• ''Delilik en büyük özgürlüktür.''

    (Alein Kentigerna)

    Hazır, başlayalım.

    Delilik, nedir bu delilik?

    Önce kitap hakkında konuşalım. Erasmus delilik kavramını çok geniş bir biçimde aktarmış. Erasmus'a göre bilgelik delilik ile eşdeğerdir. Bilge bir insan, önce delilik sınavından geçmelidir. Tıpkı karanlığın en büyük aydınlık olduğunu anlamış biri gibi... Kitap içerisinde dini karşılaştırmalara, papazaların giyim kuşamına ve gözlem yeteneğini konuşturması okuyucunun beğenmesi ve içerisine dahil etmesine yarayacak bir başka güzel konulardan biridir. Bildiğiniz gibi Thomas More ile yakınlığından dolayı, eski ve yeni Ahit'i birbiriyle tokuşturmuş ve bana sorarsanız bundan baya zevkte almış.

    Kitapta Türk ve Arapların barbar olarak nitelendirmesi ve bu iki ırk'ın 'Hristiyanlardan' nefret ettiğini basa basa belirtmesi sözde 'hümanist' olarak nitelendiren Erasmus'u yadırgayanlar olacaktır. Okurken, daha ilk seferinde bununla, bu söylemle karşılaşan herkes yadırgayabilir ama dönemin ve dönemin algılanış biçimini pek bilmediğimiz için bize böyle gelmiş olması doğaldır. Dini vecihlere çok sık yer vermekte. Thomas More'ın yakın arkadaşı dedik ya, birbirlerini tamamlıyorlar işte. :)

    Kitapta sık sık mitolojilere özellikle Yunan mitolojilerine yer vermektedir.

    Şimdi gelelim delilik kavramına. Nedir bu delilik?

    Delilik, varolan bir aklın yitirilmesi, yitirilmekte olması demektir. Aslında bana sorarsanız, daha anne karnındayken insanoğlu birer deli olarak nitelendirilmiştir. Anneyi kemiren ve sömüren bir deli.

    Herkes deli doğar, sadece bazıları öyle kalır.

    Delililiğini bil, belki o da seni bilir.

    Şimdi söylüyorum sana, size. Bizi delirten şey bildiklerimiz değil, açlık hissimiz değil midir? Evet mi? Bingo! Doğru cevap. Ne kadar çok bilgi, o kadar çok delilik getirir.

    İnsaları delirten şey nedir Erasmus?

    ''#37605065''

    Bencil insanları severim, çünkü pek az kaybeder ve duygulara başvururlar. Öyle ya, ilgili değilse, ilgili olma!

    Bakın bir insana yapılabilecek en büyük fenalık, onu fazlasıyla övmektir.

    ''Seni övdüklerinde kendi yolunda gittiğini sanma sakın. Başkalarının yolundan gidiyorsun.'' (Nietzsche)

    Ancak şimdi 15. sayfada geçen bir alıntıyı paylaşmak istiyorum. Sahiden kafamı karıştırdı.

    ''Seni kimsecikler övmüyorsa, sen de kendi kendini öv!''

    Sanırım bizim düşündüğümüz, yapmacık, pohpohlamalardan değil. Dedim ya, bu yüzden bencil insanları severim. Unutmayın ve tekrarlayın. ''İlgili değilse, ilgili olma!''

    Ben seçimimi bildim bileli delilerden, psikolojik sorunları olanlardan yana kullandım. Birkaç dostum hep bu türden oldu ve olmasından da hiç şikayetçi olmadım. Sanırım seçimi yalnız delilerden yana kullanan ben değilmişim. Buyrun.

    ''Tanrı, seçimini delilerden yana kullanır. O, dünyayı delilikle kurtarmayı seçmiştir.''

    Keyifli okumalar.
  • > Merhaba arkadaşlar! Bugün sizler ile birlikte Grigory Petrov’dan son okumuş olduğum Beyaz Zambaklar Ülkesinde’yi incelemek, daha doğrusu ele almak istiyorum. Biliyorum, belki birçoğunuzun aklından, burada da herkes hep aynı yazarların eserlerini okuyor düşüncesi geçiyor olabilir, ama inanın ben bu kitabı okumayı belli bir sebepten ötürü daha önceden planlamış olsam da, işlerimin yoğunluğundan ve bazı isteklerden dolayı ötelemiştim diyebilirim ve kısmet bu güzel Aralık ayınaymış. Sanırım bu kitap için en uygun zaman Aralık ya da soğuk kış günleridir diyebilirim çünkü Finlandiya’yı ve bulunduğu coğrafi ortamı biraz olsun anlayabilmek de soğuk havadan geçer düşüncesindeyim. Neyse, lafı sözü çok ballandırıp, aşırı tatlandırmadan konuya geçelim o zaman! İşte size Finlandiya ve Finlandiyalı “Yaşam Mimarları”.


    Beyaz Zambaklar Ülkesinde:

    “Bu milletin her şeyi var. Sa’y ü ameli, akl ü ameli, akl ü nakdi, an’anat-ı muhimmesi ile Finlandiya milleti her ne türlü terakki etmek lazım ise etmiş, yalnız bir eksiği var: Milli bayrağı. Finlandiya’da yalnız fazla, lüzumsuz ve zararlı bir şey var: Rus bayrağı.“ ~ Celal Nuri (İleri) ~


    > Bir ülke hayal edin; coğrafi olarak neredeyse Avrupalı, kuzey batısında Murmansk’a, güney doğusunda St. Petersburg’a, güneyinde Estonya’ya, batısında ise İsveç’e komşu. Ama aslında zamanın şartları gereği, yıllarca iki emperyal gücün sarmalında kalmış, iki milyon nüfuslu kendi halinde zavallı bir halk düşünün. Milli bir kimlikten, dilden, tarihten ve hayatın diğer ülkelere cömertçe davrandığı tüm nimetlerden yoksun insanları düşünün! Tüm bu yazdıklarım ve yazamadıklarımın içerisinde, samana düşecek bir kıvılcımı beklercesine uyanmak için o günü bekleyen bir toplum düşünün. Hepimizin unutmaması gereken şudur ki, dünya tarihi, tarih sahnesinde kimi uluslara ve ülkelere hazin bir son öngördüğü gibi, bazı devletlerin ve ulusların ise kalkınmasını ve ilerlemelerini kaydetmek için temiz, beyaz sayfalar açmaktadır.

    "İnsanlar ülkelerinin istikbaline dair şahsi mesuliyetlerinin bilincine varmazlarsa o ülkenin kalkınıp müreffeh bir ülke haline gelmesi imkânsızdır. Her gerçek vatandaş ‛hayat mimarı’ olmalıdır." (S.48)

    “Bütün bunları ciddiye alarak düşününüz! Tırtıllar gibi kendi önemsiz ve kişisel meselelerinizin ve dertlerinizin bataklığında kıvranmayınız.” ~ Bilge Daniyal ~


    > Hep başka bir ülke krallığı ve egemenliği altında yaşamış olan Finliler, yüzyıllarca İsveç Krallığı’nın siyasi ve kültürel egemenliği altındaydılar. Fakat on dokuzuncu yüzyılın başlarında İsveç mandasından kurtulan Finliler bu kez özgürlüklerini Çarlık Rusyası’nın siyasal egemenliğine teslim etmek zorunda kalmışlardır. O dönemin yayılmacı Rus siyaseti, başkentleri olan Sankt Petersburg’un Finlandiya’ya çok yakın olması ve bu coğrafi konumun Rus karar mercilerince jeopolitik, jeostratejik bir risk olarak görülmesinden kaynaklı olarak bu güzel ülkenin işgali için yeterli nedenlerden sadece birisiydi. Bu stratejik konumun ileride bazı batılı güçler tarafından suistimal edilebileceği ve bir harekât üssü olarak kullanılabileceği düşüncesi bile Ruslar’a, başkentlerini Sankt Petersburg’dan daha iç bölgeye, Moskova’ya taşınmasına sebep olacak derecede önemliydi. İşte böylesi bir zamanda, 19. yüzyılın muhteşem imparatorluklarını bile yerle yeksan eden “nasyonalizm - ulusçuluk” ateşi, Finlandiya’da da başladı. Kuzeyin “Yalnız Kurt”ları Fin Halkının edebiyatçıları, müzisyenleri, fikir önderleri, kamu çalışanları, İsveç ve Rusların baskı ve zorbalıklarına karşı Finlandiya’nın değerlerini yeniden diriltme, geliştirme ve tüm bunları korumak adına büyük gayret sarf ettiler. Finlandiya halkının sahip olduğu büyük kültür ve medeniyet birikimi, sadece ve sadece ulusun bütün üyelerinin ortak çalışması sonucu bugünkü müreffeh düzeye ve zenginliğe kavuşmalarını mümkün kılmıştır. (Darısı bizlere!)

    Bu ülkede her şey küçük: Şehirler küçük, ülkenin sahip olduğu kaynaklar sınırlı. Buna rağmen ülkenin eriştiği refah düzeyi hiç de küçümsenemeyecek kadar ileri boyuttadır. (S.26)


    > Thomas Carlyle‘ye göre; Millet, cansız bir çamur tabakası gibidir. Eğer bir sanatçının eline geçmeyecek olursa sonsuza kadar şekilsiz ve hareketsiz kalır. Evet, Fin halkının kahramanı ve sanatçısı da filozof Johan Vilhelm Snellman’dır Bu kitabımızda kendisinin ve diğer dava arkadaşlarının yaz kış demeden, tüm ülkeyi en zorlu şartlar altında dolaşarak milli şuuru tekrar uyandırma ve en ileri seviyeye çekme çabalarına şahit olacaksınız. Bu “Yaşam Mimarları” olan “sanatçı”ların halkı nasıl şekillendirdiğini, nelere öncü olduğunu okudukça aklınızdan, “Neden, neden bizler de böyle bir şeye öncü olamıyoruz?!” diyeceksiniz. Snellman’ın vefaat ettiği 1881 yılında Atatürk dünyaya geldi ve ileride ülkemiz adına yaklaşık aynı yolu izledi. 1938 yılına kadar biz halkını şekillendirmek isteyen “sanatçı”mızın ömrü düşüncelerini tam olarak yoluna koymaya yetmediyse de, çok güvendiği genç nesil bugüne dek elinden geldiğince bu yolda yürüdü ve bir hayli mesafe kat etti. Biliyorum, belki bazılarınız hadi canım diyecek, ama onun düşüncelerini hala benimseyen, savunan ve ileri taşıma gayreti içerisinde olan milyonlar var. Bu bugünün şartlarında ne kadar zor da olsa, son zamanda yaşatılmak istenilen ile Atatürk’e olan ilgi de gitgide artmaktadır.

    “Sizin göreviniz onları yetiştirmek, uygar ve gelişmiş halklar arasında yer almalarını sağlamaktır. Halkımızın cehaleti, kabalığı, ayyaş ve ahlaksız yaşam tarzı, hastalıkları ve fakirliği sizin utancınızdır, bu durumun suçlusu sizsiniz.”


    > Yazarımız Grigoriy Spridonoviç Petrov, 1868'de Petrograd ilinin Yamburg kentinde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Okumuş olduğum kitapta da konu edilmiş olduğu gibi, “Bir tüccar ve meyhanecinin oğlu olarak küfürden başka hiçbir şey duymadı, sarhoşlardan başka da hiçbir şey görmedi,” (S.7). Kendisi 20. yüzyıl başında Rusya'nın en tanınmış din adamlarından, makaleleri, yazıları sıklık ile okunan halk yazarlarındandı. Düşünce ve görüşünden dolayı kilisede kendisinin çalışmalarına son verildikten sonra, Petrov kendisini tamamen yazarlığa adadı. Bir gazeteci, yazar ve bağımsız din adamı olarak gittiği her yerde insanları etkilemeyi başardı. Petrov; Bilimin, dinin, felsefenin ve sanatın insanlığın mutlu olması için yarar sağlamadıkça hiçbir değer ifade etmeyeceği kanısındaydı. Tüm bunların insanlığı daha aydınlık günlere götürmesi gerektiği düşüncesindeydi ve bu düşüncelerine bağlı kaldı. Bu din adamının karanlığa ve yozlaşmış gidişata karşı yanan bir meşale olduğu kaçınılmaz bir gerçekti. Yıllarca halkı uyandırmak için çabalayan Petrov’un neredeyse tüm çalışmaları ve seminerleri Çarlık polisi tarafından yakinen takip edildi ve sonrasında yönetimi ele geçiren Bolşevikler ile de yıldızı asla barışmadı diyebilirim. Bu Bolşevik Devrimi gerçekleştikten sonra gene çok sevdiği ülkesinden kaçmak zorundaydı. Hayatına Yugoslavya Krallığı'nda devam etti ve ömrünün kalan son yıllarında birçok eseri kaleme aldı ve halkları aydınlatmak adına konferanslar düzenledi. Eski Sovyet Rusya'da, kendi anavatanın da yasaklanan birçok eseri Bulgaristan’da ve Atatürk’ün silah arkadaşları ve Yüce Türk Milleti ile kurmuş olduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti'nde baya etkili oldu. “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”, Türkiye’de en çok okunan ve rağbet gören yabancı kitaplar arasına girmeyi başarmıştır.

    “Zinulya, 1 Ocak 1921 günü beş parasız, iç çamaşırsız ve ayağımda yırtık pırtık eski çizmelerimle bir berduş gibi Belgrat’a vasıl oldum. 26 Ocak 1921 tarihinde 2 numaralı lisede Rusça bir konferans verdim. Karşılığında 300 dinar aldım ve böylece sefaletten kurtulmak için ilk adımı atmış oldum. 2 numaralı lisenin müdürü çok iyi bir insan ve mükemmel bir öğretmen.” (S.18)


    > Bulgaristan’da yaşayan arkadaşı Bojkov'un bu ülkede kurduğu 'Petɾov Kültür ve Eğitim Cemiyeti' sayesinde kitapları Bulgarcaya çevrilip yayımlanan yazar, bu ülkede büyük ilgi gördü. Özellikle 1925'te Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Finlandiya) adlı eseri Bulgaristan’da yayımlandığında Bulgar Eğitim Bakanlığı tarafından kitlelere önerildi ve Bulgaristan’da tüm eserlerine karşı büyük ilgi doğdu.

    Petɾov'un kitaplarının başarısı Türkiye’ye göç eden Bulgaristan Türkleri yoluyla Türkiye’ye ulaştı. 1928'de 3 ayrı kitabı Bulgarcadan Türkçeye çevrilip basıldı. Özellikle Ali Haydaɾ Taneɾ'in çevirisi ile yayımlanan Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı yapıt, Türkiye’deki aydınların dikkatini çekti. Kitabın içindeki fikirler ülkede uygulanması gereken bir eğitim ve kalkınma modeli olarak görüldü. Eser, 2008'e kadar dört defa Türkçeye çevrildi ve en az 41 kez baskı yaptı. (Wikipedia)


    > İlk defa Gazi Mustafa Kemal Atatürk zamanında Türkçe çevirisi yapılıp neşredilen bu güzide eserin, Atatürk tarafından Türkiye’de bulunan tüm okulların dersliklerinde okutulması adına müfredata eklenmesi istenmiştir. Türkiye’de çok popüler olan ve geniş bir kitle tarafından okunan bu kitap, daha sonra inceleme kapsamında genç cumhuriyetin aydınlarınca da bir hayli ilgi görmüştür. Burada kitaptan bazı ufak tefek alıntılar vermiş olsam da, fazla ileri gitmemek ve okumamış olanlara da saygısızlık etmemek adına incelemeyi yavaş yavaş sonlandıracağım. Fakat okuyacak olanlara kesin tavsiyem, kitabı Fark Yayınlarından tercih etmeleri olacaktır. 235 Sayfa tam olmak kaydıyla benim gördüklerim arasında belki de en geniş kapsamlı olanıydı diyebilirim. Kitap beni gerçekten çok etkiledi ve siz okuyacak olanları da etkileyeceğinden eminim. Bu kitabı uzun aradan sonra, Ankara’da Metro ile oradan oraya git gel yaparken okudum ve inanın çok beğendim.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • “Hayatımızın bir devrinden sonra başlımıza gelen şeylere o kadar hazırlanmış oluyoruz ki kederimizi kendi içimizde taşır gibi yaşıyoruz.”
    Türk Edebiyatına katkılarını saymakla bitiremeyeceğimiz olan Ahmet Hamdi Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü 1962 yılında kaleme aldığı ikinci romanıdır ve aynı yılda kitap yayınlandıktan sonra yazar İstanbul’da kalp krizi geçirerek hayata gözlerini yumdu.Kitap Tanzimat ve Cumhuriyet dönemlerinde geçmektedir.Büyük Ümitler,Küçük Hakikatler,Sabaha Doğru ve Her Mevsimin Bir Sonu adlı dört bölümden oluşmaktadır.Kitapta biraz fazlaca Farsça ve Osmanlıca olsa da kesinlikle kitabın muazzam oluşundan hiçbir şey eksiltmiyor.Konu olarak küçük yaşta saat tamircisinin yanında çırak olarak işe başlayan Hayri İrdal’ın hayatı üzerinden modernleşme temelinde toplumu nasıl etkilediği üzerine sosyolojik bir bakış açısıyla yazılmıştır.Kitap Hayri İrdal’ın ağzından anlatılmaktadır.Hayri İrdal çocukluğundan başlayarak çevresinde yer alanlara kadar hepsinden bahsetmektedir.Kahramanımız dışında yer alan diğer karakterler : Halit Ayarcı,Seyit Lütfullah,Doktor Ramiz,Mübarek,Nuri Efendi yer almaktadır.Sadece saat bir imge gibi görünse de aslında yeni bir zihniyet ve temelde modernleşmenin tohumlarını ekmektedir çünkü Anadolu halkının ibadet,iş saati,uyanıp kalkmaları artık saatten dolayı dilimlenmiştir.Kitapta verilmek istenen mesajlar ve kurgusu da çok iyiydi.
    Keyifli Okumalar Dilerim
  • (Bu incelemedeki hiç bir şey kurgu değildir, tamamen gerçek bir yaşantıyı yansıtmaktadır.)

    Bir varmışsın, hem de çok güzel varmışsın, en güzel sen... Bir de bakmışlar ki bir sokak ortasında cansız yatıyorsun, artık yoksun.

    Sene: 1971
    Yer: Sosyal Bilgiler Fakültesi / Ankara
    Olay: Anlatmaya dilimin varmadığı bir utançtan başka bir şey değil.

    Gencecik delikanlıların memleketinden, annesinin dizinden, sıcacık aşından, babasının gölgesinden uzakta kimi zaman aç, kimi zaman parasız, kimi zaman ütüsüz gömlekle günlerini geçirdikleri bir yurt. Ve ODTÜ ile Hacettepe'nin ardından Sosyal Bilgiler Fakültesine polisler tarafından yapılan bir baskın. Bir tarafta 300 taze fidan diğer bir tarafta sakalsız oğlan demeden, ince oğlan demeden, sarı oğlan demeden hele biri var ki şiirleriyle bizi delik deşik edecek oğlan demeden; vurmuşlar Allah vurmuşlar. Öyle vurmuşlar ki, silahsız sopasız ancak 8 saat dayanabilmiş zavallı çocuklar. O da yetmezmiş gibi bir de alındıkları gözaltında maruz kalırlar aynı işkenceye. Tüm bu yaşananlar şöyle yansır Arkadaş'ımızın kalemine:

    "biz üçyüz yurtseverdik
    bir gün sularken çiçeklerimizi
    üçbin kişilik düşman ordusu
    ve onun paralı sivil askerleri
    saldırdılar yurdumuza"

    Yaşadıklarını yansıtmıştır şiirlerine. Neredeyse her bir dizesi bir yaşanmışlığa ithafendir. Bir de yaşayamadıkları vardır tabi, bazı yaşanmışlıkların etkisiyle. En çok da o baskında vurulan darbelerin tesiriyle.. Bir polis ne kadar acımasız, ne kadar insafsız olabilir? Söyleyeyim ben size, sakalsız bir oğlanın kız kardeşine şunu diyebileceği kadar:

    “Biliyor musun, bir gün dayanılmayacak kadar ağrıyor. Sanki kafamın içi sallanıyor, boşalıyor gibi. Acaba kötü bir şey mi var?”

    Böyle işte, bazı büyük baş ağrıları yazdırmıştır ona en güzel şiirlerini. Hüzün işlemiştir her bir şiirinin içine, kelimelerinden hüzün damlar insanın yüreğine. Hüznü hüznünüze bulaşır sessizce.

    "Hüznü hüzün besler yalnızca
    Merhaba..."

    Dizelerinde bir merhaba ile karşılık verip devam edersiniz o naiflikle yazılmış satırlarına. Ondan uzaklaşmak mümkün olmaz bir kere tanışmışsanız dizeleriyle. İnce ruhludur, ince düşüncelidir, yüreklere işleyendir. Şiirleriyle yürekleri delip geçendir.

    "çocuğum,
    üşütme yüreğini
    şimdi hüzün mevsimidir
    -bütün şiirleri gezen-"

    Hele ki ağzından çıkan bir kelime vardır ki kimse onun kadar güzel telaffuz edemez o kelimeyi: Anne.
    Annesiyle konuşur dizelerinde; ona yanar, ona yakınır. Dedim ya ince adamdır. Bir gün arkadaşı Sina Akyol, DOST Dergisine bir şiir göndermiştir, içinde "ana" kelimesi geçer. Arkadaş onu düzeltir ve "Anne" olarak değiştirir. Akyol neden böyle yaptığını sorar ona. "Lafın ‘anne’ gibi incelikli söylenmişi varken, “ana” gibi kalınlıklı söylenmişi olmaz olsun!” diye cevap verecektir Sevgili Arkadaş'ımız. Akyol kızamaz ona ve hatta şöyle söyler onun için: “Daha bir ince, daha farklı söylerdi bu sözcüğü.”
    Annesine ve evine hasretini şöyle ifade eder:

    "ben doğma büyüme evciyim göç benim harcım değil
    hasret bana çabuk dokunur yalnızken karanlıktan
    korkarım

    mesela mevsim kışsa yağmur yağıyorsa
    mesela annem de yoksa yanımda
    mesela, şimşek de çakıyorsa ben çok korkarım ağlarım."

    Yine 69 yılında yazdığı Hüzün Mevsimi adlı şiirinde beni derinden etkileyen bir kaç dize vardır ki okuduğumdan beri etkisinden kurtulamadım:

    "yalnızlığımdan yalnızlığım yalnız

    -ana bana bir hal oldu. hep böyle titriyorum
    ana çok üşüyorum, ıhlamur ısıt bana

    yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta
    ben sevgiye hasretim, sevgi uzakta"

    Ayrıca yıllardır eskileri içimden, zihnimden ve ruhumdan atamadığım, nostaljik dediğimiz zamanlara içimde kocaman bir hasret büyüttüğüm için "Merhaba Canım" adlı şiiri de bana hüzünlü bir mutluluk yaşatmıştır okurken:

    "ben az konuşan çok yorulan biriyim
    şarabı helvayla içmeyi severim
    hiç namaz kılmadım şimdiye kadar
    annemi ve Allahı da çok severim
    annem de Allahı çok sever
    biz bütün aile zaten biraz
    Allahı da kedileri de çok severiz"

    Diye başlayan şiir şöyle bitmektedir:

    "bir gün elbette
    Zeki Müreni seviceksiniz

    (Zeki Müreni seviniz)"

    Öyle bir Arkadaş ki, farklıdır gerçekten. Kafasına estiği, canı istediği gibidir; adını bile kendisi üflemiştir kulağına. Bir gün arkadaşının evine gider, kapıyı arkadaşının annesi açar ve oğlunun evde olmadığı, adını söylerse kendisine eve geldiğinde haber verebileceğini söyler. Arkadaş cevap verir: "Arkadaş." Annesi: "Tamam oğlum anladım arkadaşısın da ismin ne?" Arkadaş yine aynı cevabı verir, annesi tekrardan sorar. "İsmim Arkadaş" der. Arkadaş olmuştur herkese, onu tanıyana, tanımayana, yıllar önce, yıllar sonra hep Arkadaş'ımız olarak kalacaktır.

    Başlarda İkinci Yeni'nin etkisi altında olan Arkadaş ilerleyen zamanlarda toplumsal şiire yönelmiş ve hiç yayınlanmamış şiir kitabı için şöyle söylemiştir: "Ne zaman yayımlarsam yayımlayayım adı 'Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası' olacak!"

    Yayımlayamamıştır. 71de ki yurt baskınının üzerinden iki sene geçmiştir. 73ün bir Mayıs gününde yerde uzun ince gövdesiyle cansız bedeni bulunmuştur. Hiçbir müdahale onu döndürememiştir geri bu dünyaya. Baskında kafasına aldığı darbelerden dolayı beyin kanaması geçirdiği çıkmıştır otopsi sonuçlarında. "Pencereyi aç, gök dolabilir içeri" deyip gitmiştir göklere. Sakalsız Oğlanın Tragedyası buraya kadardır...

    Ölümünden sonra dergi ve gazetelerde yayınlanan şiirleri bir araya toplanıp "Şiirler" başlıklı kitapla yayımlanmıştır. Kitap 2. basımında Sevdadır adı ile yayımlanmaya devam edilmiş ve 2014 yılından beri ise "Sakalsız Oğlanın Tragedyası" başlığını alarak Arkadaş'ın istediği asıl isme kavuşmuştur.

    Dünyanın en güzel arkadaşına sahip olmak isterseniz bir gün, Arkadaş'ımız Zekai sizi şiirlerinde bekliyor olacaktır. Şiirlerinde yaşayın onu, yaşatın..

    Sevgiyle, muhabbetle...
  • ALLAHSIZLIK, ALLAH’A MAHSUSTUR!
    Azledildin...
    Her şey bitti...
    Bundan sonra düşünmeyecek, bilmeyecek ve yaratmayacaksın...
    Asil Yaşayan (Adil Ölmez) bir dahi mi bir deli mi bilinmez ama “yalnız”dır.
    “Yapayalnız” , terk edilmiş bir ruh, deliren bir beden, affedilemez bir adam, gerizekalı sanılan bir dahi, vicdansız sanılan bir gerikalplidir o.

    ÖLÜ DOĞAN SORUYU LİNÇ ET!
    Ne kadar kötüsünüz?
    Ne
    Kadar
    Kötüsünüz?
    Asil’in bu sorusu bir deneysel belgesel olur ve bu belgeselle insanlığı kendine düşman eder.

    Bir deli olarak Asil kimdir?
    Onun tek gerçeği acıdır; kinden, kandan ve kötülükten beslenir lakin özünde tıklım tıklım gözyaşı yüklü bir çocuktur.
    Dili kurak, zihni mahşer gibi kalabalıktır.
    Delidir; anımsamadığı için geçmişi, önemsemediği için geleceği yoktur.
    Tüm savaşlar, ihanetler, yalanlar insana aitken Asil bu girdabın bir damlasıdır. Tüm insanlıktan ne daha iyi ne daha kötü...
    Zihni bir savaş alanı, bir cehennem meydanıdır. Yok eder, yakar, önce kendini sonra etrafındakileri...
    Hiçbir sosyolojik profile uymayan, ruhsal varlıklarla iletişim kurabilen, epileptik krizlerle bir kas yığınına dönüşen , biraz falcı, biraz medyum, herkes kadar sahtekâr bir kural danışmanı, olasılık hesapçısı, öngörücüdür...

    DELİRENLER AFFEDİLMEZ, TERK EDİLİR...
    Modern yaşam insanlığı önce yalnızlaştırdı sonra öldürdü. Teknoloji ve sosyal medya sahte kahramanlar yarattı. Bireyin yalnızlığını ve çıkmazlarını Asil’le bedenleştiren Günday, yeraltı edebiyatının en yetkin yeni Türklerinden bence.

    Modernizm ve modern sonrası postmodernizmin en çok işlediği tema “bunalım”dır.
    Azil; bu bunalım labirentinde soluk soluğa peynire koşan ama hedefe ulaşamayan farenin çaresizliği ve telaşını anlatan bir trajedi.

    ŞİMDİKİ ZAMAN GELECEĞİN PROVASIDIR!

    Einstein atomu parçalamak üzere dünyaya geldi.
    Müslüm arabeske kan bulaştırmak için...
    Atatürk Anadolu’yu yaratmak için...
    Bence Günday da “yazmak” için ...

    Edebiyatta bazen kurgu olağanüstü ve orijinaldir, bazen anlatım büyüleyicidir.
    Günday her ikisini de ustaca bir araya getirebilen dahilerden.
    Romanda iç içe geçmiş onlarca Asil yarattı, yüzlerce girift olayı sloganvari sözlerle okuyucuyu kışkırtarak empoze etti.
    Kaostan kurulan bu düzende kaotik kahraman Asil de hayatı, dünyayı reddederken , herkesten ve her şeyden nefret etti.

    Günday’ın yarattığı...
    Nefret etmem gereken Asil’i bağrıma bastım ben...
    Asil’i azlettim...
  • "Biz hepimiz, bütün insanlar aynı uçurumdan çıkıp gelmedik mi? Ertesi sabah, acı geri döndüğünde,artık başka bir şeye, hayatın mosmor parmak izlerine, bana ait bir geçmişe dönüşmüştür. Güzel bir şey insanın geçmişi olması, gerçekten güzel hikayesini geçmiş zamanda anlatabilmesi."(s.128)

    Yoksa, insan dediğin nedir ki ! Yersiz bir kahkaha işte!

    Taş Bina ve Diğerleri , 4 ana farklı öyküden oluşuyor. 'SABAH ZİYARETÇİSİ', 'TAHTA KUŞLAR', 'MAHPUS' ve 'TAŞ BİNA'. Öyküler farklı dönemler de kaleme alınmış olsa da tematik olarak bir bütünlük söz konusu.

    Yazar, Taş Bina öyküsünde iki tema üzerinde duruyor; "İŞKENCE" ve "CEZAEVİ".
    Cezaevi olarak tanımlanan düşşel bir metafor 'Taş Bina' hepimizin girmekten korktuğu,girdiği an çıkamadığı,saklandığı,çıkmaktan korktuğu bir yer. Yazarın deyimiyle "Taş bina, uzun bir çığlık. Bir türlü kesilmeyen bir çığlık."

    Çığlıktan doğan bir şiddet var; "İŞKENCE". İşkence kavramı somut olarak işlenmiyor aksine işkencenin varlığı bile belli değil,sadece bir söylenti, tamamen soyut bir işkence bu. Ele veren ve ele verilen var, insanların birilerini ele verme ve onların çekmiş olduğu işkenceyi duyma,görme zorunluluğu ve bundan doğan "SUÇLULUK" duygusu. İnsanın insana çektirmiş olduğu, insanın kendine vermiş olduğu "İŞKENCE".

    TAHTA KUŞLAR' ve 'MAHPUS' öykülerinde ise ana tema "KADINLAR". Umutsuz bir bekleyişte olan, hayatla nasıl baş edeceklerini bilemeyen kadınlar..
    "Kadın olmak demek, herkesçe onaylanan bir kılığa girmek demekti . "Lütfen birisi beni görsün," diye haykırmaktı her an, "görsün ve belleğinde sonsuza dek saklamak isteyeceği bir imgeye dönüştürsün . Benim kendimi bir türlü göremediğim gibi. "(s.38)

    Karamsarlığın bol miktarda,melankoli havasının çokça hakim olduğu kitap tam anlamıyla bir acılar çeşmesi. Okunması ilk sayfalar için çok güç, insan bir nereye geldik demiyor değil, ancak sayfaları çevirdikçe anlatıcının dediklerini dinlemek düşüyor sadece.
    İmgeleme sanatını da olağanüstü kullanmış yazar, bolca imgeler var öykülerde, Edebi değer bakımından söylenecek söz yok, bu anlamda yeterince doyduğumu düşünüyorum.

    Taş Bina ve diğerleri, Kabuk Adam'dan sonra okuduğum ikinci Aslı Erdoğan kitabı oldu. Geç tanıştım yazarla çok fazla hayıflanıyorum bundan dolayı ama Aslı Erdoğan'ı anlamam biraz daha uzun sürecek sanırım, bunun için çok çabalamalıyım.
    Keyifli okumalar...
  • Hz Mevlana’ya göre Tanrı'ya ulaşmak için gerekli olan en önemli şey aşk'tır. 
    Hz.Mevlana’nın sevgisi evrenseldir. Din,dil,ırk ayrımı yapmadan tüm insanları kapsamaktadır. Kadına büyük önem vermekte, kadın ve erkekeğin eşit olduğunu savunmaktaydı.Mevlana Celaleddin-i Rumi sevgisini diğer din ve ırklardan olanlara da göstermiştir. Nitekim öğrencileri arasında Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, Rumlar, Araplar, Ermeniler vb. bulunmaktaydı.Hz.Mevlana, tüm dinleri bir görmekte, dinler arası ayrılığın Tanrı ile bağdaşmayacağını düşünmekteydi. Sonuçta asıl mesele insandı ve dinler, felsefeler ve ahlak sistemleri insanı daha mutlu, daha değerli yapma yolundaki vasıtalardı."İnsanların en hayırlısı, insanlara yararı olanı, sözün en hayırlısı ise az ve anlaşır olanıdır."derdi.Hz Mevlana'ya göre tüm insanlar, tanrı'nın bir görüntüsüydü.İnsanların bozulduğu bu yolculukta; insanlık şuuruna yükselirken sahip olması ve dikkat etmesi gerekenleri "aşk, tanrı, gönül, akıl, ilim, ahlak, ibadet, irade, tevekkül, dünya ve ölüm" olarak özetlemiş, olup,
    Sevgide güneş ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
    Hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol,
    Öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol,
    ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol" dizeleriyle akıllara kazımıştır

    Hacı Bektaş Veli bütün insanların kardeş olduğunu, dünyada ortaklaşa ve barış içinde yaşanılması gerektiğini, vahdet-i vücut’un” gerçekliğini, insanın Tanrısal niteliklerle donatıldığını savundu; sevgi’yi düşünce sisteminin odağına yerleştirdi. Sevgi, insanı olgunlaştırır. Tanrı’ya ulaştırır ve vahdet-i vücut’un anlamını kavratır. Dünya ateş, rüzgâr, toprak ve suyun sevgiyle birleştirilmesi
    yoluyla Tanrı tarafından yaratıldı. Bu nedenle sevgi birleştirici uyum sağlayıcıdır. Hacı Bektaş Veli, din ayrımcılığına karşı çıkar. Din, insanları birbirlerinden, ayırmak için değil, onlar ara­sında barış ve kardeşlik sağlamak için vardır.
    ”Eline, beline, diline sahip ol”,
    “Her şeye malik olan, hiçbir şeye malik olmaz”,
    ”Tanrı’ya ibadetle değil, muhab­betle varılır”

    Hararet nârda’dır, sac’da değildir,
    Kerâmet sendedir, tâc’da değildir.
    Her ne arar isen, kendinde ara,
    Kudüs’te, mekke’de, hâc’da değildir.

    Sakın, bir kimsenin gönlünü yıkma,
    Gerçek erenlerin sözünden çıkma.
    Eğer insan isen ölmezsin, korkma,
    Âşığı kurt yemez, uc’da değildir.

    Gönül kâbesine girmesin hülya,
    Nefsine hakim ol düşme bed hûya.
    Kirleri arıtan baksana suya,
    Hep yüzü yerlerde, buç’da değildir

    Deyişleri, duazları, sözleri ile aranılan her şeyin insanın özünde bulunduğunu anlatmakta gönüllere işlemektedir.
    Şah İsmail Hatayi, Kaygusuz Abdal, Kul Himmet, Pir Sultan Abdal gibi ulu pirler de Hacı Bektaş Veli’den esinlenmiştir.

    Hz.Mevlana'nın bir diğer özelliği de gerçek bir ‘başkaldırı insanı’ olmasıdır.Bu yönüyle tam anlaşılamamakta, yanlış anlaşılmakta yanlış anlatılmaya çalışılmakta,bir çok kesimlerce yanlış yorumlanmaktadır. Zaten bu yüzden yabancılar onu bizden daha iyi anlamakta, her inançtan insan onda kendinden bir şeyler bulabilmektedir.

    Yanlış anlaşılmak bir çok büyük insanın adeta kaderi gibidir.
    Pir Sultan Abdal'da Hz.Mevlana gibi bir başkaldırı insanıdır ve günümüzde bazı çevreler tarafından yanlış anlatılmaktadır.Yanlış anlatıldığı bir çok konu olmakla birlikte bir tanesi kullandığı "Şah" kelimesini İran şahlarına kullandığı sanılmasıdır.

    Hızır paşa bizi berdâr etmeden,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.
    Siyaset günleri gelip yetmeden,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Gönül çıkmak ister Şah’ın köşküne,
    Can boyanmak ister Ali müşküne.
    Pirim Ali on ik’imam aşkına,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Her nereye gitsem yolum dumandır,
    Bizi böyle kılan ahd ü amandır.
    Zincir boynum sıktı hayli zamandır,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Ilgın ılgın eser seher yelleri,
    Yâre selâm eylen urum erleri.
    Bize peyik geldi Şah bülbülleri,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Çıkarım bakarım kale başına,
    Mümin müslüm olan gider işine,
    Bir ben mi düşmüşüm can telâşına,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Yaz seli gibiyim akar çağlarım,
    Hançer alıp ciğerciğim dağlarım.
    Garib kaldım şu arada ağlarım,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Pir Sultan’ım eydür mürvetli şahım,
    Yaram baş verdi sızlar ciğergâhım.
    Arşa direk direk olmuş âhım,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Pir Sultan Abdal'ın bu deyişindeki "Şah" kelimesini söylemesindeki kasıt Şahı Merdan İmam Hz.Ali'dir. Pir Sultan Abdal, hiç de farklı kesimlerin farklı anlatmak istediği, anlatılmaya çalışıldığı gibi değildir. Tarihte Pir Sultan isyanı diye bilinen bir isyan yoktur. Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı Banaz köyü Hubyar Sultan talibidir. Pir Sultan Abdal'ın ise Hacı Bektaş Veli dergahına bağlı olduğu bu kadar çok bilinir olmasının sebebi o dönemdeki en büyük iletişim aracına saz ve söze sahip olması sözünü kimseden sakınmadan söylemesi olduğu bilinmelidir.

    Günümüzde Allah sevgisini anlamayan bu ilahı aşkı yüreğinde hissetmeyen, toplulukları kendi amaç ve menfaatleri için yanlış yönlendirmeye çalışan insanlar Hz.Mevlanayı menfaatleri uğruna ahlâka zıt göstermeye, Pir Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli'yi devletçi olarak nitelendirmeye,Pir Sultan Abdal'ı da isyancı olarak göstermeye yanlış tanıtmaya çabalamaktadırlar.
    Bu yanlış anlamalar,yanlış anlaşılmalar, yanlış anlatılmalar Allah kavramı içinde geçerlidir Allah.Rab,Hak veya Tanrı nasıl zikrederdeniz zikredin korku ile değil Tanrı'ya sevgi ve muhabbetle yaklaşılmalıdır. Zira Tanrı'yı anlamak başlı başına derin bir felsefedir.
    Ülkemizde kendini âlim sanan bazı cahil kimseler yabancılara Gavur demektedirler. Genel anlamda yabancılara bu kelimenin kullanılmasını doğru bulmuyorum. Zira Tanrı felsefesini,tasavvuf ilmini, Kur'an-ı Kerimi anlayan hayatına idrak eden yabancı insanlar da vardır. Johann Wolfgang von Goethe ve Lev Tolstoy bu insanlardan bir kaçıdır.

    Yakın tarihimizde Avrupa’nın içlerinde dinler arası hoşgörü
    fikrinin gelişmesine öncülük eden düşünürlerden birisi ünlü Alman şairi Goethe’dir.23 yaşında Kur’an’la tanışan Goethe Hz.Muhammed için fevkalade bir övgü şiiri de yazmıştır.70 yaşında bir şair olarak da, Kur’ân’ın Hz. Peygambere mânâ olarak bütünüyle indirildiği o
    kutlu gecenin (Kadir Gecesi) bir bayram gibi kutlanması fikrinde olduğunu
    bütün samimiyetiyle ifade etmiştir.
    Goethe Allah’ın Doğu’nun ve Batı’nın Rabb’i olduğu gerçeğini şu
    mısralarla ilan etmektedir:
    Doğu da Allah’ındır!
    Batı da Allah’ın!
    Kuzey ve Güney sahası,
    Sulh içindedir O’nun kudretiyle,
    O Tek Âdil olan,
    Hak olanı istiyor herkes için,
    O’nun yüz isminden biri de “el-Adl”,
    Bu yüce isim çok yükseltilsin; âmin!

    Tolstoy’un öncelikli amacı; Ruslara Hz. Muhammed’i ve İslâm’ı bizzat kaynağından ve doğru bir şekilde tanıtmaktır.Zor sorularına Hz. Muhammed’in hadîslerinden ikna edici ve açıklayıcı cevaplar bulmuş
    Hz.Muhammedin hadislerini bir kitapta toplamış iftiharla bahsetmiştir.
    Ünlü yazar itiraflarında İslâm Tasavvufu’ndaki Allah bilgisi ve Allah sevgisi kavramlarına denk düşen bir anlayış içerisinde, hayatına anlam ve ruh kazandıran bir düşünceyi benimsemiştir.
    “Ben neyim?”, “Niçin yaşıyorum?”, “Benim görevim ne?”, “Nasıl yaşamalıyım?” sorularına bilim ve felsefeden
    aradığı cevabı bulamayınca,
    Hz.Muhammed’in hayata anlam kazandıran mesajlarına sığınmıştır.
    Tolstoy, inancın sadece insanın Allah’la ilişkisi olarak görülmesini ve insana söylenmiş olan şeylerin kabul edilmesinden ibaret sayılmasını eleştirerek, “inancı; insan yaşamının ya da anlamının öğrenilmesi” şeklinde tanımlamıştır.Aradığına cevap bulduğu
    Hz. Muhammed’in hadîslerini şöhret ve itibar sahibi bir yazar olarak bütün
    dünyaya ilan etmiştir.
    Tolstoy’un kitabına aldığı hadîslerden bazıları şunlardır:
    “Hiçbir kimseye öfkesini yutmaktan daha güzel bir içki verilmemiştir.” (Tolstoy: 26)
    “Öfkesini açığa vurmaktan çekinip, onu boğanları Allah daima mükâfatlandırır.” (Tolstoy: 30)
    “Kimseyi kırma. Biri seni kırar ve ayıplarını, kötülüklerini açığa
    vurursa, sen de onun kötülüklerini açıklayıp yayma.” (Tolstoy: 27)
    “Diliyle insanları kıranları, ibadetleri temizlemez.” (Tolstoy: 36)
    “Muhabbet, insanı sevdiğine karşı sağır ve dilsiz yapar.” (Tolstoy: 35)
    “Gerçek tevâzu, bütün iyiliklerin başıdır.” (Tolstoy: 31)
    “En mukaddes savaş, insanın (nefsine) kendine galip gelmesidir.”
    (Tolstoy: 31)

    Şeb-i Arus, Hz.Mevlana'nın
    Bizim ölümümüz, ebedî bir düğündür
    dediği sevgiliye kavuşma gecesi.
    Vefâtımızdan sonra mezarımızı yeryüzünde arama
    Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindendir.
    745.Vuslat yıl dönümünde Ehlibeyt yâreni Hz.Mevlana'yı ve pirlerimizi anmak, ilahi aşkta buluştuğumuz Allah dostlarını yad etmek amacıyla #37152456 etkinlikliği için okuduğum Mevlana'dan Altın Öğütler 1 kitabı vesilesi ile düşüncelerimi siz kitap dostlarıyla paylaşmak istedim.İncelememi sonuna kadar okuyan arkadaşlara ve etkinlikte emeği geçen herkese teşekkür ederim.

    Sizi Yunus ve Mevlana'nın sevgisiyle, Hacı Bektaş Veli'nin Hoşgörüsüyle,İmam Hüseyin ve Pir Sultan'nın dik duruşuyla,İmam Ali'nin Turab'lığıyla selamlıyorum Aşk ile...
  • Yine bir İskender Pala kitabı ve yine bir olağanüstü eser... Akıcı dili, sürükleyici kurgusuyla bir solukta okunabilecek kitaplar listesinde zirveyi zorlayabilecek nitelikte...
    Sonu başta söyleyip okudukça oraya nasıl gelindiğini sade bir üslupla anlatan ve merak uyandıran bir kitap..
    Yunus Emre'nin -ki şu an bile Bizim Yunus demek istedim:) - tevazusu ve Bizim Yunus olma serüveni bu kadar güzel daha başka nasıl anlatılabilirdi bilemiyorum. En merak ettiğim soru Mevlana Celaleddin Rumi'nin Çelebi'nin kulağına ne söylediği olmuştu :)
    En sevdiğim söz diye yazabileceğim birçok söz olmasına karşın buraya yazabileceğim, beni can evimden vurdu dediğim söz "Bilmek çareyi gerektirir..."İdi.
    O kadar çok etkilendim ki kitaptan herkesin okumasını şiddetle tavsiye ediyorum :) Keyifli okumalar :)
  • Sabahattin Ali-Kamyon

    Sabahattin Ali 25 Şubat 1907’de Eğridere’de doğdu. 2 Nisan 1948, Kırklareli’de vefat etti. Türk yazar ve şairdir. Edebi kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtarak yaşamındaki deneyimlerini okuyucusuna yansıttı ve kendisinden sonraki cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını etkileyen bir figür hâline geldi. Daha çok öykü türünde eserler verse de romanlarıyla ön plana çıktı; romanlarında uzun tasvirlerle ele aldığı sevgi ve aşk temasını, zaman zaman siyasi tartışmalarına gönderme yapan anlatılarla zaman zaman da toplumsal aksaklıklara yönelttiği eleştirilerle destekledi. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943) romanları Türkiye’deki edebiyat çevrelerinin takdirini toplayarak hem 20. yüzyılda hem de 21. yüzyılda etkisini sürdürdü.

    Kamyon adlı öykü kitabı ise sıcak mı sıcak Anadoludan öyküler barındırıyor. Öyle kurmaca da değil... Oradaki insanların genel sorunlarını ele alıyor. Mizahî bir anlatım ile önüne getiriyor, ondan sonra da diyor ki doğruymuş değil mi?
    Tabi şaşırıyorsun ne doğruymuş? diyorsun.
    Patlatıyor cevabı: Be çocuğum akıl fıkarası mısın, bak işte öyküleri okurken gülüyorsun, ağlanacak haline gülüyorsun...
    Haklısın abi tamam.
    Ben sana kızmıyorum ki... Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun.
    Sabahattin Ali Bey hem fırçalıyor hem ders veriyor.

    Sabahattin Ali, olay üzerine temellenen öykü türü olan Maupassant (olay) öykücülüğünü benimsemiştir. Yapıtlarında, Anadolu köy kasaba hayatından aldığı acıklı konuları gerçekçi bir anlayışla işlemiştir.


    Çarpıcı ve güçlü betimlemeleriyle öykülerini yazan sanatçı, unutulmayacak eser kurgularıyla Türk edebiyatında önemli yer tutar.

    Sıradaki adresimiz Dan Brown-Dijital Kale
  • Ters köşe nasıl olunur? Cevabı bu gezegende...

    Soror gezegeni aslında dünyaya çok benziyor. Büyük bir farkı vardı. İnsanlar maymun olmuş. Maymunlar da insan olmuş.
    En başta Ulysee Moreu, Zira(Şempanze) ve Nova'nın dünyasına hoş geldiniz...

    Kitabın başında iki kişi gezegenler arası geziyorlardı. Ta ki ellerine mektup geçene kadar. Mektup ile hikaye başlıyor...

    Hafif Spoiler var...
    Ulysee, Levain ve dünyaca ünlü bilim adamı Antelle gezegen incelemesi yaparken bir gezegene iniş yapıyorlar. Yanlarında da şempanze olunca ilk onu gemiden çıkardılar acaba yaşayacak mı diye. Şempanze hemen ayak uydurunca gemiden inmeye başlarlar ve olaylar da bundan sonra başlıyor. Gördükleri insanlar sadece taklit eden varlıklar. Ve sonradan gördükleri maymunlar ise oldukça zeki ve gezegeni yönetiyorlar. İnsanlar denek olmuş bu gezegende.

    Kitapta gördüklerim nasıl ileri zekalıyken geri zekalı nasıl olunur çok güzel anlatmış. (Ortama ayak uydurma- zoraki de olsa)
    Okuyunca şok olmuştum. Maymunlar da kendi aralarında gruplara ayrılmış. Goriller asker gibi mesela... Çok fazla bilgi de vermek istemiyorum. İyi yürekli olanlar da var ve Ulysee'nin hayatı ''Zira'' ile tanışınca değişecek.
    ''Zira'' onun için en büyük şanstı. Fakat bu şans başına neler açacak?
    İnsan olan Nova ise çok etkileyecek ama Nova bir yabani insan. Sadece taklit yeteneği var ve Ulysee nasıl bu işten kurtulacak? Amacı onu ve insanlığı kurtarmak.

    İleri ki bölümlerde ''Ulysee Moreu'' rahat rahat dolaşırken gezegende yaşadıkları ile şok olacak. İlk sandığında gezegeni maymunlar yönettiğiydi. Ama gün geçtikçe asıl gerçeklerle yüzleşecek. Maymunlar nasıl bu duruma gelmişler. Hepsi Soror'un içinde... Ters köşe nasıl oldum bu gezegende... Acaba kurtulacak mı? Hep mutlu son bekleriz değil mi? Biz yine de bekleyelim her zaman mutlu sonları...

    Kitap çok akıcı, hiç sıkmıyor. Çok rahat okunuyor. Sayfalar su gibi harıl harıl akıyor yani.

    Bilim Kurgu ilk defa okumak isteyenler bu kitap bence çok güzel başlangıç olabilir.

    Tabii bu tarzın üstadları da var. Semih gibi ;) Kapısını çok çaldım ve her zaman sıcak kanlı ve alçak gönüllüydü. Teşekkür ederim yine kendisine.

    Kitabı bana ulaştıran sevgili arkadaşım seni de hiç unutmadım, unutmam da. :)
    Sana da tekrar teşekkür ederim. Öğren de gel ;)

    Herkese keyifli okumalar.