• Bilgi bizim inançlarımızla bağdaşıyorsa, bu bilginin sağlam temellere dayalı ve yararlı olduğunu düşünürüz; "İşte ben de her zaman bunu söyler dururum!" Fakat yeni elde ettiğimiz bilgi bizim inançlarımızla çelişiyorsa; o zaman bu bilginin peşin hükümlere dayalı ve aptalca olduğunu düşünürüz; " Ne salakça bir yaklaşım!" Uyumu sürdürme ihtiyacı öylesine güçlüdür ki insanlar, inançlarının doğru olmadığını gösteren kanıtlara bakmaya zorlandıkları zaman; sahip oldukları inancı sürdürmek hatta daha da güçlendirmek için o kanıtı eleştirmenin, çarpıtmanın ya da dikkate almamanın bir yolunu ararlar. Bu zihinsel burkulmaya 'doğrulama sapması' adı verilir.
  • 216 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Sosyoloji profesörü Diana Scully, on yıl süren araştırma ve inceleme çalışmaları neticesinde bu kitabı topluma kazandırmıştır. Kendisi bu süreçte tutuklu tecavüzcüler ile ilgili araştırmalarda, Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü'nün Tecavüzü Denetleme ve Önleme Ulusal Merkezi tarafından desteklenmiştir. Bu merkez ABD'de 1975 senesinde kurulmuştur. Bakın 1975 senesine özellikle dikkat çekmek istiyorum. Bugün bile biz, ülke olarak kendi imzaladığımız İstanbul Sözleşmesine savaş açanlar olarak 2020 senemizde bir durup düşünmüyoruz. Biz düşünmüyoruz ama ABD'nin kurduğu bu merkezde, çocuklara ve yetişkinlere yönelik cinsel şiddet ve istismar alanlarında yapılan araştırmalara kaynak sağlanmakta ve toplumsal bilinçlendirme çalışmaları yapılmaktadır. Neden? Çünkü bu konular toplumun tamamını doğrudan ilgilendirmektedir. Yazar 1980-1982 yılları arasında yaptığı bu araştırma esnasında 89 sayfalık bir soru formu ile, 114 mahkûm tecavüzcü ve 75 diğer grup suçlu ile toplamda 700 saatlik görüşme neticesinde 15 bin sayfalık veri toplamış ve kendi uzmanlık alanı ile bu veriler ışığında analizini gerçekleştirerek elimizdeki kitabı ortaya çıkarmıştır. Bu görüşmeler kitabı alıp okuduğumuz gibi kolay ve basit yürümemiştir. Bu kitabın ne denli zor bir araştırmanın ürünü olduğunu fark ettirmek adına yaşadığı bazı zorluklara değinmek istiyorum. Öncelikle görüştüğü bu erkekler, yazarın "geleneksel erkek rolü" olarak adlandırdığı kişilik özelliklerine sahipler. Yani öfkeli, kaba, sert, kadına atfedilen geleneksel özelliklere karşı mesafeli, duygusallığı kendilerine tehdit olarak algılayan erkekler bunlar. Haliyle bu erkekler ile görüşme yapmak oldukça zor. Görüşmeler gönüllülük esasına dayanarak, karşı tarafı koruyacak ve mağdur etmeyecek şekilde, rızaları dahilinde gerçekleşmiştir. Yazarın bu erkeklere yaklaşımı mesafeli, yargılamadan uzak tavırda, objektif ve güven sağlayıcı şekilde olmuştur ve böylesi suçların sahiplerine bu denli kırılgan davranmak bir kadın için tahmin edersiniz ki oldukça meşakkatlidir. Fakat çalışmanın sağlıklı devam edebilmesi ancak bu erkeklerin güvenini sağlayarak samimi ve güvenilir cevaplar almakla mümkündür. Öte yandan görüşme ortamları için imkanların yetersizliği de bir diğer sorunu yaratmaktadır. Tüm bunların haricinde bir tarafta, diyaloglar sonucunda mahkumların yazarı kendilerini anlayan ve destekleyen bir birey olarak görmeleri ve yakınlık kurma istekleri görülürken öte taraftan da tehdit mektuplarına maruz kalma durumları yaşanmıştır. Tarafsızlık ve korkusuzluk yazar tarafından aynı anda sağlanarak bu çalışma yürütülmüştür.

    Bu kitap psikopatolojik modele karşıt bir görüştedir ve bu görüşü destekleyen araştırma, test, anket, deney gibi pek çok argümandan örnekler vermektedir. Psikopatolojik modele göre tecavüzcü erkekler hasta, psikolojik sorunlara sahip, kendi cinsel dürtülerini öz hakimiyetlerine alamayan toplum dışı bireyler olarak tanımlanıyor. Buradaki amaç ataerkil toplum yapısına zarar gelmeden tecavüz dışı "normal" erkeklerin korunması. Fakat bugüne kadar tecavüz eğilimi göstermemiş bir erkeğin yarın bu saldırıyı yapmayacağının garantisi yoktur. Şayet olsaydı yeni tecavüzcüler türemezdi. Psikopatolojik modele göre tecavüz eden erkekler yaptıkları davranıştan sorumlu tutulmaksızın ya az ceza ile kurtulmakta ya da akıl hastalığı teşhisi ile tedavi altına alınmaktadır. Bu amacın dışında bir başka kötü niyet de tecavüzün erkek sorunu değil de kadın sorunu olarak ele alınmasıdır. Burada da amaç bellidir. Ataerkil düzenin sarsılmasını önlemek. Erkek sorunları erkekler üzerinde çözülmek durumundadır fakat tecavüzü kadın sorunu olarak ele alıp tüm algıları erkeklerden uzaklaştırmak yeni tecavüzcülerin doğmasına da fırsat yaratmaktadır.

    Bu modelin hatalı olduğunu ispat eden pek çok araştırma ve deney yapılmıştır. Bu araştırmalar kapsamında tecavüzün şiddet eğilimi ile paralel, psikolojik rahatsızlıklara uygunluğu test edilmiştir. Bazı sonuçlara göre tecavüzcüler ile adi suçluların depresyona yatkın, şüpheci, endişeli, kafası karışık ve yüksek enerjili ortak özelliklere sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Bazı deneylere göre ise tecavüzcülerin daha az saldırgan, içe dönük, özgüvensiz ve kendine daha hakim kişiler olduğu belirlenmiştir. Ayrıca tecavüz sonrası yapılan testler neticesinde de bu kişilerin %5 gibi küçük bir kısmında psikotik özellikler belirlenmiştir. İşte bu tür tutarsız sonuçlar tecavüzün hastalık olmadığını defalarca kez gözler önüne sermiştir.

    Bir diğer mantıksız teori ise kurban bilimi kapsamında tecavüz suçunun kurbana yüklenmesidir. 1940-1970 yılları arasında ABD'de hem bu konuda hem de psikopatolojik model konusunda diretmeler yaşansa da bu durum 1970'ten sonra pek çok sosyolog, psikolog ve psikiyatr sayesinde değişmeye başlamıştır. Kurban bilimine göre kurbanlar tecavüze istekli, karşı tarafı kışkırtmak için çaba gösteren, davetiye çıkaran mazoşist bireylerdir. Hatta bu iddiayı ensest ve çocuk istismarında dahi kullanacak kadar ileri gitmişlerdir. Bir çocuğun cinsel travmayı arzulayarak kendisine istismarda bulunulmasını teşvik etmesi hangi aklın ürünüdür diye sormak gerekir. İşte bu tür tezler tecavüzü bireysel bir sorun haline getirerek toplumsal yapı analizinin önüne geçmekte ve ataerkil düzeni korumayı tek amaç haline getirmektedir. Bu amaç için tecavüz kurbanları, kurban adayları ve hatta çocuklar bile ateşe atılabilir öyle değil mi?

    O dönemlerde Amerika'ya özgü suç olarak tanımlanan tecavüz, esasında yazarın tabiriyle "kadınlara hadlerini bildirme" ve "kadınları denetim altında tutma" mekanizmasıdır. Kadın bedenine sahip olma ilkesi dinsel, yasal, toplumsal anlayışlara dayandırılmakta ve meşrulaştırılmaktadır. Toplumsal çürümüşlüğün analizleri de birtakım deneyler ve anketler ile ortaya konmuştur. En şaşırtıcı olanı ise, üniversite öğrencileri arasında yapılan bir ankette denek erkekler, diğer erkeklerin %37'sinin yakalanmayacaklarını bilseler tecavüz edecebileceklerini, %20'si ise yakalanmayacaklarını bilseler kendinlerinin de tecavüz edebileceklerini belirtmiştir. Bir diğer araştırma da yine üniversite öğrencilerine izletilen cinsel şiddet içerikli yapımların sonucunda bu yayınları izleyenlerin izlemeyenlere göre, anketlere verdikleri yanıtlarda şiddeti daha çok normalleştirdikleri, tecavüzcülere hoşgörü ile bakabildikleri ve bu suçu önemsiz gördükleri tespit edilmiştir. İşte tüm bunlardan yola çıkarak yazarımızın da içinde bulunduğu pek çok uzman ve feminist gruplar, şiddet içerikli yayınların ve özellikle de pornografik yapımların şiddetin normalleştirme sürecine olumlu katkıda bulunduklarını öne sürmektedir. Çünkü bu tarz şiddet içerikli pornografik yapımlarda tecavüze zorlanan kadının ilk başta direnç gösterip ardından bu durumdan daha yüksek oranda cinsel haz aldığı lanse edilmekte ve izleyicilere de bu durumu normal gösterilmektedir. Bu tarz yapımlara uzun süre maruz kalan kişilerde acıma duygusunun azaldığı, kadının bundan zarar görmediğine inanıldığı ve bu kurbanların aslında değersiz kişiler olarak algılandığı tespit edilmiştir. Bu eminim ki ben de dahil pek çoğumuzun aklına bile gelmeyen bir konudur.

    Yazara göre tecavüz öğrenilmiş bir davranış biçimi, hastalık dışı normal bir sapmadır. Bu davranışı sekillendiren durum ise toplumsal, ekonomik, politik yapılar ile kadınların değersizleştirilerek toplumda ikincil konuma getirilmesidir. Yazarımız yapmış olduğu araştırma ve testler neticesinde tutuklu tecavüzcülerin yaklaşık bir profilini çıkarmayı başarmıştır. Fakat unutulmaması gereken bir husus vardır. Bu çalışmaya katılan gönüllü tutukluların bir kısmı hapiste bulunduğu süre zarfında kendi eğitimlerini ve okumalarını devam ettirmiş ve zaman içinde kadınlara yönelik düşüncelerinde değişiklikler meydana gelmiştir. Ama buna rağmen eski hallerine yönelik pek çok bilgi toplanabilmiştir.

    Bu testlere göre; tutuklu tecavüzcülerin büyük çoğunluğu geçmişlerinde farklı türden pek çok suç işlemiştir. Bu suçlar genel itibariyle maddi kaynaklı suçlar olup şiddet içerikleri de barındırmaktadır. Bunun dışında çocukluk çağlarında tahmin edilenin aksine şiddete ve cinsel istismara tanık olan, çarpık bir ailede yetişen suçlu oranı çok düşüktür. Genel itibariyle maddi olanakları düşük ailelerde eğitim yetersizliği olan kişilerdir bunlar. Yapılan araştırmada diğer grup suçlular ile tecavüzcüler arasında röntgencilik, iktidarsızlık, müstehcen telefon konuşmaları, sürtünme gibi konularda işlenen suçlar hakkında sonuçlar oransal olarak neredeyse aynı çıkmıştır. Yani bu tarz eğilimlerin tecavüzü direk etkileyen bir durumu yoktur. Yine aynı şekilde intihar eğilimleri de tecavüz öncesi ve sonrası da dahil olmak üzere, diğer grup suçlular ile yakındır. Bütün bunlar bize tecavüzün akıl hastalığı olmadığını göstermektedir. Zira yapılan testlerin sonuçları birbirinden uzak olmuş olsa idi psikopatolojik durumlardan söz edilebilirdi.

    Gelelim en önemli kısım olan toplumsal etki gücüne. Araştırma esnasında birinci olarak kadınların çalışma hayatında ücret ve eğitim eşitliği, ikinci olarak aile içindeki gelir dağılımı ve maddi haklar, çocuk bakımı ve ev sorumluluğu, üçüncü olarak da kadınların korunması ve erkeğe göre daha iffetli olması hususlarında sorular kullanılmıştır. Sonuçlara göre tecavüzcüler birinci ve ikinci hususta daha modern ve liberal olmalarına rağmen üçüncü hususta tamamen gelenekselci bir düşünce yapısını yansıtmışlardır. Bu insanlar toplumun, geleneklerin ve inançların yansıtmış olduğu erkeklik algısını çok sert bir biçimde benimsemektedirler. Nedir bu "erkek" modeli? Bu modele göre erkekler kadınsı her şeye karşı olmalı, başarı için aşırı hırslı ve her işte şampiyon olmalı, kavgaya her daim hazır olmalı, cinsel ilişki için her daim aşırı doyumsuz olmalı, ve özgüven için güçlü, bağımsız, kararlı ve sakin olmalıdır. Kadınlar ise daima iffetli olmalı, erkeğin otoritesine boyun eğmeli, cinsel ilişkide itaatkar olmalı aksi halde erkeğin şiddet uygulamasını normal karşılamalı, eşi şiddet uygulasa dahi evde kalmaya ve boyun eğmeye devam etmelidir. Bu tıpkı bizim ülkemizde bozulması istenmeyen "meşhur aile yapımıza" da uyan bir modeldir. Bu gelenekselci, modernlikten, vicdandan ve ahlaktan uzak düşünce yapısına göre şayet bir kadın tecavüze uğruyor ise, öncelikli olarak o kadının yaşantısı, ne tarz giyindiği, ne tür mekanlara girip çıktığı, kimlerle iletişim kurduğu gibi etkenler üzerinde durulup, kurban aşağılanarak tecavüz meşru ve haklı gösterilmektedir. Burada da bizim ülkemize çok ama çok uyan bir durum söz konusudur. 2020 yılına gelmiş olmamıza rağmen ilerlemesi gereken vicdani ve zihnî yapımız yerinde saymak şöyle dursun git gide daha da geriye çekilmektedir. Bu davranış ve düşünce modeline "kadın düşmanlığı" denir. Gerici, gelişime karşı dirençli, sadist, vicdani yönden yoksunluk krizi içinde, ahlaki çöküşün dibine vurmuş, kendi çürük dünyasında hapis insanlar sadece bu görüşleri savunabilir. İşte yazarımız da tecavüzün böylesi leş bir toplumda doğup, gelişip ve devam ettiğini savunuyor. Ve bu savunusunu da test sonuçları, araştırma, deney ve analizlerine dayandırıyor.

    Peki tecavüzcüler, tecavüz sonrası nasıl bir tavra bürünüyor biraz da ona bakalım.
    Bu erkekler kendi eylemlerini, toplumun onlara sunduğu algılardan güç alarak haklı gösterme ya da hafifletme eğilimi sergilemektedir. Onlara göre tecavüz kurbanı kadınlar esasında bu erkekleri kıyafet, hareket, söz ile kışkırtmakta, tecavüzü istemekte, bundan haz almakta, hayallerinde hep arzulamakta ve şiddetten zevk almaktadır. Tecavüze yalnızca erkek bakış açısı ile bakılmakta ve kadınlar üzerine empati kurulmamaktadır. Bunun da temel sebebi tabi ki ataerkil toplum yapısıdır.

    Araştırmanın devamında tecavüzcülerin gözünden kendi eylemleri ve kişilikleri aktarılmıştır. Bu erkeklerin bir kısmı yaptığı şeyin tecavüz olduğunu kabul ederek pişmanlık duymuş ve hatta kendilerini kadınların gözünde vahşi hayvanlar olarak tarif etmişlerdir. Bir kısım inkarcılar ise bu eylemin tecavüz olmadığını ve kurbanların istekli olduğunu belirtmiştir. Kabul edenler, eylemlerini affettirmek için alkol ve uyuşturucu kullanmalarına ya da o dönemlerde duygusal sorunlara sahip olmalarına dayandırmışlardır. Fakat yapılan laboratuvar deneyleri sonucu alkolün cinsel şiddet eğilimi yaratma konusunda birinci etken olmadığı, bu eğilimdeki erkeğe sadece duygusal hakimiyetsizlik yaratmada dolaylı olarak rol oynadığı keşfedilmiştir. Öte yandan erkeklerin arkasına sığındığı duygusal problemler de hiçbir şekilde tecavüz sebebi değildir zira ruhsal problemi olan insanların pek çoğu tecavüz eylemi gerçekleştirmemektedir. Kabul edenler ayrıca tecavüzün yanlış bir davranış olduğunu bilmekle beraber bu hatalarının haricinde iyi adamlar olduklarını da iddia etmişlerdir. Fakat inkarcılarda durum tamamen vahşete kaymaktadır. Bu erkekler kurbanlarını tecavüz eylemi ile aşağılayıp, küçültüp, onları değersizleştirmekten büyük haz alarak kadınlara hak ettiklerini verdiklerine inanmaktadırlar. Kadını aşağılayarak ve onlar üzerinde şiddet uygulayarak statü kazandıklarına inanan bu insanlar ataerkil toplumun meyveleridir. Yalnız inkarcılar için de kabul edenler için de geçerli önemli bir ortak yön vardır. Bu iki grup eylemleri esnasında hiçbir şey hissetmeyerek suçluluk duymamışlardır. Yani suça engel olacak vicdani melekeler burada yok edilmiştir.

    İşte bu rolleri toplumdan öğrenen erkek niçin tecavüz eder sorusunun da cevabını arıyor Scully. Ona göre tecavüzün erkekler için bir kazanımı vardır. Bu konuda kitapta geçen bir pasajı aynen aktarmak istiyorum:

    "Bazı erkekler tecavüzü bir intikam ve cezalandırma yöntemi olarak kullanırken, bazılarının gözünde tecavüz, başka bir suç işlenirken elde edilen fazladan bir kazançtır. Bazı durumlarda tecavüz, isteksiz ya da ulaşılması zor kadınlarla cinsel ilişki kurmaya yarayan bir yol olarak kullanılırken, bazı erkekler tecavüzü, kişisel olmayan bir seks ve güç kaynağı olarak görmektedirler. Bazı erkeklerin gözünde tecavüz bir eğlence ve macera biçimidir; bazı erkekler de, tecavüzün erkeklerin kendilerini "iyi hissetmelerine" yarayan bir hareket olduğunu düşünürler. Bu farklı yorumlara rağmen bütün bu erkeklerin kendi bakış açılarından bize söyledikleri şey, tecavüzün düşük riskli, yüksek ödüllü (getirili) bir hareket olduğudur."

    Bakın ne kadar da çeşitli kazanımlar kurgulamış erkekler bu eylemde. Ama bana göre bunların içinde en önemli ikisi intikam ve güç hissidir. Kişisel hayatlarında sorun yaşadıkları kadınlara içlerindeki tüm öfkeyi kusamayan erkekler hiç tanımadıkları kadınlara bu öfkeyi yansıtmakta ve problem yaşadıkları kadınlardan intikam aldıklarına inanmaktadırlar. Ayrıca bu erkeklerin pek çoğu başarısız hayatlarında kendilerini güçsüz hissettikleri için, başka kadınlara cinsel şiddet uygulayarak "benden daha zavallı durumda insanlar da var" inancı ile eylemlerinden zevk almaktadır. Bunların dışında pasajda bahsedilen konular da erkekler için birer kazanım olarak görülmektedir.

    Görüldüğü gibi feminist grupların da yazarın da ortak olduğu fikir tecavüzün bir "erkek sorunu" olduğu ve problemi çözmesi gereken grubun da erkekler olduğu ortadadır. Biz kadınlar hayatımızın neredeyse tamamını tecavüz ve şiddet saldırısı korkuları ile her daim temkinli, arkasını kollayan, insanlarla şüpheli ilişkiler kuran, güvensiz ve kuşkucu, kendini gizleme eğilimi gösteren insanlar olarak yaşıyoruz. Erkeğin olan sorunu bizler üstlenip çözmeye ve korunmaya çalışıyoruz. Tecavüze uğrayan kadınlar kurbandır, tecavüze uğramadığı halde tecavüz riskinden kaçmaya çalışan kadınlar ise mağdurdur. Kitapta yazılan her şey sanıyorum ki diğer ülkeler için de geçerlidir. Ama kendi ülkeme baktığımda bunlardan farklı olmadığımızı görüyorum. Her gün kadınlarımız tecavüze, cinayete, şiddete ve en hafif hali ile tacize kurban gidiyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayarak ataerkil düzenin adaletsizliğini yıkmak ve sorunları çözmek için birlik olmamız gerekirken bizler halen daha eşitlik kavramını "anlamayan" ve "karşı çıkan" insanlar ile mücadele etmek zorundayız. Aile ve toplum yapısı bozulmasın diyerek şiddete ve baskıya boyun eğmeyi savunmak aklın işi değildir. Fiziksel ve psikolojik şiddetin var olduğu bir aile zaten bozuktur ve bu aile eğer düzelmiyor ise evlilik akdini feshetmelidir zaten. Toplumun geleneklerine ve inançlarına göre geçmişin kabullerini sürdürmek, gelişime ve ilerlemeye direnç göstermek ne ailevi hayatı ne de toplumsal ilişkileri düzenler.

    Ve son olarak şunu söyleyip incelemeyi bitirmek istiyorum.

    Biz kadınlar haddimizi bir başka erkekten öğrenmeyeceğiz ama bize haddimizi bildirmeyi erkeklik sayan erkekler HADLERİNİ VE YERLERİNİ BİLECEK!
  • Almanya’ya Türk Dersleri

    Önemli Bir Medya Olayı Olarak
    Türk Bağımsızlık Savaşı, 1919-1923

    Alman milliyetçiler için I. Dünya Savaşı ve Alman-Osmanlı ittifakı, kıyamet ölçeğinde bir felaketle sonuçlandı -gerçek anlamda bir kıyamet, çünkü zamanın yergi dergilerindeki görseller Almanya’nın üzerinde mahşerin atlıları tasvirleriyle, Almanya’yı İtilaf Devletlerinin ya da Almanya’yı yakıp yıkan Fransız bir Cengiz Han’ın aşağılamaları altında ıstırap çeken “Ulusal bir İsa” olarak gösterir. Çaresizlik duygusu ve olayları anlam verememe hali, Weimar Cumhuriyetinin bu ilk yıllarında müthiş olmalı. Ama I. Dünya Savaşı 1918’de her yerde tamamen bitmedi. Rusya’da geniş bir toprak parçası üzerinde savaşan Kızıl Ordu ve Beyaz Orduyla şiddet devam etti. Baltık devletlerinde Freikorps faaliyeti vardı ve şair Gabrie­le D’Annunsia etrafında toplanan insanların önerilen toprak değişikliklerini kabul etmediği, iktidarı ele geçirdiği ve kenti İtalya’ya bağlamaya çalıştığı Fiume (bugünkü Rijeka) vardı. Fiume’deki olaylar Alman milliyetçilerin revizyonist ve mili­tarist imgeleminin kıvılcımını çakmaya uygun olduysa, Ana­dolu’daki olaylar o imgeletmde yangın çıkarırdı.





    Osmanlı ordusu savaşın son evrelerinden beri kargaşa içindeydi, silahtan ve mühimmattan yoksundu, çok büyük sayıda firarlarla başı beladaydı. 1919 yazında İtilaf poli­si İstanbul sokaklarında devriye geziyor, Hıristiyan azınlıklar kendi uluslarının bayraklarını sallıyor ve Osmanlı İmparatorluğunun toprağında kendi devletlerini yaratma­yı hayal ediyorlardı. Bağımsız bir Ermenistan kurma, Batı Anadolu’nun büyük bir bölümünü Yunanistan’a verme, hat­ta Karadeniz kıyısında ikinci bir Rum ya da Rum-Ermeni Pontus devleti oluşturma planları vardı. Amerika Birleşik Devletlerinde, Avrupa’yı Türklerden tamamen kurtarmak ve İstanbul da dahil, Türkleri tamamen kovmak için yoğun lobi faaliyeti vardı. Büyük Yunan milliyetçi düşleri -belki de başkenti İstanbul olmak üzere Bizans İmparatorluğunu can­landırma Megali İdea’sı- Yunan ordusu 1919’da İzmir’i ve hinterlandını işgal edince gerçekleşebilir gibi görünüyordu. İtilaf Devletlerinin isteği üzerine ve nihai bir barış antlaşmasından önce, dünya hâlâ “Paris’te toplantı halinde”yken işgal gerçekleştirildi. İtilaf savaş gemileri toplarını Osmanlıların yüzyıllık saraylarına çevirdi; padişah ve hükümeti, sa­vaştan sonraki yıllarda İtilaf taleplerine sürekli boyun eğdi. Ama sonra her şey tersine döndü. Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa Doğu Anadolu’ya ayak bastı ve Türk Cumhuriyetinin resmi tarih yazımının bize anlattığında göre, Türk Bağımsızlık Savaşı başladı. Aslında bölgedeki Osmanlı bir­liklerini yeniden düzene sokmaya gönderilen Mustafa Ke­mal, Anadolu’nun Türk hinterlandının parçalanmasına kar­şı bir ulusal direniş hareketi örgütlemeye başladı. Yunan yayılmacılığı ve Ermeni misillemesi korkularıyla harekete geçen ve İstanbul’u, sultan-halifenin makamını kurtarmak isteyen hareket hızla güç kazandı. Direniş hareketi yalnızca Ermenilerle ve Yunan ordusuyla savaşmak zorunda kalma­dı, bütün İtilaf Devletleriyle de facto savaş halindeydi ve kısa sürelerle Osmanlı ordusuyla da savaştı. Yine de başarılı oldu. Dört yıl, 1919’un ortasından 1923’ün ortasına kadar süren bir mücadeleyle Türk milliyetçiler Lozan Antlaşma­sıyla (1923) anayurtlarını güvenceye aldı ve böylece bir Paris barış antlaşmasını, Sevr Antlaşmasını (1920) düzeltti.

    Çaresiz ve kimsesiz Almanya’nın gözünde bu, milliyetçi bir düşün gerçekleşmesiydi ya da daha doğrusu aşırı milliyetçi pornografiye benzer bir şeydi. Bu bölümde Türkiye’deki olaylarla ilgili saplantı boyutuna varan savaş sonrası Alman takıntısını araştıracağım. Bu takıntı gazetelere o kadar çok konu oldu ki, her türlü tanımlamaya göre, Türk Bağımsızlık Savaşı Weimar Cumhuriyetinin büyük bir medya olayı hali­ne geldi. Örneğin Hitler’in paramiliter SA’sının (Sturmabteilung: Fırtına Kıtası) lideri Ernst Röhm’ü alalım. Anılarında, Mussolini’nin Roma’ya Yürüyüşünden (Ekim 1922) önceki haftalarda dünya siyasetine “Kemal Paşa’nın öncülük etti­ği Türk bağımsızlık mücadelesinin egemen olduğunu yaz­dı. Ya da Nazi gazetesi Völkische Beobachter’in aşağı yukarı aynı zamanda, Eylül 1922’de ifade ettiği şekliyle, Mustafa Kemal’in adı herkesin dilindeydi.







    Naziler de, Türkiye’yi saplantılı bir biçimde izleyen bu kimsesiz ve çaresiz Almanya’nın bir parçasıydı. Bu bölüm­de ve Bölüm 2’de göreceğimiz gibi, Naziler Türkiye ile “bü­yüdü” ve Türkiye’deki olaylardan ve Almanya’ya potansiyel “Türk dersleri”nden, diğer Alman milliyetçilerden daha faz­la heyecanlandı. Ama Nazilere dönmeden önce, Türkiye’yle ilgili daha genel milliyetçi Alman heyecannıI araştırmak önemlidir. Bu bölümde yeniden inşa edildiği şekliyle gazete söylemi, bu kitapta araştırdığım Atatürk ve Yeni Türkiye’yle ilgili Nazi vizyonu için basit bir arka plan değildir; daha faz­lasıdır, onunla doğrudan bağlantılıdır. Völkisch ve özellikle Nazi gazeteler günlük olaylarla ilgili genellikle çok az, dış olaylarla ilgili daha da az haber verirdi. Bu gazeteler neredeyse yalnızca Nazi ve völkisch yazarların olup bitenlerle ilgili yorumlarından oluşurdu; güncel haberler olmazdı. Bir völkisch ya da Nazi gazetesinin hayali okurunun bu yorumları anlaması için, ancak daha büyük, özellikle ulusal gaze­telerde bulacağı güncel olaylarla ilgili bilgiye salip olması gerekiyordu. Dolayısıyla milliyetçi kenar gazeteler okurları­nın güncel olaylarla ilgili bilgiyi diğer gazetelerden edine­ceklerini varsaymaktaydı. Dahası, völkisch yazarlar Türkiye üzerine ve diğer konularda yalnızca völkisch gazetelere de­ğil, daha ana akım gazetelere de yazı yazıyordu. Önde gelen Nazilerin 1923/1924’ten önceki dünyayla ilgili ne düşün­dükleri konusunda çok az belgeye salip olmamız ve zamanın Nazi ve völkisch gazetelerin dar odağı göz önüne alındığın­da, erken Weimar yıllarının völkisch ve Nazi düşüncelerinde “Türkiye” konusunun önemini kavramak için savaş sonrası kamusal söylemdeki daha geniş eğilimlere bakmalıyız.



    “Milliyetçi pornografi" bir yana-bu boyut, gerçek gücünü savaşın seyri içinde gösterdi-1.Dünya Savaşı bittikten sonra Türkiye haberlerinin basındaki potansiyel yeri konusunda ne bekleyebiliriz? Bir yanda Almanya’nın işi başından aşkın, yeni demokrasiyle, “kızıl tehlike”yle, İtilaf Devletleriyle iliş­kide karşı karşıya kaldığı tazminat ve savaşı kaybettiğini ka­bullenme gibi sorunlarla ve daha bir sürü şeyle uğraşıyordu. Makul bir nedenle, savaştan hemen sonraki Alman kamu­oyu söyleminin yalnızca Almanya’ya odaklandığını varsay­ma eğilimine gireriz -Almanya’da birçok kişinin Anadolu’da olanlara benzer uzak olaylarla ilgilenme lüksüne sahip ol­masını beklemek için fazla neden yoktu- ama aynı zaman­da, bu “kriz yılları’nda Alman medyasının uluslararası olaylara ayırdığı yer konusunda şaşırtıcı ölçüde az bilgimiz var. Diğer yanda, Almanya’nın özel bir Doğuyu ve Osmanlı İmparatorluğunu önemse geleneği, hatta bir Orientpolitik ve 1919’a kadar Osmanlı İmparatorluğuyla derin bir ilişki vardı. Bu imparatorluk Büyük Savaşta bir müttefik olmuş ve özellikle II. Wilhelm zamanında Almanya’nın çok özel ilgi­sini çekmişti. Çok sayıda Alman subay ve asker Doğu cephe­sinde savaştığı gibi, I. Dünya Savaşının büyük bölümünde Osmanlı ordusunun farklı birçok kolu da Alman paşaların komutası altındaydı. Tıpkı Almanya gibi, Osmanlı İmpara­torluğu da savaştan yenik çıktı. Bütün bunlar Alman med­yasından hiç olmazsa biraz daha fazla ilgiyi hak edebilirdi. Ama 1919’un başında haberlerde Türkiye’ye ayrılan yer gittikçe azalmış gibi görünüyordu. Ateşkes, hem Versailles Antlaşmasıyla hem Sevr Antlaşmasıyla onaylanması için, resmi Türk-Alman ilişkilerine son vermişti ve Türkiye’deki Almanlar ile Almanya’daki Türklerin ülkelerine dönmeleri­ni gerektirmekteydi. İstanbul’daki Almanlar ayrılmışken, 5 Şubat 1919’da bir gazetenin ifadesiyle,“bir zamanlar büyük, fantastik umutlar bağlanan” Alman Orientpolitik sona ermiş gibi görünüyordu.



    Savaş sonrası Alman gazeteler ormanı özellikle sık ve kafa karıştırıcı bir ormandı; düzinelerce büyük gazete var­dı, ama hiçbirinin, bugün pek çok toplumda olduğu gibi sahici bir ulusal menzili yoktu. Milliyetçi Alman medya­sının görüşü hakkında iyi bir fikir edinmek için, özellik­le muhafazakârlardan aşırı sağa kadar, bütün bir gazeteler yelpazesini değerlendireceğim. Özellikle bir gazete, Neue Preussische Zeitung -başlığındaki demir haçtan ötürü Kreuzzeitung denilirdi- buradaki çözümlemenin bel kemiğini oluşturdu. Kreuzzeitung Kaiserreich’te muhafazakârlığın bayrak gemisi olmuştu ve Bismarck’m kendisi de sık sık ya­zar olarak katkıda bulunmuştu; biraz yarı-resmi bir statü ka­zanmıştı. Weimar Cumhuriyetinin başında küçük, ama hâlâ çok nüfuzlu elit bir gazeteydi. Pek çok politikacı ve Alman elit, diplomat, rahip ve aristokrat, ama en önemlisi diğer ga­zetelerin gazetecileri Kreuzzeitung’u okur ve makalelerine tepkilerini kendi yayınlarında dile getirirdi.Tirajı mutlak sayı bakımından küçük olmasına rağmen, merkezden sağa kadar uzanan yelpazede en önemli eğilim belirleyiciydi. Neyse, diğer gazetelerle çapraz kontrollerin gösterdiği gibi, Türkiye’ye verdiği yer diğer büyük gazetelerle epeyce uyum­luydu ve aslında genel durumu temsil ediyordu. O zamanın pek çok gazetesi gibi, Kreuzzeitung’un de bir sabah ve bir de akşam baskısı vardı. Weimar Cumhuriyetinin başlarında ve dolayısıyla Türk Bağımsızlık Savaşı sırasında, genellik­le dört sayfaydı; bazen özel eklerle birlikte on sayfayı bulu­yordu. Genellikle ilk iki sayfada ve son sayfanın küçük bir bölümünde dış haberlere yer verilirdi. Bu sayfaların içinde de, Alman konular siyasal haberlere ayrılan toplam yere egemendi. Bu nedenle, herhangi bir konuya, özellikle de ya­bancı konulara ayrılacak yer son derece sınırlıydı. Ön kapak genellikle yalnızca Alman siyasetine ayrılırdı. Dahası, bura­da çözümlenen diğer gazeteler gibi, Kreuzzeitung da, merkez revizyonist, anti-demokratik ve savunduğu kalleş mitinin de ifşa ettiği gibi, aynı zamanda anti-semitik partilerden biri olan Deutschnationale Volkspartei (DNVP) ile aynı çizgidey­di.



    Völkisch ve Nazi gazeteler dış politikayı ya da günlük si­yasal gelişmeleri fazla haber yapmadıkları için, bu tür konu­larda Alman okurun haber kaynağı Kreuzzeitung, Deutsche Allgemeine Zeitung ve benzer dünya görüşlerine sahip diğer gazetelerdi. Yalnızca merkez sağı ve aşırı sağı değil, zama­nın daha geniş siyasal atmosferiyle ilgili sonuçlar çıkarmak için oldukça geniş bir gazete yelpazesini çözümleyeceğim: Deutsche Zeitung, BerlinerLokal-Anzeiger, Vossische Zeitung, Deutsche Tageszeitung; ayrıca arada bir Frankfurter Zeitung, hatta Sosyal Demokrat Vorwarts. Yalnızca elit gazetelere de­ğil, genel medya eğilimlerine ışık tutmak için çeşitli “kitle gazetelerine ve tabloidlere de bakacağım. Almanya’nın Türkiye heyecanının ve saplantısının bütün merkezi nokta­larını tek başına barındıran Kladderadatsch gibi yergi gaze­telerini de çözümlemeye dahil ettim.



    Yeni demokrasiye ve Versailles Antlaşmasına duyulan yaygın tiksinti nedeniyle, savaştan hemen sonraki yıllarda merkez siyasetin yerini saptamak son derece zordur. Cum­huriyetçi ve liberal Vossische Zeitung gibi merkezci gazeteler bile, Türkiye söz konusu olduğunda çoğu kez aşın sağa ben­zer görüşler ifade etti. Sosyal Demokrat Vorwarts bile, her zaman olmasa bile bazen Türk Bağımsızlık Savaşıyla ilgili haberlerde genel eğilimlerle buluştu. Milliyetçi merkezden saçaktaki aşırı sağa kadar, bütün gazete yelpazesi, yüksek bir haber sıklığıyla birlikte, Türkiye üzerine neredeyse yekpare bir söylem geliştirdi.



    “Almanya”nın yerli ve uluslararası bütün haberlerin ana prizması olduğu doğrudur; ama “Türkiye”nin de bütün bun­larda merkezi bir yeri vardı. Basın, Türk Bağımsızlık Savaşı­nı, her yerde rastlanan ve yaygın bir biçimde tartışılan bir Al­man medya olayına dönüştürdü. Özellikle bir destanın bütün özelliklerine sahip olduğu için, büyüleyici ve sürekli bir ha­ber konusu olarak Almanya’ya uygundu. Anadolu’daki olay­ların Türkiye’yi aşan daha büyük bir anlamı vardı ve Alman gözlemciler başından beri bunun farkındaydı. Ta başından itibaren Alman basını, Türkiye’nin Almanlar için bir rol mo­del olabileceğini fark etti. Zaman ilerledikçe gazeteler, Türk örneğinin Almanya’ya uygunluğuna örtük bir biçimde işaret etmekten, Almanya’da bir şekilde tekrarlanabilecek ve tek­rarlanması gereken belli Türk stratejilerini vurgulamaya terfi etti. Gazeteler, Türkiye tartışmalarıyla hazırlanan ve yerleşen çeşitli mekanizmalarla Türkiye’nin Almanya için taşıdığı an­lamı sürekli vurguladı. Başlangıçta doğrudan “Türkiye’den öğrenme” çağrıları olmasa bile, medya Almanya’nın orada öğreneceği bir şey olduğunu güçlü bir şekilde iletti.



    Göreceğimiz gibi, birçok gazete Türkiye’yle ilgili olarak “rol model” terimini sıkça kullandı; bu terim, habercilikle­rine geriye dönük olarak dayatılmaz. Daha 1921’de Naziler Völkische Beobachter’de “Türkiye-Rol Model” (der Vorkamp- fer) başlıklı bir makale yayınladı. Sevr Antlaşmasının yeri­ni Lozan Antlaşması almadan çok önce, belli başlı milliyetçi gazetelerin çoğu Türkiye’nin iki şekilde “yol gösterdi”ğini öne sürdü: Türkiye örneği, Paris antlaşmalarının düzeltilebildigini ve bunun nasıl yapılabildiğini gösterdi. Sol-liberal Frankfurter Zeitung bile Ağustos 1920’de, Sevr Antlaşmasın­da defterin kapanmadığını, dolayısıyla Versailles Antlaşma­sında da kapanmadığını özellikle vurguladı. Diğer birçok gazete de Türk Bağımsızlık Savaşının başlangıcında benzer sonuçlara ulaştı: Türkiye, Versailles Antlaşmasının gerçek­ten düzeltilebileceğinin işaretini verdi. Deutsche Tageszeitung, Lozan’daki barış görüşmeleriyle ilgili ilk önemli yoru­munda bu görüşü özetledi: Bu 20 Kasımın, Lozan barış konferansının açılış gününün biz Almanlar için özel bir anlamı olma­lı; çünkü bu gün, zorla dayatılan Paris antlaşmala­rından [Gewaltfriedensvertrage] birinin, açıkça bu amaçla toplanan bir barış konferansıyla düzeltil­mesi amaçlanıyor. Bu durum, bu kölelik antlaşma­larının boyunduruğu altında inleyen bütün halklar için olduğu gibi, bizim için de, bir umut [ışığı] ve aynı zamanda ciddi bir uyandır.

    Ama Türkiye bir süredir zaten tehlikeli ölçüde önemli olmuştu; Mayıs 1920’da sol-liberal Berliner Tageblatt’ta bir makalenin ironik girişinde vurgulandığı gibi: “Türkiye artık bizi ilgilendirmiyor, çünkü artık bizi ilgilendirmesi gerekmi­yor. Akıllı adamlar düşüncelerimizde bile Türkiye’den uzak durmamızı öğütlüyor.”[ Yine de anlaşılacağı gibi, milliyetçi gazeteler -liberal Berliner Tageblatt da dahil- Almanlara sü­rekli Türkiye’yi düşündürtmek için elinden geleni yaptı.

    Haber konusu: Türk Anka Kuşunun Şaşırtıcı Öyküsü

    Savaş sonrası bu dönemde “Alman ruhu”nun neye ben­zediğini hayal etmek zordur. Biraz önce ifade edildiği gibi, o sırada Alman milliyetçi öz-algıda kıyamet kopmuş gibi, son derece çaresiz ve kimsesiz bir şey vardı. Savaştan hemen sonraki yıllarda ünlü haftalık yergi dergisi Kladderadatsch’a yüzeysel bir bakış bunu ve bütün savaş sonrası atmosfe­ri bolca gösterir. Burada sonu gelmeyen bunaltıcı kıyamet günü karikatürleri ve Alman ulusu tasvirleri görürüz: Her türlü İtilaf saldırganlığının kurbanı Almanya, Almanya’nın kanını emen bir vampir olarak Fransa, kendisini yutmak üzere olan alevlerin ortasında uyuyan güzel olarak Almanya ve sürekli Almanya’nın üzerinde mah­şerin atlıları



    Eskiden oldukça incelikli, çoğu kez eğlenceli ve zekice yergiler yapan Kiadderadatsch, şimdi son derece iç karartı­cıydı (ayrıca revizyonist ve Yahudi köklerine rağmen, bazen anti-semitikti). Savaş sonrası Almanya, en azından Kiadderadatsch, Simplicissimus ya da Ulk gibi Almanya’nın ana yergi dergilerine bakılsa bile, mizahın öldüğü yerdi. Umu­dun, liderlerin ve mutlu olunacak hiçbir şeyin olmadığı o günlerde Türkiye, milliyetçi Alman okurun siyasal “eğlence” ve bir umut aşısı için yönelebildiği tek yer haline gelecekti. Türkiye milliyetçi bir mucizeydi; bir Türk Versailles’mdan başlayıp (Sevr Antlaşması) ilk düzeltilmiş savaş sonrası ant­laşmaya varan bir dramdı Türkiye o yıllar­da neredeyse akıl almaz bir milliyetçi başarı öyküsüydü.



    Müstakbel Kemalistlerle ilgili ilk işaret 24 Haziran 1919’da Kreuzzeitung’da, İtilaf Devletlerinin talep ettiği kıs­mi Yunan geri çekilmesi üzerine kısa bir makalede belirdi. Bu makale, Yunan-İtilaf isteklerine boyun eğmiş tamamen pasif bir Türkiye tasvir ediyor; ama bir dönüşle ve umut ışı­ğıyla bitiyordu: Türk subayların Yunanlara karşı silahlı bir direniş başlatmak için İstanbul’dan Anadolu’ya geçtiklerine dair bir söylenti bildiriliyordu. Önceki gün Kreuzzeitung’in birinci sayfasının tamamına bir tek manşet egemen olmuştu: “Finis Germania” (Almanya’nın Sonu). 29 Haziran 1919’da Kreuzzeitung kapak sayfasının tamamını siyah bir çerçevede verdi; bütün gazeteyi Almanya için uzun bir ölüm ilanına çevirdi: Versailles Antlaşması imzalanmıştı! İki gün sonra Kreuzzeitung ve diğer gazeteler, “Türk Versaillesı’na askeri direnişi örgütleyen kişiyi üzgün ve çaresiz okurlarına ilk kez adıyla tanıttı -Mustafa Kemal Paşa. Tanıştırılması daha faz­la dramatik ve görkemli olamazdı.





    Alman basını kahramanını bulmuştu. Bir ay sonra, Ağus­tos 1919’da, Alman basınında çalışıp Mustafa Kemal’le fii­len karşılaşmış birkaç kişiden biri olan Thea von Puttkamer, Mustafa Kemal’i açıkça kahraman olarak selamladı. Maka­lesi, I. Dünya Savaşında İtilaf birlikleri Allgemeine Zeitung gibi diğer gazeteler de aynı şeyi yaptı; 18 Ağustosta her biri sabah ve akşam baskısında Mustafa Kemal hareketi üzerine makaleler yayınladı. Sabah baskı­sındaki makale yine Mustafa Kemal’i tanıtmaktaydı; ama akşam baskısında, 300.000 silahlı adamıyla “bir bağımsızlık hareketi”nden söz edilmekteydi. İki ay sonra, ekimin ba­şında, bütün büyük gazeteler okurlarından, o noktadan son­ra Alman okura tanıtılmasına artık gerek kalmayan Mustafa Kemal’i tanımasını bekliyordu.

    Daha çarpıcı olan, ilk önce İzmir’in Yunan kuvvetlerince işgalinden hemen sonra muğlak “Türk irredantizmi” değerlendirmelerinden sonra sabit, yaygın Alman milliyetçisi Atatürk yorumuna geçişin, dolambaçlı ama kısa bir yol olma­sıdır. Anadolu’da önemli bir şey oluyordu ve pek çok Alman milliyetçisi gazete, başından itibaren bundan emindi. Ama en azından Türk Bağımsızlık Savaşının ilk altı ya da yedi ayında tam olarak ne olduğunu bilmiyorlardı. Başlangıçta Alman basınının yorumları biraz çelişkiliydi; ama istikrara kavuşup kendinden emin olmaları uzun sürmedi. Ağustos 1919’da duyurulduğu şekliyle Mustafa Kemal “Türkiye’den bağımsızlığını ilan etti”ğinde, iki “devrimci tümene” ön­cülük ettiği iddia edildi. Aynı ayın içinde, Kemalistlerin hedeflerini formüle edip misak-ı milliyi hazırladıkları Erzu­rum Kongresine, Alman basınında “devrimci meclis” denildi ve 1920’lerde hâlâ “devrimci birlikler”den söz ediliyordu. 26 Ağustosta Kreuzzeitung, Mustafa Kemal’in Anadolu’da bir Türk Cumhuriyeti ilan etme tehdidini haber yaptı. Bir ay sonra Mustafa Kemal'in hareketi, gazetenin iddiasına göre “ulusal eylem” (nationale Aktion) olarak anlaşılması gereken "yurtsever bir hareket” olarak etiketlendi. İki gün sonra harekete ilk kez "milliyetçi hareket” -gelecek yıllarda yapı­şıp kalacak bir etiket- denildi. Bu ifade bir kez yerleştik­ten sonra, ikonik nitelikler kazandı; daha fazla nitelemeye (“Türk” gibi) gerek yoktu ve çeşitli gazeteler için “milliyetçi harekef’ten söz etmek okurların neden söz edildiğini anla­masına yetiyordu; Kemalistler, zamanın dört başı mamur milliyetçi hareketi haline geldiler. Ayrıca açık bir tanımlama yapılmadan önce bile, "Kemalistler” terimi tanıtılmış ve eşit ölçüde ikonik nitelikler kazanmıştı.





    Yeni Türk hareketine ilişkin herkesin mutabık olduğu ve her yerde hazır bu yorum oldukça hızlı ve vurgulamak gerekir ki, Kemalistlerin kendi­lerinin anlamlı bir müdahalesi olmadan gelişti. Üstelik tekli, benzeşik bir biçimde gelişti; örneğin Kreuzzeitung’un, Völkische Beobachter’in ve Berliner Lokal-Anzeigefin Kemalist harekete bakışında pek fark yoktu. Alman basını Atatürk’ü "bizim Mustafa Kemal” yapmakta gecikmedi. Bilgi yalnız­ca Paris ve Londra üzerinden Almanya’ya gelse de, Alman basını Atatürk’ün herkesten daha iyi tanıdığını defalarca dünyaya ilan etti. Sağ ve aşırı sağ Alman basını Mustafa Ke­mal Atatürk’ün savunucusu ve sözcüsü ya da daha doğrusu, Avrupa’nın büyük bir Kemalist halkla ilişkiler ajansı haline geldi.



    Kemalistlerin bu gönülsüz Alman halkla ilişkiler ajansı, ilerleyen yıllarda oldukça şaşırtıcı sayıda makale ve deneme çıkardı. Örneğin Kreuzzeitung Türkiye üzerine 1919’da 194, 1920’de 369, 1921’de 454, 1922’de 853 ve 1923’ün Ağusto­suna kadar 323 yazı yayınladı. Bazen söz konusu yazının iki satırlık bir manşet olduğunu kabul etsek bile, toplam ni­celik konuya verilen değerin anlamlı bir işaretidir. Türkiye üzerine yazılar genellikle birinci sayfaya egemendi ve ma­kalelerin çoğu bütün bir sütunu, hatta yarım sayfayı kaplı­yordu. Bu yüzden dört buçuk yıllık bir sürede Kreuzzeitung’da en az 2200 makale, yazı ve haber olağanüstü büyük bir sayıdır. Ortalama günde en az bir ya da iki gün­de üç makale demekti. Türkiye üzerine haberlerin olmadığı günler vardı, ama Türkiyesiz bir hafta nadiren olurdu. Bazen peş peşe birkaç gün birinci sayfanın yarısı Türkiye’ye ayrı­lırdı; ayrıca üçüncü ya da dördüncü sayfadaki “Son Haber­ler” bölümünde de yazı çıkardı. Düzenli olarak Türkiye hem sabah hem akşam baskısında yer alırdı. Türkiye’den haber yapılacak bir şey olmadığında -yalnızca ilginç bir şey ger­çekleşmediği için- bile, Kreuzzeitung ve diğer gazeteler Tür­kiye üzerine tarihsel denemeleri (Bismarck’ın Orientpolitiki, Doğu cephesindeki I. Dünya Savaşı muharebeleri ve benzeri) basarak; İstanbul’daki haham seçimleri gibi haber değeri faz­la olmayan olayları vererek ya da Enver Paşa’nın "Kürdistan Kralı” yapıldığına ilişkin haberler gibi, kimsenin gerçekliğine inanmadığı ajans haberleri yayınlayarak konuyu canlı tuttu.







    Erken Weimar Cumhuriyetinde yalnızca Kreuzzeitung değil, siyasal sağdan aşın sağa kadar gazeteler ne olursa olsun konuyu canlı tuttu. Alman basınında Türkiye’ye bu kadar çok makalenin ayrıldığı başka bir dönem hiç olmadı; yakın zamanda AB-Türkiye tartışmanın alevlendiği dönem­de bile. O kadar geniş yer verildi ki, 1923’ün başında Deuts­che Allgemeine Zeitung’da bir yorum, 1922 yazında Alman basınında Türkiye’nin "günlük, bin defa” okunabildiğini vurguladı.




    Bu yüzden, gazete okuyan Alman kamuoyunun Türkiye’den aşın ölçüde haberdar olduğunu, Anadolu’da­ki olaylar konusunda neredeyse günlük bilgilendirildiğini ve Türkiye’ye ilgi duyduğunu güvenle varsayabiliriz. Genel olarak haberlere ayrılan yerin azlığı -dış haberlere daha da az- ve Weimar Cumhuriyetinin başlangıcında Türkiye üze­rine haber yapmanın oldukça zor bir iş olduğu göz önüne alındığında, durum daha da dikkat çekicidir.





    Versailles Ant­laşması Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğuyla diplomatik ilişki kurmasına izin vermiyordu ve savaştan hemen sonraki dönemde Alman gazetelerinin İstanbul’da, hatta birçoğunun o bölgede muhabiri yoktu. Türkiye ile ilgili haberlerin bü­yük bölümü İtilaf haber ajansları ve İtilaf ülkelerinin gaze­teleri üzerinden Almanya’ya ulaşıyordu -Alman gazeteleri­nin sıkça yakındığı bir durum. Çoğu kez uluslararası basın ajanslarının haberlerini yayınladıkları halde, her zaman bunlardan kuşku duydular. Özellikle 1919 ve 1920’de milliyetçi Alman gazeteleri Türkiye haberlerinin Almanya’ya çok yavaş ve yalnızca İtilafın “yalan perdesi” üzerinden ulaşmasından sürekli yakındı. Örneğin Vossische Zeitung 1919 sonbaharında, İtilaf devletlerinin Anadolu haberlerini çarpıttığını ve İtilaf devletlerine bakılırsa, orada hiçbir şey olmadığını savundu. İtilaf çarpıtmasına ve propagandasına rağmen, gazetelerin bu haberlerin pek çoğunu yayınlamış ol­ması, bu konuya ne kadar sadık olduklarını gösterir. Gazete­ler, Anadolu’da gerçekte olup bitenleri İtilaf devletlerinden daha iyi anladıklarını iddia ederek bu haberlerin kaynağıyla başa çıkma stratejisi geliştirdi. Her zamankinden daha fazla yorum gerçek bilgiden daha önemli hale geldi. Demek ki, gazetelerin İtilaf haberciliğine genel güvensizliğinden ötürü, Fransız ve İngiliz ajans haberlerini yorumsuz yayınlamaya karar verdiklerinde, olasılıkla haberlerin doğru olduğuna inandılar ya da en azından uyandırdıkları duygularla hemfi­kir oldular. Olmadıklarında, onu alaycı bir biçimde yorumla­dılar ya da aşırı eleştirel dolaylı anlatıma başvurdular.

    Türk Bağımsızlık Savaşı hızlı bir biçimde bir Alman me­selesi oldu ve olmaya devam etti.





    Türk Bağımsızlık Savaşının bu şekilde Almanlaşması, bir dizi mekanizmaya ve stratejiye dayandı. Birincisi elbette, Alman gazetelerinin sayfalarında çok geniş yer kaplamasıydı. Bir mekanizma da, gazetelerin dili ve sayfa düzeniydi. Türkiye üzerine yazılar, editörlerin ve yazarların benzer saydığı Alman meselelerini (Savaş suç­lularının iadesi, Ruhr’un işgali, Rhineland krizi, Silezya vb) ele alan makalelerin hemen önünde ya da sonrasında yer alırdı. Genellikle Alman meselelerini tartışmak için kullanı­lan sözcükler ve kavramlar -“kalleş,” “barış dayatması,” "tecavüz” vb- Türkiye üzerine yazılarda da kullanıldı. Örneğin Mart 1922’de Kreuzzeitung, İtilaf devletlerinin bir “dette publique allemande” -Alman mâliyesi üzerinde doğrudan İtilaf denetimi- kurmak istediğini yazdı ve böylece gazetenin sü­rekli hakkında yazı yazdığı “dette publique ottoman”a işaret etti. 1921 ve 1922’de Almanya’nın “Osmanlılaşması”ndan söz etti -yani Almanya’nın bir yarı-sömürgeye dönüşmesin­den; gazeteye göre Sevr Antlaşmasıyla Osmanlı İmparatorlu­ğunun başına bu gelmişti.

    Başka bir mekanizma da, özgül Alman meselelerini Ana­dolu’daki gelişmelere paralel vermekti. Bu tür konular yan yana tartışıldığında, Türkler genellikle Almanlardan daha iyi durumdaydı. Örneğin 19 Haziran 1921’de Kont Ernst Reventlow Berliner Tageblatf ta Anadolu ile Silezya’yı kar­şılaştırdığında, Türk milliyetçilerin İtilaf devletlerinin barış antlaşmasını iki yıl önce reddettiğini vurguladı. Deutsche Allgemeine Zeitung’da Lozan görüşmelerini yorumlayan bir makale, Almanya’nın nasıl hiçbir direniş göstermeden İtilaf devletlerinin "ekonomik kölesi” olduğunu görmenin, Musta­fa Kemal’in taktikleri için güçlü bir motivasyon olduğunu ve “Türk bağımsızlığını herkese karşı kararlılıkla savunacağına ve ordusunun bu işi yapacak kadar güçlü olduğuna” inan­masına yol açtığını iddia etti.





    Türk Bağımsızlık Savaşına verilen önemi gösteren bir özellik de, savaşın dizileşmesiydi. Anadolu’yla ilgili haber ve yazılar haftalarca art arda, aynı ya da benzer başlıklar altında sunuldu. 1919’un sonunda başlıklar hâlâ çeşitliy­di, ama "Anadolu’daki Türk Hareketi” ya da "Anadolu’daki Ulusal Hareket” gibi ifadelerle çıkardı. 1920’nin ortasında başlamak üzere, değişmeyen belli ifadeler -"Türk Özgür­lük Mücadelesi,” "Doğu Sorunu” ve "Küçük Asya’da Savaş” gibi- haftalarca sıkça kullanılırdı. Bu durum, Kreuzzeitung ve diğer büyük gazetelerin gerçek ya da hayali okuyucula­rının gelişmeleri düzenli olarak izlemek istediklerini göste­rir. Elbette bu dönemde başka konularda dizileştirildi; ama başka hiçbir uluslararası mesele bu kadar sık ya da benzer başlıklarla verilmedi. Yalnızca birkaç yerli konu o kadar sık dizileştirildi -ve genellikle yerli meselelerle Türkiye, aynı sorunun parçalarıymış gibi görünmelerini sağlayan söz ve sayfa düzeni benzerlikleriyle ilişkilendirilirdi. İlginçtir; Alpler’in ötesinde Benito Mussolini’nin II Popolo d’Italia’sı da Anadolu’daki savaşın haberlerini yüksek sıklıkta ve dizileşen başlıklarla verdi.

    Alman gazetelerinin Türkiye’ye yaklaşımının esası, Ed­ward Said’e uyarak ya da aslında ona karşı, doğusuzlaştırma olarak tanımlanabilirdi.



    Gazeteler yalnızca genel ola­rak Türk yanlısı olmakla kalmadı, Osmanlı ve Türk olan her şeyi olabildiğince yakın ve tanıdık göstermeye de çalıştılar. Bunu yapmanın tek yolu, Oryantalist dilden tamamen uzak durmaktı. Onun yerine, normalde Orta Avrupa ve Alman ta­rihini, toplumunu ve siyasetini tarif etmek için kullanılan­lara benzer söz ve mecazlar kullandılar -uzaklık ve yaban­cılık yerine benzerliği vurgulayan bir söz dağarcığı. Örneğin sultan yerine “kaiser” (imparator) ve “kaiserlich” (impara­torluk), İstanbul yerine “Kaiserstadt” ve İslam yerine “Türk kilisesi” sözcüklerini kullandılar. Milliyetçi Alman gazeteler Türkiye’yi Almanya’ya uzak değil, aksine çok yakın, benzer ve eş olarak tasvir etmek için bilinçli ve sürekli bir çaba har­cadı.





    Türk siyasetinin Almanlaştırılmasının en ilginç özellik­lerinden biri, herhalde, “uzmanlar”ın oynadığı ya da daha doğrusu oynamadığı roldü. Bu konuda yorum çok önemli olduğu için, bütün büyük gazeteler Türkiye’deki gelişmeler­le ilgili kendi yorumlarını yayınladı. Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğuyla uzun ilişkisi ve derin bağı göz önüne alın­dığında, yorum yapmaya hazır bir uzmanlar ordusu bekle­nebilirdi. Ama bir bütün olarak "uzmanlar” adeta hiçbir yer­de görülmedi ya da okunmadı. Aslında Alman medyasının Türkiye takıntısı ve yorumları, uzmanların içgörülerinden ve yorumlarından ötürü değil, onlara rağmen gelişti. Gazete­lerde dışarıdan uzmanların yazdıklarına yer verildiğinde, ne Ortadoğu’da “İslam” ya da “Bolşevizm”e odaklanmaları ne de 1919 öncesi Alman OrientpolitiKine ilgileri, genel haberlerle ya da yorumlarla desteklendi. Tek istisna, Osmanlı İmparatorluğuna askeri danışmanlık yapmış ve Osmanlı ordusunda mareşal olmuş Otto Liman von Sanders’ti; geçen savaşla ilgili öyküler anlatmak dışında, güncel olaylarla ilgili yorum yap­maya ancak 1922’nin sonunda başlamasına rağmen, Türki­ye konusunda bir medya figürü haline geldi.



    Öne çıkan bir “uzman” da, Kemalist kuvvetlerin hizmetindeki tek Alman paralı asker olan Hans Tröbst’tü. Heimatland ve Völkischer Kurier gibi Nazi gazetelerine yazı yazdı ve bizim öykümüz­de daha fazla önce çıkacak. Alman medyasında, genellikle Türkiye’deki olaylarla ilgili deneme niteliğindeki yorumların yazar adları dışında, Türk adları nadiren ortaya saçıldı.





    Diğer uzmanlar, Kemalistlerin Müslüman ve Bolşevik nitelikliğine odaklanmalarıyla ve yorumlarıyla Alman medyası­na çok uzaktı. Ayrıca zamanın sınavını da geçemediler. Örne­ğin bir uzman, Almanca Osmanischer Idoyd'un (İstanbul’da) genel yayın yönetmeni yardımcısı Friedrich Schrader, Kema­listlerin din karşıtı ve cumhuriyetçi olduklarına dair medya­da dolaşan "yanlış izlenim”! düzeltmek için bir dizi makale yayınlamak zorunda olduğunu düşündü -ama hem din kar­şıtı hem cumhuriyetçi oldukları daha sonra anlaşıldı. Di­ğer yanda, ana akım yorumcular ve gazeteciler Kemalistlerin taktik ittifaklarının (örneğin İslamla ve Bolşevizmle) doğasını göz önünde tutmalarıyla ve yorumlarıyla doğru yoldaydılar. Yayınlanan çok az “uzman çözümlemesi,” gazetelerin Türki­ye üzerine genel söylemini şaşırtıcı ölçüde az etkiledi. Bu durum, editörlerin Anadolu’da olup bitenleri iyi kavramış olmasından kaynaklanmış olabilir, ama aynı zamanda bir Türkiye meselesinin ne kadar “Almanlaştırdığını” da yansıt­maktaydı. Her neyse, burada potansiyel “uzmanlar”ı bilinçli bir şekilde bir yana iten bir süreç işlemekteydi.





    Türk Bağımsızlık Savaşında İslamın ve Bolşevizmin rolüy­le ilgili başlangıçtaki kafa karışıklığı, konunun Almanlaşma­sını biraz zorlaştırdı. Tek başlarına bu boyutlara odaklanan “uzmanlar” bu sürece yardımcı olmadı. Bir alt konu olarak İslam, uzmanlar bir kenara itildikçe zaman içinde gündem­den düştü. Ne var ki, Bolşevizmin özellikle karışık, şaşırtıcı ve zor bir konu olduğu anlaşıldı. Anadolu’da yeni başlayan milliyetçi Türk direnişi neredeyse aşılmaz güçlüklerle karşı karşıyaydı. Yunan ordusuna, İtilaf devletlerine, Ermenilere ve Osmanlı ordusuna karşı savaşı sürdürmek için çok ihtiyaç duyulan silah, mühimmat ve kaynak yetersizliği vardı. Bolşeviklerle ittifak Atatürk için acil ve çok ihtiyaç duyulan bir çözümdü. Ama bu, milliyetçi Alman gazeteleri için büyük bir ideolojik ve kavramsal sorun oluşturmaktaydı.





    Okurlarının çok büyük bölümü için Sovyetler Birliği ideolojik bir düşman ve oluşum halinde bir süper tehditti. Alman ordusunun aşağı yukarı aynı dönemde Sovyetler Birliği ile stratejik bir ittifak aradığını biliyor olmamıza bakmayın; Komünizm ve Komü­nist devrim korkusu savaş sonrası Almanya’da kökleşmişti. Merkez ve aşırı sağ gazetelerin kullandığı bir strateji, Kemalist-Bolşevik bağlantısını önemsememekti. Özellikle savaşın ilk bölümünde Türk-Sovyet ilişkilerindeki gelişmeler konu­sunda nadiren yorum yaptılar, bu tür konularla ilgili haberle­ri asgari düzeyde tuttular. 1920’nin başında Türk-Sovyet as­keri antlaşması konusunda son derece kısa bir not, bunun bir örneğidir. Oldukça önemli bu haber konusu Kreuzzeitung’da, Litvanya-Rusya ilişkileriyle ilgili tamamen alakasız bir habe­rin içinde tek satır olarak yer aldı.'’ Başka bir yazı aynı ant­laşmayı hiçbir yorum yapmadan verdi. Bütün bunlar, artık gazeteler Ankara’nın Sovyetler Birliğinden yalnızca maddi destek almakla kalmayıp, “Sovyet yasalarını ve anayasala­rını” [aynen böyle geçiyor] da kabul edeceğine inanmasına rağmen oldu. Gazetelerin yorum yapmama politikası, bu zor konuyla başa çıkmanın bir yoluydu. İlginçtir, bu strateji, gazetelerin bu konuda sunduğu kıt ideolojik yorumların ve bilgi kırıntılarının Kemalist hareketi Sovyet yörüngesine yer­leştirdiği bir zamanda uygulandı.





    Ağustos 1920’de Kreuzzeitung dünyadaki durumu yal­nızca I. Dünya Savaşının bir devamı olarak değil, Rusya ile Britanya arasında bir çatışma olarak da okudu. Britanya kötü adam olarak ortaya çıktı ve “İtilafçı fatihlere karşı var olma mücadelesinde [Doğu] Rus Bolşevizmiyle birlik oldu.” Rusya’nın emperyalizme karşı bir müttefik olabileceği or­taya çıkmış gibi görünürken, başka bir haberin gösterdiği gibi, 1920’de bu konuda kafalar epeyce karışıktı: “Milliyet­çi Türk lider Mustafa Kemal, taraftarlarından İngilizlerden ve Fransızlardan nefret etmelerini, kutsal Türk-Rus-Alman ittifakına yüksek değer vermelerini isteyen bir çağrıda bu­lundu (!) Bolşevizmin kendilerine yardım eli uzattığını ve Türkiye’nin de Almanya’ya yardım etmeye hazır olduğunu ilan etti.” Olası bir Türk-Bolşevik-Alman ittifakı ya da bloğuyla ilgili söy­lentiler ve spekülasyonlar bir süre ortalıkta dolaşacaktı. Bununla birlikte, pek çok gazete, Kreuzzeitung da dahil, bu dönem boyunca ateşli birer anti-Bolşevik olarak kaldı. Yal­nızca birkaç hafta sonra, Aralık 1920’de, şaşkınlık yaratan perde kesin olarak kaldırıldı ve son yorum tüm ülkede kabul edildi. Kreuzzeitung, her zaman Bolşevikler ile Kemalistler arasındaki ittifakın esas olarak İngiltere’ye karşı bir propa­gandadan ibaret olduğu ve Kemalistlerin Bolşevik olmadığı inancında olduğunu ve bunu birçok kez teyit ettiğini, ger­çeğe aykırı bir biçimde yazdı. O noktadan itibaren gazete, yaratılmasına yardım ettiği ve anlaşılan diğer gazetelerde ve birçok okurun kafasında varlığını sürdüren kafa karışıklığını defalarca “giderdi.” Nisan 1921’den tipik bir örnek: “Türk milliyetçiliğinin Rus Bolşevizmiyle girdiği ittifak, çoğu kez sanıldığı gibi Bolşevik düşünceye değil, İtilaf ya da daha doğrusu İngiltere nefretine dayanır.”





    ------------------



    Aynı zamanda diğer gazeteler de imana geldi. Aynı çiz­gide Ocak 1921’de Völkische Beobachter, Kemalistlerin ide­olojisinin Bolşevik olmadığından emindi. Daha bir ay önce Mustafa Kemal’e “yeni-Bolşevik” demiş olmasına rağmen şöyle yazdı: “Bu [Corriere della Sera] haber daha önce dillendirdiğimiz kanaatimizi doğruluyor: Türkler sağlıklı sağ­duyuya sahip doğal bir halktır [Naturvolk]. ‘Ulusal Bolşevizm’ çılgın hayalcilerin ürünüdür. Sıcak kar ya da odun demir kadar olanaksız bir şeydir.” Bir ay sonra, Atatürk’ün Kemalistlerin gerçekten Bolşevik olmadıklarını vurguladığı bir konuşmasını aktararak bu görüşü tekrar doğrulattı. Nazi Partisinin sesi şöyle devam ediyordu: “Türkler örneğinde sözde Ulusal Bolşevizmden söz edilemeyeceğini daha önce de vurguladık. Haksız yere hasta adam adı verilen sağlıklı bir çiftçi ulus olan Türkiye, mümkün olan tek siyaseti yapı­yor: elinde silahla sağlıklı bir bencillik siyaseti!”









    Bu örneğin gösterdiği gibi, Bolşevik bağlantı tartışması Türk örneğinden “öğrenme” çağrılarıyla yakından bağlantılıydı. Sağcı Alman basını için işleri zorlaştıran şey, bizzat Atatürk’ün programının muğlaklığıydı. Kasım 1922’de bazı gazeteler, İşçi Partili Daily Herald'ia yapılan bir röportajı aktardı; orada Mustafa Kemal kendisini hem milliyetçi hem sosyalist olarak tarif ediyordu: “Türklerin yeni düşüncesi sosyalizmden çok uzak olmayan bir sistemle yönetmeyi isti­yor. Komünist olduğumuzu söylemek istemiyorum. Değiliz, çünkü biz milliyetçiyiz. Ben şahsen, milliyetçiliğimle çatış­madığı sürece bir sosyalistim.”





    Mustafa Kemal kendisini hem milliyetçi hem sosyalist olarak tarif ediyordu: “Türklerin yeni düşüncesi sosyalizmden çok uzak olmayan bir sistemle yönetmeyi isti­yor. Komünist olduğumuzu söylemek istemiyorum. Değiliz, çünkü biz milliyetçiyiz. Ben şahsen, milliyetçiliğimle çatış­madığı sürece bir sosyalistim.” Pek çok gazete kafa karıştı­rıcı bu röportajı görmezden gelmeyi tercih etti. Yine de bu ve benzer açıklamalar ve haberler birçok kişinin Kemalizmi, Faşizmi ve Nasyonal Sosyalizmi benzer görmesine yol açtı.





    1921’in başından itibaren pek çok gazete Bolşevik bağ­lantısını sağlıklı Kemalist pragmatizm olarak görmeyi ter­cih etti. Kreuzzeitung’un 1922’de iddia ettiğine göre, bu aynı zamanda “İtilaf devletlerinin tutumunun otomatik bir sonucu”ydu

    Örneğin Deutsche Zeitung şu sonuca vardı: “Mustafa Kemal, Enver Paşa ve Doğudaki diğer eylem adamları kendi völkisch ve siyasal hedeflerine ulaşmaya ve İtilaf devletlerini Doğuda güçsüzleştirmeye uygun her maskeyi takacaktır.”



    Milliyetçi basının Kemalist-Bolşevik bağlantısıyla baş etmek için ikinci ve ana stratejisi bu olacaktı: Kemalistler Bolşevikleri yalnızca kendi amaçları için kullanıyor, aynı zamanda bu tehlikeli ideolojiden uzak duruyordu. 1922 ve 1923’te ga­zeteler yine sürekli “yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırdı” ve Kemalistlerin Sovyetler Birliği’yle geçici birlikteliğinin salt propaganda ve stratejik açıdan değerini vurguladı. Bunun­la birlikte, ilerideki yıllarda birçok metin Kemalist-Bolşevik bağlantısını haklı görecek, hatta bir Alman-Sovyet işbirliği için emsal ya da model olarak kabul etmeye bile kalkışacaktı





    İslam ve Bolşevizm konularından daha kısa bir süreliği­ne de olsa, Yunanlar ve Ermeniler de Alman basını için kafa karıştırıcı ve çetrefil bir sorundu. Genel Türkiye algısında önemli bir rol oynamaya devam ettikleri için, bu iki grubun rolü Bölüm 6’da daha derin tartışılacak. Ama burada, bu iki gruba ilişkin algının Türk Bağımsızlık Savaşma ilişkin genel Alman algısını ne kadar tamamladığını ya da daha doğrusu desteklediğini ve bu algının içine ne kadar emildiğini vur­gulamak gerekir. İtilaf devletleri Büyük Savaşta bitkin düş­müşken ve Osmanlı İmparatorluğuna çok fazla insan gücü ayırmak istemezken, Kemalistlere karşı savaşmanın yükünü, yeni-emperyal tutkularla kışkırtılan Yunan ordusu çekti. Sa­vaş çok büyük ölçüde bir Türk-Yunan savaşı olarak nitelene­bilir. Olasılıkla, özellikle geç 19. yüzyılda güçlü olan Helen hayranlığıyla ve klasik Yunan dilinin hâlâ hümanist eğitimin parçası olmasıyla seçkin Almanya geleneksel olarak Yunan yanlısı olduğu için, Yunanları nasıl tasvir etmek gerektiği konusu, en azından başlangıçta birçok gazete için sorun oldu.Ama İtilaf devletlerinin vekili olarak Kemalistlerle savaşanlar Yunanlardı. Aynı anda hem Türk yanlısı hem Yunan yan­lısı olunamazdı. Bazı gazeteler biraz, hatta yalnızca Yunan yanlısı olarak yola çıktı; 1919’da taraf tutmak gerektiğini düşündüler ve zaman içinde hepsi açıkça Yunan karşıtı oldu. Anadolu’daki Yunan askerlerine “işgalci” dediler ve Yunan devletini “I. Dünya Savaşının savaş vurguncusu” olarak nite­lediler -savaşla ilgili iç tartışmalar göz önüne alındığında bu nitelemenin oldukça olumsuz bir çağırışımı vardı. Gazeteler Yunan ordusunun yaptığı Müslüman katliamlarını sıkça ha­berleştirirken, Kemalist birliklerin Rum sivillere uyguladığı şiddeti büyük ölçüde görmezden geldi -Kreuzzeitung'un say­falarında böyle bir şiddet hiç gerçekleşmedi.







    Askeri olay­ların verilme şekli, gazetenin hangi tarafta olduğunu anında açığa vurur. Örneğin Kreuzzeitung'u alalım: Gazete Türk or­dusunun raporlarını genellikle doğru olmaları zorunluymuş gibi yorumsuz basarken, Yunan raporlarını büyük ölçüde kuşkulu bir dolaylı anlatımla, olasılıkla abartıldığını ifade ederek yayınladı. Yunan ordusunun karargâhından çıkan Yunan yenilgileri ve geri çekilmeleriyle ilgili olumsuz rapor­lardan neredeyse hiç kuşkulanılmadı. Dahası, Kreuzzeitung Yunan zaferlerinden hoşlanmıyor gibiydi: Pek çok Türk zafe­ri birinci sayfadan manşete çıkarılırken, Yunan zaferleri gazetenin arka sayfalarında bir yerde ve çok kısa verildi.





    Eğlence: İtilaf Karşıtı Oyun Alanı, Türkiye

    “Anti-emperyalizm” de Türkiye ile ilgili habercilikte önemli bir temaydı ve Kemalist-Bolşevik ittifakına ilişkin geliştirilen yoruma uygundu. Bu nedenle, başlangıçtaki Ke­malist tariflerinde “anti-emperyalist” ve “Batı karşıtı” terim­leri sıkça yer aldı. Ne var ki, zaman ilerleyip 1923’te Lozan Antlaşmasına varınca, bu tür sıfatlar az çok sessizce terk edildi -anti-emperyalizmin ve Batı karşıtlığının gelecek on yıllarda da temel paradigmanın parçası olduğu İtalya gibi di­ğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak.



    Alman basını için, Türk Bağımsızlık Savaşına “İtilaf karşıtı mücadele” pence­resinden bakıp anti-emperyalist değil, daha çok milliyetçi bir mücadele olarak görmek çok daha önemliydi ve yarar­lıydı. Aslında erken Weimar yıllarında ve Alman medyası­nın Türk Bağımsızlık Savaşma ayırdığı yer konusunda İtilaf devletlerinin rolü, bu dönemde Alman medya kamuoyunun Türkiye’den büyülenecek duruma nasıl geldiğini anlamanın anahtarıdır. Canı sıkkın Alman milliyetçileri için Türkiye, İtilaf devletlerine olan öfkelerini açığa vurdukları bir tür “oyun alanı” işlevi gördü. Türkiye Almanya’ya bir ayna ve kendi başına alternatif bir gerçeklik işlevi de gördü. Alman basınının Türkiye’den ve oradaki savaştan nasıl söz ettiği üç kanıya dayanmaktaydı: Birincisi İtilaf devletleri emper­yalistti ve özünde kötüydü; İkincisi Türkler İtilaf devletleri­ne bela olacaktı ve ne olursa olsun sonunda galip gelecekti; üçüncüsü Türkiye İtilaf devletlerinin zayıflığını ve dağınık­lığını açığa vurduğu için sevinmekte mahsur yoktu. Üç kanı iç içeydi ve Türkiye üzerine makalelerde birlikte öne sürü­lürdü. Almanların, Anadolu’da gerçekte olup bitenleri İtilaf devletlerinden daha iyi bildiği özgüvenine dayanmaktaydı.

    Türkiye’yi Almanya’yla dolaysızca ilişkilendiren konula­rın ilki, savaş suçlularının İtilaf mahkemelerine iadesi sorunuydu. Bu, o sırada Almanya’da hararetle tartışılan bir konuydu ve milliyetçi sağ buna karşı çok açık bir tutum aldı. Aslında, I. Dünya Savaşındaki Alman eylemleri söz konusu olduğunda savaş suçları fikrini tamamen reddedip, konuyu İtilaf propagandası alanına havale etmeye çalıştı. Bu du­rum Osmanlı İmparatorluğu için de geçerliydi ve Türkiye, gazeteler tarafından bu “Alman meselesiyle” hızla bütün­leştirildi. Kreuzzeitung’un Enver Paşa’ya ve Talât Paşa’ya “sözde savaş suçlusu” -savaş sırasındaki Alman liderler için de aynı ifadeyi kullanıyordu- demesi şaşırtıcı değildir.1920’de bizzat Atatürk’ün ne Almanya ne Türkiye için bu tür mahkemeler olmalı dediğini aktarabilmek, o çizgide yayın yapan gazeteler için kuşkusuz mutlu bir andı. İki gün sonra Kreuzzeitung birinci sayfadan, bu eski müttefikin de İtilaf devletleri tarafından bu utanç verici muameleye (suçluların iadesi talebi) tâbi tutulup tutulmayacağını sordu. İki gün sonra Ermeni Soykırımını ve bu işe karışan Almanların ola­sı iadesini haberleştirdi. Görünüşe bakılırsa, Enver Paşa ve Imhoff Paşa’nın tutuklanmalarıyla ilgili sözü edilen makale­lerin gösterdiği gibi, gazetenin konuyu daha fazla açıklama yapmadan ele alması için söylemsel sahne hazırlanmıştı.

    İtilaf emperyalizmi ve genel olarak İtilafın kuşkulu ahla­kı, Türkiye üzerine sayısız makalede araştırıldı ve vurgulandı.

    Türkiye karşısında İtilaf politikalarının tasviri burada anahtardı ve bozulması, Almanya’da olanları yansıttı. Önce, 1919’un başında İtilaf politikası “Türkiye’nin paylaşılması” -Türkiye ile ilgili haberlerde dizileştirilen başlıklardan ve temalardan biri- olarak tasvir edildi. Ama İtilaf karşıtı dil ge­nel olarak Almanya’da daha düşmanlaşınca, İtilaf politikası tasvirleri de “Türkiye’nin yıkımı” ya da "Türkiye’nin tasfiye­si” ve daha sonra "Türkiye’ye tecavüz” (Vergewaltigung der Türkei} olarak ifadelendirildi. Bu birçok "tecavüz” türün­den biriydi; “tecavüze uğramış uluslar” sıkça kullanılan bir terimdi. En eski temalardan ve İtilaf devletlerinin Türkiye’ye kötülüğünün “kanıtlarından” biri, Osmanlı İmparatorluğunun geleceğiyle ilgili anlaşmaların sözde ihlali ve bunun so­nucunda bütün Müslüman dünyadaki infialdi. Müslümanlara verilen sözün tutulmaması, Berliner Birsen-Courier’e göre, I. Dünya Savaşının başlangıcında Almanya’nın Belçika’nın tarafsızlığını ihlal etmesinden bile daha kötüydü. Bütün Do­ğunun şaşırıp öfkelenmesi, alevler içinde yanması şaşırtıcı değildi.

    Alman basını ve özellikle Kreuzzeitung, İtilaf devletle­rinin kendi kazançları için Anadolu’ya bulaştıklarını -tüm insani yardım sözlerinin ve Wilson ilkelerinin aksine- sü­rekli kanıtlamaya çalıştı. İş bir özgürlük ya da kendi kade­rini tayin sorunu değil, yalnızca bir yağma ve vurgunculuk sorunuydu



    Türkiye “sömürgeci-siyasal kapita­listlerin sömürü nesnesi” olarak aşağılanıyordu.bir biçimde, Alman yorumcuların kafasında petrol, Türkiye’ye karşı Batılı emperyalist ihtirasların ana hedeflerinden biriy­di. Bu dil, Ortadoğu’ya Batı müdahalesini tasvir eden geç 20. ve 21. yüzyılın diline çok benzer; 1922’de bir Deutsche Allge­meine Zeitung makalesi şöyle der: “Azınlıkların korunması denilir, petrol kast edilir.”





    İtilaf devletlerini itibarsızlaştırma ve azınlık yanlısı dili­nin yapı sökümünü gerçekleştirme girişimlerinden biri de, Kreuzzeitung’da “Ermenistan ve Amritsar” başlıklı bir maka­leydi. Bu makale, Ermenilere karşı "iddia edilen suçlar”ın yalnızca Almanya’da değil, özellikle İngiltere’de nasıl sem­pati uyandırdığını tartıştı. Ama anlaşılan, birinci paragrafta işaret ettiği gibi, “silahların hâlâ ateşlendiği ve insanların hâlâ öldürüldüğü” İrlanda’dan kimse söz etmiyordu. “Amrit­sar olayıyla ilgili resmi soruşturma raporunun Hindistan’dan yeni gelmiş olması, bize en büyük ironi gibi görünüyor.” Ga­zete ardından Amritsar katliamını (Nisan 1919) anlattı; "ma­kineli tüfekle yöneten” Britanya metaforunu alıp, bu uzun makalenin ikinci paragrafını şu nidayla bitirdi: “Şimdi keşke Hindistanlılar İngiliz hükümetine bir iade edilecek suçlular listesi gönderebilseydi!” Çünkü İtilaf devletlerinin Alman ve Osmanlı savaş suçlularını iade talebi, iki ülkenin sıkça birlikte değerlendirildiği bağlamlardan biriydi. Bu Amrit­sar makalesi, İtilaf devletlerinin herhangi bir yüce ilkesi olmayan emperyalist bir kulüpten başka bir şey olmadığı­nı göstermeyi amaçlayan birçok yazıdan yalnızca biriydi. Kreuzzeitung’da başka bir makalede bunun altı çizildi:

    Türk sorununun Paris’te “onların” beklediği şekilde bir çözümünün günler içinde mümkün olması, bize kuşkulu görünüyor... İngiltere Türkiye’deki milli­yetçi hareketi dikkate almak zorunda olmadığına inanıyorsa, muhtemelen yanılıyor. Türkler kamçıy­la ya da makineli tüfekle kontrol edilebilen Mısırlı­lar ya da Hindistanlılar değildir.





    Türklerin çok zor durumda olduğu, 1911’den beri sürekli savaşlarla bitkin düştüğü, kötü donanımlı ve düzensiz oldu­ğu, başından beri Alman basınının mâlûmuydu. Gördüğümüz gibi, Thea von Puttkamer 1919’un başında Mustafa Kemal’in “ölen bir ulusun kahramanı” -ne eksek, ne fazla- olacağını ilan etti. Bu yüzden, en iyimser görüşle Kemalistler, İtilaf devletleri için bir sıkıntı olacaktı. Bunun sonucunda haber­ler, Türklerin donanımdan, mühimmattan ve insan gücün­den -esas olarak her şeyden- yoksun olduğunu durmadan vurguladı.



    Gazeteler, özellikle mücadelenin ilk aylarında Türklerden ne beklenebileceğinden emin değildi; ama Ağus­tos 1919’da bazı gazeteler riski göze aldı. Liberal-muhafazakâr Vossische Zeitung, Ortadoğu’da İtilaf devletlerine karşı çıkan çeşitli hareketler üzerine, Mustafa Kemal Paşa’yı özellikle öne çıkaran uzun bir deneme yayınladı. Makale şu sonuçlan çıkar­dı: “Özetle: İtilaf devletleri bu görünüşte çok cazip ganimetle epeyce mücadele etmek zorunda kalacaklar ve daha fazla as­keri operasyon yapmadan buna sahip olup olamayacakları ve Türkiye’yi bölüşüp bölüşemeyecekleri şüphelidir.”





    Bu noktadan sonra Türklerin İtilaf devletlerinin başına sonsuza kadar bela olacağı inancı güçlendi. Türklerin kazanacağı inancı bile yavaş yavaş yerleşmeye başladı. Bu ke­sinlik düzeyine ulaşıldıktan sonra, sağ ve aşırı sağ gazete­ler sayısız makalede, Türkiye’yi bir “quantite negligeable”
    sanan İtilaf devletlerinin Anadolu’da yaşadığı sıkıntılarla ilgili sevinçlerini ifade ettiler.

    Gazeteler, İtilaf devletlerinin Anadolu’da askeri ya da diplomatik olarak zor durumda olduğunu gösteren her haberden keyif aldı. 1920’nin başında bu önsezi gelişip, ne olursa olsun, Kemalistlerin kazanacağı inancına dönüşmüştü. Türkleri İtilaf Golyat’ına kafa tutan Davut olarak tasvir etmeye başladılar. 1920’nin sonunda Kreuzzeitug şöyle dedi: “Ne Mustafa Kemal’in askeri gücünün ve kaynaklarının çok büyük olduğuna, ne elinde gerçek bir devlet olduğuna inanıyoruz, ama İtilaf ona nasıl ulaşacak?”

    Aynı şekilde Frankfurter Zeitung’da “Doğuda İtilafın Duru­mu” başlıklı bir makale şunu iddia etti: "Kemal avantajlı bir durumda; çünkü İtilaf istese bile, Bay Mussolini tekrar hiza­ya gelse bile, muazzam bir insan çabası, silah ve para olma­dan Kemal’e karşı fazla başarılı olamaz.”


    Gazeteler, İtilaf devletlerinin Mustafa Kemal’le ilgili “haydut” ya da "çete lideri” gibi söylemlerini reddetme eğili­minde olmalarına rağmen, başlangıçta bir gerilla savaşından (Kleinkrieg) fazlasını düşünmemişlerdi. Yine de İstanbul’da­ki 50.000 İtilaf askerinin Kemalistlerin dengi, hatta onlar için bir sorun bile olmayacağını iddia ettiler -1920’nin ba­şında Keuzzeitung’dan bu alıntının gösterdiği gibi:


    “Die Lage der Entente im Orient," Frankfurter Zeitung, 12 Kasım 1922. Sıkça bildirildiği gibi, Anadolu’da Fransızlarla si­lahlı çiftçiler arasında sürekli silahlı çatışmalar olmaktadır, burada Fransızlar hırpalanmanın öte­sinde darbeler aldı.... Savaşa alışık ve deneyimli Anadolular için, büyük bölümü İstanbul’un işgali için gelen ve esas olarak renklilerden [asker] oluşan 50.000 İtilaf askeri sorun değil.

    Her şeyden önce sağcı ve aşırı gazeteler ile Kreuzzeitung, İtilaf devletlerinin Anadolu’daki durumu açıkça göremedi­ğinden, kendilerinin gördüğünden emindi. Bu kanının ba­şında eşsiz bir Alman bakış açısı vardı: Osmanlıların eski Alman askeri danışmanı von der Goltz Paşa’nın bakış açısı. Goltz’un görüşleri, Mayıs 1919’da bir buçuk sütunu Türk so­rununa ayrılan haftalık “Aussere Politik der Woche” (Hafta­nın Dış Politikası) ekinde, o zamana kadarki en uzun savaş özeti olan bir makalede okura sunuldu. Kreuzzeitung’a göre, Goltz Paşa’nın Sultan II. Abdülhamid’e tavsiyesi gerçekleşe­cekti: Anadolu’ya çekilmekle Türkler daha güçlü olacaktı. Bu Türk mucizesine anlam vermek için öne sürülen ilk açık­lamalardan biri buydu. Gazete iddiasını sürdürdü: “Türk devleti, ‘hasta adam’ öldü; ama Türk ulusu, yani sekiz yıl­dır yiğitçe savaşan ve her türlü fedakârlığı yapmaya istekli Anadolu köylüsü (anatolische Bauerntum) ne çürüktür ne de hastadır.”

    Başka bir noktada Kreuzzeitung bu imgeyi tekrar ele aldı: “Türkiye henüz ölmeyi düşünmüyor.Daha Nisan 1920’de Kreuzzeitung İtilaf devletlerinin Atatürk isya­nını bastıramayacağını savundu. Uzun bir paragraf, “sonu gelmeyen savaş yıllarından sonraki sefalet anlatılamaz” var­sayımıyla başlamaktaydı. Türkiye’deki korkunç durumun bir özetinden sonra şu sonuca vardı: “Yine de Türkiye tamamen yıkılmamıştır, hiçbir şekilde. İmparatorluğun etra­fındaki sargı henüz yırtılmamıştır.” Mustafa Kemal “Türk ulusunun güçlü bir ulusal iç yapışkanlığa sahip olduğunu ve Türkiye’nin çöküşten ötürü hasta olmasına rağmen, henüz ölmediğini kanıtlamıştır.” Ölmemiş Türk imgesi bütün ga­zeteler tarafından alınıp yayıldı ve bir Kladderadatsch kari­katüründe çarpıcı bir şekilde tasvir edildi. An­cak daha sonra, 1923’te Kreuzzeitung bu bağlamda “ölüm”ü kabul etti ve “Osmanlı İmparatorluğu öldü, yaşasın Türkiye!” diye haykırdı.

    Başından itibaren gazeteler, Yunanların ya da İtilaf dev­letlerinin Atatürk konusunda yapabilecekleri bir şey olma­dığını iddia etti; başkentini iç kesime taşıyarak ve dağlık Anadolu’yu denetimi altına alarak yerini iyice sağlamlaş­tırmıştı. Bir noktada bu kanı neredeyse histerik bir şekil aldı. 1921’de Yunanların kazanmakta olduğu ve Ankara’ya yürüdüğü haberleri geldiğinde, gazeteler yine Yunan zaferi­nin anlamını asgarileştirmekte gecikmedi. Deutsche Tageszeitung şunu ilan etti: Yunanlar Ankara’yı alsa bile bir şey ifade etmez. Mustafa Kemal’le birlikte cepheye gitme şansı bulan bir muhabirin makalesi, aynı şekilde, Atatürk’ün askerlerinin aslında yenilmez olduğu sonucuna vardı. Böylece 1920’den itibaren gazeteler Türklerin, ne olursa olsun, İtilaf devletlerine yenilemeyeceği gerçeğini övmeye başladı ve bu mesajı, Lozan Antlaşması imzalanana kadar dur­madan tekrarladı. 8 Ekim 1921'de, Yunan ordusu aylarca durmadan ilerledikten sonra Türkler nihayet kazanacakmış gibi görününce, Kreuzzeitung için her şey açıktı: “Ne olursa olsun, Türkler elde silah, hiçbir utanç antlaşmasını (Schand- frieden) kabul etmeyeceklerini bir kez daha kanıtladı.” Bu kanı, anlaşılan savaş uzadıkça daha ampirik kanıtlar gördü -aksine haberler ve Yunan zaferleri gazeteler tarafından ya görmezden gelindi ya da küçümsendi. Ardından, 1922’de, Fransa Türk yanlısı bir tutuma doğru kaydıktan sonra, Fran­sız kaynakları bile aktarabildiler: “Türklere karşı silaha sarıl­mak, diyor Fransa, yararsız ve olanaksızdır.



    Yunanlar Anadolu’dan kovulduktan, savaş bittikten ve Lozan’da barış görüşmeleri başladıktan sonra, Türkiye üze­rine haberlerin azalması beklenebilirdi. Yine tersi oldu. Sağ ve aşırı sağ gazeteler haber miktarını büyük ölçüde art­tırdı. Kreuzzeitung eylülde (İzmir alındıktan sonra) Türkiye üzerine 260 civarında, ekim ve kasımda 150’şer haber ve makale yayınladı. Eylülde Lozan Konferansının başladı­ğı 20 Kasım 1922’ye kadar çıkan makaleler büyük ölçüde

    Türk iddiaları ve konferans hazırlıklarıyla ilgiliydi. 1923’te haber sayısı ayda 30 ila 50’ye düştü -sonu gelmez uzun görüşmeler dışında fiilen hiçbir şey olmadığı düşünülürse, yine de büyük bir sayı. 20 Kasım 1922’den Ağustos 1923’te Yunan ve Türk parlamentoları antlaşmayı onaylayana ka­dar Lozan görüşmeleriyle ilgili haber ve makalelerin top­lam sayısı en az 450’ydi -görüşmelerle her zaman bağlantı­lı olan Yunanistan’daki durum üzerine çok sayıda makale buna dahil değil.

    Bu yenilenen medya ilgisinin nedenleri, çoktur. Bir kere gazeteler, çeşitli Türk başarılarından ötürü çok sevinç­liydi. Ama görüşmelerle birlikte, başlangıçta gazetelerin düşündüğü gibi, işin en zor kısmı başladı: “Hasat henüz kaldırılmamıştır.” Okuyan Alman kamuoyu için şimdiki soru şuydu: Türkler askeri zaferlerini diplomatik masada adil bir barışa dönüştürebilecek miydi? Dahası, gazeteler Türklerin sonunda kazanacağı inancını savunsa bile, Türklerin fiilen kazanmasına biraz şaşırdılar. Daha önce böyle bir şey olmamıştı. Pek çok gazete bu görüşmelerin nasıl sonuçlanacağından emin olmamasına rağmen, Sevr Antlaş­masının gözden geçirilip düzeltileceğinden hepsi emindi. Kendi başına bu durum, oldukça görkemliydi. Görüşme­lere ilişkin deneme niteliğindeki özetlerinde gazetelerin var­dığı sonuç şuydu: Diğer antlaşmalar onların gözünde İtilaf devletlerince dikte ettirildiği için, “Büyük Savaştan sonra ilk gerçek barış görüşmesi” buydu.







    Türk heyetinin her konuda, önemsiz konularda bile inatla ödün vermek istememesine, Alman gazeteleri başlangıçta şa­şırdı. Zaman içinde bu inatçılığı övmeye başladılar ve kendi­lerine yeni bir Türk kahraman buldular: İsmet [İnönü] Paşa. Atatürk’ün bir numaralı askeri komutanı ve Lozan’daki heye­tin başkanı olan İsmet Paşa savaş sırasında gazetelerden faz­la ilgi görmemişti; ilgi odağı olan her zaman Türk Führer’di. Şimdi İsmet Paşa önemli bir medya yıldızı haline geldi -el­bette Almanya’da sesi hâlâ sıkça “duyulan” Atatürk’ten son­ra. Bu noktada Türklerin İtilaf devletlerinin ödün baskılarına hâlâ direniyor olması, milliyetçi basını epeyce etkiledi. İsmet Paşa'nın başında bulunduğu heyet görüşmeleri terk edip, şaşkın İtilaf devletlerini kendi başlarına bıraktı.



    Bugünkü Türkiye’nin büyük bölümünü askeri denetim altında tutan milliyetçiler güçlü bir konumdan müzakere edebildikleri ve İtilaf devletlerinin Anadolu’daki konumlarını güçlendiremeyeceklerini hissettikleri için bu olanaklı oldu. Ankara hükümetinin güçlü dili çoğu kez yorumsuz ve kalın yazı tipleriyle verildi. Alman gazeteleri, Türklerin müzakere üslubundan aşın heyecanlanndı. “Ankara yabancı müdahalesini kabullen­meyecek,” gibi cümleler, sürekli kalın ve koyu harflerle ya­zıldı. Birçok makale, Atatürk’ten alıntılarla biterdi: “Mutlak bağımsızlığımızı kazanmak için sendelemeden ilerliyoruz.” “Bağımsızlık olmadan hayatın önemi yoktur.”

    Eylül 1922’de'makaleler, sürekli İtilaf devletlerinin karar­sızlığını Atatürk’ün muzaffer mücadelesiyle karşılaştırdı. Türklerin, Lozan’da görüşme masasında olsalar bile, sava­şa devam edeceklerini vurgulamaları, gazeteler tarafından sürekli öne çıkarıldı. Hallesche Zeitung için yaptığı bir yo­rumda Liman von Sanders şunu iddia etti: Lozan’daki Türk başarısının anahtarı, diplomatik bir çözüm bulunamaması durumunda savaşı sürdürme iradesiydi. Türklerin azmi ve onurlu tavrı, o sırada basının önemli bir temasıydı. Ga­zeteler Kemalist talepleri, normal metinden daha fazla yer kaplamasına rağmen, birinci sayfadan liste halinde verdi. Gerçekten de, Mustafa Kemal Atatürk’ün savunucusu ve sözcüsü olarak Alman medyasının rolünün bir boyutu da, Kemalist taleplerin listesini basmaktı. 1921’den itibaren bu tür talep listeleri gazetelerde çok sık yer aldı. Yunanlara ya da İtilaf devletlerine, Alman gazetelerde buna benzer bir yer nadiren verildi.



    Dersler: Bir Rol Model Olarak Türkiye

    Lozan Antlaşması imzalanınca, gazeteler doğal olarak se­vindi. Kemalistlerin kendi "Türk Versailles”ını kendi başına düzeltme başarısı, Türkiye’nin rol-model niteliğini göster­di. Belli başlı bütün gazeteler Türklerin başarı öyküsünü özetleyen ve dersler çıkaran uzun denemeler yayınladı. Kreuzzeitung birinci sayfasının yarısından çoğunu Türk mu­cizesine ilişkin bir değerlendirmeye ayırdı. Önemli paragraflarından biri şöyle diyordu: “Bir kölelik barışına boyun eğmeme irade
  • Kadın bedeninin simgesel bir penis gibi kullanıldığına inanmak, kadın bedenini ve simgeselliğini bir bütün olarak, erkek bedeninden farklı bir versiyon olarak görmekten daha kolay ve belki de daha gelenekseldir. Ama kadın bedeni fantezilerde neden bir penis oluyor? Neden, kadının önemli, karmaşık: ve yalnızca kendine özgü fiziksel, fizyolojik ve simgesel özelliklerini temsil etmiyor? Erkek üstünlüğünü korumak ve sürdürmek için ilk görüşü benimsemek daha yerinde olabilir. Böylece, kadının sadece psikolojik ve hatta "anatomik olarak" kendini kılık değiştirmiş erkek olarak başka bir alana yerleştirdiğinde ve ancak vekaleten ve yapay biçimde sahip olabildiği penise; bütün gücün simgesi olarak penise sadece erkeğin sahip olduğu inancı pekiştirilir.
  • Kitapdan aldigim butun alintilari bir paylasimda yerlesdirdim:

    < 1-ci hisse >

    -[ ] Sekiz Adımda Hedefinize Ulaşın:
    1. Hedeflenenin sorununu/durumunu belirleyin
    2. Müşterinizin, bu sorunla yaşamaya devam ettiği sürece ödeyeceği bedelin, sıkıntı verici derecede yüksek olacağını anlamasını sağlayın.
    3. Müşterilerinizin/iş ortaklarınızın tercih edebilecekleri bir durum belirlemesi yapın.
    4. Müşterilerinizin bu yeni durumun sonuçlarını dile getirmesini sağlayın.
    5. Tercih ettikleri bu yeni durumun gerçekten istedikleri şey olduğundan emin olmalarını sağlayın.
    6. Bu yeni durumun müşteriniz/iş ortağınız açısından gerçekten iyi olacağına emin olmalısınız.
    7. Yargılamayın
    8. Hedeflediğiniz kişiye, asla hatalı olduğunu söylemeyin.

    - [ ] Başkalarını nasıl etkileyebileceğinizi anlayabilmek için, insanların nasıl karar verdiğini, geçmişi nasıl andıklarını, geleceği nasıl gördüklerini anlamanız gerekir.

    - [ ] Hepimiz, insanların yapacaklarını söylediği şeylerle, gerçek hayatta yaptıklarının birbirinden çok farklı olduğunu biliriz. Diğer araştırmalar da bu olguyu desteklemektedir. İnsanlar olası bir pişmanlıkla yüz yüze geldiğinde, kendilerini pişmanlıktan kurtaracak eylemler gerçekleştirme eğilimine girer. Bu, insanları etkilemeyi hedefleyen bizlerin, aklında tutması gereken önemli bir şeydir.

    - [ ] Birçok insan, karşılarındaki insanları ikna etmek amacıyla, benzer durumlarda kendilerinin neler yaşadığını anlatır. (“Denedim, gerçekten işe yarıyor!”) Bu stratejilerin hiçbir işe yaramadığı kanıtlanmıştır. İşe yarayan yöntem, müşterinizin, hedeflediğiniz davranışı gerçekleştirdiğini hayal etmesini sağlamaktır.

    - [ ] Müşterinin pişmanlığı, bu ürünü satın aldığı için tümden pişman olması anlamına gelir. Pişmanlık beklentisi ise müşterinin ileride pişman olacağı bir seçim yapmaktan kendini engellemeye çabalamasıdır.

    - [ ] Gerçekten ikna edici olma konusunda en büyük fırsatı, müşterinizin sattığınız şeyi deneme fırsatı bulmasıyla yakalarsınız. Bu tekniğe yavru köpek tuzağı adı da verilir. Bir yavru köpeği eve götürdükten sonra geri vermeniz mümkün müdür?

    - [ ] Buna benzer yüzlerce araştırmadan şu sonuçları çıkarabiliriz:
    1. İnsanların fikirleri, düşünceleri ve arzuları, kendilerine sorulan soru uyarınca şekillenir.
    2. İnsanlar, sorulduğu zaman, o anki fikirlerini, düşüncelerini ve arzularını anlatır. Bunların şu anki davranışlarıyla ya da gelecekteki inançlarıyla hiçbir ilgisi olmayabilir.
    3. Birçok insanın aslında var olmayan, hiçbir bilgileri bulunmayan konular hakkında, örneğin; meclisten hiç çıkmamış olan bir yasa hakkında da bir inancı vardır.

    < 2-ci hisse >

    Gizli 55 taktik:

    1. Hızlı Bir Şekilde Karşılıklı Uyum Sağlayın
    2. Karşılıklı Uyumu Geliştirmek İçin Konuşmanın İçeriğini Kullanın
    3. Karşılıklı Uyum Sağlamak Amacıyla Süreçleri Kullanın
    4. Hedefinizle Senkronize Olun
    5. Seslerin Senkronizasyonu
    6. Solunumun Senkronizasyonu
    7. Duruşunuzu ve Hareketlerinizi Senkronize Edin; Ancak, Çok Dikkatli Olun
    8. Senkronizasyon Testi
    9. Ses Tonunuzu, Sesinizin Yüksekliğini, Konuşma Hızınızı Değiştirin
    10. Ortaklık Kurun
    11. Kusurlarınızı İtiraf Edin
    12. Paylaşımcı Olun
    13. Ortak Düşmanlar Bulun
    14. Hedefinize Benzeyen İnsanlar Hakkındaki Anılarınızı Anlatın
    15. Saygı Gösterin
    16. Hedefinizi Şaşırtın
    17. Söz Verdiğinizden Fazlasını Sunun
    18. Alçakgönüllülüğün Gücünü Kullanın
    19. Hızlandırın, Kolaylaştırın, Güzelleştirin
    20. ....
    21. Can Kulağıyla Dinleyin
    22. Onay İsteyin
    23. Az Bulunurluk Hissi Yaratın
    24. Kapınız Dostlara Açık Olsun
    25. Bilinmeyenleri, Bilinenlerle Bağlantısını Göstererek Anlatın
    26. Grubun Parçası Olduklarını Hissettirin
    27. Zıtlıklar Yaratın
    28. Nedenini Sorma; Çünkü, Yanıt Anlamsız
    29. Hedefinizin Saatini Ayarlayın
    30. Sarsılmaz Bir Güven Yaratın
    31. Mekanı, Gizli Silahınız Olarak Kullanın
    32. Tutarlı Olun
    33. Gizli Hipnotik Dil Kalıplarını Kullanın
    34. Bedeniniz Sizinle Aynı Dili Konuşmalı
    35. Jedi Gibi Düşünün... SOD’u (Sonuç Odaklı Düşünce) Kullanın
    36. İnsanların Bilgileri -Kendilerine ve Size- Nasıl Aktardığını Belirleyin
    37. HHG Tekniği ( Hissettiğini, Hissetmişti, Gördüler )
    38. Silme, Çarpıtma, Genelleme
    39. Not Alma Taktiği
    40. Doğru Zamanda Sesinizi Kısın
    41. 80/20 Kuralı
    42. Gelecekteki Müşterinizi İkna Etmek ve Müşteri Pişmanlığını Azaltmak Amacıyla Aşılama
    43. Esneklik
    44. Gizli Empatik Zihin
    45. Muğlak Konuşma Sanatı
    46. Üçün Gücü
    47. Sözel Vurgu
    48. Deneyime Katılım
    49. Tavırlar Yoluyla İkna
    50. Müzik Yoluyla İkna
    51. Tutarsızlık
    52. Seçenekler Azaldıkça Talep Artar
    53. İnsanlar Sizin Sözlerinize Değil; Kendi Sözlerine İnanır
    54. Kendinizi Ortaya Koyarsanız, Daha Başarılı Olursunuz
    55. Karar Anındaki Dalgalanma

    - Katıldığım bir seminerde, Zig Ziglar, “İnsanlar, onlarla ne kadar ilgilendiğinizi anlamadığı sürece, ne kadar şey bildiğinize aldırmaz” demişti.
    - Uyum olmazsa güven de olmaz, inanç da olmaz, ikna da olmaz.Karşılıklı uyum (isim): Karşılıklı güvene, duygusal benzerliğe dayalı ilişki.
    - Öz itibariyle hepimiz bencilizdir. Bir an durup kendinizi düşünün. Size, içinde sizin de bulunduğunuz bir grubun fotoğrafı gösterildiğinde önce kime bakarsınız? Elbette ki öncelikle kendinize bakarsınız. Sizden söz etmişken; karşınızdaki insanlarla herhangi bir ortamda sohbet ederken, kendinizi en fazla, sevdiğiniz konularda konuşurken rahat hissedersiniz, öyle değil mi?
    - Senkronizasyon kavramı uyum ve benzerliği içerir. Basitçe ifade etmek gerekirse, müşteriniz gibi olmalısınız. Hepimiz, bize benzediğine inandığımız insanları daha çok severiz.
    - Bu noktada farkına varmanıza çalıştığım şey, fiziksel hareketlerinizin de düşüncelerinizi beklenmedik şekilde etkilediğidir. Dikkatli okuyun; böyle bir şey görmeyi ummuyordunuz.
    - Araştırmada, başınızı yukarı aşağı sallamakla kendinize, düşüncelerinize güvendiğiniz mesajını verdiğiniz belirlendi. Başınızı iki yana sallamak ise tam tersi anlama geliyordu: Kişi kendi düşüncelerine güvenemiyordu.
    - Birlikte çalıştığınız insanlara büyük beklentiler sunarsanız, bir süre sonra, daha fazlasını beklemeye başlayacaklardır. Bu yüzden hiçbir şeyi abartmayın.
    - Daha hızlı, kolay ve iyi sonuçlar konusunda söz vermeniz, hedefinizin sizinle işbirliği yapmasını sağlayacaktır. Neden mi? •Hızlı: Çünkü, insanlar her şeyi hemen istiyor! • Kolay: Çünkü, insanlar tembeldir! • İyi: Çünkü, insanlar her zaman daha iyisine layık olduklarına inanır!
    - “VERGİ İŞLERİNİZLE BİRİLERİNİN İLGİLENDİĞİNİ BİLMEK, sizi daha MUTLU hissettirmez mi?”
    - İş dünyasındaysanız, 80/20 kuralını duymuşsunuzdur. Basitçe ifade etmek gerekirse, ulaşılan sonuçların yüzde 80’i, harcanan çabaların yüzde 20’sinden gelir. Pareto ilkesi olarak da bilinen bu kuralı ortaya atan kişi, İtalyan ekonomist Vilfredo Pareto’dur. Pareto, yaşadığı dönemde, ülkedeki toprakların ve mal varlıklarının yüzde 80’ine, nüfusun yüzde 20’sinin sahip olduğunu belirlemişti.
    - Empati nedir? Olayları, karşı tarafın gözünden görebilme, karşı tarafın ayakkabılarıyla yürüyebilme becerisidir.
    - Muğlak konuşma sanatı, ustalıkla uygulanması durumunda, insanları olumlu yönde harekete geçirebilir. Üstelik bunu örtülü bir şekilde gerçekleştirir.
    - Kimi zaman, insanın en acımasız eleştirmeni kendisidir.
    - Katılımın; insanların, farkına bile varmadan, daha çabuk bir şekilde ikna olmalarını sağlayacağını unutmayın.
    - Siz de beyninizin çevresine benzer surları örün. Girmesine izin vereceğiniz şeyler konusunda çok seçici davranın. Düşüncelerinizi, başkalarının olumsuz ve kötü niyetli düşüncelerinden koruyabildiğinizde, insanların, yanlarında olmanızdan keyif aldığı birisi haline geleceksiniz.

    < 3-cu hisse >

    1. İnsanların yaşamlarındaki deneyimlerini anlatmak amacıyla kullanmayı seçtiği sözcükleri dikkatle dinlerim. Bunu yaparken, insanların kullandığı sözcüklerin, o sıradaki duygularını da etkilediğini fark ettim. Bir başka ifadeyle, “Mahvoldum” dediğinizde, “Olayların nasıl bu hale geldiğini anlayamadım?” dediğiniz andakinden farklı şeyler hissedersiniz.
    2. Olmak, sahip olmak, yapmak istediğiniz her şey zihinde başlar. Başarının başlangıç noktası, kendi zihninizdir. İster bir insan olsun, ister bir yer, isterse bir obje, arzuladığınız şeyi önce zihninizde canlandırın.
    3. Her yeni gün yeni bir başlangıç; doğru ve iyi şeyler yapma, amacınıza bir (ya da iki, üç) adım daha yaklaşma fırsatıdır.
    4. Başarı, sadece istediğiniz şeye odaklanmanız sonucunda ortaya çıkar. Bu çabayı sürdürmek için gereken enerjiyi, sadece ve sadece kendinizde bulabilirsiniz. Kimse bunu sizin yerinize yapacak değildir.
    5. Acil ve Önemli Matrisi, Sonuç Odaklı Düşünce ile gizli ikna becerisinin gücünü birleştiren bir zaman yönetimi aracıdır.
    6. Başarının yolu, olumlu yönde değişimin kaynağının kendi beyniniz olduğunu, kitapların size sadece bu değişimi gerçekleştirmenize yardımcı olabilecek hammaddeleri (bilgiler, teknikler, ipuçları) sağlayabileceğini bilmekten geçer. Fark, odaklanmadadır. Kurbanlar dışarıya odaklanmıştır. Başarılı insanlar ise içlerine.
    7. İyi bir hikâye:• Bir amaç, karşınızdaki kişiye aktarmak istediğiniz bir mesaj taşımalıdır. •Bilinçli olmalıdır. Neyi, niye anlattığınızı net bir şekilde bilmeniz gerekir.
    8. İnsanlar, bir şeyin doğruluğuna dair kanıtlar görmek ister. İsimler, tarihler ve yerler aslında bir şey kanıtlamasa bile, en azından dinleyicinin zihninde hikâyenin gerçek olduğu yanılsamasını yaratacaktır.
    9. Gülmek önemlidir. Sağlık verir. Gülmemek ise bağışıklık sistemine zarar vererek ömrünüzü kısaltır. Dolayısıyla, biraz “gevşeyin” ve “gülün.”
    10. Peki, insanlar neden okumuyor? Çünkü, merak etmek yerine haklı olmayı tercih ederler de ondan. Siz meraklı olun.
    11. Gizli İkna Taktikleri’nin temel amacı, hedeflediğiniz kişiyi bulunduğu yerden sizin olmasını istediğiniz yere taşıyabilmektir. Buna, “Karar Yönlendirmesi” adını veriyoruz
    12. Kararsızlık, strese yol açan, değerli enerjinizi tüketen bir kısır döngü yaratır. Strese, sıkıntıya ve korkuya neden olur. Kısa süre içerisinde zihninizdeki tablo giderek olumsuz bir hal alır. Bu sayede daha da kaçarsınız.
  • Dünyadaki suçları, aptallıkları ve canavarlıkları öte dünyada adaletin sağlanacağı inancıyla kabul eden "ölü Kilise" ile Tolstoy'un işi yoktur. Bu teselli inancı, bu dünyada işkence ve yoksulluk çekenlerin bir başka krallıkta Baba'nın sağında oturacakları hayali ona mevcut toplumsal düzeni sürdürmek için uydurulmuş hilekâr ve zalim bir efsane gibi geliyordu. Adalet şimdi ve burada sağlanmalıdır.