• 1931 yılında doğdum. 1937 yılında annem öldü. 1944 yılında Dostoyevski okudum. O gün bugündür huzurum yoktur.
    https://youtu.be/r4yCbKQbfco
    Biyografisini 4 cümle ile anlatan büyük şair Cemal Süreya.

    Cemal Süreya'ya ait bazı bilgileri ise aşağıya bırakıyorum. İyi okumalar.

    Gülbeyaz Seber, beyaz tenli kadın, Cemalettin’in “kar tanesi”. Cemalettin henüz çok küçükken kaybeder annesini ve çocuk kalbi artık sessiz kalmıştır.
    “Küçük kalbimdeki kuş ölmüştü.”

    İlkokulda bir dergi çıkarmaya karar verdi. Ancak baskı makinelerinin azlığı, var olanların kalitesizliği buna mani oluyordu. Ama yine de yılmadı Cemalettin, sıkı dostu Altan Günalp ile birlikte elle yazılarını yazdığı, resimlerini çizdiği okul dergisini çıkardı. Derginin en sıkı takipçileri ona hayran olan okuldaki kız arkadaşlarıydı.
    https://goo.gl/images/iP7C4Q

    Çok iyi şairdi, kompozisyonu bundan aşağı kalır değildi ama yine de sayılarla sorunları oldu. Saatin kaç olduğunu anlamayı 5. Sınıfta öğrendi. Sonrasında eşi ona sigorta tamir etmeyi de öğretti. En kötü dersi resim olan Cemalettin, birkaç kişi hariç tüm sınıfın kompozisyon ödevini yapardı.
    https://goo.gl/images/qs4qCw

    Edebi kişiliğinin yanında bir de sporcu yanı vardı Cemalettin’in. Futbola bayılırdı. En sevdiği futbolcu Lefter’di. Fenerbahçe taraftarı olan Cemalettin, Metin Oktay’a da büyük saygı duyardı.
    https://goo.gl/images/EH9VKs

    Ortaokulda 100 metre koşusuna katıldı. Yarışmada birinci gelen Cemalettin’e kalem hediye edildi. Böylelikle ilk dolma kalemine sahip olmuştu.
    https://goo.gl/images/wwKUJ7

    Küçük kalbimdeki kuş ölen Cemalettin, Esma adlı bir üvey anneye mahkûm olmuştu. Kız kardeşlerine ve ona sürekli dayak atan Esma
    bir keresinde onu zehirlemeye kalkıştı. Yemeğine cam kırıkları karıştırdığı da bir çok kişi tarafından biliniyordu.
    https://goo.gl/images/AQdmoY

    Tarifsiz bir okurdu, ilkokul 3’te Suç ve Ceza’yı defalarca okudu. Karamazov Kardeşler’i ise tam 5 kez okumuştu.
    https://goo.gl/images/KWJfs3

    Şair henüz çocukken bir şey keşfetmişti, tüm büyük yazarlar üç ada sahipti. O da karar verdi ve ilk adını Cemal olarak kısaltacak, yanına da Süreyya’yı ekleyecekti. Daha sonra “y”lerden biri bir iddia sonucu kaybedilse de o Cemal Süreya Seber olacaktı. Bu iddia bir telefon numarasının unutulup unutulmaması üzerineydi.
    https://goo.gl/images/NR7rSM

    Mülkiye kantininde yazmaya başladığı eserleri onda ilginç bir alışkanlık doğuracaktı. Artık yazı yazarken hep gürültü arayacaktı. Sırf bu yüzden evde yazı yazarken televizyon ve radyonun sesini açmaya başladı.
    https://goo.gl/images/aN4AfN

    Mektup yazmaya bayılırdı, hatta o kadar ki kadınların ağzından kendi kendine mektup yazar ve postalardı.
    https://goo.gl/images/hDFZyC

    Çok kadın sevdi, bu kadınları da herkesin sevmesini isterdi. Dostları sevdiği kadını beğenmeliydi. Bu yüzden sevdiği kadını beğenmeyen arkadaşlarına küserdi.
    https://goo.gl/images/RNfbjE

    Kızı Ayçe ile sağlıklı bir ilişkisi yoktu. O kadar ki kızının nikâhına katılamadı, çünkü ona haber verilmemişti.
    https://goo.gl/images/hQg7Ay

    Tomris büyük bir aşktı onun için. Bu aşkın öfkesi de büyüktü, bir tartışma sonrası çok sinirlendi ve birbirlerine yolladıkları tüm mektupları yırttı. Ve bu mektuplardaki aşk günümüze ulaşamadı. Tomris’le ilişkisini bitirdikten sonra onunla gittiği hiçbir mekâna adımını atmadı.
    https://goo.gl/images/MCdfNz

    Papirüs dergisini çıkarmaya karar verdi, paraya sıkışmıştı. Bir gün yazıhanesine gelen Edip Cansever Tomris’in getirdiği bir halıyı gördü. Antikacılıkla uğraşan Edip aslında bir değeri olmayan o halıyı antikaymışçasına satın aldı. Böylelikle Papirüs’e en zarif şekilde katkı sağlıyordu.
    https://goo.gl/images/qXvSdo

    Cemal Süreya’nın mutlak doğum tarihi belirsizdi. Bu yüzden kendine her seferinde farklı bir doğum günü belirlerdi. Bu doğum günlerinden biri de 10 Ağustos’tu, yani sonradan eşi olacak Güngör Demiray’la tanıştıkları tarih.
    https://goo.gl/images/9eY1kt

    Hayatının ilk yılları sürgünün acılarıyla geçen Cemal Süreya sonraki hayatında da sürgün gibidir. Sürekli ev değiştirmek zorunda kalan Cemal, tam 29 farklı eve taşınmıştır. Bu evlerin sonuncusu Kadıköy’de “Cemal Süreya Sokağı”nda bulunmaktadır.
    https://goo.gl/images/yJ9aQh
    Cemal Süreya çok yoğun çalıştığı, sık sık teftiş yaptığı bir dönemde hiç berbere gidememiş ve saçı-sakalı çok fazla uzamıştır. İş yoğunluğu azalıp berbere giden Cemal Süreya’ya berberi “Abi seferden mi geliyorsun?” der. Bu sözlere çok sinirlenen Cemal Süreya, hışımla berber koltuğundan kalkar ve bir daha hiç berbere gitmez. Saçlarını bundan sonra sadece evlendiği kadınlar kesecektir.
    https://goo.gl/images/ZzkAWk

    Şair içkiden ziyade tam bir sigara tutkunudur. Bir gün onu çorba içerken görenler büyük bir şaşkınlık yaşar. Çünkü Cemal bir kaşık çorba içtikten sonra sigarasından bir nefes çeker. Bir kaşık çorba bir nefes sigara, bir kaşık çorba bir nefes sigara…
    https://goo.gl/images/BjEuHK

    Cemalettin en çok amcasını severdi, babasından bile çok. Amcası öldüğünde cüzdanından iki kişinin fotoğrafı çıkmıştı, biri Cemalettin’e aitti. Cemalettin bu sevgiyi karşılıksız bırakmadı oğluna amcasının adı olan “Memo” ismini verdi.
    https://goo.gl/images/KRXKBi

    İlk eşi Seniha ile sık sık kavga ederlerdi, bu kavgaların birinde çok fazla sinirlenen Seniha Cemal Süreya’nın bir çoğu yazar arkadaşları tarafından hediye edilen imzalı kitapların çoğunu yırttı.
    https://goo.gl/images/s5nj1H

    Zuhal’le ayrılmışlardır, Cemal başka evlilikler-aşklar yaşamıştır. Bir gün Zuhal’le görüşen Cemal, Zuhal’in biriyle evlenmek istediğini öğrenir. Zuhal kızıp kızmadığını sorar, ama alacağı yanıt bambaşkadır. Çünkü Cemal, Zuhal’in nikâh şahidi olmayı istemektedir. Zuhal şaşkınlıkla bu teklifi kabul eder, ancak bu asla gerçekleşemeyecektir. Çünkü Zuhal’in evlenmek istediği kişi kısa süre sonra hayatını kaybeder.
    https://goo.gl/images/9S00yD

    Oğlu Memo çok fütursuzdu, babasıyla sürekli kavga eden Memo babasının en değerli kitaplarını çalıp sahaflara satardı. Cemal Süreya’nın son yıllarını çekilmez hale getiren Memo bir tartışmaları sırasında babasını ağır şekilde darp etti. Hastaneye kaldırılan Cemal Süreya hastalık ve üzüntü sonucu birkaç gün sonra hayata veda etti.
    https://goo.gl/images/uENAzW
  • Okumak üç türlüdür: dilin okuması kıraat, aklın okuması tefekkür, kalbin okuması hayattır.
    (İmam Gazali)

    İmam Gazali'nin de dediği gibi inşAllah kalbin okumasını görenlerden oluruz.

    Gazzali 1058 yılında Horasan'ın Tus şehrinde doğmuş, buhranlı dönemlerinden sonra tasavvufa yönelmiştir.

    Bu nedenle İmam Gazali
    'Şüphe duymayan hakikati bulamaz.'
    der şüphenin hakikati bulduran bir araç olduğunu düşünür.
    Ve yine aynı şekide bu imam 1111 yılında doğum yeri olan İran'ın Tus şehrinde gerçek hayata gözlerini açmıştır.

    İmam Gazali'nin ilk okuduğum kitabı olmasına rağmen dili gayet akıcı ve anlaşılır.
    Kitabın tam adı'Yola Gidenlerin Klavuzu ve Arayanların Bahçesi'.

    Ayrıca yazılmış bir eser de olabilir çünkü yazara ait 500 eser(Ancak günümüze sadece 75 eser ulaşabilmiştir) var veya İhya-u Ulumi'd-din'in bir parçası da olabilir.

    Kitap bu konu hakkında pek bilgi verilmemiş.
    Sadece üçüncü risale olduğu belirtimiş.

    Kitap önsözünden sonra 39 fasıldan oluşuyor.Fasılların her biri ayetlerle, güçlü hadislerle desteklenmiş ve yıllar öncesinde yazılmasına rağmen yaşadığımız sorunların,işlediğimiz günahların,aklımızdaki sorunların birebir cevabını veriyor.

    İmanın temellerinden, 'Vusul,Visal,Kalp,Ruh,Nefes' gibi
    ramazan programlarında veya "sorularla bilmem ne" gibi entrasan soruların sorulduğu platformlara benzemiyor.

    Beni en çok etkileyen bölüm 'Dil Afetleri' oldu.

    İmam Gazali'de bir zamanlar şüpheye düşmüş, hakikatı aramak için yollara düşmüş,felseye göz kırpan eserleri de okuyan biri olarak çoğu insanın inanmadığı veya aklında şüphe duyduğu soruları 'samanlıkta iğne arar gibi' incelemiş ama yazıya dökerken gayet de 'halk dilinde' anlaşılır bir eser ortaya koymuş.

    Hatta bir sözünde şöyle söylemiş:

    'Gençliğimden itibaren 50 yaşımı aştığım bu ana gelinceye kadar, bu engin denizlerin derinliklerine dalmaktan hiç geri durmadım.

    Coşkulu denizlere çekingen korkaklar gibi değil, cesur kimselerin dalışı gibi daldım, gördüğüm her meselenin üzerine atladım. Her fırkanın inanış ve fikirlerini inceliyor, her grubun tuttuğu yolun inceliklerini ortaya çıkarmaya çalışıyordum.

    Araştırdığım fırkaların hak veya batıl, sünnete uygun veya bidat sahibi olmaları konusunda ayrım yapmıyordum.
    Felsefe yolunu tutmuş olanların, sahip oldukları felsefeyi bütün esaslarıyla öğrenmeye özen gösterdim.
    Hiçbir kelâm âlimini dışarıda bırakmadan kelamdaki yöntemini ve mücadelesini öğrenmeye çaba gösterdim.
    Bütün gücümle ne kadar sufi var ise onun sufiliğindeki sırları öğrenmeye, ne kadar abid var ise bu ibadetleriyle neler kazandığını araştırmaya çalıştım.

    Bütün zındıkların, Allah’ın varlığını ve sıfatlarını kabul etmeyenlerin, bu inanış veya inkarlarının arkasında yatan sebepleri titizlikle araştırdım. Her şeyin hakikatini öğrenmeye karşı duyduğum susamışlık; baştan ve gençliğimden beri tuttuğum yol ve benim bir hasletim olmuştur.

    Bunun sonucunda çocukluğumun coşkulu çağlarından itibaren taklit bağlarından sıyrıldım ve büyüklerimizden miras kalan sırf taklide dayalı inanç esaslarından koptum.

    Çünkü Hristiyan çocuklarının hepsi bu din üzere yetiştiklerini, Yahudi çocuklarının sürekli bu dinin esaslarına göre büyüdüklerini, Müslüman çocuklarında istisnasız İslam dini üzere yetişmekte olduklarını görmekteydim.
    Yaratılıştan gelen asli hakikati ve ana baba ile hocalar aracılığıyla kazanılan sonraki inanç esasları ve taklit unsurlarının hakikatini öğrenme konusunda içimde büyük
    bir istek oluştu. Taklit, başlangıçta birtakım telkinlere dayanmaktaydı. Bunların da hangilerinin hak ve batıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktaydı.

    Kendime şöyle dedim: Benim istediğim, her şeyin gerçek yüzünü öğrenmektir. Öyleyse önce bilginin gerçek yüzünün ne olduğunu öğrenmekle işe başlamam gerekir.'

    demiş ne kadar da güzel anlatmış hakikati bulmanın özetini...

    İslamiyet, bizim önümüze altın tepsiyle geldiği için çoğu kez araştırmıyoruz araştıranlar ise ilk şüphesinde 'ateist' olmak daha kolaylarına geldiği için veya hakikate ulaşmanın veya ulaşamanın iki-üç tane saçma temeller üzerine yazılmış tez veya kitap okuyarak her şeyi çözdüğünü sanarak yoldan çıkıyorlar.

    Kısacası:

    'Uzun mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri aşmakla mümkündür.' diyor yine Gazali yani inkar etmek ne o kadar 'dil' ile kolaysa da 'kalp' ile bu kadar kolay olmamalı.

    Hiçbir şey diyemem 'kalpler Allah'ın elinde' ama İmam Gazali gerçekleri ölünceye kadar araştırmış bu işe ömrünü vermiş

    'Allah da yok Kuran da, müslümanlar böyleyse dinleri nasıldır?'gibi bir sürü mazeret cümleleri kurabilecekken bize 500 tane muhteşem eser yazmayı tercih etmiş.Lakin günümüze 75 eser kalmış.

    Allah ondan ebeden razı olsun.

    Kısacası eğer şüpheleriniz varsa kolaya kaçmak istemiyorsanız,hakikate gerçekten merak duyup gerçekleri ayetlerle,hadislerle, muhteşem örneklerle görmek istiyorsanız,
    veya unuttuklarınızı hatırlamak,imanınızı güçlendirmek istiyorsanız,

    mutlaka bu kitabı ve diğer 75 eseri okuyun.
  • Cumhuriyeti yaşatmaya dair hazinedir Nutuk.
    Adı silinmeyecek gururlu bir devrimin başlangıcıdır Atatürk.

    İçimde gururla yaşattığım Mustafa Kemal, öyle bir Nutuk çekmiş ki bizlere, durağan denizin dalgalarını coşturur, dibe vurmuş bezginliğin içinden yeniden yeşertir yapraklarımızı. Aydınlık var kelimelerinde.

    İlimdir Mustafa Kemal, medeniyettir, kıskançlıktır, vatandır, çıkarsızlıktır, Türkiye dir, Cumhuriyettir.

    Bir bebek doğduğunda, anne ve baba üstüne titrer, çocuğuna çıkarsızca bağlılık gösterir, her daim yükselsin iyi olsun ister. İşte Cumhuriyet de bir evlat olmuş, doğmuş. Ben olmasam da nesilden nesile büyütün geliştirin onu demiş Atatürk.
    ‘’ Hâkimiyet, kayıtsız şartsız milletindir dedikten sonra, kime sorarsanız sorunuz, bu Cumhuriyet’tir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad, bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin.”

    Yıllar önce okumuştum ama ağır gelmişti, anlayamamıştım ve bu sefer kıymetini bilerek okumak istedim. Karşıma oturdu Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk başladı konuşmaya, anlatmaya.
    Beni eleştirdi, bizi eleştirdi en önemlisi kendini de eleştirdi. Her konuşmasının başında Türkiye Cumhuriyetinin Milleti dedi, Efendiler dedi, Aziz millet dedi. Sahipmiş gibi davranmadı, sahip olmadı. Yol gösteren oldu, Uygarlığa açılan kapıyı aralayan oldu ve bu milleti de maşa gibi kullanmadı. Ego yok bencillik yok öğretmek anlatmak geliştirmek var. En önemlisi alçak gönüllük var hırs yok vatan millet var.
    Günümüzde Atatürk denildiğinde, toplumun bir araya gelerek birlik olması gerekirken, birden parçalara ayrıldığını görüyoruz
    A) Adını kullanarak iyi ya da kötü şov yapanlar,
    B) Adını silmeye çalışanlar
    C) Rahatsızlık duyanlar
    D) Gerçekten gönül verip yaşatmaya çalışanlar
    E) Olumlu ya da olumsuz rant sağlamak için eleştirenler
    F) Saygı ve sevgi duyanlar

    Şeklinde sayfalarca sıralayabiliriz.
    Putlaştırarak taparcasına, sadece konuşmuş olmak için iki güzel sözünü paylaştıktan sonra, söylediklerini uygulayarak gelişim göstermek yerine, adını söylesem yeter diyenlerden tutun, dinsizin teki alkolik diyenlere kadar, abartılmış şekilde birbirine zıt gruplaşmalarla doluyuz.
    Kitabı okusanız aslında göreceksiniz. Adamın ne yüceltilmeye ne de yerilmeye ihtiyacı var. Aşılamaya çalıştığı tek şey vatan, medeniyet, bilim, uygar olmak, okutmak. Ne dini asimile etme çabası var, ne de kendini putlaştırma. Ki amacının şan, şöhret, rütbe olmayıp vatan olduğunu gösteren bir yazısı da şudur benim için “Artık ordumuzun maddî ve manevî gücü, olağanüstü hiçbir tedbire ihtiyaç duyurmaksızın, millî gayeyi tam bir güvenle gerçekleştirecek düzeye ulaşmıştır. Bu bakımdan, olağanüstü yetkilerin devam ettirilmesine gerek ve ihtiyaç kalmadığı görüşündeyim. Bugün ortadan kalktığını görmekle sevindiğimiz bu ihtiyacın, bundan sonra da doğduğunu görmemekle mutlu olacağız. Başkomutanlık görevinin süresi, olsa olsa Misak-ı Millî‘mizin özüne uygun kesin bir sonucu ulaşacağımız güne kadar uzar ‘’ ve yine aynı şekilde şunları söylemiştir. ‘’Meclisin pek sayın üyelerinin genel olarak beliren istek ve talepleri üzerine, Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi şahsen üzerime almaktan doğacak yararları azamî çabuklukla elde edebilmek, ordunun maddî ve manevî gücünü en kısa zamanda artırıp en yüksek seviyeye çıkarmak, sevk ve idaresini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sahip olduğu yetkileri, fiilen kullanmak şartıyla üzerime alıyorum. Ömrüm boyunca, millî hakimiyetin en sadık bir kulu olduğumu millete bir defa daha gösterebilmek için, bu yetkinin üç ay gibi kısa bir süreyle sınırlandırılmasını ayrıca rica ederim.
    Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal ''

    İşte aslında tüm meselesi vatan millet ve gelecek kuşaklar. Türkiye hiçbir zaman hırsın maşası olmamış ve demiş ki ‘’ kendimizi dünyanın hâkimi zannetmek yanlışı, artık devam etmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimizi tanımamaktaki yanlışlıkla, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! ‘’ ki doğru demiş. Deneme yanılma yöntemleriyle kobay olarak kullanılacak zamanımız yok. Yerimizde saymak ya da gerilemek yerine gelişmeye ihtiyacımız var.

    Günümüzde en çok kanayan yaralarımızdan biri de dinin kullanılarak toplumda farklı algı oluşması. Son dönemlerde Cumhuriyeti geliştirmeyi değil de cemaatleri konuşuyor olmamız zaten en güzel örneklerimizden. Ve yine onun için de söylediği satırlardan biri de şu ‘’Milletlerin cahilliğinden ve bağnazlığından yararlanarak binbir türlü siyasî ve kişisel maksatla çıkar sağlamak için, dini alet ve araç olarak kullanmak girişiminde bulunanların memleket içinde de dışında da var oluşu, ne yazık ki daha bizi bu konuda söz söylemekten alıkoyamıyor. İnsanlık dünyasında, din konusundaki uzmanlık ve derin bilgi, her türlü hurafelerden arınarak, gerçek bilim ve tekniğin ışıklarıyla tertemiz ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde rastlanacaktır. ‘’
    Evet kesinlikler her yerdeler ve her zaman olacaklar. Ekonomiye gelecek olursak, ekonomide şuan her şey yerle bir olmuş durumdayken kitabı okurken yine söylediği şu sözler tokat attı ‘’gösteriş içinde yaşayabilmek için memleket ve milletin bütün servet kaynaklarını kuruttuktan başka, milletin her türlü çıkarlarını feda etmek, devletin haysiyet ve şerefini ayaklar altına almak şekliyle birçok dış borçlar yapmışlardı. O kadar ki, devlet bu borçların faizlerini bile ödeyemeyecek duruma gelmiş dünya gözünde, iflas etmiş sayılmıştı’’

    İşte tüm bu alıntıları okuduğumuzda en önemli özelliklerinden biri olan ileri görüşlülüğü görmekteyiz. Aslında Mustafa kitabını okuduktan sonra Nutuk 'u tekrar okumam gerektiğine karar vermiştim. İyi ki de okudum. Yazılacak o kadar çok şey var ki, ama okuyup okutma çabası içerisine girmek mirasına bu şekilde ortak olup sahip çıkmak daha güzel ve anlamlı

    Çok şey borçluyuz kendisine, aslında teşekkür için hiçbir zaman geç değil, en güzel teşekkür başlangıcı olacak Nutuk okumak.
    Kendisini içimizde, fikirlerini gelecekte yaşatabiliriz. Şu sözünü çok seviyorum ‘’Beni anlamak demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir.’’

    Sanırım tüm yapmamız gereken anlamak, okumak
    Ayrışmadan ötekileşmeden yaşatalım Cumhuriyetimizi.

    '' BENİ HATIRLAYINIZ ''
  • Check check check... checkmate!

    Suçluluların davranışlarıyla ilgilenen suç psikiyatrist uzmanı Dr. Claps, bir seri katilin izini sürmektedir. Bu defa Dr. Claps'ı zor durumda düşürecek bir seri katil akıllı, temkinli, acımasız, biridir. Kurbanları hep kadınlar olmuştur, kadınların şah damarını kesip, 'vajinalarına' zarf açacağı yerleştiren bir psikopattır. Claps, her defasında katile ulaştığını düşünerek bir adım atar ama her defasında yanılır, çünkü katilimiz polisten iki adım öndedir. Seri katilin bir fantezisi daha vardır ki o da polislerle satranç oynar gibi hamleler yapmaktır. Claps bu işin üstüne gider ve bir şeyler bulur. '3' lü kombinasyon' seri katilin onlara mesaj olarak gönderdiği bir şey. Greta, bir haber sunucusudur ve üçlü kombinasyonun kraliçesidir. Dr. Claps 3'lü kombinasyonun kraliçeyi öldürmek ile son bulacağını öğrenir. Ve soluğu Greta'nın evinde alır...

    Kitabın ismi son derece dikkat çekici, çünkü ismini duymanız bile kitabı alma isteğini tetikliyor. Hele ki satranç ile ilgisi olanlar... sayfa sayısına gelince, aslında fazla olması her zaman yararlıdır, sizi sıkabilir evet, ama ayrıntı açısından önemlidir. Kahramanların en ufak ayrıntısına, katilin hayat hikayesini ve psikolojik durumunun belirgin özelliklerini anlatır. Polisiye romanlarının sayfa sayısının çokluğu sizi sıkmasın, korkutmasın, çünkü her bölüm sonunda sizi meraklandırır ve kısa bir anlığına düşündürür. Acaba gözden kaçırdığım bir durum oldu mu? Hımm, sanırım elimde iki şüpheli var. Hımm, neyse bu bölümü okuduktan sonra daha net karar verebilirim... İşte bu düşünceeler yazarın sizi oyuna dahil etmek için düşünülmüş hamleler.

    Kitap içinde şaşırtılacak pek bir şey yoktu. Çünkü daha önce polisiye romanları okumuş biri olarak sonu pek şaşırtmadı. Aslında yazarı tebrik etmek gerekir, çünkü bu kitap gerçek! Evet, yanlış duymadınız gerçek bir hikaye. Günümüz Brezilya, Kolombiya gibi ülkelerde reyting uğruna, aptal, salak, uyuşmuş insanların merak duygusundan yararlanarak bunlar yapılmakta. Bir cinayet işlenir ki yazar mafyadan yardım alındığını belirtmiş bu aynen günümüzde de yapılıyor, sonra bu cinayetin ayrıntılarını polisten daha fazla biliyorsunuz, kanalınızda yayınlıyor, tartışıyorsunuz sonra katili bulmaya çalışıyorsunuz. Bingo! Reytingler tavan yaptı bingo! Eh, yazar ne demişti, Televizyon halkın afyonudur...

    Kitap içerisinde dikkat ettiğim birkaç tespiti yazmak istiyorum; çünkü ilgi alanım olan bir şeyi kaçırmak istemem. Size bir katilin neden bu derece ' acımasız' olarak nitelendirildiğini, aslında bunun nedeninin geçmişte yaşananlar olduğunu daha iyi idrak etmeniz için yazıyorum. Yazar tarafsız tespitinin hakkını vermiş diyebilirim. Onlar cani değil!

    ''Genç ve yalnız kadınları hedef alan seri katiller karşı cinse karşı baskın bir yetersizlik duygusu içindedirler, genellikle sosyal açıdan oldukça düşük bir seviyededirler ve buna dışlanma da eklenebilir; eğer bir işleri varsa yüksek sorumluluk gereken bir statüde değildirler ya da emeklerinin karşılığını alamamaktadırlar... (48)

    Seri katiller kadınlara tecavüz etmezler, onları bunu yapamayacak kadar çok seveler, ama nefret duyguları türlü işkencenin önüne geçemez ve nitekim bunu uygulamaya koyulurlar, buna mecburlar. Her şey geçmişte, çocuklukta saklı!

    2-''Seri katiller serseri kurşunu gibidir, günlük sıkıntıları hiçbir şiddet eğilimi içinde bulunmadan uygun bir şekilde davranarak yok etmeye çalışan milyonlarca insan varken istediğini ya da kendisinden esirgeni diğerlerinden almak için şiddet uygulayan biri hep vardır.'' (149)

    3 tip seri katil vardır, sıradan, zeki ve dâhi.

    Keyifli okumalar.
  • Ve hüzünlü bir efsane...
    Kitabı namını taa yıllar öncesinde duymuştum ve 2018'in ağustosunda tesadüfen elime geçti . Okumaya başlayınca "etkilenmem " dedim . "Aşk efsanesi işte ne olucak ki..."
    Efsane değildi. Duyguları yoğunlukla hissettiğim gerçek bir aşk hikayesiydi.
    Kıtap çok ince ve akıcıydi. Okuyan zaten hazzını almıştır derdim okumayanlarla. :)
    Yaşar Kemal diyeyim susmayı yeğleyeyim.
    İyi okumalar.
  • " Şimdilik edebiyat kitaplarımızda böyle bir tür yok , ama ilerde ' siir-hikaye ' diye şiirle hikaye arasında ortak bir türe de yer verileceğini umuyorum."

    Erbaş , kitaba Behçet Necatigil'in bu alıntısıyla bir giriş sağlıyor. Kitaptaki biçem de bu tarzda kaleme alınmış zaten . Siir ve hikayenin iç içe harmanlandığı bir mükemmellik. Şükrü Erbaş benim için bir mikenk taşı. Gerek kullandığı dil gerek imgesel çağrışımlar gerek içinde taşıdığı hüzün. Özellikle babasına dair . Bu kitapta bunu fazlasıyla duyumsayabilirsiniz.

    Şükrü Erbaş ile birlikte lisanıma yeni kelimeler ekledim. Menevisler , eşikler, avurtlar , burgaclar...
    Daha bir sürü. Hayatınızda en azından bir kez dahi olsa bir kitabını okuyun. Hatta burda başlayın.
    Buyrun
  • Bu zamana kadar bir tane de olsa psikoloji kitabı okumuşsunuzdur. Şimdi okuduğunuz o kitapları bir yana bırakın. Size başka bir piskoloji kitabı önereceğim. Eşi ve benzeri bulunmayan. Diğerlerinden farklı yanı, edebiyatla harmanlanmış olması. Psikolojik tespitler öykülerin içinde öyle bir harmanlanmış ki öyküyü bitirene kadar sonucunu tahmin edemiyorsunuz. Öykünün sonuna gelene kadar Güray Süngü'nün o müthiş kalemini, karakterin kendisiyle çekişmesini okuduğunuzdan elbette sıkılmıyorsunuz. Aksine sizi iyice içine çekiyor. Bittiğinde ise duvara toslamış gibi hissediyorsunuz. Bir anda boş boş karşıya bakıp sindirdikten sonra diğer öyküye geçiyorsunuz ya da etkisinde kalıp geçemiyorsunuz.

    2010 yılında çıkan Deli Gömleği, Necip Fazıl Hikaye Ödülü'ne layık görülmüştür diyeyim de ne kadar şahane kitap olduğunu buradan da çıkarabilirsiniz.
    Okuduğum ikinci Güray Süngü kitabıydı. İkisinde de pişman olmadım. Okumaya devam.

    (Bence) Güray Süngü' nün kitaplarının üzerine not olarak yazmalılar. "Dikkat! Bağımlılık Yapabilir." diye :)

    ((Etkinliğin mimarı Gökçe' me buradan bir kez daha sonsuz sevgiler ve saygılar (:
    Yaşasın! Güray Süngü Okuma Kardeşliği ))
  • Sevgili Edgar Allan Poe, seni bu kadar geç keşfettiğim için hem kendimden hem senden özür dilerim. Tek hikayesiyle beni kendine hayran bırakan birine bunca zaman rastlamadığım ya da görmezden geldiğim için utanıyorum. Doğrusu içimdeki yeni bir şeyleri öğrenme heyecanını körükledi bu kitap. Son sayfasını okur okumaz yazarını araştırdım. Hayatı boyunca elde ettiği tüm başarılarına rağmen acıyı ve korkuyu ruhundan atamamış. Belki de bu karanlık yönlerini şiirlere, yazılara dökmekte bulmuştur çareyi. Bu dehşet verici ama bir o kadar da sürükleyici hikayeye gelecek olursak: Okuyan herkesin farklı anlamlar çıkaracağı kanısındayım. Bir şairden de bu beklenirdi zaten. Kedileri çok seven biri olarak okurken bazen ürperdim, bazen hayran kaldım. Satırlar paragrafları, paragraflar sayfaları getirince tek oturuşta bitirdim. Okuduktan sonra anlayacaksınız ki insan psikolojisi -yapısı da denilebilir- zarar vermeye, nefret etmeye ve kendini üstün görmeye meyilli. Okumadan geçmeyin.
  • Efsane, uzun süredir kitaplığımda okunmayı bekleyen kitaplardan biriydi.
    Tarih kitaplarını, okurken sıkılır mıyım düşüncesiyle korkarak alırım elime. Sadece kronolojik sıraya göre dizilmiş, yazara ait hiçbir dokunuşu olmayan, gün ay ve yıllardan ibaret kitaplardır çoğu, ama 'Efsane' bir başka.

    Barbaros, Alcala ve Billure aşkının yanında biraz sönük kalmış olsa da kitabın gayet akıcı ve sürükleyici bir dili var. Okuduklarınız gözlerinizin önünde canlanacak. Kimi zaman Akdeniz'in tehlike kokan sularında kılıç sallarken, kimi zaman aşk deryasında kürek çekerken bulacaksınız kendinizi. İncelememi Alcala'nın Billure'ye sarf ettiği, kalbime dokunan sözü ile noktalayayım:
    "Dile emirin olayım, dile emrinde olayım. İzin ver aşığın olayım, izin ver aşkında öleyim. Aşkınla kurtulmamı istersen de kulunum, aşk ile kurtulmamı istersen de; ama aşkından kurtulmaya takat yetiremem."

    İyi okumalar :)
  • Öncelikle şunu belirtmek isterim ki; çok büyük bir özen göstererek yazacağım.
    Atay'da gördüğüm bu dünyayı sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
    Seviliyorsunuz.

    Atay yaşarken değeri bilinmeyen, -ki öldükten sonra bile bu uzun bir süre devam etti - okur-yazar kesim tarafından bile yanlış anlaşılan bir yazardır.
    Atay gibi üst - kurmaca yapıtlar ortaya koyan bir yazarın önemi gözardı edilmemelidir.
    Eserlerinde batının umutsuzluğu yoktur. Aksine en umutsuz cümlelerinde bile bir umut barındırmıştır hep.
    Hayatı olduğu gibi önümüze sermiş, bildiğimiz ama yaşamımız boyunca umursamak istemediğimiz şeyleri yazmıştır.
    Atay'ın metinlerinde ironinin çok yönlü işlevselliği vardır.

    Düşüncelerin aynı olmaması, duyguların özgürce ve kendi anlamına bağlı kalarak ilerleyebilmesi için yapılan bir ironi.
    Tatlı bir güldürünün sonunda bırakılan buruk bir tat ...
    Türk ve dünya edebiyatıyla kurduğu ilişki romanlarında yoğun bir anlatımı / anlamı bizlere hediye etmiştir.
    Yazılarında kullandığı post - modem kuramı türk edebiyatını, çağdaş edebiyatla aynı seviyeye getirmiştir.
    Atay , atay ve yine Atay diyorum.
    Kitaplarını okudukça onunla ilgili bilgiler vermeye devam edeceğim.

    Incelememi, bu kitabında Coşkun adlı karakterin ağzından verdiği cümleyle bitirmek isterim :

    " Bütün dünya çıldırmış ve onları yazmak üzere ben gönderilmişim."

    Kitapla kalın, canlar !