1.
Hüseyin DEMİR, Savaş ve Barış'ı inceledi.
 9 saat önce · Kitabı okudu · 25 günde · 5/10 puan

Risk Alarak Yazıyorum

“Savaş ve Barış” klasik kitaplar denilince akla gelen ilk kitaplardan biri… Yıllar geçse bile listelerin en üstünde kendine yer bulabilen bir eser… Kitabı tatil günlerimde okumak için almıştım. Çünkü kitabı aldığınız gibi kolay okunmayacak bir eser olduğunu anlıyorsunuz. 900’er sayfadan iki cilt halinde toplam 1800 sayfalık bir kitap. 15 tatilin sonlarına doğru kitabı elime alabildim. Okumaya başladım. Okur okumaz kendimi kitaptaki karakterlerin içinde kaybolmuş halde buldum. Karakterler benim dünyama girmeye başlayınca, ben onların dünyasında kayboldum. Hemen kitaba ara verdim. Bu kitap kesinlikle azar azar okunmalıydı. Öyle de yaptım, hızımı düşürdüm. Bu şekilde 10 günde bitireceğim dediğim kitabı, 25 günlük bir sürede bitirdim.

Okuma yavaş devam edecektim fakat karakter sorununa bir çözüm bulmam gerekiyordu. Hemen interneti açıp araştırmaya yapmaya başladım. Bende oluşan kafa karışıklığının normal olduğunu gördüm. Çünkü 10-15 ana karakter etrafında şekillenen kitap yaklaşık 600 karakter barındırıyordu. Araştırmama devam ederken beni rahatlatan bir uygulama gördüm. Kitaptaki karakterlerin tanıtılmasında filminde oynayan kişilerin fotoğraflarına yer verilmişti bir sitede. Bende teker teker fotoğrafları kaydedip, yazıcıdan çıkardım. Daha sonra bunların altlarına isimlerini yazıp duvara yapıştırdım. Kitabı okudukça şemayı çıkarmaya başladım. Artık karakterleri tanımış ve aralarındaki bağlantıyı çözmüştüm. Fakat kitaptaki karakterlerin bu kadar fazla olması ve her karakter için iki–üç isim kullanılması okurken baya yorucu oluyordu. Kitabı okurken sadece beni yoran karakter çokluğu değil. Aynı zamanda yazı puntolarının küçük ve kitabın çok ağır olmasıydı. Belli bir süreden sonra elim ağrımaya başlıyordu. Bunlarla beraber kitabı okumaya başladım.

Kitap maalesef hem beni yordu hem de beklentilerimin altında kaldı. İlk olarak çevirisi çok kötü bir şekilde yapılmıştı. Kitabı Can Yayınlarından almıştım. Fakat kitap hem Fransızca hem de Rusça konuşmalar içeriyordu. Çevirmen nedense kitapta geçen Fransızca konuşmaları orijinal diliyle yani Fransızca yazmış. Türkçe karşılıklarını ise dipnot olarak vermişti. Kitabın nerdeyse çeyreği Fransızca konuşmalar içeriyordu. Haliyle bazı sayfalarda neredeyse sayfanın tamamı dipnottu. Bu şekilde, zaten zor okunan kitabın okuması daha da zorlaşıyordu. Bir düşünün bir sayfayı okurken 8 tane cümle için dipnota bakmanız gerekiyor. Sadece bir sayfayı okurken bile 8-10 kere dipnota bakmanız haliyle sizi epey yavaşlatıyor ve konudan uzaklaştırıyordu. Çevirmenin neden böyle yaptığını bir türlü anlayamadım. Kitabın çevirmeni de az buz biri değil ki: Nazım Hikmet… Hemen tekrar kitaba ara verip Nazım Hikmet’in neden kitabı böyle çevirdiğini araştırmaya başladım fakat bir türlü bunun nedenini bulamadım. Araştırma devam ederken Tolstoy’un bir gazete de yazdığı yazıyı gördüm. İşin gerçeği Tolstoy kitabı bu şekilde yazmış. Fransızca geçen konuşmaları aynen orijinal haliyle verip dipnot olarak Rusça açıklama vermiş. Nazım Hikmet’te kitabı çevirirken orijinaline sadık kalmaya çalışmış. Okumak isteyenler için tavsiyem kitabı almadan önce bu konuya dikkat etmeleridir. En azından can yayınlarından almanızı tavsiye etmiyorum. Çünkü bu şekilde kitabı okurken çoğu yeri anlamanız olanaksızlaşıyor.

Klasik eserlerin en büyük özelliği sadece o dönemle ve mekânla sınırlı kalmayıp hem dünyaya hem de çağlar ötesine sesleniyor olmasından kaynaklanır. İçerdiği muhteva açısından evrensel olmalıdır. “Savaş ve Barış”ı okudum, bitirdim. Ben evrensel olan hiçbir şey göremedim. Kitap tamamen Napolyon’un Rusya seferini ve Rusların zaferini anlatıyor. Tamamen Rusya tarihini anlatan tarihi roman diyebiliriz. Tarihi anlatırken yazar kendine üç aile seçiyor ve bunlar üzerinden 20 yıllık bir süreci, savaşı merkeze koyarak anlatıyor. Bu aileler ve kişileri seçerken de elit tabakadan insanları seçiyor. Neredeyse halktan kimseye yer vermiyor. Tolstoy bunun sebebi açıklarken de halktan kişililerin dikkat çekmeyeceğini ve onları yazmayı sevmediğini söylüyor. Peki, halkı anlatmayı sevmeyen bir yazar, nasıl başarılı bir yazar sayılabilir?

Bir savaş kitabı evrensel olmaktan uzaksa siz ondan ne beklersiniz? Size o savaşı okurken yaşatmasını, sizi savaşın içine sokmasını, savaşı bizzat hissetmenizi… Peki, “Savaş ve Barış” savaş hissini size tam olarak yaşatıyor mu? Bu konuda “Şu Çılgın Türkler” kitabını okumamış olsam belki evet derdim ama okuduktan sonra rahatlıkla diyebilirim ki “Savaş ve Barış” bu hissi yaşatmaktan çok uzak. Şu “Şu Çılgın Türkler”i okuduğum zamanları hatırlıyorum. Patlayan bombalar yanımda patlıyordu. Dua tepeye düşen bombadan savrulan şarapnel parçası benim üstümden geçiyordu. Askerlerin Allah Allah nidalarına katılıyor. Silahların patlamasıyla oluşan barut dumanının kokusunu alıyordum. Zafertepe ki zaferi simgeleyen kurşunların sesi evimin içinde yankılanıyordu. “Savaş ve Barış” ise bu hissi sadece bana değil Ruslara yaşatması bakımından bile çok zayıf kalıyor. Aklım bir savaş hissini bile size yaşatamayan bir savaş kitabının bu kadar değerli olmasını kabullenemiyor. İşin kötü tarafı hem tarihi açıdan hem de edebi açıdan “Şu Çılgın Türkler” çok daha başarılı ve kendi tarihimizi anlatması açısından daha faydalıyken “Savaş ve Barış” ülkemizde daha çok okunuyor.

Bir yazar bu kadar kalın bir kitapta savaş hissini size veremiyorsa kitaptan ne beklersiniz? Akıcı olmasını… Daha doğrusu tüm romanların zaten akıcı olması gerekir. Akıcı bir roman her zaman başarılı bir roman da olmuştur. “Savaş ve Barış” ise akıcılıktan çok uzak. Kitap boyunca merak duygusu nerdeyse yok diyecek kadar az. Daha siz kitaba başlar başlamaz yazarın romanı kesip araya girmesiyle savaşı Fransa’nın kaybedeceğini anlıyorsunuz. Bu yenilginin, Napolyon’un Moskova’yı almasından sonra olacağını da öğreniyorsunuz. Onun dışında kitabın başkarakterlerinden biri olan Andrey’in savaşta öleceğini, Piyer’in Nataşa ile evleneceğini hemen anlıyorsunuz. Yazar da bu konuyu ( Olayları okuyucuya önceden romanı kesip arada vermeyi) yazısında belirtmiş ve bunun Rus edebiyatının diğer edebiyatlardan olumlu bir farkı olduğunu anlatmış. Ama ben pek olumlu bir fark olarak göremedim.
Peki, kitapta hiç mi güzel taraf yok? Tabi ki var. Fakat biz kitabı incelerken dünyanın en iyi romanı diye inceliyoruz. Bu gözle baktığımız da bu yönleri görüyoruz. Yoksa evet 3. Sınıf bir yazar tarafından yazılmış bir roman olsa, şimdi bu kadar eleştirmez. Kitabın iyi yönlerini açıklardım.

Sonuç olarak kitabın saydığım bu olumsuz yönleri ile beraber baya bir zamanınızın bu kitaba harcanacak olması, fiyat maliyetinin yüksek olması ve bu zaman zarfında çok daha iyi kitaplar okuyabileceğimizi düşünürsek kitabı okumayabiliriz.

Vesselam…

2.
Metin Tran, Bozkırkurdu'yu inceledi.
 19 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bu aralar okuyasım yok. Bu aralar dediğim, çarşambadan beri. Aslında yeni öykücülerdi gözüme kestirdiklerim, yerlilerden, okur, anasını ağlatır, en az 10 öykü kitabı bitiririm niyetindeydim. Olmadı.

Bodrum'daydık. Senesini unuttum. Keçiboynuzu alırım niyetine köylülerin kurduğu pazara gitmiştim. Zelo, kızım, daha 5 yaşında bile yoktu. Terlemiş elcağızı avucumun içinde kaybolmuş, çeke çeke sürükleniyordu babasının ardından.
İhtiyar bir köylünün tezgahına misafir olduk. En taze keçiboynuzları onun tezgahındaydı. Gözüme kestirmiştim ben de. Kah mallardan kah kendinden hasbıhal ederim diye tepesinde dikildim.

Bir iki ham espiri yaptım keçiboynuzlarının üstüne. Kafasını şöyle bir kaldırdı. "Sana" dedi "satasım hiç yok, git başka tezgaha" Sonrasında yaptığım kem kümler de para etmedi. Satmadı adam bana keçiboynuzlarını. Bütün gün yetmedi, bütün gece aklımdan çıkmadı sözleri. "Sana satasım hiç yok"

Rogojin'in incelemesini okudum bugün (artık dün oldu.) Joyce'ın Gabriel'inin hayatını hatırladım. Alakası yok ama Hesse'nin Haller'i geldi aklıma. Aslında var alakası anlayana. Bu münzevi ihtiyarla o kadar çok özdeşleştirmiştim ki kendimi, çıktım, gittim merkeze, onun sevdiğinden, iki şişe Alsace kupaj şarap aldım. Beyaz. Sevmem ama onun hatırına. Alafrangalar Alsas, diye okur. Bölge adıdır. Bu kitapsızlar asla üzümün cinsini yazmazlar.

Bölge ismiyle yetinsin şarapçılar isterler. Sahipleri de meşhur Rothshildlerdir. Gravyeri meze ettim. Zagor’un paylaştığı, Orient Expressions - Beats of Pera’sını açtım. Allah biliyor ya aklımda Goran’nın, Bjelo Dugme zamanından Selma’sı vardı. Kaldı ki benim ömrümün yarısı Klasik Osmanlı Müziği dinleyerek geçmiştir. O kadar sardı ki Zagor’un paylaşımı, bir türlü çıkamadım o parçadan. En az iki saat dinlemişliğim vardır bu gece. Bu yazı bitene dek.

Onca yıl sonra açtım sayfalarını yine.

Dili ağdalı. Kelimeler değil ama. Cümleler hayat yüklü. O kadar derinlikli şeyler paylaşıyor ki, sık sık dönmeniz lazım. Dönün canım, ne olur ki, size faydası. Bozkırkurdu, bahsetttiğim. Haller. Bakmayın münzevi olduğuna, o bir derya. Mozart’ı da müziği de çok iyi biliyor. Goethe’ye ise tapıyor. Ben gibi. Goethe’yi sevmek Hafız’ı sevmek demek. Ben de Hafız’a tapıyorum bir de.
Aklımdan neler geçmedi ki…

Ömür dediğin yaşadıkların değil, aklında kalan anılardır, bu aralar benim favorim.

Beşiktaş'ta Lido havuzu vardı. Kuruçeşme'deydi. En son 1975 belki de 1976'da girdim. Kapandı sonra. Şimdi ne var orada, bilmiyorum. Bir de, daha çok küçüktüm. 14 belki de 15 yaşındaydım.

Sinema o kadar önemliydi ki bizim için, bunu ancak ben gibi sinema hastaları anlar. Şişli camiinin önünden giden cadde, M.köye, benim semtime giden, Halaskargazi olarak oraya kadar gelir, adı değişir, Büyükdere olur. Bir de arkasındaki cadde vardır, ta Çağlayan'a kadar devam eder. Hatta, galiba Okmeydanına kadar uzanır, Abide-i Hürriyet caddesi.

Neriman Köksal'ı gördüm ilk kez. Aslında bir dergiye anlatmış garibim. Zar zor, ıkına sıkına almış Abide-i Hürriyet caddesi üzerindeki dairesini. Aldık adresini, vardık yanına, ablamız dedik, öptük elini. ne verecek ki, çikolata verdi bize. 1975 senesiydi galiba. Sonra Sadri Alışık ve Çolpan İlhan'ın evine yürüdük. (Ne güzel isimdir Çolpan di mi?)

Bulduk, bir 50 metre kadar cami tarafındaydı. Onlar 5'er lira ve yine çikolata verdiler.(O zamanlar çikulata derdik. Belki yanlış telaffuzdu belki de herkes tarafından kullanılan galatı meşhur idi.) Sırada galiba Hüseyin Baradan ve Filiz Akın vardı. Sonra, Levent'e geçecektik. Kimler yoktu ki, Z.Müren, Türkan Şoray, Fatma Girik, Yıldırım Gencer, Bayan Kahkaha (Adını hatırlayamadım bir türlü) vardı. Aslında birileri daha vardı, ama ben unuttum galiba. Sonra Bebek'e doğru inecektik. Ayhan Işık, kral vardı orada.

Tüm gecekondu mahallesinin ağzında bile Christian Adam'ın "Si tu savais combien je t'aime" parçası vardı. İşte böyle bir tuhaftı İstanbul 70'li yıllarda. Melodi pasajı bir numaraydı. Aradığın tüm parçaları bulabilirdin pasaj plakçılarından. Bir de Esentepe'de bir dükkan vardı. Pasajı kesin görmüşsünüzdür, ama dükkanı siz hatırlamazsınız. Sahibi, Ömür Göksel'di. Sevemem artık, diye, 1972 kayıtlı bir plağı vardı. O dükkanın sahibi, işte bu Ömür Göksel'di

Zaman Aşımı var bu işte galiba?

Sene ya 1977 ya 1978, Gayrettepe’de, biz devrimcilerin siyasi şube, resmi makamların birinci şube dediği binaların çıkışındaki yokuşta inşaat yıkımındayız. Yıktığımız inşaat ya Ermeni ya da Rum lisesi. O zamanlar ne biliyoruz ne de pek umurumuzda neden yıkıldığını bu okulun.

Yıkımı Kürt bir müteahhit üstlenmiş. O zamanlar inşaat yıkımı insan gücüyle. Benim olaya dahlim Feyzi’den. Feyzi’ye “Moruk, senin çevren geniş. İş çıkarsa bana da pasla,” demişim zamanında.

Günlerden bir gün, “Yarın” diyor. Uzun uzun yeri tarif ettikten sonra “Yarın, aman ha zamanında gelesin”

Yeri anlamam için her ısrarlı tarifine “Oğlum, kafayı yeme…Moruk, ben Gültepeliyim, Mecidiyeköylüyüm. Oralar benim avucumun içi. Hatta çıkışta seni Esentepe’ye, Esentepe pasajına Ömür Göksel’in dükkana götüreyim.”

“ Tamam aga, siktir et Göksel’i mökseli, tanımam o lavuğu, sen zamanında gel, yeter” diyor.

Daha sabahın yedisi ama, boyumdan büyük ettiğim lafların altında ezilmemek için erkenden oradayım. Ali Sami Yen’in arkasında Tarcan sokakta (belki de değildir), bahçe kapısı dahil daha hiçbir yerine balyoz yememiş bina o soluk sarı rengiyle yeşiller içinde mahzun duruyor. İçim ürpertilerle dolu siyasi şubenin önünde nöbet tutan frukolara (o zaman toplum polislerinin şapkaları beyazdı. Biz onlara fruko gazozuna benzedikleri için böyle derdik) bakıyorum. Onlar da, eğer biraz daha yakınlarında olsam, kıllanıp sorguya alacakmış gibi pür dikkat kesiyorlar beni.

Daha fazla kıllanmaya mahal vermemek için kaldırıma kıçımı yerleştirip, yönümü Ali Sami Yen’e çevirip çöküyorum. Saat tam sekizde Feyzi ve yanında üç diğer Feyzi, üç proleter (bu Feyzi’nin onlara taktığı isim), iri gövdeleri, orta boylarında boyunları hesaba katılmayacak kadar kısa, nasırlı eller en dikkat çeken yerleriyle ortamı provokate ediyorlar.

“Bu mu lan militan!? Üflesek düşer bu dülger” diyorlar.

”Balyozu kaldıramaz lan bu” diye de ekliyor aralarından biri. Bozulmuş moralimi yerine kotarmak için ayağa fırlıyorum “Aga, lümpenliğe gerek yok, sokturmayın balyozunuza. Proleter, proleter ahlakını unutmamalı…” diye fısıldıyorum.

Feyzi atılıyor “Herkesin görevi farklıdır devrimde. Ziko, eğitir bir de iyi alet kullanır. Makina yani” diyor. Sanki belimde alet var gibi dirseklerimle düşen pantolonumu çekiştiriyorum. Ortalık sakinleşiyor bir anda. Saygının ta yüreklerden gelen ılık nefesini hissediyorum, moralim yerine geliyor. Frukoların bakışları altında tokalaşıyoruz, alayı Kığı’lı yoldaşlarla.

Fiko, yıllar önce demiryolu işçisi olarak Haydarpaşa’ya gelmiş babanın Yeldeğirmeni’nde doğmuş, sapına kadar yeni İstanbul’lu oğlu, ustabaşımız, Yeldeğirmeni’nde oturuyor, Haydar Paşa Lisesi mezunu, cebinden çıkardığı bir tomar anahtar arasından ilk iki denemede bulduğu anahtarla bahçe kapısını açıyor. Hemen girişte, ana kapının arkasında, mekana daha önceden geldiklerini teyit eden balyoz ve çekiçlere gözlerim ilişiyor.

Balyozları kapmak için ilk hareketi yapmasam da sona kalmamak için dikkatli süzüyorum milleti. Fiko,

“Aga” diyor. “Bina tamamiyle boşaltılmamış. Şimdi beraber gezip bulduklarımızı bahçeye yığacağız. Topladıklarımızın işe yarayanlarını bölüşeceğiz, kalanlarını satıp, kırışacağız.” diyor.

“ Siz kırışın, ben buradayım” diyecek oluyorum.

Feyzi’nin “ Gel be yoldaş, belki derneğe uygun şeyler buluruz” demesinin, aslında “ Ha siktir, ipne, üç beş kuruş yolunu sen de bul” dediğini hepimiz anlıyoruz.

Okulun her sınıfına, her odasına, her tenhasına girerken aradaki resmiyet kalkıyor, çığlık çığlığa ne bulursak bahçeye taşıyoruz. Neler yok ki?! Hadi bırak Erika, Olimpiya, Numan marka daktiloları, Facit marka hesap makinaları, haritaları, bando ekipmanlarını, örgüte bir teks makinası, sadece Fiko’nun, Feyzi’nin ve benim kırışacağımız onlarca kitaplık bir ganimeti kısa zamanda bahçeye yığıyoruz. Allahım, Fiko, Feyzi ve beni sevince boğan, başka kimsenin umurunda olmayan kimlerin ne kitapları var kırışacak…

Hemen dalgacı halden sıyrılan ekip iş başı yapıyor. Bense kitapları tozlarından arındırmaya çalışıyorum. Feyzi başıma gelip,

“Oğlum bunlar işi götürü aldı. Sokturma şimdi kitaplara, siktirme kitabını” demese sabaha kadar kitap temizleyeceğim.

Tüm çatıyı öğleye kadar aktarıp, tek bir kiremidi helak etmeden bahçeye indiriyorlar. Kremitsiz çatıyı, günlerce aç kalmış aslanların vahşiliğinde parçalamaya hazır ekip Fiko’nun,

“ Yoldaşlar, hadi yemek yiyelim” demesiyle ancak zaptediliyor. Yemek almak için göndermeye seçtiklerinin ben olduğunu fark ettiğimden “Atılmadım, ben istifa ettim” ayağıyla “Ne vereyim çalışanıma” kıvamında “Hem size nevale alayım, hem edeceğim telefonları edeyim” diye ağırbaşlı ettiğim lafla Fiko’nun avcuma saydığı paraları cebe indiriyorum.

Şaşırdığım siparişi tekrar soruyorum. Cevap aynı “10 ekmek, yarım kilo helva, 250 gram siyah zeytin, 3 adet litrelik gazoz, iki paket Maltepe cigara”

Öğle yemeği arası, gramına kadar eşit paylaşılan malzemenin Guetemala isyanından fırlamış nasırlı ellerin ayırdığı ekmeklerin arasına tıkıştırılan helva ve siyah zeytinlerin en fazla 15 dakikada mideye indirilmesiyle son buluyor.

Sonra alelacele tellendirilen ikişer cigara...

Sonra, (çok sonra oldu ama idare edeceksiniz) yok edilmiş çatıda her biri bir duvara çıkmış elemanın elindeki on kiloluk balyozun her beş saniyede bir gürp, gürp diye duvarları acımasızca dövüşü...

Kısa zamanda 60 kilo bedenimle bir boka yaramayacağımda karar kılmış ekip bana yere düşen duvar bloklarını, nispeten daha hafif sayalama çekiciyle parçalama görevi veriyor.

Fiko, arada direktif vermek için durduğu zamanlar dışında harbiden güzel sesiyle hicaz takılıyor. Derinden derinden ve o kadar coşkun söylüyor ki şarkıyı, bestesi de güftesi de hala kulaklarımda…

“Ölüyorum kederimden, ölüyorum kederimden
El içine çıkmaya yüzüm kalmadı…
Ömrüm hiç gibi geçti. Derdin ne, derdin ne diye soran olmadı…” (O tarihlerde Müslim böyle yakıyordu bizi)

Geceleri uyuyamıyordun ya Haller, ben de öyle. Hesse, diyorum, senin Haller, o münzevi ihtiyar, bu münzeviyi anlar mıydı? Bakma benim barışıklığıma sistemle; yalan. Zeitgeist’in ruhunun tuz ruhundan keskin hallerine karşıdır hala ruhum. İki kişiliğim, Haller gibi bu tek bedendedir. Ben de, tıpkı Haller gibi, baskın kültürün yarattığı sıkıntı, karmaşadan yoruldum. Ben de tıpkı o gibi savaşlardan bezgin hale geldim. Sıkıştım kaldım dinler, kültürler arasında. Hayatımı kolaylaştıracak çıkışlar ararım. Kıymam, kıyamam canıma çocuklarım var.

O, Haller, hiç lüzumu yokken ayrıldı ya Maria’dan, artık gitme zamanım geldi, diye. Ben de ayrıldım ilk eşimden. Sen, Haller kendini de bitirdin. Ben yeni bir yol buldum kendime. Bir karım var. Çocuklarım, sende olmayan.

Ah be Haller, yaşasaydın çok da, senle senin ardılların olan isyankar Beatniklere katılsaydık beraber. Sen yokken de katılmadım ben. Ama hep destekledim onları. Onların müziğine çok da uzak değildi isyan anlamında, bizim arabesk isyankar müziklerimizi dinledim.

Romandan sonra hemen ilk yapılacak iş Hesse’nin hayatını okumak olmalı. Wiki ile yetinmeyin derim. Haller’de Hesse’yi, Hesse’de Haller’i çok bariz şekilde bulacaksınız. Otobiyografik bir roman. Ama sanki Haller, Hesse’nin olmak istediği bir yanıdır. Bu yanıyla antitezidir. Hesse ne kadar düzenliyse, Haller o kadar düzensizdir. Heller’in ruhsal sıkıntılarının yanına, Haller’de bir de bedensel hastalık vardır; gut. Yürüme zorluğu hayatından bezdirir.

Haller için, bir yerde memurluk yapmak, günü ve yılı belli zamanlara bölerek yaşamak, başkalarının sözünü dinlemek düşüncesi kadar iğrenç ve korkunç başka şey yoktur. Bir büro, bir kalem odası, bir dairede çalışmak ölüm kadar nefret ettiği bir şeydi, görebileceği en kötü düştü, bir kışlada yaşanan tutsaklıktı. Bozkırkurdu bütün bunlardan kendini uzak tutmayı başarıyor. Hesse tam da yukarıda tariflenen bir iş hayatı yaşıyor. Bu özellikleriyle Haller, Hesse’nin antitezi gibidir.

Hesse de iki dünya savaşı yaşamış insanlardandır. Artık şans mıdır bir yazar için, bilmem ama kim olursa olsun ağır travma olmalı.

Haller’in Goethe sevgisinin (romanda bunun kaçmaz, çok vurgulu olduğunu göreceksiniz) o denli büyük olup Hafız’dan hiç söz etmemiş olmasına üzüldüm. İlk okuduğum zaman bunu far etmemiştim zira Hafız’ı bilmiyordum. Hafız-Goethe ilişkisini, tam da bu kitabın üstüne okumanızı öneririm.

Kitapta anlatıcılarla bölünmüş kısımlar tarzında verilmesi o tarihlerde yenilik olmalı.

Sen geçemedin, kıydın ömrüne ya, ama benim 50. yaş günümü geçeli çok oldu. Seni çok sevdim, sevdik, seviyoruz, seveceğiz Haller.

3.
yusuf şimşek, Şeker Portakalı'ı inceledi.
11 saat önce · Kitabı okudu · 6 günde · 10/10 puan

Şeker portakalı en sevdiğim kitaplardan biriydi Gerçekten.Kitabı bitirdim ve günümüz çocukları üzerinden bir değerlendirme yaptım oda şu: "kaç kişi zeze gibi hayatın tadını çıkarıyor?" Oldukça az.Günümüz çocukları artık teknolojiyle kara bir girdaba düşmek üzere. sizcede yazık değilmi hayatlarını çöpe atmaları.kitap hem kahkaha hemde üzüntü tufanına sürüklüyor bizi. gülmekten karnım ağrıdığını söyleyebilirim.Keşke öyle pırıl pırıl bir çocuk dayak yemeseydi daha iyi olurdu.O insanlara, ağaçlara ve duygularına önem veren bir kişi sizcede bizimde öyle olmamız gerekmiyomu?Kitap bana her anlamda çok güzel şeyler kattı yani çocuğunuza(kendinize...)saftirik yerine böyle kitaplar okutursanız hayatlarının sefalet içinde olduğunu anlayacaklar...

4.
Hatice Çakır, Körleşme'yi inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · 30 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bazı yazarlar vardır, sizi altüst ederler. Nadir bulunurlar ve eserlerini okursanız kendinizi talihli sayabilirsiniz.Benim gözümde Elias Canetti de bu yazarlar arasına girmiştir.

Sitede çok güzel incelemeler yapılmış Körleşme hakkında. Tekrara düşmek istemem; ama beni etkileyen kısımları da belirtmem gerektiğini düşünüyorum:
Öncelikle kitabın kahramanı Dr. Kien ile yaşadığı şehir Wien ( Viyana ) arasındaki benzerlik, yazarın, yaklaşan İkinci Dünya Savaşı'na körleşmiş bir halkı anlatmak için metofor olarak kullandığını düşündürdü. Viyana, Avrupa' nın kalbi, artık ortadan kalksa bile Avusturya- Macaristan İmparatorluğu'nun çok kültürlü yapısına haiz bir şehir. Her ırktan, din ve milliyetten insanı, özellikle de sanatçıları barındırmış; tıpkı Dr. Kien' in kütüphanesindeki binlerce kitap ve yazarı barındırdığı gibi. Bu durum ve daha sonra şehirde/ kıtada/ dünyada yaşanacaklar kitabın bölüm başlıklarına da sinmiş sanki :1. Dünyasız Bir Kafa 2. Kafasız Bir Dünya 3. Kafadaki Dünya

Şehirde aynı dili kullanan insanların birbirini bir türlü anlayamaması, iletişim kuramaması, Dr. Kien' in "taşlaşma" gibi en uç noktalara kadar varan savuşturma yöntemlerini kullanması, faşizmin kaba kuvvetinin ve adiliğinin diğer karakterlerde vücut bulmuş halleri, kültürlü insanlara karşı polisin/yöneticilerin/ halkın korkusu ve kendilerini ezik hissetmeleri yine en çarpıcı kısımlardı.

Bir kez değil, defalarca okunacak bir kitap Körleşme, bir uyarı ve uyanış manifestosu...

5.
Betül Koçak, Dört Kardeştiler'i inceledi.
13 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bu kitabı okurken çok duygusallaştım. Annesi ölmüş babaları köyün korucusu sonra babası ölüyor. Dört kardeşi ayrı ayrı evlatlıklara veriyorlar. Ben bu kitabın sonunu daha mutlu sonla bitirmek isterdim. Dört kardeş bir araya gelip mutlu olsunlar isterdim. Kitabı okurken kendimi kitabın içinde zannettim. Bu kitap çok güzel bir kitaptı. Bence sizler de okuyun. Eminim bu kitabı okurken sizler de duygulanacaksınız....

6.
ANIL AKCAN, Bir Nedene Sunuldum'u inceledi.
 Dün 00:23 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

2016 Yunus Nadi Öykü Ödülü' nün sahibi Yalçın Tosun ve Bir Nedene Sunuldum' u...
Yazarın psikoljik tahlilleri, cerrahî bir operasyon gibi insanın bilinç altını kıl neşteriyle yarıp içindekileri mürekkebinden akıtmış yazar. Öykülerini erotizmin gölgesinde ustalıkla eritmiş. Öykü kitabının adını uzun uzun düşündüm. Neden "bir nedene sunuldum" koymuş? Kitabın adı, eserin haritasıdır diye bilirim. Çok mühim bir konudur. Kanımca yazar bu ismi, dünyada cinsiyeti sadece ikiye ayıranlara ithaf etmiş. Elinde olmayan bir durumu "sunuldum" la çaresizliğini ve yine bu durumu varoluşçu kabulle, Tanrıya tatlı bir yakarış olarak yansıtmış...

~Tavsiyeyle, okuyunuz~

7.
Salih Çermik, Kiralık Konak'ı inceledi.
13 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Yakup Kadri'yi okumaya 'Hep O Şarkı' adlı kitabı ile başladım. Sonra hemen hemen sadece onu okumaya başladım. 'Kiralık Konak' bitti; birazdan 'Bir Serencam'a başlayacağım ve ardından 'Sodom ve Gomore'. Yakup Kadri'nin kitapları sıkmıyor. Sayfaların nasıl ilerlediğini ara vermek ihtiyacı duyduğumda anlıyorum. Kiralık Konak kitabı Osmanlı'nın son demlerinde yaşanan hayatı anlatıyor. Aslında genel olarak eski ve yeni çatışması. Kırılan eski yaşam ile hükümferma olan yeni yaşam arasındaki çatışma... Yazar bu çatışmayı esas olarak 'Seniha' isimli karakter üzerinden anlatıyor. Seniha'nın babası 'Servet Bey' yeniyi, Avrupa'yı, sınırsız özgürlüğü temsil ederken; Seniha'nın dedesi 'Naim Efendi' eskiyi, eski kültürü temsil ediyor. Naim Efendi, roman içerisinde beni en çok etkileyen kişi oldu. Ardından Seniha'nın aşıkı 'Hakkı Celis'.
Romanın bazı kısımlarında çok etkileyici eleştiriler mevcut. Edebiyat ile ilgili bir eleştiri yapıyor yazar ve dönemin sadece yazmak için yazan kişileri için farklı bir ithamda bulunuyor. Çanakkale Savaşı dönemine de denk gelen roman anlatımı, Çanakkale'nin zorlu savaş koşulları karşısında, cephe gerisinde kalan insanların bazılarının kendi çıkarları uğruna insanları nasıl yok saydığının eleştirisini sunuyor okura. Bir yanda beka adına yaşanan Çanakkale Savaşı, bir yandan da Avrupalaşma ya da Avrupalılaşma (!) çabaları içerisindeki insanların şatafatı, lüksü... Ne yazsam eksik, ne yazsam kitabı tam manasıyla ifade edemem. Kesinlikle tavsiye edilir.

8.
Onur Erol, Olağanüstü Bir Gece'yi inceledi.
 10 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

Karakterimiz duyguları donmuş olan bir yedek subay. Ve kitabın adına yakışır bir şekilde olağanüstü bir gece yaşıyor. Ve bu gece onun hayatını altını üstüne getiriyor diyebiliriz. Olayları hayatın akışına bırakan bu derin karakter birden olağanüstü durumlarla karşılaşıyor. Ve hayatında yeni bir şeylerin keşfetmenin heyecanıyla bambaşka bir insan oluyor.

Kısacası yine derin tahliller, yine bir ruhun fırtınası. Zweig'in önce yavaş ritmlerle başlayıp, sonradan arabanın gazına yüklenirmişcesine sizi otobana çıkarıp olayların içine yuvarlaması gerçekten anlatılması zor bir durum. Bazen sizi kasıp kavuran bu gerilimin küçük dozlar halinde yüzünüze çarpmasıyla bir uçurtma gibi gökyüzünde uçmanız kaçınılmaz oluyor. Elbette bu durum herkeste aynı etkiyi bırakmayabilir, ama Zweig'in edebiyat dünyasının en derin psikolojik tahlillerini yapan birkaç yazardan biri olduğunu söylemek hiçte zor değil.

Zweig romanlarındaki genel yazım tarzı hiç değişmez genelde hep böyledir. Önce derin psikolojik tahliller ve karakterin birden değişik atmosferlere girip sizde maksimum etkiyi yaratması o kısacık romanlarda hep mümkündür. Zweig severlerin mutlaka okuması gereken bir romandır.

9.
Merve, Kinyas ve Kayra'yı inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · Puan vermedi

Bazı kitapları okurken her noktadan hatta her virgülden sonra soluklanmamız gerekebilir. Cümleler üzerinde kafa yormak boşuna. Onları sindirmek gerek. İlk bölüm olan Kinyas, Kayra ve Hayat'ı okurken ürpermemek veya hayret etmemek elde değil. Onların zihinlerine girmek ve içindekilerden bir ısırık almak...
Başlarda Kayra'da kendimi daha fazla gördüm. Kiyas ise bana uzaktı. Ama bazı kısımlarda Kayra'dan uzaklaşıp Kinyas'a kayıyordum. Çevirdiğim sayfa sayısı arttıkça ne tam Kayra ne de tam Kinyas olmadığımı anladım. Ben her ikisinden de birkaç tutamdım. Belki de sırf bu yüzden okumaya devam etmiş de olabilirim.
Onların kalemlerinden zihinlerinde volta atan düşünceleri okurken kendinizi bulabilirsiniz. Ve tabii ki bulmanız ümidiyle...

10.
Burcu Kırmızıgül (Yazar), Erken Gördüm Hayatı'ı inceledi.
 8 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Okurken gerçek olma ihtimalini kafamdan bile geçirmek istemedim hiç,yok ya dogru olmasın bu kesinlikle dedim. Alkollü bir sürücünün mahvettiği bir hayat. Yazar arkadaşım "Gurur Göç" motorsiklet kullanan,hayat dolu ve idealist bir gençmiş bu kazayı yaşayana kadar.Sonrasında da o kadar çok mücadele etmişti hayatla,uzun süren tedaviler sonunda amacına ulaşmış,onu gördüğüm için okurken hep ikilemde kaldım,doğru bu,aa yok yok doğru olmasın Allah'ım diye.Çoğu yerde hayatla bağlantım koptu,boğazım düğüm düğüm oldu.Mücadeleci ruhu için onu tekrar tebrik ediyorum.Ne olursa olsun vazgeçmeyin diyor kitabında.Hepimiz Engelli adayıyız,başımıza ne geleceğini bilmiyoruz.Duyarlı olmak ve şu anki yaşadığımız hayatın ve sağlığımızın kıymetini bilmek gerek.