• 1080. Enes ibn Malik şöyle demiştir:
    "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in kapıları (ashab tarafından) tırnakla vurularak çalınırdı."
  • * ALLAH v&e İLİM *
    ALLAH bu mucizeli kitabın ilk satırlarını bana yazdır dı için ona çok şükürler olsun hamdolsun rabbim olan allahu tealamıza . hayatın şifresini buldunuz da herşeyi çözülücek diyor samet olan allahu tealamız ilim bizi bu akşam başka bi galaksiye götürcek hazırlıklı olmamız gerek koç burcu bugün dünya ya eş değer özelliklerine sahip tabi bu olay siz okumaya başladında gercekleşcek sizlere bu kitapta içimden ve bildiklerimle sizlere sunucam aslında ben bu kitabın yazarı allah olmasını istedim ama olmaz ki dedi ben dünyada diyilim senin görevin bu dedi bakın bu kitabı sizlerle çalışmış olucam hepimiz birbirimize yardım edicez bakın başka bi kitaplarda var bu işin sonunda onlarda allahın bize hediye edicek hepimizin müjdesi 16.09.2013 tarihli başbakanlığa gönderilen kargo kitaplar ilk bunu okuyıcaz sonra onlar bize yol göstericek söz veriyorum size hepimizin eğer ki allaha boyun eğip onun ipine sımsıkı tuta bilirsek rabbimize itatkar bi kul olursak bakın görün hayatımız nasıl güzelleşicek dünyada afedilmiş olucaz ahirete gidip gelmedim :) daha önce ama allahıma güvenim sonsuz orada var bu tüm alemlerin içinde bi uyarıcı varsa demekki bende bu işe baş koyduysam ellerimle kalemi mi tutuysam tutup hata yazdıysam bunları sizlere ulaştırdıysam demek ki herşeyin bi anlamlı kuran olan gün yüzüne cıkmayan kitap var peygamberler var allah var kitaplar var daha acıklanmayan ilim var herşey var isteseydi mevlamız yaratanımız allahımız dünya yı yarattım ahirete gidiceksiniz demez di o varya herşeyi kuşatmıştır bakmayın bu olaylara hepsinin gercekten bi anlamı var gidin önümüz yaz zaten gezin istanbulu o evliyaları zatları mukaddes insanların kabirlerini kuranı kerim de yeryüzünde bi dolaşın eskilerin hali ne olmuş diyo bizim dolaşmamızı istiyor rabbimiz (kuran-ı kerim)de allah de ilk emir sanırım bu sonra kelimeler gene aynı gibi ama allah ki olur birleştirelim deki allah de allah ki allah de ki allah dediki allah deki cıkıyor yüce kitabımız kuranı kerimimiz de bakın bugün günlerden pazartesi 2017yılı haziran ayının 5 deyiz yani 6.05.2017 yılı saat 20.45 size ne göstericem buldum bi buluş nedemek istiyo allahın izniyle bi göz atalım bu arada ramazanınız bayramlarınız herşeyiniz kabul olsun doğum günleriniz de kutlu olsun. kandileriniz mübarek olsun kabristandakiler de huzurla dolsun https://www.youtube.com/watch?v=F_7rYAu9ckw
    (Biz, kaderi, "Allah'ın sırlarından bir sır" olarak görmediğimiz gibi; Hz. Peygamberin de bu konudaki tartışmaları ve kendisine soru sorulmasını ya-sakladığına dair rivayetleri şüphe ile karşılıyoruz. Probleme makul bir izah tarzının bulunabilmesi için, hareket noktasının doğru belirlenmiş olması lazımdır. Kader insanın meselesi olduğuna göre, insandan hareket etmek durumundayız.
    Bu dünyada insan eli kolu bağlı mahkûm bir varlık mıdır? Yoksa çeşitli seçenekleri olan hür bir varlık mıdır? Her şeyi yapıp-eden Tanrı ise, in-san neyi yapıp etmektedir?4 Eğer insan, rotası çizilmiş bir varlıksa onda iradenin olmasına, aklın bulunmasına gerek var mıdır?
    Sorumluluğu olmayan varlıklar gibi, insandan da mihaniki olarak hareket etmesi mi istenmiştir? Ya da varoluşunun gayesini bilinçli olarak yerine getirmesi mi beklenmektedir?
    Mutlak varlık Allah'tır. Ancak, insan da bir varlıktır ve Allah'tan ayrı bir varlıktır. Şahsiyeti, aklı, iradesi bulunan ve sorumlu olan bir varlık. İn-sanı bu şekilde yaratan da Allah'tır. Kâinatta yaratılan her varlığın, kendisi-ne has bir kaderi bulunmaktadır. İnsanın kaderi de iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır. İnsanın gayesi Allah tarafından tespit edilmiş olmasına rağmen, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah, insana bırakmıştır. İnsan, aklı, iradesi ve tecrübesi ile bu gayeyi gerçekleştirebilecek imkâna sahiptir. Amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır: Yani, insana bu hürriyeti Allah vermiştir5. İnsan Allah tarafından yaratılmış fakat onun tarafından kurulmamıştır. Kısaca, insan; bilinçli sorumlu ve hür bir varlık olup, Allah tarafından yeryüzünde görevlendirilmiştir6.
    Âlemde olan ve olacak olanlar -bunlara insan davranışları da dâhildir- Allah tarafından tespit edilmiş ise, bu aynı zamanda Allah'ı da atıl bırakmaktır. Her şeyin ezeli program dâhilinde cereyan etmesi durumunda, ilahi faaliyet için de imkan kalmamaktadır. Hâlbuki Kuran: "Onu her an yeni bir iş meşgul eder" buyurmaktadır. Ezelde bizim için tespit edilenin dışında davranma imkânımız varsa bu tespitin, yoksa iradenin, hürriyetin ve sorumluluğun anlamı olamaz. Kısaca; klasik kader anlayışı, yalnız insanın varoluşunu anlamsız kılmamakta, ayni zamanda, Allah'ı da atıl hale getirmektedir.
    Allah, insanı kendi elinde oyuncak bir varlık olarak mı, yoksa akıllı ve vicdanlı, yani özgür ve sorumlu bir kul olarak mı yaratmıştır? Bu mesele üzerinde düşünmek gerekir. Kaldı ki, insanın hür ve sorumlu bir varlık olmasını Allah dilemiştir. Eğer insan daha önceden belirlenmiş bir yoldan gidiyor ve "Alemde olup biten her şey Allah tarafından tayin edilmiş" ise, "Allah tarafından tayin edilmiş bir şey başka bir tarzda ve başka bir 'düzende"11 olamayacağından insan için iradi-gayri iradi ayrımının yapılmasına da, Allah'ın kainata müdahale etmesine de gerek kalmayacaktır. Bu durumda, insanın yaptıklarından sorumlu olmasının12 dahi bir anlamı olmayacaktır. Bu neticeyi, Kuran'ın ortaya koyduğu dünya görüşü ile uzlaştırmaya imkan yoktur. O halde, kader kavramının keyfi olarak kullanılmasına Kuran müsaade etmiş midir?
    İslam öncesi Arap toplumunda da kader hususunda değişik görüşler vardı. Ezeli tespit ve tayini benimseyenler olduğu gibi, buna karşı çıkarak insanın hür olduğunu kabul edenler de bulunmaktaydı.13 Aslında, kader konusunda bu iki karşıt kutup, insan topluluklarında her zaman kendiliğinden ortaya çıkmıştır.14 Çünkü insanoğlunun, kendi kusuru neticesi ortaya çıkan en basit şeyleri dahi kadere yüklemesi, onun kolayına gelmektedir. Gerçekten de kader kavramı, aklını kullanmak istemeyene sığınma imkanı vermekte ve insanın kendi kendini hipnotize etmesine yaramaktadır.
    Hz. Peygamber döneminde; kader meselesinin sahabe arasında konuşulduğu, hatta Hz. Peygamberin, kader konusunda kendisine soru sorulmasını ve sahabe arasında tartışma yapılmasını yasakladığına dair haberler nakledilmistir15. Bu yasaklamaya rağmen; kader hususunda Hz. Peygambere isnat edilen ve hadisçilerin "sahih" olarak nitelendirdikleri hadisleri, hadis kitaplarında sıkça görmek mümkündür. Kader ile ilgili birkaç hadisi örnek olarak zikretmek faydalı olacaktır.
    Hz.Peygambere isnat edilen bir hadiste, Hz. Peygamberin, Allah'tan üç şey istediğini ve Allah'ın ikisini verdiğini bildirerek, "Müslümanlar arasında isyan olmamasını istedim, fakat Allah bunu kabul etmedi.16 buyurduğu nakledilmiştir. Keza Hz. Peygamber: "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır bir fırka hariç, hepsi cehenneme girecektir."17 buyurarak, İslam ümmetinin geleceğinden haber vermektedir18. Müslümanlara haksızlıklar karşısında tepki göstermemeyi emreden bir hadiste Hz. Peygamber: "...sizler benden sonra bencillik göreceksiniz. Bana ulaşıncaya kadar sabredin."19 Başka bir hadiste; Hz. Adem'i cennetten kovulmasından dolayı kınayan Hz. Musa'ya, Hz. Adem'in: "Allah'ın beni yaratmadan kırk sene önce takdir ettiği bir şey için mi beni kınıyorsun?"20 dediği nakledilmiştir. Başka bir hadiste: "Allah cennet ehlini, cennet ehli olarak babalarının sulbünde yarattı."21 buyrulmaktadır. Diğer bir rivayette de Hz. Peygamberin: "İnsan cehennem ehlinin amelini yapar; ta ki onunla cehennem arasında bir zir'a kaldığında; kitap onun önüne geçer de cennet ehlinin amelini yapar ve cennete girer. İnsan cennet ehlinin yaptığı ameli yapar, ta ki onunla cennet arasında bir veya iki zir'a kaldığında, kitap onun önüne geçer de Cehennem ehlinin amelini yapar ve cehenneme girer."22 Bu durum karşısında, salih amel yapmanın faydasının ne olduğunu soranlara ise, Hz. Peygamberin, "amel yapınız. Herkes ne için yaratıldıysa ona göre işi kolaylaştırılır."23 cevabını verdiği bildirilmiştir. İnsan sorumluluğunu esas alıp, kaderciliğe karşı çıkanlar da hadislere konu olmuştur. Hz. Peygamberin, "Kaderiye bu ümmetin Mecusileridir."24 buyurduğu dahi nakledilmiştir. Ümmetinden kaderi yalanlayacak topluluk olacağını25 bildiren Hz. Peygamberin ". . . Küfrün anahtarı ancak kaderi yalanlamaktır."26 dediği rivayet edilmiştir.
    Yukarıda zikredilen hadislerle insan sorumluluğunu nasıl uzlaştıracağız? Bu tür rivayetlerin Hz. Peygambere isnat edilmesinin arkasında, Hz. Peygamberden sonra Müslümanlar arasında meydana gelen tatsız olaylara mazeret bulma ve farklı görüşlere sahip grupların, birbirlerini suçlama çabalarının bulunduğu sanılmaktadır.27 Hadis külliyatının, genelde, insan sorumluluğunu anlamsız kılan bir yaklaşımı telkin etmesi, Emevi yöneticilerinin kader anlayışı ile paralellik arz etmektedir. Hadislerin yazıya geçirilmediği bir dönemde, böyle bir yönetimin olması, Müslümanın geleceğini de olumsuz yönde etkilemiştir. Bugün, bilebildiğimiz ve elimizde mevcut olan en eski hadis kitabi, imam-i Malik'in Muvatta'sıdır.
    Bu eser Emevi Devleti'nin yıkılmasından sonra toplanmıştır.28
    Sahabe Dönemi'nde de kader konusunda zaman zaman tartışmaların yapıldığı bildirilmektedir. Bu devirde yapılan tartışmalardan birkaç örnek vererek, konuyu biraz daha açmak faydalı olacaktır. Şam tarafını ziyarete giden Halife Ömer, Şam'da veba salgını olduğunu haber alınca şehre girmekten vazgeçerek, buradan uzaklaşılması gerektiğini bildirir. Bunun üzerine Şam tarafında bulunan ordunun komutanı Ebu Ubeyde, kaderi gerekçe göstererek, Hz. Ömer'in uzaklaşma önerisini eleştirir.29 Hatta, Hz. Ömer'e, "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun? diye sorar. Onun bu itirazına Halife: "Evet Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçıyorum."30 karşılığını verir: Görülüyor ki; Hz. Ömer'in kader anlayışı ile Ebu Ubeyde'nin kader anlayışı çok farklıdır. Ebu Ubeyde'ye göre, her şey Allah tarafından ezelde tespit edilip, programlandığı için kaderden kaçmak mümkün değildir. Hz. Ömer'e göre ise, ezelde tespit edilenler imkânlar olduğu için veba hastalığı olan yere girenin, bu hastalığa yakalanması da Allah'ın kaderi, bu hastalığın olduğu yere girmeyerek ondan kaçanın kurtulması da Allah'ın kaderidir.
    Nitekim, Ebu Ubeyde ve Yezid b. Ebi Süfyan gibi, birçok ileri gelen sahabe veba hastalığından öldü32. Vebadan kaçan Hz. Ömer ise yaşamını sürdürdü. Müslümanlardan bir grup tarafından muhasara edilen Halife Osman, hilafetten ayrılmasını isteyenlere karşı, kaderi gerekçe göstererek, isteklerini reddetmişti.
    Ancak, ayni gerekçe ile isyancıların halifeyi taşa tutmalarından sonra, Hz. Osman'ın, onların kaderi gerekçe göstermelerini kabul etmediğini görmekteyiz.
    Hz. Ali'nin kader konusundaki düşüncesi daha açıktır. O, Allah'ın emir ve nehiylerinin konusu olan fiillerde, Allah tarafından önceden belirlenmiş bir hususun olamayacağını, aksi halde, Allah'ın kitap göndermesinin, peygamber göndermesinin, emretmesinin, nehyetmesinin bir anlamı kalmayacağını bildirmiştir. Ayrıca, kaderin ancak insanın sorumlu olmadığı konularda olacağını açıklayarak, kader kavramı ile insan sorumluluğu arasındaki ilişkiye de dikkat çekmiştir35. İnsanın sorumlu olduğu hususlarda ise "kader, iyi işi yapmak, kotu işi yapmamakta insanı serbest bırakmaktır."36 Yani, kader insanın neticesinden lehte ve aleyhte sorumlu olduğu fiillerinde hür olması ve istediğini yapabilmesidir. Hz. Hasan da irade hürriyeti ile sevap ve günah arasında bağı kurmuş ve insan fiillerinde önceden tespite karşı çıkmıştır.37 Ona göre, ön tespit irade hürriyetini ve dolayısıyla insan sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır.
    Halife Ali'ye karşı, kendine has metotlarla; yürüttüğü mücadeleyi kazanan Muaviye, Hicretin 41. yılında Emevi Devleti'ni kurdu38. Emevi yönetimi, kuruluşundaki gayri meşruluğun sıkıntısını, kader kavramının arkasına sığınarak gidermeğe çalışmış ve kaderci düşüncenin gelişmesi için elinden geleni yapmıştır. Çünkü onlar, kaderciliği siyasi geleceklerinin garantisi olarak görüyorlardı. Kaderci düşüncenin gelişip yayılması için ilk adımlar, bizzat devletin kurucusu Muaviye tarafından atılmıştı39 Muaviye'nin, Halife Ali'ye karşı isyanının, savaşının tutarlı dini ve siyasi gerekçesi yoktu. Onun tek sığınağı kader kavramı kalmıştı. Bu kavram öyle bir sığınaktır ki, ona hem zalim, hem de mazlum beraber sığınabilirler. Bir yandan zalimin zulmünün sebebi, diğer yandan mazlumun acizliğinin gerekçesi olabilmektedir.
    Emevi Devleti'nin yöneticilerine karşı gelmek, kadere dolayısıyla Allah'a karşı gelmek olduğundan, karsı gelenin öldürülmesi helal olmaktadır.40 Muaviye'nin oğlu Yezid halka şöyle seslenmişti: "Ey insanlar, sizin uğraşmanıza gerek yoktur. "Allah bir isi beğenmediği zaman onu değiştirir..."41 Allah bizi değiştirmediğine göre, Allah'ın istediğine karşı çıkmaya sizin hakkınız olamaz. Size düşen itaat etmek, Allah'ın iradesine rıza göstermektir.42 Emevi halifeleri, sadece Allah'ın ezelde yazdığı yazıyı, yani, "Allah'ın kaderini infaz" ettiklerini belirtiyorlardı.43

    Emevi yöneticilerinin kader kavramına sığınma taktikleri, Müslümanlar arasında değişik tepkilerin doğmasına sebep oldu. Ma'bed b. Halid el-Cühem, Gaylan ed-Dimeşki ve Yunus el-Esvari gibi düşünen alimler, yönetimin desteklediği düşünceyi yüksek sesle eleştirerek; Emevilerin tanımladığı kaderin olmadığını, yapılan zulmün Allah'tan değil, idarecilerden kaynaklandığını ve halkın bu zulmü ortadan kaldırabileceğini, belirttiler44. Nitekim bu düşünce halk arasında yayıldı. Emevi yöneticileri; başta yukarıda zikredilen alimler olmak üzere, kendileri gibi kaderi anlamayanların ileri gelenlerini katlettiler.45 Kaderci düşünceyi kabul etmeyenler, olaylarda insan sorumluluğunu benimsediklerinden, siyasi idare için tehlike teşkil ediyorlardı. Çünkü "Kader Doktrini" politikayla yakından ilgiliydi.46
    Hasan el-Basri de kader konusunda Emevilerin destekledikleri düşünceye karşı çıkmıştı. Fakat kendi düşüncesini açıkça ortaya koymamıştı.47 Şehristani, Hasan Basri'nin kader hususundaki görüşlerinin, kaderi kabul etmeyenlere benzediğini, bildirmektedir48.
    Emevi halifelerinin istediği şekilde kader kavramını yorumlayan Ca'd b. Dirhem, Cehm b. Safvan gibi yazarlar da vardı. Bunlara göre, "bütün fiillerde cebir olduğu gibi mükâfat ve ceza da cebirdir."49 Bu düşünceyi savunan ekole Cebriye Mezhebi, denmektedir. Bu mezhebe göre, hiçbir şeyden kaçınma imkânı yoktur. "Ne kadar çalışılırsa çalışılsın meydana gelecek bir şey önlenemeyeceği gibi, meydana gelmeyecek olan bir şey de meydana getirilemez."50 Cebriye'den Hüseyin b. Muhammed en-Neccar: "Allah; kulun hayır, şer, güzel ve çirkin amellerini yaratandır. Kul da o amelleri kesbeder",51 fikrini ileri sürerek; mezhebinin görüşlerini biraz yumuşatmıştır. Cebri düşüncenin, zamanla diğer mezheplere de sirayet ettiği görülmüştür. Bu düşünce şekline göre, olayları izah etmek çok kolaydır. Sahabe arasında siyasi çıkar çekişmelerinden doğan tatsız olaylar dahi, Allah'ın ezeldeki yazgısının yerine gelmesi olarak açıklanmıştır.52 Bundan dolayı da onların hatalarının araştırılmaması istenmektedir.53 Çünkü, onların bir kusuru yoktur. Allah'ın, ezelde takdir ettiği kaderi yerine getirmişlerdir.
    İslam ümmetinin en büyük şanssızlığı, hadislerin toplanarak kayda geçirilmediği bir dönemde, meşru yönetimi isyan sonucu devirerek kurulmuş bir yönetimin, kaderci düşünceyi desteklemesi olsa gerektir. Hadis külliyatının kaderci karaktere bürünmesinin arkasında bu olgu yatmaktadır. Düşünen Müslüman, Peygamberi ile karşı karşıya getirilmiştir. Hadisçilerimiz ise nakledilenleri değil, nakledenleri araştırmakla meşgul olmuşlardır: islam kültürünün teşekkül devrinde meşruluk sıkıntısı çeken siyasi yapının, islam ümmetinin geleceğini de ipotek altına alması bu hadisçilerin sayesinde gerçekleşmiştir. Bugün Müslümanlar hadis problemi ile de karşı karşıyadırlar. Müslüman'ın dünya görüşünün ortaya konması için tek olgu olması gereken Kuran-ı Kerim'in karşısına, hadis yedek bir olgu olarak çıkarılmış, hatta onun gibi bir olgu olduğu dahi ileri sürülebilmiştir54. Böylece, Kuran olgulardan biri durumuna düşürülmüştür. Olgular çoğalınca da İslam’ın hayata intibak esnekliği kaybolmuş ve hayata alternatif bir dünya görüşü halini almıştır.

    Kur'an'ın muhatabı insan aklıdır. Bundan dolayı insandan düşünmesini istemektedir.55 Kur'an'ın anlaşılmasında kültür seviyesi de önemlidir. Herkes kültürü nispetinde ondan istifade edebilir. Onu şartsız okumak, yararlanma imkanını artırmaktadır. Ancak, genelde Müslümanlar, Kur'an'ın ne dediğinden ziyade, kendi düşüncelerini doğrulamak için Kur'an'dan deliller aramışlar, neticede her birinin dayanağı Kur'an olduğu iddia edilen birbirine zıt görüşler ortaya çıkmıştır. Mesela, kaderciliği savunanlar da, insanın sorumlu olduğu fiillerinde ezeli tespitin olmadığını belirtenler de, bunların arasında uzlaşmacı bir tavır takınanlar da görüşlerinin doğruluğunu ortaya koymak için, Kur'an'ın ayetlerini delil getirmişlerdir. Kur'an'ı bir bütün olarak ele almayı düşünmemişlerdir. Hatta, bir konuda ayetlerin azlığına ve çokluğuna göre; çoğunluğun telkin ettiğini sandığı anlamdan yana tavır aldıklarını ileri sürenler dahi vardır56.
    Kur'an'ın ayetlerini, hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın, Kur'an'ın muhatabı olması keyfiyeti, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisi vermemektedir. O halde, insan Kur'an ayetlerini nasıl anlayacaktır? Bu konuda ölçüleri neler olmalıdır? Kur'an'ın bir ayetini anlamak için; A-Ayet çerçevesini, B-Siyak-Sibak çerçevesini, C-Kur'an'ın Bütünlüğü çerçevesini,57 D-Kainattaki Fiziki ve Sosyal Kanunlar çerçevesini,58 E-Akli Selim çerçevesini59 göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Yani, bir ayeti anlamak için bu beş esasa dikkat edilmelidir. Anladığımız mananın, bunlardan hiçbirine aykırı olamayacağını bilmemiz lazımdır. Burada bir noktaya da işaret etmek gerekmektedir. Kur'an ayetlerini, yukarıda belirttiğimiz beş ilkeye dikkat ederek kavramaya çalışırsak; "herkese göre Kur'ani doğrular yerine, Kur'an'ın kendi doğrularını"60 ortaya koyma imkânını elde edebiliriz. Bu düşünce doğrultusunda kader problemine Kur'an'ın yaklaşım tarzını tetkik etmeye çalışacağız.
    Kader kelimesi, Kur'an'da; ölçme, güç yetirme, kudret, ölçerek takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah'ın irade ettiği külli hüküm ve önceden ölçüp-biçip hüküm verme manalarında kullanılmıştır.61 Bu kelimeye bu anlamların dışında; her şeyin olduğu gibi kılınması, kaza ve hüküm manaları yüklenmiştir62. Son iki anlamın Kur'an'da kullanılmamış olması, kelimenin bu iki anlamı sonradan kazanmış olabileceğini düşündürmektedir.63 Kader kelimesinin yerine kaza kelimesi de kullanılmaktadır. Kaza kelimesi Kur'an'da on anlamda kullanılmıştır64; Istılahda; "Kaza; Allah'ım ezelde bütün eşyanın gelecekte ne şekilde olacağını bilmesi, kader ise, bu eşyanın Allah'ın ezeldeki eşya ile ilgili ilmine uygun olarak icat edilmesidir."65
    Kur'an'ın birçok ayetinde geçen kader kelimesi ve bu kelimenin müştaklarının mihverini, "bir olgu dahilinde tayin etmek, her şeyi bir olgu ve nizama göre tanzim"66 etmek teşkil etmektedir. Kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbiri, insanın sorumlu olduğu fiillerinin, alın yazısı manasında, ortaya çıkmasından önce takdir edildiği anlamını taşımamaktadır. Kader konusunda yapılan tartışma, Allah'ın kainati belli bir düzen dahilinde yaratmasında değil, işlediği fiillerinden lehte veya aleyhte sorumlu olan insanın, bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip-edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader, "Bu kâinattaki ilahi kanunlardır."67 şeklinde anlaşılsaydı, bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyetinin anlamı kalmamaktadır. Hâlbuki insani hür bir varlık olarak yaratan Allah'tır.
    Hürriyet, hem iyiliğin hem de kötülüğün kaynağıdır. Kötülük yapma imkânı olmayanın iyilik yapmasından bahsetmek abes olur. Çünkü; bu durumda iyilik mecburi istikamettir. Seçeneği yoktur, Kader problemine çözüm bulmak için, Allah’ın ilminden değil, insan sorumluluğundan ve dolayısıyla insan hürriyetinden hareket etmek zorundayız.
    Bu konuda hareket noktamız sorunun çözümünde bize yardımcı olacaktır. Önceden tespit, irade konusu olmayan ve insanın sorumlu olmadığı alanlarda olabilir. İnsana bırakılan alanlarda ise kaderi, insanın davranışları belirlemektedir. Yani, insanın sorumlu olduğu hususlarda kaderi insan çizmektedir. Kur'an bu duruma işaretle, "...Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez..."68 "insan ancak çalıştığına erişir"69 buyrulmaktadır.
    Kader konusunda, insanın iradesini ilgilendiren nokta ile tabii ve kevni hadiseleri ilgilendiren ciheti birbirinden ayırmak lazımdır.70 İnsanın dışındaki varlıkların mukadderatlarının tayin ve tespitinde, sorumlulukları olmadıklarından dolayı, bir sakınca yoktur. Ancak, insan sorumlu bir varlıktır. Kur'an bunu şöyle açıklamaktadır: "Doğrusu biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir."71 O halde, sorumlu olması cihetiyle diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumluluğu oranında hürriyetinin olması, sınırları Allah tarafından çizilmiş sahada insanın kendi kaderini kendinin belirlediği ortaya çıkmaktadır. İnsan kendi kaderini belirlerken Allah, ona yol göstererek yardımcı olmak için, peygamber ve kitap göndermektedir. Yani; insanın özgür iradesi olduğu için, Allah kuluna teklifte bulunmaktadır. İradenin mecburiyeti demek, irade yoktur demektir. Çünkü mecburiyetin olduğu yerde iradeden söz edilemez. Buna göre, insanın kaderi, iyiliği veya kötülüğü yapacak şekilde yaratılmış olmasıdır.
    Zemahşeri, Furkan suresinin ikinci ayetinin yorumunda Allah'ın takdiri konusunda,"... gördüğün gibi, Allah insanı takdir ettiği bu düzgün şekilde yarattı. Yaratılmasını takdir edip de yarattığı her şeyi farklı olarak yaratmadı."74
    Bu görüşe göre, takdir insanın sorumlu olmadığı alanları kapsamaktadır. İnsanın sorumlu olduğu fiillerinde ise birey, en az iki seçenekten birini tercih edebilecek şekilde hür bırakılmıştır75.
    Kader kelimesi ve müştakları geçmediği halde, kaderci görüşü benimseyenlerin insanın irade hürriyetini kaldırdığını anladıkları ayetler de bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi; "Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz,"76 Bu ayet, Onlara göre, insan iradesinde cebrin olduğunu ortaya koymaktadır77. İradedeki cebir ile fiildeki cebir arasında pek fark olmadığından, iradede cebrin olduğunu ileri sürenlere de "Cebriyeci" demekte bir sakınca olmasa gerektir. Eş'ari: "Kullar fiillerinde, hür, ihtiyarlarında (seçimlerinde) mecburdurlar."78 görüşündedir. Bazı yazarlara göre, "irade ve seçimdeki mecburiyet, fiillerde de mecburiyeti gerektirir."79
    Bundan dolayi Eş'ari'nin, "katıksız cebri" olduğu belirtilmiştir80. Gerçekten, söz konusu ayetten insan iradesini selbeden, yani, ortadan kaldıran bir anlam çıkarılabilir mi? Meşiet ile irade aynı manaları taşıyan iki kelimedirler81.
    Bu ayeti, Allah'ın "Sizin dilemenizi dilemesi, iradenizi irade etmesi ile diliyorsunuz."82 şeklinde anlamak lazımdır. Eğer; Allah insana dileme imkânını vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olmazdı.
    Size verilen bu irade, Allah'ın size verdiği bir lütfudur. Aksi halde, bir irade hürriyetinden söz edilemezdi.83 Ayetin sibakını da dikkate alırsak, bu anlamın doğruluğu ortaya çıkmaktadır; "Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur'an, ancak aranızdan doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür. "Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, sizler bir şey dileyemezsiniz."84 Yukarıda da belirttiğimiz gibi, burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır.
    Kur'an'ın bir konudaki görüşünü ortaya koymak için, o konu ile ilgili tüm ayetleri dikkate almak lazımdır. Kur'an'da "şae" ve müştaklarının geçtiği birçok ayet bulunmaktadır. Allah'ın dilemesine, cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Onların kabul edilmeyen gerekçelerinin, bazı Müslüman yazarlarca benimsenmesi, din açısından hayret uyandıracak bir tavır olsa gerektir. Allah, puta tapanların, "Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık." demelerini; "...siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz..."85 buyurarak reddetmiştir. Bir sonraki ayette de; "...0 dileseydi, hepinizi doğru yola eriştirirdi."86 buyurmaktadır. Yunus suresindeki bir ayette, Allah'ın dilemesinin hangi anlama geldiği açıkça ifade edilmektedir. "Ey Muhammed, Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı, öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?"87 Allah, insanları zorlamadığına göre, yani, onlara hürriyet verdiğine göre, insanları zorlamaya hakkın yoktur. ".. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."88 Görülüyor ki, bu ayetler insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır
    İnsan yaratılmadan önce, insan fiillerinin takdir edildiğine delil olarak gösterilen diğer bir ayet de [Hadid,22] ayetidir. Bu ayette şöyle buyrulmaktadır; "Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır." Burada "kitap"tan anlaşılması gereken mana nedir? Bir başka ayette "...Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır."89 Yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması, onların varlıkları değil, varlık alanında tabi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir. Kitap kelimesi bu anlamda başka ayetlerde de kullanılmıştır.90 [Hadid, 22] deki ayeti Zemahşeri, musibetleri yaratmadan önce, hangi durumlarda insanların başına musibet geleceğini tespit etmişizdir, anlamında olduğunu belirtmiştir91 Diğer bir ayette: "Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle, işlediklerinizden ötürüdür.." Bu ayete göre, insanın başına gelen musibetten, insanın sorumlu olduğu ortaya çıkmaktadır. Eğer, insanın başına gelen musibet önceden takdir edildiyse, bunda insanın sorumlu olmasını bir manası olamaz. Ya da cebri görüşü benimseyen bir kimsenin ileri sürdüğü gibi, "Bunu böyle Allah yapıyor, fakat bir şey diyemiyoruz."93 şeklinde düşünmemiz gerekir ki; bu da insanın robot olduğunu kabul etmek demektir.
    İnsanın başına iyi veya kötü bir şeyin gelebilmesi, önceden tespit edilen kurallara göredir. Yani; Allah musibetleri yaratmadan, bunları insanlara verirken, hangi esaslara göre vereceğini belirlemiştir. İnsanın başına kendi fiili neticesi felaket gelebildiği gibi, kendi kusuru olmadığı halde de musibet gelebilir. Hatta, Kur'an, Allah'ın denemek için dahi çeşitli musibetler verdiğini bildirmektedir.94 Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan; her şeyin ölçüsünün, kanununun ve nizamının Allah tarafından konulduğunu, bu kuralların bir kısmının insan tarafından da bilinebileceğini, bundan dolayı hür iradeli faillerin bu kurallar çerçevesinde hareket etmeleri istenmektedir. Netice olarak, insanlar tarafından bilinebilecek hususların Allah tarafından belirlendiğini ve kanunlarının tespit edildiğini, insanlarca bilinemeyeceklerin ise insan faaliyetleri neticesine göre kaderlerinin insan tarafından çizildiğini ifade etmek mümkündür.

    Kader konusunda karşımıza çıkan önemli husus, Allah'ın ilmi meselesidir. Kainatın nizamını ve ondaki kanunları, Allah'ın, önceden tespit ettiğini ve bunlarda bir değişiklik olmadığını ve olamayacağını Kur'an bildirmektedir. "...bütün tabiat, Allah'a "otomatik bir irade" ile itaat eder."96 Acaba insan da buna dâhil midir? İrade verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumlu olması hasebiyle de başka varlıklardan ayrıldığı bilinmektedir. Tartışma, önceden tespit edilenlerin içine, iradeli ve sorumlu varlık olan insanın fillerinin girip-girmeyeceği meselesidir. Başka bir ifade ile kâinattaki nizamın, insanın iradesine ve fiillerine teşmil edilip edilemeyeceğidir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu inkâr edilmeden, bu düzenlemenin insan fiillerine teşmil edilmesi mümkün değildir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu veri olduğuna göre Allah'ın yasası, insan cinsi için ezelde çizdiği sınırlar içinde ferdin hür olmasıdır. Bu anlamda, insan için yalnız Allah'ın çizdiği kaderden değil, kendisinin, ailesinin milletinin ve diğer milletlerin çizdiği kaderlerden de bahsetmek mümkündür. Ancak, insanlar tarafından çizilen kaderleri, insanın aklını kullanarak değiştirmesi de söz konusudur. İnsanlar tarafından çizilen kaderlerin, çeşitli sebeplerden dolayı, Allah'a yüklenmesi, kader kavramının keyfi olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.
    İnsana irade veren ve onu hür kılan Allah'tır.97 Allah, hür iradeli insanı yaratmakla; kendi iradesini, insan davranışları konusunda kısıtlamıştır. Eğer Allah, insanı özgür kılmak için, insan davranışları hususunda, iradesini sınırlandırıyorsa; ona kendi "plan ve projelerini hazırlama imkanı vermek için bilgisini de sınırlıyor demektir."98 Kaldı ki Descartes (Dekart) da Allah'ın bilmesini ve irade etmesini bir ve aynı şey saymaktadır.99 İnsan için sorumluluk esas ise hürriyet de esastır. İnsan hürriyetini korumak, en azından Allah'ın ilmine zarar gelmesin endişesi kadar önem arz etmektedir. "İnsan hem mecbur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."100 tarzındaki bir düşünceyi, Kur'ani esaslarla uzlaştırmak mümkün değildir.101 Allah'ın, hem insanların düşünmelerini hem de aklını devre dışı kalmasını istemesini izah etmek mümkün olmasa gerekir.
    Allah'ın, insanın neticesinden sorumlu olduğu davranışlarını önceden bilmesi, insanın hürriyetine, bilmemesi ise Allah'ın ilmine zarar vermektedir. Allah'ın ilminin cebri gerektirmediğini ileri sürmek, problemi çözmemektedir. Hatta bazı yazarlar, cebrin Allah'ın ezeli ilminden kaynaklandığını belirtmektedirler.103 Fikirlerimizi ortaya koyarken tutarlı olmak zorundayız. Aklın ilkelerine aykırı bir şeyin, Kur'an'a uygun bir görüş olacağını düşünemeyiz. "Söz gelişi, insanın fiilleri de dahil olmak üzere her şeyin önceden bilindiğini, kesin olarak tayin ve tespit edildiğini öne süren bir görüşle, insanda irade hürriyetinin varlığını öne süren görüşü bir ve aynı anda savunamayız. Ortada giderilmesi gereken bir tutarsızlık bulunmaktadır."104 Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetleri gibi akıl da Allah'ın ayetidir. Allah'ın ayetlerinin birbirini nakzetmesi düşünülemez. Nitekim Kur'an-ı kerim'de 275 yerde, "düşünmüyor musunuz? Akıl erdiremiyor musunuz?" diye sorulmakta; 200 yerde de bizzat "düşünme ve tefekkür" emredilmekte 12 yerde "dolaşarak, araştırıp ibret alma" önerilmekte ve 670 yerde de ilme teşvik yapılmaktadır.105
    Bilmenin olabilmesi için fiili bir durumun olması lazımdır. Ortada fiili ve gerçek bir durum olmadığı zaman bilmenin olmaması Allah için bir eksiklik olur mu? İnsanın iyilik veya kötülük işleyecek tarzda yaratılmış olması, insan fiillerinin planlanamayacağının kanıtı olamaz mı? Hürriyet verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, neticesinden sorumlu olduğu davranışlarında da Allah'ın ilminde istisna olması düşünülemez mi? İnsan davranışları ile Allah'ın ilmi arasında ilişki kuran Mutezile'den Muhammed b. Numan: "Allah, ancak takdir ve irade ettiği şeyi bilir. Takdirden önce bir şeyi bilmesi imkânsızdır. Eğer kulların fiillerini bilmiş olsaydı, onları imtihan etmesi ve denemesi imkânsız olurdu."106 görüşünü ileri sürmüştür.
    Yine Mutezile'den Hişam b. Hakem Bakara-143. Al-i imran-140,142. ve 167. Tevbe-16. Hadid-25. Ankebut-3 ve 11. Muhammed-31. Cin-28. ayetlerini delil getirerek, "Allah Teâlâ hadisatın hudusunu ancak vukuu anında bilir, Çünkü bu ayetler Allah’ın bu şeyleri ancak hudusu sırasında bildiğini ifade ediyor."107 demiştir. Farabi ve İbni Sina gibi Müslüman filozoflara göre, Allah'ın ilmi, objesini var kılan bir bilgidir. Yani, "Allah'ın bilmesi yaratması demektir"108
    Bu konuda Muhammed ikbal de; ilahi bilgide suje-obje ilişkisi yoktur. Allah'ın bildiği şey olur. Allah'ın bilgisinin, "kendi objesini yaratan bilgi" olduğunu söylemektedir.109 Görüldüğü gibi, beşeri bilgi ile ilahi bilgi mahiyet itibariyle de farklıdır. "İlim, ma'luma tabidir"110 görüşü insan bilgisi için söz konusu iken, ilahi bilgi için geçersizdir.
    Kader meselesine Allah'ın ilmi açısından değil, insanın sorumluluğu cihetinden bakmalıyız. Allah yüce bir değerdir. Fakat insanın bizzat kendisi de bir değerdir. Allah'ın çizdiği sınırlar dahilinde insan serbestçe hareket etmektedir.111 Bu açıdan baktığımızda "kader, bir şeyin kendi içinde var olan güç, onun yaratılışının derinliklerinde saklı bulunan ve gerçekleştirilebilecek olan imkanlardır."112 Ezeldeki tayin ve tespitin değil insanın hürriyetini, ilahi faaliyet imkanını da ortadan kaldığını ileri süren İkbal, Rahman suresinin 29. ayetini delil getirerek, Allah' her an bir işin meşgul ettiğini, bildirmektedir.113 İlahi hayatta "yeniliğin" söz konusu olduğunu belirten İkbal, "her yaratma fiilini, önceden tespit ve tayin edilmiş bir fiil olarak değil, yeni bir hadise olarak görür."
    Kader problemi ile yakından ilgili olan bir diğer konu da kulun fiilinin yaratıcısı olup-olmaması meselesidir. Bu tartışmanın temelinde "yaratma" kelimesine yüklenen değişik anlamlar yatmaktadır. İnsanın yaptıklarından sorumlu olduğu gerçeğinden hareketle Mu'tezile; "kul fiilinin yaratıcısıdır." Görüşünü benimsemişti. Maveraünnehir alimleri, bu görüşünden dolayı Mu'tezile mensuplarının, Mecusilerden daha şiddetli kafir olduklarını iddia etmişlerdi.115 Kendileri ise kulun fiilini, kulun Allah ile birlikte yaptığını söylüyorlardı116. Maturidi'ye göre de kula, fiilinin yaratıcısı denemez117. Maturidi Mezhebini benimseyenlerin, fiilde kulun sorumluluğunu ortaya koymak için, irade-i cüz'iyyeye ağırlık verdiklerini ve cüz'i iradenin mahluk olmadığını ileri sürdüklerini görüyoruz. Cüz'i iradenin mahluk olmadığından neyi kastettiklerini anlamak mümkün değildir. Acaba cüz'i iradenin olmadığını mı ifade etmek istemişlerdir?
    Eğer böyle bir irade varsa, bunun Allah tarafından yaratılmış olması gerekmektedir. Eger cüz'i irade yoksa, Maturidiler insan sorumluluğunu nasıl izah edeceklerdir? Bu, izaha muhtaç bir mesele olarak durmaktadır.
    Es'arilerin durumu daha açıktır. Kullar iradelerinde mecburdurlar.119 Bu düşünceye göre insan sorumluluğunu ispatlamak da mümkün olamamaktadır.
    Kur'an'a göre, "yaratma" kelimesini insan için kullanmak mümkün mü? Bu kelimeyi Kur'an'ın, Allah'tan başka varlıklar için kullandığını görüyoruz. [Maide/110] de; Hz. İsa'ya hitaben, "...sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yaratmış, ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu..." buyrulmaktadır. [Ankebut/17]de, "...aslı olmayan sözler yaratıyorsunuz..." [Mü'minun/14] de; "yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur." [Saffat /125] de ise, "Yaratanların en güzeli olan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı tapıyorsunuz." buyrulmuştur. Kula yaratmanın verilemeyeceğini ileri sürenler de [Zümer/62]de: "Allah her şeyin yaratanıdır"120 [Saffat/ 96] da "Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır"; [A'raf /54], “..bilin ki, yaratma da emir de Allah'ın hakkıdır." buyrulmasını delil getirmektedirler. Hiçbir Müslüman'ın, Kur'an'ın bir ayetini, diğer bir ayetine karşı olacak şekilde anlamaya ve yorumlamaya hakkı yoktur.
    Bunu bizzat Kur'an'ın ayeti yasaklamaktadır. Böyle bir anlayış, Kur'an'ın Kur'anlığını tartışma konusu yapmak demektir. [Nisa /82] de: "Kur'an'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer O Allah'tan başkasından gelseydi, Onda çok aykırılıklar bulurlardı." buyrulmaktadır. "Kur'an'da ihtilaf olmadığı için, bizim Kur'an'ın ayetlerini birbirine aykırı olacak şekilde anlamaya yetkimiz olmasa gerektir.
    Yaratma (Halaka) kelimesini, yukarıda zikredilen her iki grup ayetlerin anlamlarını kapsayacak şekilde yorumlamak mümkündür. Kelimenin sözlük manası bize bu imkanı veriyor. Yaratma kelimesi; yoktan var etme ve vardan var etme anlamlarına gelmektedir.121 Ham maddesi, malzemesi bulunmayan şeyi var kılmak olan "yoktan var etme" gücü yalnız Allah'a aittir.122 "Vardan var etme"nin ise yapma ile karşılanabileceğinden, bunun yoktan var edilmiş şeyler üzerinde bir tasarruf, bir şekil değiştirme olduğunu, insanın yaratmasından bunun anlaşılacağını, dolayısıyla insanın gücü içerisinde olduğunu123 kabul etmek mümkündür. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetlerini bir bütün olarak ele almadığımız zaman; yanlış neticelere varmaktayız. Görülüyor ki, Kur'an Allah'ın dışında yaratmayı kabul etmektedir. Bu durumda, kul fiilinin yaratıcısıdır, demekte bir sakınca olmasa gerektir.
    Allah ile kulun ortaklasa kulun fiilini gerçekleştirdiğini benimsemekten, insanın, fiilinin yaratıcısı olduğunu kabul etmek daha tutarlıdır. Kulun kendisinin yaratılması başka şey, fiilinin yaratılması başka şeydir: Davranışlarında hür bir varlık yaratmak; davranışları da programlı robot bir varlık yaratmaktan daha zor olsa gerektir. Bundan dolayı, kendi fiilini yaratacak kulu yaratmak, ilahi kudretin şanına daha çok layıktır. İslam'ın teklifleri irade hürriyetine ve imkana dayanır. Allah insana bir güç vermiştir. Bu gücün iyiliğe veya kötülüğe kullanılması insanın elindedir, iyiliğin veya kötülüğün yapılabilmesi imkanı kaderdir. Hürriyetin olabilmesi için çeşitli imkânlar olmalıdır. "Hürriyet, insana Allah tarafında verilmiş bir haldir. Neden Allah yaratıklar arasında insana hürriyet tanımıştır? sorusu Mutlak Varlığın fiiliyle ilgili olduğu için, insan tarafından cevaplandırılamaz."124 Ancak, "insan hem mecburdur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."125 tarzındaki yorumlara katılmamız söz konusu olamaz. Çünkü, İslam’da hiçbir konuda insan aklına aykırı izahların yapılmasına imkan yoktur. İnsanoğluna akıl denen nimeti veren de Allah, insandan düşünmesini, aklını kullanmasını isteyen de Allah'tır. "Gayba iman"ı aklın ilkelerine aykırı şeylere inanmak olarak anlayanlar da bulunmaktadır. Hâlbuki Kur'an gayba imanı isterken, insandan aklını kullanmasını da istemiştir.126 İnsanoğlu Allah'ın yarattığı bir varlık olup127 onun yanında bir değeri vardır. Dünyayı imar etmekle görevlendirilmiştir.128
    Kur'an'ın şartlı okunması birtakım yanlış değerlendirmelerin yapılmasına, yol açmaktadır. Mesela Gurabi; "Kur'an'da bazı ayetlerin cebre ve bazı ayetlerin de hürriyete delalet ettiğini "129 ileri sürmektedir. Hüseyin Atay da aynı görüşe katılarak; "insana tam sorumluluğu yükleyen ayetler olduğu gibi, her şeyi Allah'ın yaptığını bildiren ayetler de vardır."130 demektedir. Muhtemelen bu hatalı anlayışların sebebi, Kur'an'ın ayetlerinin, Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi esasından hareket edilmemesi olsa gerektir. Kur'an'ın bölünerek anlaşılmasına131, ayetlerinin birbirine zıt olacak şekilde yorumlanmasına132 bizzat Kur'an karşıdır. Kader konusunda da birbirlerine zıt ayetlerin olması düşünülemez. Allah'ın insana kitap ve peygamber göndermesi; emretmesi, nehyetmesi insanın hürriyetinin olduğunun en açık delilidir. "İnsan iradesini inkâr ederek, Kur'an'ın mutlak insan davranışının cebrini savunduğunu ileri sürmek, yalnız Kur'an'ın tümünü reddetmek değil, aynı zamanda, bizzat temelini de yok etmek demektir."133
    Takdir ile yakından ilgili bir diğer husus da "kötülük meselesi" olsa gerektir. Bu problemin de ortaya çıkış sebebi, insan sorumluluğu esas alınmayıp, Allah'ın "kudretinden hareket edilerek, bunun da yanlış değerlendirilmesi olarak görülmektedir. Allah'ın, insanı iyilik ya da kötülük yapacak şekilde yaratması; Allah'ın iyiliği veya kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Hâlbuki Allah, iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insanlara tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. İyi veya kötü, dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir. İslam'ın dualizmi, insanın kendi içindedir.134
    Kainatta tek bir esas, Allah'ın kanunları caridir. Maturidi; "Şerrin takdiri şer değildir" görüşünü ileri sürerek, bu noktaya işaret etmek istemiştir. Bu durum, Kur'an'da açıka belirtilmektedir. Nisa suresini 78. ve 79. ayetlerinde: "...Onlara bir iyilik gelirse: "Bu Allah'tandır." derler, bir kötülüğe uğrarlarsa "Bu, senin tarafındandır" derler. Ey Muhammed de ki: "Hepsi Allah'tandır." Bunlara ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük gelirse kendindendir..." buyrulmaktadır, İyinin Allah'tan kötünün ise nefisten olması esası; iyiliği Allah'ın, kötülüğü ise nefsin telkin ettiğini ortaya koymaktadır. Hepsinin Allah'tan olmasına gelince, iyiliğin ve kötülüğün reel varlıklarının değil, kanunlarının Allah tarafından konulduğunu ifade etse gerektir. Kur'an'da bu tür ifadelere sık sık rastlamak mümkündür. Mesela: Rahman suresinin 21. ayetinde: "Denizde yürüyen dağlar gibi gemiler Allah'ındır." buyrulmaktadır. Gemilerin Allah'ın olması ne demektir? Bu soruya Lokman suresinin 31. ayetinde açıklık getirilmektedir. "Gemilerin denizde Allah'ın lütfuyla yürüdüğünü görmez misin?" Yani Allah'ın kanunları sayesinde o gemiler denizde yürümektedirler. Demek ki, gemiler Allah'ın koyduğu kanun sayesinde denizde yüzebiliyorlar. Zümer suresinin 7. Ayetinde Allah'ın, kullarının inkârından razı olmadığı bildirilmektedir. Allah'ın razı olmadığı fiilin, kullar tarafından yapılmasını nasıl izah edeceğiz? Razı olmadığı fiili Allah niçin önlememektedir? Hâlbuki insanlara iyiliği emretmelerini, kötülüğü nehyetmelerini bildirmiştir.136 Allah, kendi yapmadığı şeyi niçin bizden istemektedir? Yoksa, "kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor?" "Gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor?"137 diye düşünülebilir? Bu tür sorulara tutarlı cevap vermek için hareket noktamızı iyi tespit etmemiz lazımdır. Önce, iyilik ve kötülüğün ayrı ayrı yaratılması ile, iyiliği veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığın yaratılmasının; hangisinin daha büyük bir kudretin işi olabileceğine karar vermek gerekir. Şüphesiz, her ikisini de yapabilecek varlığı yaratmak, daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır.138 İyilik ve kötülük, insanın hür iradesi ile işlediği fiiller neticesinde ortaya çıkmaktadır. İmtihanın gereği de budur.139 İnsanın kaderi, onun bu kabiliyette yaratılmış olmasıdır.140
    Kader konusu içerisinde müzakere edilen bir diğer mesele de "ecel" olayıdır. Hiçbir insanın sonsuza değin yaşama imkanı yoktur.141 Her nefis ölümü tadacaktır.142 İnsan cinsi için dünya hayatı sürelidir. Bu süre ne kadardır? Bu sure nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Maktul eceliyle mi, yoksa ecelini doldurmadan mı ölmüştür? Eceliyle öldüyse, katilin suçu nedir? gibi sorular insanları meşgul etmektedir. Bunlara da daha önce belirttiğimiz esaslar dâhilinde kısaca temas edeceğiz.
    Ecel kelimesi, lügatte müddet; süre gibi anlamlara gelmektedir.143 Ecel kelimesi ve müştakları birçok ayette geçmekte olup, bu kelimenin mihverini, sözlük manasına uygun olarak "süre, müddet" anlamları teşkil Bu ecel kavramı yalnız insanlar için değil, milletler için, Güneş ve Ay için, hatta, yer ile gök arasında bulunan her şeyin belli bir eceli olduğunu147, kısaca, her şeyin vakti ve suresinin belirlendiğini148 ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Kelimenin bu kullanım alanları, insan ecelinden neyi anlamamız gerektiği konusunda bize ipuçları vermektedir. Tartışmanın özünü, Allah'ın, insan cinsi için bir ecel mi, yoksa her bir insan için ayrı ayrı eceller mi tayin ettiği sorusuna verilecek cevap oluşturmaktadır.
    Tespit edilen ecel, herhangi bir müdahale olmadığı zaman, insanın yaşayabileceği zaman dilimidir. Dünyaya gelen her insanın, yaşaması gereken sureye "ecel" yani, tabii ömür diyoruz. Bu, insan cinsi için takdir edilmiştir. Ragıp İsfehani; insanın ecelini, Allah'ın dünya hayatında hiçbir insanı, daha fazla bırakmadığı sınıra ulaşması olarak belirtmektedir. Ayrıca, kılıçla kesilme, boğulma ve yanma gibi illetlerle bu surenin kısaltıldığını ileri sürmektedir.149 Doğan her insanın, bu süreyi yaşama imkanı vardır. Çeşitli sebeplerden dolayı, bazı insanların ecelleri kısaltılmaktadır. Bunun kuralları da Allah tarafından konulmuştur: Fatır suresinin 11. ayetinde: "...Ömrü uzun olanın çok yaşaması ve ömürlerin azalması şüphesiz kitaptadır..." buyrulmaktadir150.
    İnsan ölümsüz olmadığına, yani, her insanın mutlaka öleceğine göre, bir insanı öldüren niçin bu fiilinden dolayı sorumludur? Zaten ölecek olan insanı öldürmek neden suç olsun?
    Kur'an'a göre, insan öldürmek büyük bir suçtur.151 Bu durumda, insan öldürmek fiilinin suç olması Kur'ani bir veridir. O halde, fiildeki insan sorumluluğunu nasıl izah edeceğiz? Burada Kur'an'da belirtilen ecel kavramından hareket ederek, meseleyi kısaca ortaya koymaya çalışalım: Acaba insan, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureyi kısaltabilir mi? insana bu imkân verilmiş midir? Birçok ayette; belli bir süreye kadar ertelemeden söz edilerek, bu surenin sonunda artık insana ilave bir sürenin (yaşama imkânının) verilmeyeceği buyrulmaktadır.152
    Kur'an'da: "Allah insanları haksızlıklarından ötürü yakalayacak olsaydı, yeryüzünde canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir sureye kadar erteler. Süreleri dolunca onu ne bir saat geciktirebilirler ne de öne alabilirler."153 buyrulmaktadır. Sürenin bitiminde uzatma yapılamayacağını anlıyoruz. Fakat ecelin öne alınmamasını nasıl anlayacağız? Demek ki, Allah insanın ecelini öne de almamaktadır. Bir kısım insanların doğal ömrünün tamamlanmasını engelleyen Allah değildir. Bundan dolayı, insanın ecelini tamamlaması için gerekli tedbirlerin alınması mümkün olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde ortalama ömrün uzun, az gelişmiş ülkelerde kısa olması olgusu; bunu açıkça ortaya koymaktadır. İnsanın ecelini tamamlamasını engelleyen maniler keşfedildikçe ve gerekli önlemler alındıkça, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureye ferdin daha çok yaklaşması mümkün olacaktır. Görülüyor ki, maktul ecelini tamamlamamıştır. Öldürme fiili katile aittir. Bu fiile Allah'ın karışması söz konusu değildir. Kul, Allah'ın kendisine verdiği hürriyet sayesinde fiilini işleyebilmektedir. Ca'fer es-Sadik'ın; "Kulu yaptığından dolayı kınayabildiğin, kulun kendi fiilidir. Kınayamadığın ise Allah'ın fiilidir."154 dediği bildirilmiştir. Bu görüşün isabetli olduğu görülmektedir. Çünkü Allah'ın katıldığı fiilde, onun yarattığı kulu sorumlu tutmak tutarlı bir izah olmasa gerekir. Allah'ın takdir ettiği hususta kulun sorumlu olmasının bir anlamı olmadığı gibi, kulun tedbir almasına da imkan yoktur. Bu konuda Allah'ın kaderi, kulun fiillerinde hür olmasıdır. Aksi halde; insanda akil ve iradenin bulunmasının bir manası kalmayacaktır.)
    evet okudu allah bizlere ne mucizeler yaratıyor bu okudum yazı mucizesiydi hayat gercekten anlatılmıyor ama emin olun ki başbakanlığa gönderilen kargo 2 koli siyah poşet olan sayın cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan adına gönderilmiştir gercekten ben ne yazı yazardım arapca nede kitap okurdum allah kuranı kerim ayetinde böyle buyuruyor. sizlere böyle bi kitap yazıcamı aktarıcamı hiç sanımıyordum benim amacım sizlerden bi üçret almak diyil hakkı haykırmak onu cardığı yola davet etmek yol göstermek allah gösteriyorum benim bi mucizemde kolumda damarlarımda yazıyor zalim yazıyor kuranı kerimi cize biliyorum oda benim mucizem rabbimin verdi bi ilat latinceden cevrilmiş harfleri kelimeleri yazıları ilme aktarıyorum rabbimin izniyle ilim ve bilim üzerine çalışıyorum allahu teaLA cok iyi bi allah cok düşüncsel cok da yüce ve büyük sonsuzdur o yaaa bence zatınla bakiymiş zatını cok merek ediyorum kendini ders calışırken evimde kendini gördüm hata görmeden önce nete araştırma yapıyordum senin evine 2 kitap bide cd bıraktık diyordu evet cd buldum sanctum diye bi fillim esa-ala mağarası bunun projesini de sayın kırgın çiçekler deki dizi adı songül gercek adı gökçe akyıldız kardeşime yoladım allah onada bi hediye verdi insan beyyni ilim bilim ışığı allahın indirdi kırmızı bi kitabı o coğaltacak yani allah hepimizi kapsayan bi ilim ayırtmış yani kendine stok deriz ya hani oda bu ilmi kılavuz olarak kulanıyor. ben bu kitapları ve nete söylenen cd leri ne oldunu araştırken rabbimizi gördüm vallahi de billahi de allahımızı gördüm arada bi gözlerimi kaptıyorum o geliyo direk gözümün önüne 0.9.07.2013 salı akşam 9.30 sularından beri hep allahımızla konuşuyorum onla aramız cok iyi hep beni kendime darma dumandım önceden benimde herkez gibi yanışlarım oldu pişmanım evet cezamı cektim şimdi aslanlar gibi görevimin başındayım sizleri kurtarmam rabbime giden yolu göstermem boynumun borcu sizleri ilk böyle uyarmak istedim rabbim cok başka kitaplar indirdi ve bu kitapların içeriyi ilim ve bilim . . . .
    kuran da furkan süresine yorunlaştım ramazan ayında 2013 yılı 10.09.2013 bedir savaşından bi gün sonra vede size şöyle bi ayet söyliyim onunda diyor evet 10.09.2013 tarihinde çarşamba günü kadir gecesiydi ben bi yalan sayesinde buralara kadar geldim bu yaşanmış hikayenin devamı 2013 yılında başbakanlığa gönderilen üstünde allahu teala araştırmanızı istyor 2 4 kilo 2 siyah peşetteki usp flaş beleyin içinde yazılı bulucaksınız ben genede size burda içinizi kalbinizi yüreğenizi ferahlatmak istiyorum iylik hermzan gelir bulur senin yanına ne zaman ne yapsan hep cıkar karşınıza evet sizlere için varım ama unutmayın sizi benden önce rabbimiz hatırlamak vede kendini tanıtmak istedi gördünüz ya -allahı işte o böyle şefkatli böyle merhametli bir yaratan samet semih olan herşeye kadir olan yaratıcı eşi benzeri yok o sonsuz ama artık bişeylerin akla çarpması gerekti oda gizli bi hazineydi bilinmek sitedi furkan süresin başında tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna furkanı indiren diyor allah evet oo furkan musa aleyhiselama da verilmiş bu kitabın şifresi var 387526 bakın telefon tuş takımınıza furkan cıkıyor allahın indirdi kitaplar böyle bi akıl yaratmış size kitapların içindekilerden bahsedeyim en azından ben öbürlerini coğaltırken sizde bu kitabı okuyor olursunuz zaten size bi adres de vericem benim hikayemi ordan da takip ede bilirsiniz ilerleyen satırlarda evet şimdi geldik sizin hayatınıza benim hayatım 4 senedir değişti emin olun bu yazı olan kitapta sizi cok etkilicek cunku ön calışma ön test herkez bu kitapda denencek sonra rabbimin kayıp kitapları gün yüzüne cıkıcak bende haber bekliyorum sayın cumhurbaşkanımızdan bütün yaptım işleri kendisine bizat sunuyoruz allah la beraber sakın ola hayal kırıklına uğramayın cunku o cok başka bişey bu allah ve ilim kitabı SİZİ hayatınızı değiştirceği için sizlere aktarıyorum rabbim olan allahu teala tarafından coğu alimlerimiz hala var allahımıza cok şükür onlar da gerekli calışmaları yapıcandan eminim zaten allahu teala sayın cumhurbaşkanımıza usp flaş beleğin içine yazdı gereken herşeyi bide sayın nihat hatipoğlu hocamızada 2016 yılı ramazan ayında ilk sahur günü bi güvenlikle kendisine iletim 2 gün sonra gene gittim allah ona altan çizgili dosya kağıdına 10 satır altan başalayarak üst 10 çizgiye kadara allahımız bizat kendi yazdı bütün herşeyi gün yüzüne cıkıcak zaten bu kitabıda delil olsun diye canlı yayında acıklıcam umarım herşeyiniz düzelir bide size ilk müjdeyide vermem gerek herhalde allah gene dirilticek ama sonra ailelerimiz ne olur bilmiyorum cünkü okudumuz evlerimiz deki duvarlarda olan takvim de okumuştum 1.bucuk sene önce sanırsam biri kalktın mı hepsi kalkar diyor eve allahın herşeye güçü yeter kuran-ı kerim de allah de yazıyor sa dirilmeyle ilgili surelerin için de yazılı bulunuyor hem öldüren hem dirilten diyor buna da gücü yeter oooo dört mevsim yaratmış mevsimleri bile düşünmüş harbiden helal olsun cok başarılı bi şekilde tabiyatı kurmuş bu iklimler farklı ama her yeni bi sene ,işte gördünüz şu zaman kadar hata duydunuzda cok beklemiş bu gariplimiz o yoksa biz nasıl var ola bilirdik imkansız bakın size ne aktarcam sadece izleyin ve de alt yazıyı okuyun lütfen nasıl bi allahımız var biz düşünmemiz gerekcek artık.
    ( https://www.youtube.com/watch?v=eRGs-mlnLkE )
    furkan bi ayrım ama ne ayrımı sadece ilim üzerine mi kurulmuş çünku kitapta yazıyorki indirdi kitapların birinin içinde sen insan olan bi robotsun diyor bakın ben size onun aktarımını birazda olsa önceden yazıp türkiyedeki tv kanlarına yoladım gercekleşen hikaye sizede aktarıyım bide orayı okuyun ! vede yaşanmış anlatım izleyin https://www.youtube.com/watch?v=kYL7rlZDQmE
    selam tüm kainataki insanlar ben istanbul esenyurt semtin de ikamet etmekteyim ramazan ayı 08 .07.2013 pazartesi tarihinden beri allahu tela tarafından ilim ve bilim üzerine calışıyorum kuranı kerim vede din kitaplarının şifrelerini çözüp sayın cumhurbaşkanımız vede sayın eski başbakanımız ahmet davutoğlu vede sayın başbakanımız binali yıldırıma gönderiyorum kısacası allahu tealamızın kitap dalgıcıyım çok önemli bi konu var yüce rabbim yazmamı istedi efendim bildiniz gibi son 3 senedir ülkemiz ve kainatımızın düzeni değişti iklimler gibi bir çiçek acar sonra onu koklayıp şifa bulursun ya hani bizde şifaya huzura rahatlığa kavuşa bilmemiz için allahu teala kitaplar indirdi allahın saklı kitapları başbakanlığa gönderilen kitaplar hem benden öncekiler hemde bana indirilenler /KURANI kerimde iki ordunun bir biriyle carpıştı gün kulumuza indirdiklerimizi iman edin diyor allah evet ramazan günü bedir savaşı bildiniz gibi furkan süresinin indi tarih öncelikle tüm ekibinize başarılar dilerim gecmiş bayramlarınızın doğum günlerinizi kutlar mübarek olsun dilerim herkeze allahın selamını iletiyorum sevgili değerli Okurlar bu kitaplar bi kitap amerikadaki AHMED HULİSİ adına indi kitabın ismi İNSAN BEYYNİ İLİM VE BİLİM IŞIĞINDA AHMED HULİSİ ADI YAZIYOR kırmızı Bİ KİTAP KİTAPIN İÇİNDE 120 gün sonra beyyin ölümün olcak diyor adam sigaraya öyle bi bağlanmışki bırakamıyor diyor sen elektironik beyinsin sen insan olan bir robotsun nefsime uydum yazıyor kitabın şifresi 387526 furkan cıkıyor telefon tuş takımınıza bakınız tüm kainattaki insanlar hayvanlar sayıp sayamıcamız evrendekiler! allah din ceza hikmet ilim bilim şerif ve yeni bi kuranı kerim vede hüküm af ve ceza kitapları indirdi hata size kurandan söyliyim allahın birinci delili olsun hem sana hemde senden önceki indirdiklerimize iman ederler / furkan süresinin girişinde kısacası 1/ayetinde furkan'ı tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna indiren (Allah) ne yücedir ' 2.cisi furkan süresinin 77.inci ayetinde de demekki inanmadınız cekin azabı diyor bana inanmıyolar ben cok tebliğlik görevimi yaptım ve vefat edene kadarda dinimize hizmet edicem bakın o kitaplara inanmamalarından dolayı başımıza gelenleri bilip görüyoruz yaşıyoruz inşallah kainatca iyi gideriz allahın indirdi kitapları ben başbakanlığa yoladım size tatbin edicem yurt içi kargo gönderi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 şuhan kitaplar cumhurbaşkanında acilen ahmed hulisi amcaya haber ucurmamız gerek bismillahirrahmanirrahim Allahu teala hikmet sel bi kitap indirmiştir bu kitabın ismi insan beyyni ilim ve bilim ışığın da kırmızı bi kitap üstünde AHMET HULİSİ YAZIyor ramazanın 11 de bu kitabı anannemin şehremindeki evin vitrinin üstünde buldum kitabın indirilmesi ve için dekiler tamamiyen allahımızın sözleri ve kendi yazmasıdır. kitabın iceriyinden biraz bahsediyim birincisi kırmızı hayvan derisinden yapılmış indirilen bütün kitapları allahımız 3 asırda yazmış 120gün sonra beyin ölümün gercekleşcek diyor nefsime uydum yazıyor sen elektronik beyinsin diyor insan olan bir robotsun diyor kitabın şifresi 387526 her hangibi telefonun tuş takımından bakın furkan cıkıyor şifre bu kitap yüce kitabımız Kur'an'ı kerim de iki ordunun birbiriyle carpıştı furkan günü bedir savaşı günü kulumuza indirdiklerimize inanın diyor allahu tealamız kainatın resulullahın doğum günü peygamberimize allah peygamberlerin sonuncusu diyo bakın kuran-kerim dikkat çekiyor sonu demiyo sonuncusu diyor sonu deseydi bitmiş bidaha uyarıcıda resul de nebi de peygamberde gelmicek demektir sonuncusu diyo nediyo kuran kerim de isteseydik her kavime köye bi uyarıcı gönderirdik madem biz seni sectik evet iki cihanada peygamberimiz için yaratılmıştır nediyo kuranda allah hanginizin daha güzel amel işlicek diye ölümü hayatı yaratım diyor bakın allahın yaratı hiristiyan ve yavudiler kısacası allahımızın yaratı insanlar allah son peygamberi tüm islam alemine diyil her kavmin peygamberi her alem icin yaratmıştır bakın bunu biyerden sizlere kanıtlıcam furkan süresi 1/ayetinde kuluna tüm alemlere bi uyarıcı olsun diye furkanı kuluna indiren Allah'ın Şanı ne yücedir diyor kuranı kerim alak süresinde insanı (embiyodan)kan pıhtısından yaratan diyor kuran allah bize cok şey öğrenin aklınızı kulanın diyor allah akıl vermiş bi cok kisiye ama onlar aklını kulanmaz diyor mavi bi kitapta sen ananın karnında yedi maddeden dolayı zehirlenip şuursuz doğdun için biz seni sectik diyor allah önceki kavimlerin peygamberlerine bana ve tüm kainata indirmiş oldu kitapları zamanı gelince duyurucak... bu yazıda hepimize delil olucak ben allahımı seviyorum allahın ve insanın allahı allahında insanı sevmesi banbaşka bişey allahın sevip yarattı sevmeyipte gene yaratmasında da büyük bişey çünkü her insan dünyada birkezde olsa iylik yapmıştır . bana allah annannem hastandedeyken cıkış kapısına giden yolda böyle söyledi demeki o iyliği karşılında allah yaratıp seviyo insan doğa üstü bir varlık insan tüm canlı ve cansız için (çalışıyor).bunun bilmeniz gerek rahman olan allahta bizler için yaratıyor bu kitapları indirme nedeni yapmamız ve yaşadıklarımız ve yaşayacağımız mavi galaksimiz de olucak olan olaylar karşımıza çıkıyor bu kitapları sayın T.C cumhurbaşkanımıza allahu teala tarafından yoladım yolamadan önce başımda cok olaylar gecti 71+5 gün de okumuşlum var temel bilgiler kitabını toplam 76 gün hikayem sürüyor 16.09.2013 pazartesi tarihinde başbakanlığa yoladım sayın cumhurbaşkanımız recep tayyip erdoğanımıza 2013 yılında başbakan dı şimdi ise dünyanın konuştu başkan oldu ... bizim milletimiz daima diri daima şafaklanan ay yıldızlı bayramız var bu ülke herşeye değer o büyük Allahımız böyle bir müslüman olan coğrafiyemizin bin kaç kıtalı türkiyemize kitaplar indirmiştir ... bu kitaplar gün yüzüne cıkıcak ozaman bu yazıyı delil olarak kulanın ... hocam acı sesizlikten cıkma vakti geldi ALLAH kitaplar indirmiştir 2013 yılında şuhan da T.C cumhurbaşkanındadır. 16.09.2013 pazartesi tarihin de allahu teala tarafından YURT içi kargoyla gönderildi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 17.09.2013 salı günüde funda cetin erdiye bi bayan teslim almış sayın recep tayyip erdoğanımıza kitaplar usp flaş belek allahın yeni indirdi kuranı kerim filim cd leri kitaptan cıkardım ilimler bilimler hikmetler hepsi 2 poşet yoladım siyah bi poşettir üstünde allahu teala araştırmanızı istiyor yazan kargo poşeti olan içinde bi cok kitaplar var benim büyük bi hikayem var ben kuranı kerimdeki furkan süresin deki furkanım https://www.youtube.com/watch?v=dwN3zQKy0i8 rabbimden vahy alarak size bu mesajı yazıyorum adım furkan can topaloğlu t.c nom 16775737812 allahın kitaplarını başlama noktası zaman ve biz mavi bi kitaptan başlayın kitap faturası saygı değer nihat hatipoğlu hocamızdadır ramazan da bi güvenlik müdürü tarafından ona yoladım allah sultanahmet meydanına göndermişti 2016 yılının ramazan ayında ''Allahu tealamız gecmişe dayanarak bi konu arz etmek istiyo önceki Yıllar da bugünün geleceyini düşündü için 10.07.2013 ramazanı şerifi mübarek ramazan gününde kitaplar indirmiştir indirdi kitapları t.c sayın cumhurbaşkanı recep tayyip ERDOĞANA allahu teala tarafından yurt ici kargoyla gönderilmiştir 16.09.2013 tarihinde çapa da yurt ici kargo şubesinden 17.09.2013 salı sabahı başbakanlıktaki funda cetin ER adlı bi bayan teslim almış allah bu kitapları ramazanı şerif yani kısacası ramazanda indirdi 2013 yılı allahımız bu ki
  • "Dinde cedelleşmek, insanı gösteriş yapmaya sürükler, ilmin nurunu giderip kalbi katılaştırır ve geride kin bırakır."
  • 12. Andolsun ki Biz Lokman'a hikmet verdik. "Allah'a şükret" (dedik). Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah zengindir, övgüye lâyıktır.
    13. Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki: "Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür."
    14. Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Çünkü annesi onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) Bana ve anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır.
    15. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz Banadır. O zaman size, yapmış olduklarını¬zı haber veririm.

    12. AYET) «Andolsun ki Biz Lokman'a hikmet verdik.» Çoğu âlimlere göre Lokman, hikmet sahibi, tıp ilmine ve gerçek hikmete malik biriydi. Ondan nakledilen bazı hikmetli sözler şunlardır:
    "Namazda iken kalbini koru,
    yemek esnasında boğazına dikkat et.
    Başkasının evinde olunca gözünü kolla ve
    insanlar arasında iken diline sahip çık.
    İki şeyi hatırla, iki şeyi de unut. Hatırlaman gereken iki şey; Allah ve ölümdür. Unutman gereken iki şey ise; başkasına iyilikte bulunman ve başkasmın sana kötülük etmesidir."

    Lokmanın teninin siyah olması, hikmet sahibi olduğunu, peygamber olmadığını kuvvetlendirmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, ancak şekli güzel ve sesi hoş olan kimseyi peygamber göndermiştir.

    Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Lokman peygamber değildi. Fakat o, çok düşünen ve derinlemesine bilgisi olan bir kuldu. O, Allah'ı; Allah da onu sevmiş ve ona hikmeti lütfetmiştir.

    Hikmet; dille doğruya isabet, kalp ile fikrî isabet ve organlarla hareket isabetidir. Konuşunca hikmetli söz söyler; düşününce hikmetli düşünür ve hareket edince de hikmetle hareket eder."

    Nitekim İmam Râgıb şöyle demiştir: "Hikmet, ilim ve hareketle hakka isabet etmektir. Allah Teâlâ'dan olan hikmet, eşyayı tanımak ve en sağlam şekilde onları meydana getirmektir. İnsandan kaynaklanan hikmet ise, varlıkları oldukları gibi tanımak ve hayır işlemektir."
    İşte bu âyet-i kerimede Lokman'ın, bu niteliklere sahip olduğu ifade edilmiştir.

    HİKMETLE İLGİLİ BİR BÖLÜM
    îmam-ı Gazâlî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: "Her şeyi bilip de Allah'ı bilmeyen, hikmet sahibi diye adlandırılmayı hak etmemiştir. Çünkü o kişi, en yüce ve en üstün olan varlığı tanımamıştır. Hikmet, ilimlerin en yücesidir. İlmin yüceliği ise bilinenin yüceliği ölçüsüne göredir ve Allah'tan daha yüce kimse yoktur. Allah'ı tanıyan kimse, diğer ilimlerde anlayışı az, dili zayıf ve ifadesi kıt olsa bile o kişi, hikmet sahibidir. Allah'ı tanıyanın sözü başkasının sözünden farklı olur. Çünkü o, hemen elde edilecek faydaları gö-zetme yerine, sonuçta fayda verenleri gözetir.

    İnsanlar nazarında veciz sözler, hikmet sahibinin Allah'ı tanımasıyla ilgili hallerinden daha belirgin olduğu için insanlar her halde bu gibi veciz sözlere "hikmet" demişlerdir. Bu sözleri söyleyene de "hikmet sahibi (hakîm)" denilmiştir.

    Peygamberlerin ve hikmet sahibi kimselerin sözlerinden meşhur olan bazıları şunlardır:
    "Hikmet, Allah korkusudur."
    "Az ve yeterli olan, çok ve oyalayandan daha değerlidir."
    "Vera sahibi ol ki, insanların en çok ibadet edeni olasın. Takva sahibi ol ki, insanların en çok şükredeni olasın."
    "İnsanın başına gelen belâ dili yüzündendir."
    "Bahtiyar, başkasından öğüt alandır."
    "Kanaat, bitmeyen bir maldır."
    "Tereddütsüz bilgi tümüyle imandır."
    Bu ve benzeri sözlere "hikmet" ve bu sözleri söyleyene de "hakîm" adı verilir.

    Nasıl ki, peygamberlik kulun çalışması ile kazanılan bir haslet değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın bir lütfudur, dilediğine verir. Hikmet de hakîm kimselere Allah'ın bir lütfudur. O da sırf kulun çalışmasıyle elde edilemez. Ancak, hikmeti elde etmenin yolunu peygamberlerin öğretmesi ve Allahü Teâlâ'nın vermesiyle elde edilir.

    Nitekim Hz. Peygamber, şu sözü ile hikmetin elde ediliş yolunu bize göstermiştir: "Kim kırk gün Allah rızâsını gözetir, samimi olursa hikmet kaynaklan kalbinden geçerek dilinde belirir." (Hadisi Ebû Nuaym "Hilye"sinde Ahmed b. Hanbel de Kitahü'z-Zühd’de tahric etmiştir. Ahmed b. Hanbel'e göre hadis merfû değil, mürseldir. Hadiste zayıflık vardır. Bkz. Câmiu'U Usûl, 11/557.)

    Kalp, vahyin indiği yer olduğu gibi hikmetin de indiği yerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiştir." (Bakara: 269) Buna göre hikmetin kazançla değil, ilâhî lûtufla olduğu sabit olmuştur. Çünkü hikmet, makamla değil sözle ilgilidir.

    Filozofların "hikmet" diye adlandırdıkları mantıklı sözler hikmet değildir. Bunlar, vehim ve hayal âfeti karmaşasından uzak doğru düşüncenin mahsulleridir. Yine bunlar, hem mü'min, hem de kâfir için olabilir. Fakat şüphelerden uzak olmaları pek azdır. Bu nedenle söz konusu filozofların delilleri ve anlayışları konusunda farklılıklar olmuştur."

    Öte yandan, "Arâisul-Beyân" isimli eserde şöyle geçmektedir: "Hikmet üçe ayrılır: Kur'ân'ın hakikatlerinden ibaret KUR'ÂN HİKMETİ; bilgiden ibaret İMAN HİKMETİ ve işlerde Hakk'ın sanat inceliklerini anlamadan ibaret BURHAN HİKMETİdir."

    Bazıları şöyle demişlerdir: "Üç şey hikmetin işaretlerinden sayılır: Kendini, insanların seviyesinde, insanları da kendi seviyesinde görmek ve onlara kapasitelerine göre öğüt vermektir."

    Hüseyin b. Mansur da şöyle demiştir: "Hikmet oklar, mü'minlerin kalpleri ise o okların hedefleridir."

    Yine bu konuda şöyle denmiştir: "Hikmet, ilhamla vesveseyi birbirinden ayıran nurdur. Bu nur kalpte, düşünce ve ibretten oluşur. Düşünce ve ibret de üzüntü ve açlığın mirasıdır."

    Hikmet sahibi birisi ise şöyle demiştir: "Bedenlerin azığı içecekler ve yiyecekler, aklın azığı ise hikmet ve ilimdir. Kula verilen en üstün şey, dünyada hikmet, âhirette de rahmettir. Beden için güzel koku ne ise ahlâk için hikmet de odur."

    Hz. Ali'de şöyle demiştir: "Bu kalpleri dinlendirin ve onlar için hoş söz¬ler arayın. Çünkü kalpler, bedenlerin yorulduğu gibi yorulur."

    İsa (a.s.) şöyle demiştir: "Tane nerede biter?" "Yerde" diye cevap ver¬mişlerdir. Hz. İsa: "Hikmet de aynı şekilde, ancak yer gibi olan kalpte biter. Bu yer, suyun kaynağıdır," demiştir.

    Hikmet, Allah Teâlâ'nın Lokman'a olan bir lütfü olunca ondan, şu ifadesiyle şükretmesini istemiştir: «'Allah'a şükret' (dedik).» Yani ona: "Hikmet nimetinden dolayı Allah'a şükret" dedik. Çünkü o hikmeti sana Allah vermiştir. Allah Teâlâ'ya, nimetlerinden dolayı «şükreden ancak kendisi için şük¬retmiş olur.» Çünkü, şükrün faydası, yine şükreden kişiye aittir. Bu da kendisine verilen nimetin devamı ve daha da artmasıdır. Rabbinin nimetine «nankörlük eden de», nankörlüğünün vebali ona aittir ve «bilsin ki Allah zengindir,» ne ona, ne de şükrüne muhtaçtır; zatında, sıfatlarında ve işlerinde «övgüye lâyıktır.» Kullar, ister O'na hamd ve şükretsin, isterse nankörlük etsin, değişmez.

    13. AYET) «Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki:» Yani, "Ey Muhammed! Kavmine Lokmanın, oğluna şöyle dediği anı hatırlat: «'Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma!» Herhangi bir şeyi kullukta Allah'a denk tutma! «Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.'» Çünkü şirk, nimeti verenle, hiçbir fayda vermeyeni aynı ölçüde tutmaktır. Lokman oğluna, yerine getirmesi halinde mutlu olacağı şeyi tavsiye etmiştir.

    14. AYET) «Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik,» emrettik. Bu cümle, Lokman'ın tavsiyeleri arasmda bir ara cümlesidir ve tavsiyede yer alan şirkten nehyetmeyi pekiştirmektedir. Bu ifadenin ardından Allah Teâlâ, anneyi öne alarak ve anne-babanın hakkının büyüklüğünü vurgulayarak şöyle buyurmuştur:

    «Çünkü annesi onu nice sıkıntılarla taşımıştır.» Nitekim cenin, anne¬sinin karnında büyüdükçe annesinin sıkıntısı, onu doğuruncaya kadar artar. «Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur.» "FİSÂL" çocuğu sütten kesmek demektir. Sütten kesme işi ise, doğumdan itibaren iki yılın sonunda olur.

    Şafiî'ye göre bu süre emme süresidir. Ondan sonra çocuğun emmesi ile süt kardeşlerin evlenmeleri haram olmaz. Yine Şafiî'ye göre çocuğu ihtiyacı kadar emzirmek vacip, iki yıla kadar emzirmek müstehab ve iki buçuk yıla kadar emzirmek ise caizdir.

    «(İşte bunun için) Bana ve anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur.» Yani biz ona: "Bana şükret" dedik; ya da: "Bana şükretmesi için tavsiyede bulunduk." Bu iki ifade arasındaki kısım, tavsiyeyi pekiştiren bir ara cümlesidir. Bu nedenle Hz. Peygamber: "Kime daha çok iyilikte bulu¬nayım?" diye sorana: "Annene, yine annene ve yine annene," ardından da: "Sonra babana" diye buyurmuştur.

    Buna göre âyetin anlamı şöyledir: "Bana şükret! Çünkü seni Ben yarattım ve İslâm'a yönelttim. Anne ve babana da şükret. Çünkü onlar da sana küçükken bakmışlardır." Hakka şükretmek, O'nun ululuk ve yüceliğini tanımak; anne ve babaya şükretmek ise, onlara acımak ve saygı göstermektir.

    "Şerhu'l-Hıkem''de şöyle geçmektedir: "Allah, kendine olan şükrü, anne ve babaya olan şükürle bir arada zikretmiştir. Çünkü onlar, mecazî anlamda varlığının kaynağıdır. Gerçek anlamda varlığının kaynağı ise Allah'ın lütfü ve keremidir. Bu itibarla gerçek nimet O'na ait olduğu gibi gerçek şükür de O'na aittir. Mecazî anlamda nimet başkasının olduğu gibi mecazî şükür de başkası¬na olur." Hadis-i şerifte şöyle Duyurulmuştur: "İnsanlara şükretmeyen Al¬lah'a da şükretmez." ( Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebû Davûd ve İbn Hibban tahric etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/364.)



    «Dönüş ancak Banadır.» Dolayısıyla şükründen ve nankörlüğünden dolayı sana muamele edeceğim.

    Süfyan b. Uyeyne şöyle demiştir: "Beş vakit namaz kılan Allah'a şükretmiştir. Bu beş vakit namazın ardından anne ve babsına duâ eden de anne ve babasına şükretmiştir."

    15. AYET) «Eğer onlar seni, hakkında» yani kulluğu haketme konusunda Allah'a ortak olmaya dair «bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa...» "Mücâhede": Düşmana karşı bütün gücünü, imkânını kullanmaktır. «Onlara», bana şirk koşma hususunda «itaat etme.» Yani anne ve babanın hizmetleri büyük ise de evlâdın, günah olan şeyde onlara itaat etmesi caiz olmaz.

    «Onlarla dünyada» dinin razı olduğu biçimde «iyi geçin.» Müslümanın, anne ve babasına -kâfir bile olsalar- bakması, iyilik etmesi, hizmetlerinde ve ziyaretlerinde bulunması dinî bir görevidir. Ancak kendisini inkâra yöneltmelerinden endişe ederse bu durumda onları ziyaret etmeyebilir . Anne ve babası Hristiyan iseler onları kiliseye götürmez, çünkü bu, günahtır. Ancak kiliseden eve götürür.

    Dinde «Bana» tevhid ve samimiyetle «yönelenlerin yoluna uy.» Böyle davrananlar olgun mü'minlerdir. «Sonunda dönüşünüz,» senin ve anne-babanın dönüşü «Banadır. O zaman» dönüşünüz anında «size, yapmış olduklarınızı haber verir,» her birinizin yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını verir«im» .

    Söz konusu âyet, cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a.) hakkında, Müslüman olduğu ve annesi, kendisinin dinden dönünceye kadar yiyip içmemek üzere yemin ettiği zaman inmiştir.

    Bil ki, tek Allah inancından soma en önemli görev kuşkusuz anne ve ba¬baya iyilik ve itaatta bulunmaktır. Nakledildiğine göre bir adam Hz. Ömer'e gelerek şöyle demiştir: "Annem yaşlandı ve onu elimle yediriyor, içiriyor ve ona abdest aldırıyorum. Bununla hakkını ödeyebilmiş miyim?" Hz. Ömer: "Hayır" demiştir. Adamın, "Niçin?" demesi üzerine Hz. Ömer: "Çünkü o, zayıf anında yaşamanı dileyerek sana hizmet ediyordu. Sen ise onun ölümünü isteyerek ona hizmet ediyorsun" diye cevap vermiştir.

    Ata b. Yesar'ın şöyle söylediği nakledilir: "Bir topluluk yolculuğa çıkarak "Berriyye" denen yerde konaklamış ve bu arada bir eşeğin anırmasını duymuşlardır. Bu anırma onları uykusuz bırakmış nihayet sabah olunca bakmışlar ve içinde yaşlı bir kadının bulunduğu bir kıl çadır görmüşlerdir. Bunun üzerine o yaşlı kadma: "Biz bir eşeğin anırmasını işittik" deyince yaşlı kadın: "O benim oğlumdur. Ve bana 'Eşek' diyordu. Ben de Allah'a, onu bir eşek yapması için dua ettim. İşte bu yüzden o, her gece sabaha kadar anırıyor," demiştir.

    Ayet-i kerime, kâfir ve münafıklarla dost olmanın nehyedilmesini ve iyi kullarla dostluk kurulmasının teşvik edilmesini içermektedir. Çünkü yakınlaşmak ve beraber olmak, etkileyici; huy cezbedici ve hastalıklar bulaşıcıdır. Ki, bu yakınlaşma sayesinde onların kötü ahlâkı ve çirkin davranışları bulaşmasın.

    İbrahim Havas şöyle demiştir: "Kalbin ilâcı beştir:
    Düşünerek Kur'ân okumak,
    mideyi boş bırakmak,
    gece ibadet etmek,
    seher vaktinde Allah Teâlâ'ya yakarmak ve
    iyi kimselerle oturup kalkmaktır".
  • 6. İnsanlardan öyleleri var ki, herhangi bir ilmî delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra onunla alay etmek için boş lâfı satın alır. İşte onlar için küçük düşürücü bir azap vardır.
    7. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, sanki bunları işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir. Sen de ona acıklı bir azabın müjdesini ver.
    8-9. Kuşkusuz iman edip de iyi amel yapanlar için, içinde ebedî kalacakları nimet cennetleri vardır. Bu, Allah'ın bir vaadidir ve gerçektir. O, azizdir, hikmet sahibidir.

    (6. AYET) «insanlardan öyleleri var ki, herhangi bir ilmî delile dayanmadan» insanları «Allah yolundan» yani, O na ulaştıran hak dininden «saptırmak» ve alıkoymak, ya da sahte kitaplar sayesinde Hak'a erdiren Kitab'ını okumalarına mani olmak ki, başkasını saptıran aynı zamanda kendisi de sapmış olur.- «Ve sonra onunla alay etmek için boş lâfı satın alır.» Onu tercih eder. O, satın aldığı ve tercih ettiği şeyi, ya da ticareti bilmemektedir. Çünkü boş sözü, Kur'ân okumaya tercih etmiştir.
    "LEHVU'L-HADÎS": Aslı olmayan sözler, boş efsaneler, komik lâflar ve anlamsız konuşmalar gibi insanı oyalayan ve işinden alıkoyan şeylerdir. "Hadîs" ise, az ya da çok söz için kullanılır. Çünkü söz, azar azar oluşur. Ebû Osman (r.a.) şöyle demiştir: "Allah'ın kitabından, Rasûlüllah'ın sözünden veya sâlih kulların davranışından başka her söz "LEHV" dir. Yani boş ve anlamsızdır."

    Çoğu müfessirlere göre bu âyet, Nadr ibnü'l-Hâris hakkında inmiştir. Bu müşrik Bedir savaşının nihayetinde Müslümanlar tarafından öldürülmüştür.

    Rivayet edilmiştir ki Nadr İbnü'l-Hâris, ticaret için İran'a gitmiş, KELİLE VE DİMNE hikâyelerini, RÜSTEM ve İSFENDİYAR'la ilgili haberlerle İran hükümdarlarına ait sözleri alıp getirerek Kureyş halkına toplantılarda anlatmaya başlamış ve şöyle demiştir: "Muhammed size Âd ve Semûd'la ilgili haberleri anlatıyor; ben de size Rüstem ve İsfendiyar'ın haberlerini anlatıyorum," Kureyş halkı da onun bu sözünden hoşlanarak Kur'ân dinlemeyi terk ediyordu. Bu yüzden âyetteki "SATIN ALMA" gerçek anlamda meydana gelmiş olmaktadır. Çünkü Nadr, malı karşılığında, içinde boş söz ve bâtıl ifadeler bulunan kitapları satın almıştır.

    «İşte onlar için» yani boş sözü satın alıp insanları saptıranlar için, bâtılı hakka tercih etmekle hakkı küçümsediklerinden dolayı «küçük düşürücü bir azap vardır.»

    (7.AYET) «Ona,» yani, sözü edilen satın alma işi ile uğraşana -ki bu ifade, âyetin Nadr Ibnü'l-Haris hakkında indiğini göstermektedir.- «Ayetlerimiz», yani Kitabımız'ın âyetleri «okunduğu zaman, sanki bunları işitmemiş,» ki bunun durumu, işittiği halde o âyetleri işitmeyen kimsenin durumuna benzer.

    Bu mesajda, âyetleri işiten kimsenin yüz çevirmesinin ve büyüklük taslamasının tasavvur edilmediğine işaret edilmektedir. Çünkü bu âyetlerde, onlara yönelmeyi ve boyun eğmeyi gerektiren durumlar söz konusudur.

    «Sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi» yani durumu, kulaklarında işitmeye engel bir ağırlık bulunan bir kimsenin durumuna benzer halde «büyüklük taslayarak» ve gönlünü itaat etmekten, kulak vermekten alıkoyarak o âyetlere Önem vermeksizin «yüz çevirir. Sen de ona acıklı bir azabın müjdesini ver.» Ona, aşırı derecede elem veren azabm mutlaka kendisine geleceğini bildir.

    Ayet-i kerimedeki müjdenin amacı, inkarcıları küçümsemektir. Allah Teâlâ, ardından müminlerin durumlarım şu ifadeyle dile getirmiştir:

    (8-9.AYETLER) «Kuşkusuz» âyetlerimize «iman edip de iyi amel yapanlar», o âyetlerin gereğini yerine getirenler «için,» imanlarına ve amellerine karşılık, ki iman, kalben tasdik etmek olup sağlamlaşması ise iyi amelle mümkündür. Bu nedenle Allah Teâlâ, bu iki unsuru bir araya getirerek cenneti, iman ve amele karşılık kılmıştır. «İçinde ebedî kalacakları nimet cennetleri vardır.»

    Denilmiştir ki, "NAÎM (NİMET) CENNETİ," 8 cennetten biridir.
    Sözü edilen 8 cennetin isimleri şöyledir:
    Dâru'l-Celâl,
    Dâru's-Selâm,
    Dâru'l-Karâr,
    Adn Cenneti,
    Me'vâ Cenneti,
    Huld Cenneti,
    Firdevs Cenneti ve
    Naîm Cenneti'dir.
    Nitekim Vehb b. Münebbih İbn Abbas'tan bunu böyle rivayet etmiştir.

    «Bu, Allah'ın bir vaadidir ve gerçektir.» Yani Allah, nimet cennetlerini gerçek bir vaad olarak onlara vaadetmiştir. «O, azizdir,» hiç bir şey O'na galip gelemez ve dolayısıyla vaadini yerine getirmeye, ya da azabını tahakkuk ettirmeye kimse engel olamaz; «hikmet sahibidir.» Bu nedenle O, ancak hikmetin ve maslahatın gereğini yapar.

    MUSİKÎ İLE İLGİLİ HÜKÜMLER

    Bazı müfessirler, geçen âyetteki "Lehve'l-hadîs" den maksadın müzik olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu durumda âyetin anlamı, "şarkıcı kadını satın alan" demek olmaktadır. Bu nedenle İman Malik: "Bir kimse bir cariye satın alıp da şarkıcı olduğunu farkettiği zaman bu kusuru dolayısıyla onu geri verebilir," demiştir.

    Fıkıh kitaplarında şöyle denilmiştir: "Halka şarkı söyleyen bir erkek, günah işlemek üzere, insanların bir araya gelmesine sebep olduğundan şahitliği kabul edilmez. Çünkü bu gibi kimseler yalandan kaçınmaz. Fakat, yalnızlığı gidermek ve üzüntüyü yok etmek üzere kendi başına şarkı söyleyenin şahitliği kabul edilir. Bundan dolayı onun güvenilir olma özelliği yok olmaz."

    Öte yandan, halka olsun, olmasm şarkıcı bir kadının şahitliği kabul edilmez. Çünkü onun, sesini yükseltmesi haramdır. Hz. Peygamber, kadının sesli olarak şarkı söylemesini yasakladığı için böyle bir kadm adalet derecesinden düşer, şahitliği kabul edilmez. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Şarkıcı kadınlara şarkı öğretmek, onları satmak ve satın almak helâl değildir; onların bedeli de haramdır."(2) Yine Hz. Peygamber, köpeğin ücretini ve çalgı âleti yapmaktan elde edilen kazancı yasaklamıştır.

    (2) Hadisi Tabcranî, Beyhakî ve İbn Merdeveyh: "Şarkıcı kadınları satmayın, satın almayın ve onlara şarkı öğretmeyin. Onların ticaretinde hayır yoktur..." ifadesi ile tahric etmişlerdir. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr, 5/159.


    Mekhûl ise şöyle demiştir: "Kim, şarkı söylemek ve dans yapmak üzere dansöz bir cariyeyi satın alarak yanında tutar ve ölünceye kadar bu işi sürdürürse o kişinin cenaze namazını kılmam. Nitekim Allah (c.c), "insanlardan öyleleri var ki..." (Lokman: 6) diye buyurmaktadır.

    Diğer taraftan bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kuşkusuz Allah, beni hidayet rehberi ve âlemlere rahmet olarak göndermiş ve bana, tanbur, ud ve ney gibi çalgı âletlerim, çengi ve cahiliye işlerini ortadan kaldırmayı emretmiştir. Rabbim, yüceliğine yemin ederek şöyle buyurmuştur: "Kullarımdan biri kasden içkiden bir yudum içerse kıyamet günü ona o kadar irin içiririm. Bu kul, ister bağışlanan, isterse azap gören olsun. Fakat Benden korkarak o yudumu terkederse kıyamet günü ona mukaddes havuzdan içiririm." Ve yine hadis-i şerifte Allah Rasûlü: "Çalgı âletlerini kırmak ve domuzları öldürmek (yani onları yasaklamak üzere gönderildim" buyurmuştur.

    Diğer taraftan İbn Kemal şöyle demiştir: "MEZÂMÎR" kelimesinden maksat, aslında boru vs. gibi kendisine üflenen âletlerin isimleri ise de genel olarak bütün müzik âletleridir. Hadis-i Şerifteki "kırma" ifadesi, gerçek anlamda değil, nehyi pekiştirmek içindir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Kulaklarım şarkı-türkü ile dolduran kişiye kıyamet günü ruhanîlerin sesini dinlemek için müsaade verilmez." Bunun üzerine kendisine şöyle sorulmuştur: "Ey Allah'ın elçisi! Ruhanîler kimdir?" Allah Rasûlü şöyle cevap vermiştir: "Cennetliklerin okuyucularıdır." (3) Yani melekler, iri gözlü huriler ve diğerleri.
    (3) Hadisi Hakim, Ebû Musa'dan merfu olarak tahric etmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/159.

    Müfessirler şöyle demişlerdir: "'El-VESÎT' isimli tefsirde geçtiği gibi âyetteki 'satın alma' sözcüğü genel olarak değiştirme ve tercih etme olarak yorumlanıyorsa da eğlence, oyun ve çalgı âletlerini Kur'ân'a tercih eden herkes, bu âyetin kapsamı içine girmektedir."

    "En-NİSÂB" isimli eserde müellif şöyle demiştir: "İslâm idaresi altında bulunan gayrı müslimlerin çalgı âletlerini alenen satmaları ve açıkça müzik çalmaları yasaklanır."

    Bil ki Kur an, sözlerin en doğrusu ve en tatlısı; onu dinlemek ve ona kulak vermek de Allah'tan rahmeti cezbeden unsurlardan olduğuna göre onu gü¬zel sesle okumak müstehabtır. Çünkü bu tarz okuyuş, kalbin yumuşamasına ve korkunun harekete geçmesine vesiledir.

    "FEÎHU'L-KARÎB" isimli eserde olduğu gibi, İmam-ı Azam da aynı görüştedir. Ancak gelişi güzel uzatma ile kıraat sınırını aşmamak lâzımdır. Şayet okuyucu yanlış okur; bir harf ilâve eder, ya da bir harf eksiltirse bu okuyuş haram olur.

    Bunun yanında tanbur, ud ve diğer çalgı âletlerini dinlemenin haram olması konusunda farklı bir görüş yoktur. Fakat bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Oyun için olan çalgı âletlerinin haram oluşu, tıpkı içki ve zinanın haram oluşu gibi bizzat bu âletlerin kendisi değil, kullananlar için haramdır. Bu nedenle âlimler, gerek cihad için ve gerekse hac yolunda davulun çalınmasını bundan istisna etmişlerdir. Şayet davul, eğlence ve oyun için kullanılırsa haram olur. Eğlenceden uzak olunca haram olmaktan çıkar.

    AVÂRİFÜ'L-MEÂRİF isimli eserde müellif şöyle demiştir: "Def ve saza gelince, -her ne kadar Şâfiî mezhebinde bu ikisi hakkında bir tolerans var ise de- onları terketmek, ihtiyatla hareket etmek ve ihtilaflı şeylerden uzak durmak daha uygundur.

    Özellikle defin etrafında zil vs. olduğu zaman, "El-BÜSTÂN" isimli eserde geçtiği gibi ittifakla mekruh olur. İhtilâf ise sadece makam ve nağmelerle okunan şiiri dinleme konusundadır. Şayet şiir, kadınları dile getirme, insanın vücut hatları ve belli uvuzlarının özellikleri konusunda olursa, nefsi ve şehveti harekete geçirdiğinden dolayı dindar kesimin bu amaçla bir araya gelmesi doğru değildir. Hele bu şiir, eğlence ve müzikle uğraşanlarla fesatçıların cemiyetlerinin alışageldikleri şekilde şarkı söyleme metoduyla söylenirse hiç yakışmaz.

    Müzik, "El-EŞBÂH" isimler eserde felsefe, göz-boyacıhk, astroloji, falcılık vs. gibi haram kılınan ilimlere dahil edilmiştir.
    İsmail Hakkı Bursevi
    Sayfa 348 - Damla Yayınevi, 6.cilt
  • Ayet
    Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere izin almadan ve orada bulunanlara selâm vermeden girmeyin, şünürseniz bu sızın için daha hayır(nur, 27)
    Nüzul Sebebi

    Kendi evlerinizden başka evlere..." 27. ayetin nüzul sebebi ile ilgili, Firyabî ve İbni Cerir, Adiyy b. Sabitten naklediyor: Ensar'dan bir kadın geldi ve şöyle dedi:

    -  Ya Rasulallah! Ben evimde kimsenin beni görmesini istemediğim bir şekilde duruyorum. Ben bu durumda iken ailemden biri benim yanıma giriyor. Ben nasıl hareket edeyim? Bunun üzerine: "Ey iman edenler! Kendi evleriniz­den başka evlere izin almadan ve orada bulunanlara selâm vermeden gir­meyin... " ayeti nazil oldu.

    "İçinde eşyanız bulunan..." 29. ayetin nüzul sebebi ile ilgili, İbni Ebî Hatim Mukatil b. Hayyan'dan naklediyor: Evlere girmek için izin isteme ayeti indiği zaman Hz. Ebubekir (r.a.):

    -  Ya Rasulallah! Ya Mekke, Medine ve Şam arasında gidip gelen, yol üzerinde evleri bulunan Kureyş tüccarları nasıl hareket edecek? Bu evlerde oturan olmayınca nasıl izin isteyecekler ve selâm verecekler? diye sordu. Bunun üzerine: "İçinde eşyanız bulunan, oturulmayan evlere (izinsiz) girmeniz­de bir mahzur yoktur..." ayeti indi

    Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, 9/439.

    Tefsir
    Bu esaslar toplum hayatının düzenini ve ailelerin evlerdeki durumunu or­taya koymaları sebebiyle sevgi ve muhabbet bağlarını korumak, müminler arasındaki karşılıklı ziyaret ve iyi geçimi devam ettirmek için konulan ve yük­sek medeniyet ifade eden sosyal, şer'î edeplerdir.

    Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere izin almadan ve orada bulunanlara selâm vermeden girmeyin..." Yani ey Allah'ı ve Rasulünü tasdik edenlerî Başkalarının evine size izin verilmeden ve aile halkına selâm vermeden girmeyin. Böylece başkalarının özel hayatına bakmamış, vakıf olmanız sizin için helâl olmayan şeylere vakıf olmamış, orada bulunanlara ansızın görünmemiş, böylece onları sıkıntıya düşürmemiş ve rahatsız etmemiş, dolayısıyla can sıkıntısına, daralmaya ve nefrete sebep ol­mamış olursunuz.

    O halde bir yere girmeden önce mutlaka izin alınmalı ve gelen kimsenin bilinmesi için kapının dışında selâm verilmelidir.

    Selâm, geçmiş zamanda da âdet idi. O zaman evlerin kapıları bugünkü gibi yeteri şekilde sağlam kapanmış ve örtülmüş değildi. Ayrıca o zaman evler­de perde yoktu.

    "İsti'nâs" kelimesi bilgi sahibi olmak, keşfetmeyi istemek demektir ve "ânese" kökünden gelmiştir. Anese ise bir şeyi zahir ve açık olarak gördü demektir. Kim başkasının evine girmek isterse ünsiyet sahibi olmalı yani o ev halkının kendisine girmek için izin verip vermeyeceklerini öğrenmelidir. "Çocuklarınız bulûğ çağına eriştikleri zaman onlardan öncekiler (büyükleri) izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler." (Nur, 24/59) ayetinin delaletiyle is­ti'nâs izin istemek manasındadır. İbni Abbas (r.a.) kendisinden rivayet edilen daha sahih rivayete göre isti'nâsı isti'zân olarak tefsir ediyordu. İsti'nâs izin is­tendikten ve iznin meydana gelmesinden sonra hâsıl olur.

    İzin isteme mendup olarak üç defa olur. Ziyaretçiye izin verilirse içeri girer, aksi takdirde ayrılır. Nitekim İmam Malik, Ahmed, Buharî, Müslim ve Ebu Davud'un Ebu Musa ve Ebu Said'den rivayet ettikleri sahih hadise göre, Ebu Musa el-Eş'arî Hz. Ömer'in huzuruna girmek için üç defa izin isteyip de izin verilmeyince ayrıldı. Sonra Hz. Ömer (r.a.):

    -  Ben Abdullah b. Kays, Ebu Musa el-Eş'arî'nin izin isteme sesini duy­madım mı? Ona izin verin, buyurdu. Onu aradılar, gitmiş olduğunu anladılar. Ebu Musa daha sonra gelince Hz. Ömer (r.a.):

    - Seni döndüren sebep nedir? diye sordu. Ebu Musa:

    -  Ben üç defa izin istedim, bana izin verilmedi. Ben Peygamberimiz in (s.a.) şöyle buyurduğunu işittim: "Sizden biriniz üç defa izin ister de izin veril­mezse oradan ayrılsın."

    Ayetin zahirine göre içeri girmeden önce mutlaka izin istenmeli ve selâm verilmelidir. Ancak birincisi yani izin istenmesi vacip, ikincisi yani selâm veril­mesi menduptur. Nitekim her yerde selâm vermenin hükmü budur. Ancak izin istemede de vacip olan bir defa istemektir. Üç defa izin istemek ise daha önce geçtiği gibi menduptur.

    Görüldüğü gibi izin istemek selâmdan önce zikredilmiştir. Çünkü Kuran tertibinde asıl olan, olayların sırasına uygun olmasıdır. Bazı alimler de bu görüştedirler.

    Cumhur ise selâmın izin istemeye takdim edileceği görüşündedirler. Bunun delilleri ise şunlardır:

    Tirmizî, Cabir'den (r.a.) rivayet ediyor: "Selâm kelâmdan öncedir." Buharî el-Edebü'l-Müfred'de ve İbni Ebî Şeybe Musannef'inde Ebu Hurey-

    re'den (r.a.) selâm vermeden izin isteyen kimse hakkında: "Selâm verinceye

    kadar ona izin verilmez." dediğini nakletmişlerdir.

    Kasım b. Asbağ ve İbni Abdilberr, İbni Abbas'tan (r.a.) naklediyorlar: "Hz. Ömer (r.a.) Peygamberimiz'in (s.a.) huzuruna girmek için izin istedi ve şöyle dedi: Allah'ın Rasulüne selâm olsun. Allah'ın selâmı üzerinize olsun. Ömer girebilir mi?"

    Selâm da üç defa olmalıdır. Nitekim İmam Ahmed Enes'ten (r.a.) rivayet ediyor ki: Peygamberimiz (s.a.) Sa'd b. Ubade'nin yanına girmek için izin istedi ve şöyle buyurdu:

    - es-Selâmü aleyke ve rahmetullah. Sa'd de:

    -  Ve aleyke's-selâmü ve rahmetullah, diye cevap verdi. Ancak sesini Pey-gamberimiz'e (s.a.) ulaştıramadı. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.) üç defa telânı verdi. Sa'd de üç defa selâmını aldı.

    İzin istemenin ve selâm vermenin hikmeti Ebu Davud'un Hüzeyl'den nvayet ettiği şu hadisin delaletiyle görülmesi haram olan şeylere muttali ol­maya engel olmaktır. Hüzeyl anlatıyor: Bir zat geldi (Osman: "Bu zatın ismi Sa'd idi." diyor), izin istemek için Peygamberimiz'in (s.a.) kapısında ayakta iurdu (Osman: "kapıya yönelerek" demiştir.). Peygamberimiz (s.a.) yönünü çevirerek: "İşte böyle dur. İzin istemek bakmayı engellemek içindir." buyurmuş­tur.

    Buharî ve Müslim'in Sahihlerinde Peygamberimizin (s.a.) şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir: "Eğer bir kişi senin evine izinsiz olarak muttali olursa sen de ona bir taş atıp gözünü çıkarırsan sana hiçbir günah olmaz."

    Bu iki hadiste anlatılmak istenen husus şudur: İzin isteme edeplerinden biri, izin isteyen kişinin açılacak kapıya doğru yüzünü çevirmemesi, kapının sağında veya solunda durması ve evin içine bakmamasıdır.

    Rivayete göre Ebu Said el-Hudrî (r.a.) yüzünü kapıya çevirerek Peygam-berimiz'den (s.a.) izin istedi. Peygamberimiz (s.a.): "Kapıya yüzünü dönerek izin isteme." buyurdu.

    Bu durumda kapının açık veya kapalı olması fark etmez. Çünkü kapıyı çalan kimsenin gözü kapı açıldığı anda caiz olmayan şeyleri ya da aile halkının görmesini istemediği şeyleri görebilir.

    Kapıyı çalan kimse âmâ bile olsa izin istemek vaciptir. Çünkü evlerdeki bazı özel durumlar kulakla idrak edilebilir. Ya da ev halkı âmânın eve gir­mesinden rahatsızlık duyabilir. Daha önce geçen "İzin istemek bakışı engel­lemek için meşru kılınmıştır." hadisi genel duruma göre söylenmiştir.

    İzin istemenin vacip oluşu konusunda kadınla erkek, mahremle nâmah­rem arasında fark yoktur. Çünkü hüküm umumidir. İsterse ziyaretçi baba ol­sun, isterse evlât olsun aynıdır.

    İmam Malik'in Muvatta'ından Ata b. Yesar'dan rivayet ettiğine göre bir adam:

    -  Ya Rasulallah! Annemden de izin isteyeyim mi? diye sordu. Peygam­berimiz (s.a.):

    - Evet, diye cevap verdi. Adam:

    - Ona benden başka hizmet eden kimse yok. Her yanma girdiğimde izin is­teyeyim mi? diye sordu. Efendimiz (s.a.):

    - Onu çıplak görmek ister misin? dedi. Adam:

    - Hayır, dedi. Efendimiz (s.a.):

    - O halde onun odasına girerken izin iste, buyurdu.

    İbni Cerir ve Beyhakî İbni Mes'ud'dan naklediyorlar: "Anneleriniz ve kız-kardeşlerinizden izin istemek zorundasınız." Taberî Tavus'un şu sözünü rivayet ediyor: "Mahrem olan bir kadının görülmesi haram olan yerlerini görmekten daha çirkin saydığım bir şey yoktur."

    Buna göre mahrem kadınlardan izin istemek de vacip olmakta ve bunun terk edilmesi caiz olmamaktadır. İbni Abbas buna şu ayeti delil gösterdi: "Çocuklarınız bulûğa eriştikleri zaman kendilerinden öncekilerin -büyük­lerinin- izin istediği gibi izin istesinler." Ayet yabancı ile mahrem arasında ayırım yapmamıştır.

    27. ayette yer alan evler anlamındaki kelime nehiy cümlesinde bir nekre olup oturulan ve oturulmayan evleri içine alan genellemeyi ifade etmektedir. Ancak bu ayeti takip eden "... oturulmayan evlere -izinsiz- girmenizde bir mah­zur yoktur." ayeti birinci ayetin manasının sadece oturulan evlere ait sayılmasını gerektirmektedir. Buna göre 27. ayetin manası şöyle olacaktır-. Ey muhataplar! Başkalarına ait olan içinde oturulan evlere izin almadan gir­meyin.

    Cenab-ı Hak bundan sonra izin isteme ve selâm vermenin emredilmesinin hikmetini zikrederek şöyle buyurdu:

    "Düşünürseniz bu sizin için daha hayırlıdır." Yani izin isteme ve selâm verme her iki taraf için, hem izin isteyen hem de aile halkı için ansızın girmek­ten ve cahiliyet selâmından daha hayırlıdır. Cahiliyette bir adam evinden baş­ka bir eve girerken "İyi sabahlar!. İyi akşamlar!" der ve içeri girerdi. Bazan da ev sahibinin hanımıyla bir arada aynı örtü altında bulunduğu vakte tesadüf ederdi. "Düşünürseniz" ifadesi bir mahzufa müteallaktır. Yani, Rabbiniz size bu ayetleri düşünesiniz, ibret alasınız ve sizin için daha uygun olanı bilmeniz için indirdi ve irşadda bulundu, demektir.

    "Hayır" kelimesi burada ism-i tafsildir. "Lealle" kelimesi de ta'lil (sebep bildirmek) içindir. Bununla illeti beyan edilen hüküm cümlenin gelişinden an­laşılmaktadır. Yani Allah size bu edebi gösterdi ve sizin daima bunu düşün­meniz ve gereğiyle amel etmeniz için bunu size beyan etti.

    Cenab-ı Hak bundan sonra ikinci bir durumun -evlerin içinde oturanların bulunmadığı durumun- hükmünü beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

    "Eğer orada kimseyi bulamazsanız size izin verilmedikçe içeriye girmeyin." Yani başkalarının evinde size izin verecek bir kimse bulamazsanız, ev sahibi size izin verinceye kadar oraya girmeyin. Bu durumda giriş helâl olmaz. Çünkü bu durum başkasının mülkünde sahibinin izni olmadan tasarrufta bulunmak demektir. Ayrıca evlerin bir mahremiyeti vardır.

    Evlerde ev sahiplerinin hiçbir kimsenin muttali olmasını istemediği özel gizli durumlar da vardır. Eve girilmesine engel olan husus sadece haram olan noktalara muttali olmak değildir. Bunun yanında insanların genellikle giz­ledikleri hususlara muttali olmak da vardır. Çocuğun ve hizmetçinin izin ver­mesi de sahiplerinin bulunmadığı evlere girmeyi mubah kılmaktadır. Eğer ev­de varsa ev sahibinin elçisi durumunda olan çocuk ve hizmetçinin izni muteberdir. Aksi takdirde eve girmek caiz değildir.

    "Eğer evlerde hiçbir kimseyi bulamazsanız ..."ayetinin kapıyı çalan kim­senin kanaatidir. Kapıyı çalan kimse evde hiçbir kimsenin olmadığı kanaatinde ise onun eve girmesi helâl değildir.

    Fakat mantık ve şeriat ölçüsü olarak yangın, boğulma veya bir münkere karşı koymak ya da bir suçu engellemek v.b. sebeplerle eve zorla girmek gibi zaruret durumu bundan müstesnadır.

    "Eğer size "geri dönün" denilirse hemen dönün. Bu (davranış) sizin için daha temizdir." Yani ev sahibi sizden dönmenizi isterse dönün. Çünkü dönmek sizin için daha hayırlı, din ve dünya bakımından daha temizdir. Ey müminler! Sizin izin istemede, kapıda ayakta beklemekte veya reddedildikten sonra kapının önünde oturmakta ısrarlı davranmanız sizin için uygun değildir. Çün­kü bu çeşit ısrar zillettir, ayıptır, ev sahibine sıkıntıdır.

    "Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir." Yani Allah sizin niyetlerinizi, sözlerinizi ve davranışlarınızı gayet iyi bilir, amellerinizin karşılığını verir. Bu Allah'ın ir-şad ettiği hususlara aykırı davranan kimselere bir tehdittir. Burada bu şekilde haber vermekten maksat bu amellere karşılığının verileceğini kararlaştırmak­tır.

    Sonra Allah Tealâ oturulmayan evlerin hükmünü beyan ederek şöyle buyurmuştur:

    "İçinizde eşyanız bulunan, oturulmayan evlere -izinsiz- girmenizde bir mahzur yoktur." Yani özel ikamet için kullanılmayan otel, ticari mağazalar, genel hamamlar gibi umuma ait yerlerde sizin için bir menfaat varsa, gecele­mek, eşya depo etmek, alış-veriş yapmak, banyo etmek gibi istifade etmek için bu gibi yerlere -izinsiz- girmekte hiçbir günah ve hiçbir sakınca yoktur.

    "Allah sizin açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de gayet iyi bilir." Allah Tealâ eve giriş esnasında izin istemek gibi açığa vurduğunuz hususları ve in­sanların özel durumlarına muttali olmak arzusu gibi kötü maksatlar giz­lemenizi de gayet iyi bilir. Bu ifade, gizli özel durumlara muttali olmak için ev­lere giren şüphecilere bir tehdit niteliğindedir.

    Bu ayet-i kerime bir önceki ayetten daha özel bir ayettir. Başkalarının evine girmeyi mutlak olarak engelleyen önceki ayetin genel hükmünü tahsis etmektedir. Bu ayet içinde kimsenin bulunmadığı evlere veya konaklama yer­lerine giren kimsenin o yerlerde eşyası varsa izinsiz girebilmesini caiz kılmaktadır. Meselâ ilk defa izin aldıktan sonra eve giren misafirin kendisi için hazır­lanan müstakil ev olması, diğer odalar arasında bir oda olmaması gibi.


    Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Munir. 9/439-444.
  • Hucurat Suresi, Medine´den nazil olmuştur ve on sekiz âyettir.

    Bu seri-e celile, âyet sayısı bakımından kısa fakat ihtiva ettiği hükümler ve koyduğu esaslar bakımından büyük hususiyetler taşıyan bir suredir.

    İnançta, ferdi ve içtimai hayatta, İslamin eseslarının neler olduğu ve o esaslara nasıl sarılmamız gerektiği beyan edilmekte ve İslam cemiyetinin çatısı ve hayat biçimi ortaya konmaktadır.

    Surenin başında bulunan âyet-i kerimenin beyanına göre müminler,dinlerinin hükümlerinden başka hiçbir hükmü, hiçbir çözüm tarzını kabullenemezler. Onların dışına asla çıkamazlar. Müminler için bu temel esas, kabulü ve uyulma­sı zorunlu bir esastır. Bu hususta buyurulmaktadır ki: "Ey iman edenler, Allanın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allahtan korkun. Şüphesiz Allah herşeyi hak­kıyla işiten ve bilendir.[1] Demek ki mümin, Allah ve Resulünün hükmü orta­dayken artık onların Önüne geçip onlan yok sayarak başka hükümler, başka çö­züm şekilleri arayamaz. Hayatını, Allah ve Resulünün hükümlerine göre şekil­lendirmek zorundadır.

    Sure-i celüede müminlerin, Resulullah efendimize karşı nasıl davrana­cakları, ona karşı nasıl saygılı olacakları çok açık bir biçimde beyan edilmekte­dir. Tabi ki bu âyetler, onun zamanındaki ashabına hitabettiği gibi günümüzdeki müminlere de hitab etmektedir. Müminler, Peygamberlerinin gıyabında da ona saygı duyacaklardır.

    Sure-i celilede, birbirleriyle çatışan iki müslüman topluluğun arasındaki ihtilafın nasıl halledileceği beyan ediliyor, müminlerin, aynı imanı taşımaları sebebiyle kardeş oldukları bildirilerek onların birbirleriyle alay etmeyip birbir­lerine lakap takmamaları emrediliyor.

    Yine müminlerin birbirleri hakkında tecessüs içinde olmamaları ve zatı­nın bir çoğundan kaçınmaları emrediliyor.

    İnsanlığın hayati için elzem olan birçok hüküm ve emirleri beyan eden sure~i celile, her mümin tarafından lafız ve manasıyla birlikte ezbere bilinmeli ve hükümleri mutlaka yerine getirilmelidir.[2]



    Rahman ve Rahim olan Alkilim adıyla.



    1- Ey iman edenler, Allanın ve Resulünün ününe geçmeyin. Allahtan korkun. Şüphesiz Allah, herşeyi hakkıyla işitendir, bilendir.

    Ey, Allahın birliğine ve Muhammed´in peygamberliğine iman edenler, gerek dini gerek dünyevî işlerinizde Allahın ve Resulünün hükümlerine başvur­madan önce karar vermeyin. Aksi takdirde Allahın ve Resulünün hükümlerine ters karar venniş olabilirsiniz. Allahın ve Resulünün izin vermediği bir hususta herhangi bir söz söylemek veya bir iş yapmaktan çekinin ve Allahtan korkun. Zira Allah, söylediklerinizi çok iyi işiten ve yaptıklarınızı çok iyi bilendir.

    Ayet-i kerimede, müminlerin, Allahın ve Resulünün önüne geçmemeleri emredilmektedir. Abdullah b. Abbas´a göre bu ifadeden makat, Allahın kitabına ve Resulullahın sünnetine muhalif olan bir şey söylememektir. Allahın kelamı yanında herhangi bir şey konuşmamaktır.

    Mücahid´e göre ise, Allahın ve Resulünün önüne geçmemekten maksat, Allah tealanın bir mesele hakkında peygamberinin lisanıyla hüküm vermesinden önce fetva vermemektir.

    Katade ise diyor ki: "Bir kısım insanlar, "Keşke benim hakkımda şöyle şöyle hükümler inse." "Keşke şunlar ve şunlar meşru olsa." diyorlardı. Allah teala bunu hoş görmedi, kendisinin ve peygamberinin önüne geçmelerini yasakla­dı.

    Hasan-i Basrî ise bu ifadeyi izah ederken şöyle demiştir: "Bir kısım in­sanlar, kurban bayramında, Resulullah bayram namazını kıldırmadan önce kur­ban kesmişler Resulullah da onlara.tekrar kurban kesmelerini emretmiştir. İşte bu âyet-i kerime bu hususa işaret etmektedir.

    Dehhak ise bu âyeti şöyle izah etmiştir: Âyet- ikerime, müminlerin gerek savaşlarında gerekse diğer işlerinde Allanın ve Resulünün emri olmadan karar vermemelerini emretmektedir. [3]



    2- Ey iman edenler, seslerinizi peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi peygamberle de yüksek sesle konuşmayın. Yoksa amelleriniz boşa gider de, farkında bile ol­mazsınız.

    Allah teala, bu âyet-i kerime ile, müminlere peygamberle konuşma âdabını öğretmekte ve onun huzurunda konuşurken selerini kısarak konuşmala­rını emretmektedir. Bu âyet inmeden önce müminler.ResuluUahın huzurunda yüksek sesle konuşuyorlar ve Resulullaha, birbirlerine konuştukları gibi konu­şuyorlardı. Allah teala bu âyetle müminlerin, peygambere karşı edepli ve saygılı olmalarını emretti. 

    Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında İbn-i Ebi Müleyke şu hadis-i şerifi rivayet etmiştir:

    "Resulullaha, Temim oğullarının heyeti geldiğinde Ebubekir ve Ömer, Resulutlahın yanında konuşurken seslerini yükselttiler. Birisi, (Ömer) Resulul-lahtan, Temim oğullarına Akra b. Hâbis´i emir tayin etmesini istedi. Bunun üze­rine Ebubekir Ömer´e "Sen, bana karşı gelmekten başka birşey istemiyorsun." dedi. Ömer ise, "Ben sana muhalefet etmek istemedim." dedi. Böyle konuşurlar­ken sesleri yükseldi. Şunun üzerine Allah teala: "Ey iman edenler, seslerinizi, peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi peygamberle de yüksek sesle konuşmayın. Yoksa amelleri­niz boşa gider de farkında bile olamazsınız." âyetini indirdi.

    Abdullah b. Zübeyr diyor ki: "Bu âyet indikten sonra Ömer, Resulullahi dinlemeden önce ona bir şey konuşmazdı. [4]

    Enes b. Mâlik diyor ki:

    "Resulullah (s.a.v.) bir ara Sabit b. Kays´ı göremez oldu. Sahabilerden bi­ri: "Ey AH ahin Resulü, ben ondan sana malumat getiririm." dedi. Gidip Sabit´i buldu. Onu evinde oturup, başını yeri eğmiş bir halde gördü. Ve ona: "Sana ne oldu " diye sordu. Sabit: "Çok kötü bir şey oldu." diye cevap verdi. Zira o, Re-sulullahin yanında sesini yükselterek konuşuyordu. Bu yüzden amelinin boşa (Metin Buhuri´den alınmıştır.)

    gittiğini ve kendisinin cehennemlik olduğunu sanıyordu. Bu kişi Resulullaha geldi ve Sâbit´in söylediklerini ona bildirdi.

    Enes´in oğlu Musa diyor ki: "O adam, tekrar Sabit´e büyük bir müjde ile döndü. Zira Resulullah o adama demişti ki: "Git Sâbit´e de ki: "Sen cehennem ehli değilsin. Sen cennet ehlisin. [5]

    Enes (r.a.) diyor ki:

    "Biz, onun, aramızda gezdiğini görüyorduk ve onun cennetlik olduğunu biliyorduk. Yemame savaşında (Resulullahın vefatından sonra Hz. Ebubekir´in halifeliği zamanında, zekat vennek istemeyenlerle yapılan savaşta) bizde bazı bozgunlar oldu. Bu sırada Sabit b. Kays geldi. O, kefenini giymiş buhur koku­sunu sürmüştü. Bize şöyle demişti. "Arkadaşlarınızı ne kötü huylara alıştırıyor­sunuz." Sabit, daha sonra savaştı ve öldürüldü. Allah ondan razı olsun. [6]



    3- Peygamberin huzurunda seslerini kısanlar, işte onlar, Allanın, kalblcrini takva ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için affedilme ve bü­yük nıükafaat vardır.

    Allah teala bu âyet-i kerimede, bundan önceki âyetin emrine uyarak Re­sulullahın yanında seslerini kısanların imtihanı başardıklarını, takvaya eriştikle­rini, böylece geçmişteki günahlarının bağışlandığını ve kendilerine, büyük bir mükafaat olan cennetin verileceğini beyan etmiştir. [7]



    4- Ey Muhammed, sana odaların arkasından seslenenlerin çoğu akıl­ları ermeyen kimselerdir.-

    Allah teala bu âyet-i kerimede, Resulullahın hanımlarının bulunduğu odaların arkasından "Ey Muhammed11, diye ona seslenen Bedevileri kınamakta­dır, bu âyet-i kerimenin, yukarıda zikredilen Akra b. Habis et-Teymî hakkında nazil otluğu rivayet edilmektedir. Akra diyor ki:

    "Hücrelerin (otluların) arkasından Resulullahı çağırdı. "Ey Allahın Resu­lü." dedim. Resulullah cevap vermedi. Bunun üzerine dedim ki: "Ey Allahın Resulü, iyi bil ki, bana hamdetmek iyi beni kınamak ise kötü bir şeydir." Bunun üzerine Resululluh: "Senin o dediğin Allahtır." diye cevap verdi. [8] Ve işte bu­nun üzerine bu âyet nazil oldu. [9]



    5- Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabrctsclcrdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Şüphesiz Allah, çok affeden ve çok ba­ğışlayandır.

    Ey Muhammed, seni odaların arkasından çağıran bu insanlar, senin, ken­di yanlarına çıkmana katlar sabretmiş olsalardı, Allah katında onlar için daha hayırlı olurdu. Zira Allah onlara, sana saygı göstermelerini emretti. Onlar, seni odaların arkasından çağırmumakla bu emre uymuş olurlardı. Allah, böyle yapan insanların, bu davranışlarından vazgeçmeleri halinde onları affedendir ve bu suçlarına karşılık onları cezalandırmayarak onlara merhamet edendir. [10]



    6- Ey iman edenler, eğer yoldan çıkmış bir kimse size haber getirirse, onun doğruluk derecesini araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kavme eziyet edersiniz de yaptığınıza pişm,an olursunuz.

    Allah telala bu âyet-i kerimede, herhangi bir fâsıktn bildirmiş olduğu haberde, ihtiyatlı olmayı, haberin doğru olup olmadığım araştırmayı emretmek­tedir. Böylece, yalan veya yanlış olma ihtimali bulunan haberlerden uzak durul­muş olur ve sağlam haberlere dayanılarak karar verilir.

    Bu âyet-i kerimenin, Resulullahın, Mustalik oğullarının zekatını getinne-ye gönderdiği Velid b. Ukbe b. Ebi Muyat hakkında nazil olduğu rivayet edil­mektedir. Velid, Mustalik oğullarından zekatı getirmeye gidince onlar, Resulul-lahm elçisini karşılamak için hazırlanmışlar Velid de kendisinin Öldürüleceğini sanarak korkup geri dönmüş ve Resulullaha Mustalik oğullarının zekat verme­diklerini, kendisini öldürmek istediklerini söylemiştir. Daha sonra Resulullah da bir müfreze göndermiş ve Velid´in bildirdiği haberin doğru olmadığı anlaşılmış ve bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil olmuştur.

    Huzaa oğullarından Haris b. Dırar diyor ki:

    "(Bu kişi, Resulullahın hanımı Meymune´nin babasıdır) Ben Resulullaha geldim. O beni İslama davet etti. Ben onun davetini kabul edip İslama girdim. Beni zekat vermeye davet etti. Ben de kabu! ettim ve dedim ki: "Ey Allanın Re­sulü, kavmime döneyim, onları İslamı kabul etmeye ve zekat vermeye davet edeyim, davetimi kabul edenlerin zekatını toplayayım. Topladığım zekatları sa­na getirmesi için şu zamanlarda bana bir elçi gönder." Haris, davetini kabul edenlerden zekatı toplamış ve Resulullahın, elçi göndererek zekatları aldırma vakti gelmiştir. Fakat Resulullahın elçisi zekatları almak için gelmemiştir. Bu­nun üzerine Haris, Allahi ve Resulünü gazaplandıracak bir şey yaptığını san­mıştır. Haris, kavminin ileri gelenlerini toplayarak onlara şöyle demiştir: "Resu­lullah yanımda bulunan zekatları almak üzere bana elçi göndermek için belli bir vakit tayin etmişti. Resulullah verdiği sözden caymaz. Sanırım ki Resulullahın elçisine engel olan sebep onu, herhangi bir şeyden dolayı kızdirmamızdır.Hep beraber Resulullaha gidelim." Diğer taraftan Resulullah Hâris´in toplamış oldu­ğu zekatı almak üzere ona elçi olarak Velid b. Ukbe´yi göndermişti. Velid, yürü­yüp yolun bir kısmını gittikten sonra korkarak geri dönmüş ve tekrar Resulullaha gelmişti ve ona: "Ey Allanın Resulü, Haris bana zekat verilmesine mani oldu ve beni öldünnek istedi." dedi. Bunun üzerine Resulullah, Hâris´e bir müfreze göndermeye karar verdi. Müfreze, Medine´den ayrılırken Medine´ye gelmekte olan Haris ve arkadaşlarıyla karşılaştı. Müfrezedekiler: "İşte bu Haris." dediler. Haris onlara yaklaşınca: "Siz kime gönderildiniz " dedi. Müfrezedkiler ise: "Sa­na gönderildik." dediler.Hâris: "Niçin " dedi. Onlar: "Resulullah sana, Velid b. Ukbe´yi gönderdi. Velid, senin ona zekat venneye engel okluğunu ve onu öldür­mek istediğini sanmış." dediler. Haris: "Muhammed´i hak peygamber olarak gönderen Allaha yemin olsun ki ben onu ne gördüm ne de o bana geldi." dedi. Haris Resululiahın yanma yarınca Resulullah şöyle buyurdu: "Zekatı vermeye engel oldun, elçimi de öldünnek istedin ha " Haris: "Seni hak peygamber ola­rak gönderen Allaha yemin olsun ki ben, onu ne gördüm ne de o bana geldi. Benim yola çıkmama sebep ise, senin elçinin bana gelmemesi ve Allahı ve Re­sulünü gazaplandiracak bir şey yaptığımdan dolayı elçinin geri kaldığı korkusu­dur." Bunun üzerine bu âyet ve bundan sonra gelen iki âyet nazil oldu. [11]

    Taberi bu olayı çeşitli şekillerde rivayet etmiştir. Fakat Ahmed b. Han-bel´in rivayeti tercih edilerek alınmıştır. [12]



    7-8- Kilin ki Allahm Resulü aranızda bulunmaktadır. Eğer o birçok işlerde size uysaydı mutlaka zor duruma düşerdiniz. Ama Allah size imanı sevdirmiş, onu kalblerinize nakşetmiş ve size inkarı, yoldan çıkmayı ve gü­nahı çirkin göstermiştir. Allahm lütuf ve nimctiylc doğru yolda olanlar işte bunlardır. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    Ey, Allaha ve peygambere iman eden müminler, bilin ki Allanın Resulü, sizin içinizde bulunmaktadır. Asılsız ve yalan sözleri söylemekten kaçının. Zira Allah sizin haberlerinizi ona biidimıekte ve ona doğru yolu göstermektedir. Şayet Resulullah birçok hususta sizin görüşünüzle amel edecek olsa onun size uy­masıyla sıkıntı ve zorluklara düşerdiniz. Zira o da sizin gibi hata ederdi. Mesela, Velid b. Ukbe´nin, Mustalik oğullan hakkındaki görüşü, onu hataya düşürebilir­di. Zira Velid, onların dinden çıktığını söylüyor, onlara karşı savaş yapılmasını istiyordu. Fakat Allah, sizleri, kendisine ve peygambere iman etmeyi sevdirdi. Onu kalbinizde güzel bir şey yaptı. Böylece, Allahm Resulü size değil siz ona uyar oldunuz. O da sizi sıkıntı ve meşakkatlerden kurtardı. Allah sizlere, inkar­cılığı, yalan söyleme gibi yoldan çıkmayı, Allanın yasakladığı şeyleri işleme gi­bi günahları ise size çirkin gösterdi. Böylece iman ve itaatten ayrılmaz oldunuz. İşte hak yolda olanlar, Allahm, kendilerine imanı sevdirdiği, inkarı fısk´ı ve is­yanı kötü gösterdiği kimselerdir. Allanın bukullanna böyle yapması onun sade­ce bir lütfudur. Bu, onun tarafından bir nimettir. Allah, sizlerden kimin iyilikte bulunup kimin kötülükte bulunduğunu ve kimin nimetlerine ve lütfuna layık ol­duğunu çok iyi bilendir. Yarattıklarını sevk ve idare etmekte hikmet sahibidir.

    Katade bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra, kendisini dinleyenlere şöyle demiştir: "Âyet-i kerimenin zikrettiği bu insanlar, Resululiahın sahabileridir. Şayet Resulullah onların görüşlerine göre hareket edecek olsaydı birçok hususta sıkıntı ve zorluklara düşeceklerdi. Sizlerse, Allaha yemin olsun ki, görüşleri da­ha basit, akılları daha şaşkın insanlarsınız. Herkes görüşüne kuşku ile baksın. Allahm kitabına samimi bir şekilde sarılsın. Zira Allahm kitabı, onunla amel eden ve onunla yetinenler için bir güvencedir. Allahm kitabının dışındaki şeyler ise aldatıcı şeylerdir. [13]



    9- Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa, aralarını bulup barıştırın. Eğer onlardan biri, diğerine saldırmaya devam ederse, saldıran taraf Allanın hükmüne dönünceyc kadar onlarla savaşın. Eğer Al­lanın hükmüne dönerse aralarını adaletle bulup barıştırın. Her zaman âdil davranın. Şüphesiz ki Allah âdil olanları sever.

    Ey iman edenler, müminlerden iki gurup birbiriyle savaşacak olursa, on­ları, Allahın kitabındaki hükme çağırarak aralarını bulun. Şayet o guruplardan biri, Allahın kitabındaki hükmü kabul etmeyerek azgınlığa düşerse, Allahın hükmünü kabul etmeyene karşı, onun emrine boyun eğinceye kadar savaşın. Si­zin, o gurupla savaşmanızdan sonra Allahın kitabındaki hükmüne dönüp de bo­yun eğecek olursa siz bu iki gurubun arasında, Allahın kitabındaki hükmü uygu­layarak adaletli davranın. Ve onları barıştırın."

    Abdullah b. Abbas, bu âyeti izah ederken şöyle demiştir: "Allah, pey­gamberine ve müminlere iman eden iki gurubun birbirleriyle savaşmaları halin­de onları Allahın hiikmüıîe davet etmelerini ve onlara adaletli davranmalarını emretmiştir. Şayet her ikisi de Allahın kitabındaki hükme boyun eğmeye karşı çıkacak olursa işte o, azgın bir guruptur. Müminlerin emirinin, Allahın hükmü­ne boyun eğdirinceye kadar onlarla cihad etmesi ve onlarla savaşması gerekir.

    Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında şu olay zikredilmiştir: Enes b. Mâlik (r.a.) diyor ki:

    "Resulullaha "Sen, Abdullah b. Übey´[14] gitsen nasıl olur " denildi. Bu­nun üzerine Resulullah, merkebine binip hareket etti. Müslümanlar da onunla hareket edip yürüyemey başladılar. Üzerinde yürüdükleri arazi çorak bir yerdi. Resululah, Abdullah b. Übey´in yanına varınca o, Resulullaha "Benden uzak dur. Allaha yemin olsun ki senin merkebinin pisliği beni rahatsız etti." dedi. Bu­nun üzerine Ensar´dan bir kişi "Allaha yemin olsun ki Resulullahın merkebinin kokusu senin kokundan daha güzeldir." dedi. Abdullah b. Übey´in kavminden bir kişi de bu söze kızdı. Bu iki kişi birbirlerine sövdüler. Bunun üzerine bu iki kişiden herbirinin taraftarları da hiddetlendiler. Birbirlerini hurma dallarıyla, el­leriyle ve takunyalarla dövmeye başladılar. Bize ulaştığına göre "Eğer mümin­lerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını bulup barıştırın." âyetini işte bunlar hakkında nazil olmuştur[15]

    Süddî bu âyet-i kerimenin, karısıyla geçimsizliğe düşen bir adam ile karı­sının taraftarları arasında çıkan anlaşmazlık üzerine nazil olduğunu söylemiş, Mücahid, Evs ile Hazreç arasındaki bir anlaşmazlık üzerine indiğini söylemiş Katade ise bu âyetin, Ensar´dan, birbirlerinde alacakları ´bulunan ve anlaşmazlı­ğa düşen iki kişi hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Ancak birinci sebep, sahih hadis kitaplarında nakledildiğine göre tercihe şayandır. [16]



    10- Müminler, ancak kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını bulup barıştırın. Allahtan korkun ki, merhamet cdilesiniz.

    Ey iman edenler, iyi bilin ki müminler ancak din kardeşidirler. Onlar bir­birleriyle savaştıkları zaman, onları Allahın hükmüne davet ederek aralarını bu­lun. Birbirleriyle savaşanların arasını bulma vazifenizi ve diğer yükümlülükleri­nizi yerine getirerek Allahtan korkun ki o da size merhamet etsin ve geçmişte işlediğiniz günahlarınızı affetsin.

    *Âyet-i kerimede, mümilerin ancak kardeş oldukları bildirilmektedir. Peygamber efendimiz bu kardeşliğin nasıl olduğunu ve neler icabettirdiğini çe­şitli hadis-i şeriflerinde beyan etmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır.

    Abdullah bin Ömer, Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu rivayete di­yor:

    "Müslümna müslümamn kardeşidir. O, kardeşine zulmetmez onu sahipsiz bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacına koşacak olursa Allah da onun ihtiyacını gi­derir. Kim müslüman kardeşinin bir sıkıntısını giderecek olursa Allah da onun kıyamet gününün sıkıntılarından bir sıkıntısını gidenniş olur. Kim bir müslü­mamn kusurunu örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter. [17]

    Ebu Hureyre, Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Kim bir müminden, dünya sıkıntılarından bir sıkıntı giderecek olursa Allah tla onun kıyamet günün sıkıntılarından birini giderir. Kim, darda kalana kolaylık gösterecek olursa Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir Kim bir müslümamn ayıbını örtecek olursa Allah da onun ayıplarını dünya ve âhirette örter. Kul, mümin kardeşinin yardımında bulunduğu müddetçe Allah da ona yardım eder. Kim ilim talebi için bir yol tutacak olursa Allah onun bu yolu­nu cennete doğru kolaylaştırır. Herhangi bir kavim, Allanın evlerinden (mescit­lerden) birinde toplanıp Allanın kitabını okur ve birbirlerine öğretirlerse onların üzerine mutlaka huzur iner, onları rahmet kaplar. Onların çevresini melekler ku­şatır. Allah onlan katmdâ-bulünanlara bildirir. Herkimi işlediği amal yavaşlata­cak olursa onun soyu onu hızlandıramaz. (Kim eksik amel işlerse onun soyu onun amelini tamamlayamaz) [18]

    Ebu Musa (r.a.) Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Bir mümin diğer bir mümin için birbirine kaynamış binaya benzerler." Resulullah bunu söylerken parmaklarını birbirine geçirdi ve müminlerin birbir-leine nasıl kenetlendiklerini gösterdi. [19]

    Numan b. Beşir, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Mü­minler.birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine karşı şefkatli davranmada bir vücut gibidirler. Vücudun organlarından biri rahatsız olduğunda diğer organlar, uykuyu kaybetmede ve acıyı paylaşmada ona ortak olurlar. [20]

    Sehl b. Sa´d es-Sâidî, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Müminlerin içinde bir mümin, bir vücut ile ondaki başa benzer. Vücut, baş ağrısından acı duyduğu gibi mümin de iman ehlinin ızdırabından acı duyar. [21]



    11- Ey iman edenler, bir kavim diğer bir kavimle alay etmesin. Belki de alay edilen kavim alay edenden duba hayırlıdır. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki alay edilen kadınlar, alay eden kadınlardan daha hayırlıdır. Birbirinizi ayıplamayın. Birbirinize lakaplar takmayın. İman et­tikten sonra bir müminin fâsıklıkla anılması ne kötü şeydir. Kim bundan tevbe etmezse işte onîar, zalimlerin ta kendileridir.

    Ey, Allahı ve Resulünü tasdik eden müminler, mümin bir kavim, diğer bir mümin kavimle alay etmesin. Belki de alay edilen kavim, alay edenlerden daha hayırlıdır. Mümin kadınlar da diğer mümin kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilen kadınlar, alay edenlerden daha hayırlıdır. Ey iman edenler, birbirinizi ayıplamayın, birbirinize dil uzatmayın. Birbirinizi, sevmediğiniz la­kap ve sıfatlarla çağırmayın. Bunları yaptığınız takdirde, Allanın emirlerinden ayrılan fâsıklar olursunuz. İman ettikten sonra "Fâsıklık" sıfatını almak ne kötü bir şeydir kim bunları yaptıktan sonra tevbe etmeyecek olursa, işte onlar, zalim­lerin ta kendileridir.

    Ayet-i kerime, genel bir ifade kullanarak alaya almanın her çeşidini ya­saklamıştır. Bu itibarla, bir müminin başka bir mümini, fakirliğinden veya acizliğinden yahut işlediği bir hatasından dolayı alaya alması caiz değildir.

    Âyet-i kerimede, müminlerin birbirlerini ayıplamaları, birbirlerine dil uzatmaları yasaklandığı gibi birbirlerini, asıl isimlerini bırakıp, sevilmeyen la­kaplarla çağırmaları yasaklanmaktadır. Zira, bu tür şeyleri yapmak, müminler arasında sevgi ve saygıyı zedeler. Ve İslam kardeşliğini sarsmış olur. Bu neden­le bu tür davranışlara düşen müminlerin fa"sık olacakları, fâsıkhğın ise müminle­re yakışmayan bir sıfat olduğu beyan edilmektedir.

    Ebu Cübeyre b. ed-Dehhak diyor ki:

    "Bu âyet, biz Seleme oğullan hakkında nazil olmuştur. Resulullah, bize geldiğinde bizden her birimizin iki veya üç ismi vardı. Resulullah herhangi biri­mizi "Ey falan" diye çağırdığında ona "Dur ya Resulflah, o bu isme kızıyor." di­yorlardı. İşte bunun üzerine bu ûyet-i kerime nazil oldu. Ve müminlerin, birbir­lerini, kızacakları lakaplarla çağırmalarını yasakladı. [22]



    12- Ey iman edenler, zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannin ba­zısı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı Ondan tiksinirsiniz. AUahtan korkun. Şüphesiz ki Allah, tevbclcrİ daima kabul edendir, çok merhametlidir.

    Allah teala bu âyet-i kerimede müminlere, kötü zamla bulunmayı, teces­süsü ve gıybet yapmayı yasakamaktadır. Âyet-i kerimede, bütün zanlardan değil bunların birçoğundan kaçınılması emredilmektedir. Bundan da, kötü zanda bu­lunmanın yasak olduğu, müminler için iyi zanda bulunmanın ise hayırlı bir şey olduğu anlaşılmaktadır. İyi zanda bulunmanın hayırlı bir şey olduğu hususunda başka bir âyette de şöyle buyurulmaktadır. "İftirayı işittiğiniz zaman, mümin er­keklerin ve mümin kadınların birbirlerine hüsnü zanda bulunup da "Bu apaçık bir iftiradır." demeleri gerekmez miydi [23] 

    Âyette, kaçınılması emredilen kötü zandan maksat, kişinin aile efradını veya akrabalarını yahut da herhangi bir insanı itham etmesidir.

    Peygamber efendimiz bu konuyla ilgili olarak bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

    "Zandan kaçının, zira sözlerin en yalanı zandır. Tecessüsde bulunmayın. Konuşulanları dinleme merakına kapılmayın. Birbirinize buğzetmeyin. Siz, Al­lanın kullan olarak kardeşler olun. Kişi mümin kardeşinin sözlüsünü, kardeşi onunla evleninceye veya onu bırakıncaya kadar istemesin. [24]

    Tecessüste bulunmaktan maksat ise, kişinin, başkalarının kusurlarını araştırması ve onun gizliliklerini öğrenmeye çalışmasıdır.

    Peygamber efendimiz, mü.slümanlann kusurunu örteni övmüş ayıplarını araştıranı ise eleştirmiştir. Bir hadis-i şerifinde:

    "... Kim bir müslümanın bir ayıbını örtecek olursa Allah da kıyamette onun ayıbını örter. [25]´buyurmuştur.

    Diğer bir hadis-i şerifinde ise şöyle buyurmuştur:

    "Şayet sen insanların kusurunu araştıracak olursan ya onlan ifsat etmiş olursun veya ifsad etmeye yaklaştırırsın. [26]´

    Diğer bir hadis-i şerifinde ise:

    "İdareci, insanlar hakkında şüpheci bir tavır takınırsa onlan ifsad eder. [27]´buyumuıştur.

    Âyet-i kerimenin son bölümünde gıybet etmek yasaklanmakta ve gıybet edenler ölü insanın etini yiyenlere benzetilmektedir.

    Resululahtan, gıybetin ne olduğu sorulmuş o da:

    "Kardeşini, sevmediği bir şey ile anmandır." buyunnuştur. Bunun üzeri­ne: "Şayet söylediklerim o kardeşimde varsa " diye sorulmuş Resulullah da şu cevabı vermiştin "Eğer söylediklerin, kardeşinde varsa işte sen onun gıybetini yapmış olursun. Şayet, söylediklerin onda yoksa sen ona iftirada bulunmuş olursun. [28]´

    Hz. Aişe (r.anh.) diyor ki:

    "Ben ResuluIIaha "Safiye´nin şöyle şöyle olması yeter." dedim. (Hz. Aişe bu sözüyle Hz. Safiye´nin kısa boylu olduğunu söylemek istemiştir) Bunun üze­rine Resulullah şöyle buyurdu: "Öyle bir söz söyledin kî denizin suyuna karışsa orayı bulundınrdı. [29]

    Enes b. Mâlik diyor ki:

    "Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ben, Miraç için yukarı çıkarıldığım da, bakırdım tırnaklan bulunan ve o tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırma layan bir kavmin yanından geçtim." Ey Cebrail, bunlar kimdir " diye sordum Cebrail "Bunlar, insanların etlerini yiyen ve ırzlarına dil uzatanlardır." dedi. [30]

    Ebu Berze el-Eslemî diyor ki:

    "Resulullah şöyle buyurdu: "Ey, dilleriyle iman eden fakat kalblerine iman girmeyen topluluk, müslümanların gıybetini yapmayın. Onların kusurları­nı araştırmayın. Zira onların kusurlannı kim araştınrsa Allah da onun kusurunu araştırır. Allah da kimin kusurunu araştınrsa onu evinin ortasında rezil eder. [31]

    Cabirb. Abdullah diyor ki:

    "Bir gün biz, Resulullah ile biraber idik. Kokmuş bir leşten kokular geldi. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: "Bu koku nedir biliyor musunuz Bu, müminlerin gıybetini yapan kimselerin kokusudur. [32]



    13- Ey insanlar muhakkak ki sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık, birbirinizle tanışasınız diye sîzi milletlere ve kabilelere ayırdık. Elbette ki Allah ne/dinde en şerefli olanınız, ondan en çok korkanmızdır. Şüphesiz ki Allah, herşeyi çok iyi bilendir, her şeyden haberdardır.

    Ey insanlar, şüphesiz ki biz sizi, atanız Âdem ve anneniz Havva´dan mey­dana getirdik. Onlardan sonra da erkek ve kadının suyundan diğer bütün insan­ları meydana getirdik. Sizleri aynı soydan yarattık. Bir kısmınızın soyu diğerine uzaktır. Bunlar milletlerdir. Diğer bir kısmınızın soyu ise başka bir kısmınıza yakındır. Bunlar da kabilelerdir. Bizim, sizleri milletlere ve kabilelere ayırma­mızın hikmeti, birbirinizle kolayca tanışmanızı sağlamak isteyişimizdendir. Bir­birinize üstünlük taslamanız ve birbirinizi ezmeniz için değildir. Zira sizin, Allan katında en üstün olanınız, ondan en çok karkanınızdır, şu veya bu soydan ol­manı , yahut da mal mülk ve sayıca çok olmanız değildir.

    *Bu âyet-i kerime, insanlığın, tek anne ve babadan meydana gelen soy kardeşler olduğunu bildirmekte ve hiçbir milletin diğerine karşı soyca üstünlük taslamasına hakkı olmadığını beyan etmekte ve insanların üstünlüklerinin, an­cak kendilerini yaratan rablerinin emir ve yasaklarına uyarak ondan korkmala-nyla gerçekleştiğini bildimıektedir. İşte bu itibarla İslam ırkçılığı, kavmiyetçili­ği reddetmektedir.

    Bu hususta peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde ş.öyel buyurmakta­dır:

    "Şüphesiz ki Aziz ve Celil olan Allah, sizlerin cahiliye kibirlenmelerinizi ve atalarınızla övünmenizi gidermiştir. İnsanlar ya takva sahibi bir mümin veya isyankar bir fâcirdir. Sizler, Âdem´in oğullarısınız, Âdem ise topraktandır. Artık bir kısım adamlar, kavimleriyle övünmeyi bıraksınlar. Zira onlar cehennemin kömürlerinden başka bir şey değildirler. Yoksa onlar Allah katında, burnu ile pislikleri yuvarlayan pislik böceklerinden daha âdi olurlar." [33]

    Haksızlıkta kavmine destek olan kişi hakkında şöyle Duyurulmuştur:

    "Kim.haksız yere kavmine yardım edecek olursa o kimse kuyuya düşüp Ölen bir deveye benzer ki onu kuyruğundan tutarak çıkarmak isterler. [34]

    Vasile b. el-Eska, peygamber efendimize:

    "Ey Allanın Resulü, ırkçılık nedir " diye sorduğunda Resulullah: "Hak­sızlıkta kavmine yardımcı olmandır." cevabını venniştir. [35]

    Peygamber efendimiz, ırkçılık uğrunda savaşan veya o uğurda ölen kimse hakkında şöyle buyumıuştur:

    "Kim, emre itaatten çıkar, cemaattan ayrılır ve Ölecek olursa o kimse ca­hiliye ölümü ile Ölmüş olur. Kim, kavmi için gazaplanarak veya kavmiyetçiliğe davet ederek yahut kavmiyetçiliğe yardımda bulunarak kör sancak altında sava­şır da öldürülecek olursa o kimse cahiliye ölümüyle öldürülmüş olur. [36]

    Peygamber efendimiz diğe bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

    "Soylarınız, sizden birinize sövmek için sebep değildir. Şüphesiz ki siz­ler, Âdem´in çocuklarısınız. Ölçek eksik kaldı onu dol duramadınız. (Herkesin bir kusuru vardır, eksiksiz insan yoktur) Bir kimsenin diğerine üstünlüğü ancak dindarlıkla veya salih amel işlemesiyledir. Kişinin, hayasız, âdi, cimri ve korkak olması, aşağılık olarak ona yeter. [37]



    14- Ey Muhammcd, Bedeviler "İman ettik" derler. Sen onlara şöyle de: "Hayır, iman etmediniz. Si/, ancak "Müslüman olduk." deyin. Çünkü iman henüz kalbinize girmemiştir. Eğer Allah ve Resulüne itaat ederseniz, Allah, amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok affdendir, çok merhamet edendir.

    Bedeviler: "Biz, Allahı ve Resulünü tasdik ettik. Bizler müminiz." dedi­ler. Ey Muhammed, sen onlara de ki: "Sizler iman etmediniz. Sizler mümin de­ğilsiniz. Bu itibarla "İman ettik" demeyin. "Teslim olduk" deyin, zira iman ger­çekten kalbinize girmemiştir. Henüz onun ne demek olduğunu kavramış değilsi­niz. Sizler, AHahın ve Resulünün emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak Alla-ha ve Resulüne itaat edecek olursanız, Allah, amellerinizin mükafaatmdan hiç­bir şey eksiltmez. Zira Allah, yaptıklarından vazgeçip kendisine itaat edeni af­fedendir ve ona merhametli davranandır. O halde ona tevbe ediniz ki sizi affe­dip size merhametli olsun."

    *Bu âyet-i kerimenin, Esedoğullan Bedevileri hakkında nazil olduğu ri­vayet edilmektedir. Bu Bedeviler hakkında: "Huyır, iman etmediniz. Siz ancak "Müslüman olduk." deyin bu vurulmasının sebebi, Zührî ve ibn-i Zeyd´e göre, Bedevilerin, dilleriyle "İman ettik" demelerine rağmen amelleriyle iman etme­diklerini göstermeleridir." Bu izaha göre imandan maksat, kişinin, inandığını diile söylemesi, İslamdan maksat ise yaptığı amellerle iman ettiğini ispat etmesi­dir. Bedeviler bu tür amelleri yapmadıklarından dolayı âyet-i kerimenin muha­tabı olmuşlardır.

    Katade ve Said b. Cübeyr´e göre ise Bedevilere böyle söylenmesinin se­bebi, onların, iman etmelerini Resulullahın başına kakmalarıdır.

    Katade diyor ki: "Yemin olsun ki bu âyet bütün Bedevileri kapsamakta­dır. Zira Bedevilerden, Allaha ve âhiret gününe iman edenler de vardır. Fakat bu âyet-i kerime, Bedevilerden bir kabile hakkında nazil olmuştur. O kabile, müs-lüman oluşlarını Resulullahın başına kakıyor ve şöyle diyorlardı: "Biz, savaşsız müslüman olduk. Falan ve.falan oğullan gibi savaşmadık." Bunun üzerine Allah teala buyurdu ki: "Siz, iman ettik" demeyin. Korkudan "Teslim olduk." deyin. [38]



    15- Müminler ancak o kimselerdir ki Allaha ve Resulüne iman eder­ler sonra imanlarında şüpheye düşmzler, Allah yolunda mallarıyla, canla­rıyla cihad ederler. İşte hakkıyla iman edenler bunlardır.

    Ey, dilleriyle "İman ettik" diyen fakat kalblerine imanın gerçeği girme­yen Bedeviler, müminler ancak o kimselerdir ki Allahı ve Resulünü tasdik eder­ler. Sonra AHahın birliği ve Resulünün peygamberliği hakkında asla şüpheye düşmezler. Allahı ve Resulünü razı edecek ameller işlerler. Müşriklere karşı, mallarını harcayarak ve canlarını feda ederek cihad ederler. Allahin sözü yücel-sin, kâfirlerin sözü ise alçalsin. İşte bunları yapanlar "Biz müminleriz." diyen sözlerinde doğru olanlardır. Kılıç korkusuyla "İman ettik" diyenler değil. [39]



    16- Ey Muhammcd, de ki: "Allaha dininizi siz mi öğreteceksiniz " Halbuki Allah, göklerde ve yerde bulunanı bilir. Allah, herşeyi bilendir.

    Ey Muhammed de ki: "Ey Bedeviler, Alİaha nasıl itaat edeceğinizi ona siz mi öğreteceksiniz Halbuki Allah, göklerde ve yerde bulunan herşeyi bilir. Hiçbir şey ona gizli değildir. O halde siz Allaha, dinin ve itaatin ne olduğunu nasıl öğreteceksiniz Allah, geçmiş ve gelecek olan herşeyi bilendir. O halde kalbinizde bulunanların 

    aksini Allaha karşı söylemekten kaçının. Aksi takdirde gazabına ve cezasına uğratılırsınız. [40]



    17- Ey Muhammcd, onlar, m uslu man olmalarını senin başına kakı­yorlar. De ki: "Müslümanlığınızı başıma kakmayın. Eğer imanınızda sadık kimselerseniz, imana kavuşturduğu için, asıl sizi Allah minnet altında bıra­kır.

    Ey Muhammed, o Bedeviler, müslüman olmalarını senin başına kakarlar. "Biz seninle savaşmadan iman ettik. Başkaları gibi savaştıktan sonra iman et­medik." derler. Sen onlara de ki: "Müslüman oluşunuzu benim başıma kakma­yın. Eğer "İman ettik." sözünüzde samimi iseniz bilin ki sizi Allah hidayete er­dirdiği için mümin oluşunuzdan dolayı o sizi minnet altında bırakır.

    *Said b. Cübeyr, bu âyet-i kerimenin, Esedoğullarından olan Bedeviler hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Zira onlar, Resulullaha gelerek "Biz sa­vaşmadan iman ettik." diyorlar ve böylece müslüman oluşlarını onun başına ka­kıyorlardı. [41]



    18- Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gizliliklerini bilir. Allah, yap­tıklarınız ı çok iyi görendir.

    Ey Bedeviler, sizlerden kimin doğru kimin yalancı olduğu, kimin İslama isteyerek girip kimin de Peygamberin korkusuyla müslüman loduğu Allaha gizli değildir. Zira Allah, göklerin ve yerin gaybım bilir. O, gizli ve aşikâr, itaat veya isyan olan bütün amallerinizi görendir. O, sizleri, amellerinize göre cezalandıra­cak ve mükafaatlandıracaktır. [42]



    [1] Hucurat Suresi, âyet: 1

    [2] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/495-496.

    [3] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/497-498.

    [4] Buhari, K.Tufsir el-Kur´an, Sure: 49, bab: 1 /Tinnizî, K.Tefsir cl-Kur´an, Sure: 49, bab: 1, Ha­dis no: 3266

    [5] Bııhari, K.Tefsir el-Kıır´an, Sure: 49, bub: I

    [6] Ahmet! b. Hanbcl, MUsned,C.3, S.137

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/498-500.

    [7] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/500.

    [8] Ahmet! b. Hanbcl, MUsned,C.3, S.137

    [9] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/501.

    [10] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/501.

    [11] Ahinctl b. HunM, Müsncd, C.4, S.279

    [12] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/502-504.

    [13] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/504-505.

    [14] Abdullah h. Übey, Medine´de münafıkların reisi durumundaydı.

    [15] Bulıari,K.es-Sulh,bab: 1 /Müslim, K.el-Cihad, bab: 117, Hadis no: 1799

    [16] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/505-507.

    [17] Buharı, K.e[-Mcza!İm,bab: 3 /Müslim, K.el-Jîirr, balı: 58, Hadis no: 2580.

    [18] Müslim, K.ez-Zikr, bab: 38, Hadis no: 2699.

    [19] Buhnri, K.el-Mezaliin, bab: 5.

    [20] Müslim, K.ül-Birr, hah: 66, Hadis no: 2586 / uhmol b. Ilanhcl, Müsned. C.4, S.26S.

    [21] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/507-509.

    [22] Ebu Duvud, K.el-Edeb, bab: 71, Hadis n«: 4962 / Tımıizî, K.Tefsir ^I-Kur´an, Sure: 49, Hadis no; 3268

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/510-511.

    [23] Nur Suresi, âyet: 12.

    [24] Bulıaıi, K.en-Nikah, bab: 45 /Müslim, K.ol-Birr, bab: 28, Hadis no: 2563.

    [25] Buharı, K.el-Mezalim, hab: 3 / Müslim, K.el-Birr, bab: 58, Hadis no: 2580

    [26] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 39, Hadis no: 4888.

    [27] ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 39, Hadis no: 4889.

    [28] Müslim, K.el-Birr, bab: 70, Hadis no: 2589 / Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 35, Hadis no: 2874.

    [29] Ehu Davud, K.e)-Edeh, bab: 35, Hadis no: 4875 /Tirmizî, K. .el-Kıya met, h:ılv 51, Hadis no: 2502

    [30] Ebu Davud, K.el Kdeb, bab: 35, Hadis no: 4878

    [31] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 35, Hadis no: 4810.

    [32] Ahine*! b. Hanbcl, Milsned, c.3, S.351.

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/511515.

    [33] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 110, Hadis no: 5116 /Tirmizî, K.el-Menakıb, bab: 75, Hadis no: 3955, 3956 / Ahıned b. Hanbel, Müsned, C.2, S.361.

    [34] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 112, Hadis no: 5117.

    [35] Ebıi Davud, K-d-Eıbb, bab: 112, Hadis no: 5119 /İbn-i Mâıv,K.el-Fiten,bab: 7,Hadisno: 3949.

    [36] Müslim, K.el-lnıara, bab: 53, Hadis no: 1848.

    [37] Ahıned b. Hantal, C.4, S.I45, 158.

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/515-518.

    [38] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/518-519.

    [39] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/519.

    [40] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/520.

    [41] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/520.

    [42] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/521.