• Tuco Herrera
    Tuco Herrera, Mezarlık Gülleri- Bir Dokümanter'le Karışık Hikaye Kitabı'ı inceledi.
    @Nordavind·22 sa.·Kitabı okudu·5 günde·Beğendi·10/10
    - BABA!!! -

    Hoşgeldiniz beş gittiniz faslını yapmış kabul edin bu seferlik .. Yine de alayınıza selam olsun içli köfteler ve patlıcan musakkalar .. Genel olarak sevdiğiniz , anılarımdan oluşan bir inceleme olacak bu .. İşsizlik kotası pek tabii aşılacak .. Ve pek tabii uzun olacak çünkü hem müziğiyle hem görüşleriyle başlı başına bir KÜLLİYAT'tan bahsedeceğim sizlere .. "Babaların babası" Erkin BABA' dan =))

    Evet başlayalım yavaştan ..Benim Baba ile tanışmam ilkokul günlerime denk düşer.. Sene 80 lerin son çeyreği.. Herşeyden habersiz okula gidip geldiğim dönemler .. Okulun ne olduguna dair pek bir fikrim yok ilerde de olmayacağı gibi.. Sırtta çanta , elde beslenme cantası , boynumda suluğum çay sıra gidip yol sıra dönüyorum .. Haşerat bir elemanım ..ZARARLI NEŞRİYAT dediklerinden...Okul, oturduğumuz semtte olmadığı için servisle gidip gelmekteyim .. Dolayısıyla bir servis aracıyla ulaşım sağlanıyor .. Servisçimiz tam bir çakal.. Sonradan kendi aramızda ona taktığımız lakabıyla Sub-Zero Ali isimli bu adam tam bir getto sakini..Full arabesk dinliyor , dolayısıyla bize de zerk ediyor zehri .. Tüdanyaları , Bergenleri, Kamuran Akkorları , Küçük Emrahları ,Ferdileri , Orhanları , Ceylanları, Resul Balayları ve aklınıza gelip gelebilecek pek çok underground arabeskçiyi bugün dahi biliyor ve sözlerine kadar ezberimde bulunduruyorsam bunu kendisine borçluyum .. İnanılmaz da ahlaksız bir herif bu aynı zamanda.. Okul dönüşü kırda çimende servisi durdurup milleti birbirine düşürmek suretiyle kavga ettiriyor .. Nasıl yapıyor bunu? Misal vermem gerekirse , iniyoruz araçtan..Benim yanıma yanaşıp Tuco, Engin anana küfretti ; diğerine yanaşıp , Engin Tuco anana küfretti diyip nifak sokmak suretiyle cayda çayırda bizi pehlivanlara dönüştürerek kırkpınar güreş müsabakaları düzenliyor =)) Chuck Palahniuk' a selam edin bi zahmet .. O YOKKEN BİZ VARDIK BU ALEMDE!!!Neyse efenim işte böyle bir ortamda gecmekte çocukluğumuz .. Ve o dönemki halet-i ruhiyemiz bu yönde .. 7 yaşında arabesk dinleyen , son derece dertli bir Tuco var karşınızda.. Dertliyiz çünkü sevdalandığımızdan tokat yemişiz, reddedilmişiz (KIZIN KAFASINA 2. KATTAN PORTAKAL ?!?!??!!?!! AT, SONRA ANASI GELSİN OKULA SENİ ÖLDÜRMEK İÇİN , HİÇ UTANMADAN BİR DE YÜZSÜZ YÜZSÜZ KIZA AŞIK OL ?!?!? BAK SEN ŞU KEFEREYE !!
    RÖHAHAHAHAHAHAA =)) ) .. Sub- Zero Ali'den yediğimiz tokatlar yetmiyormuş gibi bir de bunlarla uğraşmaktayım işte o sıralar.. =))

    O günlerde annem ameliyat olduğu için hastanede olduğundan ve babam da çalıştığından dolayı yazı evde geçirdiğim günlerden biri .. Sıkıntıdan patladığım anlar ...Peder beyin plaklarını karıştırırken bir baktım yüzü gözü boyalı bir adam .. Kim ola ki bu derken baktım 7 8 plağı daha var .. Attım plak ÇALAYIRA başladım dinlemeye .. (Buyrun siz de dinleyin .. )

    https://www.youtube.com/watch?v=T8oGRJel9EI

    ANA!!! Cayır -cuyur bir ses .. Aleti bozduk sandım ilkten .. Sözler de İNGİLİÇÇE ..Hiçbirşey anlamıyorum.. Hoşuma gidiyor ama çok farklı .. O dönemdeki tabiri ile "Batı Kaynaklı" müzikten , hele hele rock tan metalden haberim yok pek tabii deve üstünde arap çöllerini turladığım için .. Derken 1:36 da "ÇİKİ ÇİKİ" ARABESK ZİLLERLE beraber SOLO bir girdi ki ben artık mutluluktan delirmek üzereyim .. TORUNUNDAN KAFASINA KUMANDA YİYEN ZÜLFİKAR DEDEYE DÖNDÜM(https://www.youtube.com/watch?v=RSkROQ_-3E8 01:57 YE AL İZLE ZOHAHAHAHAHA ) !! Bu bildiğin ARABESK !!! Sanırım bi 4 5 kez üstüste dinledim ..Olacak gibi değil !! Eşlik etmem lazım ama sözler yabancı .. Napalım napalım ?! Gittim mutfaktan çay bardağı aldım geldim 2 tane .. İki de de tatlı kaşığı ..Zilleri çalmaya uğraşıyorum o kısıma alıp alıp =)) Bugün çaldığım baterinin temellerini ilk attığım anlar =)) Ne emekleri var BABA' nın benim üstümde.. Neyse efenim sonra Ceylan albümünü tadalım dedik .. İlk parca türkü.. O neşeyi kaçırdı ama sonrasındaki MUALLİM !!! Ondan sonra ÇÖPÇÜLER !! Ondan sonra SÖYLENİR BANA!!! ( o dönem bu parcayı söyleye söyleye ne üzüldüm - ZOHAHAHAHA!- size anlatamam ) Döndük mü EFKAR KÜPÜNE !?!?!!Alkolden haberimiz yok o dönemler neyseki ..Yakınlarda bi yerlerde , el altında olaydı alkolün temellerini de daha erken atacaktık anlayacağın .. İşte benim bir ERKİN KORAY "MANYAĞI" olmamın , kendisiyle tanışmamın hikayesi budur .. Arabesk ile marine edilen bünyeye ZİBİDİ SAZI DENEN ŞEYTAN İŞİ elektro gitarın girişi böyle olmuştur =))

    BABA'ya gelir isek .. Sanmıyorum ki sevmeyeni olsun bu platformda.. Şaşkın dinlemeyeneniz var mı? Öyle Bir Geçer Zaman Ki , Çöpçüler, Estarabim , Çetin Ceviz, Yalnızlar Rıhtımı ya da ismini sayamadığım pek çok parcasını dinleyip efkarlanmayanınız ? Bizim yokluk günlerimizde , mezesiz dumanaltı ortamlarımıza katık oldu onun şarkıları .. Seneler geçip kendimiz de müzik yapmaya başladıkça büyüklüğünü parça parça keşfettik..Saygımız 5'e , 10'a katlandı .. Tanışalım , el öpelim , saygımızı gösterelim dedik atladık İzmir' e gittik .. 3 gün kapısının önünde yattık .. Yoktu evde BABA .. Döndük geriye .. Seneler sonra aynı festivalde çaldık ..Çıkışta bir mekanda aynı masada oturduk.. (Bunu övünç için anlatmıyorum sakın yanlış olmasın) Otururken Baba' nın yüzüne bir baktım ki yara bere içinde .. Sonra sonra babamdan , bekarlık günlerinde gece vakti motoruyla gezerken, Erkin BABA' nın elinde ekmek bıçağıyla ,yüzünde kanlar bir kaldırım taşında oturduğunu anlattığı anılarından cıkardım bu yaraların sebebini.. O yılların Türkiyesinde uzun saçla dolaşmak , rock yapmak YÜREK İŞİ hakikaten..İnandığın davadan , değerlerden ödün vermeden , geri vites yapmadan , geri adım atmadan yaşamak ve EN ÖNEMLİSİ İYİ MÜZİK YAPMAK !! Konserlerinin gericiler tarafından basılması , sürekli saldırıya uğraması , Trt denen kurumun bugün olduğu gibi o günlerde de kendisine uyguladığı ambargo .. Senin anlayacağın karşımdaki adam bir zafer abidesi idi.. Bir kez daha hastası olduk .. Sonrası mı?

    Sonrasında bu kitaptan haberdar oldum ama çok geç kalmıştım .. Basımı tükenmişti ben almaya karar verdiğimde ..Uzun müddet aradım .. Sağolsun Nuhun Gemisi' nden Emir eline geçer geçmez bir tel çaktı bana .. Koşarak gittim aldım , 2 günde hatmettim ..

    - BÜYÜKSÜN ERKİN BABA !!! HEM DE ÇOK BÜYÜKSÜN!! -

    Şimdilerde yapılmamıştır , yok öyle şey diyen dingillerin gölge düşürmeye , itibarsızlaştırmaya çalıştığı Kurtuluş Savaşımızın lideri "SARIŞIN KURT" ' un yanında bu savaşa katılıp savaşmış bir osmanlı paşasının torunu BABA!! Sanatla uğraşan bir ana babanın evladı .. Küçük yaşta piyano çalmayı öğrenmiş .. Elvis'leri dinleyip müzik yapıcam ben diyip , aileye resti çekmiş , Almanya' ya gitmiş John Lenon'larla takılmış aynı masaya oturmuş , aynı studyoya girmiş bir adam .. Bugün bizim camiada karşısına geçip önünü iliklemeyecek adam çıkmaz !! Tartışmasız BABA' dır .. Yurt dışında çaldığım pek çok festivalde sohbet ettiğim gavur tayfanın %90 ' ı hem Onu hem Selda Bağcan ' ı sormuşlardır bana .. Bugün H&M 'den deri montları , riderları çekip kırmızı ruj , morcivert kalemi , sürmeyi gözüne çekip asilik asalettir diye sokaklara dökülen , Psychedelic Rock dinliyorum ben diye gezen tatlı su metalcisi kızlarımız ortalarda yokken O bu işleri yaptı .. Türk müziği ile rock müziği sentezlediğinde ,bu işin yıllar sonra Psychedelic denecek tarz olarak anılacağını bilmeden yaptı .. Herşey bir yana bir şarkı sözü var ki bana kattığı değerler arasında sanırım en büyüğü o oldu ..

    "NAMERT İLE OTURUPTA BİR SOFRADA YEMEK YEME
    YOLA ÇIKAYIM DEME SAYIN ARKADAŞIM OSMAN ..."

    Koymadık O'nun sayesinde NAMERDİ ortamımıza ..

    Kitabı okuduğumda bir de güzel sürprize denk geldim ..BABA da benim gibi bir Aziz Nesin sevdalısı !!! HAHAHAHAHA =)) Sevilme mi bu adam yaa !!!?!?!? BÜYÜKSÜN ERKİN BABA !!! HEM DE ÇOK BÜYÜKSÜN!!

    TANKLI , TOPLU , TÜFEKLİ , MİTRALYÖZLÜ ROKETLİ BİR DE DİP NOT :

    Yeri geldi yazmazsam kahrederim kendime .. Dangalak bir gazeteci Baba'yı yermek için zamanında hepimizin bildiği o beyaz gitarına 30 (YAZIYLA OTUZ ZOHAHAAHAHAHAHA !!! ) liralık gitar yazmıştı .. ULAN HÖDÜK!!! O GİTAR ,1961 MODEL GIBSON SG LES PAUL "CUSTOM" VE (bakın buraya dikkat!!!) "SERİ NUMARASIYLA" ÜRETİLDİ.. !!! Ben yazmaya utanıyorum burda !! '61 in ilk yarısında seri numara ile üretilen ultra limited seriye ait .. Antika kategorisindedir .. O GİTARIN BUGÜN FİYATI "YOOOOOOKKKKKK!!!!!" SÜLALEN, DOĞMUŞ DOĞMAMIŞ TÜM TORUNLARIN İÇ ORGANLARINIZI SATSANIZ ,YÜZYILLARCA DİLENSENİZ BIRAK ALMAYI DOKUNAMAZSINIZ O GİTARA !! BABA' daki gitarın seri nosu : 10965!! Akıllı olsun herkes !!! Aklınızı alırım !! Böylece BABA çalarken niçin kemerininin tokasını yana çekiyor sorusu soracaklar siz de cevabınızı aldınız ... Çizilmesin diye!! Ayrıca Les Paul serisi HAYVAN GİBİ ağır gitardır .. Tonu eşsizdir , çok unique tir ama ağır olduğundan pek tercih edilmez ..O gitarı 77 (YAZIYLA YETMİŞ YEDİ) yaşında bir adamın sahneye çıkıp çalması ÇOK AMA ÇOK AFEDERSİNİZ "GÖT" ister !!!


    VEEEEEE KAFASINA PORTAKAL ATTIĞIM İLK AŞKIM İÇİN O ZAMANLAR ÜZÜLEREK DİNLEDİĞİM "SÖYLENİR BANA" PARCASI İÇİN ŞARKI SÖZÜ VE LİNK..

    https://www.youtube.com/watch?v=-OYaYVofblc

    Sönük kalır mehtap bile
    Yanakların benzer güle
    Güzelliğin dillden dile
    Söylenir bana, söylenir bana

    Yanıyor kalbim senin aşkınla (ZOHAHAHA!)
    Dertlere düşürdün, bir bakışınla(?!?!?! =) )
    Öldürme derdinle, bu "genç yaşımda"( LKFJADSŞLKFJ=) )

    Düşman gibi görme beni (PORTAKAL ATTACK!!)
    Kalbe vurma hançerini
    Kül eden bu ateşini
    Sen Verdin bana, sen Verdin bana

    Ben acı çeksem kim derman olur?
    Gözlerimin yaşı akar sel olur
    Derdime bir çare bulsan ne olur

    Gözüm görmez hiç bir şeyi
    Unutturdun sen her şeyi
    Yar seninle sevişmeyi (?!?!?!?!?!? )
    Çok görme bana, çok görme bana

    İŞTE BÖYLEEEEE... =))
  • OKUMAYINIZ...

    ''Mutlu Ölüm''
    ''Yabancı''
    ''Caligula''
    ''Tersi ve yüzü''
    ''Sisifos söyleni''

    Kitaplarını okumuşsanız okumanızı tavsiye ederim çünkü eserler için spoiler veriyor hemde ağır spoiler olan yerler içeriyor.
    Bu eserleri okumuşsanız okuduğunuz kitapların taslağı için alınmış notları görmek hoşunuza gidebiliyor.

    Eser Albert Camus'nun edebi değer taşıma kaygısı olmadan kendi için tuttuğu notlardan oluşmaktadır.
    Tabi kendisi için özel olarak tuttuğundan dolayı bazı kısımlar sadece yazarın anlayacağı şekildedir.

    Cümleler ve paragraflar arasında anlam bütünlüğü bulunmamaktadır.
    Notları kendi anlayacağı şekilde ''kısaltarak'' not defterine eklemiştir. Bu notların tek amacı eserleri için birer kaynak amacıyla yazılan taslaklardır. Örnek vermek gerekirse:

    *
    - Her akşam bu silahı masanın üstüne koyuyordu. Iş bitince, belgelerini düzenliyordu, tabancayı yaklaştırıyor ve alnını ona dayıyordu...

    Bu pasajda ''Mutlu Ölüm'' kitabında Mersault için yazılmış bir nottur.
    *

    Tüm ilişkiler = Ben’e tapma mı? Hayır.

    Buradaysa Sisifos Söyleni kitabında bazı düşünceler için esinlenmek üzere alınmış bir not.
    *
    Caligula ya da ölümün anlamı. 4 Perde.1
    I - a) Yükselişi. Sevinç. Erdemli nutuklar. (Bak. Suetonius)2
    b) Ayna
    II - a) Drusilla ve kız kardeşleri
    b) Büyükleri küçümseme
    c) Drusilla’nın ölümü. Caligula’mn kaçışı

    Caligula eseri için taslak.
    *
    Ve her defasında, bu kolaylıktan yararlanmak istemeyen ve tüm korkusunu yutuvermek isteyen adamın direnci. Gözleri yaşlarla dolu, tek bir cümle söylemeden ölüyor.

    Yabancı adlı kitabının son sahnesinden bir kesit için not almış.


    Ve son olarak da kısa kısa notlarına değinmek istiyorum okurken ne diyor acaba burada diye düşünmeyin çünkü kendisinin sonra okuduğunda anlamasını kolaylaştıracak şekilde hazırlanmış notlar.

    *
    Deniz uçağı: Işıl ışıl madenin körfezde ve mavi gökteki zaferi.
    *
    Çamlar, çiçek tozlarının sarısı ve yapraklarının yeşili.
    *
    Temmuz 37.
    Oyuncunun romanı için.
    Bak. Les Pleiades dizisi: 2 Taşkın tonlama.
    Oyunu oynamak. Lüks duygusu. Serüvenci.

    gibi edebi değerden ziyade kendinin anlayacağı notları vardır.

    Hiç mi güzel şey yok tabi ki de var ama ilk başta söylediğim gibi diğer eserlerinin tadını kaçırabilirsiniz.
    Okuyacak olan kişi sayısı çok çok azdır ama olsun onlar için yazdım burda dursun :)
  • Zamanın Farkında, Şule Gürbüz'ün ilk romanı Kamburdan sonra yazdığı ilk öykü kitabı.
    Beş hikâyeden oluşan kitap, ismini beşinci hikâyeden alıyor: Zamanın Farkında...
    Diğer hikâyelerin isimleri de şöyle: "Müzik Hocası", "Cansın", "Mezarlıktan Geçiş" ve "Mutfak"...

    Zamanın Farkındayı anlamak için isterseniz, halen mekanik saat tamircisi olan yazarımız hakkında birkaç kelam edelim:

    Şule Gürbüz'ün, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü'nü bitirdikten sonra Cambridge Üniversitesi'nde felsefe öğrenimi gördüğü, viyolonsel çaldığı, sanat tarihçisi olarak göreve başladığı Milli Saraylar'ın Saat Seksiyonu'nda 1997 yılında araştırmacı olarak görevlendirildiği, saatlerin hemen hepsinin bozuk olduğunu görünce Saray'a zaman zaman tamir için gelen saat ustası Recep Gürgen'den mekanik saatlerin dilini ve nasıl tamir edileceğini öğrendiği bilgisine ulaştım.
    Şimdi o, sadece Türkiye'de değil, belki de dünyada mekanik saat ustası olan tek kadın...
    Dolmabahçe Sarayı böylece kadrolu bir mekanik saat ustasına ve onun teşebbüsüyle hepsi tıkır tıkır işleyen saatlerin teşhir edildiği bir Saat Müzesi'ne sahip olmuş.

    Genç yaşta böyle sabır gerektiren bir işe talip olması pek kolay anlaşılabilir bir şey değil elbet.

    Bu konuda kendisine sorulan bir soruya, mesleğinin elbette zor taraflarının da bulunduğunu, hatta bir keresinde bir saat kulesinden düşerek omzunu kırdığını belirterek şöyle bir cevap vermiş: "Sarayda araştırmacı olarak çalışmaya başlayınca ben de atölyede tek başıma kalsam, istediğim hayatı inşa edebilir miyim, kabuğumu bulmuş gibi olur muyum, diye bir düşünce geçti içimden. Başka biri bana bakıp tek başına bütün gün atölyede ne yapıyor diye vahlanabilir. Ama ben birinin böyle bir hayatı olduğunu görsem çok imrenirim. Bu biraz şahsî bir şey. Sarayın içerisinde bir saat ustası olmayı, elinin ürettiğiyle yaşamayı kendi adıma şık ve güzel buldum."

    Şule Gürbüz'ün aynı röportajda hayat felsefesini de özetleyen şöyle bir sözü daha var: "Okumak, anlamak ve farkına varmak bana yetiyordu."

    Saat tamirciliği, Şule Gürbüz'e göre bir sanat değil; egonuzu paranteze almayı gerektiren, dolayısıyla mistik bir tarafı olan bir meslek. Sabırlı değilseniz, saatler boyunca mekanik saatlerle baş başa kalmayı göze alamıyor, çok yüksek düşünceleriniz olsa bile, size sadece bir saatçi, bir tamirci gözüyle bakılmasına tahammül edemiyorsanız, bu işi yapamaz, yapsanız bile mutlu olamazsınız.

    Yazarımızı bu doğrultuda incelersek kitabın konusu olsun, kitabın adı olsun Şule Gürbüz ile ne kadar bağdaştığını anlamış oluruz.

    İnsanı kendisiyle yüzleşmeye, hesaplaşmaya iten, çağıran, sürükleyen kitaplar vardır. Bazen geçtiğimizi, çoğunlukla da geçemediğimizi buluruz onlarda, bazen de nerde kaldığımızı kestirmeye çalışırız. Hepsi de zor yaşanmışlıkların, güç zamanların, çetin koşulların, çileli hayatların sonucunda yazılmış, saygıdeğer, sevgideğer çabaların, emeklerin ürünü kitaplardır. Öyle etkilerler ki insanı, bazen yazan ya da anlatan kişiye, “bunları bizim yerimize de yaşamış olduğu için” teşekkür etmek gelir içimizden. Tıpkı benim Şule Gürbüz'e olduğu gibi.

    Zamanın Farkında, bu alıştığımız “anlattığım senin hikâyendir” klişesine hiç mi hiç benzemeyen bir şey. Doğrusu ne olduğunu da pek kestiremediğim bir “şey”. Derin bir boşluk içindeki yaşamları, yazarımız derin bir doluluk içinde anlatıyor desem, doğru ama uygun bir şey söylememiş olurum. Aslında belki de boşluk dediğimiz halin insanın gerçek doluluk hali olduğunu sezdiren, hatta kafamıza vura vura anlatan hikâyeler bunlar. Okudum ve kitabın anafikri olarak şunu çıkardım: “İnsanın boşluğu, her şeyin farkında olmasından.” Nokta.
  • HAYAT MI EDEBİYATTAN BÜYÜK YOKSA EDEBİYAT MI HAYATTAN BÜYÜK ?

    Yakın zamana kadar hayatın edebiyattan büyük olduğunu düşünürdüm, bir süredir tam tersini düşünüyorum. Edebiyat hayattan büyük.. Bu muhteşem kitap da bu düşüncemi iyice pekiştirdi.

    Eğer sustuklarımız, söylediklerimizden daha kıymetli ve bizi daha çok anlatıyorsa edebiyat hayattan büyük demektir. Belki bir yanılgı bu, belki de bir yenilgi..

    Edebiyat neydi? Kırgın insanların son tesellisi mi, sığındığı son liman mı?

    Tatar Çölü neydi, neresiydi,var mıydı yok muydu? Hayat mıydı,dünya mıydı ,düş müydü ,rüya mıydı?İnsanlarla kavga etmek yerine kendinle kavga etmek, sonra kendinle olan kavgayı da bırakmak mıydı? Kavgasız yaşanır mıydı, nasıl yaşanırdı?

    “Zamanı çıplak gözlerle görebilenin dünyadan dışarılara ilk kez bakması gibi biraz şeydi”

    Zaman mı bizim içimizden geçiyordu yoksa biz mi zamanın içinden?

    İnsan daha da mutsuz olmamak için belirli bir mutsuzluğu seçebilir miydi?

    Gerçeklikle bağı ne kadar zayıflasa da insanın, akşam olunca evine giden yolu bulabilmesi mucize değilse neydi?

    İnsan tutunduğu dallarını, kendi bindiği dallarını kendisi mi kesiyordu? Yoksa görünmeyen testereler mi atanmıştı bu görev için?

    İnsan başka hiçbir şeye muhtaç değilse bile, bir aldanışa ve bir teselliye mi muhtaçtı?

    Bazen küçük bir an için ömür bile verilir miydi?

    “İnsan, insandır.” demişti Shakespeare.

    Sustum..
  • 10 bin bina parçalandı.
    Yaklaşık 18 bin kişi kayıp.
    Her gün ortalama 330 bomba atıldı.
    2 milyon kişi zorunlu göç etti.
    56 bin kişi yaralandı.
    Yaklaşık 350 bin kişi öldü.
    8300 silahsız Boşnak erkeği katledildi.
    28 bin Boşnak, 14 bin Sırp, 6 bin Hırvat askeri öldü.
    35 bin çocuk yaralandı, 10 bin çocuk öldü, 1800 çocuk ömür boyu engelli kaldı.
    44 bin Boşnak kadınına tecavüz edildi.

    44 bin kadından biri Suada. Sadece Boşnak ve Müslüman olduğu için savaşta tecavüze uğradı, defalarca, onlarca farklı kişi tarafından. Kendinden utandı, ölmek istedi, kimsenin yüzüne bakamadı. Sevdiği herkesi elinden aldı savaş; sevdiği erkeği, babasını, annesini, teyzesini, ablalarını.. Tek bir şey kaldı geriye her şeye rağmen yaşamak.

    Evet yaşadılar. Herşeye rağmen yaşayan bu kadınlar 2003'te bir dernek kurdular: Tecavüze Uğramış Savaş Mağduru Kadınlar Derneği. Tecavüzcülerini ihbar ettiler ve ceza almalarını bile sağladılar. Bu derneğin kurucusu Bakira Haseçiç şöyle diyor:
    - Tecavüze uğradıkları için daha önce toplum içine çıkmaktan utanan, travma yaşayan binlerce kadın vardı. Ancak bu kadınlar derneğimiz sayesinde artık suçluları adalete teslim etmek için çaba gösteriyor. Çünkü utanması gereken bizler değil hâlâ hiçbir şey olmamış gibi rahat bir şekilde gezme cesareti gösteren tecavüzcülerimizdir.

    Not: Bu savaşta henüz 7 yaşında bir çocuk olan Emine Seçeroviç Kaşlı yaşadıklarını anlatmış 'Kurşunların Da Rengi Var' isimli kitapta. Ben gözümü diktim bu kitaba belki siz de okumak istersiniz.
  • Öncelikle, Kafka okumak hiç aklında bile yokken yaptığı etkinlik sayesinde bana Kafka okutan salih'e ve her gün yorumlarıyla geri sayım başlatan Osman Y.'ye çokça teşekkür ediyorum.

    Dönüşüm'ü almadan önce, Kafka'nın 7 kitabından oluşan bir serisini görmüştüm kitapçıda, yayınevinden dolayı ve daha evvel hiç okumayışımın etkisiyle onu almayıp, şans eseri eski basım Dönüşüm'ü görüp almıştım. Ha o gün ha bugün derken etkinliğin son günlerine kadar geldi okumayışım. :)
    ...
    Yazarından önce kitap için bir şeyler söyleyecek olursam;
    Dönüşüm'ün hakkı bir gün müdür, bir günde bitirmiş olmama rağmen (annemin yeter artık kalk onun başından deyişleriyle) hayır değil çünkü Dönüşüm okunacak kitap değil, 'üzerinde düşünülecek kitap'. Öyle keskin yerleri var ki fark edilecek. Misal sonlara doğru şöyle bir konuşma geçiyor kızıyla babası arasında.
    Grete,
    -Keşke bizi anlayabilseydi.
    Bay Samsa,
    -Bizi anlayabilseydi eğer... O zaman belki de anlaşabilirdik onunla.
    Oysaki onun(böcek) kendilerini anladığının farkında değiller. Kitabın bütününde anlatılmaya çalışılan olguyla bağdaştırılınca şu cümleler oldukça düşündürücü.
    Biz, bizden farklı olan insanları, onlar bizi anlamıyor ve hatta anlamazlar diye yargılayıveriyoruz hemen. Sanırım bu düşüncenin temelini de ergenlikle birlikte atıyoruz. :) 'Kimse beni anlamıyor, dinlemiyor vs.'
    Ya da onlara davranış şekillerimiz, yani bizden farklı gördüğümüz insanlara. Kitabın ortalarına doğru kardeş Grete'in, böceğin odasına girip temizlediği ya da ona yemek verdiği bölümler. Tam da bunu anlatıyor. Önceleri tedirginlik içinde yaklaşma ve daha sonra umursamaz bir şekilde önemsizce davranma...

    Kitaptan sonra Yazarı Kafka'ya geçecek olursam, kitabımın arkasında şunlar yazıyor:
    'Yaşadığı çağın zihniyetine o kadar büyük bir tepki duyar ki Kafka, ölümünden sonra yazdığı bütün eserlerini yakılması için en yakın dostu Max Brody' ye emanet eder. Bugün Kafka gibi büyük bir edebi dehayı okuyabiliyorsak eğer, bunu Max Brody'nin 'ihaneti' ne borçluyuz.'
    İyi ki de yakmamış diyoruz bizde Kafka her ne derse de. Hakkında çok fazla da bir şey söyleyemesem de hayatını oldukça merak ediyorum, kitaplarını da öyle.
    Şimdilik ara versem de, Kafka okumaya kesinlikle devam edeceğim.

    Kitapla kalın hep iyi kalın... :) :)
  • Kelimelerle ifade edilemeyen şeyler olduğuna inanırdım hep. Harflere bölündükçe azalan, küçülen duygular, noktalama işaretlerine sığdırılamayan ünlemler ve sorular..

    Tabi bunların hepsi, Yaşar Kemal 'i tanımadan önceydi.
    Onun kaleminin mürekkebi Anadolu' nun özünden oluşuyor. Kelimeleri, hiçbir anlaşılmama ihtimalini barındırmıyor içerisinde.
    Her ne kadar beni düşünmeye zorlayan ve çok kolay anlamadığım yazarlara ve eserlere karşı büyük bir hassasiyetim olsa da, Yaşar Kemal okurken kelimenin tam anlamıyla ruhum dinleniyor.

    Daha ilk cümlede kendimi onun büyülü kalemine bırakıp, hiçbir çaba sarf etmeden, coşkun bir pınar gibi oluk oluk yüreğime akmasını yaşıyorum her seferinde.

    Bitmez tükenmez bir hazinenin yeniden keşfine çıkıyorum. Hissedilebilecek ne varsa o mümtaz satırlarda, tek kelime atlamadan hepsini yaşıyorum.

    Üç Anadolu Efsanesi büyülü bir iklim. Okurken nasıl da her yaşa hitap ettiğini fark ettim. Küçük bir çocuğa uyumadan önce de okuyabilirsiniz, güzel bir paket yapıp babanıza da hediye edebilirsiniz. Zaten bir eseri ölümsüz kılan, onun her kaba sığabilecek mahiyette olmasıdır.

    Özellikle Karacaoğlan 'ı Yaşar Kemal' den dinlemek, Anadolu 'nun ve Çukurova' nın topraklarında yaşayan her kelimeyi, deyimi içine sindirmiş, o sıcacık dilinden okumak tarifsiz bir keyif verdi bana. Sazını alıp karşıma oturduğunu hissettim. Duydum onu. :)

    Dedim ya, kelimelerle ifade edilemeyen şeyler olduğuna inanırdım hep.

    Ama kelimelerle ifade edilemeyen hiçbir şey yok artık..