1.

O bir Yaşar Kemal o bir romancı o bir üstad. O karakter yaratır. (mecazi anlamda kullandım. Yine dini gerekçelerden dem vurup şikayet etmeyesiniz valla fena olur.) O bu sefer karakter yaratmıyor. Bir dünya yaratıyor. Küçük bir ada. Kendi içimizden kendi insanlarımızın yaşadığı bir ada. Ve bu adayı yaratmak oluşturmak 14 yılını alıyor. Ee kaliteli eserler kolay yazılmıyor.

Anadolu’nun 1915’ten 1925’e kadar geçen on yıl içerisinde, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’ndan nasıl etkilendiğini ve bu acı savaşın yaşattıklarıyla nasıl başa çıkmaya çalıştığını anlatmaktadır.

Kahramanlarımız yokluk acı ve sefalet içinde yeni bir hayata alışmaya başlamıştır. Ve gerçek hayatta yaşamamış olan bu kahramanlarla Poyraz Musayla, Lena Anayla, Adalı Vasiliyle, kedisi Abbas, Melek Hatun ve Kadri Kaptan’la bir bütün olur onlarla güler onlarla ağlar, genç kızlarla kilim dokuyup erkeklerle kahvede sohbet edersiniz. Doğa daha bir canlıdır gözünüzde, pınarın şırıltısı kulağınızda çınlayıp, limon çiçeklerinin kokusu burnunuzu yakar.

İşte Yaşar Kemal bu derece gerçekçi yazar, bu derece zihninizde yaşatır olayları ve bu derece kelimelerle resim çizer.

Mehmet Başkana ithafen

2.
Ali Ceyhan, Sol Ayağım'ı inceledi.
Dün 00:36 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Hiç unutamadığım bir anıdır. O zamanlar 6. sınıfta okuyorum.Okulumuzda Esra Bahçeci adında genç,idealist ve aynı zamanda çok sevdiğim bir Türkçe öğretmenimiz var. Son derece neşeli,güler yüzlü,munis bir kadın.

Bir sabah Esra Öğretmen derse yine o güler yüzüyle girdi ve "Size bir kitap önereceğim,beni çok etkileyen bu kitabı beğeneceğinizden eminim." dedi. İsmi "SOL AYAĞIM"... İnanın kitabı okul kütüphanesinden o gün aldım ve iki gün içinde okudum. O gün bugündür etkisindeyim.

Kitap neden bütün zorluklara rağmen yılmamamız,mücadele etmemiz gerektiğinin kanıtı.
Şartların zorluğunu bahane olarak değil başarı yolunda bir basamak,şevkimizi arttıran bir engel olarak görmemiz gerektiğinin tanığı niteliğinde.
Neden hayatta her şeye rağmen yüzümüzdeki gülümsemeyi eksik etmememiz gerektiğinin,ideallerimizden asla vazgeçmememiz gerektiğinin bir göstergesi tıpkı Esra öğretmenim gibi...

Selam olsun ülkemin her yanında, her şartta ülkemin geleceğini yetiştiren gül yüzlü "ESRALARA"...

3.

Grossman’ın şaheseri geldi aklıma. Durduk yerde değildi elbette. Onunla ilgili bir belgeseli yeni izledim. Aslında sosyal medyada başlayan bir aşk novella-uzun hikayesi yazarken oldu her şey. Tıkanmıştım, bari kafamı açayım biraz demiştim ve bitmez tükenmek bilmez Sovyet ve Atatürk dönemi incelemelerime dönmüştüm tekrar. Çok çekmiş edebiyatçılar siyasilerden. En çok Sovyetlerde, ama bizde de az değil, mesela Nazım Usta ve Atatürk. Olay, KGB’nin başı Şelepin’in Kuruşçev’e yazdığı mektupla başlıyordu. Diyordu ki mektup, Grossman Jizn i Sudba-Yaşam ve Yazgı, diye bir roman yazmış. Roman ne Stalingrad ve II.Dünya Savaşını anlatıyor ne de Faşistleri adam gibi eleştiriyor. Derdi sanki Sovyet sistemini eleştirmek. Aynen böyle yazılmış bir mektup. Tüm politbüro elemanları da okumuş mektubu. Oysa bu dev roman o anlatmıyor denilen şeyleri öylesine çarpıcı anlatıyor ki, okuyunca siz de hak vereceksiniz eminim. Ama Sovyetlerdeki hayatı da anlatıyordu. Hem de hiçbir art niyetle değil, yaşadıklarını aktarıyordu yazar kurgusunda.

Ve karar veriliyor. Nasıl duydularsa basılmamış romanı (jurnalciliğin boyutuna bakın), tüm kopyalarıyla beraber ele geçirilip KGB arşivinde hapsine. Allahtan olacakları bilen yazar almış tedbirini. Kurşun kalemle iki kopya daha yapmış fazladan. Süreçte Grossman ve yetkililer arasında yazışmalar da oluyor, görüşmeler de. Ve o ünlü sözünü söylüyor yakınlarına Grossman, Ya ponyal, şto ya umer- Anladım ki ben öldüm. Ve 14 şubat 1961’de roman tutuklanıyor. Nasıl ama, özgürlüğünü sadece insanlar kaybetmiyor di mi? Bu yeni bir şey değildi aslında. 1926 yılında da, değerli okur kardeşlerim hatırlar, Bulgakov’un Sobaçe Sertse-Köpek Kalbi novellası var ya hani, işte o tutuklanmıştı. Bir dört yıl sonra da iade edilmişti. Ne acı değil mi, kitaptan çok sansürü konuşuyoruz. Çünkü biliyoruz ki, savaş biter, sansürcü zihinniyet hep vardır ama.

Grossman ta I.Dünya Savaşı yıllarında girmiş halkın sıkıntılarının içine. Yasna Polyana'ya da düşmüş yolu. Çatıları yeşil, duvarları beyaz ahşap eve. Tolstoy’un yaşadığı, öldüğü yer olduğunu anlamışsınızdır. Öyle bir hale gelmiş ki savaşta oralar bile, insanın içi burkuluyor öğrenince. Sofiya Andreevna (Tolstoy’un torunu) ile bir vedalaşma sahnesi vardı ki, önce alnından sonra elini öpmüş Grossman’nın, ağlamış Grossman, ben de Nazım’ı, onun parçalanmış hayatını düşündüm. Ve Pasternak geçti bir yerlerinde. Onun da anasını ağlatmış siyasiler. Kitapsızlar.

Ah, sevgili okurlar, ne alakası var diyeceksiniz ama, tutamam parmaklarımın yazmasını, uzun hikayemde yazmışım, paylaşmazsam anlamazsınız neden buralara savrulduğumu, <<<<<aşk yarım kalmazsa niye romanı yazılıp, filmi çekilsin ki, diye düşündüm. Dr. Jivago'da hem Yuriy hem Lara hem de Tonya filmin kaybedenleridir, diye düşündüm. Aslında tüm kahramanlar kaybeder. Sırf bu nedenle Lara'ya sarkıntılık eden, annesinin metresi olan itici herifin ölümüne de sevinemez okur, diye bir de. Çarpıcı, iç parçalayıcı müziğiyle film, ne kadar sevsem de, kitabından fersah fersah geridedir, diye düşündüm.>>>>> Ben kitapları daha çok sevdim hep. Öyle de öleceğim. <<<<<‎"Mutlu aşk yoktur" Aragon'un çarpıcı mısrası olsa da tespit yeni değildir. Nasıl yeni olabilir ki? Cinselliğe üremenin dışa vurumu dense de, sanatın, sanatsal yaratıcılığın altın anahtarı onun içindedir. Aşkla, cinselliğin arasındaki mesafe azaldıkça, aşk sanki bir yanılgı adeta bir misnomer gibi algılanmaya başlıyor. İşte o zaman -geçmiş ola, sanat ve sanatsal yaratıcılığın çok önemli bir ilham kaynağının daha kaybedeceğiz.- Çok değil, bir süredir tanrı sevgisinin kaybıyla beraber bir ilham kaynağını (İlahi ve dünyevi aşkı birbirinden ayırana aşkolsun) zaten ölüme uğurlamıştık. Yeni ilham kaynakları elbette yaratılacak ama ben aşkı yeğlerim. Bir de ölümü. >>>>>

Böyle oldu işte. Grossman’ı izlerken. Aklımda Yaşam ve Yazgı, vardı. Şimdi kitaptan bahsetmenin zamanı dedim. Şimdi onlara kahraman diyorlar, elbette bu doğruydu. Ama o zamanlar ne siviller ne de askerler kendilerini kahraman görmemişlerdi ve bundan dolayı bizim öykümüzde baş kahraman bulamazsınız. Çünkü hepsi baştı hepsi kahramandı, diye başlıyordu. Bir cephede bir cephe gerisindeki sivil hayatta devam ediyordu roman. Bir yandan savaşın zorlukları diğer yandan sivil hayatın savaşta yaşanılan zorlukları. Bu yetmiyormuş gibi kocaman devlet mekanızmasının hayatlar üstünde kurduğu iğrenç baskı. Sovyet insanının yaşadığı dramı anlamadan insanlığın geçtiği aşamalar asla bilinmiş olamaz. Romanda bir yer var. Tolstoy'un Savaş ve Barış'ına gönderme yaptığı. Tolstoy'un, yazdığı Napolyonl savaş olduğunda daha henüz doğmadığını aktarıyordu bir konuşma esnasında. Kurmaca yazmak böyle bir şeydi işte. Şaşırmıştım. Oysa ben Tolstoy'u yazdığı savaşta bulundu diye düşünmüştüm hep. Tıpkı bu romandaki bir subay gibi. O da öyle sanıyormuş. Bir savaş muhabirinin peşine düşyoruz romanda. Hemingway'i hatırlarsanız şaşırmayın.

Bir sahne vardı kitapta. Ananın (Ludmila) evladını savaşa uğurladığı. Tonya, dedi ana, evladı son bir veda için yanına geldi istasyonda. İkisi de cesaret yüklüydü ikisi de hüzün. “Tanrı seni korusun yavrum. Korkma sakın. Düşmandan korkma. Ölümden korkma. Ben seninleyim,” dedi ve ağzından öptü evladını. İşte o zaman çaresizliğin nasıl baş edilmesi güç bir duygu olduğunu çok güzel vermişti Grossman. Bakmayın uğurlarken sarfettiği sözlere, çünkü ana oğlunu yolcu ettiğinde ölmüştü. Tolik o, Anatoly, Tonya işte anasının, onun ardına düşüyoruz bir ara romanda. Ve onun ailesinin içinde yaşıyoruz cephe gerisini.

Snaypırlarla ilgili bir bölüm vardı. Kendi kayıplarında kederlenen askerler karşı kayıplarda zevkten iki büklüm gülüyorlardı. Savaşın ne menem bir şey olduğunu unutmuşlar gibi. Kadınlar en çok konuşulanı cephelerin. Terk eden, bırakıp giden kadınlar. Ölüm onca yakınken, bir de o. Ve öyle büyük bir bürokratik canavar var ki sivillerin uğraştığı, yeminle savaş daha kolay diye düşündüm.

Ve savaşta kadınlar var. İçinde cehennemin. Aşk hiç olmaz mı allasen, nerede ölüm orada aşk da olur. Galina, karım demişti ki bana bir gün, ben kurmacaları okurken ardında hep bir müzik olur. Tıpkı filmlerde olduğu gibi, siz de kendi müziğinizi duyun, bilin ki müzik ve kurmaca ayrılmaz bir bütündür. Pust budet, kak budet- Nasıl olacaksa olsun, leitmotif imidir acaba bu romanın? Belki de ölümdü.


Sonra bir de baktım ki #24112436 bu işi çoktan halletmiş. Çok etkileyici, çok güzel aktarmış Mehmet Temiz dostum romanı. Evet biraz uzun ama, inanın okuduğunuza değer bir şaheser bu.

https://www.youtube.com/watch?v=9yJd-ynm33Y bu kumlu animasyon çok hüzünlüydü. İzlemeyenlere.

4.
Esra Kılıç, Denemeler'i inceledi.
16 saat önce · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 10/10 puan

Montaigne girişte biz okuyuculara der ki: “Kitabımın özü benim,Boş vakitlerini bu kadar sudan ve anlamsız bir konuya harcaman akıl karı olmaz.Haydi uğurlar olsun.” Okuduktan sonra bir tebessümle çevirmeye başladım sayfaları. Denemelerin asıl konusu dediği gibi kendisidir, kendi düşünceleridir ancak söyleyip bir kenara çekilmez , birlikte düşünmemizi sağlar ve ayrıca birçok şair ve filozoftan da alıntı yapar. Dogmatik düşünceyi bir kenara bırakıp serbest düşünce için uğraş verdiği apaçıktır. Üstüne bir de tarihteki kısa örneklerden bahsederek denemelerine keyif katar.
Ölüm teması beni en çok etkileyen bölümlerden oldu. Lucretius, Horatius,Seneca’dan alıntıladığı dizeler ile onlara karşı merak uyandırdı.
Montaigne,özgür düşüncesini her alanda sunar. Halkın kral ile eşit olduğunu düşünür, üzerindeki süslü elbiseleri çıkarınca kralın da halkın da sadece insan olduğunu söyler.

“Panik” kelimesinin mitolojisi beni etkileyen bir farklı nokta daha. Şöyle ki : Pan Tanrının saldığı korku ile halk korkar,sokaklara dökülür,birbirini yaralar. Halk ancak dualar ,kurbanlarla Pan Tanrının öfkesini yatıştırıp ondan kurtulmalarını sağlar. Pan Tanrının yaydığı bu aniden gelen nedensiz korkuya panik denmiştir.

Denemelerin böylesine akıcı bir dille yazılmış olmasına şaşırdım. Ancak çevirmen önsözünde hala çevrilmeye kıyılmayan kelimelerin olduğunu , (yüzyıllar önceki anlamları değişen deyimlerin-kullanılmayan sözcüklerin bulunması ve Fransızların bile çevirme cesaretinde bulunmaması veya kıyamamalarını) öğrendim . Bu hale getirilmesinin hiç de kolay olmadığını anlıyorum böylece.
Montaigne kitabından bahsederken “ Az insanlar ve az yıllar için yazıyorum. Uzun ömürlü olabilmesi için sağlam bir dille yazılması gerekirdi.”(Sayfa 162) “Benim yazdıklarımın pek tutulacağını,övüleceğini pek ummuyorum;bu çeşit yazarların ünü az olur”(sayfa 129) diyor ve yine tebessümle okuyorum satırları. Bilse 400 yıldan fazladır bizimle olduğunu eserinin ve kendisinden nasıl bahsedildiğini diyorum kendi kendime.

5.
Muhayyelll, Kafamda Bir Tuhaflık'ı inceledi.
 15 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · 4/10 puan

Bu kitapla tanışmam yaklaşık 2 yıl öncesine dayanıyor. Bir arkadaşımda görmüş, "Kitabın çok güzel görünüyor okuyabilir miyim?" demiş ve "Ben kitaplarımı kimseye vermem!" tepkisiyle karşılaşmıştım. Oysa aynı kız daha bir kaç hafta önce benim kitabıma kahve dökmüştü. O gün sinirlenmiş ama kitabı acayip merak etmiştim. Aradan uzun zaman geçti. Ben sürekli bu kitabı görüyorum ama kimseden istemeye cesaret edemiyorum tabii. Neyse sonunda kitabın epubu karşıma çıktı ve sevindim. İndirdiğim gün okumaya başladım. 2 yıl içimde büyüyen beklentiden midir nedir kitabı sevemedim. Sadece bitsin diye okudum. Yalan yok, bitince uzun bir "Oh!" çektim. Evet yazarımız üstünde 6 ay çalışmış, çok emek harcamış ama sanki kitabın yarısı yazmak için yazılmış.
O kadar çok gereksiz ayrıntı var ki.. Konu çok güzel. Olay çok güzel. Karakterler çok orjinal. Ama kitap gereksizce uzatılmış.
İstanbul'un bu ani değişimini çok güzel anlatmış. Sokaklarda maziden bir iz arayan insanlara dönüşenleri çok güzel anlatmış. Apartman dairelerine sıkışan bizleri çok güzel anlatmış. Ama kitap konusunda bir tarzım olmamasına rağmen bu yazar benim tarzım değil sanırım. Tanıştığıma memnun oldum Orhan Pamuk. Seni okumayı sevenlere yazmaya devam et. Ben aradan çekiliyorum.

6.
siyajin, Üstü Kalsın'ı inceledi.
11 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Anadolu coğrafyasına açılan şiirlerinden oluşan Göçebe‘de erotizm ve aşk temalarıyla birlikte toplum, tarih ve kültür öğelerini biçim, ses ve imgeye ağırlık vererek işlemiş. Cemal Süreya’nın şiirlerinde aşk isyanla bütünleşir; ona göre şiir, “kurulu düzene karşı“dır, “anayasa”ya aykırıdır ve tabiatın ahlakı kovduğu yerde ortaya çıkar(alıntı) O kadar mütevazı bir kişilik ki çağdaşlarına olan hitabı ile mutevaziligini simgeliyor:-) okuduğum her satırı sizler için alintilama hissi uyandırması beni ayrıca etkiledi.. Her şiirinde kadına bir sitemi ve ilgisi olması ayrıca güzeldi. Dili dilimizden ve yüreği yuregimizden bir anadolu adamı:-) okuyun derim..

7.
Elif Ünal, Yağmur Sonrası'ı inceledi.
Dün 00:22 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Çok güzel ve okunmayı hakeden bir hikaye olmuş...
Savaşın ortasında yaşanan bir aşk hikayesi.. Bazı yerlerinde insan bir tuhaf oluyor. Savaşı hissediyor resmen.. O sırada aşk içinizi ısıtabiliyor herşeye rağmen..
Yakın arkadaşlıklar, aşk, savaş, hüzün.. Hepsini bir arada bulabileceğiniz bir kitap. Ben hikayeyi oldukça beğendim. Özellikle sonunu.. Ve tabiki yine ağladım :)
Herkese tavsiye ederim. Sarah Jio'nun kitaplarını sevdim açıkçası.. Bakalım diğerleri nasıl olcak.. Emeği geçen herkese teşekkürler. Özellikle çevirisini yapan Duygu Parsadan'a..
Keyifli okumalar:)

8.
Ferman Mamedov, İzdiham Sayı: 26'ı inceledi.
14 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi

Yeşilin İslam'ı sembolize eden renk olduğunu çocukluğumuzdan öğrenmiştik. Bayrağımızdaki (Azerbaycan bayrağı) mavi rengin türklüğün, kırmızı rengin modernliğin, yeşilin ise müslümanlığın (yani İslam'ın) rengi olduğunu öğrettiler. Çoğu islam ülkelerinin bayrağında da yeşil rengin olduğu gerçektir. Yeşil renk bize bu derginin kapak sayfasını anlamlandırmak için gerekliydi onun için yazdım. Her sayfasını çevirdikçe olaki siyasi bir makale veya Trump'la ilgili yazılar çıkar karşıma diye düşündüm. Ama çıkmadı. Aksine, bu sayı, yetimliğin ve öksüzlüğün sayısı olmuş diye özetleyebilirim. Bir çoğunuza, sizi ağlatacak türden yazılar olduğu için tavsiye etmem. Bu dergi beni ferahlatıyor ama ağlatarak..

Kapakla içerik arasındaki bağlantıyı okuyup bitirene kadar kuramadım. Düşündüm..düşündüm.. Düğüm "yeşil"de çözüldü. Yeşil..yetimlik..öksüzlük..yalnızlık..ananın gözyaşları..şiir..

9.
Farkhunda, Hüzün ve Tesadüf'ü inceledi.
7 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

BEN BİR DOMATES AĞACIYIM.
Ve Üşüyorum, çünkü salata olmak üzereyim. Bir de zeytin yaprağı olarak hayata dönmek isterim. Uzuuuuun bir sofrada Akdeniz adıyla çıplak seralarda yetişmiş yalnız yeşillikler ile ilişkiye hazır olarak aynı ortamda bulunmak üzere bir domatesim. Biraz daha yaklaş, ilk sayfayı arala domatesin sayfası olmaz mı? YOK, Artık daha neler. Ağaçta yetişen bir dometesken sayfalarımı da aldım, bu konuda aldığım torpilli referanslarım var yani . Bir de ikinci el edebiyat anlayışı sürümüyle aynı ortamda, lak lak lak muhabbetlerinden sıkıldım. Tek boynuzlu bir domates olsam tadım yine domates olur muydu? Bu düşüncelerim çekirdeklerimin kalori hesabı olarak var olmamasındandır. Ki ben var olabilir miyim? Bak şuradan sırıtan hergeleye düşüncelerini random atarak gül emi, ilk doğan evladın da "Baba" değil de random atsın sana. Bir dometesi anlatmak için sadece iyi, kırmızı, güzel, kaliteli diyorsan sakince o dometesi geri yerine bırak çünkü onu haketmiyorsun. Arada açın kendinizi bir kitabı açmak yerine arada gözlerinizi göğe ve mavi yerine mürekkep karası düşüncelere salın. Sokakta geçen bir çingenenin sepeti olmayı hayal ediyorum az sonra konu oradan Afrikadaki iç siyasete her an katabilir. Bir de her aklıma geleni söylerim. Bana gözünü kestiren yaşlı kadınlar için bu dürüstlükse yazarlarca yeni sayılan bir edebiyat hali. Şimdi ben bir dometes miyim?

10.
Recep Keten, Şimdi Sevişme Vakti'yi inceledi.
Dün 04:35 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bitmesini istemediğim bir 42 sayfa oldu keşke daha çok şiir yazsaymış. Tasvirleriyle şiirin içine giriyor insan. Kitabın sonundaki Leyla Erbil'in anısı ise ayrı bi olay olmuş.

11.
Rûken, Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
 5 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Üç yıl sonra bugün tekrar okudum.
Kitabın yazılışından yüz yıl sonra bu kadar popüler olması ve çok satılması birçok yazarın da dikkatini çekmiş ve çoğu bunu okurların birbirini kışkırtarak bir modaya dönüşmesi ,sosyal medya etkisi ve kahve yanı kitap fotoğraflarının özendiriciliği olarak yorumluyor.
Bana göre sebepler içinde en kuvvetli olan popüler yazında şu an yerlere göklere sığdırılamayan tutunamayan-kaybeden, sinik, naif, kendi kabuğunda yaşayan, hüzünlü antikahraman tipinin en erken örneklerinden birinin Raif efendi olmasıdır.
Kendi adıma birçok kişinin de dediği gibi kitabın ilk bölümünü Dostoyevski okurmuş gibi hissederek,ikinci kısmı ise gayet güzel bir roman olarak okumuştum .
Populerliğine kendi adıma üzülsem de, bunun iyi birşey olduğunu düşünüyorum . Sabahattin ali gibi çok değerli bir yazarın bilinirliğini arttırmıştır.

12.
Yeşil (S), İstanbul'un Kutlu Ev Sahibi Eyyub Sultan'ı inceledi.
Dün 01:04 · Beğendi · 9/10 puan

Peygamberimiz Ebu Eyyub El Ensari' nın evinde kaldığı 7 ay sürenin birkaç hadiseyi, hayatını Peygamberimize olan bağlılığını Peygamberimiz vefat ettikten sonra da neler yaptığını Kısacası Kısa bir şekilde Ebu Eyyub El Ensari' den ( Halid b. Zeyd) bahsetmiş Prof. Hüseyin Algül...