• Yüksek ölüm anksiyetesi ile depresyon, erken yaşanan bir kayıp, dinsel inanç kaybı ve meslek seçimi arasında olumlu korelasyon bulunduğunu göstermiştir. Diger çalışmalar, bilincin daha derin katmanlarını incelemekte ve önemli miktarda ölüm anksiyetesinin farkındalığın dışında yattığını; kişi bilinçliden bilinçdışı deneyime dogru gittiğinde ölüm anksiyetesinin arttığını ; ölüm korkusunun bizi rüyalarımızda takip ettiğini; yaşlıların, eğer psikolojik olarak olgunlaşmamışlarsa ya da meşgul olacakları az sayıda etkinlik varsa, ölümden daha fazla korktuklarını; ve son olarak da, bilinçli ve bilinçdışı ölüm anksiyetesinin nevrotiklikle ilgili olduğunu göstermektedir.
    Irvin D. Yalom
    Sayfa 94 - Kabalcı Yayınevi
  • Profesör , '' Terörizmin tek bir amacı vardır , '' diye anlatmıştı. '' Nedir bu? ''
    Öğrencilerden biri , '' Masum insanları öldürmek , '' diye atılmıştı. '' Yanlış. Ölüm terörizmin sadece bir yan ürünüdür. ''
    '' Güç gösterisi mi? ''
    '' Hayır. daha zayıf bir ikna yolu yoktur. ''
    '' Terör yaratmak mı? ''
    '' Kesinlikle. Oldukça basit , terörizmin amacı terör ve korku yaratmaktır. Korku iman müessesini sarsar. Düşmanı içten zayıflatır... topluluklarda kargaşaya sebep olur. Bunu yazın. Terörizmin intikam ifadesi değildir. Terörizm siyasi bir silahtır. Bir hükümetin sarsılmazlık görüntüsünü sildiğinizde , insanların imanını da silersiniz. ''
    İnanç kaybı...
  • Esrarengiz bir seydir Inanc kaybi.Inancin kendi kadar esrarengiz George Orwell
  • Esrarengiz bir şeydir inanç kaybı inancın kendisi kadar esrarengiz. İnanç gibi, kaybı da temelde mantığa dayanmaz; daha ziyade zihinde yaşanan bir algı değişikliğidir.
  • 《İyiliği olmayan inanç ölü gibidir; fakat inançsız iyilik daha kötü; yok yere vakit kaybı bu...》
  • 416 syf.
    ·30 günde·Beğendi·10/10
    Lacanyen psikanalizin benimsemiş olduğu üç temel tanı kategorisi mevcuttur; psikoz, sapkınlık ve nevroz.

    <<Psikoz>>
    Psikozun sebebi Baba-nın Adı[Nom-du-Pére]'nın yokluğudur ve men etme işlemiyle tanımlanır. Baba, annenin arzusunun yöneldiği, annenin, çocukla kurduğu simbiyotik/ortakyaşamsal ilişkinin dışında, gönderme yaptığı şeydir; biyolojik babadan akademik kariyere kadar annenin arzu ettiği, çocuğu simgesel dünyaya çağıran her şey Baba işlevi görür. Bu durumda Baba-nın-Adı'nın men edilmesi, dışta tutulması sebebiyle psikotikte simgeselin imgeseli radikal şekilde yeniden yazımı gerçekleşmez, simgesel imgeselleştirilir, ilişkiler imgesel ilişkiler olarak kalır. Psikotik, Baba-nın Hayır'ına, onun talebine/tehdidine ses vererek nevrotik gibi kesin bir jouissance bedeli ödemez. İlksel, kurucu metaforun (Baba-nın-Adı) yokluğu sebebiyle psikotik dildeki metaforları kullanamaz, ancak taklit edebilir, dil psikotiği ele geçirmiştir, psikotik dil tarafından yaşanır. Dil simgesel hale gelmez nevrotikteki gibi, daima gerçek olarak kalır. Öyle ki Lacan dil bozukluklarını psikoz tanısı koyarken vazgeçilmez görür. Halüsinasyon? Halüsinasyon tüm yapılarda(psikoz, sapkınlık ve nevroz) bulunur, çünkü halüsinatif düşünme birincil süreç düşünme tipidir. Psikotiğe özgü değildir, varlığı psikoz tanısını elzem kılmaz. Ancak psikotik farklı olarak halüsinasyonlarında dışsal bir faile atıfta bulunur, bir kesinlik duygusu taşır. Nevrotik halüsinasyona inanırken psikotik inanç duyar.
    Lacan, beden gerçektir der. Bu beden, başlangıçta tüm bölgelerini kapsayacak şekilde jouissance/haz ile doludur ancak zamanla toplumsallaşır. Jouissance'ı basit bir örnek üzerinden anlatmak için parmağını emen, burnunu karıştıran ya da cinsel organını elleyen bir çocuğu düşünelim; bu ayıp, kötü, günah ve iğrençtir ve birinin çıkıp (Öteki) müdahale etmesi gerekir. Öteki'nin karşı çıkışlarıyla, engellemesiyle, tehdit ve cezaları ile çocuğun bu oto-erotik, saf, basit hazzı allo-erotik hazza dönüşür, yani artık bu saf-haz Öteki'ni içerir ve onunla dolayımlanır, saf-haz toplumsal, ilişkisel bir tona bürünür. Ve jouissance, dosdoğru boşaltım yolundan, simgesel anlamlarca dizginlenip saptırılan saf-hazzın dönüştüğü şeydir. Jouissance hazzın ötesindeki hazdır, acının ve hazzın içiçe geçip zevk verdiği yerde belirir. Nevrozda kanalize edilen libido/jouissance psikotikte evcilleştirilmez, dürtüler hiyerarşikleşmez. Psikozda insani arzu yoktur çünkü arzu dilin içinde oluşur ve Öteki'ni gerektirir. Arzu olmadığı için psikotik soru sormaz; o düşüncelerini, motivasyonlarını nevrotik gibi sorgulamaz, arzunun diyalektiği psikotiğe kapalıdır.
    Peki şimdi klinik bir tablo olarak analist psikotik ile nasıl çalışır, nasıl çalışmalıdır? Bu nokta Lacan'ın "sanrısal metafor"una (Écrits, 577/217) değindikten sonra Monokl Lacan Seçkisi'de bulunan Wilfried ver Eecke tarafından kaleme alınan "Lacan'ın Kompleks Psikoz Kuramına Dair Kuramsal ve Terapötik Çıkarımlar" (s.416-430) adlı makalede, Lacan'ın psikoz kuramından kliniğinde yararlanan kimi psikoterapistlerin uyguladığı yöntemlerini burada paylaşmak istiyorum.
    Öncelikle Lacancı klinik psikotiği yapısal olarak değiştirme girişiminde bulunmaz. ".. amaç, imgeseli psikotik kırılmadan önceki dengeli olarak nitelenen duruma geri döndürmektir." (s. 155). Analist/terapist psikotiğin imgeseli üzerine çalışır onu sağlamlaştırmaya koyulur, bunu ise anlamla yapar çünkü anlam imgeseldir. Terapist psikotiğe dünyada bir yer açmaya çalışır, onun benlik hissini kuvvetlendirmeye çabalar. Psikotik yeni bir dünya görüşü kazanır ve Lacan buna "sanrısal metafor" der çünkü Lacan'a göre sanrısal metafor, kelimeleri ve anlamları tutarlı ve kalıcı bir şekilde birbirine bağlıyor olmasıyla nispeten baba metaforuna benzer. Sanrısal metafor aracılığıyla psikotik açıklayıcı bir ilkeye ulaşır.
    Şimdi makaleye bakalım;
    #1
    Karon, Lacancı olmayan bir psikanalist ve hastanın kabullenilmeyen duygularını anlamayı, bunları etiketlemeyi ve kesin biçimde haklı çıkarmayı hedefliyor çünkü etiketlenen ve tanınan duygular katlanılabilir hale gelir. Amaç hastanın dışta tuttuğu şeyin geri kazandırılmasıdır. Karon imgeselde böyle bir çalışma yaptıktan sonra simgeselde sınırlar koymaya geçer bunu da düşünce düzeyinde yapar.
    #2
    Robbins, hastaya gerçek'in acı verici talepleri ile başa çıkma fırsatı veriyor. İlk olarak hastaya anlaşıldığını hissettirerek hastanın imgesel boyutu ile ilgileniyor. İkinci hamlede ise özneyi sanrısında saklanmakla veya yaşamıyla başa çıkmanın pisişik acısını kabullenmekle yüzleştirmek yoluyla onu simgeselin acısıyla yüzleştiriyor.
    #3
    Lacancı psikanalist Villemoes ise, psikotiğin dille kusurlu bir ilişkisinin olduğunu söylüyor bu nedenle dili psikotik özne için cezbedici kılacak bir yöntem geliştiriyor. İlk önce nesneleri betimlemekle başlatıyor hastayı tedaviye, daha sonra ise hastaya nesneleri, ilk hatıralarına göre betimletiyor, kişileri ise betimlemekten uzak duruyor çünkü pisişik sorunların kökünde genellikle kişiler bulunur. Daha sonra hastaya sağlıklı insanlar hakkında konuşmasına izin veriliyor. Hastaya en eski anılarından bugüne kadarki bütün nesneleri betimlemeye teşvik ediyor ve hastaya bir yaşam öyküsü oluşturma fırsatı veriyor. Terapistin nihai amacı ise hastanın kendisini bir sözcükle(Lacan'a göre bir imleyenle) özdeşleştirebilmesine olanak sağlamak ve böyle bir özdeşleşmenin sonuçlarını sırtlamasına fırsat vermektir. Yani amaç hastanın kendisini bir sözcükle ve onun çıkarımları ile durumları ile özdeşleştirmesi yoluyla, Lacan'ın terminolojisine göre, konuşan varlık haline getirilmesidir.

    <<Sapkınlık>>
    Sapkınlık, Lacan'ın kabul edilemeyen bir deneyimle başa çıkmayı amaçlayan üç kabul-etme-me/olumsuzlama türünden, yok-sayma/inkar ile nitelenir ki inkarda, inkar edilen şey eş zamanlı olarak hem tanınır hem de o yokmuş gibi davranılır. Yok-sayma mekanizmasında anne, babaya alaycıl, küçültücü bir gönderimde bulunur. Yani psikozun aksine sapkınlıkta baba bir dereceye kadar simgeselleştirilmiştir; psikoz Baba-nın-Adı ile ilgiliyken sapkınlık, Baba-nın-Yasası ile ilgilidir. Sapkın babanın arzusuyla özdeşleşmek yerine ya anne ile ya da annenin imgesel fallusu ile özdeşleşir,o kendini annede eksik olan şeyle, nesne a olarak inşa eder. Çünkü annenin arzusu/eksiği adlandırılmamıştır ki "kelime, şeyin ölümüdür.. "(s. 261), bu nedenle sapkın özne annenin talebiyle ilgilenir. Sapkının egosunun bir parçası annenin fallusa sahip olmadığını algılarken (gerçekliğin olduğu gibi kabulü) diğer parçası bu algının travmatik gerçekliğini reddeder. Bu travmatik gerçekliği reddeden ego parçası annenin eksik fallusunun ya imgesel düzlemde çoğunlukla rasyonilazasyon yoluyla var kabul eder ya da fetiş edinme gibi sapkınlığın sapkınlığı şeklindeki sembolik formları sergilemeye girişir (yeni bir gerçeklik yaratılması). Fink'e göre sapkın, babasal metaforun ilk uğrağına(ilksel bastırma /bilinç ve bilinçdışı arasındaki bölünme), yani yabancılaşmaya maruz kalmışken ikincisine ulaşmamıştır. Sapkın bu ilk uğrakta babanın jouissance yasağıyla, çocuğun annesi ile haz veren temasının yasaklanması ile karşılaşır. Sapkınlıkta yasa eksiktir, özne onu var etmeye çalışır, bunu da ya sahneleyerek ya da eyleme koyarak yapar, ki yukarıda görmüştük ki psikotik de babasal işlevi tamamlamak için sanrısal metaforu kullanırdı. ancak psikotik böyle yaparak yabancılaşmayı amaçlarken sapkın ayrılmayı amaçlar. Sapkınlığın bazı klinik yapıları olarak şunlar gösterilebilir; Fetşizm, Mazoşizm ve Sadizm.

    <<Nevroz>>
    Nevrotiğin temel olumsuzlama mekanizması bastırmadır ve Baba-nın-Arzusu ile ilgilidir. Nevrotik babasal metaforun ikinci uğrağına da maruz kalmıştır, ayrılma gerçekleşmiştir. Ancak Fink'e göre öznelliğin üç kurucu anı( yabancılaşma, ayrılma, fantaziyi katetme) vardır ve sonuncusu nevrozda gerçekleşmez, buna daha sonra değinicem. Nevrozda, imleyen, anlamlandırma zincirinde atlanmış, psişik gerçekliğin yani id'in bir parçası yok sayılmış böylece içerik bilinçdışına atılmış oraya eklemlenmiştir. Bu imleyen özne tarafından unutulur böylece özne dış gerçekliği olduğu gibi kabul edecek fakat bu kendini var kılmaya, sesini duyurmaya semptomlar yoluyla devam edecektir. Psişe kendi gerçekliğini özneye bir çatışma, özellikle Öteki ile çatışma şeklinde sunacaktır; özne ya Öteki'nin olduğu yerde var-olmama gibi obsesyonel ya da Öteki için var-olma gibi histerik semptomlar sergileyecektir. Nevrozdaki temel soru "Ben neyim?" dir, bu sorunun cevabı ise temel fantazide yatar. şimdi nevrozun alt kategorileri olan obsesyona ve histeriye bakalım.
    Obsesifin fantazisi nesneyle bir ilişkiyi ifade eder ama obsesif bu nesnenin Öteki ile ilişkili olduğunu kabul etmeyi reddeder. Obsesif, nesne a(meme) ve Öteki(anne) arasındaki yakınlığı tanımayı reddederek onu kendisi için alıkoyar. Öteki'nin arzusunu tanımak şöyle dursun Öteki'nin varlığını bile reddeder. Obsesifin temel arzusu ötekini nötralize etme ya da ortadan kaldırma arayışıdır. Varlık sorusuna şunu ekler; "Ölü müyüm yoksa diri miyim?" Hiç kimseyle bağımlı olmayan bir arzu nedeniyle fantazmatik bir ilişkiyi sürdürmeye çalışır. Obsesif kendisini tamamlanmış mitik özne olarak görür ve arzunun statüsü imkansızdır. Bastırma gerçekleşirken temsil(düşünce) duygulanımdan ayrılır, kılık değiştirir.
    Freud'a göre ise erken dönem cinsel deneyimlere suçluluk ve hoşnutsuzluk ile tepki verir.
    Histerik fantazisinde, kayıp, erotik nesne a ile ilişki içinde değil ama Öteki'de eksik olan nesne olarak kendini inşa ederek ayrılığın üstesinden gelmeye çalışır. Ayrılığı, kendi kaybını, annenin kaybı, anne için olmuş olduğu nesnenin eksilmesi, uzaklaşıp gitmesi açısından kavrar. Kendisi, anneyi bütün yaparak nesne olduğunu düşünür. Histerik kendisini Öteki'nin arzusunun nesne nedeni olarak kurar, burada nesne, kayıp olarak bir şey değildir, eksik bir şey olarak Ötekidir. Varlık sorusu şu biçimi alır; "Kadın mıyım yoksa erkek miyim?" Ötekini arzulayan bir kukladan ibaret görür. Tatmin edilmemiş arzu ile nitelenir. Bastırmada temsilin kendisi bastırılır. Yine Freud'a göre erken dönem cinsel deneyimlere tiksinti ve iğrenme ile tepki verir.
    Peki ya fobi? Lacan'a göre fobi ayrı bir tanısal kategori değildir, obsesyona ve histeriye görece daha ilkel bir nevroz türüdür. Fobik Baba-nın-Adı'nı desteklemek için farklı bir strateji benimser, annenin üzerini Baba-nın-Hayır'ı yerine dışarıdaki bi şeyle çizer. Örneğin Freud'un ele aldığı Küçük Hans vakasında "at" Baba-nın-Adı'nın vekili olarak işlev görür. Fobiğin destekleme stratejisi başarılıdır, ancak sapkın bu girişiminde başarılı olmaz

    Şimdi asıl kritik bölüme, 17 sayfalık "Arzudan Jouissance'a" ya bakalım. Arzu ve Psikanalitik Teknik adlı birinci kısımda daha ziyade arzu ele alındı ve analizin ilk zamanları için arzunun analist tarafından diyalektikleştirilmesi vurgulandı. Yine bu safalarda öznenin Öteki'nin arzusu karşısında ketlenmeler yaşamayacağı bir pozisyona kavuşturulması sağlanmaya çalışılır. Ancak Lacan son dönemlerinde analizin hedefini farklı şekilde açıklamaya girişir. Bir zamanlar bilinçdışı arzuya atfettiği gücü vermez artık Lacan, çünkü arzu yasanın uşağıdır. Yasa neyi yasaklarsa arzu onu arar, yani özne yasayı var eden Öteki'ne bir şekilde bağımlı kalır. Bu noktada "Ona göre, öznede en önemli olan şey, artık arzunun çeşit çeşit metonimik hareketleri değil, doyumun ta kendisidir: buradaki Lacancı özne doyum peşinde koşan, başsız, asefal bir öznedir (geleneksel felsefi ve psikolojik terimlerle düşündüğümüzde bu bir tür özne-olmayandır....)" (s.301-2). Diğer bir deyişle "fantaziyi kateden" özne. Analizan dürtü olarak var olur; Öteki'nin talep ve arzularından başını çeviren, yalnızca nesne a ile ilişkili olarak kendisini yeniden kurar. Özne kendisine jouissance sağlayacak kısmi nensnenin peşine düşer. Jouissance, dilin dışındaki Şey'le ilgilenir. Miller'ın dediğini hatırlayalım; "[Analistin Arzusu] öznenin jouissance'ını açığa çıkartmaktır, halbuki öznenin arzusu sadece fantazi olarak bilinen dürtünün yanlış tanınması aracılığıyla sürdürülür." Analist ne yapmalıdır? Analist, fantazi nedeniyle, kendimizi görmek istediğimiz yol nedeniyle, yanlış tanınan hazzı, onay vermeyecek şekilde mutlak surette noktalamalıdır, vurgulamalıdır. Analist arzununun öznesi ile jouissance'ın öznesi arasında bir değişim meydana getirmeye çalışmalıdır. Fakat analist bunu yaparken efendilik istencinin karşısında olmalıdır. Fink, "...analistin çağdaş psikoloji ve psikiyatri tarafından sıklıkla kendisine biçilen rolden (gerçekliğin efendisi olmak, neyin gerçek olduğuna neyin olmadığını hükmeden olmak) mutlaka vazgeçmesi" gerektiğini söyler. Bununla birlikte "analist yalnızca elindeki vakayı değil," gerçekliği" ve bütün psikanalitik kuram anlayışını gözden geçirmeye zorlanmalıdır, istenen budur. " (s. 313).

    özne-l-liğin üç kurucu anı;
    https://imgyukle.com/i/Rbqqzc
    psikoz, sapkınlık ve nevrozda Öteki ile ilişki;
    https://imgyukle.com/i/RbqwBM
    talep ve arzudan sonra jouissance peşine düşen dürtü özne;
    https://imgyukle.com/i/Rb2IHQ
    dürtü özne için değiştirilmiş L şeması;
    https://imgyukle.com/i/Rb2Ywc



    İçindekiler

    Lacancı Bakışlar Dizisi: Önsöz
    Çevirenin Önsözü
    Teşekkür
    Giriş

    I. Arzu ve Psikanalitik Teknik
    1. Analizde Arzu
    2. Hastayı Terapötik Sürece Dahil Etmek
    3. Analitik İlişki
    4. Yorum: Arzu Alanın Açılması
    5. Arzunun Diyalektiği

    II. Tanı ve Analistin Konumlanması
    6. Tanıya Lacancı Bir Yaklaşım
    7. Psikoz
    8. Nevroz
    9. Sapkınlık

    III. Arzunun Ötesinde Psikanalitik Teknik
    10. Arzudan Jouissance'a

    Sonsöz
    Referanslar Üzerine Bir Not
    Notlar
    Okuma Önerileri
    İsimler Dizini
  • 112 syf.
    ·1/10
    Spoiler içerir

    Kitap çok akıcı olmamakla beraber okuyucuyu merakta tutmuyor.

    Bu hikaye ne anlatıyor nereye bağlayacak garip düşüncesinden kendinizi alamıyorsunuz.

    Hikayenin son bölümü aslında hikayenin ana fikrini veriyor.
    Ana karakterin ataist düşüncesiyle papazın inanç düşüncesini çarpıştırıyor.

    Yinede hangi düşünceyi öne çıkatdığını size aktaramadan hikaye bitiyor
    .
    Tavsiye etmiyorum.
    Zaman kaybı olur sadece.