• Selammm. Bu uygulamayı aktif kullanma kararı aldım. Aslına bakarsanız burayı bir blog olarak kullanmak istiyorum. Ders notlarımı paylaşmak , öğrendiğim yeni şeyleri yazmak ve makale, kitap inceleme ve analiz konularında kendimi geliştirmek ve yazmak istiyorum. Yarından itibaren başlayacağım. Artık bir şeyler yapmam gerek ve bu bence güzel bir adım. Genelde paylaşacağım konular siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler üzerine olacak. Bir de baya kitap okumuştum bu karantina döneminde. Zaten yaptığım tek aktivite buydu. İşinize yarayabilecek incelemeler ve analizler yapabilmeyi çok isterim. Bunu deneyeceğim. Kendimi geliştirmek istiyorum o yüzden yapılacak her türlü eleştiriye açığım. Önermek istediğiniz seyler olursa da onerebilirsiniz.
  • 168 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Rasim Özdenören'in kaleminden çıkan ve deneme türündeki bu eser bu çağın müslümanlarının mutlaka okuması ve birçok konuda İslami düşündüğü meselelerin aslında hiç te öyle olmadığını görmesi açısından hayati öneme sahip.
    Bu kitabı okuyunca aslında İslam'ın kaidelerinden , İslam'ın kurduğu hayat tarzından özellikle düşünce ve niyet yönünden aslında ne kadar uzak kaldığınızı ve daha da kötüsü bunun farkında olmadığınızı , söz konusu içinde bulunduğunuz sistemin sizi kabukta kalıp öze inmeyen bir İslam'ı hayata inandırdığını göreceksiniz.
    Son olarak sade bir dille yazılmış , akıcı ve anlaşılır bir eser .

    İstifade etmeniz dileğiyle .
  • 264 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Varoluş nedir? diye sorulsaydı, özlerini değişime uğratmadan, nesnelere dıştan eklenen boş bir biçimdir derdim.

    Varoluş Felsefesini, Sartre'yi, onun Bulantısını, reddettiği ödülü üzerine konuşmaya başlasak günlerce sürebilir. Ama bazı önemli etkin anlar vardır değerlidir. Fazla söz ile anlatılmaz. Bulantı böyle yetkin anların ürünü işte.

    Dünya'yı Dostoyevski ve Albert Camus'dan ibaret sanırdım ta ki Jean Paul Sartre ile tanışana kadar. O gün ilk Bulantı'yı elime alıp elli sayfa okuduğumda, kitabı sessizce koydum, ayağa kalktım ve sevinçten bağırarak işte budur bu, diye söylendim. Üzerine saatlerce düşündüm, incelemeler okudum ve tüm bunları elli sayfada yaptım.
  • Enver’in emirlerinden dolayı kızgın olmakla birlikte, Mustafa Kemal, von Sanders’in kendisine güvendiğini anlamıştı. Kendisine güvenen, onu destekle­yen ve kendisinin de saygı duyduğu bir üstün nezdinde aldığı kumandanlık, Mustafa Kemal’e adeta yeni bir kişilik kazandırdı. Her zamanki şikâyetçi ve huzursuz halinden eser bile kalmamıştı. Kendini olanca gücüyle işine verdi. Potansiyel olarak içinde barındırdığı tüm güç ve yetenek kendilerini ortaya koyuyorlardı. Tümeni, biri iyi durumdaki Türk, kalanı da son derece zayıf du­rumdaki iki Arap alayından oluşmaktaydı. Birkaç hafta içinde askerlerini bi­rinci sınıf bir askeri kuvvete dönüştürdü. Arazi üzerinde incelemeler yaparak, tümü olasılıklara karşı farklı planlar hazırladı.
    25 Nisan Pazar günü, ingiliz saldırısı başladı. Hafif bir sis denizin üzerini kaplamıştı. Sisin ötesinde büyük bir dalga halinde -savaş gemileri, destroyer­ler ve nakliye gemilerinden oluşan- çelik bir filo kayıp gidiyordu. Bir kesimi yarımadanın kuzeyindeki Bolayır’a saldırdı. Bu aslında, asıl hücum noktasını saklamak için yapılan bir askeri hilesiydi; ancak, von Sanders’i yanıltmaya yetti. Bir başka hileli saldırı da güneye yapıldı.
    Asıl hücum ise merkezden geldi. Saldırı birlikleri Avustralyalılardan oluşmak­taydı. Bu saldırının hedefi Kaba Tepe’ye çıkartma yapıp Maydos Vadisi’ne doğru ilerlemek ve ardından dönüp, tüm mevkie hâkim olan ve Mustafa Kemal’in kam­pının yakınlarındaki, Conk Bayırı adıyla tanınan tepeleri ele geçirmekti.
    Güçlü bir akıntı, çıkarma gemilerini kuzeye doğru sürüklediğinden, Avustralyalılar, yanlışlıkla Arıburnu’na çıktıklarında, kendilerini Conkbayırı tepesinin sarp uçurumlarına varan eteklerindeki dar kıyı şeridinde buldular.
    Mustafa Kemal’in bu olanlardan haberi yoktu. En iyi alayı olan 57. Alayı’na sabah saat 5:30’da günlük bir tatbikat manevrası yaptırmak üzere, Conkbayırı yokuşuna gitmesini emretti. Tepeye tırmandığı sırada, tepeden aşağı kaçarcasına inen Türk müfrezelerini gördü.
    “Nereye gidiyorsunuz?” diye bağırdı.
    “ingilizler çıkarma yaptı. Biz sahil boyunca yerleştirilen öncü kuvvetleri­yiz. Çekilmek zorunda kaldık.” “Nereye çıktılar?” “Arıburnu’na.”
    “Süngülerinizi takıp geri dönün!” emrini verdi.
    Birkaç dakika sonra sağ yanındaki 9. Tümen’den düşman hakkındaki ha­berleri doğrulayan ve sol cenahlarını kapatmak için bir tabur isteyen bir ha­ber geldi.
    Mustafa Kemal hemen durumun muhasebesini yaptı. Von Sanders’in sal­dırının yarımadanın kuzey ucundaki Bolayır yakınlarına yapılacağına inandı­ğını biliyordu. Fakat tüm mevkie hâkim olan asıl yer, Conkbayırı’ydı. Gelen haberler arttıkça, büyük bir kuvvetin tam önünde çıkartma yapmakta olduğu ve hedeflerinin de Conkbayırı’nı ele geçirmek olduğu açığa çıktı. Ansızın ve adeta içgüdüyle, Conkbayırı’nı kendisinin savunması ve derhal harekete geç­mesi gerektiğini anladı. Emirleri bekleyemezdi; dakikalar sayılıydı. Napolyon’un “Vitesse, vitesse, toujours vitesse” (Sürat, sürat, daima sürat) şeklindeki düsturu onun her zaman kullanmaktan hoşlandığı bir deyiş olmuştu.
    “Fişekleriniz kurşunlu mu yoksa boş mu?” diye sordu.
    “Kurşunlu,” diye cevap verdi, bir kurmay yüzbaşı.
    “O halde derhal yola çıkın ve mümkün olduğu kadar çabuk Conkbayırı’na ulaşmaya bakın.”
    Elinin altında yalnızca küçük ölçekli bir harita vardı. Üzerinde Arıburnu bile gösterilmemişti. Bir elinde bu harita, diğerinde bir pergel ve kendisine kı­lavuzluk eden bir askerin eşliğinde, iki yüz adamıyla tepeye koştu. Zemin ça­murluydu, bodur çalılarla kaplıydı ve derin dere yataklarıyla yarılmıştı. Adamları ona ayak uyduramıyorlardı. Tepeye vardığında, yanında sadece bir­kaç asker kalmıştı. Tam aşağısında, 400 metreden uzak olmayan son bayırın yarı yolunda Avusturyalıların öncü kollarının ilerlemekte olduğunu gördü.
    Alay kumandanı adamlarını araziye dikkat etmeleri konusunda uyarmak için bir miktar arkada kalmıştı. Mustafa Kemal en yakınındaki üst rütbeli as­kere seslendi:
    “Bulabildiğin kadar asker topla, ilerle ve düşmana saldır!” emrini verdi.
    57. Alay Birlikleri rüzgârdan ve sürekli tırmanıştan tükenmiş bir halde te­peye ulaştıkça, hepsini bizzat yeniden düzenledi ve ileriye sürdü. Bir topçu bataryası yetişti. ilk topun yerleştirilmesi işini kendisi yaptı. Sürekli ateş altın­da çılgınca bir enerjiyle çalışmaktaydı. Emirler gelmeden, sorumluluğu ken­disi üstlenerek ikinci alayı da çağırdı, ateş hattına gönderdi.
    ihtiyatlı olması konusundaki emirleri hiçe saymıştı. Sorumluluğu kendi üzerine alarak, tüm ordu ihtiyatlarını doğrudan savaşın içine sürmüştü; elde bir tek yedek bile kalmamıştı. Asıl saldırıya karşı koyduğuna inanıyordu. Eğer yanılmışsa ve asıl hücum bir başka yerde yapılıyor idiyse, bu hatası bü­yük bir felakete yol açacaktı. Fakat yanılmamıştı. içgüdüsü onu haklı çıkara­caktı. Ama onun içgüdülerinden hiçbir zaman kuşkusu olmamıştı, zaten.
    O gün çarpışmalar, bazen coşup taşarak, bazen azalarak bütün gün bo­yunca sürdü. Avusturyalılar dağ yolunun üçte ikisini kat etmiş durumdaydı­lar. Türkler hızla tükenmeye yüz tuttular; 57. Alay’ın büyük bir bölümü imha edilmişti. iki Arap alayı kargaşa halinde ve her an bozulma eğilimindeydi; ancak Avusturyalılar da bitap düşmüştü. Her iki taraf için de ekstra
    beş yüz asker, çatışmanın o anda kazanılmasını sağlayabilirdi.
    Karanlık çöktüğünde, tepe hala Türklerin elindeydi; Avustralyalılar ise, hemen biraz aşağıda tepenin yamaçlarına tutunmuşlardı.
    Ancak, Mustafa Kemal beklemedi. Karargâhını doruğun birkaç metre ge­risindeki kayaların arkasına kurdurtarak bütün gece ve ertesi gün, Avustralya­lıları tepeye iyice yerleşmelerine fırsat vermeden denize kadar sürebilmek için durmamacasına hücum üzerine hücum düzenledi. Başarısızlığa uğrayan her hücumun ardından, bir yenisini hazırladı. Adamlarına cesaret vermek üzere sürekli ateş hattında bulunuyordu. Onların dinlenmelerini ve sıcak ye­mek yiyebilmelerini bizzat kendisi ayarlıyor ve sarsılmaz enerjisiyle onlara örnek oluyordu. Ne ki Avustralyalıları durdurmayı başardığı halde, dağın eteğinden onları denize sürmeyi başarması mümkün olamıyordu.
  • Faydacılığı benimsemiş genç bir İtalyan olan Papini’nin ortaya koyduğu gibi, faydacılık otel odalarını birbirine bağlayan bir koridor gibi teorilerimizin tam ortasında yer alır. Önümüze sayısız kapılar açılabilir. Birinde karşımıza ateizm üzerine çalışan bir insan çıkarken, ikincisinde yazgı ve güç üzerine umutlarını dile getiren bir insan çıkarabilir, üçüncüsünde organizmalar üzerinde incelemeler yapan bir kimyagerle karşılaşabiliriz. Dördüncüsünde idealist anlamda metafizik üzerine düşünülebilirken, beşincisinde metafiziğin imkânsızlığı üzerinde duruluyor olabilir. Fakat hepsinin kendi özel odalarına ulaşmak için kullandıkları bir koridor vardır ki o da faydacılıktır.