığına hasret beklerken günün doğmasını, bizim şansımıza Hızır aleyhisselâmın deresini o av köşkünde beklemek kalıyor; "hayatta insandan daha korkunç birşey yoktur ve de olamaz" diyen anlatıcıya kulak kabartırken bir rahmet ve merhametin dilencisi olarak ümit etmek kalıyor; bu kadar muazzam, güzel edebiyat eserlerini okurken hiç itirazsız o tadın içine gömülüp susmak kalıyor; Hızır'ın deresinin aslında okuduğumuz eser olduğunu anlamak kalıyor, ve böyle olduğunda, yani ister gün ışığı doğsun, ister zifiri kapkaranlık gecede ölümü bekliyor olalım kitaptaki bahtsızlar gibi, yine de ümidimiz var, çünkü hâlâ iyi edebiyat var, gerçek edebiyat bütün basitliklere, sonu gelmeyecekmiş gibi görünen pespayeliklere, işporta yazarlara ve onların sığ dünyalarına rağmen hâlâ var ve o ormanda yaşamaya, nefes almaya devam ediyor. Bu yüzden hiç okumamışlara, okuyup da Faruk Duman'ın diğer eserlerinin masal ve gerçek dolu ormanlarında sürüp giden dil cümbüşlerine girmeyi erteleyenlere bu muazzam güzellikteki eseri, mutlaka, öneriyorum.
  • 432 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Bazen böyle oluyor, yani hiç beklemediğim bir kitap, beklemediğim bir yazar dört dörtlük bir etki yaratabiliyor. Jennifer Mcmahon'ın bu eseri Stephen King'i kıskandıracak kadar başarılı ve iyi bir eser. Kusurları dahi kitabın başarısını gölgeleyemiyor. Hasan Ali Toptaş'ın Heba'sı ve Ayfer Tunç'un Aziz Bey Hadisesi adlı eserlerinin ardından hakiki edebiyattan biraz uzak kalayım, gerilim kitaplarının başı sonu belli dünyasına kendimi bırakayım diye, genç kızlar için yazılmış Ay Günlükleri serisini bile okurken ( ve devam ederken okumaya!) işte birden Şeytanın Eli gibi bir eser kafamı allak bullak edebiliyor, ve bir günden az bir sürede dört yüzden fazla sayfayı okumadan duramayacak hâle getirebiliyordu beni.

    Gerçek adıyla Kış İnsanları (herhalde Şeytanın Eli adının daha çok satacağını düşündüler) hakikaten çok iyi bir gerilim kitabı. Hiç bir King kitabında bu etkiyi yaşamadım, hatta Mahşer ve bu kitaba en yakın bulabileceğim 'O'da bile... en son Kafes adlı kitap okurken beni allak bullak etmişti, ama bu kitabın yanında Kafes bile olsa olsa tek bölümü ürkütücü bir eser gibi kalıyor. Kış İnsanları, baştan sona ürkütücü, geren, ürperten bir kitap. Bu gerilim, bu ürkütücülük hiç bir şekilde kandan, canavarlardan, cinayetlerden kaynaklanmıyor. Hiç bir alâkası yok. Kitapta iki kitap birden okuyoruz: Sara'nın 1908'de tuttuğu günlüğün kitap hâline getirilmiş hâli, bir de günümüzde geçen bölüm. Kitap baştan sona sevdiklerini, çocuklarını kaybeden insanlarla dolu. Ölenlerin, kaybolanların geride kalanlarda yarattığı etkileri çok güzel veriyor kitap. Ürkütücü olan şey; kaybolan, ölen insanların akıbetleri (ölenlerin akıbeti, evet) konusunda yazarın bizi karşı karşıya bıraktığı bütün o imalar, sessizliklerle dolu anlar, insan zihninin insana işkence ettiği, insanın kendini bıraktığı, dağıldığı anlar, o ürpertici şeytanın eli adı verilen kayalıklar, orada Sara'nın, Martin'in ve Gertie'nin 1908'de geçen hikâyesini okurken kayalıkların hemen arkasında giderek büyüyen ve hikâyenin günümüzde geçen kısmında artık her yeri kaplamış olan o kapkara orman...Wulf Dorn'un Karabasan'ındaki orman ne kadar komik kalıyor bu kitapla kıyaslayınca...Faruk Duman'ın büyüleyici, kelimelerle ve büyülerle dolu ormanı ise, edebiyat kelimesiyle birbirine sarmaş dolaş imgeler, görüntülerle dolu bir fikir gibi, oysa Mcmahon'ın kitabını okurken, kayalıkların ardında büyüyen, her yeri ve herkesi saran zifiri karanlıklı dilsiz orman, hiç de dostane ve yakın görünmüyor, on beş metrelik kuyularıyla, sadece bir haftalığına gitmeleri gerken yerden dönen Uyuyan'larıyla ve kelimelerle sanat yapmaya değil, korku hissini yüreğimize salmak için kitabın her sayfasına saçılmış büyüleriyle bu orman, kitabı okurken bedenimizi sarıyor ve, ellerimizden parmaklarımızdan, saçlarımızın arasından yüzümüzü kaplayarak ve gözlerimizin hemen üzerinde dönerek hepimizi örtüyor ve o ormanda yapayalnız kalıyoruz, o kadar ürpertici bir hisle doluyoruz ki benim gibi, sitedeki bir yorumda çok haklı bir şekilde gece okumayın uyarısını unutup gece okuyunca, bu yaşta gece yarısı evde yalnız kalmış olmanın acısını çıkardığını görebiliyorsunuz: evdeki her gölge, sessizce duran her nesne, artık ölüme ve gölgelere her zamankinden daha yakın olan zavallı Dodi'm bile başkalaşmış bir şekilde görünüyor gözüme, kitaba ara verip lavaboya ya da mutfağa gittiğimde, salonun hemen girişinde tembel tembel solgun ışığıyla floresan lamba artık ışığı değil karanlığı düşündürüyor bana, korkuyorum çünkü evet, aynen sara'nın dolabın içinden gelen o kazıma seslerini duyup kalbinin güm güm atması gibi, ürpererek, bu kadar korktuğuma kendim de inanamayarak korkuyorum.

    Yazar, bu etkileyici hissi açıklama yapmak ve okurları ikna etmek yerine o korku hissini vermekle yaratıyor. Gerilim kitaplarında ve daha bir çok kitapta, filmde sonlar hep açıklamalara kalır, açıklamalar, aslında ikna etme çabalarıdır, oysa olayların ikna ediciliği değil, yaratılan o hissin gerçekliği daha önemli, meselâ Kafes, benim açımdan bu sebeple dört dörtlük bir kitap. Şeytanın Eli, sonlara doğru, kitabın en zayıf bölümü olarak bize hikâyenin karanlıkta kalan kısımlarını anlatırken korku ve gerilim hissi hasar görüyor, yine de bu bölümü çok kolayca es geçebilir, güzel yazılmış son sayfalarıyla beraber düşündüğümüzde kitabı dört dörtlük bir eser olarak görebiliriz.

    Gerilim kitaplarını okuyan herkese Şeytanın Eli /Kış İnsanları'nı kesinlikle öneriyorum. Sitede yorum yazan arkadaşlara da teşekkür etmem gerek, o yorumlar sebebiyle kitabı aldım; hepimizin ortak fikri, bayağı bir ürktüğümüz olmuş. Okumayı düşünenlere bir öneri de böylece benden gelsin...