Dünya edebiyatının en önemli yapıtlarından olan İki Şehrin Hikâyesi, Paris ve Londra arasında gelişen olay kurgusuyla, tarihin en hareketli anlarından birinin, Fransız Devrimi'nin ekseni etrafında biçimlenir. Edebiyat dünyasının "Dickens'in en büyük tarihî romanı", yazarın kendisinin ise "yazdığım en iyi hikâye" diye tanımladıkları yapıt, Fransız Devrimi'nin Terör döneminde, Paris'in öfkeli, kana bulanmış sokaklarında, giyotinin gölgesinde yaşamak zorunda kalan bir grup insanın hayatına odaklanır.
On sekiz yıl yattığı Bastille Hapishanesi'nden çıkan Doktor Manette' le, İngiltere'ye gönderdiği kızının Londra'da sürdürdükleri yaşamları, yollarının tekrar Paris'e düşmesiyle iradeleri dışında bir seyir kazanır. Sürükleyici gerilimi, güçlü lirizmiyle devrimi, toplumsal mücadeleyi, zalimliği, yoksulluğu ve aşkı çağının nabzını da tutarak olanca ihtişamıyla anlatan İki Şehrin Hikâyesi, bu nitelikleriyle hem klasik edebiyatın zirvelerinden hem de tarihin en güçlü hikâyelerinden biridir.
Bir öğretmen olarak bu kitabı okurken böyle bir adama hayranlık duydum özellikle de matematikçi olarak. Mustafa İnan hayran olunup öylece kenara bırakılmaması gereken bir insan, zira böyle insanları görünce ülkemizin çalışkanlıkla ilerleyeceğini fark etmemiz ,daha çok çalışmamız gerektiğini de iyi anlamamız gerekiyor. Mustafa İnan’ın hayatından kendimce bir öğretmenin ders alması gereken çok şey olduğunu düşünüyorum.
Çocuklar en başta müzik öğrenmelidir. Bir defa bir enstrüman çalsınlar. Keman, nefesli saz, piyano ; ne olursa... Yani müzik öğrensinler. Bir çocuk illa büyük bir müzisyen olsun diye bir şart yok ama müzik öğrenmelidir. Çünkü müzik sadece kültürün önemli bir unsuru değildir, mantığın da parçasıdır; bir düşünce yöntemidir. Müziğin düşünme ve kavrama yetisi için kazanç olduğu açıktır.