• Peygamber Efendimizin bize bildirdiği konuları başka akıllarla ölçüp değerlendirmek, diğer insanlar inanıyorsa inanmak, inanmıyorlarsa inanmamak durumunda da değiliz. İnsanların çoğunun inanması veya inanmaması bizi ilgilendirmiyor. Allah Teala onlarca ayet-i kerimede" zaten insanların çoğu iman yetmez" buyuruyor. Hatta " yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyacak olursan onlar seni Allah yolundan saptırır. " Buyuruyor. Demek ki İmam konusunu diğer akıllılarla test etmek de çıkar yol değildir. Şeriat esaslarını kabul etmek için aklın önderliğine ihtiyaç yoktur. İsra ve Miraç olayını aklımızın değil, kalbimizin kabul etmesi önemlidir.
  • 336 syf.
    ·12 günde
    Priest ve Batı Filozofların Zihin Hakkında Teorileri

    ☆ ☆ ☆

    Zihin ile beden iki temel biyolojik ve birbiriyle uyumlu varlıktır. Zihin görülmeyen hücrelerden oluşurken, beden kimliğimizi gösteren ve hareket etmemizi sağlayan bir varlıktır.
    İnsanlık düşünce tarihine baktığımızda zihin nedir, zihin ile beden arasında ki ilişki tam olarak nedir? Gibi sorular cevap aramıştır. Bu sorular tam bir cevaba kavuşamamakla beraber insanlık düşünce tarihi bir yığın fikir, teori bırakmıştır.

    Oxford Üniversitesi Felsefe Fakültesinde öğretim üyesi olan Stephen Priest, “Zihin Üzerinde Teoriler” kitabında Batı düşünce geleneğinde önde gelen belirli filozofların zihin-beden sorununu bir çözüme kavuşturmak için neler söylediklerini ele alıyor.

    “Zihin Üzerine Teoriler” zihin-beden sorununa önerilmiş farklı bir çözümü ele alan sekiz bölümün vücut bulmuş halidir. Bazı filozoflar zihin-beden ilişkisini karmaşık birer fiziksel nesne olduğunu düşünüyor. Bazıları da birer ölümsüz ruh olduğumuzu düşünürken kimi filozoflar hem zihin hem de fiziksel özelliklere sahip olduğumuzu düşünürler. Bu düşüncelerin dayanakları ise din, doğa bilimleri ve evrenin katıksız bilmecesidir.

    Priest, bu kitabında seçici davranarak “zihin-beden sorunu" hakkında bir meseleyi bir tarafa bırakıyor. Bu mesele: zihin felsefesi, psikoloji felsefesi, bilişsel bilim ve yapay zekâ alanlarında ki zihin-beden sorunudur. Bunun yerine zihin-beden sorununu karmaşık birer fiziksel nesne veya benzeri olup olmadığına ilişkin metafizik soruya, filozofların çözüm bulma girişimleri üzerinde yoğunlaşıyor. “Zihin Üzerine Teoriler” zihin-beden ilişkisine dair bir arayış kitabıdır. Priest, bu arayışa karşılık kendi fikrini kitabın sonuç kısmında bahseder.
    Priest, kitabına “Düalizm”in zihin-beden sorununu çözüm yaklaşımları nasıl olduğu konusunda açıklamalarla başlar. Düalizm iki tür töz bulunduğunu öne süren kuramdır: Zihinler ve fiziksel nesneler. Zihin, maddesel olmayan ruhsal bir tözüdür, fiziksel nesne ise tümüyle maddesel, zihinsel olmayan bir tözdür. Düalist bakış açısına göre bir kişi hem bir zihne hem de bir bedene aynı anda sahiptir. Başka bir deyişle bir kişi kendi zihnidir oysa kendi bedenine sahiptir. Yine buradan, kişinin, beden varlığını yitirdiğinde de var olmaya devam edebileceği anlaşılmasıyla; zihin varlığını yitirecek olursa, kişi zorunlu olarak varlığını da yitirmektedir. Batı felsefe geleneğinde oluşan düalizmin zihin-beden ilişkisine yaklaşımını Priest böyle özetler.
    Mantıksal Davranışçılık kuramına göre zihinsel bir hâl içinde bulunmanın aslında davranışsal bir hâl içinde bulunmakla aynı şey olduğunu öne sürer. Düşünmek, ümit etmek, gözlemlemek, hatırlamak vb bunların hepsi ya birer davranış olarak ya da bu davranışları sergileme eğilimine sahip olmak şeklinde anlaşılmak istenmiştir. Bu başlıkta Priest, Carl Hempel ile Gilbert Ryle görüşlerini ele alıp inceler.

    Priest, Zihin-beden sorununu bir dizi soru üzerine olan tartışmayla çözüleceği kanısındadır. Bu sorular: Zihinler nedir? Bir şeyin ‘zihinsel' ya da ‘fiziksel’ olduğunu söylemek ne anlama gelir? Düşünmek nedir? Bilinç nedir? Öznellik nedir? Bireysellik nedir? Kendilik nedir? Madde nedir?

    Priest, zihin hakkında bir şeyi söylemek bu şeyin düşünme yeteneğine sahip olduğunu söylemek olduğunu savunur. Dahası bir düşünme yeteneğine sahip olmak bir zihin olmak için hem zorunlu hem de yeterlidir; dolaysıyla eğer x diye bir şey varsa ve x, düşünme yeteneğine sahipse buradan mantıksal olarak çıkan sonuç en azından bir tane zihnin bulunduğudur. Eğer x diye bir şey varsa ve x düşünme yeteneğine sahipse değilse buradan mantıksal olarak çıkan sonuç x'in bir zihin olmadığıdır. Priest, kısaca, x bir zihindir ya da zihin sahibidir demek x'in bir düşünme yeteneğine sahip olduğunu anlatmaya çalışır.

    Düşünmek nedir? Sorusunda düşünmek diye adlandırılan etkinlik çeşitliliği olağanüstü geniş olduğunu söyler. Ancak bazılarını şöyle açıklar: derin düşünmek, tahmin etmek, karar vermek, hayal etmek, hatırlamak, hayret etmek, niyetlenmek, inanmak, inanmamak, düşünceye dalmak, anlamak, kestirmek ve içgözlem yapmak.

    Priest kitabının sonuç kısmında, zihin-beden sorununun çözümü, düşünmenin beynin bir etkinliği olması ve deneyimin fiziksel ortamın bir fenomenolojik dönüştürümü olduğunu savunur. Bu, birçok metafizik sorunu çözülmemiş olarak bıraksa da, en azından zihin-beden sorunu onlardan biri olmadığını savunur.

    Stephen Priest, Zihin Üzerine Teoriler, Litera Yayıncılık, cev Ayhan Dereko, 2. Baskı 2019 İstanbul.

    Yunus Özdemir
  • Atatürk'ün isteğiyle TBMM, 25 Şubat 1925'te Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bir Kuran tefsiri ve tercümesi ile bir hadis kaynağı hazırlayıp halka dağıtmasını kararlaştırdı. Cumhuriyetin ilk 15 yılında Rıfat Börekçi'nin başkanlığındaki Diyanet İşleri Kuran, hadis, hutbe vb. dinsel konularda 9 önemli eser hazırladı...
    Bu çalışmaların amacı, toplumu dinselleştirmek veya dinsizleştirmek değil, dinin anlaşılmasını sağlamaktı. Anlamak "seküler" bir çabadır. Dini anladıktan sonra çok inanmak, az inanmak veya inanmamak tamamen kişisel bir tercihtir. Atatürk akla, bilime dayalı çağdaş bir ülke kurmak istedi. Ancak bunu yaparken asla din düşmanlığı yapmadı; laikliğin gereği olarak din ve vicdan özgürlüğünden yanaydı. Nitekim camiler açıktı, isteyen ibadetini yapıyordu. Dini bayramlar kutlanmaya devam ediyordu. Yasak olan din değil dincilikti, yobazlıktı.
  • 180 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    MERHABA :) SPOİLER İÇERİR!

    Lütfen ön yargılı yaklaşmayın. Akıcı bir dille yazılmış ve sürükleyici bir romandı. Karakterlerin ruhsal çözümlemeleri beni gerçekten etkiledi. Kısaca romanı anlatacak olursak:

    Babası Raif'i mis sabunculuğu öğrenmesi için Almanya'ya göndermek ister. Raif çocukluğundan beri okuduğu romanlardaki Avrupa'yı görmek istediği için kabul eder. Berlin'de gider ve burada Almanca dersleri almaya başlar. Günlerini kitap okumak, müzelerdeki ve yeni açılan galerilerdeki tabloları seyretmekle geçirir. Günün birinde gazetede gördüğü yeni açılan bir sergiye yolu düşer. Bu sergide karşılaştığı kürk mantolu bir kadın portresi hayatını değiştirir.

    "Bu soluk yüz, bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah göz­ler; bu koyu kumral saçlar ve asıl, masumluk ile iradeyi, sonsuz bir melâl ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. Onda Halit Ziya'nın Nihal'inden, Vecihi Bey'in Mehcure'sinden, Şöval­ye Buridan’ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okudu­ğum Kleopatra’dan, hattâ mevlit dinlerken tasavvur etti­ğim, Muhammed'in annesi Âmine Hatun'dan birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imtizacıydı." ( Sayfa 60 )

    Tablo, Maria Puder'in otoportresidir. Raif her gün sergiye gelip saatlerce tabloyu seyretmeye başlar. Bir gün sokakta Maria Puder'i gördüğünü sanar ve takip eder. Gerçekten de odur. Çalıştığı yere gider ve arkadaşlık kurarlar. Maria; iradeli, özgür ruhlu, güçlü bir karakterdir. Raif çok çekingen ve melankoliktir, hayatı boyunca insanlardan kaçmıştır. Raif o güne kadar kimseye göstermediği alakayı Maria'ya karşı gösterir. İlk defa yaşamının anlamlı olduğunu hisseder. Raif Maria'ya aşıktır ancak Maria Raif'e karşı aynı duyguları hissetmez. Arkadaşlıkları ilerler. Yılbaşı gecesini birlikte geçirirler. Ertesi gün Maria birbirlerinden uzak kalmaları gerektiğini söyler.

    "Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını ne kadar isterdim. Beni asıl, bu ümidin boşa çıkması üzüyor... Bundan sonra kendimizi aldatmaya lüzum yok... Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız... Bunları ne diye, neyin uğrunda feda ettik? Hiç!.. Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik... Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığını biliyorum. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lazım. Ta birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncaya kadar... Hadi artık Raif. Bu an gelince ben seni ararım; belki tekrar dost olur ve bu sefer daha akıllı davranırız. Birbirimizden, verebileceğimizden fazla şeyler beklemeyiz ve istemeyiz... Hadi artık git... O kadar yalnız kalmak istiyorum ki..." ( Sayfa 133 )

    Raif bu konuşmadan sonra duygusal bir çöküş yaşar. Hayatı boyunca hiçbir kareketinin tesirinden kurtulamayacağı düşüncelere inanmaya başlar. Lüzumsuz ve faydasız olduğunu, kimsenin kendine ihtiyacı olmadığını, boş yere yaşadığını düşünür. 4-5 gün sonra bir akşam, Maria'nın hastaneye yatırıldığını öğrenir. Sabaha kadar perişan bir halde hastanenin açılmasını bekler. Tüm günlerini Maria'nın başında geçirir. Eve çıktığında da sürekli onunla ilgilenir hatta onun evinde kalmaya başlar. Maria bu dönemde Raif'i sevdiğini anlar.

    " Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! Bu eksik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... Ama şimdi inanıyorum... Sen beni inandırdın... Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum... Seni istiyorum... İçimde müthiş bir arzu var... Bir iyi olsam!.. Ne zaman iyi olacağım acaba?.." ( Sayfa 151 )

    Zamanla Maria'nın durumu iyiye gitmeye başlar. Bu sırada Raif'e bir telgraf gelir. Babası ölmüştür. Raif'in Türkiye'ye dönmesi gerekir, Maria da annesinin yanına Prag'a gitmeye karar verir. Birbirlerine sık sık mektup yazacaklarına söz verirler. Raif döndüğünde iki eniştesinin arkasından iş çevirdiğini, en verimsiz tarlaları ona bıraktıklarını, babasının iki fabrikasını da satıp parasını yok ettiklerini görür ancak hakkını aramaz. Canla başla çalışır, durumunu düzeltip Maria'yı yanına almakta kararlıdır. Bir gün Maria mektuplarına cevap yazmamaya başlar, iki mektubu da teslim alınmadığı için iade edilir. Bir daha da Maria'dan haber alamaz. Maria'nın artık kendini sevmediğine, gittiği yerde bir başkasını bulduğuna inanır. Ruhunu açtığı tek kişi, ona ihanet etmiştir. Raif bir daha kimseye güvenmez, insanlarla arasına aşılmaz mesafeler koyar. Kendini tüm insanlardan uzaklaştırır. Yeniden lüzumsuzluk hissi onu esir alır ve yaşamının anlamsızlığına kendini inandırır. Sevmediği bir kadınla evlenir, çocukları olur.

    " Bu sefer inanmak ve ümit
    etmek kabiliyetini ben kaybetmiştim, içimde insanlara karşı öyle bir itimatsızlık, öyle bir acılık peyda olmuştu ki, bundan zaman zaman kendim
    de korkuyordum.
    Kim olursa olsun, temasa geldiğim herkesi düşman, hiç değilse muzır bir mahluk telakki ediyordum. Seneler geçtikçe bu his kuvvetini
    kaybedeceğine şiddetlendi. İnsanlara karşı duyduğum şüphe, kin derecesine çıktı. Bana yaklaşmak isteyenlerden kaçtım. Kendime en yakın
    bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum. "O bile böyle yaptıktan sonra!.." diyordum... Ne yapmıştı, bu malum
    değildi; ve asıl bunun için muhayyilem en fena ihtimaller üzerinde duruyor ve en ağır hükümleri veriyordu. Öyle ya... Bir ayrılık anında, basit bir
    heyecanın şevkiyle verilmiş bir sözü tutmamak için en kolay çare, münasebeti hiç münakaşasız kesivermekti.
    Postaneden mektuplar alınmaz... Cevap verilmez... Var zannedilen şeyler bir anda yok oluverirdi. Kim bilir hangi yeni macera, hangi yakın ve
    daha makul saadet şimdi ona kollarını açmış bulunuyordu. Bunu bırakıp, saf bir çocuğa biraz da gönlünü almak için söylenmiş bir söze
    bağlanarak meçhul bir hayata, nereye varacağı malum olmayan bir maceraya atılmak, onun daima iyi işleyen kafasının kabul edeceği bir iş
    değildi.
    Fakat niçin bunları bu kadar ince düşündüğüm halde bir türlü kendimi hadiselere uyduramıyordum? Niçin hayatta önüme çıkan her yeni yola
    adım atmaktan bu kadar çekiniyor, her yaklaşan insanı, bana fenalık etmeye geliyormuş gibi, endişe ile karşılıyordum? Bazan kendimi bir
    müddet için unuttuğum, bir insanda kendime yakın taraflar bulduğum oluyordu.
    Fakat kafama, çıkmaz bir şekilde yerleşmiş olan o korkunç hüküm, derhal kendini gösteriyor; "Unutma, unutma, unutma ki, o sana daha
    yakındı... Buna rağmen böyle yaptı..." diye beni hakikate davet ediyordu. Herhangi bir kimsenin bana bir adıma kadar yaklaştığını görüp ümitlere
    düşsem, hemen kendimi topluyor: "Hayır, hayır, o bana daha çok yaklaşmıştı... Aramızda artık mesafe bile kalmamıştı... Fakat işte, sonu!"
    diyordum.
    İnanmamak, inanamamak... Bunun ne kadar korkunç olduğunu her gün, her an hissediyordum. Bu histen kurtulmak için yaptığım bütün hamleler
    boşa çıktı... Evlendim... Daha o gün, karımın bana herkesten daha uzak olduğunu anladım. Çocuklarım oldu... Onları sevdim, fakat hayatta
    kaybetmiş olduğum şeyi bana asla veremeyeceklerini bile bile..." ( Sayfa 164-165 )

    Aradan on yıl kadar geçer ve bir gün Maria'nın kuzeni Frau Van Tiedemann ile karşılaşır. Maria'nın doğum sırasında öldüğünü öğrenir. Bir kızı olduğunu öğrenir. O gece bir saniye bile uyuyamaz. Yakın zamanda da hastalanarak ölür.
    ---------------------------------------------------------------------

    Düşüncelerime gelecek olursak; Raif'e, kuruntuları yüzünden hayatını mahvettiği için çok sinirlendim. Maria'nın kendine ihanet etmeyeceğinden emin olmalıydı. Bu kadar seven bir insan başına bir şey mi geldi diye hiç mi düşünmez? Gidip başına ne geldiğini araştırmalıydı. Belki de içten içe bunları düşündü ve gerçeklerle yüzleşmekten kaçtı. Raif'in evlenip de hiç sevmediği bir kadına haksızlık yapmasına da hiç anlam veremiyorum. Zaten hayattan hiçbir ümidi kalmamış bir insan neden evlenir ki? Her ne kadar Raif'e kızsam da Maria'nın başına gelenleri öğrendikten sonraki düşünceleri beni ağlattı. İnsanların ömürlerini belirsizliklerle heba ettiğini gördüğümde kendimi tutamıyorum. Çok güzel bir kitaptı. İyi ki okumuşum. Bir gün yeniden Raif ve Maria ile buluşacağım.
    İncelememi okuduğunuz için teşekkür ederim, hoşça kalın! :))
  • 784 syf.
    Merhaba arkadaşlar

    Kimilerine göre insan budaladır, kimilerine göre de insanı budala bulan iki ayaklılar budaladır. kimileri masalları hayal edip gerçeklerle hayal kırıklıkları yaşar, kimileri de gerçeklerle yaşayıp bunun gerçekliğinin hiçbir anlamının olmadığını hissederek zevksiz birer apartman yöneticisi ya da yıllanmış asık suratlı bir masa başı devlet memuru gibi yaşar hayatını. bazıları gerçekleri reddederek hayallerini gerçekleştirir, mutlu olur, çok azdır bu insanlar, onların var olduğunu görmek isteriz, bunu var edemesek bile bu insanların yaşamış olabileceğine inanmak, bir dine mensup olmak gibi bir şeydir bizim için. mucizenin bu dünyada tanımlı bir şey olduğuna inanmak yani. ve bazıları da işte, bizim bu hevesimizi, buna dair arzu ve tutkumuzdan kaynaklanan o heyecanlı, çok konuşan, ve mozaiğin içinde, bütüne yapışmayan halimizi pek budala bulur, bence bu insanlar budaladır. o halde her şey tamamen bir bakış açısına bağlı ve inanmak ya da inanmamak, her ikisi de kendi gerçekliğini yaratıyor.
    kimdir bu budala, iki kere ikinin dört ettiği bir dünyayı kabul etmeyip, iki kere ikinin beş, altı, yedi, on ettiği masallara inanan ve masallar için gerçeği reddeden kişi mi? yoksa iki kere ikinin dört ettiği gerçek dünyaya ruhunu satan insan mı? mantık, sadece bir kütüphanedir işte, ve onu feyz alan insanın başına gelebilecek her şey belirlidir. insani özellikleri ölmemiş makul birine aklını kaçırtacak tek şey de bu belirliliktir, hatta diyebilirim ki bu belirliliği kırmak isteyen varlığın adına insan diyebiliriz.
    Dostoyevski'nin saf ama zeki, bilgili bir insan portresi çizdiği, zaten uzman olduğu suç psikolojisinde gayet yetkin, ölüler evinden anılar'a göndermeleri olan mükemmel romanı. mişkin'in, '' geçenlerde cezaevlerini gezdim. '' diyip yaptığı suçlu psikolojisi analizleri bunun bir göstergesidir. ayrıca mişkin'in yaptığı mükemmel psikolojik analizler bence dostoyevski'nin kendisine göndermedir. sara nöbetleri betimlemeleri, dostoyevski'nin de sara hastası olduğu düşünülünce mükemmel realistiktir.
    kahramanımız,diğerlerinin deyimiyle saflığı ve iyi niyetinin harmanlanmasıyla ortaya çıkmış bir budala'dır. kahraman olmasına kahramandır ama kitapta en az konuşanlardan biridir. dostoyevski size bir yerde verem olan birinin ruh halini,bir yerde aile bireylerinin duygularını ve düşüncelerini anlatır,kahramanımızın durumunu da gölgede bırakmayacak şekilde... generale güler,rogojin'e acır,nastasya'ya ve aglaya'ya sinirlenir,prense bunların karışımını hissedersiniz okurken
    kitabı bitirdiğimde dostoyevski'ye gerçekten öfkelendim. aşık olmak, dürüst olmaya cüret etmek aslında hayata karşı çok ciddi bir meydan okuma. 
içinde yaşadığı toplumda kabul edilen ama tam olarak anlaşılamayan yaşam akışına bireysel olarak bir alternatif yaratmak isteyen, anlaşılabilir bir ahlak ve dürüstlük üzerinden yaşamak isteyen prens mişkin, aşık olmaya cüret ederek kendi kaderini mühürledi, ve benim içimi acıtan şekilde aglaya'yı da mahvetti. 
prens aslında deli gibi korkaktı, seçemeyecek, gerçekten gerçek bir nesneyi sevemeyecek kadar, o zaten kitabın başında hastalığım yüzünden kadınları tanımadım demişti, ama kaderin acımasız oyunuyla zengin oldu, sevmemesi gerekirken gerçekten sevdi (aglaya), bir deliye acımaya cür'et etti (natalya), son ana kadar talih ona fırsat verdi, gerçekten seçseydi kimseye felaket getirmeyecekti, natalya'yı adam gibi terketse veya aglaya'yı bu çocuk oyunundan çıkarıp yanına almaya cüret etse, sadece kendi için değil onlar içinde hayata devam etmenin yolunu açacaktı. ama aslında boşluğun ve yalnızlığın yarattığı o alaca karanlığa o kadar aşık olmuştu ki, yalnızlığından, hayata sadece yargılayarak bakan, onun kirliliklerine temas etmeye kendini indirmeyen, umursamayan tanrı pozisyonuna o kadar alışmıştı ki, sadece sürüklendi, umursamaya bile cür'et edemedi.çıplak aşk aslında gerçek bir cüret, birini herşeyden fazla sevmeye cüret etmek, tamamen ölçüsüzlüğü yaratıyor. prens içinde getirdiği bu ölçüsüzlükle temas ettiği herkesin hayatını mahvetti, rogojin, aglayayı, natalyayı, yepaçinleri. aslında içinde yaşadığımız hayatta korkunç bir adaletsizlik olduğunu farkedebilmek çok kolay ama bu tespiti kendi hayatımıza dahil etmek çok zor, çünkü bu tespit hayatın yanlış ve küçük de olsa örgüsünden çıkmayı ve anlık ışıklara bağlanmayı gerektiriyor. prens aslında bu toplumun yanlış olduğu gayet bariz olan (temas ettiği herkesin anladığı) kabullerinin dışına çıkarak bir anda sadece içinde kaldığı karanlıkta natalya ve aglayanın oluşturduğu varlıklar üzerinden hayatını devam ettirebildi, bu iki karakteri de bu çıplaklığıyla mahvetti. prens bu boşluğa isviçrede geçirdiği bomboş yıllar içinde alışmıştı ama bu boşluk konusunda tecrübesi olmayanları da buraya çekerek onların mahvolmasına neden oldu.
    
Bazı romanlar bitmemeli..

    Sevgiyle kalın:D