• 214 syf.
    Din Nedir?
    Neredeyse çoğu insanın üzerinde durduğu bir konu. Benimde aklımı oldukça meşgul eden bir konu. Sorguluyorum, sorgulamaya devam ediyorum. İnanıyorum, inancım var. Lakin aklımın kabullenemediği konularda var. Böyle kitaplar o yüzden ilgimi çekiyor. Tolstoy’un yeri bende ayrı zaten. Klasikleri seviyorum ama Tolstoy’u daha bir ayrı seviyorum. Ne zaman aklıma bir şey takılsa bu soruların, konuların çok uzun zaman önce Tolstoy tarafından yazıldığını, kitaplarının konuları arasına girdiğini görüyorum. Bu sebepten olsa gerek ona olan hayranlığım da. Oysa daha birçok kitabını okumadım. Ben her şeyin aslında sevgi kavramında çözüldüğünü düşünüyorum. Tolstoy İnsan Ne ile Yaşar kitabında buna değiniyor. Diğer kitaplarında da görebiliriz sanırım. Bu kitapta da her ne kadar din, Hristiyanlık, kilise gibi konular geçse de dikkat ettiğinizde temelde Sevgi olduğunu fark edersiniz. Din Nedir? Kitabı bana biraz İtiraflarımı anımsattı.

    Kitapta adından anlaşılacağı üzere Tolstoy’un din üzerine düşüncelerini, felsefesini görüyoruz. Okuduğum kitap 215 sayfa olup Kaknüs yayınları tarafından 1999 yılında basılmış. Üç kısımdan oluşuyor ilk kısımda 17 bölüm var. İkinci kısım tek bölüm, Din ve Ahlak adı altında kendisine sorulan sorulara verdiği cevaplar var. Üçüncü kısım ise Aşkın Kanunu ve Şiddetin Kanunu olarak adlandırılmış. Bu da 19 bölümden oluşuyor. En sonunda ise Ekler var.

    Kitap genel olarak belli başlı konular üzerinde yoğunlaşıyor. İlk başta çok ilgi çekici gelse de biraz ilerledikten sonra benzer şeylerin tekrar edilip durması okumamı yavaşlattı. Genel olarak Hristiyanlık, sahte Kilise Hristiyanlığı, Siyasete alet edilen Hristiyanlık ve diğer dinler üzerine yazılanlardan oluşuyor diyebilirim. Hristiyanlık yerine İslam yazınca da pek bir şey değişmiyor. O zaman Hristiyanlığın yaşadığı sorunlar şuan İslam’da yaşanıyor. Yine de Tolstoy’un bu kitabında Hristiyanlığı övdüğünü söyleyebilirim. Ama dikkat! Bildiğimiz kilise Hristiyanlığını değil.

    -Kitabın ilk bölümünde bahsedilenleri unutmamak adına notlar almıştım. Aşağıda yazdıklarım konu olarak bölüm sırasıyla gidiyor. Bazı şeylerin tekrar etmem de bundan dolayı.

    Teknoloji ile Din konusuna değinmiş. Teknolojinin dini etkisiz hale getirdiğini savunanları eleştirmiş. Okumuş, dine inancı kalmamışların inanıyormuş gibi yaptıklarını, Berthelot’un aksine Bilim’in din yerine geçemeyeceğini, aklı başında olan hiçbir topluluğun dinsiz yaşayamayacağını çünkü insanın hayvanlardan farklı olduğunu söylüyor. Beşikteki çocuğu öldüren meleğin kıssası üzerinden açıklama yapmış. Dinin tanımını en temel tanım olarak Din; insan ve Allah arasındaki bağ şeklinde vermiş. Başkalarının yaptığı tanımlara da yer vermiş.(Vauvenargues, Schleiermacher ve Feuerbach, Bayle, B. Constant, vs…)

    Yahudi, Yunan, Brahma, Budist’in dinden ne anladıklarını, Comteu’nun inanç sisteminden o ve onun gibi şeylerin bir din olamayacağını söylemiş. Moliere’inin “gönülsüz doktor ”undan örnek vererek gönderme yapmış. Nasıl kalpsiz yaşanmazsa dinsizde yaşanmayacağını, dinin dün ve bugün olduğu gibi gelecekte de olduğunu söylemiş. Birden çok din olmasının nedenlerine değinmiş. Dinlerin tahrif edilip doğru yoldan şaştığını, dinlerinde doğup büyüyüp öldüğünü söylemiş. Brahmanizm’in çökmesiyle Budizm, onun çökmesiyle Hristiyanlığın ortaya çıkmasını ondan sonra da İslamiyet’in çıkmasını örnek veriyor. Bütün insanların eşitliği kavramının tüm dinlerde olduğunu, bunun asli ve zaruri özelliği olduğunu söylemiş.

    Duygu, akıl ve telkin den bahsetmiş. Bunların biri olmadan diğerinin de etkili çalışamayacağını, hayati önem taşıdığını söylemiş. Bunların din ile bağlantısına değinmiş. Dinde tahrif başladığında duygu ve akıl zayıflar telkin güçlenir görüşündedir. Yaşanan ayrımcılıklardan söz etmiş. Musevilerde Goy, diğer dinde mübarek, günahkar gibi ayrımlardan… Hristiyanlığın bu ayrımcılıkta yerinin ayrı olduğundan bahsetmiş. Din adamı ile din adamı olmayan gibi ayrımlar yapılmış.

    Kilise Hristiyanlığının Din adamı ile din adamı olmayan gibi zengin ve yoksul, efendi ve köle gibi eşitsizliklerden bahsetmiş. Asıl Hristiyanlığın, Mesih öğretisinin eşitsizliği kabul etmediğini aktarıyor. İncile yapılan eklemelerden söz ediyor. Bu eklemeye göre güya Hz. İsa semaya çıkarken bazı insanlara ki bunlar din adamları, yetki vermiş. Kilise’yi eleştirmiş. Hem aklın hem de kutsal sayılan kitapların üstüne çıkarılmış. Vaftiz saçmalığına değinmiş. Dindeki birçok öğretinin saçma olduğunu söylüyor.
    İman dan bahsedilmiş. Atomların tesadüfen bir araya geldiğini düşünen şuurdan, ruhumuzun hayvanlardan geldiğine inanan Hindu örneğini vererek günümüz insanlarının imanın ne olduğunu bilmediklerini dillerinde tekrarladıklarını söylüyor. Kilise Hristiyanlığının iman ile olan anlamsız ilişkisini yorumluyor.

    Atilla ve Cengiz Han’ın zalimliklerinin din adı altında yapılan zulüm kadar kötü olmadığını, en azından onların yüz yüze yaptığını, din adı altında yapanların sahne arkasında işlediklerine değiniyor. Günümüz insanlarının teknolojinin ilerlemesine rağmen hayattan zevk alamadıklarını söylüyor. Bir de şimdiki teknolojiyi görse neler derdi kim bilir…

    Ahlak hiçbir dönemde bu kadar ayaklar altına alınmadığı düşüncesinde, fakir ve eğitimsiz insanların din adı altında en çok kullanıldıklarını fakat aslında imanın ne olduğunu bilmediklerini, Hristiyanlık kavimlerin dinden kopmaları ile başıboşluğun, hırsızlığın, cinayetlerin arttığını söylüyor. Düşününce Hristiyanlık için dedikleri şuan İslam içinde geçerli.

    Dine gerek olmadığını söyleyenlerin Hakikate günümüz inananlarından daha yakın olduğunu, dinin yokluğundan dolayı günümüz insanlarının zalim, vahşi ve ahlaksız olduğunu söylüyor. İncil’den İnsanların karanlığı aydınlıktan daha çok sevdikleri ile ilgili örnek vermiş. Nietzche’nin fikirleri hakkında konuşmuş. Onu olumsuz şekilde eleştirmiş. Türk sultanlarının neyi koruyor her şeyden fazla neyin üzerine titriyor sorusuna cevap vermeye çalışmış. İktidar orduya, ordu dine dayanır diyor. Haklı da… Nasıl kitleler sahte bir dinin etkisindeyse sözde aydınlaşmış kimselerde sahte bilimin etkisindedirler görüşünü dile getirmiş. Eğitim ile dinin nasıl aşılandığını, sorgulamadan belli kalıpların öğretilmesi sonucu oluşan akıldaki çelişkilerin insanın nasılda korkunç bir tahrife uğradığını görebiliyoruz. Güçlü olmayan şahsiyetler büyüdükleri aldatmacadan kurtulamazlar diyerek güzel bir vurgu yapmış.

    Dinler harici biçimlerde birbirinden ayrılsalar da temel ilkelerde hepsi aynıdır görüşünde. Sana nasıl davranılmasını istiyorsan başkasına öyle davran ilkesi ile ilgili yazmış. Dinlerdeki akla mantığa sığmayan davranışları(Teslis, Bakire Anne, İndralar, Hz. Muhammet’in Miracı) yerine Allah’ın bir ruh olduğu ve onun tecellisinin içimizde hüküm sürdüğü, bu ruhun gücünü yaşantılarımızla artırmamız gerektiğini söylüyor. Düzenli bir insan toplumu inşaa etmenin kuvvetten geçtiği görüşünün benimsenmesinin dine olan etkisine değinmiş. Din süsü verilmiş aldatmacayı yıkıp hakikati benimsememelerinden yakınmış. Bir kısır döngü haline gelmiş bu durumdan hükümetlerin neden çıkarmadıklarını, onlar yapmıyorsa sahte dinlerin aldatmacasından kendini kurtarmışların neden bu görevi üstlenmediği açıklamış. Yüksek sınıfa mensup olanların, kitlelerin sorunlarını dert ediniyormuş gibi görünseler de işin öyle olmadığı, buna rağmen hayatını dini için feda edecek kimselerin oldukları, bunların küçümsendikleri, mahkum edildikleri, kısır döngüyü böyle insanların parçalara ayıracağını söylemiş.

    -Kitabın ikinci bölümü olan Din ve Ahlak’ta Tolstoy’un kendisine sorulan sorulara cevap olarak yazdıkları yer alıyor. Dinin dört tanımı üzerinden açıklamalar yapmış. İman nedir sorusuna cevap vermeye çalışmış. Önerilerde bulunmuş. En sonunda ise özet şeklinde iki soruyu iki cümlede cevaplamış.


    -Kitabın üçüncü bölümü olan Aşkın Kanunu ve Şiddetinde de benzer şeyleri görebiliriz. Önsözde kabir kapısına gelmişken susmayıp bildiklerini anlatacağını söylüyor. Her bölüm başında alıntılar var. Bazıları kendine bazıları başka yazarlar ait.

    Hristiyanlığın tahrifi, insanların inançtan uzaklaşması, insanların elinde hayatın anlamı kalmadığından bahsetmiş. Bir şeyi herkes yapıyor diye o şey doğru olacak değil.(Bunu zamanında Fizik hocamız kavratmıştı). Hristiyan ülkelerin birbirlerinden nefret etmeleri, büyük devlet olamamaları, Kilisenin yalanlarından, Katolik, Ortodoks, Luther’den bahsediyor.

    Şiddete değiniyor. Hristiyan milletlerin arasındaki hayatın korkunç bir hal almasından, bunun nedenlerinden, Kilise konseyi, yalanları ile milyonlarca insanın kanına giren, İsa Mesih’in asıl öğretisinin gerçek anlamını anlamadıklarını, Hristiyanlık dini yaşamaktan çok alışkanlık olması, Kalpte değil de dilde olması, Kilise Hristiyanlığı bozsa da anlam ve önemini herkesin bildiğini söylemiş.

    Hristiyanlığı övmüş. Şahsi gaye değil de birlik beraberlikten bahsetmiş. Hristiyan milletlerin yanlış anlayıp, hayatı yıkan bir dini benimsediklerini, Sevginin kurtuluşa götüreceği, her dinde bunun var olduğunu. Merhamet, şefkat, hayırseverlik gibi duyguların diğer dinlere göre Hristiyanlığın bu duygulara daha yakın olduğunu söylemiş.

    Şiddet olmadan hayatın olabileceğini idrak edemiyorlar düşüncesinde. Hz İsa’nın öğretisinin hakiki anlamı sevgiyi hayatın yüce kanunu olarak kabul etmek olduğunu söylüyor. Cehennem kelimesinin yanlış yorumlanması sonucu dine çok zarar verdiğine değiniyor. İçimizdeki kötülükten arınmamız gerektiği, asıl Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın öldürmeyi değil sevmeyi öğrettiğini söylemiş. Hristiyanlığın ayrıcalıklı sınıfların aleti olup hakikatten uzaklaşması değinmiş. Hristiyan asker olamaz ve birini öldüremez. Kilise Hristiyanlığı hakiki Hristiyanlığın düşmanıdır. Hristiyan ve asker mevzusunu uzunca anlatmış. Hristiyan asker ve yine sevgi üzerine durmuş. Hayatı kurtaracak şeyin Hristiyanlık olduğunu söylüyor. Şiddeti dışlayan hakiki Hristiyanlık…

    İnsanın ruhu yaradılıştan Hristiyandır demiş. Övmüş. İnancım gereği kitapta katıldığım yerler kadar katılmadığım yerlerde var. Örneğin bu görüş.

    Kilise dini aldatmacası ve siyasetinden kurtulabilseydik asıl engel insanların ruhundan silinirdi sonucuna varmış. Uyanmış insan devlet denilen şeye inanmaz, Hükümetsiz otoritesiz nasıl yaşarız sorusuna cevap aranmış. Devlet geçici bir şeydir demiş ve açıklamış. Ahlak çağından uzak olmaktan yakınmış. Şiddeti meşrulaştıran sosyal yapıdan, Devletlerin işledikleri büyük suçlara, Sahte Hristiyanlık ve hükümet aldatmacasından kurtulmaya, Şiddet ile birlik olmayacağına, Birlik beraberlik çözümü barındırdığını söylemiş. Yeni bir hayat tarzına girmemiz gerektiği görüşünde…

    Kitap sonunda ekler var. Burada; Rusya’daki mevcut yapının çökeceğinden, cinayet işlemenin bir mazeretinin olamayacağı, sahte dini öğretilerden kurtulanların sayısı artsa da sahte devlet öğretilerinden kurtulamadıklarına değinmiş.Gerekli olanın, kötülüğe karşı şiddeti yasaklayan Hz İsa’nın öğretisini hatırlatmak olduğunu söylemiş.

    Buraya kadar okuduysanız kitap hakkında aklınızda bir şeyler oluşmuştur. Bence ağır bir kitap sayılır. Din dedik mi bana ağır geliyor. Ondan öyle demiş de olabilirim.
  • 144 syf.
    Öyle bir eser okuyacaksınız ki ama durun bir dakika okumadan evvel uymanız gereken kuralları anlatmalıyım. Kitapta mı yazıyor bu kurallar ? Tabii ki de hayır, sadece benim yaşadıklarımı yaşamamanız adına ufak bir hatırlatma.
    Okumaya başlamadan , yapmanız gereken tüm işlerinizi bitirin, randevularınızı tamamlayın sadece kitaba ait zaman yaratın. Niye mi? Ben şöyle bir göz gezdireyim diye elime aldım ve esiri oldum bitirene kadar bırakamadım. Tüm gün boyunca yaptığım tek şey bir sonraki sayfayı merakla çevirmek not almak ve alıntılara bakarak paylaşmak oldu. Rutin işlerimin tamamı aksadı, hiçbir mesajıma bakamadım. Dünya ile irtibatım kesildi tek iletişimim roman oldu.
    Sigara içenler , okurken kaç tane daha ekleyecek günlük limitine , artış olacak endişe etmeyin fark bile etmeden kendiliğinden gelişen bir durum.
    Çay severler ya da benim gibi kahve tiryakisi olanlar , çayınız kahveniz de hazır ve nazır pozisyonda size eşlik etmek için beklesinler. Haa unutmadan hiç denemediyseniz türk kahvenizi kulpsuz fincanda bir kere de olsa için. Neden mi? Spoiler yok , kusura bakmayın Boşnak olduğum için senelerdir bu şekilde içtiğim kahvenin kulpsuz fincanda olma sebebi eserin içinde, okuyun anlayın ve lütfen tekrar ediyorum bir kere deneyin.
    Evet gelelim romana;
    Yazarımız her ne kadar ‘’ ben size bazılarının hayatlarından ve bazı acılardan bahseden bir hikaye anlatacağım , siyahın da bulaştığı fazla renkli bir hikaye ‘’ diye başlatsa da Mavi Otobüs yolculuğunu mütevazilik ettiğine inanıyorum. Onlarca hikaye var, onlarca acı, onlarca ‘’ at otobüsten kurtul şu yolcudan, lanet olsun senin gibisine ‘’ dedirten onlarca karakter var.
    İsminin anlamından bi haber, varlığından rahatsız Avni Kaptanın otobüsünde kimler yok ki?
    Şehit çocuğu, tıp öğrencisi, akıllı duyarlı, aşkına sahip çıkan korumacı adam gibi adam. İyi ki varsın dedirten, geçmişini unutmayan, Bahar’a olan hakiki aşkın tarafı insan evladı Kemal.
    Şeytanın insanda yansıyan hali . Bir gün göz göze gelirsek dedim yüzüne tüküreceğim dünyaya gelişi bence ihmal kaynaklı ancak ne yaparsınız ki kazalarda zarar tazmini maalesef yok . İnsanlığın yüz karası ‘’ Çokta tınnn’’ Zararın, yalanın , kötülüğün, şerrin işgal ettiği tüm alanın zehir abidesi Reis Musa..
    Yapma, ne olur aldanma öyle üç beş fiyakalı hediyeye, süslü cümlelere görünüşe kanma diye diye hikayesini inşallah umduğum gibi sonlanmaz umuduyla okuduğum ancak öteki olmanın kaderini kendileri yaratan , yalan ilişkilerde asıl olmaktan ziyade öteki olmanın farkına varmak istemeyen Merve ahh be Merve ahh..
    Eleştirel ve vicdansız, ukala ancak güvensiz, kibirli küstah buna rağmen yakışıklı ve eğtimli olmayan , başkalarının onun hakkındaki en ufak düşüncesine bile dikkat etmeyerek saygı duymayan, toplumun yalaka kısmının eseri sahtekar Abdullah Sami..
    Her birinin ayrı kişilikleri , öyküleri ve yanlarında anlatılan karakterlerin de bir o kadar daha ibret alınacak , acınılacak ya da aferin dedirtecek eşlikleri..
    Demiştim en başta onlarca öykü, onlarca empati, kızgınlık , hayranlık yaratacak duygular içinde kalacaksınız.
    Hele ki Ömer , Balkan kökenli Ömer’in nelerin görmezden gelindiğinin, lafla klavye ya da televizyon haberleri karşısında kuru laf kalabalığından başka hiçbir icraatın olmadığının yüzümüze tokat gibi çarpılacak hikayeleri.
    Aida Spahiç, Novi Pazar doğumlu, tıpkı annem ve babam gibi. Benim ailem de Boşnak. Aida’nın yaşadıklarını birebir yaşayan onlarca akrabam oldu. Dünyanın sessiz kaldığı katliamda, annemin her gün bir yakınım daha öldürülmüş ağıtları arasında bizim evde hiç sessizlik olmadı. Katliam öncesi ve sonrasında defalarca gittiğim topraklardaki farkı, bakışları, duyguları sıradan turistik bir geziye giderek anlamanız imkansız.
    Aynen Ceylan Maaruf’un
    Dil, din, ırk ayrımı gözeterek eziyetten kaçınmayan , istediğin gibi yaşayabilirsin ancak benim onayımdan geçtiği müddetçe dayatmasıyla bakışları , duyguları insan olmayanların acıttıkları canları yaşadıklarını anlayabilmemiz gibi.
    Ben olsam ne yapardım dediğim defalarca empati kurmaya çalışsam da sonlandıramadığım ‘’ Amca ve Yeğeni ‘’ hikayesini ve İlyas Dede ile Aysel Ninenin aşkını bahsetmeden geçmek çok büyük ayıp olurdu.
    Otobüs yolculuğu sona ererken yani roman da biterken vücut organlarımın işlevlerinde aksaklıklar oldu. Öyle yaralar oluştu ki öyle izler bıraktı ki ömür boyu taşıyacağımdan eminim Bir ayakkabı tamircisinin çocuğunun şehirde yalınayak gezmesi kadar tuhaf bir duygu bu , toplumdaki bağlantılarda dikkatli ancak tavırlarda duruşlarda ne kadar eksik kalmışım, ne kadar iyi olsam da o kadar iyi değilmişim dedim.
    Metroda olacaklar için de şüphe ettiğim şeylerin doğrulandığını duyup hayal kırıklığına uğrayarak yutkunmak zorunda kalmamışımdır inşallah diye temenni ediyorum.
    Bana bu güzel eseri okuma imkanı sağladığınız için, şu kendimi sorguladığım neyim ne olacağım yargılamalarımın kararını verememiş olduğum zamanda hem de .
    Kaleminiz daim okuyanınız anlayanınız bol olsun inşallah.Yüreğinize , duyarlılığınıza, kelimelerinize sağlık Mehmet Y.
    Mutlu olmayı bırakmak istemiyorsanız, halen insani duygular taşımaktan , empati kurabilmekten hoşnutsanız muhakkak okuyun ve okutun.
    Keyifli okumalar..
  • Başta belirtmem gerekir ki bu inceleme benim algıladığım bir dünya. Eğer eseri okumamışsanız okumanızı tavsiye etmem. Çünkü benim algılarım üzerinden sizin algınızın yeşermesi belki de esere yapılabilecek en büyük ihanettir. Bu ihanetin sorumluluğunu üstlenmiyorum. Kendime sadece bir hatırlatma, not babında düşüyorum. Belki de bu kendi zihnime yapmış olduğum bir ihanet. Çünkü her hatırlanma aynı hatırlanma olacaksa sanırım olacak gibi. Aynılığı yaşamak oldukça büyük bir işkence belki de haksızlık. Bu yüzden daha geniş, daha kapsamlı yaklaşmak istiyorum, haliyle farklı yerlere sıçratıyor getirdiğim yorumu. Hem, yazarken beyin daha çok çalıştığı gibi daha da sınırlıyor kendini. Açıkçası bu bir çıkmazlık halinden öteye varmıyor. Şu da var ki: Güçlü bir hafıza için düşlemek oldukça zengin bir uğraş ama ben hafızama güvenmediğim/güvenemediğim için yazmak zorunda kalıyorum.

    Hayranlık duyduğum eserlere inceleme yapmak benim için korkunç bir kâbustan başka bir şey değildir. Eseri ve eserle beraber yazarı yanlış anlayıp yorumlamaktan değil benim korkum. Benim korkum, eserle zihnimde yarattığım o muazzam dünyaya sınır getirmek, bir yere sabitlemek, zihnimi sınırladığım haliyle düşünme korkusudur. Bazen bir eserin ismi ve konusu yetiyor bilincimin sarsılması için. Sarsılan bilincimle eseri yahut eserin ismini öyle bir hayal ederim, öyle bir yüceltirim ki isim ve konusundan sonra eğer kendi yaratmış olduğum dünyayı sayfalara döksem belki yeni bir eser ortaya çıkacaktır. Hatta zihnimde eserle ilgili yaratmış olduğum dünya eserle tamamen zıt olabilir yani hiçbir alakası da olmayabilir. Böyle düşünüp bir daha o eseri ellemeye cesaretim kalmaz. Çünkü isimle kendi hafızamda yaratmış olduğum dünyayı yerle yeksan etmek istemem daha doğrusu böyle bir cürette bulunamam. Belki de bu kendime yaratmış olduğum muazzam bir duvardır, bilmiyorum. Belki de eseri okumam bana oldukça büyük bir zenginlik katacaktır, deneyimleyince anlıyor insan. Godotyu Beklerken…. İlk bu isimle karşılaştığım vakit bilincim oldukça sarsılmıştı. Neyin beklentisi? Kim bekliyor? Beklenen ne? İlk düşlemede bu soruları sordum. Vakit geçtikçe düşünmeye devam ettim. İsim bilincimi sarsa da ileriye götüremedim işi. Çünkü yazar sınır getirmişti: Godot? Bekle/Bekleme/Beklemek/Beklenti… Godot kimdi? Ve bekleyen kimdi? İsim üzerinde çok fazla düşündüm sonra konusuna baktım bir paragraflık konusuna. Bilincim daha da sarsıldı. Yaklaşık bir ay kadar sadece konusunu düşünüp durdum. Elbette gündelik işlerimi aksatmadan. Aklımı sürekli kurcalayan bu esere nihayet başlama cesareti gösterebildim. Çünkü anladım ki benim düşündüğüm oldukça basit ve sınırlanmış/sınırlandırılmış birkaç parça kopuk, zayıf hayalden ibaret…

    Bu incelemede incelemenin birçok unsurundan vazgeçmek durumundayım. Bu eseri tam anlamıyla yahut bize düşen anlamıyla bir yazı yazıp bitirmek imkânsız. Sürekli düşündüklerinin üzerine yeni düşünceler ekleyen; fenomen, fenomenliği her geçen gün başka alanlara sıçrayan, sıçradığı her alanda yeni yeni çeşitli düşüncelere sebebiyet veren bir eser. Yani, gösterenin ötesine her zaman uzanan bir eser. Bana kalırsa tüm zamanların en iyi beş kitabına dâhil edilmeli amma kaç kitap okudum ki böyle bir şey söyleme cesaretinde bulunuyorum? Veya neden düşüncemi bütün herkes için geçerli kılmaya çalışayım? Okuyarak, bitirerek bitmeyen bir eser, tam aksine her okuyuş yahut düşünüşte yeni bir okuma daha gerekli kılıyor.

    Yaşam, engelleri aşmak üzerine kurulu. Yaşam, engelleri aşarken verdiği haz üzerine kurulu. Aksi takdirde birinci engel aşındıktan sonra kimse ikinci engelle uğraşmak istemez. Haz vermedikten sonra ne anlamı kalır aşmanın, aşmamanın yahut aşamamanın? Ve bu engelleri aşarken hazza bahaneler gerekli. Yani hazzın da karnı boş çalışmıyor. Hazzın kendini beslemesi gerekli ‘’beklenti’’ içinde girip ve beklentinin karşılanması gerekli. Birinci engelde beklenti karşılanmazsa ikinciye zor dayanır. İkinci defa da beklenti karşılanmazsa artık haz ölür ve insanlar durur, yerinde sayar, geriye döner. Tamam, ampul için bininci deneme belki gerçekleşmiş ama milyarlarca insan denememiş bunu da gözden kaçırmamak gerekli. İşin bu tarafına vurgu yapıyorum. Hepimizin kendi kendine yaratmış olduğu bir Godot var. Kendimiz bir Godot yaratmasak dahi başkaları bize özenle bir Godot yaratmıştır. Bizi bir beklenti içine çoktan sokmuşlardır. Beckett ne yapmak istedi? Bütün Godotları öldürmemizi mi istedi? Neyle ve nasıl öldüreceğiz? Aslında bunun cevabı basit: Beklemeyerek. Yani Beckett diyor ki: Hayat bir ıstıraptır, bu ıstıraba giden tek yol beklentilerimizin yarattığı yıkıntılardır ve o yıkıntıları ortadan kaldırmanın tek yolu beklentilerimizi hiç acımadan öldürmemiz gerekmektedir. Oldukça sağlam, oldukça çekici bir varoluşsal savunma. Tabii, Samuel bunu söylemiyor, bana bunları düşündürttüğü için söylüyorum. Belki de söylüyordur, bilmiyorum, bakmadım. İşte bu yüzden Godot gelmiyor, gelmez de. Oldukça trajik ve komik bir sahnedeyiz. Bu sahnede durdukça alkış beklentisi içinde çok güzel hareketler yapıyoruz(!)

    Kitabın isminden içeriğe geçecek olursak. İsim ve içerik tamamen örtüşmektedir.

    Burası, Samuel Beckett sahnesi. Bütün inançların kafasının karıştığı bir sahne. Bu sahnede alkış yok, gülmek, ağlamak yok. Bu sahnede yalnızca gerçeğin trajedisi var. Bu trajedi bir ağıt değil bir düşünce trajedisi. Bu trajedi seni hareketsiz kılan tek trajedidir. Çünkü bu sahnede Samuel Beckett soruları soruyor. Üstelik cevapsız sorular. Bu sahnede olan şey: Godotsuzluk değil, Godot. Godotun geride bıraktığı yıkıntı, uçurum.

    Estragon (Gogo): Geçmişini hatırlamayan, güdüleriyle hareket eden biridir. Bu karakter toplumun unutkanlığını temsil etmekle beraber ayaktakımını da temsil etmektedir. Bu gibi tiplere hangi yönü işaret edersen o tarafa yığılır ve yığıldığı tarafı tarumar eder. Yakar, yıkar, biçer ardından unutur ve yaşamaya devam eder. Karşı çıkmazlar. Akıl eksikliği her zaman kendini gösterir. Bu grup, demokrasi ve propaganda ile hâkim olanların hâkimiyet garantisidir. Bu gruba acımak sanırım bir ihanettir. Acımamak ise insanı/insanları faşizme götüren bir eylem olarak kendini gösterir. Bu değişmez ve sarsılmaz yazgı eğitimle de çözülecek bir iş değildir. Bunların beklentileri ve kurtarıcılık arayışları hiçbir zaman sönmez, söndürülemez. Farkında olanlar için bu grup acı bir yazgıdan başka bir şey değildir.

    Vladimir (Didi): Soru sorar, düşler ve düşünür. İnsanlık yanı ağır basar. Bu kişi orta sınıfı temsil ediyor. Küçük burjuva sınıfı. Kafa bırakmamak için kafayı çalıştırmaya çalışan sınıf. İyi eylemleri olduğu kadar kötü eylemleri de olan bir kişi. Gogo gibilerini yanında tutar, onlara ümit bağışlar. Yani Gogoya Godotu veren kişidir. Beckett, hayat felsefesinin özünü, bekleyişini, kendisini hayatta hiçbir şeyin anlamı ve önemi olmadığını bu karakter ile verir. Yani bu karakter trajedinin, komedinin kendisidir.

    Pozzo: Lucky’nin sahibi, sömüren, varlıklı, güçlü. İnsanları kendi türü ve kendi türü dışındakiler olarak ayıran, insani yönü hemen hemen hiç olmayan biridir. Kendine düşkün, kendini seven daha da ileriye gidecek olursak kendine tapan ve tapılmasını isteyen biridir.

    Çocuk: Saf ve temizdir. Elçidir. Godotun hiç gelmeyeceğini söyler. Diğer bir tanım değişiyle saflığı, dürüstlüğü temsil etmektedir.

    Köleliğe farklı bir bakış: Alternatifsizlik düşüncesinin zerk edilmesi… Köle? Nesnedir. Düşünceci, dili değil, şekli şeması değerdir. Nesnelerin düşüncesi, dili olmaz, köle dilsiz ama üretken bir nesne. Zaten kölelik üzerine oluşturulmuş birçok yapıt yahut düşünce yazısı zerk edilen alternatifsizliğin kendisini gösteriyor ama bu türde bir eserde kölelik bu kadar öz, saf ve duru anlatılamaz diye düşünüyorum.

    Luck, Pozzo’nun kölesi. Sahnedeki köle hakkındaki Pozzo’nun ilk cümlesi oldukça dikkate değer: ‘’Dikkat! Saldırır!’’… Köle, her daim tehlike ve saldırganlık arz eder. Çünkü köle ya itaat eder ya da hayvansal kaslarını kullanarak saldırıya geçer. Çünkü köleye verilmiş bir söz hakkı bulunmamaktadır. Söz hakkı verilse dahi söz söyleyecek kadar kelime bilmez. Bu çıkmazlık hali de saldırganlığı getirir. Kölelerin ve işçilerin eğitimsiz olması Pozzo gibilerin işine yarar. Eğitim demek düşünmek demektir ve düşünmek de hakkını koparıp almaktır. Kimse kimseye hak vermez, hakkın varsa almak zorundasın. Şu an ki mesleki liselerin neden kalitesiz olduğunu ve dahası eğitimin her alanının bu kadar kalitesiz olduğunu da göstermeye yeterli. İnsanlara düşünecek zaman bırakmamak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar/yapıyorlar. Önce eğitim diyerek okullara onlarca yıl hapsederler. Sonra ekmek uğruna yarıştırırlar. Hadi diyelim ki birey kendi çabasıyla bunları da aştı. Bu defa devreye tüketim giriyor alışveriş merkezleri vs… Özgürlük, her sahada, her toplumda, her düşüncede kıstırılmış, hapsedilmiş durumda. Şu an her şey yapmakta hürsünüz denilse inanıyorum ki insanların hayatında pek bir değişim olmaz, ölüm ve öldürmeler dışında. Çünkü özgürlüğün ne olduğu ne olmadığı üzerinde yeterince kafa yormadık. Çünkü hiç kimse özgürlüğün sınırına dayanmamıştır. Çünkü bize benimsettikleri hayat tarzı, yaratmış oldukları kültür ve medeniyet üzerinden yaşamaya devam edeceğiz. Mesele, iki şey arasında yahut yüzlerce şey arasında seçim yapmak değildir. Liberal kafayla düşündüğümüz özgürlük kavramlarının dışına ne zaman çıkacağız? Çıksak nereye sığınacağız?

    Luck’a zerk edilen alternatifsizlik nerde? Luck neden kölelik yapıyor? Luck, Pozzo’nun eşyalarını hiçbir şekilde elinden düşürmüyor, her an gelebilecek yeni emirlere karşılık hazırda bekliyor. Luck’un bu hareketleri Estragon ve Vladımır’ın gözünden kaçmıyor. Pozzo, Estragon ve Vladımır’ın sorusuna ‘’durduğu halde neden eşyaları yere bırakmıyor?’’ karşılık verdiği cevap: ‘’ Kendisini bana acındırmak istiyor, ondan ayrılmamı engellemek için. İyi bir hamal olduğunu görürsem, ilerde de onu bu işte kullanmak isteyeceğimi sanıyor. Yorulmaz olduğunu görünce kararımdan döneceğimi sanıyor. Onun aşağılık hesabı bu. Elimin altında sanki başka hamal mı yok!’’ Kölenin(Luck) düşüncesi şu: Ben bu işi yapmasam aç kalacağım, benim yerime başkası yapıp aç kalmaktan kurtulur, efendisinin yanında hem güven altında olmuş olur hem de barınak bulmuş olacak. O zaman neden bu kölelik işini yapmayayım ki? Bu soruya karşılık kendine cevap olarak da işi yapmasına yol açıyor. Yerini garantilemek ve biraz da değer görmek için eşyaları yere bırakmaz, bırakamaz. Böylece Luck’un ve diğer bütün kölelerin neden kölelik yaptığına cevabı efendisi veriyor. Burda da Luck’un beklediği bir Godot yok mu? Peki, alternatifsizlik nerde? Dünya düzeninde efendi olarak doğmamışsan köle olarak yaşamaya mahkûmsun anlayışı. Köleliği ret edersen aç kalacaksın! Eğitim de olmadığından kolektif bir direniş de söz konusu değil

    Luck, şapkası ve şapkasının çıkmasıyla düşünmede ve ifadede hürriyeti yakaladığı vakit durmadan konuşmaya başlaması. Bastırılmış olan özgürlüğün dışavurumundan başka ne olabilir ki… O zaman Luck’un başındaki şapka, onu bastıran ve yöneten Pozzo’nun onun için biçtiği şapkadır diyebiliriz. O şapka: Kemiktir, ekmektir, sığındığı mağaradır, yaşam garantisidir. Ve Pozzo pişmanlık yaşayarak bir daha şapkasını çıkarmasını istemeyeceğim der...

    Beckett, minimalist bir yazar olduğundan, hikâyede oldukça az karakter işleyerek bir dünya anatomisi çıkarmıştır. Trajikomik olan bu eserde boş cümleye rastlamak neredeyse imkânsızdır. Hikâye ve karakterler oldukça öz, saf ve yalın anlatmıştır.

    Zaman olarak bilinmeyen bir zamandır. Ya gecedir ya da akşamüstü, ikindi vakti diyebiliriz. Zaman olarak zamanın belirsizliği aynı zamanda dünyanın varlığından beri herhangi bir zamanda geçen herhangi bir durumu temsil etmesi bakımından önem taşımaktadır. Yani, bu hikâyeyi alıp ortaçağa da götürseniz, daha da eskiye götürseniz ve bundan yüz yıl sonrasına da götürseniz durum aynı durumdur. O yüzden sosyolojik ve psikolojik bir dünya tarihi değerini de taşımaktadır.

    Mekânın bir yol kenarında olması, kurumuş bir ağaçtan başka hiçbir şeyin olmaması… Sanırım bu da dünyanın ne kadar berbat olduğunu ve yolun da dünyanın gelip geçiciliğini vurgulamaktadır. Psikolojik olarak ise mekân kapalı bir mekândır. Açık havada olması psikolojik mekân için bir şey ifade etmez. Ağır bir psikolojik sorun vardır: Beklenti.

    Yazıldığı dönem oldukça etkili bir dönem. İkinci dünya savaşının yarattığı buhran, yıkıntı ve yalnızlık. Varoluşsal akımının da en zirvede olduğu dönem. Çünkü ümitler tükenmiş, yaşamak için hiçbir neden kalmamıştır.

    Yanlış anlaşılmasın… Beklentileri yok etmeden kasıt: Kurtarıcı beklemektir. İnsanların geneli sürekli bir kurtarıcıya inanırlar. Kurtarıcının gelip onları o bataklık yahut çukurdan kurtarmalarını beklerler. Beckett, bunun anlamsızlığı ve boşunalığı üzerinde durmaktadır. İnsanların kurtarılacak bir yanı varsa, kendi kurtarıcısı yine kendisidir. Mesih veya Mehdi aptallığında olduğu gibi… Ya tanrı ise Godot? Maalesef, günümüz ana-akım sineması; gerek Hollywood gerekse Bollywood gerekse bizim Yeşilçam sineması ve ardılları sürekli bir kurtarıcı lanse etmişlerdir. Kimse kendini kurtaracak kadar cesur yahut zeki değildir. Sürekli birinin mağduriyeti, kötü efendiye karşılık iyi efendi öne sürmüşlerdir. Efendi, efendi olarak kalıyor, mağdur mağdur olarak ama iyi efendiyle mutlu bir mağdur olarak kalıyor. Bu kurtarıcılık konusunda edebiyatın da ahlaksızlığı çıkıyor ortaya. Çakma aydınlar, çakma yarım aydınlar sürekli birisini adres gösterirler. Bu adres gösterme işi edebiyattan sinemaya devredilmiş, sinemada da oldukça yüceltilmiştir. Bir toplum, her ne kadar bir kurtarıcıya inanıyorsa o toplum o denli aptallaşmıştır, o denli yozlaşmıştır ve o denli yobazlaşmıştır. Hiç kimse kurtarıcı değildir. Toplumları yöneten hâkim güçler yahut hâkim gücü bozguna uğratmaya çalışan karşı güç için kurtarıcı yahut kahraman ortaya çıkarılır.

    Kim bu Godot? Belki hiç kimse belki de her şey. Ama Beckett için hiçbir şeydir. Godotyu farklı suretlerde, farklı sözlerle her zaman insanların/insanlığın karşısına çıkmış/çıkarılmış bir puttan ibarettir. Ve insanların kirli, basiretsiz bir yazgısıdır.
  • 254 syf.
    ·18 günde·Puan vermedi
    Bu kitabı okurken ben değil o beni okuyormuş hissine kapıldım. Nefsim bana kendisini tanıtıyordu. O kadar etkilendim ki nefsine karşı koyuşundan bu yüzden çoğu yerde ben yapabilir miyim diye uzun uzun düşündüm. İnanıyorum ki bu kitabı okursanız gerçekten çok güzel katkıları olacak size. Okuyalım ve okutalım inşAllah
  • Merhaba dostlar;

    Bursa okuma grubu olarak şubat ayında 22.kez buluştuk.

    https://i.hizliresim.com/16p2EG.jpg
    https://i.hizliresim.com/v6aQPp.jpg

    Haydi toplanın da İsmail Güzelsoy eşliğinde gerçekleşen buluşmada neler olmuş göz atalım hep birlikte. Bu yazıyı okuyan sen; dilersen https://youtu.be/x_Ut87lWvvo bu şarkı eşliğinde de okumaya devam edebilirsin.

    Tarih 5 Şubat, 18:00 civarını gösterirken grup ilginç bir heyecan içinde ufak ufak toplanmaya başlamıştı. İlk kez, okuduğumuz bir kitabı kitabın yazarı eşliğinde değerlendirecektik. Yazara neler sorabiliriz?, nelerden bahsedebiliriz?, kitap nasıldı?, yazar da bizi beğenecek mi? gibi kendi aramızda ufak değerlendirmeler yaparken saat 18:30 civarı yazar Gerçek Kafe'de boy gösterdi. Normalde kendisinin Aydın'da bir programı vardı, Bursa'daki ufak işlerini halledip o arada bizim toplantıya katılıp oraya geçecekti. Fakat programındaki yoğunluk sebebiyle Aydın'ı iptal etmiş. Dediği "Buraya sadece sizin için geldim." cümlesinden sonra duygulardaki şelale durumunu varın siz hayal edin. :)

    Abartısız söylüyorum yazar masaya oturduğu andan mekandan dışarıya adım attığımız ana kadar ortama tamamen hakimdi. Durum böyle olunca da bir nevi toplantıyı İsmail Güzelsoy yönlendirdi gibi oldu.

    O kadar fazla şeyden bahsettik ki, inanılmaz bilgilendirici ve doyurucu bir sohbet oldu.

    Yazmak, kitaplar, insanlık, Türkiye, siyasi olaylar, ülkedeki durum ve vaziyet, 6-7 Eylül olayları, yazarın Iğdır'dan İstanbul'a göçüşü, Rum komşusu, Gezi, Nuh Köklü (ki burada gözleri doldu anlatırken), kitapta kurguyu nasıl oluşturduğu, İran, Kemalizm, Marksizm, Netflix, Westworld....

    Yazar bizden iyi hazırlanmıştı ya da bizden önce de pek çok kez kitap üzerine sohbet ettiği ya da eleştiri okuduğu için bütün sorularımıza tatmin edici cevaplar verdi. Kitapta şu kısım bu muydu dediğimizde aslında orasında mitolojideki bu karaktere işaret etmiştim ya da aslında bu biraz kuantum ile ilgili... Bu karakter normalde kurgunun akışına göre değerlendirdiğinizde olmayan bir karakter... El-Cezeri şunu şunu yapmış... Oradaki isim gözden kaçırdığım bir şey değil, şundan ötürü kasıtlı yaptım gibi her soruya cevabı vardı. Çok güleryüzlü, çok mütevazi bir insan kendisi... İlginç de bir insan. Bir kitabını yazarken Farsça kursuna gitmiş, yeni kitabındaki ud-i karakter için ud çalmayı öğreniyormuş gibi gibi... :)

    İsmail Güzelsoy kitapta Suzan'ın günahları neydi, Cibeş İso'nun sonu neden öyle olmuştu, Nuh kimdi aklımızda tam oturmayan kısımları bir bir aydınlatırken saatin koşturup 23:00'e vardığını, cafenin kapatmak için bizi beklediğini fark ettik. :) Kitaplarımızı imzalatıp bir sonraki ayın kitabı için yazarın önerdiği bir kitabı okumak istediğimizi belirterek kendisinden kitap tavsiyeleri aldık.

    https://i.hizliresim.com/ADO0zr.jpg

    Bunun dışında sevdiği ve etkilendiği bir takım yazarlar ise aşağıdaki gibiymiş;

    Şeyh Sadi Şirazi
    Jorge Luis Borges
    Komünist Manifesto
    Alice Harikalar Diyarında
    Julio Cortazar
    Gabriel Garcia Marquez
    Anton Çehov

    Dostoyevski
    https://i.hizliresim.com/alnjjd.jpg -Yeraltından Notlar
    https://i.hizliresim.com/nQbkA1.jpg - Değmez

    "Dünyaya gelmek bir trajedi ise, bu trajediye katlanmanın en güzel yolu sevgidir." diyerek ve bir sonraki kitap çıktıktan sonra yine bir araya gelelim diye sözleşerek(yazar da bizi beğeniyor), geceyi sonlandırdık.

    Yazara bizden bir hatıra kalsın ve bizi #40347800'sın diye ufak bir hediye almıştık kendisine onu da vermeyi unutmadık tabi.

    https://i.hizliresim.com/7aBVDa.jpg
    https://i.hizliresim.com/bVvjYV.jpg
    https://i.hizliresim.com/5aN42q.jpg
    https://i.hizliresim.com/grP46b.jpg

    Kitabı okuyanlar için böyle bir sergi açılıyormuş : https://twitter.com/...512384860725249?s=08

    Gökhan arkadaşımızın söyleşide tuttuğu bir takım notlar şöyle :

    *Edebiyatın amacı eğlenceli olmaktır, hayat çok sıkıcıdır çünkü..
    *İlk ciddi okumam Tevrat; Kur’an’ın özelliği ilk kez Tanrı’nın sesini duyarsınız.. İncil çok güzel bir metindir.
    *Edebiyat olarak ilk ciddi okumam : Komunist Manifesto
    *İyi bir edebi ürünü kendin yazıyorsun gibi okumak
    *İnsanların yazdığı her şey otobiyografiktir.
    *Yazarın kitapta kendini öldürmesi; yazar öldü kitap devam ediyor.
    *Trafikte de edebiyatta da tereddüt öldürür.
    *İlk 6 kitabımın hiçbiri 2. Baskı yapmadı.
    *Ne yapmaya çalışıyorum? Arada bir geri dönüp yarattığınız tabloya bakın.(Yazmak üzerine...)
    *Bu dünyada doğmuş olmanın kendisi lanettir ve bu laneti başkalarına ödetiyoruz.
    *Bir insanı mağdur edildiğine inandırmak çok kolaydır çünkü doğduğumuz için mağduruzdur.
    *Hiçbir ideoloji pozitif yönden ilerlemez hep bir düşman gösterir.
    *”Annem kürtaj olmadığı için cinayet işledi.” (Romain Gary (Emile Ajar) / Onca Yoksulluk Varken kitabında geçer.)
    *Bu dünyada en değerli şey şefkattir ama o da alınıp satılabilen mal haline geldi.
    *Mutlu olduğunu zannetmek mutluluk değil (haz) başkalarının yüzünde ancak görebilirsin bunu.
    *Yokken de verilebilecek tek şey sevgidir. (Hz. İsa)
    *Bir romanın okurda tamamlandığına inanıyorum.
    *Tek rakibim Nettflix
    *Tanrı kendisini rüyasında yaratmıştır ama farkında değildir.
    *Hatırla’nın şifresi; seni sen yapan şeydir. (hafıza)
    (Editör notu "Peki benim şahsiyetim ne olacak?" 😉 )
    *Nuh Köklü’nün son sözleri; keşke rüya olsa..
    *Her devrin insanları vardır, biz hiçdevrin insanlarıyız.
    *Her insan en az iki kişidir.
    *”Düşman tükenmeden düşmanlık tükenir miydi?” -Yılmaz Güney/Sürü filminden
    *Ahlaki çürümenin sorumlusu ahlaksızlar değil ona boyun eğenlerdir.

    Buluşmadan kareler;

    https://i.hizliresim.com/9aY9Nr.jpg
    https://i.hizliresim.com/qdAmvQ.jpg
    https://i.hizliresim.com/MV1PD2.jpg
    https://i.hizliresim.com/QLP42G.jpg
    https://i.hizliresim.com/bVvg60.jpg
    https://i.hizliresim.com/0R04zo.jpg
    https://i.hizliresim.com/JZV7Dj.jpg
    https://i.hizliresim.com/zjG2M9.jpg
    https://i.hizliresim.com/GmZpDV.jpg
    https://i.hizliresim.com/y6GAq7.jpg
    https://i.hizliresim.com/6aDlN3.jpg
    https://i.hizliresim.com/WqX6DN.jpg
    https://i.hizliresim.com/36O1zr.jpg

    Bir sonraki buluşma için;
    Tarih : 03 MART PAZAR
    Saat: 13:30
    Mekan: Gerçek Kafe
    Tartışılacak Kitap : Koku

    Katılımcı Listesi :
    1- NigRa
    2 -Oğuz Beyiniz / Auri
    3- Gökhan
    4- Şeyda
    5- Nermin Güneş
    6- Gökhan Tura
    7- Beytullah Kurnalı
    8- Ahmed Yasir Orman
    9- Volkan
    10- Osman Y.
    11- Kırmızı Rüzgar
    12- EySelim
    13- Gökhan Hayat
    14- Gülfe
    15- Ayşe KESER !
    16- Levent Yaşar
    17- Meral
  • 184 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Uzun zaman sonra kitap inceleyeceğim...
    Ahmet Şerif izgören'i youtubedaki seminerlerinin videolarından tanırım. Bu kitaptaki bazı anlattıklarını o seminerlerde anlatmıştı...
    Bu kitapda ne bir yabancı ülke pohpohlanıyor nede hükümet.
    Sayın yazarımız sistemi çok güzel eleştiriyor ve bize bizim halkımızdan bize örnek olacak girişimci ruhlu insanlarımızdan, komik anılarından ve bazı kesimleri eleştirdiği konulardan oluşuyor.
    Alıntılarımı lütfen profilimden okuyunuz daha iyi anlayacağınıza inanıyorum...
    Saygılarımla... (spoiler vermeden inceleme yapabiliyormuşum bunu da öğrenmiş oldum)

    "Bu ülkede 3 şey bir araya gelmedi
    Politika, dürüstlük ve akıl
    Adam hem politikacı hem akıllıysa, dürüst kalmadı.
    Politikacı ve dürüstse, akıllı kabul edilmedi.
    Akıllı ve dürüstse de politikaya girmedi."
  • 391 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Mevsim; kış, aylardan şubat, dışarda yağmurun damla damla güven veren huzurlu sesini bastıran, hırçın rüzgarın, uğultusu...
    İçerde; kitaplarım, yanı başımda çalan bu kederli müzik https://youtu.be/ISnf0jda6zQ hüznümü derinleştiriyor. Ortam sıcak fakat yüreğim buz tutmuş, ruhumun benliğini hüzün sarmış (Ah! Pek kıymetli şahsiyetin hüznü beni esir almış) Genç ve deneyimsiz yüreğim bir başına ve kimsesiz. Yazmak yazmak, parmakları yorulurcasına, hüznüne hüzün katarcasına Mehmed Uzun' a layık olacak sözler arayışı içersindeyken bu yorgun ve cahil yüreğim yazmak istiyor...

    Ama nasıl? Ama hangi sözcüklerle? Hangi seslerle? Yok edilen, varolmadığı öne sürülen, büyükbabamın, ninemin bana miras kalan,
    Mezopotamya' nın çok dillerinden biri olan, zengin dili Kürtçe ile mi? Ya da sistemin beni zorla öğrenilmesine mecbur bıraktığı, ana dilim ile yerlerini değiştirmeye kalkıştığı, asimile olmama sebebiyet veren, sadece "Türk' ün gücü, Türk milli" düşünceleri ile bana zorla dayatılan Türkçe ile mi?
    Türkçe ile yazacağım, sisteme yenik düşeceğim. Kendimi ifade etmekte güçlük çektiğim, düşüncelerimi aktaramadığım beni ben yapan dilim Kürtçe ile değil (hebunamin zimane min e). "Benim olmayan, benden aykırı olan, insanlarımın zorla öğrenmeye mecbur bırakıldığı, Türkçe ile yazacağım!" Fakat sanmayın ki Kürtçe de yazmayacağımı onu da yapacağım.

    Kitapta bahsi geçen ve Mehmed Uzun' un zor gününde imdadına yetişen, sürgüne, uzak diyarlara İsveç' e gitmesine yardım eden ve en yakın arkadaşlarından olan Necmettin Büyükkaya' nın söylemiş olduğu bu güzel sözün doğruluğuna değinmek isterim;

    "Eğer bizim için dilin bir önemi yoksa başka bir şeyin de önemi olamaz, çünkü dil, bizi biz yapan ruhtur, güçtür." (352)

    Ne kadar da doğru bir söz. Çünkü dil beni ben yapan, benim varolduğumu ispatlayan en önemli, birincil etkendir. Fakat gel gelelim Türkiye' de bu durum söz konusu değildir. Kürt dili her zaman yok edilmeye maruz bırakılmış ve varlığı inkar edilmiştir. Bu nedenden dolayı tarih birçok isyana, savaşa, ölümle biten birçok olaya, tanıklık etmiştir. Bu durum bizim büyükbabalarımızın tarihinden ta ki yeni jenerasyonlar dönemine kadar süregelmiştir. Ve ne yazık ki böyle de devam etmektedir...

    "Eğer bu dil, tüm yaşadığı felaketlere ve musibetlere rağmen hâlâ varlığını sürdürebiliyor ve sen de bu dille roman yazabiliyorsan, dilin ciddi zenginlik kaynakları var demektir. Diliniz güçlü, buna inanıyorum, yer altındaki mücevher gibi onu çıkarıp işlemek, ona şekil vermek gerekiyor sanırım." (312)

    "Dil, değerli, zengin ve önemliydi." (335)

    İnceleme girizgahımda öncelikle dil ve sesten başladım. Çünkü yazar bu kişisel öyküsünün yanında, her anlatısında değindiği nokta dil ve dilin önemi olmuştur. Pek tabii bu dil ölmeye mahkum edilen Kürtçe' dir. Kürtçe edebi roman yaratabilmek ve onun ölümsüzlüğe kavuşması tek gayesidir. Kitabın ismi yani Ruhun Gökkuşağı' nın da bir hikâyesi vardır. Güzel şahsiyet bu hikayesini kitapta şöyle yazmıştır;

    "Fırat Nehri' ne doğru giderken dedem karşımızda, Fırat' tan yükselen gökkuşağını göstermiş ve mutlaka ona ulaşmam gerektiğini söylemiştir." (337)

    Ve bunu da en güzel şekilde başarmıştır. Bırakın gökkuşağına ulaşmayı; çok yönlü, çok dilli, çok kültürlü nedeni ile gökkuşağının kendisi olmuştur. Dedesi ve babasının onu okula göndermesi ile hayatında yeni bir sayfa açılmıştır. Lakin bu hayat "zalım" bir hayat olmuştur. Daha okulun ilk günü İstiklal Marşı okunduğu sırada ciddiyetin farkında olamamış ve arkadaşıyla Kürtçe dili ile fısıltı şeklinde konuşmuştur. Bunu fark eden vicdan yoksunu öğretmen, yazarın o küçük, narin çehresine bir tokat atmıştır! O çoçuk bu tokattın acısını hiçbir zaman unutamamaştır. Çünkü o tokat sadece ona değil, atalarına, diline ve varlığına atılmış bir tokat olmuştur...

    "Kürtçe kelimelerin ölümü öteki dillerdeki kelimelerin ölümüne benzemiyordu. Onlar öldürüyordu." (Kader Kuyusu)

    Sürgün edilen yazar, sürgün hayatını, Kürt diline, modern Kürt edebiyatına ve daha birçok güzel şeylere adamıştır. Kendi gibi birçok değerli şahsiyet tanımış onlarla dost olmuştur. Dostlarından biri de kitaplarıdır. Ve kitapların yazarları Gunnar Ekelöf, Kavafis, Johannes Edfelt, Lagerlöf, Lagervkvist, Sachs, Ovidius...

    Mehmed uzun bu kişisel öyküsünde çocukluğundan-gençliğine, cezaevinden-kitaplarına, memleketinden- İsveç' e olan yaşantısını mümkün olduğunca ve son derece samimi - eleştirel bir dille kaleme almıştır. Bu özyaşam öyküsünün yanında ağırlıklı olarak Dicle'nin Sürgünleri kitabının yazılma serüvenini, Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık ve Nar Çiçekleri kitaplarının; "Bölücülük ve terör propagandası yapıldığı öne sürülerek Ankara ardından İstanbul DGM tarafından yasaklanıp, kitapların toplatıldığı ve Mehmed Uzun ile yayınevi editörüne hapis cezası istenildiği dönemler anlatılmaktadır. Bu zor ve utanç verici dönemde "İsveç halkı ve Yaşar Kemal gibi pek kıymetli şahsiyetler yazarın destekçisi olmuştur." Yurtdışında Amnesti İnternational ve çeşitli ülkelerin Pen kulüpleri onunla, davasıyla ilgilenmiş ve İsveç' te olduğunu öğrenen İsveç Pen kulübü, bir arkadaşı vasıtasıyla Mehmed Uzun' u kulübe çağırmış ve onların zamanla artan destekleri, bu yoğun ilgileri yazarı çok mesud etmiştir. Mehmed Uzun kitapta, kitaplarının okunmasına ilişkin yazdığı bu yazıyı: "İlk yazmaya başladığımda, yasaklanmış dilimden dolayı, neredeyse hiç okuyucum yoktu ve eğer bugün beni canıgönülden okuyan beş okuyucum varsa, dünyalar benim olacak." (141) Bu duygu yüklü anlatıyı okuyunca, hem yüreğim de bir sızı hissetmiş hem de isteğine kavuştuğu için mutlu olmuştum. Kitapta ayrıca modern dünya edebiyatının, usta yazarlarının anlatılması, anlatılarına yer verilmesi, okuyucuda merak uyandıracak nitelikte ve hoş.

    Kitabın içeriğinden Mehmed Uzun' dan daha da bahsedebilirim. Lakin sizlerin okuyup, onu içten hissetmenizi, anlamanızı isterim. Yazarı hiç okumamış arkadaşlara tavsiyem; bu kitabı sonra okuyun, önce kitapta bahsi geçen kitapları okuyun. Okuyun ki yazarı daha iyi anlayabilesiniz. Sizlere Mehmed Uzun' u okuyun diyeceğim, diyorum. Ama onu, benden daha çok sevmeyin, istemem :). Onu okurken, sizinde tüyleriniz ürperiyor mu? Yüreğiniz sızlıyor mu? Tarihinize, kültürünüze olan yoğunluğunuz artıyor mu? Acizliğinizi görebiliyor musunuz? Cahil oluşumuzun farkına varıyor musunuz? Peki, birey olarak hiçe sayıldığınızını fark ediyor musunuz??? Belki sizleri bilmiyorum ama ben iliklerime kadar hissediyorum, fark ediyorum...

    Daha eşit yarınlar da yaşamak ümidi ile. Keyifli okumalarınız olsun