• 108 syf.
    ·1 günde·9/10
    Bugün sizlere okumaktan keyif aldığım yazarlar arasında olan Oğuz Atay’ın Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro eseriyle merhaba demek istiyorum. Eserimiz kısa olmasına rağmen her zaman ki gibi Oğuz Atay imzasıyla yoğun ve ilgi çekici bir konuyu işlemektedir. Nedir bu konu? Maalesef ki Tanzimattan günümüze bir türlü tutanamamış aydın sınıfı ve ona adapte olamamış okuyucu kitlesinin arafta kalışını konu edinmektedir. Kendine has üslubu, mizahı ve nükteli anlatımıyla sizleri yine fazlasıyla düşündürecek bir eserdir. Bir türlü içimizdeki o eski- yeni ikiliği kutubunu eritemediğimiz için baş karakter Coşkun Ermiş gibi bir hayatın içinde yaşadığımız oyunu yer yer ciddiye alırken yer yer de o oyundan kopuşlara maruz kalmaktayız. Onu mu seçmeliyim bunu mu seçmeliyim. Onu yaparsam diğer taraftakiler ne der, nasıl bakarın bunalımıyla bizlerde birer Coşkun Ermiş oluyoruz. Bunu çözmenin yolları ise; eskinin iyi yanını alarak yeniye uyumlandırmak olsa gerek! Ancak gel gör ki bu ülkemiz için ulaşılması zor bir ütopya olarak kalacak gibi görünmektedir. İşlenen konu, verilen mesajlar, ince mizahi dokundurmalarını sevdiğim Oğuz Atay’ın bu eserini de sizlere canıgönülden tavsiye ederim. Kitaplarla kalın.
  • 188 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Güçlü ilhamlarla yazılmış evrensel mesajlar hikayelestirilerek okura aktarılmış. Yazar yer yer destansı ögelere yer vermiş olsada gerçeklikten de uzak kalmayıp yalın ve sade bir üslup kullanmış. Kendinizden bir parça bulacağınız muhteşem bir eser. Herkes okumalı ve okutmalı. Keyifli okumalar dilerim.
  • 84 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Öncelikle Ocak ayının son günlerini böyle bir kitapla tamamladığım için çok mutlu oldum. Mutlu oldum çünkü kısacık bir romanda beni hem güldüren hem de düşündüren o kadar çok şey oldu ki kitabı bitirdiğimde evet iyi ki okumuşum dedim. Okumadan önce özellikle dili konusunda tereddütlerim vardı. İş bankası yayınları her zaman olduğu gibi harika bir sadeleştirme yapıp her kesimin okuyabileceği seviyeye getirerek benim gibi bu tereddütleri yaşayanları bu konuda rahatlatmıştır.

    Kitabımızın 3 önemli karakteri var. Önce bunlardan ikisi ile başlayacağım çünkü inanılmaz keyif aldım ve bazı bölümlerde çok güldüm. Hatta kitabı okurken samimi olduğum ermeni bir dostumla beraber epey keyifli diyaloglarımız oldu bu iki karakterle ilgili. Karakterlerimiz Agop ve Kirkor isimli iki ermeni vatandaşımız. Yazar öyle keyifli bir ikili yaratmış ki romanında adeta Hacivat ve Karagöz tadında bir gösteriye tanık oldum. Kendilerine has konuşma üsluplarından tutun da biraz saf biraz uyanık halleri itibariyle çok keyif aldım. Fakirlik var cahillik var ama 3. Karakter olan Efsuncu Baba dan çok daha akıllı oldukları kesin. Efsuncu Baba ise büyü ile simya ile uğraşan hayatını batıl inançlara göre düzenleyen, babadan kalma hurafe dolu kitaplarla define arayan, yazarın tabir ettiği gibi sofu görünümlü bir budaladır aslında. Efsuncu Baba ile Agop ve Kirko'nun yolları ortak bir yerde kesişir ve keyifli hikayemiz böylelikle başlar.

    Roman bittiğinde yazar son iki üç sayfasını kendi görüşlerine ayırmış ve çok ince mesajlar vermiş. Benim de Atatürk'ün şu sözleri aklıma geldi. “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir."... Aslında kitabın tek yorumu işte bu sözlerdedir. Kitabı okuduktan sonra daha iyi anlayacaksınız .

    Herkese mutlu günler ve keyifli okumalar diliyorum.
  • 632 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Atwood bu kitabında 1843’te işlenmiş, ve o zamanlarda tarihe damga vuran gizemli bir cinayeti kendi kurgusuyla açığa kavuşturuyor. Kimileri tarafından melek, kimileri tarafından da sinsi bir şeytan olarak tanımlanan Grace Marks henüz 16 yaşında iken hizmetçisi olduğu evin sahibi ve baş hizmetçisini öldürmek suçuyla yargılanıyor. Ortağı olarak nitelendirilen James McDermott idam sırasında tüm suçu Grace’e atıyor. Zaten bir cani yaratmaya aç toplum gerçek ya da yalan her şeye gözünü kapayarak kendi doğrularını yazıyor. Zamanın spirtüalizmcileri, gazetecileri, araştırmacıları art arda toplanıp bu melek vasıflı “şeytanı” incelemek için binlerce şey yazıyor, çiziyor.

    Biz hikayeyi romanda Grace’den dinliyoruz. Onun bu mahzun ve kabullenmiş karakteri herkesin içinde bir huzur uyandırırken aynı zamanda kaderin ve toplum normlarının onu sürüklediği sefil hayat gözlerimizin önüne seriliyor.

    Margaret Atwood gibi böylesine güçlü kaleme sahip bir kadından bile bu kadar hüzün, şehvet ve kin dolu bir hikayeyi ustalıkla kaleme almasını bekleyememiştim. Ama Atwood her zamanki gibi bir kadının ruhunun ince deliklerine dalıyor ve bize eksiksiz bir senaryo sunuyor.

    Şahsımca böyle toplumun ezici isteklerine mahkum olmuş insanların hikayelerini seviyorum, yazar da bize çok ince bir pencereden sunmuş bu hayatı. Yer yer ironiye vurarak ve yerleşmiş kültürleri inceden çarpıtıp eleştirerek bize toplum baskısı adına güzel mesajlar veriliyor. Gencecik bir kadının acıklı ama bir o kadar gerçek ve etkileyici hikayesini harika bir kurguyla okumak isterseniz mutlaka kaçırmayın.
  • 144 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Sait Faik Abasıyanık'ın ismini çoğumuz biliriz. Hikayeleri kısadır, kimileri çokk sevmez okurken fakat ben çok keyif duyuyorum haz alıyorum okurken. Hikayelerinde zengin, hayalperestçi kısma hitap etmez halkın en dibine iner. Günlük hayattan insan betimlemelerini görürüz. Onun hikayelerinde halkımızı, köy insanını, gerçeği görürüz.

    Mahalle Kahvesi de bir günde okunabilecek içinde 22 tane hikaye bulunduran bir eserdir. Othan Veli Kanık'a göre Sait Faik 40 yaşını geçmiş mahalle çocuğudur. Bu yüzden halkı anlatır, mahalleyi anlatır, kültürü anlatır hikayelerinde bize. Sait Faik der ki: Hikayelerimi beğenmezler, üzülürüm; beğenirler, kızarım. Kendisinin ayrı bir uslubu vardır. Cok da kafaya takmaz zaten eleştirileri. Ben de kendisini bu yüzden sevdim.

    Hikayelerinden aslında çıkarabileceğimiz çok ince mesajlar vardır. Baba-Oğul adlı hikayesinde, gazeteci babanın 2 oğlu vardır. Birisi okuyup yurtdışına çıkıp doktor olmuş, diğeri ise okumayıp gazete dağıtıcısı olmuştur. Babası doktor oğlunu sever, onun adam olacağını düşünür, öteki oğlunun ise haylaz işe yaramaz olduğunu düşünürdü. Ama gün geldi doktor olan babasından utanır hale gelip babasını tanımadı bile, gazeteci olan oğlu ise babasına bakıp onun yanından ayrılmadı. İste Sait Faik özünü unutanları sevmez, bir tokmak gibi kafamıza vurur bu olayları. Peki Sait Faik kimi sever? Kalabalık sehrin bunalımında bahçe hayatını özleyenleri sever, vapurda tanıştığı kızı hayal edip onun sade yaşamını sever, cocukluğunu özleyen kocaman adamın süt içmesini sever, ilkbaharda penceresinden gördüğü ama konuşmadığı kızla ayrılmak zorunda kalan çocuğun hisli ağlayışlarını sever. Aslında Sait Faik hepimizi sever.
  • 480 syf.
    ·Puan vermedi
    Töre romanı olarak geçen bu kitap tam da bugünlerde çok yakından ilgilendiğim doğu batı sorununun üstüne güzel denk geldi.
    İlk olarak doğu batı sorunu üstüne kendimce bi yorum yapacak olursam, insan ilk önce kendini bilmeli. Özünden kopmamalı aynı zamanda da yeniye açık olmalı ki ancak bu şekilde var olur.

    Roman 2. Abdül Hamit'in yönetim düzenini ve İstanbul'un aksaray semtindeki Sinekli Bakkal sokağının yaşayışını anlatır. Sinekli Bakkal mahallesinde, mahalle imamının kızı Emine, aynı mahallede oturan, düzenli birisi olmayan, ortaoyunlarında zenne (kadın) rolünde oynayan, bu yüzden Kız Tevfik lakabıyla tanınan biriyle anlaşmaktadır. Daha sonra bununla kaçar ve Tevfik'in dayısından kalan sinekli bakkalı çalıştırırlar.Bir gün Tevfik’i arkadaşlarına karısının taklidini yaparken Emine görür. Bu durumu gururuna yediremeyip babasının yanına döner, babası onu affeder. Boşanırlar, aynı zamanda bi kızları dünyaya gelir. Ve bundan sonrası Sinekli Bakkal romanında olaylar ana karakter olan Rabia üzerinden anlatılmaya başlanır.Rabia annesi Emine ve mahallenin imamı tarafından yetiştirilmiştir kendi seçimleri önemsenmeden kendi hayat anlayışlarına göre mahkum edilmiş bir hayat yaşar. Aynı zamanda hafız olur, saray tarafından beğenilen kişi haline gelir.
    Camilerde, konaklarda güzel sesiyle Kur’an ve Mevlit okur.
    Abdülhamit’in Zaptiye Nazırı Selim Paşa Rabia’yı dinler ve sesine hayran olur. Yıllardır babasından mahrum olarak yetişen Rabia babasının sürgünden gelmesinin üzerine kendine yeni bir hayat kurmak üzere annesinin ve imamın yanından ayrılarak babasının yanına yerleşir. Rabia’nın sanatına hayran olan Vehbi Dede ile Pregrini sık sık Tevfik’in evine gider gelir. Rabia Doğu musikisinde adeta bir çığır açmıştır. Bu sıralarda “Genç Türkler” örgütü Abdülhamit’in baskıcı rejimini yıkmaya çalışmaktadır. Tevfik ile Selim Paşa’nın oğlu Hilmi bu örgütün üyesidir.Bir gün imamın ihbarıyla yakalanır. Hilmi ve Tevfik Şam’a sürülür. Tevfik gittikten sonra Rabia yalnız kalır bu sırada geçimini bakkallık ve hafızlık ile geçinir. Pregrini ile daha da yakınlaşan Rabia kendi kurmak istedigi düzen üzerine Pregrini'yi ikna ederek babasının evinde yaşamaya başlarlar. Müslüman olmayan Pregrin Rabaia'yı kaybetmemek uğruna islamiyete de ısınmaya başlar.
    Halide Edip Adıvar'ın en sevdiğim romanı olan bu kitapı okurken kendimi alamadım ve sürekli beynimde senaryolar kurdum. Sinekli Bakkal benim sokağım oldu. Orda yaşıyordum. Olaylar birebir gözümde canlandı. Bilmediğim kelimeler vardı fakat altında anlamlarını yazıyordu buna rağmen bu durum kitabın akıcılığını bozmadı. İçtimai tablo olarak Rabia üzerinden gösterilen geleneklerine bağlı kalarak nasıl modernleşilmesi gerektiği mesajı ile Rabia ile örnek bir tip oluşturulmuştur.  
    Kitabın baştan sonuna kadar alınması gereken mesajlar vardı. Sonunda da zaten mutlu bitti. Tevfik sürgünden geldi, Rabia'nın çocuğu oldu, Pregrin ile mutlu bi yuvaları vardı kısacası Sinekli Bakkal eski günlerine döndü. Bu mutluluğun sebebi Rabia'nın göstermiş olduğu eskiyle yeniyi ortak bi noktada birleştirip kendine ve çevresindeki insanların bu çizgide oldukları sürece mutlu olabilecekleri direnişini göstermiştir. Genel olarak toplumsal konu üzerinde durulmasının yanında kimlik sorunu olduğunu da söyleyebiliriz bunun yanında şunu da ekleyelemeliyiz ki kitabın sonunda herkes kendini bulmuştu. Yazarın kalemini okuyucuya vermek istediği mesajı bu kadar ince detaylarla vermesini çok sevdim. Ölüm, aşk, kimlik sorunu, var oluşsal sorun, aile, dram hepsinden hayatın her yerinden bi kesit bunun yanında doğu batı sorunu toplumsal sorunlar parçadan bütüne giden eşsiz bir tablo ortaya çıkarmış. Gözden kaçmayan noktalardan biri ise sınıf ayrımıydı saray ve alt tabaka. Romanın bir diğer sevdiğim yönü ise devrimci olmasıydı. Her karakterden başka bi konu çıkıyordu. Dediğim gibi çok fazla alınması gereken vardı. Ben burda ne yazsam illaki eksik kalır. Ama kesinlikle okunması gereken romanlar arasında.Yeniye ne denli açık olursak olalım, zaman zaman endişe duyarız değişimden. Bir şeyleri muhafaza etme arzusu mu bu yoksa korku mu? Bilmiyoruz. Charles Soule bir kitabında, "Dünya değişmemiş gibi davranmak, dünyanın yaşadığı değişimi geri almaz." der. Belki de bir şeyleri kabul etmek hatta bütün bunlara ayak uydurmak gerekir sevgili okur. Var olun. Baki ve mutlak olan sevgi ve aşkın gücü diyerek sonlandırmak istiyorum.

    İyi okumalar.
  • Günümüzde restore edilmiş bir avluda, pek çok taş büst bulunmuştu. Bu yüzlere yakından bakılınca, hepsinin farklı ırkların özelliklelerini taşıdığını görebiliriz. Bazıları ince ya da kalın dudaklı, bazıları uzun, kanca burunlu, bazıları kepçe ya da ince kulaklı, bazılarının ise hatları yumuşak ve yuvarlaktı. Ve evet, bazılarının başında ise tuhaf başlıklar bulunuyordu. Tüm bu yabancı yüzler, bize yıllar süren ön yargılarımız ve inadımız yüzünden anlamak istemediğimiz mesajlar iletiyoruz olamaz mı?
    Erich Von Daniken
    Sayfa 24 - Artemis yayınları