1000Kitap Logosu

İncelemeler

Mikail Balcı
İki Şehrin Hikayesi'ni inceledi.
508 syf.
·
6 günde
·
9/10 puan
İki Şehrin Hikayesi - Charles DICKENS
Ve, bitti... Bu kadar kısa zaman diliminde içinden çıkamam sanıyordum ama uzun süre içimden çıkmayacak bir eser oldu İki Şehrin Hikayesi... Bir arkadaşın tavsiye ve hediyesi üzerine başlamıştım esere. İtiraf etmek gerekirse ilk iki yüz sayfada esere girmekte oldukça zorlandım. Ama sayfalar ilerledikçe kitap beni kendisine çekti ve son üç yüz sayfayı 24 saat içinde bitirdim diyebilirim. Neler yok ki eserde? İsminden başlamak gerekirse, iki şehir: Paris ve Londra. Fransız Devrimi yılları... Hatta yılları deyip geçiştirmek olmaz, bildiğiniz devrim zemini üzerine yazılmış bir eser. O dönemin olayları, devrimin gerekçeleri, halkın ve yönetenlerin yaşayış biçimleri, çimen yemek durumunda kalan ve hiçe sayılan hayatlar, tüm bu olumsuzluklar üzerine yeşeren aşklar... Eserin başlangıcı dahi bize birçok şeyi veriyor aslında: "Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu..." (s. 3) Gerçek hayatın üzerine yazılmış bir eser. Adaletin olmadığı yerde hiçbir şeyin olamayacağının edebi bir göstergesi. Birkaç dakikada yargılanıp suçlu bulunan ve giyotine mahkum edilen insanlar... O kadar tanıdık geldi ki... Stalin döneminde 15 dakikada yargılanan ve ölüme mahkum edilen hatta öldürülecekleri kurşunun parasının ailelerinden alındığı insanlar geldi aklıma... Çoğu neden öldürüldüğünün farkında dahi değil. Giyotinle yapılan ölümler ve buna alkış tutan insanlar... Dönemin ne denli zor bir dönem olduğunun, nefret ve intikamın ne düzeye geldiğinin göstergesi kavramlar: milli tıraş. Kadınların ve çocukların da aynı şekilde ölümünün normal karşılanması... Spoiler olacak, bundan sonrası için yazıya devam etmeyebilirsiniz. Bu ölümler içinde beni en çok sarsan Sydney Carton'ın ölümü oldu. Bile isteye, göre göre ölüme gitmek... Daha büyük bir fedakarlık olamazdı diye düşünüyorum. En çok orada sarıldım: "Bu, hayatımda şimdiye kadar yaptığım en ama en güzel şey ve şimdi hayatımda hiç tatmadığım kadar büyük bir hu­zurla istirahat etmeye gidiyorum." (s. 494) Dönemin birçok özelliğine dair bilgi sahibi olabiliyor okur eseri okurken. Bunlardan biri de kadına bakış açısı... Ah şu kadınlarımız, tarihin her döneminde dünyanın her coğrafyasında en çok onlar çekmiş. Ettiği duanın bile yük olarak görüldüğü, çocuğunun hiç pahasına öldüğü, sevdiğinin ardından gözyaşı dökmenin suç hükmünde olduğu bir yaşantı sürmüşler. Eseri okuduktan sonra en çok içinde geçen şu cümleye hak veriyorsunuz: "Şahsen hayattaki en büyük arzum bu dünyaya ait ol­duğumu tamamen unutmak." (s. 106) Eserde yabancı görülebilecek kavramlar, başka yazar, eser ve olaylara yapılan göndermeler dipnotlar ile açıklanmış. Bunun oldukça gerekli ve isabetli olduğunu düşünüyorum. Tarihi bir zemin üzerinde Doktor Manette, kızı Lucie ve Darney'in hikayesinin Fransız Devrimi eşliğinde ele alındığı, dünyanın en çok okunan, hatırlı sayıda yarım bırakılan ama oldukça başarılı olduğunu düşündüğüm bir eser. Hatta okuma sürecimde beni takip eden birçok okurun bu eseri ya okumaya başladığını ya da okuma listesine aldığını gördüm. Bu da beni oldukça mutlu etti. Keyifle okunması temennisiyle...
İki Şehrin Hikayesi
8.6/10
· 31,8bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
5
634
Oğuz Aktürk
Kötü Çocuk'u inceledi.
511 syf.
·
1 günde
·
1/10 puan
Bir Kitap Daha Ne Kadar "Kötü" Olabilirdi?
Bu tür saçma sapan kitapları okumak yerine şu videoda önerdiğim kitapları okuyabilirsiniz mesela: youtu.be/RZbHwTElz4I Işıltılı hayatlar, bol bol ergenlik hormonu, mutasyonla üretilmiş domatesler ve en çok da kendisini dünyanın en bad boy’u zanneden ERRRKEKKKKler… İşte bunların hepsi Kötü Çocuk kitabı arkadaşlar. İncelemeye başlamadan önce yine şunu söylemem gerek. Bu incelemenin altına yazılan her yoruma karşılık olarak bu tür kitaplarla vakit kaybetmemeniz açısından daha nitelikli kitaplar önerdim, yorumlar kısmına bakarak efsane kitap önerileriyle karşılaşabilirsiniz! Kitabın başrolü Kayla’nın bir gün canı sıkılır ve tabii ki de bir bad boy arayışına sürüklenir, sonra da kolejde tanıştığı Meriç ile birlikte olaylar gelişir. Atahan Koleji’ne gidecek olan Kayla, kendisini birden ergenlik hormonlarından dolayı alınlarındaki sivilceleri Etna Yanardağı kadar büyümüş çocuklar arasında bulur. Acaba hayatının en zor kararını nasıl verecek ve hangi bad boy’u seçecektir Kayla, hangi bad boy’un bad girl’ü olacaktır? Kitabın kapağından başlamak gerekirse kapaktaki ismi biraz araştırmam neticesinde isminin Vini Uehara olduğunu öğrendim. Hatta bu çocuk sırf bu kitabın tanıtımları için Türkiye’ye getirilmiş ve hatta onun geleceği yere gelebilecek 1500 insan da sosyal medyada çekiliş yoluyla belirlenmiş. Arkadaşlar biz Dune evreni gibi başka bir paralel evrende mi yaşıyoruz bilmiyorum ama ülkemizde gerçekten çok garip kafada işler dönüyor, buna kesin olarak eminim. Pis Yedili’deki Orço’nun serüvenlerini izlesem zamanımı bunu okumaktan daha verimli geçirebileceğim bu kitabın, televizyonda Arka Sıradakiler dizisi açıkken yazıldığını düşünmekteyim. Hatta Arka Sıradakiler dizisindeki Oktay ile Gamze’nin boyutlarını yarı yarıya küçültüp bir de onları o ergen halleriyle Miniatürk’e falan koysaydık bence Kötü Çocuk kitabının gizli formülünü de kolaylıkla elde edebilirdik. Kitabın sayfaları arasından o kadar vıcık vıcık bir erillik akıyor ki, romanın bir yerinde bir kız uğruna kavga çıkıyor ve kavgadan sonra çocuğun kurduğu cümle aynen şöyle oluyor: "Benim olan hiçbir şeye yan gözle bakamayacaklarını anlattım" (s. 88) Bu cümleyi okuduktan sonra evde aynen şöyle bol R ve K harfi içerecek şekilde "ERRRRKKEKKKK" dedim. Çünkü dünyanın en has ve en taşfırın ERRRKEKKklerinin olduğu kitaplar elbette ki Wattpad kitaplarıdır, bunun aksi düşünülemez ve hatta bu konu tartışmaya bile kapalı bir konudur. Kitaptaki kategorilendirmeyi anlamak aslında o kadar da güç değil. Çünkü genelde şu şekilde gidiyor: burslu kötü çocuklar, burssuz kötü çocuklar, burslu iyi çocuklar, burssuz iyi çocuklar... Eğer bu insan kategorilendirmesini anlarsanız hem sınavlarınızda çıkabilecek permütasyon ve kombinasyon temalı soruları çok daha rahat çözersiniz hem de kitap fiyatlarının artmasından dolayı pahalı test kitaplarına vereceğiniz para da cebinizde kalmış olur. Oh mis. Kitapta anlayamadığım noktalardan bir tanesi de Kayla'nın bindiği araba olan Cadillac Escalade'ye sürekli vurgu yapılıyor olması. Yani 1-2 kere olsa tamam diyeceğim ama bu kadar sık olunca aklıma iki adet ihtimal geldi. Birincisi bence Büşra Küçük soyadı gibi küçükken çok Need for Speed Underground 2 oynamış. İkinci ihtimal de Underground 2'nin yapımcıları bu kitabı okurlarsa o oyunun bütün kopyalarını piyasadan toplatırlar ve Escalade'yi de o oyundaki araba listesinden çıkarırlar. Bu konuda seçimi size bırakıyorum… Bu Wattpad kitaplarını hormon basılıp kenarından köşesinden bacaklara ve kollara benzeyen şeyler çıkan mutasyonlu domateslere veya havuçlara o kadar çok benzetiyorum ki, bu argümanımı kanıtlayacak nitelikte bir alıntı da geçiyor bu kitapta: "Hiçbir şeyim olmayan bir erkeğin başka bir kıza gülümsemesi fikri, beynimden tüm vücuduma zapt edilemez bir hormon salgılıyordu" (s. 114) Evet, işte tam olarak bu... Bu tür kitaplar sanırım yazarları tarafından plütonyum yedirilerek besleniyor ve Hulk gibi yaratıklar tarafından okunuyor. Çünkü bu tarz kitap olmayan kitaplarda gördüğüm ortak şey de bu aslında: Gerçek edebiyatın genetiğinin değiştirilmesi. O yüzden insanların karakterleri ya da hayata bakış açıları yerine hormonlarının daha ön planda olduğu bu kitaplara ben GDO’lu gıdalara benzer olarak Genetiği Değiştirilmiş Kitaplar (GDK) demek istiyorum izninizle. Kitapta en çok ilgimi çeken noktalardan bir tanesi de 194. sayfada kitabın baş karakterine bir edebiyat kulübü teklifinin gelmiş olması ve o kahramanın tabii ki de bu teklifi reddetmesi oldu. Çünkü karakter bile içinde bulunduğu kitabın zerre kadar edebilik içeren bir ürün olmadığının o kadar farkında ki, sanırım burada bir tek kitabın yazarı bu kitabın edebiyat kategorisinde olamayacağına ikna olamamış. Şaka bir yana arkadaşlar, bu kitap o kadar büyük bir israf ki bunu okuyan bir insanın 500 sayfa boyunca kendi hayatına katabileceği tek bir cümle bile yok. Yani sadece bir cümle bile mi olmaz, insanın kendisine katıp düşünebileceği ve hayatını birazcık bile olsa daha güzel hale getirebileceği bir tanecik cümle bile mi olmaz diye şaşırıyor insan ama yok, gerçekten yok… Üstelik bu kitap duyduğuma göre 100 milyondan fazla okunmuş. Ulan Türkiyede zaten en fazla birkaç milyon insan kitap okuyorken bu kitabı okuyacak 100 milyon bomboş insanı nereden buldunuz anlamıyorum ki. Hayır yani bu Wattpad yazarlarının klonlama fabrikaları var da kitaplarından kazandıkları paralarla kendi kitaplarını okuyup sürekli 10 üzerinden 10 puan verecek klon okur robotları mı üretiyorlar anlamış değilim. O yüzden bu kitabı okumak yerine şu söylediğim 5 kitabı okursanız kendinize çok büyük bir iyilik yapabilirsiniz, hatta dediğim gibi bu incelemeye yazılan her yoruma karşılık olarak da bu şekilde nitelikli kitap önerileri verdim aşağıda: 1- Albert Camus, Mutlu Ölüm 2- William Shakespeare, Atinalı Timon 3- Sigmund Freud, Kitle Psikolojisi 4- Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar 5- Mehmet Eroğlu, Belleğin Kış Uykusu Genetiği değiştirilmemiş kitaplar ve tabii ki iyi insanlarla olabilmeniz dileğimle...
Kötü Çocuk
4.6/10
· 3.118 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
63
2.348
Kayaberk İpek
Saygı Duruşu'yu inceledi.
104 syf.
·
2 günde
·
8/10 puan
Sessizliğin En Gürültülü Hali ve Erken Bir Veda: Saygı Duruşu
Sizi Stella Peterson adına bir dakikalık Saygı Duruşu’na davet ediyorum. “Üzerimizde yalnızca mayolarımız vardı, yan yana yatıyorduk ve sırtını okşuyordum. Yüzme yarışına neden katılmak istemediğini sorduğumda, 'Çok basit Christian,' dedi. 'Kazanmaya hakkım yoktu. Diğerlerinden çok daha üstünsen, oyunun dışında kalmalısın, bedelsiz bir galibiyet adil olmaz.' Ona hak veremedim, bu tavrını fazla kibirli ve küçümseyici bulmuştum. 'Üstünlük insanın kendi emeğiyle elde ettiği bir şeydir. Hak edilmiş bir mülkiyet,' dedim Gülümseyerek iç çekti: 'Ah Christian, koşullar eşit olmalıdır, uygun bir sonuç almak istiyorsan, koşulların eşit olması gerekir.'” (s. 43) Koşullar hep eşit mi olmalıdır, Stella? Her konuda yani? Peki ya aşkta? Üzgünüm ama sana katılamıyorum bu konuda maalesef. Aşk şartlar ve koşulları göz önünde bulundurmaz, toplumsal kodları umursamaz. Başına buyruktur ve kaçınılmazdır. Hiçbir şeyi göz etmez, etmemelidir. Ederse o aşk değildir zaten, değil mi? Koşulları boş versene Stella, en azından aşk konusunda yani. Sevmek ve sevilmek, seni anlayan birilerinin var olduğunu bilmek, vücuduna dokunduğunda tüm dünya uğraşlarının ağırlığını unuttuğun bir insanın yanında olması, onun yokluğunda dahi rahatsız edici sessizliğin eşliğinde onu tüm içtenliğinle sevebilmek, güzel hatırlayabilmek… Güzel duygular değil mi, Stella? Tıpkı Christian ve senin arandaki duygular gibi. Ama saygı duruşundayız, hem de senin için biliyor musun? O yüzden sessiz olmalıyız. Hem zaten unuttuğumuz bir şey var, susmak bazen en iyisidir: ''Çünkü bazı şeylerin dile getirilmesi, sona ermesi tehlikesini getirecekti beraberinde.'' (sf. 102) Çağdaş Alman Edebiyatı’nın önemli isimlerinden biri olan Siegfried Lenz, bu novellasında bizi Baltık kıyısında bir balıkçı kasabasına davet ediyor. Hikâyenin sekansı kasabada 25 yaşında yeni bir İngilizce öğretmeni olan fakat bu genç yaşına rağmen bir kazada hayatını kaybeden Stella Peterson’ın cenaze töreni ve ona ithafen gerçekleştirilen bir saygı duruşu ile başlıyor. Biz de Stella’yı anmak için o kalabalığın arasında bulunuyoruz. Tüm sessizliğin ortasında, herkesten daha sessiz duran, duruşundan bile Stella’nın yokluğunun onda tesiri geçmeyecek bir yıkıntı bıraktığını anladığımız birisi var… Bakışlarında müthiş bir yeis var o gencin, nefes alışverişi bile onu ele veriyor. Christian… Sessizliğin içinde çığlık çığlığa sussan da ne faydası olabilir ki, değil mi? Christian, 18 yaşında bir lise öğrencisi ve İngilizce öğretmeni Stella ile aralarında duygulu ve olabildiğince yalın bir aşk ilişkisi var. Hayali kodlanmış toplumsal yargılara rağmen bu ikili birbirlerini çok seviyorlar ve gayet romantik bir ilişki yaşıyorlar, tabii ki ulu orta olmamaya dikkat ediyorlar bu hususta. Aralarındaki nahif ve saf ilişki şahsen benim çok hoşuma gitti ama yine de sessizliği bozmamakta fayda var, çünkü: ''Söylemediklerimiz, söylediklerimizden çok daha önemli sonuçlar doğurur bazen.'' (s. 58) Lenz, yarım kalan bir aşkın, heba olan duyguların tercümanı olarak çıkıyor karşımıza ve ince ince işliyor her şeyi bu kısa romanında. Ölen birinin ardından yakılan bir ağıt ve kelimeler kelimelere eklendikçe artan melankolik bir ton. Pişmanlık ve üzüntü içinde gidenin ardından kalabalıklar içinde yalnız kalan bir seven. Bu saydığım özellikler ve konu bakımından Lenz’in eserini Fransız yazar Edouard Leve’in İntihar kitabına benzettim. Bu kitapta da yine intihar eden bir arkadaşının ardından ona seslenen birinin cümlelerini okuyoruz. Eğer bu tarzı seviyorsanız ve kendinize yakın buluyorsanız, mutlaka okumanızı öneririm. Hatta biraz daha ileri giderek çok beğenerek okuduğum ve kitabın hissettirmek istediği duyguları da yansıtan bir incelemeyi de önermek istiyorum: #100444179. Ayrıca Lenz’in karısının vefatından sonra böyle bir eser kaleme aldığını bilmek de anlatıda ihtiva eden duyguların, hislerin anlaşılmasında faydalı olacaktır. Fakat ben yine de sükûnet hakkımı kullanıp, sessiz kalmaya devam ediyorum. Sözü Christian’ın düşünce kıvrımlarına bırakıyorum ve kendisinin bu yarım kalan aşk hakkındaki düşüncelerini paylaşıyorum sizinle: ‘’Yaşanmış olan, her şeye rağmen yaşanmıştı ve sürüp gidecekti: ben ise bir acının ve bu acıya ait bir korkunun eşliğinde artık geri gelmesi imkânsız olan ne varsa bulmaya çalışacaktım.’’ (s. 99) Yarım kalan hikâyenin başrollerinden biri İngilizce öğretmeni olunca haliyle İngiliz Edebiyatı da anlatının kaçınılmaz bir misafiri oluyor. Stella, öğrencilerine sürekli bir şekilde George Orwell’in Hayvan Çiftliği ve Mark Twain’in Huckleberry Finn'in Maceraları kitaplarından bahsediyor. Ayrıca Stella’nın en sevdiği başucu yazarı William Faulkner ve Christian’a okumasını önerdiği kitabı ise Ağustos Işığı. Tabii ki bu kitapların seçimi de tesadüfi değil, basit bir metinle karşı karşıya değiliz çünkü. Her detay ince düşünülmüş. Savaş sonrası Alman toplumunun demokratik ve liberal yapısını göz önünde bulundurduğumuzda seçilmiş bu kitaplar ayrı ayrı anlam kazanıyor hikâyenin iç dünyasında. Ayrıca eserlerde kullanılan şarkı ve sanatçı isimleri de benim çok hoşuma gidiyor çünkü kullanılan bir şarkı dahi boşa seçilmiş değildir. O şarkının mutlaka anlatmak istediği bir şeyler, özgür bırakmak istediği bir derdi vardır. Tıpkı Edouard Leve’in İntihar’ında olduğu gibi bu kitapta da birçok şarkı ve sanatçıya değiniliyor. Johann Sebastian Bach ve Frank Sinatra bunlardan sadece ikisi. Hatta kitapta geçen bir şarkıyı da paylaşayım yeri gelmişken: youtu.be/C1AHec7sfZ8 ‘’Deniz külleri hızla içine çekti, geride hiçbir iz kalmadı, hiçbir kanıt; sadece sessiz bir yok oluş duygusu, vedanın grameri.’’ (s. 98) Tüm süslerden arındırılmış bu yarım kalan aşk hikayesinin hoşunuza gideceğinden şüphem yok, bence bir şans vermelisiniz. Ben büyük bir keyifle okudum, her ne kadar ilk 20-30 sayfa olayın içine girmekte zorlansam da kitabın ilerleyen sayfalarında ‘’keşke daha uzun olsaydı.’’ dedim ve içim buruk bir şekilde kitabın kapağını kapattım. Bu kadar büyük bir keyif almamın ana nedenlerinden biri tabii ki de çeviri: Ayşe Sarısayın . Sarısayın, bu denli katmanlı bir anlatıyı kusursuza yakın bir şekilde bizlere sunmuş ve çevirmen notlarıyla anlaşılır bir okuma tecrübe etmemizi sağlamış, bu yüzden teşekkür etmeden geçmek gerçekten saygısızlık olurdu. Siegfried Lenz’den çevirdiği bir diğer kitap olan Almanca Dersi ile 2012’de ‘Dünya Kitap Yılın Çeviri Kitabı’ ödülüne layık görüldüğünün de altını çizmekte fayda var. Ben, şimdi tüm sessizliğimle bu incelemeye son veriyorum. Saygı Duruşu, acı dolu bir sondan geriye giden, deniz kokusunu ve ilk aşkın büyüsünü taşıyan kısacık bir roman. Keyifli okumalar.
Saygı Duruşu
6.8/10
· 97 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
5
67
Bertha Mason
Martin Eden'i inceledi.
520 syf.
Sınıf farklılığının en epik şekli ve bir burjuva idealinin yıkılışı
Yoksul denizci Martin’in zengin bir aileye mensup üniversite öğrencisi Ruth’a olan tutkulu aşkını konu alan bu eser bizlere şu cümleyi hatırlatıyor; “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey.” Aşinası olduğumuz Türk sinemasından zengin kız fakir oğlan tadında bir aşk hikayesi gibi başlayan olaylar silsilesi, varolan karakterlerin temsil ettiği (emek ve sömürü) sınıflar arasındaki yaşanılan şiddetli çatışmayı merkezine alarak ilerliyor. Aşkın asıl öneminin, karşımızdaki insandan çok; bizim kendimizi ve dünyayı algılayış biçimimizi etkileyen bir imge olmasından ileri geldiğini düşünmüşümdür oldum olası.Süfli gerçeklerden kopuk, bizzat kendi muhayyilemizde seçkin özelliklerle idealize edilmiş o nadide yaratık ne kadar cezbedicidir en başta! (Ve sonra da nasıl kalırız o azametli heykelin altında, neyse.) Martin’in macerası da böyle başlar işte.Aşık olduğu genç kadın, onun kendini daha iyi ve donanımlı bir insan haline getirmesi adına ulaşması gereken nihai hedef haline gelir, çünkü onunla arasındaki fark, aynı dili konuşmayan iki insan arasındaki fark kadar barizdir, ve bunun gururunda açtığı yara Martin’deki değişim istencinin temelini oluşturur.Bu mahçup yabani, canını dişine takacak, günde dört saat uyuyup çoğu zaman açlık çekmesine karşın yılmayarak kendi benliğine çoğu zaman kendi kanı pahasına şekil verecektir; usta bir heykeltraşın mermere şekil vermesi gibi. Kitaplarla başladığı; ve oldukça sancılı geçen bu değişim macerası Martin’in benliğinde kaçınılmaz bir dönüşümü de beraberinde getirir; Farkındalık.O artık mensubu olduğu işçi sınıfından egemen güçlerce çalınan hakların ayırdındadır.Eskiden kendisinin tembelliğinin neticesi olarak gördüğü tüm o eksikliklerin, pastadan büyük payı almak için insanların emeğini sömürerek ayakta kalan burjuvazinin eseri olduğunu bilir.Ne yazık ki bu aydınlanmadan aşık olduğu kadın da kendi payını alır. Çünkü bu genç kadın; toplumsal düzeni sorgulamaktan aciz, müesses nizamın devamını isteyen, derinlikten ve yaratıcılıktan yoksun, başkalarının düşüncelerini tekrarlayan, gerçek hayattan kopuk bir kişi olup,esasında bağlı olduğu iki yüzlü burjuva ahlakını içselleştirmiş silik bir karakter olmaktan öteye gidememiştir.Ruth’la beraber başlarda hayranlık duyarak gözünde büyüttüğü Burjuva ideali de yerle bir olur Martin için.Kendi eliyle yıkmak zorunda olduğu cennetin yerine yenisini inşa etme konusunda da eski motivasyonunu sağlayamaz ne yazık ki, ve kendi kişisel tragedyasını gerçekleştirmesiyle hayatı son bulur.Kitap sayesinde bizim ufkumuz da dallarını göğe uzatan ağaç misali Martin’le beraber gelişir,serpilir.Sanat, evrim, felsefe konularındanki birikiminin yanı sıra çok sevdiği Herbert Spencer’in adını sık sık duyarız ondan.Yazılarını gönderdiği editörleri yaratıcılıkla beslenen ruhsuz makinalara benzetmesi boşuna değildir, burjuvazinin keskin çarkları arasında can veren işçi sınıfına bir göndermedir bu. Henüz kırk yaşında hayata gözlerini yuman yazarın hayatından izler taşıyan bu otobiyografik eser, yazarı tanımak ve anlamak isteyenler tarafından mutlaka okunmalı zira; emeğin burjuvazi karşısında zafer kazanması için, kitaptan daha etkili bir silah olamaz! Keyifli okumalar :)
Martin Eden
9.2/10
· 41,5bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
6
105
339 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
Fikir İşçisi Cemil Meriç
"Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi" Cemil Meriç Jurnal Kitabın ilk bölümünde bizi karşılayan Entelektüel Bir Otobiyografi bölümü bu sözle başlıyor. Bir fikir adamının kendini adadığı şeye, sözü ile kitaptan önce biz okurlar bilgilendiriliyoruz. "Bu sayfalarda, hayatımın bütünü  yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakâta bu kitabı yazmak için geldim: Etimin eti, kemiğimin kemiği." Diyor üstad eseri için. Gerçekten de her şeyini dökmüş ortaya. Cemil Meriç bir fikir adamı mı? Bir şair mi? Bir denemeci mi? Belki okumayı çok seven bir kitap aşığı mı? Kütüphane tozu yutmuş bir kitapçı mı? Kitabı okurken aklınızdan bu soruların tamamı geçiyor. Bence Cemil Meriç hiçbiri değil. Bu soruların cevaplarından daha ileri bir seviyede. Cemil Meriç bir fikir. Kendisi başlı başına bir fikir. Ufuk genişleten bir ansiklopedi. Yürüyen Kütüphane. Kalemi, kılıca çevirmesini bilen bir savaşçı. Her şeyden önce Cemil Meriç Bu Ülke'nin, Mağaradakiler'in, dünyanın, toplumların, fikirlerin büyük değeri. Bu kitabı okuyup bitirince kitaplığınıza fiziksel olarak 344 sayfalık bir kağıt yığını giriyor. Ama zihin dünyanız kocaman bir kütüphanenin raflarını tadıyor. Cemil Meriç o kadar fazla okumuş ki adamın her sözü sanki okunup bitirilen bir ansiklopediden sonra kaleme alınmış. Kendine has yazım stili, yer yer anlaşılmayışı, okuyanı düşünmeye iten; düşünmek istemese bile zihnini kurcalayan sözleriyle Cemil Meriç harika bir insan, yazar, fikir işçisi. Hani hep diyoruz ya, bizim derdimiz ne? Neden acı çekiyoruz? Nerede hata yaptık? Bunlara asla cevap veremiyoruz ama. Veremeyeceğiz de. Zaten verdiğimizi düşündüğümüz anda biteriz. Sıkıntılar, refah için çözüm üretmeyi sağlar. Refaha erdiğimizi düşündüğümüz anda üretmeyi keseriz: Fikirleri. Cemil Meriç'de bunu yapıyor işte. Düşünüyor, okuyor, yazıyor bir çıkış kapısı arıyor. Üretiyor. Bir fikir adamı olarak en doğru şeyi yapıyor. En doğru şey şudur demiyor asla. Mantıklıca anlatıyor, örnekler gösteriyor. Onlarca kitaptan, yazardan alıntı yapıyor. Bu yüzden de Bu Ülke kitabını okumak sadece bir tane kitap okumak gibi gelmiyor insana. Sanki yüz tane kitap okumuşsunuz hissiyatı yaratıyor. O kadar fazla kitabın hacmine sahip zaten içerik olarak. Bu kitabı okurken elinizden kaleminiz düşmeyecek. Eğer satırların altını karalamayan birisiyseniz bu kitaptan sonra artık karalıyor olacaksınız. O kadar mükemmel sözler, paragraflar var ki hangisini işaretleyeceğinizi şaşırıyorsunuz. Cemil Meriç öyle her yerde okunabilecek bir yazar değil onu anladım. Teneffüste, otobüste bulduğum her fırsatta okumaya çalıştım ama imkanı yok bu okumanın bir faydası dokunmaz okuyana. Sessiz bir ortamda bu kitapla baş başa kalmak lazım. Ben normalde hızlı okuyan bir insanım. Kendi kendime rekor denemeleri yaparım arada. 4 dakikada 25 sayfa okumuştum bir seferinde. Arada denerim rekoru kırmayı. Ama bu kitabın bir sayfasını en az 2 dakika da bitirdim.(tam sayfa olanları) Kitap inanılmaz uzun değil. İçindekiler çok derin. Ağır bir kitap. Ama bir okura, bir insana, bir yazara çok şey katabilecek bir kitap. Misal bir roman zevk için okunur. Bir şiir zevk için okunur. En iyileri etki yaratır. Ama fikir kitapları zevk için okunamaz. Bunun mümkünatı yok. Bu tarz kitaplarla baş başa kalıp ebedi cühelalığımızla savaşmalıyız. Hani bazı kitaplar vardır. Ufuk açan kitaplardır bu bazı kitaplar. Tarihe geçerler. İnsanı gerçekten geliştirirler. Medeni hale getirirler. Bu kitapta onlardan. Zaten içinde dünya tarihine adını altın harflerle yazdırmış insanlardan bolca alıntı var. Adam hepsini okumuş. Bir yazardan alıntı yapıyor. Okuduğum bir yazar diye mutlu oluyorum. Ama Cemil Meriç yazarın iliğini kemiğini kurutmuş. Tüm eserlerini okumuş durmamış asıl dilinden de okumuş. Yani Cemil Meriç'i gördükten sonra kendime ben kitap okumuyorum dedim. Bizimki kitap okuma oyunu filan. Okuduğumuzu sanıyoruz ya da. Bana göre kitap okumayı seviyorum diyen, yazmak istiyorum diyen, kitap aşığıyım diyen, ya da bunların hiçbirini demeyen birisiyseniz bu kitabı alıp okumalısınız. Her okurun kütüphanesinde olması gereken kitaplar listesi yapsam başa Bu Ülke'yi koyardım. Kiaptan bazı alıntılar: "Argo, kanundan kaçanların dili." 86 "Heyhat! Batı'da cinnet bile terbiyeli." 88 "Kitaptan değil kitapsızlıktan korkmalıyız." 96 "Seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: kitaplar dünyası." 109 "Akıl doğruyu gösterir; iyi ile kötüyü ayıran, gönül." 110 "Güzel kitaplar yazar için bir son, okuyucu için bir davettirler." "Öldürülmesi gereken ölüler de var." 130 "Yaşamak için yenileşmek lazım." 133 "Türkçe konuşan birer Fransız'dık." 139 "İhtilaller faniydiler, kanla kazanılan zaferler kanla silinirdi." 143 "Düşman esareti altında kaleme alınan kitap, düşman medeniyetinin destanı." 160 "Demokrasinin ta kendisidir İslamiyet." 173 "Akıl, devlerin değil cücelerin silahı." 182 "Batı'dan gelen hiçbir 'izm' masum değildir." 190 ... Keyifli okumalar....
Bu Ülke
9.0/10
· 14,1bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
3
193
Semih
Bozkır Çiçekleri'ni inceledi.
212 syf.
·
5 günde
·
10/10 puan
Selçuk Baran, son zamanlarda başıma gelen en güzel şey... "Tortu" isimli eserini okuduktan sonra cümlelerimi özenle seçmiş, abartılı ifadeler kullanmaktan kaçınmıştım. Çünkü okurları etkilediğimiz bu tür kitap yorumlarında daha dikkatli hareket etmeli ve hiçbir okuru yanlış yönlendirmemeliyiz. Özellikle de genç okurları... Fakat "Bozkır Çiçekleri" isimli bu eserden sonra artık daha cüretkar yorumlar yapabilirim. Bu yüzden incelememe de iddialı bir cümleyle giriş yapmak istedim. Sadece şimdi vereceğim, Bozkır Çiçekleri'ne ilişkin bilgi bile size yazarın tarzını ve edebi gücünü az çok yansıtacaktır. İncelemenin sonlarına doğru ise yazarla ilgili genel düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. "Bozkır Çiçekleri" özelindeki bilgiye geçersek, yazar kitabın hemen başına Metin Altıouk'un şu şiirini yerleştirmiş: "Acıya, aşka ve kışa Rengini savura savura, Bozkır Çiçeği Kavrulur zamanla." İstanbul'da doğup büyümüş ve bitki örtüsü olarak beton görmüş biri olarak bozkırdaki hayatı ve bozkır çiçeklerini pek bilmem. Bu sebeple bozkır çiçeği nedir diye internetten araştırdım. Karşıma Ekşisözlük'te yer alan şu bilgi çıktı: "Bozkırın kızgın güneşli günlerine kadar ömürleri olan, ince narin ama kıraç toprağa ve gecenin soğuğuna dayanabilecek kadar güçlü çiçeklerdir bunlar. Ne bol su isterler ne de humuslu bir toprak. Hayatta örnek alınası canlılar..." Kitapta ise yolları kesişen üç sıradan insanın -üç bozkır çiçeğinin- birbirlerinin hayatlarına dokunup daha sonra sessizce kendi yollarına gitmesi anlatılmış. Selçuk Baran'ın bozkır çiçeklerinin isimleri, Seyfi, Nurten ve Müfit. Yukarıdaki Metin Altıok'un şiirinde bahsedilen bozkır çiçeği ile Ekşisözlük'ten aldığım tanımda yer alan bozkır çiçeği özellikleri, eserimiz açısında son derece önem arz etmekte. Çünkü yazar, bozkır çiçeklerinin özelliklerini bitkilerden alarak insanlara karakter olarak yansıtmış. Bununla birlikte her üç karakterin de farklı yönlerinin eserin içerisinde yazar tarafından muazzam bir şekilde irdelendiğini ve okura sunulduğunu görüyoruz. Yazarın bu tarzı ve edebiyata olan bu yaklaşımı benim çok hoşuma gitti. Benim yazarlarım, işte bu tür yazarlar... Böyle yazarları okudukça veya keşfettikçe kesinlikle onlara kayıtsız kalamıyorum. Selçuk Baran'ı genel olarak nitelemek gerekirse, eserlerinde yalnızlığı, hüznü, umutsuzluğu, hayal kırıklıklarını, geleceğe karşı olan ilgisizliği, kayıpları işlemeyi seven bir yazar olarak niteleyebilirim. Seçtiği karakterler sıradan, içimizden, mahallemizden karakterler. Konuyu işleme şekli, şiirsel, edebi ve bana göre sanatsal... İnsan ilişkilerini çok iyi analiz etmiş, hem erkeklerin hem de kadınların doğasını çok iyi bilen, betimlemeleri doyurucu bir yazar... Böyle bir yazar neden okunmaz, aklım almıyor... Kitabı birlikte okumaya karar vermemiş olsak da aynı zaman diliminde okuduğumuzu fark ettiğim Demet ile kitaptan paylaştığımız alıntılara baktığımda, ikimizin de çok farklı ve çok fazla alıntı paylaştığımızı gördüm. Yani kitap birçok okura birçok farklı açıdan görüntü sağlıyor. Bu da yazarın kaleminin ne kadar güçlü olduğunu ve eserin dolu dolu bir eser olduğunu bizlere gösteriyor. Son olarak, Selçuk Baran'ın okuduğum bu ikinci kitabında da kitabı bitirdiğim anda beni sürüklemiş olduğu duygulardan ötürü kafamın içinde bir şarkı dolanıp durmaya başladı. Bence kitaptaki duyguları da iyi yansıtmakta. Sizinle de paylaşıp keyifli okumalar dilerim: youtube.com/watch?v=uCk2eiOdsyA
Bozkır Çiçekleri
Okuyacaklarıma Ekle
20
177