• Çiçekleri topladım yerden. Sıcak bir öğleden sonrası, neden bilmem buralarda küçük bir sahaf varmış gibi kalmış aklımda. İki insanın yan yana gelince birbirine yol vermek zorunda kalacağı kadar dar sokaklarda dönüyorum.
    Kayboldum aslında. Terliyorum da bir taraftan, ince bir su akıyor sokağın ortasından, köpük köpük, deterjan kokuyor. Bağıra çağıra iki çocuk geçiyor yanımdan, koşuyorlar. Birinin terlikleri çıkıyor ayağından, dönüp alıyor.
    O sırada görüyorum yerdeki çiçekleri, çiçek dediysem, gül.
    Dalından yeni koparılmış gibi, nefes alıyorlar da hala canlılarmış gibi, öyle diri.
    Çiçekleri topluyorum yerden, kim, neden atmış?
    Atılmaktan çok hınçla yere çalınmış gibiler.
    Buruk bir aşk hikayesi geliyor hemen aklıma. Küsmüştür bunlar, çocuk barışsınlar diye dokuz tane gül almış, evlerinin köşesinde kızın çıkmasını beklemiştir. Kız da tülün arkasından görmüştür çocuğu. Süslenip çıkmıştır evden, delikanlı çekingen yaklaşmıştır yanına… Ne kabahati varsa artık?
    Uzatmıştır gülleri, kızın gözleri dolmuştur fakat belli etmemiştir.
    Şaşkınlıktan önce gülleri almış tam koklayacakken ben ne yapıyorum demiştir kendi kendine.
    Yere çalmıştır gülleri, üzerlerine basmıştır. Güllerin suçu ne halbuki?
    Kız bir tarafa, delikanlı bir tarafa yürümüştür, sıcak zaten.
    Elimde gönül kırığı dokuz gül.
    Dar sokak bir meydana çıkıyor, çınar ağaçları, kestane ağaçlarının altında tarihi bir çeşme. Çeşmenin arkasında terk edilmiş bir okul, okulun bahçesinde kocaman bir kral ağacı, kral ağacında leylek yuvası.
    Serçeler, guguççuklar cümbüş.
    Tarihi çeşmenin tam karşısında, yan yana bir bakkal ve kafeterya var.
    Çatıya iliştirilmiş küflü çengele, plastik topların içinde olduğu sarı büyük bir file asılmış. Mavi boyalı çerçevelerin arasında kalmış ince camlar tozlu.
    Kerpiç duvara, kapının hemen üzerine tutturulmuş tabelada; gazoz olma efsane ol yazıyor.
    Gülüyorum kendi kendime, kafeteryadan içeriye giriyorum.
    Beyaz saçlarını topuz yapmış iri bir kadın karşılıyor beni.
    Neden güldüğümü ne bilsin, o da gülümsüyor.
    “Bahçemiz de var” deyip yürümeye başlıyor, ben de peşinden.
    Kesme taş duvarların çevirdiği büyük, aydınlık bir bahçe. Kiraz, vişne, erik ağaçları, köşede, çakmak taşlarından dişleri dökülmüş eski düven. Orta yerde içine ortanca ekilmiş ve rengarenk boyanmış bir at arabası. Testiler, amforalar, duvarlarda kurumuş deniz yıldızları, balık ağları…
    Ağlat ağacının altına konmuş masaya oturuyorum, ayaklarımın dibinde yeşile boyanmış alçıdan bir kedi var, gözleri kırmızı.
    “Güller benim mi?”
    Size aldım diyorum, beyaz saçlarını topuz yapmış iri kadına.
    Arkasını dönüp gidiyor çok geçmeden de içine su koyduğu yeşil porselen bir maşrapayla geri geliyor.
    Gülleri gelirken yolda buldum.
    “Tabi tabi!
    Ne desem boş şimdi, elimde güllerle gelince, o da buruk bir aşk hikayesinin kahramanı yapıverdi beni.
    Garip olan, benim de o kısacık anda öyle hissetmem.
    Gümüş olduğunu tahmin ettiğim hafif kararmış tepside, sipariş ettiğim şekerli Türk kahvesi, çay tabağına konmuş pembe kuş lokumları ve içine taze nane atılmış buz gibi soğuk suyu getirip masaya bırakıyor.
    “Bazen olmaz” diyor giderken.
    En son iki yıl önce gelmiştim, buralarda küçük bir sahaf varmış gibi kalmış aklımda?
    Kadın duruyor, gözlerinden gri bir bulut geçiyor
    “Babamın küçük bir sahaf dükkânı vardı fakat öleli neredeyse kırk yıl oluyor!”
    İçinde güllerin olduğu yeşil porselen maşrapayı eline alıyor sonra;
    “Kavga ettiklerinde babam da anneme barışmak için dokuz tane gül alırmış!”

    Kız bir tarafa, delikanlı bir tarafa yürümüştür, sıcak zaten.
    Elimde gönül kırığı dokuz gül.
    Güller sizin!
  • https://hizliresim.com/nnkuxL

    Fethiye Caddesi üzerinde merdivenli sokakta bir salondu burası..Kuaför salonu, bir çiftin salonu..
    Fön, boya ya da kesimden sonra sigara molası vermek için dükkanının önüne çıkıp iskemlesine kurulan Servet Bey’in salonu..
    Her gördüğümde kuaförden çok turistik objeler satan esnaf izlenimi verir kendisi..Camekânında turkuaz boncuklu bileklikler, mozaik baskılı kartpostalların konduğu...Kenar köşelerde oyalı tülbentler, lifler, örgü bebek yelekleri, patikler sergileri içinde bezgin yarı açık ağızlı bir adam Servet Bey..
    Kavruk bir havada tek tük gezginlerin uğradığı dükkanlarda, siz fiyat sorana kadar hiç konuşmayan sakin ve ağır kanlı bir adam Servet Bey..

    Belki Servet Bey’e sorsalardı kuaför olmak değil de taş duvarlı, gölgeli sarı ışık altında bir odadan oluşan atölyesinde yüzüklere merceği ve cımbızı ile elmas yerleştiren değerli taş işçisi olmak isterdi.
    Sanmam...En son gördüğümde Müge Anlı’nın aydınlatmak üzre olduğu bir cinayeti izlerken, fırçasındaki boyayı saça yedirme esnasında, sülalenin soy bağlarını bir nefeste sayan sıkı TV izleyicisi bir mücevherci olamaz...
    Zihnimin kıvrımlarında olamadığı mesleklerdeki Servet Bey modellerini iteleyip,karşımda duran bezgin kuaföre “Merhaba” diyerek kapıdan girdim.
    “Çok beklemeyeceksem kakül kestirmek istiyorum.”dedim. “ Az işim var, kahve içersin beklerken “ dedi yarı açık ağzı ve göz kapağının altından yarısı görünen yeşil gözleriyle..Başımla onayladım .Kuru mama tabağı ,boydan cam duvarın önünde ,her zaman ki yerinde duruyordu.Kızıl kediyi doyurmaya devam ediyordu anlaşılan. Azametli alacalı bir kedi.Uzaktan tebessümle izlemeyi sevdiğim bir kedi.Şimdi Fethiye Caddesini turlama saatinde..Acıktığında doyacağı yerin yolunu biliyor.Metabolizmasının saati, yemeğinin yoluna düşüreceği saate kadar oyalanıyordu ürkek ve meraklı gözlerle sokaklarda.Herkes gibi yemek, içmek,uyumak temel duraklı hayat yolunda kedice zamanlar...
    Köşede hardal renkli deri koltuğa oturdum.Dörtgen bir salondu burası.Her biri yuvarlak üç aynalı, üç saç bakım masası ve üç döner koltuk.Salonun gerisinde paravan kapı arkasında kadın ağda kısmı, saç yıkama lavabosu, küçük bir çeşmeli tezgah ve buzdolabı ve boya karışımı hazırladıkları ikinci bir tezgah ve iki kapaklı dolap..

    Önümde ince ayaklı bir masa vardı. Üzerinde ağır, renkli, kaygan ve serin dergiler.Dağınık durmasına bakılırsa beş altı kişi göz gezdirmişti dergilere.Sayfaları karıştırdığında Bulvar ya da Tan gazetelerinin renkli ve nefsani bakma hazzı veren ve çabuk tüketme hızında dergiler...

    Telaş çağında yaşıyoruz ya.Ama telaşsızım uzun zamandır..Servet Bey’in kahve içme süresi vakti bekleyebilirim.Ben baktığım anda bana bakan Timuçin Esenli kapaklı olan dergiyi uzandım aldım.Evvel zaman mum ışığında aktörün resmine bakarak yazdığı mektupta duyguları coşan kadın şimdi ben miyim?Tuhaf ama evet yine bakıyorum o aktöre..
    Yirmilerimde olmalıyım o zamanlar.Arka odalardan birinde büyük bir yatakta bir adam yalnız uyurken...
    Mektubu hiç göndermedim .Daha güzeli oldu.Kırık dökük bir vaktimde tasarım mağazasında birden önümde belirdi ve İsa doğduğunda aydınlanan mağara gibi ruhum aydınlandı.Güzel şeyler, beklemediğimiz zamanlarda gelir diye kim dediyse kelimelerinden öpüyorum, doğru söylemiş.

    Dergilerde ilkönce röportaj yazıları okurum.
    Balat’ta âtıl binaları satın alıp restore eden bir girişimci.Afilli bir iş gibi geliyor kulağa.Arkeolog imiş aslen.Editör soruyor İndiana Jones filmleri izledikten sonra mı olmak istediniz arkeolog? Bir gün Bağdat Caddesinde yürüyor,sarı rengin sahibi Van Gogh’un tablolarını hatırlatan camekanlı bir kitapçının kapısına ayaklarım beni götürdü, üzerinde savaş arabası süren Mısırlı bir savaşçı resmedilmiş bir kitabı aldım elime .Sarı renkli bir kitap kapağıydı.Son bölümde fotoğraf albümü vardı.Fotolar içinde bir resimden gözlerimi alamadım.Bir tepenin yamacında başları kat kat bezlerle sarılmış sarıklı ve beyaz entarili üç adam oturmuş.Biri elini siper etmiş, piramide ya da balona bakıyorlar, seyrediyorlar.Ben arkeolog olmalıyım dediğim an. Böyle diyordu restoreci ince kadın röportajı yapan editöre..Bu resmi merak ettim.Satır aralarına hayal meyal kendi anılarım karıştı.

    Kutsal topraklarda kavruk bir akşamüstü Vahide ile mescide gidiyorum.Karşımızdan yüzü gece kadar siyah, efendi tebessümlü ,kat kat bezleri başına sarık diye sarmış eflatun entarili bir adam geliyor.Ne kadar görkemli , bakışlarım kapıldı tek kolu belinde yürüyen gece kadar siyah ve parlak yüzlü adama.Tüm cesaretimi toplayarak önüne geçtim. Resim istedim beraber.Gülümsedi, durdu yanımda poz verdi hatta.Nijeryalıymış.Başlarına doladıkları kat kat bezlerden sarıklar, bu insanları azametli gösteren...
    Belki de o resimdeki piramidi ya da balonu seyreden Mısırlılar, Nijeryalı Afrikalıya benziyorlardı.

    Servet Bey hoparlörün sesini açmış olacak.Minik Serçe’nin sesini seçtim düşüncelerimden sıyrılarak.
    “ Benim yerime de sev.Bekletme hayatı.Kaç kişiyiz savunan sevdayı.” sözleri piyano tınısı ve akordiyon dalgaları arasında sihir etkisi hissettiriyor ruhuma bir ân.
    Çırak kızın “Buyrun” sözüyle kalktım aynada kendime baktım.Az şekerli kahvemde geldiğine göre kahve içimlik bekleme zamanı geçmişti.

    Servet Bey, Moda pazarında âdi boncuklu penye tişörtleri çekiştirip karıştırır gibi parmaklarını saçlarıma daldırdı.Bir iki makas hareketiyle perçemlerim alnıma dökülmüştü.
    Kaküllerimi sevdim.Kuru mama tabağı hâla boştu, alacalı kediyi seyredemedim bu sefer.Servet Bey’le salon kapısından peşpeşe çıktık.O iskemlesine kuruldu bir dal içimlik hayallerine gömülürken ben merdiven sokağı yarılamıştım bile.
    Ses dinleyicilerini yerleştirdim kulaklarıma.Durağa yürüdüm.Bir Podcast yayını seçerim yürürken.”Nerden Başlasam?” bölümlerinden.Belki Roma Tarihi belki Gastronomi belki Mutluluğun Peşinde başlıklı ya da en sevdiklerimden ‘Geçmişi Yeniden İnşa Etmek’ olanı yeniden dinlerim .Eve varış süresiyle aynı olanı hesaplayarak..

    * * *
    Ne belli? Ne gecem belli ne de gündüzüm.Pratik bir yemek hazırladım.Bar taburelerimize kurulduk.Pide ekmeğine yaptığım tostu akşamın körfez ışıkları manzarası eşliğinde yiyoruz.Oğlumun sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. “ Anne elektrik telleri üzerindeki kırmızı beyaz toplar helikopter yoluymuş.”dedi ve ardından ekledi.”Önümüzde duran elektrik kulesine çıkıp tostumu orda yemek istiyorum.” “ Tehlikeli” dedim sadece.Sonra düşündüm.Ona göre her şey mümkün ve olağan. “ Elektrik akımından seni koruyacak bir giysi tasarlarsın,sonra tırmanıp en tepede tellerin üstünde oturup tostunu yersin.” dedim.
    “Yaparım belki” dedi.

    Yeniden körfez ışıklarına daldım.O mavi yük gemisi aylardır körfezde duruyor, ne taşıyor, nerden geliyor diye her gün düşünüyorum .Resmini çekip araştırıp öğreneceğim diyorum .Hergün aynı düşüncenin yinelendiği sabahlara uyanıyorum.Gemi aynı yerde duruyor, sabahlar da aynı..

    Ne zaman öleceği söylenen insanlar belki şanslı.Yarına meraklarını bırakmayı terkedecekler çünkü.Yarın onlar için yok.Yarın bugünlerde herkes için belirsiz...

    Ay ,dünyanın etrafında ve kendi etrafında dönüş hızı aynı olduğu için hep ayın aynı yüzünü görürmüşüz.Sanki tek bir sabahı yeniden yeniden yaşıyor gibiyim..

    Salgın hastalık günlerinde bir zamanlar sürdüğüm hayat sanki çok uzak bir zamanda kalmış duygusu veriyor.
    Bir kez daha Fethiye Caddesinde yürür müyüm, gelişigüzel dergilerin sayfalarını kuaför salonlarında çevirir miyim, yüzlerce farklı saçı taramış fırçaları saçımla buluşturur muyum, müşteri kahvesi içer miyim, alacalı kediyi görür müyüm bilmiyorum.

    Kakül istediğimi biliyorum .Kakül hayal ederken serotonin topları kanımda patlıyor ânlık.
    Bugünlerde hayal etmesi mümkün sadece....
  • 320 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Ben yazmaya hiç başlamadım. Henüz ne on dokuz yaşındayım, ne de yazarım. O yaştaki insanlara genellikle şiir yazarlar değil mi? Belki... Ama benim söyleyecek bir  ağız dolusu cümlem var. Büyüteceğim karakterler...
    "Çünkü beni ölümsüz kılmanızı istiyordum."

    Bazı şeyleri anlamak için kırkını devirmesi gerekiyor insanın. Boynundaki kıravatı azıcık gevşetmesi, ve yalnızlığını kabul edip sevmesi, her şeyin başladığı şehre her şeyi bitirmek için geri dönmesi, duvardaki bir çiviye bir posteri asar gibi, benliğini çıkarıp asması, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa' yı araması... Bu durumda kimsenin adı Mehmet değil. Tek kişi de değil, sarı olan çizme değil, hiçbir şey de sarı değil. Belki gök gürültüsü kadar korkutucu, belki patates yemeğindeki sefillik kadar gerçek, belki evi kadar eski... Üst komşudan haberi olmayacak kadar bihaber. Ve iyi bir adam olmaktansa, kötü bile olsa bir şair olmak isteyecek kadar hatalı... O ikizleri bulmalı. Bulsa hayatı bir anlam... Hayır kazanmayacak ama bulmalı.... Hep aynı şeyleri onları bulduktan sonra yine yapmalı. Sabah aynı satte kalkmalı. Yüzünü yıkamalı, mutfağa geçip, ocağa çay suyu koymalı, su kaynarken etrafı toplamalı, birkaç saat okumalı, dışarı çıkıp dolaşmalı, dönerken ekmek almalı, birkaç gün yetecek yemek yapmalı, uyumalı, ve uyanmalı... Ha bir ara da pijamalarını giymeli ve çıkarmalı... Gece yatarken pijama giymemek ev sahibine karşı ayıptır çünkü. Bir yerde okudu. Hatırlıyor... Kırkından sonra okumaya başladığı zaman okudu. Unutmuyor... Dostoyevski de okurdu. Ama Dostoyevski patatesin nasıl yenmesi gerektiği hakkında pek bir şey söylemiyordu kitaplarında  ama inceltiyordu ruhu.
    "Harun ne öğretti sana kitaplar?"
    "Öncelikle var olduğumu.... Ardından ise yalnız olduğumu..."
    Şu üç noktalara ne denli uzun suskunluklar sığarsa sığdırdık Harun... Ama bir şehre geç gelen bir yabancının , on yaşındaki bir çocuğun yüzüne kırk yaşındaki bir adamın, güzel biten bir masalın sonuna ölümü sığdıramadık. Bir ömür ve birkaç saat geç kalmıştı... Evde bulamadık.

    Aziz olasın evlat. Belki su gibi... Çalışkan da olasın. Soyadın gibi... Ya da en iyisi sen sen ol. Aynalarda bıraktığın ve yerinden bulamadığın suretin ol. Eski evine, genç yaşını ve yaşlı ruhunu doldur. Sonra teyzen anneni, baban enişteni, Hande Derya' yı, Macit' i, çocuk odası perdelerini, farkında olmadan birlikte baktığınız inşaatı,  tek sen ve üç romanı, çokça acıyı ve yazarlığını... Ve alt komşunu. Ve ikinizin de sevdiği yalnızlığınızı... Tıpkı caddelerin kustuğu insanlar gibi, senin evin tüm bunları kusuyor Aziz. Evin seni ve senden arta kalan her şeyi kusuyor. Yaşın genç henüz Aziz. Geçen gün ömürden, ama senin pek çok günün var önünde. Bir kenara atacak, bir kutuya koyup, kömürlüğe saklayacak, ince belli bir bardakta tek şekerle çay içecek, Kumral kızı takip edecek, takibi bırakacak, tramvayda karşılaşacak, evde o kanepede sen koltukta sohbet edecek, onu yolcu edecek, beklemediğini itiraf ederek bekleyecek, gelmeyince anlayacak, yine beklemezken bekleyecek, çalan kapıda ölüm haberinin durduğunu bilemeyecek kadar önünde uzun bir ömrün var.

    "Çünkü beni ölümsüz kılmanızı istiyorum."

    Harun ister miydi? Tanımıyorum Harun' u. Alt komşu... Sanırım evde yok. Bilmiyorum. Artık inşaat da yok. Nereye bakıyorduk peki biz? Parka.. Çocuklara... Hülya' ya. Çiçekli elbise. Biraz önce öldü... Haberiniz olmasın.. Belki birkaç gün sonra...
  • Sabahattin Ali
    Adam,
    Yüksek ve üzerinde yer yer otlar fışkıran bir duvara dayanıp yarı kapalı gözlerini yukarı kaldırınca etrafa alacakaranlığın çökmüş olduğunu gördü. Gideceği yere yaklaşmış biri gibi derin bir nefes aldı. Önünde, üzerinden demiryolu geçen bir köprü vardı. Bunun altına doğru, duvarlara tutunarak yürüdü. Ayakları titriyor ve göğsü müthiş hırıltılar çıkararak inip kalkıyordu.

    -Buracıkta ölebilirim!- diye düşündü.

    Fakat sanki onda bu ümidin bir andan fazla yaşamasını istemiyorlarmış gibi, karşı taraftan, ellerinde çıkınlarıyla birkaç adam göründü. Hızlı hızlı konuşarak yanından geçip gittiler; tam arkasından gelen tek atlı bir araba, bozuk kaldırımlarda hoplayarak, süratle ilerdeki yola daldı.

    Burası da tenha değildi. Buradan da gelip geçenler vardı. Sağda, solda yükselen kalın ve harap duvarlar onu insan gözlerinden saklayamayacaklardı. Daha tenha ve kimsenin onu rahatsız etmeyeceği, kendisinin de kimseyi rahatsız etmeyeceği bir yer bulması lazımdı.

    Çıplak ayaklarına geçirdiği tabanları delik pabuçları ağır birer zincir gibi sürüyerek ve öksürdükçe yırtılır gibi acıyan göğsünü eliyle bastırarak ilerlemeye başladı.

    Üç günden beri tamamen açtı ve belki üç aydır doyuncaya kadar yemek yememişti.

    Açlık aklına gelince, bir eliyle, adeta okşar gibi karnını yakaladı. Sonra, yer yer çatlamış dudakları gerilerek, yüzünü tebessüme benzeyen korkunç bir ifade kapladı. Karnındaki kıvrandırıcı ağrılar dün akşamdan beri kesilmişti. Şimdi onun yerinde tam bir hissizlik ve biraz da bulantı vardı.

    Demiryolu köprüsünün altından geçtikten sonra karanlık bir sokağa daldı. İki tarafta ahşap evler ve sokaklarda tek tük çocuklar ve kediler vardı. Bazı pencerelerin arkasından kadın bağırışları, küfürler, çocuk ağlamaları geliyordu. Yer yer çirkef çukurlarıyla örtülü olan yolda, birkaç adımda bir durarak ilerledi. Biraz daha… Ondan sonra tenha bir köşe, insansız bir yer herhalde gelecekti. Birkaç takunyalı kız, ellerinde su tenekeleri ile geçerlerken durup ona baktılar. Yürüyüşünü hızlandırmak isteyince bir öksürük nöbetine tutuldu. Göğsünde tel fırçalar dolaşıyormuş gibi kıvranıyordu. Nihayet kapısı kapalı bir evin eşiğine çöküverdi.

    Öksürük nöbeti geçtikten sonra, yaşaran gözlerini önüne dikti. Ayaklarının arasında patlıcan ve soğan kabukları ile iki aşık kemiği vardı. Bir aralık bunlar kayboldular ve o, tükenmez bir yolda giden bir adamı durup durup arkasına baktıran bir hisle, bir anda ve hızla, hafızasında geriye doğru kaydı.

    Memleketinden ayrılalı beş seneyi geçmişti. Çocuk denecek bir yaşta gurbete atılmış, her türlü işe girmiş ve birçok şeyler öğrenmişti. Son senelerde bir küçük fabrikada motörcü yamaklığı yapıyordu, hastalığı orada iken başladı. Daha doğrusu küçükten beri zaman zaman kendisini yoklayan nefes darlığı, bu fabrikanın havasız, küçük motör dairesinde boğucu bir illet haline geldi.

    Bir müddet her şeye rağmen dayanmaya çalıştı. Baş aşağı giden bir cereyana bir kere yakasını kaptırdıktan sonra kurtuluş olmadığını seziyordu. Fakat günden güne artan bir halsizlik ve göğsünün içinde zaman zaman diken demetleri gibi dolaşıp gözleri kanlanıncaya kadar onu kıvrandıran öksürük nöbetleri mütemadiyen arttı ve şiddetlendi. Yara haline gelen nefes boruları motör dairesinin rutubetli, boğucu havasını içeri alırken bile sızlamaya başladı.

    Bir gün sabahleyin uyandığı zaman, yerinden kımıldayamayacak halde olduğunu gördü. Birkaç gün aç açına yattıktan sonra güç halle doğrulup fabrikaya gidince, onu içeri bile almadılar.

    Aylardan beri korktuğu yuvarlanış başladı. Bir hafta kadar cebindeki beş on kuruşu idare etti. Sonra tekrar birkaç gün açlık…

    Memleketten gelip şehirde yerleşmiş, oldukça hali vakti yerinde bir dayısı vardı. Onu aradı ve korka korka evin iki kanatlı kapısını çaldı.

    Buna birkaç gün için taşlığın bir kenarında yatacak yer verdiler ve önüne birkaç lokma koydular. Fakat burada da dayısının çocuklarından rahat yoktu. En büyüğü on iki yaşında olan bu beş oğlan, bir türlü sebebini anlayamadığı bir zulüm ihtiyacıyla onu canından bezdiriyorlar, uyurken başına su döküyorlar, hatta bazan öksürük nöbetiyle sarsılırken uzun değneklerle suratını ve vücudunu dürtüyorlardı.

    Celeplikten epeyce para kazanan ve eve geç vakit gelip erkenden giden dayısı, onun bir kere bile halini sormamıştı. Yanından geçerken anlaşılmaz bir şeyler homurdanıyor ve gözlerini hastanın üzerinde bir an tuttuktan sonra, yoluna devam ediyordu.

    Bir sabah, erkenden sokağa çıkıyordu, yeğeninim önünde biraz durdu, sonra:

    -Üç haftadır burada yatıyorsun… Bunun sonu yok, git, devletin bir hastanesine başvur…- diyerek yoluna devam etti.

    Hemen o gün kendisini kapı dışarı ettiler. Akşama kadar birkaç hastane dolaştı ve her birinin kapısından daha yorgun, daha ümitsiz ayrıldı. Bir müddet de hemşerilerine yük oldu. Her biri kendisi kadar fakir olan bu adamlar, ona ellerinden gelen yardımı yapmaya uğraştılar. Bu da birkaç haftadan fazla sürmedi. Yeniden bir dolaşma başladı. Bir türlü bitmeyen ve nereye varacağı belli olmayan bu yolculuklar belki hastalıktan da beterdi. Dolaba koşulmuş bir hayvan gibi aynı caddeden bir günde on beş defa geçtiği oluyordu. Bazan dileniyor, bazan polislerden kaçmak için koşuyor ve tenha bir köşede öksürük hamleleriyle yerlere yuvarlanıyor, bazan da sokaklardan ve mahalle aralarındaki çöp tenekelerinden ekmek parçası ve meyve kabukları toplamaya uğraşıyordu. Hastalığı bu işte bile onun ellerini bağlayan bir engel idi. Çöp yığınlarının başına üşüşen sekiz on yaşlarındaki çocuklar, onu kolayca bir kenara itiyorlar, hatta kendisinin bulduğu bir şeyi bile kolayca elinden alıveriyorlardı. Ekşi ve yapışkan kokular neşreden bu yığınları karıştırırken eline geçen bir kavun kabuğunu, üzerinde birkaç çürük üzüm tanesi bulunan bir salkımı veya henüz içinde yağ bulaşığı görünen bir sardalya kutusunu yırtık gömleğinin altına telaş ve korku ile saklıyor, bir köşeye çekilip, etrafında sinekler gibi dolaşan aç çocuklara kaptırmadan, elleri titreyerek yemeye, sıyırmaya çalışıyordu.

    Fakat üç günden beri bunu da yapamıyordu. Midesi, kim bilir nasıl bir istiğna ile kendisine gönderilen bu çeşitli maddeleri hemen dışarı yolluyor, hiçbir şey, hatta su bile istemiyordu.

    O zaman derhal her şeyi anlar gibi oldu. Bu hal, sonun yaklaştığına alametti. Artık ölmekten başka yapılacak şey kalmamıştı. Bunu gayet sakin karşılıyor, mümkün olduğu kadar sıkıntısız bir şekilde bu dünyayı bırakıp gitmek istiyordu.

    Garip bir his, ona, midesinin isyanına rağmen, açlıktan değil, asıl hastalığından, göğsünden öleceğini söylüyordu. Bunun için karnını hemen hemen unutmuş gibiydi. İlk günlerde kaburgalarının aşağısına doğru yayılan ince ince sızılar ve ezilmeler artık tamamen durmuştu. Şimdi sade göğsü, öksürüğü ve halsizliği vardı. Her adımda canının biraz daha azaldığını sanıyor, ağzından kesik darbeler halinde çıkan nefesini, parça parça dışarı fırlayıp havada kaybolan ruhunu görmek ister gibi, sabit bakışlarla araştırıyordu.

    Dermansızlığı arttıkça, ölecek tenha bir yer aramak ihtiyacı da çoğaldı. Bir tek korkusu vardı: Kalabalık bir yerde, mesela bir sokak köşesinde düşüverirse, başına üşüşürler, ifade almaya, itip kakalamaya, götürmeye kalkarlar, onu rahat can vermeye bırakmazlardı. Can çekişirken hırpalamaktan ödü kopuyordu. Kendisine herhangi bir şekilde yardım edilip kurtarılabileceği düşüncesi kafasından o kadar uzaktı ve dünyada kendisiyle meşgul olabilecek bir insan bulunabileceği ihtimali ona öyle yabancı idi ki, bu bitip tükenmez yürüyüşte onun kütleşen sinirlerini ne bir ümit, ne bir hiddet kıvılcımı harekete getirebiliyordu.

    Hayatında yalnızlıktan başka bir şey görmediği için, müthiş yalnızlığının farkında bile değildi. Etrafından gelip geçenlere, herhangi ecnebi bir maddeye, bir duvara, bir ağaca, bir köpeğe bakar gibi düz, alakasız belki biraz çekingen nazarlar fırlatıyordu.

    Ölüm ona hiçbir zaman fevkalâde bir şey gibi görünmemişti. Etrafında, küçükten beri, en çok gördüğü şey ölümdü. Yalnız ölümün bir şekli vardı ki, düşündükçe tüylerini ürpertiyordu.

    Köyde ölen sığırlara, atlara ve diğer hayvanlara, gündüz kargaların ve gece çakalların nasıl üşüştüklerini ve ertesi gün o leşten nasıl birkaç parça kırmızı renkli kemikten ve birkaç tutam kıldan başka bir şey kalmadığını çok görmüştü. Farkında olmadan şimdi onu bu korku avucuna almış bulunuyordu: Kim olduklarını, ne olduklarını bilmediği ve kendisine bir çakal veya bir karga kadar yabancı bulduğu bu adamların ihtimal onu aynı şekilde dideceğini, tanınmaz hale sokacağını sanıyordu.

    Oturduğu kapının önünden kalktığı zaman, adamakıllı gece olmuş ve evlerin alt kısımlarını karanlık sarmıştı. Biraz daha yukarılarda, çatılara doğru gitgide açılan bir aydınlık vardı. Birkaç adım attı. Evlerden birinden bir ud sesi, birkaç sokak öteden sarhoş naraları ile köpek havlamaları geliyordu. Başı önünde yürüdü. Karşısına tekrar yüksek bir sur çıktı. Onun kenarını takip ederek on beş yirmi adım daha gidince önü birdenbire açıldı.

    Alnından birisi dürtmüş gibi durakladı. Başını kaldırıp ileriye doğru bakınca, önünde, birkaç adım ilerde, alabildiğine uzanan ve ayın ışıkları altında hafif hafif şıpırdayan denizi gördü.

    Bu gece, harikulade güzel bir geceydi. Her zamankinin iki misli kadar büyük görünen ay, yerinden fırlamış, toprağa ve denize adamakıllı yaklaşmış gibiydi. Duvar harabelerinin ve çöp yığınlarının üzerinde fışkıran arsız nebatlar bir masal bahçesinin çiçekleri gibi nazlı nazlı sallanıyorlardı. Sahili ara sıra yalayan dalgaların ıslattığı yosunlu çakıllar, türlü renk oyunları yapan kıymetli taşlar gibiydi. Her şeyde yarı sarhoş, yarı baygın bir hal vardı. Her şeyden, bu sessizliğe ve baygınlığa rağmen, oluk oluk hayat fışkırıyordu.

    Gözlerini bir müddet denize, bir müddet aya dikti ve sonra birdenbire içini bir sızının kapladığını, ölmek istemediğini anladı. İşte burası sessiz ve kimsesizdi. Bir köşeye arkası üstü uzanır ve gözlerini tepedeki soluk yıldızlara dikerek gelecek anı bekleyebilirdi. Buna rağmen, sızlayan göğsünün derin ve hayat dolu bir nefes almak için kabarmak istediğini fark etti. Gözleri yaşarmıştı. Hayatında hiç başına gelmeyen bu hal; ona hayret verdi. Daha fazla düşünmeye vakit kalmadan göğsünü kaplayan bir öksürük onu birkaç dakika kıvrandırdı, giderken de, garip ve o zamana kadar alışmadığı bir hüzün bıraktı. Öleceğine olan kanaati sarsılmamıştı, fakat bu ona yarım bir şey gibi geliyordu. Etrafında bir eksiklik vardı, düşünmeye çalıştı: Kafasından sis halinde birtakım şekiller geçtiler, kimisini köyüne, kimisini anasına benzetmek istedi, fakat hiçbir şeyi tamamıyla seçemedi. Yavaşça bir taşın üzerine oturdu.

    Ne kadar sonra olduğunu pek bilmiyordu, biraz ilerisinde bir cisim harekete geçti. Eskiden beri orada mıydı, yoksa yavaş yavaş mı sokulmuştu? Bunu düşüneyim derken ince bir kadın vücudu ona doğru yaklaştı, bir adım ilerisinde durarak gözlerini erkeğin yüzüne dikti.

    Erkek başını kaldırınca her şeyden evvel karşısındakinin gözleriyle karşılaştı. Renkleri belli olmayan, fakat acayip bir ışıkla parlayan bu küçük noktacıklar, vücudu üzerinde ağır ağır dolaşıyorlardı.

    Kadın mehtabı arkasına aldığı için, yüzü karanlıkta kalmıştı. Gölgesi erkeğin dizinin yanına düşüyordu. İri elleri incecik kolların ucunda ağır bir cisim gibi sallanıyordu. Çıplak ayaklarında atkıları bağlanmamış ve topukları kırık iskarpinler, sırtında rengi belli olmayan, yalnız göğsü kirden ve lekelerden koyulaşan kısa bir entari vardı.

    Kadın bir adım daha attı, erkeğin yanına oturdu ve kaşlarını manalı olmak isteyen bir şekilde kaldırarak yüzünü yanındakine çevirdi.

    Erkek, şimdi ay ışığının tamamıyla aydınlattığı bu yüze hayretle baktı.

    Bu esmer ve yağlı çehrede çiçek belki en korkunç tahribatını yapmıştı. Derin çukurlar yer yer birleşmişler ve geniş sahaları kaplamışlardı. Dudakları ince ve beyaz iki çizgi halinde geriliyor ve yüzündeki çukurlara birçok da kırışıklar ilave eden yılışık ve yalancı bir gülüş, gözlerinin altına kadar uzanıyordu. Kesik ve yorgun nefes alan ve bulunduğu yerde yıkılıp kalmamak için elleriyle iki tarafını tutan hasta adam, kadının bu gülüşüyle ürperdi. Etrafındaki bütün çirkinliklere, bütün kirlere gümüş bir örtü örten ve her şeyi bir an için güzelleştiren ay, bu çiçekbozuğu yüzü bir kat daha iğrenç yapıyordu… Yalnız bir şey biraz tuhaftı: Yaşının kaç olduğunun tahmin edilmesine imkan olmayan bu kadının koyu siyah gözleri, en genç parıltılarla hareket ediyor ve insanın üzerinde duruyordu. Bunların derinlerinde, yüzdeki korkunç tebessümle tam bir tezat teşkil eden, bir hüzün saklı gibiydi.

    Kadın biraz daha sokularak:

    -Konuşsana!- dedi ve bunu çatlak bir ses ve apaçık bir köylü şivesiyle söyledi.

    O zaman biraz kendine gelmeye çalışan delikanlı, dinlene dinlene:

    -Sen nerelisin?- diye sordu.

    -N’ideceksin?-

    -Hiç!-

    -Gel biraz, şöyle gidelim.-

    -Ne diye?- Kadın fevkalade bir tabiilikle:

    -Burası pek ortalık yer. Gören olur!- dedi.

    Bir an için parlamış olan alakası hemen sönen erkek, ters bir omuz silkmesiyle homurdandı:

    -Hadi, sen işine gitsene!-

    Kadın bu hakareti duymamış gibi güldü. Bacak bacak üstüne atarak, pişkin bir eda ile:

    -Meteliksiz misin?- dedi ve sağ elinin baş ve şehadetparmaklarıyla para işareti yaptı.

    Erkeğin yüzünde gülümsemeye benzeyen bir ifade dolaştı.

    Öteki, elini hastanın omuzuna koyarak:

    -On beş kuruşun da mı yok?- dedi. Sonra bu miktarın azlığını mazur göstermek ister gibi ilave etti:

    -Biz alçakgönüllüyüz…-

    Erkek boğuk bir sesle:

    -Hadi git be!- dedi ve eliyle şiddetli bir hareket yaptı. Fakat bu, onu derhal eskilerinden daha berbat bir öksürük nöbetinin içine fırlattı. Yerinden hopluyor, iki kat oluyor, dışarı fırlayan gözlerini yardım ister gibi etrafındaki eşyaya çeviriyordu. Kadının orada bulunduğunu unutmuş gibiydi. Belki beş dakika kadar süren bu nöbetten sonra, biraz evvel oturduğu taşın dibine yığılıverdi. Gözleri donuklaşmış, yüzü manasız ve sarkık bir hal almış, dudaklarının kenarında kanlı köpükler belirmişti.

    Bu müddet zarfında ayakta ve kararsız bekleyen kadın yavaşça eğildi:

    -Amanın- dedi, -sen hastaymışsın ya!-

    Genç adamın ifadesiz gözleri bir müddet karşısındakinin üzerinde kaldı, sonra başı yavaşça önüne düştü.

    Kadın dizleri üzerine çökerek:

    -Neyin var? Ne diye önceden diyivermedin!- diye mırıldandı. -Kalk seni şuraya götüreyim, biraz uzanıp yatarsın!- Sonra daha yavaş bir sesle ve başını sallayarak ilave etti: -Herhalde açsın da!-

    Hasta hiçbir şey söylemeden, çok güç bir iş yapıyormuş gibi, başını doğrulttu. Gözleri karşılaşınca birdenbire yüzünü sükûnete benzeyen bir ifade kapladı.

    Bir müddet evvel kadının gözlerinde görür gibi olduğu hüzün, şimdi onun esmer ve çiçekbozuğu yüzünü, ince ve renksiz dudaklarını da sarmıştı. Yerinden kımıldamaya çalıştı. Kadın onu kolundan tuttu:

    -Uzak değil, şuracıkta!- dedi.

    Beş on adım yürüdüler. Önlerine yanmış bir evin dört duvarı geldi. Boş bir delikten ibaret olan kapının iki ayak merdivenini çıkarak içeri girdiler. Üstü açık olan ve etrafındaki kocaman taş pencerelerden deniz görünen bu duvar harabelerinin bir köşesine, bir metre kadar yükseklikte, bir çuval gerilmişti. Onun altında bir küçük testi, örtüye benzeyen bir paçavra yığını ve bir miktar otun üzerine serilmiş, yer yer yırtık bir keçe vardı. Duvarın taşları arasına sokulmuş bir tahtada ezik bir sepet asılı duruyordu. Kadın hastayı keçenin üzerine arkası üstü yatırdı, sepeti duvardan alarak içinden birkaç kuru ekmek parçası çıkardı ve:

    -Ye bakalım!- dedi.

    Erkek kaşlarını kaldırdı.

    Kadın sordu:

    -Kaç günden beri bir şey yemedin?-

    Erkek parmaklarıyla üç diye gösterdi.

    -Dur öyleyse, sana sıcak bir şey kaynatayım.-

    Duvarın mukabil köşesine giderek yongalarla bir ateş yaktı. Kapaksız ve eğri büğrü bir çaydanlıkta biraz su kaynattı. Sonra sepetin içini uzun müddet araştırıp bulduğu üç tane şekeri bu suya atarak karıştırdı ve hazırladığı şekerli sıcak suyu yudum yudum genç adama içirdi.

    Göğsünden aşağı yavaşça inen bu kaynar mayi, onun kaburgaları arasındaki yaraları sanki yakıyor ve hiç arkası kesilmeyen batmalar her yudumda bir miktar azalıyordu.

    Bunu içtikten sonra yavaşça arkası üstü kaydı, olduğu yere uzandı. Kımıldadıkça altındaki otlar hışırdıyordu.

    Kadın bir kenarda duran paçavraları onun başının altına doğru sürdü.

    Genç adam bir müddet gözleri kapalı bu halde kaldıktan sonra kendinden geçer gibi oldu, fakat birdenbire göğsünde yanmalar ve gırtlağını parçalayan öksürüklerle yerinden fırladı. Kadın onun çırpınan kollarını tutmaya çalışıyor, şaşkın gözlerle etrafına bakınıyor ve mütemadiyen:

    -Amanın Yarabbi!.. Ne yapsak ki?- diye söyleniyordu.

    Sabaha kadar bu şekilde birçok kere nöbetler tekrarladı. Her defasında kadın onun savrulan başını yakalıyor, eliyle terli alnını siliyor, hala ılıklığını muhafaza eden şekerli sudan birkaç yudum içiriyor ve sonra, nöbet geçince, başını yavaşça paçavraların üzerine koyuyordu.

    Ay, her şeyi yalancı bir güzelliğe bürüyen örtüsünü sürüyerek garp tarafındaki sırtlara yaklaşıyor ve karşılarındaki dağların tepeleri hafif pembe bir ışığa gömülüyordu.

    Genç hasta uzun zamandan beri arka üstü yatarak, gökyüzünde gitgide solan ve hala sallanır gibi kımıldayan yıldızları boş gözlerle seyretmiş ve tekrar boğazına sarılacak bir nöbeti korkuyla beklemişti. Nihayet bu beklemeden usanmış gibi gözlerini yumdu ve müthiş bir yorgunluğun tesiriyle içi geçer gibi oldu.

    Fakat bir müddet sonra garip bir hisle kendine geldi. Evvela gözlerini açmayarak bunun ne olduğunu anlamak istedi: Yüzüne kısa aralıklarla damlalar düşüyordu. Hafifçe gözlerini araladı. Bütün vücuduna o zamana kadar bilmediği tatlı bir ürperme yayıldı. Alacakaranlıkta yüzü pek belli olmayan kadın, üzerine eğilmiş, ses çıkarmadan ağlıyor, yalnız ara sıra, göğsünde boğmak istediği bir hıçkırıkla sarsılıyordu.

    Genç adam, başının üst tarafında bir insan kalbinin hızla çarptığını duydu. Gözlerini büsbütün açarak yukarıya baktı. Kadının esmer, yağlı ve çiçekbozuğu yüzü ona öpülecek kadar güzel geldi. Bu yüzde, şimdiye kadar hiçbir insanda rastlamadığı bir alakanın izleri, bir kardeş, bir ana, bir sevgili alakasının ifadesi vardı. Hiç tanımadığı, ne olduğunu, kim olduğunu bilmediği bir insanın üzerine eğilerek böyle perişan, böyle acı gözyaşları dökebilen bu kadın ona harikulade bir mahluk gibi görünüyordu.

    Gözleri birbirine rastlayınca kadınınkiler gülümser gibi oldu, fakat bunun arkasında yine o her zamanki genç ve mahzun ifade vardı.

    Erkek, sebebini anlayamadığı bir gevşekliğe düştüğünü hissetti. Elleriyle kadının kemikli, iri ve sert parmaklarını tuttu, göğsüne doğru çekti. Gözlerini kapayarak, hala yüzüne damlayan sıcak yaşların altında, belki senelerden beri ilk defa olarak, sakin ve tatlı bir uykuya daldı.
  • ACI
    YAZAN: Şahan BİLGİN

    BÖLÜM 1: AYAZ’ IN SESİ

    Geldi, gördüm, sustum. Dudaklarımdan çıkacak kelimelerin yanlış olmasından korktum. Geldiği anda sanki depremle sarsılan dayanıksız gecekondular gibiydim. Dayanıksız ama içi sevgi dolu. Gördüğümde gözlerimin yuvalarından fırlayıp, onu biraz daha yakından görmek uğruna uçtuğunu hayal ettim. El ve ayak parmaklarımın uyuştuğunu hissettim. Bağırmak istedim; seni seviyorum. İçime bağırdım, feryatlarım kalbimin nehirlerine kayıkla binip geldiler. Sustum. Sustuğum anda öldüm, öldüğümde onu gördüm. Etrafa ışık saçan yıldız kadar parlaktı. Boynunu koklayabilmek için tüm ömrümü feda edebilirdim. Karşılıklı ömür boyu susabilirdik ya da. Fena fikir değildi. Ya da o anlatırdı ben dinlerdim. Sabahlara kadar, iki ayrı sandalyede ortadaki masaya aldırmadan dinlerdim onu. Zamanın bir önemi kalmazdı. Saatlerin, akreple yelkovanın kaç kere üst üste geldiğinin. Gündüz veya gece olmasının hiçbir önemi olmazdı. Tek bir noktaya takılı kalmış bakışlarımı, çalan telefonuyla geri çektim. Dedikoducu teyze kılığına bürünüp kiminle konuştuğunu anlamaya çalışıyordum. Masada ki altı kişiden çift olmayan yalnız ikimizdik. Belki de şimdilik.

    ‘’Alo’’

    Sonra sustu. İki dakika kadar konuşan kişiyi dinledi. ‘’Tamam, hemen geliyorum.’’
    Ağlamaya başlamıştı. O anda telefondaki kişinin gidip gırtlağını kesmek istedim. Ne olmuştu şimdi. Ne demişlerdi benim yarenime. Kim ağlatmıştı lan onu. Kim? Bu güzel gözlerden yaş akıtmaya utanmıyor muydu? Yoksa sevgilisi mi vardı? Ondan mı ayrılmıştı? Bilmiyordum. Geldiğinden beri selfie çekilmekten başka bir işe yaramayan aptal kız konuştu;

    ‘’Canım, iyi misin? Ne oldu? ‘’

    Hıçkırıkları cümle kurmasına engel oluyor, burger king’te çalışan kasiyer dahil tüm meraklı gözler bizim masamızda toplanıyordu.

    ‘’Annem’’ diyebildi. Sonra, ‘’Babam’’ dedi.

    ‘’Evet, annenle babana mı bir şey olmuş canım?’’

    Tekrar hıçkırmaya, hıçkırıkları inlemelere dönüştü. Yutkunmakta güçlük çekiyordum. Babamın ‘’Allah’ın emri peygamberin…’’ diye kız isteyeceği kayınbabam, yıllardır süren anne hasretimi dindirecek kayınvalidem mi ölmüştü yani. Başlayamadan kaybetmek. Oysa

    bayramlarda gidip ellerini öpecek, annemin yaptığı tatlıdan yiyecek, orta şekerli kahvelerimizi içip, Beşiktaş’ın şampiyon olup olamayacağını konuşacaktık daha. Olmadı. Kısmet olmadı…

    İçime dolan hüzün beni ele geçiriyordu. Hiç tanışmadığım adını dahi bilmediğim aşkımın, hiç tanışmadığım adını dahi bilmediğim anne ve babası için ağlamaya başladım. Kankalarım şaşırdılar. Arkadaşlık kurumunun saygıdeğer üyeleri omzuma dokunarak beni teselli etmeye çalıştılar. Fakat ben susmak istemiyordum. Onun yerine ağlamak, göz pınarları kurumasın diye kendiminkileri kurutmak, belki de anne ve babası yerine ölmek. Evet, en azından beni tanımıyordu ve onların yerine ben ölürsem üzülmezdi. Onun, ölümleri olmak istedim. Üzülmesin, ağlamasın, gülsün diye. Yanında dahi olmaya fırsatım olmadan, ölmek istiyordum. İdama mahkum edilen adamın garip hüznü doldu içime. Beklemek. Ölmeyi beklemek. Sonra duruldum, kendi içimde ayağa kalktım ve yemin ettim. O bir daha asla ağlamayacaktı. İzin vermeyecektim. Kendime verdiğim sözü zihin tahtama yazarken arabalara bindik. Hastanenin yolunu tuttuk…

    Hastaneye geldiğimizde genç doktor bize olayın trafik kazası olduğunu, hastaneye geldiklerinde çok kan kaybettiklerini ve yarım saat sonra öldüklerini söyledi. Sevdiğim yere yığıldı, bayılmıştı. İlk görüşte aşka inanmayanlarda başı çeken ben, adını bile bilmediğim kadına nasıl da tutulmuştum. O anda aklımda hiçbir şey yoktu. Sadece ve sadece gülümsemesi. Ama en zor ihtimal buydu. Yanında olmak, destek olmak, güç vermek istiyordum. Ama nasıl?
    Dışarı çıktık. Hava almanın hepimize iyi geleceğini söyleyen Cemre’ydi. Devlet hastanesinin eskimiş banklarından birine oturduk. Kızlarda tam yanımızdaki banka geçtiler. Kederliydik. Konuşmanın şu anlık bir işe yaramayacağını biliyorduk. Mehmet hepimize kahve alıp getirdi. Kahvemden bir yudum aldım, sigaramı yaktım ve içime çekip dumanı saldım.

    ‘’Oğlum bu nasıl kader lan? ‘’

    ‘’Harbiden ya, hem annesi hem babası. Resmen felaket.’’ ‘’Nerden dönüyorlarmış?’’
    ‘’Almanya’ dan.Gurbetçi annesi ve babası. Kız da babaannesinde kalıyordu. Okul için Türkiye’yi kazanınca gitmek istemiş, ailesi de izin vermiş. Zaten yılda iki kere görüyormuş.’’

    ‘’Tüh, çok yazık olmuş lan. Allah sabır versin’’ ‘’Aynen, elden ne gelir ki. Allah rahmet eylesin.’’
    Yanımda konuşan Mehmet ve Semih’ in bakışları üzerimde toplanınca konuşma gereği hissettim.

    ‘’Sıçarlar böyle kadere lan. Ne yapacak bu kız şimdi?’’

    ‘’Öyle deme kardeşim, çok günah. Valla çarpılırsın bak. Allah’ın işi. Vardır bir bildiği’’

    Semih’ in söylediklerini duyuyor fakat anlamak istemiyordum. Bu güzelliğin hayata bu kadar erken acıyla başlaması gücüme gidiyordu. Düşüncelerimi bölen Mehmet oldu.

    ‘’Ulan, sende amma şanssız adammışsın. Kızla seni tanıştırmaya niyetlendik, aldığı habere bak. Kader dedikleri bu demek ki. Senin işte kaldı kardeşim.’’

    Doğru söylüyordu. Cevap vermedim. Gökyüzündeki yıldızlara baktım. Bir cevap aradım. Bütün bu olan bitenle ilgili. Cevap yoktu. Kader’di, o kadar. Sigaramı bitmek üzere olanın ateşiyle yaktım.

    Aşk bütün yaraları sarabilir miydi? Ya da şöyle diyelim; benim aşkım onun bütün yaralarını iyileştirir miydi?

    Bilmiyordum. Tek bildiğim ona aşık olduğum ve bunu söylemek için, doğru zamanda olmadığımdı. Sustum. Yüz yıllık susuşun başlangıcında, acı iliklerime işledi. Gece üstüme geliyor, bildiğim tüm doğruları unutuyor, yorganın altına girip sabaha kadar ağlamak istiyordum. Aşk ile böyle tanıştığım için küfrediyor, bir ağız dolusu küfrü içime tepiyordum. Anneme sıkıca sarılıp;

    ‘’Buldum, aradığımı buldum. Ben buldum ama o ailesini kaybetti. Seni seviyorum anne, onu da seviyorum. Fakat onun aşka ayıracak vakti yok. Vakitsiz miyim ben anne? Suç kimde?’’ demek istedim. Var etmek istiyordum. Olmazdı. Ben ölümlüydüm. Kahraman değildim ve sadece basit bir işçiydim. İşçilerin özel yetenekleri olmaz. Sıradan hayatıma gitmek için dolmuşa bindim. Aklımda ki sorularla eve doğru ilerledim.

    Eve vardığımda babam çoktan uyumuştu. Odama geçtim. Orhan Gencebay açtım. ‘Batsın bu dünya, bitsin bu rüya, ağlatıp da gülene yazıklar olsun’’…

    Acı üç harflidir ama dört harfli kalbin anasını ağlatır. Kendinden bir harf büyüğüne saygısı olmayan serserinin tekidir acı. Girer, üzer, çıkar. Çıkarken küçük parçacıkları kalbin içinde bırakır ki unutulmaz olsun. Mutlu olmak istenen her anda hevesi kursağında kalsın.

    Yüz yılın en büyük katilidir acı. Bir kanser gibi ele geçirdiği insana ilk olarak görme duyusunu yitirtir. Mutluluğu göremeyen insanı, hüzünle kanka eder. Kurbanlarının adlarının, yaşadıkları şehirlerin, evli ya da bekar olduklarının bir önemi yoktur. Tek ortak noktaları acı ile tanışmış olmalarıdır. İçine kapattığı insanları delirtmek gibi yetenekleri de olan ‘acı’ piçtir. Duyguların en gösterişlisidir. En çok iz bırakanı…

    Tavana gözlerimi sabitledim. Bu yalnızlık, alnıma yazılmış bir yazımıydı. Sokağa çıkıp karşıma ilk çıkan palyaçoyu tokatlamak istedim. Mutlu olmak istemiyordum, kimse de mutlu olamazdı. Seviyordum. Yağmur sonrası ortalığa yayılan kokuyu içime çeker gibi, gökkuşağını seyrettiğim çocukluk yıllarım gibi. Tasoların, misketlerin, sokakta top oynayanların geldiği yerden geliyorum ben. İnsanların birbirlerini sevgiyle kucakladığı, karşılıksız iyiliklerin yapıldığı yerden. Salçalı ekmekle açlığımızı bitirdiğimiz, terli terli su içtiğimiz sokaklardan. Hayriye teyzede annemi beklediğim saatlerden geliyorum, geçmişin tertemiz sayfalarından…

    Bu depremde kaybolan benliğimi bulmak için buzdolabına yürüdüm. Babamın imparatorluğundaysanız buzdolabında kesin alkol olurdu. Yıllardır içerdi babam. Kimseye aldırmadan, kimseyle konuşmadan, evin ücra köşesindeki eski sallanan koltuğunda. Rakı tercih eden babamın üstüne cila niyetine içtiği biralardan iki tanesini alıp odama geçtim. Mezeye gerek yoktu. Eğer sarhoş olmak için içiyorsanız, damağınızda alkolün gezmesi yeterlidir. Camımı açıp bir sigara yaktım. Gecenin yarısında sokağımızın köpekleri bile uyumak üzere köşe başlarına uzanmıştı. Hiçbir hayat belirtisi olmayan sokağımıza uzun uzun baktım. Kendimi sorguladım. Ne için yaşadığımı, yirmi yedi yaşıma gelmeme rağmen niye hala babamla yaşadığımı, kanser denen illetten annemi kaybetmenin acısının neden geçmediğini düşünürken hocanın ezan sesiyle irkildim. Sabah olmuştu…
    O günün üzerinden tam iki yıl geçti. Onu görememenin verdiği hayal kırıklığı, içimdeki son ümit tanelerini de öldürüyordu. Depresyona yatkın olan kişiliğimi kontrol etmekte zorlanıyor, alkol nöbetlerimi sonlandırmadan uyuyamıyordum. Nerdeydi? Bilmiyordum. Tek bildiğim buralardan gittiği, çok ünlü bir ressam olduğu, şöhretin kucağında oturduğuydu. Eserlerinden üç tanesini yazıcımdan renkli çıktı alarak odamın başköşesine asmıştım. Oturup saatlerce bakıyor, aşık olduğum kadını çizdiği resimlerden tanımaya çalışıyordum. Portakal sever miydi acaba? Ya da enginar, belki de şeftaliyi sevmiyordu. Hatta belki de tiki bile olabilirdi. Bilmiyordum. Tualin üzerinde gezdirdiği fırça darbelerinden karakter çözümlemesini yapamadığım kadın, beni günden güne öldürüyordu. Aşk’ım katilimin ta kendisiydi. Bu ruhani enkazın altında işe gitmeyi de bırakmış, babamın bana acıyarak bakan bakışlarına aldırmadan bi’ asalak gibi yaşıyordum. Oğlunun üç resme sabahlara kadar gözlerini dikip baktığını gören babam başlarda umursamasa da, artık beni doktora götürmesi gerektiği fikrini anlamıştı. Odamın kapısı yavaşça açıp içeri girdi. Gözlerimi resimlerden çevirip ona baktım. Gözlerinde yıllardır görmediğim şevkat parlıyordu. Üzgün bakışlarının altında yatan sesiyle konuştu;
    ‘’Oğlum, iyi misin? Bırak artık şu resimleri. Gel biraz dışarı çıkıp hava alalım. Beş aydır odandan dışarı çıkmıyorsun.’’

    ‘’Ben imkansız bir aşkın yorgun savaşçısıyım baba. İnsanlar beni avutacak cümlelere, kalbimi heyecanlandıracak bakışlara sahip değiller. İstediğim iki çift gözün sahibi uzakta. Çok uzaklarda. Ona ulaşacak cesareti kalbimde bulamıyorum baba. Biliyor musun? Onunla doğru düzgün konuşamadım bile. Adını bizim çocuklardan öğrendim. Annesi ve babası tanışacağımız gün öldü baba. Onun ölümleri olmak istedim. İnsan bir kere gördüğü kadına nasıl böyle ihtirasla bağlanır. Anlamıyorum. Aklım yitip gidiyor baba. Dokunmak, sadece

    tenine dokunmak istiyorum. Hayal ediyorum, sonra yatağıma oturup konuşuyor benimle. Sevgilim diyor, aşkım diyor. Sonra tavandaki ışığa doğru uçup kayboluyor. Onu yakalamak istiyorum olmuyor, ne yapsam olmuyor baba…’’

    Babama ilk defa anlatıyordum. Şaşkınlığını gizlemedi. Hiç kitap okuduğunu görmediğim babam beni şaşırtmaya devam ediyordu.

    ‘’Aşk bir erkeği süründürür evlat. Sahip olma arzusunu kamçılar. Erkek sahip olamadığı kadını daha çok arzular. Doyumsuzuz evlat. Bizler, Tanrı’nın sınav kağıtların da yanlış şıkları işaretleyenleriz. Hadi gel. Sana göstermek istediğim şeyler var’’

    Filozof edasıyla konuşan babam içimdeki, belki de yüzleşmekten korktuğum yere parmak basmıştı. İyi de nerden biliyordu bu adam bu afilli cümleleri. Annemin ölümünden beri uzun sohbetlerimiz olmamıştı babamla. Ne zaman görsem sallanan sandalyesinde rakısını yudumlar, Orhan Gencebay dinlerdi. Orhan baba bağlamanın tellerine ustaca basarken babam; sandalyesinde dikleşir, saygı duruşunu andıran ciddiyetle kulaklarına bayram ettirirdi. Beş aydır bana, neden işi bıraktığımı sormamıştı, neden odamdan çıkmadığımı merak ettiğini sanmıyordum. Yalnız bir adamı acılarıyla baş başa bırakmanın en doğrusu olduğuna karar vermişti.

    Odadan dışarı çıkıp evin içinden yukarı kıvrılan merdivenleri geçtik. Çatı katına ömrüm boyunca hiç merak edip çıkmamıştım. Kapıyı açtığımızda duvar boyunca uzanan kütüphane gözüme takıldı. Evde kitap okunduğuna şahit olmamıştım. Bu kütüphane de neyin nesiydi. Babam rafların arasından küçük, kilitli, kahverengi ahşap bi’ sandık çıkardı.

    ‘’Yaklaş’’ dedi.

    Yanına doğru sokuldum. Tozlu yere bağdaş kurup oturduk.

    ‘’Bunlar evlat, yıllardır sana gösteremediğim mektuplar. İçinde hayatımın en önemli anlarını barındıran, cümleleri gibi aşkın da yitip gittiğinin kanıtları. Bir gün aşık olursan sana vereceğime söz vermiştim ve sen oğlum. Aşkın imkansızına demirlemişsin. Al bunları oku. Bu arada ben bira almaya gidiyorum, içecek misin?’’
    ‘’Evet’’ dedim, babamı şaşkın gözlerle süzerken.

    Kapıyı çekip tek kelime etmeden çıktı. Sandığın içinde değişik tarihlerde postalanmış en az otuz mektup vardı. Hep aynı adrese, aynı kişiye postalanmış mektuplar.İyi de bu kadın kimdi? Geçmişi hakkında az bilgi sahibi olduğum, daha doğrusu merak etmediğim babamın aşk hayatına bodoslama dalmadan önce, bir sigara yaktım. Duman tavana yükselirken, rastgele bir mektup açıp okumaya başladım.

    Sevgilim,

    Bugün seni görmeden geçirdiğim 365. Gün. İçimde buruk hatıranı yad etmek istedim. Seni beyazlar içinde, yağan kar taneleri kadar bembeyaz görmek isterdim. Kısmet olmadı. Bu yasak aşkın kalbimde ne kadar tekrar edeceğini bilmiyorum. Yok olmakla var olmak arası bir yerde sıkışıp kaldım. Ölmek istedim, günlerce içtim. Acıyı dindirecek bi’ ilaç bulamadım. Kahrolası, içimi yakıyor sevgilim. Kor ateşlerde dövülmüş kılıç kadar keskin ve yakıcı. Kalbimin orta yerine saplayıp gittiğin hançeri çıkarmaya cesaretim yok. Hayalinle yaşamayı öğrendim. Izdırabımı dindirecek mi bilmiyorum. Bugün bir kadınla tanıştım sevgilim. Eğitimli, şevkatli, düzgün birisi. Seni unutturacak mı bilemiyorum ama bu boşlukta ölmek zoruma gidiyor artık. Kurduğumuz hayalleri fırlatıp attım pencerelerimden. Konuşmadım, yıllarca anlatamadım seni. Rakı masalarında aradığım silüetin rüyalarıma girdi bazen de. Seviştik, sabahlara kadar, sıcaklığınla uyudum. Bütün korkularımın gırtlaklarını sıkıp öldürdüm. Seni öldürdüm içimde. Senin de beni öldürmüş olman dileğiyle…

    BÖLÜM 2: ARYA’NIN RÜYASI
    Koşuyordu. Birbiri ardına dikilen çam ağaçlarının arasında yolunu bulmaya çalışıyordu. Tepesine bombardıman gibi yağan kar saçlarını ıslatmıştı. Uzun siyah saçlar karın etkisiyle birbirine dolaşmıştı. Bir an gökyüzüne kaldırdı kafasını. İnsanı büyüleyen beyazlığın ardında uzayan, bir uçtan başlayıp gökyüzünün diğer ucunda son bulan yedi harika rengi gördü yeşil gözleri. İnsanın nefesini kesecek kadar muazzam bir gösteriydi. Üstelik Tanrı’nın tablosunu seyretmek bedavaydı.

    Tekrar koşmaya başladı. Kulaklarının içinde çınlayan ve her duyduğunda kalbinde sancılara sebep olan ses, Arya’yı çağırıyordu. Bu öyle bir sesti ki, sahibini görmek için her şeyi feda edebilirdi genç kadın. Kadife, içten, samimi… Şairin sesindeki kasvet kadar gizemli, ruhuna hitap edecek kadar da toktu bu ses.

    Biraz daha ilerlediğinde, geniş ovanın başladığı yerde; sarının en açık tonuyla boyanmış, bacasından dumanların yükseldiği, pembe renkli ahşap kapının süslediği ve pencerelerinden beyaz ışığın sızdığı kulübeyi gördü. Duyduğu ses giderek artmıştı. Adımlarını kulübenin olduğu yöne doğru attığında bileklerinde bir ağırlık hissetti. İki büyük metal ayaklarının hareket etmesini engelliyordu. Olduğu yere çakılmış ve çaresizlik içinde ağlamaya başladı. Yere düşen gözyaşları havada küçük yuvarlak taneler oluşturuyordu.

    Kısa bir an sonra kulübenin pembe kapısından, Arya’nın boyuna yakın, gri, tüylü kurt çıktı. Koşmaya, koştukça da Arya’nın çakılıp durduğu yere geliyordu. Gözyaşları yerini korkuya bıraktı. Kurt üzerine atladı. Arya, uyandı…

    Terden sırılsıklam olmuş yastığından kafasını kaldırıp, sağ tarafındaki komidinin üzerinde duran bardağı kavradı. Kalbi yerinden çıkacak kadar hızlı atıyor, titreyen elleri bardağa hakim olmasını zorlaştırıyordu. Lanet bir kabustu. Ve kabus gören herkes gibi Arya’da şoktan çıkmakta zorlanıyor, üzerine saldıran kurdun sivri dişlerini baktığı duvarda görüyordu. Bu aynı kabusu üçüncü kez görüşüydü.

    Yataktan kalkıp, yatak odasında bulunan banyoya ilerlerdi. Vücudunun hatlarını örten saten mavi geceliğinin omuz askılarını ince parmaklarıyla çözdü. Geriye doğru attığı omuz hareketiyle gecelik, sırtından beline, oradan da ayak bileklerine inip banyonun kül rengi fayanslarıyla buluştu. Zach’in aldığı boy aynasında kendine baktı.

    Yirmi beş yaşındaydı. Kusursuz vücudunu beline kadar inen siyah dalgalı saçları izliyordu. Çıkık elmacık kemiklerinin hemen ortasında beliren zarif ve küçük bir burnu vardı. Kumral tenine derinlik katan iri yeşil gözlerine hayran olmamak mümkün değildi. Kalemle çizilmiş kadar düzgün ince kaşları ve dolgun dudaklarıyla gerçekten nefes kesici özelliğe sahipti.

    Çıplak vücudunu sıcak suyun altına sokup, rahatlamaya çalıştı. Zach bir haftadan beri iş için gittiği Malezya’daydı. Gittiği iş seyahatinden yarın dönecekti ve Arya’yı bu şekilde görmesi ilişkileri açısından sorun teşkil edebilirdi. Toplamalıydı kendini. Yedi gün içinde gördüğü üçüncü kabusu unutmak için uzun süre suyun üzerinde akmasına izin verdi.

    Banyodan çıkıp giyindikten sonra saatine baktı. Bayan Watson’la randevusuna daha bir saat vardı. Dışarı çıkıp, açık havada kahvaltı veren yerlerden biri olan Green Village’a gidip, biraz kendini şımartabilirdi. Pencerenin kenarına gelip kapalı perdeyi açtığında hevesi kursağında kaldı. Yağmur yeryüzüne garezi varmışçasına hızlıca yağıyordu. Çokta fazla şaşırmadı çünkü yaşadığı şehir olan Londra’da bu mevsimde güneşli güne uyanmak oldukça düşük bir ihtimaldi.

    Mutfağa geçip kendine sert bir kahve yaptıktan sonra, maillerini kontrol etti. Müzayede evinin sahibi Bay Bernard’tan beklediği mail sonunda gelmişti. İki hafta sonra yapılacak olan açık arttırmada ‘Gecenin Kadını’ adını verdiği tablosu satışa çıkarılacaktı ve açılış fiyatı olarak kurulun belirlediği fiyat 125.000 pounddu. Arya daha önce iki tablosunu satan ve işini düzgün yaptığını bildiği Bernard’a güvenmekle doğru karar verdiğini fark ederek gülümsedi. Günde beş adet olan sigara hakkının bir tanesini kullanmanın tam sırasıydı.

    Oturduğu sitenin çıkış kapısına geldiğinde, güvenlik görevlisi olarak çalışan Pedro’nun bakışları, Arya’nın üzerinde toplanmıştı. Karşısındaki diğer çalışanla hararetli bir tartışmanın içinde olan Pedro, Arya’nın arabasını gördükten sonra, elleriyle saçlarını düzeltip kendine çeki düzen vermeye başladı. Arya bir anlığına Pedro’ya baktı. Zach’e oranla daha uzun boylu ve düzgün fizikliydi. Uzun saçlarını jöle yardımıyla geri yatırmış hali Arya’ya Antonio Banderas’ın gençlik hallerini anımsatmıştı. Evlendiği günden beri oturdukları sitenin güvenlik bölümünde çalışan Pedro ile bugüne kadar hiç konuşmamışlardı. Sürekli aynı ritüeldi. Arya arabasıyla kapıya yanaşır, Pedro siyah gözleriyle ona bakar, Arya ona baktığı anda bakışlarını kaçırır ve kapının açma düğmesine basardı. Arya, genç adamın kendisinden etkilendiğinin farkındaydı. Ve bazı sabahlar genç Antonio Banderas gözüne o kadar yakışıklı geliyordu ki etkilenmemek için kendini frenlemek zorunda kalıyordu. Hoş bir adamdı, oldukça hoş.

    Pedro; Katalan olan babası Alfonso’nun gençlik yıllarında kaçak yollarla girdiği İngiltere’de beraber olduğu hayat kadını Megan’dan doğmuş ve küçük yaşlarda babasının ölümüyle sokaklarda yaşamaya başlamıştı. Alfonso kaçak göçmen olarak yapması gereken en son şeyi yapmış ve uyuşturucu baronlarının teslimat için verdiği çantadaki iki kilo kokaini çalıp kayıplara karışmıştı. Oğlu Pedro ile beraber Dublin’e giden trenin kompartımanında, şans eseri Pedro’ nun tuvaletini yapmak için orada olmadığı anda, boğularak öldürülmüştü Alfonso. Ne yapacağını bilmeyen Pedro’nun yaşamı geçen iki yılın ardından tanıştığı Alex’in onu evlat edinmesiyle tamamen değişmişti. Pedro’yu maddi imkanları sınırlı olsa da okutan Alex, altmış altı yaşında geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştü. Manevi oğluna Londra’da bir ev, bir de yetmiş sekiz model chevrolet bırakmıştı. İş aradığı sırada gazetedeki ilanı gören Pedro, iri fiziği ve uzun boyu ile güvenlik şirketinin personel müdürü bayan Tompson’a

    kendini sevdirmiş ve işe girmişti. Düzenli olarak bir yıldır, beladan uzak durarak işine gidip geliyordu.

    Arya, Pedro’nun kapıyı açmasıyla yüksek binaların oluşturduğu siteden çıkıp işlek caddeye doğru sürdü arabasını. Yağmurun ıslattığı İngilizler alışkın oldukları havadan memnun şekilde ağır ağır ilerliyorlardı. ‘’Şu insanlara bakar mısın? Türkiye’de olsa yağmur yağdığında herkes koşarak kaçar, oysa bu insanlar biraz ıslanmayı dert etmiyorlar’’ diye mırıldandı kendi kendine. Arabanın teybine belleğini takıp sesi sonuna kadar açtı. Metallica söylüyordu. ‘’Nothing Else Matters’’.



    Yüksek binaların çevrelediği işlek yollardan geçip, şehir merkezinden çıkılan ilk sapaktaki kırmızı ışıkta durdu. Kırmızı ışığın yeşil renge dönmesini beklerken, sağ tarafına siyah bir mercedes yanaştı ve oda ışığı beklemeye başladı. Arya gözlerini bir an için arabanın içine kaydırdı. Önce şöför koltuğunda oturan uzun sakallı adamı sonra da yanında oturan kara çarşaflı, camdan görebildiği kadarıyla çocuk olduğunu düşündüğü kızı gördü. Siyah peçesinin örttüğü bedeninin tek açıkta kalmış yeri, kurşun karası gözleriydi. Arya kıza ışığın yeşile dönme süresi kadar baktı. Gözlerindeki çaresizliği gördü. Aynı çaresizliği ortaokulda Menekşe’nin gözlerinde de görmüştü.


    Ortaokulda en iyi arkadaşıydı Menekşe. Gülümsemesi, dünyadaki tüm acıları çekmiş birisini bile tebessüm ettirecek kadar içtendi. Örgü yaptığı uzun kahverengi saçları vardı, sağ yanağının hemen orada da bir gamzesi. On dört yaşındaydı Menekşe. Ne çocuk, ne genç kız, ne de kadındı. Hayattaki en büyük dertleri kırılan kurşun kalemlerinin ucu ve sökülen çoraplarıydı. Çocuktular. O yaştaki diğerleri gibi mutluydular.
    Arya bir sabah okula gelip sınıfına girdiğinde, sıra ve en iyi arkadaşı Menekşe’nin okula gelmediğini gördü. Mutlaka hasta olmalıydı. Çünkü Menekşe kadar okulu seven başka bir çocuk tanımamıştı Arya. Ertesi gün Menekşe yine gelmedi, ertesi gün yine ve sonraki bir hafta boyunca yine gelmedi. Mayıs ayının ikinci haftasıydı. Arya konuşan anne ve babasının dudaklarından çıkan kelimelere inanmak istemiyordu. Duyuyordu ama duymak yerine ölmeyi tercih ederdi.
    “Aklım almıyor. Küçücük kızı parayla satmışlar. Gidip konuştum babasıyla ama herif öküzün önde gideni. Şikayet edeceğim dedim. Biraz gözü korktu ama yine de bilmiyorum” dedi babası. Annesi gözyaşlarını mutfaktan kopardığı kağıt havluyla kurularken cevap verdi;
    “Gidelim buralardan. Yalvarırım, bu insanlardan her kötülük gelir” demişti. Arya günlerce Menekşe’nin babasını öldürme planları yapsa da beceremedi. Çocuktu. Sadece ağlamaktı elinden gelen. Arya, Menekşenin kendisinden kırk yaş büyük bir adama satıldığını, Suriye’de yaşadığını ve on altı yaşında anne olduğunu on yıl sonra öğrendi. Menekşe’nin gelin gittiği gece, kocası Resul hiç utanmadı. Korku dolu gözlerle bakan çiçeği soldurdu. Yapraklarını

    ezdi, köklerini kuruttu. Bütün şehir utandı o gece. Bütün insanlık utandı. Resul utanmadı. Menekşe ağladı, gözyaşları içindeki umutlarının üzerine aktı. Kırmızı renk her yere bulandı. Menekşe ağladı, sevmeden, sevilmeden geçecek hayatına ağladı. Göz pınarları kurudu, sabah oldu, Resul utanmadı.


    Şehir trafiğinin azaldığı, ağaçlık yollara geldiğinde hüzünlenmişti Arya. Kalbi, göğüs kafesinden çıkacak gibi hızla atıyor, acı dolu anıları gözlerinin önünde canlanıyordu. Öğrenmişti Arya, korkmamayı, güçlü olmayı, her erkeğin sevmeyi bilmediğini ve yaşamın düz bir çizgide seyretmediğini. Ne kadar şanslı olduğunu düşündü sonra. Zach hem kibar hem de çok anlayışlı bir adamdı. Arya’nın ne giydiğine karışmaz, telefonunu karıştırmaz, onu sıkmazdı. Bir senedir beraberdiler ve Arya Zach’in sesini yükselttiğini hiç duymamıştı. Diğer tüm erkeklerin aksine Zach beyefendi sıfatının hayat bulmuş haliydi adeta.
    Oysa herkes onun kadar şanslı değildi. Namus cinayeti, kan davası, alkol nöbetleri sonucunda öldürülen kadınlar Arya kadar şanslı değildi. İnsanın kaderini kendi yazdığına inanıyordu Arya. Onu da evlendirmek isteseler kabul etmezdi, kaçardı. Zorla güzellik nerde görülmüş. Hem üzülüyor hem de kızıyordu kendi kendine.


    Dr. Watson’un ofisinin önüne arabasını park etti. Yağmur hızını azaltmış, ilkbahardan kalan güneşli güne uyanıyordu Londra. Girişe doğru ilerlerken biraz önce gördüğü siyah mercedes’ in üç araba yana park edildiğini gördü. Durdu. Arabaya doğru yürümeye başladı. İçinde kimse yoktu. Demin gördüğü arabanın aynı model ve aynı rengiydi. Emin olamadı Arya. Öğrenmenin tek bir yolu vardı. Cevabı bulmak için kapıdan içeri girdi.


    Bayan Watson’un aşırı derece sevdiği heykel sevgisi yüzünden bütün köşe başlarında bir tane vardı. Bekleme salonuna geçip, özenle imal edildiği belli olan ve her oturduğunda onu rahat hissettiren deri siyah koltuğa oturdu. Arya’dan başka bekleyen kimse yoktu salonda. Saatine baktı yirmi dakika erken gelmişti. Geç kalmak yerine erken gelmeyi tercih edenlerdendi Arya. Hiçbir buluşmaya geç kalmazdı, dakikti. Bayan Watson’un sekreteri yanına gelerek;
    “Bir şey içer misiniz Arya Hanım?”

    Diye sordu. Belden oturtmalı siyah bir etek ve üzerine de köşeleri dantel işlemeli bir gömlek giymişti. Eteğin boyu diz kapaklarından biraz daha aşağıda son buluyor, oturan yeri göbeğinin fırlamasına engel oluyordu. İçine korse giydiğine bahse girerdi Arya.
    “Teşekkür ederim. Bir kahve alayım, sütsüz” dedi ve etrafa göz gezdirmeye devam etti.

    Kadın ne ara pişirdiğini anlayamadığı kahveyi sadece iki dakika sonra getirip Arya’nın eline tutuşturdu. Arya kahvesinden aldığı yudumu midesine gönderdi. Tadı harikaydı. Oysa Afrika’da günlüğü bir dolara çalıştırılan herhangi bir çocuk işçinin ellerinden geçip, milyon dolarlık fabrikaların patronlarının ceplerini dolduran kahvenin, hangi yollardan geçip ne bedeller ödettiğini bilse bu kadar keyif almayabilirdi.


    Kadın yalandan bir gülümseme fırlatıp, çalışma masasının başına geçti ve telefonuyla ilgilenmeye başladı. Sosyal medya hesaplarına akşam koyduğu jartiyerli fotoğrafının beğeni sayısını görünce rahatladı ve süper egosu tatmin oldu. Bugün şanslı günündeydi çünkü akşamdan beri takipçi sayısı elli bini geçmiş, koyduğu fotoğraflarına yeni yorumlar gelmişti. Kadının gözlerinde orgazmı andıran rahatlama belirirken, Arya Mercedes’ deki küçük kızın burada olup olmadığını düşünüyor, eğer buradaysa onu kurtarması için neler yapabileceğini sıraya koyuyordu.


    Bayan Watson’un odasının beyaz kapısı açıldı ve içeriden iki kişi çıktı. Doktorun uzanan elini tutup tokalaşmak yerine, sağ elini kalbinin üzerine doğru koyup şükranlarını bildiren uzun sakallı adam ve yanındaki siyahın içinde kaybolmuş küçük kız.
    “Unutmayın haftaya bugün tekrar gelin.”

    Bayan Watson’un sesi küçük bekleme salonunun duvarlarında yankılanıyordu.

    “Tamam” dedi bozuk İngilizcesi ile uzun sakallı adam. Kıza beklemesini işaret edip, tuvaletin yönünü gösteren sekretere teşekkür ederek bekleme salonunun kapısından çıktı.


    Arya kalktı. Yavaş adımlarla, bakışlarını yerden ayırmayan kıza doğru yürüdü. Bu defa kurtarabilirdi. Bu defa çocuk değildi.


    Küçük kız, ilk defa tek başına kalmıştı. Ebubekir, ilk defa yanından ayrılmıştı. Küçük kızın adı Kader’di. On dördündeydi. İki yıldır sakallı adamın dördüncü karısıydı. Evdeki en genç beden onundu. Londra’daki Müslümanlara liderlik eden Şeyh Cevat hazretlerinin en büyük oğlu ile evliydi. Satılmıştı. Yirmi beş bin Türk Lirasına. Paraları sayan babasının içi hiç acımamıştı. Babasının adı Hamza’ydı.
    Ya da bir orospu çocuğu. Kader böyle diyordu babasına, ama içinden…


    Yanına yaklaşan kadının ayaklarını gördü Kader. Kafasını kaldırmadı. Yasaktı. Yapamazdı. Ebubekir görürse o geceki gibi canını acıtırdı. Hem ne demişti en son konuştuklarında;

    “Dışarıdayken kafan kalkmayacak, yoksa boynunu kırarım”

    Hafızasından gelen cümle korkuttu Kader’i. Bir saniye için başını kaldırıp, yanına gelen kadına bakmayı düşündü. Sonra vazgeçti. Kimdi ki bu kadın? Neden geliyordu yanına? Ne istiyordu? Ebubekir görmemeliydi. Nerde kalmıştı bu adam. Hala yoktu.


    “Merhaba” dedi Arya sesini kibar tonda tutmaya çalışarak. Küçük kız cevap vermedi. Bu defa Türkçe söyledi Arya. Kız yine cevap vermedi. Ama hareketlerinden ikinci söylediğini anladığını belli eder gibi sallanıyordu.


    Klozetin beyaz yüzeyine oturan Ebubekir’ in yüzü acıdan şekilden şekle giriyordu. İlaçlar işe yaramıyordu. Nasıl bir iletti bu? Halk dilindeki adıyla bağsuru olan Ebubekir, Kader’i tek başına bırakmanın verdiği rahatsızlıkla daha da zorlandı. Bayan Watson’un günde üç defa temizlenen tuvaletleri kırmızıya boyanıyordu.


    Kader olduğu yere çakılmış gibi kıpırdamadan duruyordu. Arya konuşmaya devam etti; “Nerelisin? Konuştuğumu anlıyor musun?”
    Küçük kız Arya’nın sesi dışında başka bir ses duymuyordu. Ebubekir hala tuvalette olmalıydı. Biraz olsun rahatladı ve cevap verdi, başını kaldırmadan;
    “Türküm” dedi. Devamını getirmedi. Arya, kızdan cevap almanın verdiği mutlulukla, aradığı cevaba giden sorularını sıraladı;
    “Kim bu adam? Baban mı? Nerde oturuyorsun?”

    Küçük kız bir an için cesaret edip kafasını kaldırdı. Kadının pürüzsüz suratına, deniz kadar mavi gözlerine ve en sonda gülümsemesine baktı. Yüzünde şevkat vardı. Annesinin yüzünde de olan bu ifade, kurtarmamıştı onu. Sadece acı çekmeye yarardı. Yakıcı ve çaresiz bir acı.
    Kadının gözlerinin içine bakarak “bu şerefsiz benim kocam.” Demek istese de yapmadı. Bir anlamı yoktu. Konuşmanın, cümle kurmanın, cevap almanın, soru sormanın ve çarelerin tükendiği yerdeydi. Cevap vermedi. Zaten anlatsa da anlamazdı.


    Arya, sekreterin önündeki not kağıtlarından bir tane çekip kalemle bir şeyler yazdı. Kıza uzattı ve konuştu;
    “Bu benim numaram. Ne zaman istersen beni arayabilirsin. Unutma” diyip kıza uzattı. Kadının elinde tuttuğu küçük not kağıdına baktı Kader. Aldı. Çarşafının içindeki gizli cebe koyup, Ebubekir’in gürültüsüyle kapıya ilerledi. Siyah bir karaltı uçtu, siyahi doktor Bayan Watson’un ofisinde. Kız kapıdan çıkarken bir saniyeliğine kafasını çevirip Arya’ya baktı.

    Arya, yutkundu. Her şeyi anlamıştı. Gidip adamın kafasını koparmak istese de doktorun sesiyle odaya girdi.


    Siyah araba, üç katlı evlerin olduğu, nüfusunun çoğunluğunu Türk ve Orta Doğulu Müslümanların oluşturduğu mahalleye doğru ilerlerken, Kader biraz önce gördüğü genç kadını düşünüyordu. Ne kadar da sevecendi. Tıpkı annesi gibi o da gözlerinin tam içine bakıyordu konuşurken. Sesi de en az annesinin ki kadar huzur doluydu. Annesi Fazilet her banyodan sonra Kader’in saçlarını tarar ve özenerek örerdi. Daha sonra sobanın üzerinde kestane pişirip hep birlikte yerlerdi. Bu güzel günler babasının çıkan çatışmada sağ bacağını kaybetmesi ile tersine dönmüştü. Hızla dönen dünyasında Kader kurtarıcı rolüne layık görülmüş, ‘’Bizi kurtarıyorsun kızım, zamanla seversin, merak etme’’ diyen annesinin, ‘’Şu halime bak kızım, ne yer ne içeriz? Sık dişini, bizi düşün, aileni düşün’’ diyen babasının ısrarlarıyla, 125 adet 200 lük banknota geleceğini satmıştı.
    Ebubekir camı açıp bir sigara yaktı ve rüzgar arabanın içine doldu. Yüzüne vuran rüzgarın serinliği ve Ebubekir’in sesiyle düşüncelerinden sıyrılıp irkildi Kader.
    “Kimmiş o ?” dedi Ebubekir. “Ne istiyormuş?”

    “Kim kimmiş?’’ diye soruya soruyla yanıt verdi Kader. İki eliyle sıkıca kavradığı direksiyondan sağ elini kaldırıp, kızın çarşafla kapanan ağzına tokat attı Ebubekir ve devam etti;
    “Sen benimle nasıl konuşuyorsun lan! Ağzını topla. Ben tuvaletteyken konuştuğun kadın diyorum. Sizi gördüm. Ne söyledi sana?”
    “Hiç bir şey…” dedi Kader. Sesini olabildiğince normal tutmaya çalışarak. “Bana ismimi sordu sadece. Onunda kızı mı ne varmış, ölmüş. Çocukları sevmeden duramıyormuş o yüzden” dedi. Yalan söylüyordu. Ebubekir’ de Kader’in yalan söylediğini anladı ama daha fazla üstelemedi. Çünkü çok ağrısı vardı. Çünkü canı çok yanıyordu. Çünkü kanıyordu Ebubekir, bütün akıttığı kanların bedeline karşılık.


    Turkuaz tonlarında boyanmış, etrafındaki diğer binalara göre daha yeni gözüken apartmana girdiler. Üç katlı apartmanın en alt katında Rümeysa ve Rabia, bir üst katta Feyza en üst katta da Ebubekir ve Kader oturuyordu.
    Rümeysa kardeşinin karısı, Rabia abisinin karısı, Feyza babasının en son karısıydı. Koşarak tuvalete giden Ebubekir’ in ardından baktı Kader. Kurtulamamıştı. İki yıldır kurtulamamıştı. “Orospu çocuğu” diye bağırmak istedi ama sustu. İçinden söyledi, kimsenin duymayacağı kadar içinden. Sonra “Geber köpek. Kıçının üstüne oturama inşallah” dedi. Yine içinden. Dışından konuşmaya gücü yetmiyordu. Hem içinden konuştuğu için söylediklerinde özgürdü. Dolayısıyla Kader çoğu zaman içine konuşur dışına susardı.

    Akşam yemeği hazırlıkları için dört kadın mutfakta çalışıyor ve aralarında konuşuyorlardı. İlk konuşan Rümeysa’ydı.
    “Ne dedi doktor?” dedi Kader’ e bakarak.

    “Tahmin ettiğim gibi” et doğradığı bıçağı suyun altında tutarak devam etti Kader; “Bende bir sıkıntı yokmuş. Doktor bundan da tahlil istedi de vermedi deyyus.” “Vermez” dedi Rümeysa. “Kabullenmez itin dölü. Sorun onda ama anlamıyor” Sohbete salata yapmaya uğraşan Rabia’da katıldı.
    “Öyle valla Bu körpecik kız kısır olabilir mi Allah aşkına” dedi.

    Kader gülümsedi. İlk başta yadırgadığı bu kadınlar zaman içerisinde dert ortağı olmuştu. Hepsinin farklı bir hikayesi vardı, içlerine kadar işleyen derin acıları. Kapalı kapılar ardında geçirdiği yılları. Dört kadın aynı apartmanda aynı kaderi yaşamaya mahkum edilmişti. Hepsi de para ile satın alınmış ve yaşadıkları evlerin hepsinin kapısı dışarıdan kilitlenirdi. Hepsi de defalarca intihar etmeye çalışsa da en büyük günah olduğunu hatırlayıp vazgeçmişlerdi. Her şeyden. Kendilerinden, kaderlerinden. Kabullenmişlerdi. Biri hariç…


    Yenen yemekten sonra kadınları evlerine götürüp kilitledi Ebubekir. Babası, abisi ve kardeşi yeni aldıkları arsaya dikecekleri binanın işlemleri için Newcastle’a gitmişlerdi. Mafya ile pazarlık yapıp, gereken komisyonu ödeyerek geri geleceklerdi. Dün gitmişlerdi ve gelmelerine daha iki gün vardı. Babasından aldığı talimat doğrultusunda Ebubekir bekçi sıfatıyla ödüllendirilmiş, babasının ve kardeşlerinin eşleri ona emanet edilmişti.


    Yavaşça merdivenleri çıkarken belindeki kemeri söküp sağ eline doladı. Kapını kilidine gri anahtarı sokup sağa doğru çevirdi. Antreyi geçip yatak odasına doğru ilerledi. Kader yatağa uzanmış, uyuyor gibi yapıyordu.
    ‘’Uyumadığını biliyorum, kalk!’’ diye bağırdı Ebubekir. Kader yataktan doğrulup, oturdu. Ama konuşmuyor sadece üzerine gelen hakaretleri sindirmeye uğraşıyordu. Bazı geceler, sihirli bir zarla kulaklarını kapatır Ebubekir’ in sesi yerine kemanın eşsiz melodilerini dinlerdi. Dedesinin eski kasetlerinden birinde duymuştu iki dakikalık solo atan kemancının çıkardığı sesleri. O günden sonrada hafızasına kazımış ve kendini ne zaman umutsuz hissetse bu melodiyi anımsardı.
    Hakaretler bitti. Küfürlerin ve iftiraların yerini derinden gelen acı inlemeler aldı. Biri hınçla vuruyor, diğeri ağlıyordu. Bir ara ‘’Yapma, Allah’ın adını verdim, yalvarırım’’ dedi Kader. Faydası olmadı. Metal tokalı kemer değdiği her noktada kırmızı noktalar oluşturuyor ve bu gözler zamanla mor gözlere dönüşüyordu. Ağladı Kader.

    O gece Ebubekir Kader’e döve döve sahip oldu. Sesi sadece adamın kulaklarında yankılandı. Kanayan Ebubekir acısını karısından çıkarıyordu. Hala çocuk verememişti zaten ona. Bu yüzdende vuruyordu. Erkekliğini hissetmek için. O her vurduğunda Kader bağırıyordu ama kimse duymuyordu. O gece Şeytan bile utandı. Ebubekir utanmadı. O gece Kader yemin etti, kaçacaktı.


    Aynı saatlerde Arya, yatak odasındaki aynada makyajını son kez gözden geçirip merdivenlere yöneldi. Kırmızı, üzerine tam oturan balık elbisesini, at kuyruğu yaptığı saçları ve halka küpeleri ile tamamlamıştı. Güzel olmak istiyordu, diğer bütün gecelerden daha güzel. İçinde duyduğu özlemi gidermek için sürekli saate bakıp kavuşma anını bekliyordu. Zach’i üç kere aramıştı. Tekrar aramanın onu rahatsız edeceğini düşünüp, vazgeçti. Telefonu kapalıydı. Hala uçakta olmalıydı. Endişelenecek bir durum yoktu. Evet, evet boşuna kafaya takıyordu. Her şeyi hazırlamıştı. Stres yapmasına gerek yoktu.


    Kafasındaki düşüncelerle geniş salona geldi Arya. Hazırladığı masanın karşısında kollarını birleştirip bir süre baktı. Gülümsedi. Kusursuz bir masa hazırlamıştı. Kendiyle gurur duydu ve müzik setinin kumandasına bastı. John Lennon ’un sesi her yere dağıldı. Çalan şarkı ‘Stand By Me’ ydi. Müziğin ritmine kendini kaptırıp istemsizce sallanan sağ bacağına baktı. Biraz daha gülümsedi. Her şey yolundaydı. Mutluydu, aşıktı. Geceyi tamamlamak için sadece biraz sarhoş olmalıydı.


    Kapı çaldı. Koşarak ilerlediği kapıdan hayal kırıklığı içinde ellerinde poşetlerle geri döndü. Yemekler gelmişti ama Zach hala yoktu. Yemek pişiremediğinden evde yedikleri gecelerde çoğunlukla restoranlardan sipariş ederlerdi. Bu gece de öyle olmuştu.
    Yemekleri tabakları yerleştirip önündeki sandalyeyi çekip oturdu. 1968 yılında tıpalanmış Cabarnet Souvignon kırmızı şarabı açtı ve kadehe doldurdu. Tek dikişte bardağı midesine yolladı. Saate baktı. Bir saat daha geçmişti. Sonra saate bir daha baktı. İki saat geçmişti. Sonra şişeye baktı, bitmişti. Sonra tekrar saate baktı beş saat geçmişti. Biten şarap şişesini Ballentines viski şişesi izledi.Arya ağlamaya başladı. Sonra güneş doğdu, John Lennon sustu, şişe bitti, Arya sustu ve sızdı. Masanın üzerinde.


    Güneş, perdelerden kapanmış pencerenin arasındaki küçük boşluktan ışığını evin büyük ahşap masasının üzerine gönderdi. Bulutlar dağılmıştı. Bütün gece yağan yağmurdan nasibini almış olan ağaçlar kurtarıcıya dönüp kurulandılar. Günlerden pazardı. İnsanların erken kalkmadığı bu sihirli günde tüm şehir terk edilmiş gibiydi. Saat dokuz buçuktu.

    Yüzüne yansıyan ışığın sıcaklığında gözlerini araladı Arya. Başında keskin bir ağrı hissetti. Beynini uyuşturan, düşünmesini zorlaştıran bir ağrı. Çok fazla içmişti. Dolayısıyla alkolün vücuduna oynadığı oyun, başında son bulmuştu. Uyuşan bacaklarını elleriyle ovaladı. Her yeri tutulmuştu. Kırmızı elbisesinin üzerine döktüğü viski damlalarının keskin kokusu geldi sonra burnuna. Normalde asla bu kadar içmezdi. Midesine sıkışmış olan bulantı uyanmasıyla Arya’yı dürttü ve koşarak tuvalete gitti.


    Yüzünü yıkayıp aynada kendini gördü. Bütün makyajı akmış ve rimelleri yanaklarına doğru küçük siyah yollar oluşturmuştu. Sürdüğü kırmızı ruj dudak çevresindem taşıp burnuna doğru yolculuğa çıkmıştı. Korkunç görünüyordu. Başını soğuk suyun altına sokup on dakika kadar ayılmaya uğraştı. Bir işe yaramıyordu. Kurulanıp, banyodan çıktı.


    Telefonuna baktı. Gelen arama kaydı yoktu. Zach’in uçağının dün saat dokuz sıralarında Londra’ya inmesi gerekiyordu ama gelmemişti. Arya rehberden kırmızı kalplerle süslediği kocasının ismini tuşladı. Kapalıydı, hala…


    O anda bütün benliğine yayılan şüpheyi hissetti. Alçak bir şüphe gelip, kalbinin tam ortasına kondu. “Acaba” dedi Arya. “Olabilir mi?” Sesi sadece onun duyabileceği yükseklikte çıkıyordu.
    Kalbinden başlayan şüphe kısa sürede tüm bedenine yayılmaya başladı. Kahvaltı etmedi. Bir sigara yakıp yeni bir kadeh viski daha doldurdu. Düşündü.”Zach aynı hatayı tekrarlayabilir mi? “ diye düşündü. “Üstelik onu hiçbir kadının yapmayacağı gibi affetmeme rağmen!”
    Kocaman salonda kendi kendine konuşuyor, sorduğu soruları kendi yanıtlıyordu. Tekrar aradı. Cevap yoktu. Bir kadeh daha doldurdu ve sigara paketini yarıladığını fark etti. Günde beş taneden fazla içmeyi kendine yasaklamıştı. Kural koymuştu. Gülümsedi ve “Kuralların canı cehenneme” diye bağırdı. Şüphe, acıyla birleşince dayanılmaz oluyordu. Yakıyordu, kemiriyordu en kötüsü de şüphe sürekli konuşuyor ve susmuyordu.

    BÖLÜM 3: KAÇIŞ

    Titriyordu, her yeri. Küvetin içine çivilenmiş gibi duruyor, üzerine akan damlalara aldırış etmiyor ve istemsizce ağlıyordu. Oysa ağlamak gelmiyordu içinden. Oysa ölmek istiyordu sadece, diğer bütün gecelerde istediği gibi, ölmek ve çekip gitmek buradan. Dünya’dan, bu evden, kendinden, Ebubekir’ den, dayaktan, korkmaktan, hepsinden siktir olup gitmek. İki kere denemişti, ölmeyi. Birinde pencereden aşağıya saldığı bedeninden, sağ bacağı kırılmış ve başka hiçbir yara almadan, basit bir alçıyla tedavi edilmiş, diğerindeyse evde bulduğu çamaşır ipini avizenin asılı durduğu kancaya bağlamış ama ağırlığına dayanamayan ipin kopmasıyla hüsrana uğramıştı.
    Banyoya özenle döşenmiş fayanslardaki karanfil motiflerine takıldı gözleri. Ne çok severdi eskiden karanfilleri. Bir keresinde köydeki en yakışıklı çocuk olan Süleyman ellerinde bir demet karanfille gelmiş ve Kader heyecandan ne yapacağını bilmediğinden koşmuş ve kaçmıştı. Dolayısıyla Süleyman’ın getirdiği karanfiller Kader’e verilemeyince o da annesinin salondaki yemek masasında duran boş vazoya koymuştu onları. Kırmızı renk nasıl bir çiçeğe çok yakışıyorsa, küçük bir kadına da o kadar yakışmıyordu. Kızarmıştı her yer. Banyo, küvet, Kader’in dudakları, burnu, her yer adi bir kırmızıya boyanmıştı. Aslında o kadar çok acıyordu ki kalbi, sızlayan diğer yerlerini önemsemiyordu. Sadece sihirli bir değneğin kafasına değmesi ve çok uzak diyarlara onu göndermesini diliyordu. Hala çocuk olabileceği, uzaktaki yeşilliklerin göbeğine, hala çam kokularının göğe yükseldiği ormanlara, hala papatya toplayabileceği kırlara, hala korkmadan gezebileceği herhangi bir yere.
    Bir adama eş olmadan önce hayalleri vardı Kader’in. Kocaman, gökyüzü kadar büyük hayalleri, yaşamak istediği sevinçleri ve kurtarmak istediği hayatlar vardı. Doktor olacaktı Kader. İsminin başında doktor yazacak ve odasının kapısı tıklanmadan içeriye girilmeyecekti. İnsan kurtaracaktı o. Belki bir cerrah olup, kalp nakli yapacak, belki de yaşamaz bu denilen hastayı hayata döndürecekti. Gittiği köy okulundaki sınıfında sadece o kaldırırdı parmağını sorulan her sorunun sonrasında. Çalışkandı, zekiydi. Öğretmeni Sedat’ın ısrarlarını dinleseydi babası, gelin olarak kurtaracağına inanmasaydı onları, doktor olarak ta kurtarabilirdi. Ama bu uzun bir süreçti ve babasının bekleyecek zamanı yoktu. Apar topar, kutuya konulup postalanan bir eşya gibi, kısa veda konuşmaları ve acıklı birkaç sözle uğurlamışlardı kızlarını. Doktor olacakken, kadın olmuştu. Hayat kurtaracakken, Kader, gırtlağını sıkan adaşının ellerinde ölmüştü. Belki bedenen değil ama ruhen bir ölüden farkı yoktu. Yürüyen bir ceset, nefes alan, dinleyen ama duymayan bir ceset…
    Evin kapısını açıp, antreyi geçen Feyza banyo kapısına iki adım kala durup düşündü. Nefret ediyordu bu durumdan. On beş dakika önce evden çıkan Ebubekir;
    ‘’Git bir bak şuna, iki saat sonra döneceğim. Doktora gideceğiz’’ demiş, Feyza’da ;

    ‘’Daha yeni gittiniz ya abi’’ diye karşılık vermiş, kızan Ebubekir yükselttiği sesini Feyza’nın sararmış yüzüne fırlatarak;

    ‘’Bu başka doktor, o salak karı bir şeyden anlamıyor. Daha iyiymiş bu doktor, öyle söylediler.’ demişti.
    Bakıcılık yapmaktan nefret ediyor ve evli olduğu adamın çocuğunun şiddet merakının sonucu olan ağlama ve hıçkırıklara başta üzülse de artık sıradan geliyordu. Kendisi de küçük yaşta köyünden satın alınıp, Londra denilen şehirdeki bu apartman dairesine sıkışmış olsa da her koyun kendi bacağından asılıyordu ve Feyza’nın yaşlı adama hizmetten başka sorumluluğu bulunmuyordu. Bazı geceler yaşlanmış kocasının isteklerini geri çevirmeyip, yalandan attığı naralar dışında çoğu zaman, kendi kendini tatmin ediyordu. En azından Regaip sakin bir adamdı. Gerektiğinde konuşuyor, gerektiğinde yemek yiyor, gerektiğinde uyuyor, çoğu zamanda Kuran okuyordu. Feyza’ya zararı yoktu aksine onu el üstünde tutar, ölen iki karısında bulamadığı aşkı onda bulduğunu her fırsatta söyler, bazı gecelerse saçlarını tarayarak onu uyuturdu.
    ‘’Hadi, kalk bakalım Kader. Topla kendini.’’ dedi Feyza. Yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirmiş ve sanki Kaderi’ i önemser gibi kızın çıplak vücuduna bakıyordu.
    ‘’Defol!’’ diye bağırdı Kader. ‘’Defol, hepinizin Allah belasını versin. Hepinizin…’’


    Yarım saattir yoldaydılar. Şehir merkezinden uzaklaşmışlardı. Chelsea’ de olan doktorun muayanesine yarım saat daha yolları vardı. Arabaya bindiklerinden beri tek kelime konuşmamışlardı. Ebubekir bol bol sigara içmiş, Kader’de susmuş ve camdan görebildiği her şeye bakmıştı. Yüksek binalar görmüştü, büyük pencereleri olan devasa binalar. Binaların içindeki insanları düşünmüştü. Sonra içinden hepsine küfretmiş, ellerini birbirine sürterek kıvılcım çıkarmaya uğraşmıştı. Eğer alev çıkarabilseydi ellerinden Kader yakardı dünyayı, bir an bile tereddüt etmeden. Ama yakarsa insanlarla beraber, bu güzel ağaçlar, hayvanlarda yanardı. O yüzden sadece insanları yakardım diye düşündü. Özellikle de erkekleri.
    Sevilmek nedir bilmiyordu Kader. Bir erkeğin aşkla öpmesinin tadını hiç tatmamıştı. Dolasıyla yaksaydı eğer erkekleri, haklı olması için birçok sebebi vardı. En büyük sebebi de hemen yanındaki koltukta oturan, çirkin adamdı. Kısa bir an Ebubekir’in yüzüne baktı sonra döndürdü kafasını tekrar cama ve küfretti içinden. Bu güne kadar öğrendiği ne kadar küfür varsa onla çarptı, ve her ne kadar dışına söylemese de içine bağırdı.
    Benzin istasyonunun giriş tabelasından ilerleyen araba dizel pompanın önünde durdu. Ebubekir, bugüne kadar asla yapmadığı ve belki de sarkan bağırsağının acısı ona tedbir almayı unutturmasa asla da yapmayacağı bir hata yaptı. Arabanın kapısını açtı ve pompacıya fulle dedikten sonra koşarak tuvalete gitti. Kader beklediği anın nihayet geldiğini fark etti. Birlikte dışarı nadir çıkarlar ve bu çıktıkları süre zarfında arabadan indiğinde otomatik kumanda ile arabanın kapılarını kilitlerdi Ebubekir. Ama bu sefer anahtarı bile kontağın üzerinde unutmuştu.
    Kader, sakince torpidodan pasaportunu ve kimliğini alıp, çarşafın içine giydiği kot pantolunun cebine koydu. Pompacı, deponun dolduğundan emin olduktan sonra biraz ilerideki diğer pompaya yanaşan arabanın yanına gittiğinde, siyah mercedes’in ön sağ kapısı açıldı.

    Siyah çarşafın kapattığı ince bir bacak asfalta değdi ve koşmaya başladı Kader. Arkasına hiç bakmadan koşuyordu. Özgürlüğe doğru, yüz metre koşucusu gibi koşuyordu. Stefan Zweig’in bahsettiği Amok Koşusucusu gibi tek bir noktaya kilitlenmiş koşuyordu. Her şeyi yıkabilirdi o an, önüne çıkan her şeyi. Panzer gibiydi artık Kader ya da tonlarca ağırlıktaki bir tank. Evet, böyle hissediyordu kendini. Bütün engelleri aşabilir, bütün yolları geçebilir, onu durdurmak isteyen ne varsa yok edebilirdi. Kara çarşafın içindeki yok edici Kader, yolun kenarında çam ağaçlarıyla başlayan ormana girdiğinde, doktorla randevularına on dakikadan daha az kalmıştı.
  • 335 syf.
    ·16 günde·Beğendi·7/10
    Sabahın beşinde bisiklete bineceğim diye kalkıp, camdan havlayan köpek sürüsünü görünce yorganın altında kitabı bitirmeye karar verdim. Aslında sokak hayvanlarından korkan bir tip değilim ama bisikletle olunca çok kovalıyorlar :< Onlara da yazık bana da. Neyse sonuç olarak Pazar miskinliğimi bu kitap ile yaparım derken daha gün doğmadan kitabı bitirmiş oldum.

    Sürekli işten şikayet eden ben ve sürekli buna maruz kalan sizi daha fazla mağdur etmemek için bu kitaba başladım. Botton çoğu zaman bana yol gösterir, kitaplarından istediğimi elde edemesem bile, genel kültür olarak beni o kadar çok tatmin eder ki, kitabı ne amaçla okuduğumun bir önemi kalmaz. Mesela, Felsefenin Tesellisi beni felsefi açıdan daha çok doyuracak diye düşünürken, daha çok kişisel bağlamda tatmin olmamı sağladı.

    Bu kitabı tamamen işteki sıkıntıları çözmek için okudum. Aslında son sayfada şunu söylemeyi umuyordum: "Amaaaan, başlarım işine! Ben gidip dağlara yerleşeceğim." Yaşıma rağmen, hala bir ne yapmak istediğini bilmemezlik var üzerimde. İşimi seviyorum ama çalıştığım insanlar hoşuma gitmiyor, her ne kadar karakter olarak iş hayatına uygun bir insan olmasam da, insanlara kendi yaşamlarında ilham vermek hoşuma gidiyor, bütün gün evde çalışabilecek kadar evcimenim, ama topluma hitap etmek hoşuma gidiyor. Eminim ki bir çoğunuz ne yapmak istediğine karar vermiş ve bu yolda ilerleyen insanlarsınız. Benim ise her gün kafamdan şunlar geçiyor: "Pastane mi açsam acaba?", "Bir yayınevinde editörlüğe ya da çevirmenliğe mi başvursam?", "Çalıştığım firmanın yurtdışı ayağına mı başvursam?", "Küçük butik bir otel açsam şahane olur?", "Evde bir şeyler yapıp satmak ne kadar mantıklı?", "Eğitmen tercüman olarak Arap ülkelerine mi gitsem?" İşte bu ve bunun gibi sorular yüzünden, hala iş hayatımda doğru yerde olduğumu düşünmüyorum ve işteki sıkıntılarım bu soruların üstüne bal çalıyor.

    Ben de kendi kendime dedim ki: "Nedir senin sorunun Zeynep Can? İşinle alıp veremediğin ne? İş arkadaşlarınla olan problemleri neden çözemiyorsun?" Neyse ki Botton tüm insanlarda benim yaşadığım sorunların olduğuna dikkat çekmiş. Tüm insanlar olmasa bile onun bu sorunları yaşadığını bilmek benim için kafi zira kendisi benim sahip olmak isteyebileceğim bir karaktere sahip. En azından sakinliğinden bir parça alsam olur. "Çok sinirlisin.", "Çabuk sinirleniyorsun.", "Tez canlısın, hemen olsun istiyorsun." Evet efendim, evet! Benim mıy mıy mıy çalışan insana tahammülüm yok. Memnun değilsen işinden, hizmet ettiğin insanlara surat asıyorsan, defol git be adam! O maaşa çalışacak tonlarca işsiz insan var dışarıda. Öhöm, neyse sakinim. Velhasıl kelam, Botton kitapta bu endişeyi niçin yaşadığımı anlatmış ama çok fazla çözüm yolu sunmamış, anladığım kadarıyla çözüm yolları kişinin karakterine göre farklılık gösteriyor ve direk bir göndermede bulunmak doğru olmaz diye düşünmüş.

    Şu an hala kafamda deli sorular var, ne yapacağım, böyle mi emekli olacağım ya da emekli olmak istediğim bir hayatı mı yaşayacağım, ya bohem olmak istiyorsam... gibi gibi. Tabi bu bohem olma ihtiyacı kitabı okuduktan sonra doğdu, çünkü bunla ilgili çok güzel bir bölüm var. Okuduklarımdan etkilendiğim için değil, olmak istediğim şeyin anahtar kelimesini bulduğum için sanırım aklımda böyle bir seçenek daha oluştu.

    Mesela dadaizm bu yüzyılda çıksa ve ben de Gerard de Nerval gibi ıstakozuma tasma takıp yürüyüşe çıkabilsem.

    https://i.hizliresim.com/ZXO4RZ.jpg

    Ya da Charles Philipon gibi hükümeti özgürce eleştirebilsem. -Kendisi dönemin kralını zamanla armutlaşan bir insana benzetmiştir, burada ince bir detay var Fransızca'da armut anlamına gelen "la poire" kelimesi aynı zamanda da "ahmak" demektir. Buyrunuz:

    https://i.hizliresim.com/26EARj.jpg

    Ayrıca ben karikatüristin bir başka çizimi de çok beğendim:

    https://i.hizliresim.com/RrOM46.jpg

    Hepimize bir yerlerden tanıdık gelir belki diyeceğim ama bildiğiniz üzere tüm fabrikalar kapandı, tarıma ve çiftçiye verilen değer zaten ortada diyecektim ama olmayan şey ortada da var olamaz. Sonuç olarak ithal ettiğimiz ürünleri 2500 katı fiyatlara almakla yükümlüyüz, üstelik bu kadar verimli topraklarımız varken.

    Botton'un ilginç bir yanı daha var; Faşist bir yazarı çok masum göstermek gibi. Sözü geçen kişi F.T. Marinetti . Kitabın içerisinde Fütürist yazar olarak tanıdığım ve Botton'un verdiği doğru örnekle ne kadar yaratıcı olduğunu düşündüğüm yazar aslında baya bildiğiniz bir Faşistmiş. Yani Viki amca öyle söylüyor.

    "Marinetti, geçmişi hatırlatan her şeyi, müzeler ve kütüphaneler dahil yok etmeyi savunan, devrimci bir program olan Futurist Manifestolar Kitabı 'nı hazırladı."

    Bense onun, Botton 'un kitabında yazdığı fütüristik yemek kitabıyla tanıdım. Alın size özellikle beylerin ve gay hanımların hoşuna gidebilecek bir tarif:

    "Çilekli Meme Tatlısı: Pembe bir tabak üzerinde, Campari'yle pembeye boyanmış ricotta'dan iki adet kadın memesi. Meme uçları şekerlenmiş çilekten olacak, ayrıca ricotta'nın altında döşenmiş olan taze çilekler de her bir ısırışta yeni yeni memeler yendiği izlemini uyandıracak." (Sayfa:327)

    İşte bu vesileyle, geçmişi yok etmek isteyen bir insanın, yemek üzerine tatlı düşüncelerini görünce onu bu haliyle tanımayı tercih ediyorsunuz. Yani en azından ben öyle yaptım.

    Alain de Botton okudukça hayatımda şöyle bir değişiklik oldu; insanları olduğu gibi kabul etmek değil, insanları olduğu kadar kabul etmek ve pozitif yönlerini almak. Onları hayatınızda oldukları kadar kabul etmeyi ve olumsuz yönlerini reddetmeyi -yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi- öğrendiğinizde, ne mutlu size çünkü hayatınız kolaylaşıyor. Olumsuz yönleri, kanser hücrelerine benzetiyorum, o kadar hızlı yayılıyorlar ki, ve üzücü olan taraf pozitif yanların bu kadar hızlı nüfus edememesi. O yüzden bir insanın içinde ilk ne kadar pozitiflik ararsanız, bu durum sizin o kadar yararınıza oluyor. Şu an Filippo Tommaso Marinetti benim için güzel ve fütüristik yemek tarifleri veren kaliteli bir İtalyan mesela ve onu bu kadar tanımayı tercih ediyorum. Ayrıca tarifi okurken o pembelik gözümde canlandı ve ağzıma şekerli bir tat geldi, işte bu da modernize edilmiş Proust etkisi gibi bir şey :>

    Daha detaylı öğrendiğim bir güzel şey "Vanitas resim" oldu. Sanat tarihi dersinde görmeme rağmen sonrasında araştırmak için fırsatım pek olmamıştı. Burada karşıma çıkması beni inanılmaz mutlu etti.

    " Hristiyan topraklarında on altıncı yüzyıl boyunca resim yeni bir resim türü ortaya çıktı ve sonraki iki yüzyıl boyunca etkili olmayı sürdürdü. "Vanitas resim" adı verilen bu resim türü, adıyla Vaiz'e gönderme yapıyordu (vanitas, kelime anlamı olarak "boş, beyhude" anlamına geliyordu) ve ev içi mekanlara, özellikle çalışma ve yatak odalarına asılıyordu. Bu tür tablolar genellikle bir masanın üzerine yerleştirilmiş bir nesneler bütününü resmediyor, bu nesneler belli bir zıtlık barındırıyordu. Çiçekler, madeni paralar, bir gitar ya da mandolin, satranç tahtaları, defne yapraklarından bir taç ve şarap şişleri gibi nesneler yaşamın gelip geçiciliğini ve zaferlerin dünyeviliğini ön plana çıkarıyor; öte yandan bu nesnelerin hemen yanı başında yer alan kafatası ve kum saati, ölümü hatırlatan göstergeler olarak resimdeki yerini alıyordu." (Sayfa: 262)

    Buyrunuz, Philippe de Champaigne'ın Vanitas'ı:

    https://i.hizliresim.com/8aNBR7.jpg

    Ve Simon Renard de St. André'nin:

    https://i.hizliresim.com/V93dWZ.jpg

    Sanırım André bu işin erbabı, bu konuda uzun araştırmalar yaptım ve resmin yapılış amacındaki mantığı çok beğendim. Yukarıda okuduğunuz gibi, dönemine göre baya yüklü anlamlar taşıyan bir resim türü. Tüm üst tabakayı adeta kaymak gibi sıyırıp geçiyor.

    İşte böyle, hem yalnız olmadığımı anladım, hem kültürlendim, hem köpeklerden korundum, hem çözüm yolunu arayacağım yeri anladım, hem kendimin farkına vardım. Benim için böyle bir kitap oldu Statü Endişesi.

    https://i.hizliresim.com/oX6vM9.jpg
    Umarım sizler de okuduğunuzda benim kadar keyif alırsınız. Keyifli okumalar, güzel kadınlar ve bir takım adamlar.