1.
Yağmur., Leylim Leylim'i inceledi.
 23 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde

22 Şubat 2018

İstanbul

Ahmed abime;

Mektubuma yeni başlamış gibi görünüyorum değil mi abi, ilk hitap edişimmiş, ilk cümleye başlayışımmış gibi. Yok ama. Sana mektup yazmayı dördüncü deneyişimdir bu. Sen nasıl yazıyordun ki acaba, canından çok sevdiğin Leylin'e? Hiç düzeltmeden içinden geldiği gibi mi, yoksa törpüleyerek mi? Ah, evet. Okudum onları. Leylâ ablama yazdıklarını. Affet, girdim özeline. Şahit oldum nasıl sevdiğine, fedakarlıklarına, acılarına, hayatına abi. Okuyamadım ama hepsini, mektupların varmış hani; alıcısını bulamayan. Hah işte, onları okuyamadım ben. Ah be, keşke görseydim, okuyabilseydim hepsini. Sövme bana, Leylâ ablamın cevaplarını merak etmedim mi sanıyorsun? Sadece mektuplarını da değil, senin elinden çıkan her şeyi okuyabilseydim keşke. İster miydin ki senin şairliğini böylesine seven bir insan olsun? Senin Leylâ ablamı sevdiğin gibi olamaz belki –belki?!- ama biz de severiz be abi. Seninkinin yanında esamesi okunamayacak olsa da ben de değer verebilirim nihayetinde. Hem de senin gibi görüp tanıyarak, konuşarak da değil. Bak, hiç tanımadan, sadece okuduklarını bilerek hem de. Bu konuda kendimi senden üstte sayabilir miyim? Hayır mı? Öyle olsun.



İlk okuyuşum seni. Ne ayıp değil mi ama?! Oysaki sen herkesin -kızma ama evet, herkesin- okuması gereken birisin. Hem de okurken de "bu nasıl aşktır?", "bunu diyebilmek yürek gerektirir", "nasıl bir adamın mektuplarını okuyorum ben" ve "bunların yazıldığı kadın nasıl biri ola ki?" diye sorgulayacağı biri de, aynı zamanda. Aşk, sevgi diyorum ama abi, aşk mıdır seninki? Değildir bence. Hem zaten bizim zamanda aşk ayağa düştü, seninki öyle adlandırılsa seni aşağılamış oluruz. Bambaşka bir şey seninkisi.



Yeni paragrafa geçiş yaptım. Çünkü o arada bir sürü kelime karalandı abi. Ne olduğunu bulmaya, adlandırmaya çalıştım senin Leylin'e olan sevgini. Ama yok. Bulamadım. Bulabilecek bir kelime dağarcığına sahip olmamakla birlikte, adlandırmaya gerek de yok hani. Seviyorsun ki işte. Evleneceğini öğrenince, "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım." diyecek kadar, kendi üzüntünü yazarken Leylâ ablamın üzüleceğini bildiğinden kısa kesip ondan bahsetmeye devam etmek isteyecek kadar, onun kocasına selam yollayıp "Gözlerinden, burnunun, üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm..” diyebilecek kadar. Bak abi bunu yazınca aklıma ne geldi, ya kocası seninle konuşmasını istemeseydi? Ne yapacaktın o zaman? Hep yazdığın -ve okurken bizi (Ne? Bir okuyan benim mi sandın?) kahreden- gibi; öldürecek miydin kendini? Kıyacak mıydın o mücadeleci, haksızlığa göz yumamayan ve tüm o güzel şiirlerin (evet, ablamdan tavsiye istediğin yerleri de biliyorum, şaşırma artık.) arkasındaki ruha? Neler yaşamışsın, bi Leylâ ablamın düzensiz -hep de geç- mektuplarıyla mutlu olurdun tabii. Sürgünlerden kaldırabilseydin başını, mutluluğu da tadabilirdin belki. Hastalıktan bir de bak. Ne çok hasta oldun be abi, sanki sağlıklı olsan mutlu olacakmışsın gibi sağlığına kavuşamadın bir türlü. İkisi de olamadı zaten.



Tekrar geliyorum, anımsatmak olacak biraz ama (Unuttuğunu kastetmiyorum hayır, bir anlığına bile unutacağına inanmam, sen söylesen de inanmam abi. Leylâ ablaya yazdıklarına güvenirim çünkü ona yalan söylemezsin sen.) Nasıl sevdin abi? Sadece mektuplarının sonundaki kelimeleri bile toplasak bir aşk mektubu eder. Hiç mi hiç umut vermemesine rağmen hem de Leylâ ablamın. Hep dost gibiydin onun için sen. Ama o sana neler nelerdi... Senin de dediğin gibi: "Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâ'sın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun." Eh, bu sözün üzerine daha ne diyeyim ki ben?



Sana sormak istediğim ama cevabını alamayacağım çok soru var. Sevdiğini görmek için delirip onu gördükten sonra ayrılacağınız ve evinize döneceğiniz zamanı düşünerek kahrolmak ne be abi? Herkes seni tutuyor biliyor musun, ah zalım Leylâ diyorlar onun için. (Ben de diyorum ama seni yeni okuduğumdan, duygularımın tazeliğinden abi, kızma lütfen.) Ahmed Arif seni böylesine severken--- Şimdi. Olmadı ki bu. Sanki sen isminle tanınmışsın da meşhur bir adam Leylâ'yı sever gibi oldu. Yok. Öyle demek istemem ben, çünkü sen ona olan sevginle Ahmed Arif olmuş adamsın. Düzeltiyorum bak: "Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken" Nasıl? Daha uygun oldu mu? Senin gibi cümle kuramıyorum affet. Ben de isterdim burada iki mısrâ döktürmek falan ama işte, olmayınca olmuyor. Dönüyorum şimdi tekrar: Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken, sen nasıl onu onun gibi olmasa da –kimse de beklemiyor zaten bunu- beraber olacak kadar sevemedin diyorlar. Diyoruz işte, neyse. Haklılar be abi. Okurken seni, yazdıklarını, düşündüm hep "Leylâ abla ne demiştir ki buna cevaben?" diye. Ne diyebilmiştir ki? Onu sıktığından değil, hayır. Senin yazdıkların öyle şeyler ki ne cevap vereceğini şaşırır insan. Altta da kalır tabii, her türlü. Mütevazı desen nereye kadar, böbürlense nereye kadar. Çok zor duruma düşmüş benim ablam. Sen düşürmüşsün onu bu duruma ama üzülme, biz sendeki mektupları göremesek de –harbi, ne yaptın onları?- eminim ki üzmemiştir o seni. Hem, nasıl üzsün ki, senin gibi seveni bulmak kolay mı, bir de üzme lüksüne sahip olsun? (Bulmak kolay mı dedim de, kim isterdi senin onu sevdiğin gibi sevilmek acaba, istemezdim bak ben. İki tarafa da yazık değil mi?)



Biraz önce son cümlelerimi yazarken yavaşladım abi, aklıma geldi çünkü. 15 Ocak 1957. O gün yazdığın mektup. Daha önce hiçbir kitap okurken ağlamadım abi. Bir seninki işte. Dahası da olur tabii ama ilkler unutulmaz ya... Neyse, konudan saptım bak, mektuba gelelim; Leyla ablanın mektubunu ona geri yolladığını söylediğin olan hani. Maddelemiştin bir de tüm diyeceklerini. Üzmüş seni Leylâ abla ("ablam" değil, "abla", hatırladım çünkü kırgınlığımı. Sana ne oluyor deme, ağladım ya işte, önemsedik demek ki canım, sen de!) ben de üzüldüm. Senin amacının kötü olmadığını biliyorum ama ben, Leylâ abla yanlış anlamış sadece. Üzme sen kendini. Üzülmeseydin keşke. Buz tutmuştu o mektubun bak. Yine sevgi doluydu ama mesafe mi sokmuştun biraz, bir şey olmuştu. Hem Leylâ'yı şiir yazmaya teşvik eden sen değil misin? Nankörlüktür bence bu. Öyle demeyeyim mi Leylin'e? Peki tamam.



Diyeceğim çok daha ama seni yormak ve de zamanını almak istemiyorum. Ama son bir düşüncemi dile getireceğim sana karşı, bazen düşünüyorum ki; sen mutlu olsaydın da biz seni bilmeseydik mi daha iyi olurdu, yoksa; bu haliyle, senin mutsuz olman sebebiyle bizim seni tanımamız mı daha iyi? Bilemiyorum. Ne burnun kalkıyor hemen? Bi senden bahsetmiyoruz herhalde. Birçok şair için de derim bunları, tek sanma kendini. Yerin de ayrıdır ama artık, bilesin.



Sevdim ama seni. Sen Leylâ'dan başkasını sevmeye değer görmezdin belki ama, olsun karşılıksız sevmenin ne düzeyde olabileceğini okudum zaten senin elinden. Diyarbakır'a benden selam olsun. (Karpuz da yollamak istemiştin bak, canım çekmişti. Biz istesek umurunda olur mu hiç?!)

Sevgilerimle,

(İmza)



***

Buraya kadar olan kısım Ahmed abimeydi. Buradan sonrası ise asıl inceleme denebilecek şekilde; kitap hakkında bilgiler, benim birkaç(!) lafım (çoğunluğu bu oluşturuyor, çaktırmayın) ve teşekkürümden oluşuyor. ^^

***



Sitede takip ettiğim bir okurun bu kitabı okuduklarına eklemesiyle başladı her şey. Hayır, hayır. Hikaye anlatmaya geçmiyorum bu sefer de, merak etmeyin. Ahmed Arif'i hiç okumadım daha önce. Okusam da şiirlerinden başlarım diye düşünüyordum ama işte, o paylaşımı görünce ben de eklemek istedim okuyacaklarıma. Ekledim eklemesine de hemen okumayı düşünmüyordum ki, daha okuyacağım bir sürü kitap vardı sırasını bekleyen. Ama YNT yorum yaptı, ben de okuyacağım beraber okuyalım diye. Çok mutlu oldum çünkü kendisi sitede sevdiğim okurlardan birisiydi ve birkaç gün sonra da okumaya başladık. Böyle tanıştım işte Ahmed Arif ile, alelacele. Nasıl hazır olunabilirdi bir kitap veya yazar/şair için bilmiyorum ama erteledikçe ertelediğimi düşününce şans eseri sayabiliriz.



Kitabın ön sözünün "Mektup, mektubu yazan ve gönderen ile mektubu alan ve okuyan arasındaki gizlidir." diye başlamasıyla birbirini desteklercesine Leylâ Erbil başta yayınlamak istememiş mektupları. Kendisi öldükten sonra basılması düşüncesindeymiş ki sonradan Ahmed Arif'in oğlu Filinta Önal ile tanışıp onun da onayını alınca yayınlanmasını kabul etmiş. İyi ki de etmiş ama ölmeden önce kitabı görmek istediğini dile getiren Leylâ Erbil ne yazık ki kitabın basıldığını görememiş. Hepsini birlikte kitap olarak okuyabilseydi pişmanlıkları olur muydu acaba, insan düşünmeden edemiyor...



Mektuplar 1954-1959 yılları arasında ve 1977'de de son bir mektup olarak yazılmış. Ahmed Arif kesinlikle düzgün konuşan birisi değil, kitabın içerisinde sansürlenmiş bir sürü küfür var. Birkaç tanesini de Ahmed Arif'in kendisi sansürlemiş. Genel olarak mektupları okuduğunuzda üzülüyorsunuz onun için evet ama Leylâ'ya yazdıklarıyla Leylâ'ya da üzülüyorsunuz. Özellikle Ahmed'in yüceleştirdiğini okuyunca Leylâ'yı; Leylâ ne hissetmiştir, ne düşünmüştür, ne cevap vermiştir, ne yapmıştır da bunları hak etmiştir gibi düşüncelerde buluyorsunuz kendinizi. Tanrılaştırmak dedim ama, nasıl bir tanrılaştırma? "Seni Tanrı gibi değil, Tanrı kavramını Leylâ gibi seviyorum. Yoksa korkunç bir şey olurdu. Ömrümce; kıyamete dek elimi bile değdiremeyeceğim Tanrıyı neylerim ben?" kendisinin ağzından tam olarak böyle işte.



Okurken sürekli sayfa sayıma baktım, nasıl bağlanacak, nasıl bitecek bu mektuplar diye ve okunmadık sayfa sayısı azaldıkça kalp atışım hızlanmaya başladı. Bittiğinde de o duygu yükünü boşaltmam gerektiğine karar verdim ve işte şu an buradayım. Dört yıla yakındır bu sitede olup da tek bir inceleme yapmadan, sadece takip ettiğim okurların incelemeleriyle yoluma devam eden biriydim ben. İnceleme yazmak bir süredir aklımdaydı ama kendime güvenim yoktu ve utancım vardı. Nasıl yazacaktım ben bir kitap hakkında kendi düşüncelerimi de insanlar okuyacaktı onu? Böyle düşünürken tabii çok sevdiğim cânım okurların da teşvikiyle (üstünkörü geçmeyeceğim bu konuyu tabii ki, huyum değildir) yazdığımı yayınlama kararı aldım. İlk inceleme yazdığım kitap da Ahmed Arif oldu, mutluyum. Teşekkürler iki inceleme uzunluğunda olan bu yazıyı okuma zahmetine katlandığınız için -kaç kişi kaldıysanız artık.



Benim için asıl önemli kısım burası ama. Beni inceleme yazmaya teşvik eden insanlara teşekkür ettiğim kısım yani. Başlıyorum:

Şu an kendisi burada olmasa da başlıca destekçilerimden Beyza (Horselover), ben tam incelemeye başlamışken bana "neden inceleme yazmıyorsun, yazmalısın" diyen Tuba Paçacı kendisinden inceleme yazmamı istediğini duyunca şok olduğum Semih abi, yazıp yazıp sildiğim incelemelerimi bilen ve ben okurdum diyen tek kişi olma özelliğini taşıyan Oğuz Aktürk (güzel inceleme okumak istiyorsan git kendinkilerinin üzerinden geç :p), kendisinin hesabı bulunsa hesabına şu an girmeyen ama vakti zamanında yine ısrarda bulunup cesaretlendirmeye çalışan canım pluto'm, ilk tanıştığımız zamanlarda bana söyleyen ama benim o zamanlar hiç oralı olmamamdan ısrarı kesen ve sitedeki profilini ne yazık ki boş tarlaya çevirmiş Freyja hiç muhabbetim olmadan sadece takip ettiğim ama bana mesaj atıp yazmalısın diyen, kendisi bilmese de benim için çok değerli olan sayın zeyneb kendisinin ilk incelemesine şahit olduğum ve beni de gaza getirmeye çalışan -ki göründüğü üzere işe de yarayan- Hayriye Ç. ve incelemenin puanlamadan çok daha iyi olduğunu söyleyerek benim de inceleme yazabileceğimi ve yazmamı sabırla bekleyeceğini söyleyen Alyoşa Hepinize çok ama çok teşekkür ediyorum. Artık ben de başkalarını inceleme yazmaya teşvik edebilirim. ^-^ Buraya kadar okuyan –ya cidden, gelen var mı buraya kadar, amma uzun oldu- herkese sonsuz teşekkürler. Sabrınızdan ötürü de seviliyorsunuz ayrıca. *-* Ee, nasıl bitiriyoruz incelemeleri? Öylece bırakmalı mıyım? O kadar mı? İyi, kolaymış.



Değilmiş.

Buradan benim çenemi açtırmamanız gerektiğini anlamış bulunmaktasınız. Son olarak, ama son olmayarak; (buna last but not least deniyor da Türkçede ifade edemedim) bu ilk ve muhtemelen en uzun incelememi de burada arada tartışmalar yaşasak da en uzun süredir konuştuğum şahsa ithaf ediyorum. Üzerimdeki en büyük destek onunkiydi. Özleneceğini bilsin ve var olsun. ^^

2.

Kör Baykuş şimdiye kadar okuduğum romanlar arasında en olağandışı olanlardan biridir. Anlamak, dolayısıyla da anlatmak çok zordur bu romanı. Her okumadan sonra, bu anlayamamaktan kaynaklanan anlatamamazlık öylesine çarpıcıdır ki, “sen anlamazsan, senin dediğin de anlaşılmaz,” diye bir not düşme gereği duyarsınız. (MN) Ama, kesinlikle oldukça doyurucu bir eser. Etkisinden uzun zaman kurtulamayacağınızı garanti veririm.

Çünkü, imgeler ve gerçeküstü simgeler bakımından çok zengindir. Okur Kafka üslubunu sayfalar arasında kesinlikle hisseder. Okur, Kafka’nın imgelerle yarattığı Kafkaesk labirentinde ağır ağır aynı yönde ilerlerken, Hidayet’in labirentinin bir döngü olduğunu fark eder. Aslında fark etmez, hisseder. Ama bilir ki, her İkisinin de yarattığı, kayıp oldukları labirentlerden çıkmayı başaramayacaktır. Aralarında bir algılama farkı vardır. Kafka ağır bürokratik cehennemde bir hiçliğin içine hapsolurken, Hidayet kendi içinde kaybolur.

Eserin temi, her bir bireyin kendi dışında var olan, kendisini çevreleyen dünyanın-dünyasının bilincine varma konusunda, hayatının merkezine aldığı bir var olma mücadelesidir. Ailesi, karşı cinsi, hemcinsi ve genel olarak şer şey. Bu temi dillendiren anlatıcıdan duyduğunuz her şey, sanki normal bir anlatıcının değil, sarhoş bir uyuşturucu bağımlısı zihnin hayallerinden, algılamalarından süzülür. Kocaman bir SANKİ'yi atlamamak gerek.

Neden böyle düşünürüz? Çünkü anlatıcı, metinde, gerçek anlamda ne bir zaman ne de bir mekan hissi verir okura. Hatta aktardığı olayların herhangi birinin cereyan edip etmediğini de anlayamaz okur. Aynı olaylar habire tekrarlanıp durur. Dönüşler, işte yukarıda değindiğimiz labirentin, kısır döngünün içine hapsolur. Anlatıcının sürekli yeniden üreterek oluşturduğu labirentin yeni halinin içinde anlatıcıyla beraber okur da kaybolur. Dairesel labirentin içinde gezinirken fark ettiğimiz geri dönüşlerde, aslında biraz önce geçtiğimiz yeri fark ederek kapıldığımız umut, karşılaştığımızın bir zaman ya da mekan değil, sadece hayali bir an olduğunu fark ettiğimiz an-ki bunu hep fark ettirir anlatıcı- karamsarlığımız büyür. Beynimiz deli gibi bir matematik üretip çalışmaya başlar. Huzurumuz kaçar. Aslında tüm metin boyunca çatlaklarla dolu duvarlarıyla, penceresiz odadan hiç çıkmadığınızı düşünürsünüz.

<<<<<Hayatım odamın dört duvarı içinde geçti ve geçiyor. Baştan sona hayatım dört duvar arasında geçti. Hep bir servi çiziyordum. Dibinde ihtiyar, kambur bir adam bağdaş kurmuş oturuyor, bir Hind fakirine benziyordu. Bir abaya sarınmış, başına bir şal bağlamıştı. Sol elinin işaret parmağını bir hayret ifadesiyle dudaklarına götürmüştü. Karşısında uzun, siyah entarili bir genç kız hafif eğilmiş, ona bir gündüzsefası uzatıyordu. Ve bir dere akıyordu ikisinin arasından. Ben bu sahneyi daha önce görmüş müydüm, yoksa rüyamda mı almıştım ilhamı? Bilmiyorum, bildiğim: çizdiğimin hep bu meclis, hep bu konu olduğuydu.>>>>>

Çünkü mekan, bir oda olmaktan çıkar, anlatıcının, ne zaman girilip ne zaman çıkıldığını muğlaklaştırdığı, bir mezarın sessizliğini, bir zihnin içini tanımlamak için kullandığı bir metafor haline gelir. SH’in yaptığı şey sizi deli birinin kafasına sokmak ve anlatıyı bu güvenilmez zihnin bakış açısıyla aktarmaktır.

Yanakları kızaran kadın, sadece bu yanak kızarıklığıyla hayatta değil, arada bir güzel gözlerini açıp, anlatıcının kağıdına resmedilirken aslında bir ölüdür de. Uzaktan hissedilen yaşam, yakınına varıldığında toprak-hayat-ölüm-toprak-hayat döngülü bir metamorfoza (Kafka) kaynaklık eder.

<<<<< Fakat yanına vardığımda bir ceset kokusu duydum, bir çürüme kokusu. Üzerinde küçük küçük kurtlar kıpırdaşıyor ve mum ışığında iki mayısböceği, gövdesi etrafında dolanıyordu. Ölüydü de niçin açılmıştı gözleri? Bilmiyorum. Acaba rüya mı görmüştüm, yoksa gerçek mi?>>>>>


Sanki sorgulanan normal bir bireyin değil, zihinsel, dolayısıyla duygusal deformasyona uğramış bir bireyin dünyayı nasıl algıladığıdır. Bu zihnin uğradığı deformasyon o kadar anormaldir ki, kendi içinde, sanki bu “iç” -ya da mekan gerçekmiş gibi, bu sefer de zamanla oynar. Okuru, metnin içinde götürdüğü bütün İran medeniyetlerinin anılarına taşır. Bu aslında toplumsal hafızaya bir yolculuktur. Bulunan testi işte bu gerçek ve aynı zamanda yaşanmış gibi hissedilen efsanelerin, birbirinin içinde erimiş toplumsal hafızanın metaforudur.

<<<<< O eski ressam, belki bin yıl önce, acıda çilede benim derttaşım değil miydi? Benim geçtiğim ruh hallerinden geçmemiş miydi? Ben ki şimdiye kadar kendimi yaratıkların en mutsuzu görüyordum, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım: İnsanların, kemikleri çoktan çürümüşken, hücreleri belki mavi gündüzsefalarına karışmış yaşamaya devam ettikleri zamanlarda, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım, insanların henüz tepelerde kerpiç kulübelerde oturdukları zamanlarda, aralarında feleğin hışmına uğramış bir ressam yaşamıştı; lanetlenmiş bir ressam, herhangi, benim gibi, mutsuz bir kalemdan ressamı belki.>>>>>

Bazen daha somutlaştırır.

<<<<< Meselâ bugün bir mezar kazdım, kazarken de şu testiyi buldum. Bir Rhages testisi, eski Rey yani, ya! Tamam, tamam! İşte sana veriyorum testiyi, benden sana yadigâr!>>>>>

Yaşadığı kısa hayatta bitkilere gönül vermiş SH, cinselliğin doğallığına doğa üstünden bir gönderme yapmayı da unutmaz.

<<<<<Onu kendi tenimin sıcaklığıyla ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanma uzandım. Adamotu kökleri gibi, dişi erkek, bitişiktik birbirimize. Zaten erkeğinden ayrı düşmüş dişi bir adamotunu andırıyordu vücudu ve tıpkı adamotu gibi, yakıcı bir aşkla yanıyordu. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ve serinletici.>>>>>

Resimle de uğraşan SH, Edvard Munch'un Çığlık'ını kendi içinde tekrar tekrar üretip labirentine haykırır. El yordamıyla yolunu bulmaya çalışan okur, işte bu Çığlık'ın yankısında ilerler.

Gariptir. Batıyla İran’ın arasında Türkler vardır. Türklerle doğunun arasında ise İranlılar. Her iki ulus modernleşme yıllarında yüzlerini batıya çevirdiklerini sandılar hep. Oysa bu bir yanılsamaydı. Onlar batıya değil, birbirlerine bakıyorlardı. Anlamadılar bunu ama. Bunu hala fark etmediklerini düşünüyorum. Kaan Murat Yanık, Butimar, Sessizliğin Kanatları’nı yazarken, SH’tin “Butimar, deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına,” dediğini elbette okumuştu.

Sitenin formatına uymak için incelememi burada kesiyorum. Amacım genel bir kavrayışa işaret etmekti. Kendi okumama yani. Belki de hiç olmamış mistik sevgisini/sevgilisin kaybettikten sonra büründüğü kapkara ruh haliyle sürrealist bir anlatıcı portre vardı romanda. Sizi temin ederim ki, bu küçücük romanda yazdıklarımdan çok daha fazlası var. Ölüm ve gençlik, dolayısıyla cinsellik, önemli motiflerdir. Ama çok daha motif bulabilirsiniz. Tekrar tekrar okuma yapılacak büyük romanlardan biridir. Ve sakın anlayamam diye çekinmeyin. Zor metin ama inanılmaz doyurucu. Asla pişman olmazsınız.

İyi okumalar dilerim.

3.

Stefan Zweig ve Mecburiyet... Hepimizin hayatında “ Mecburiyet” ‘ leri var. İyi ki Stefan Zweig’ tan sonra dünyaya gelmişim ve onu okuma, düşüncelerini anlama, hayata ve insanlığa bakışını tanıma fırsatına sahip olmuşum. Mecburiyet Vatan ile Aşkı , Benliği ve Gerçekler arasında sıkışmış kalan bir hayat öyküsünü anlatıyor. Kitabın sayfa sayısı 50 yani kısacık ... Ama anlattıkları bir ömürboyu yaşamınıza ışık tutacak bilgiler sağlıyor. Herkese kitabı okumalarını şiddetle demeyeceğim iyilikle, güzellikle tavsiye ediyorum. Tüm Sevgili Kitapseverlere saygılarımla.

4.
YNT, Leylim Leylim'i inceledi.
 19 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Denildiğine göre bir posta pulu için 2 saat hamallık yapmıştır Arif. Sevdim diyor, çok sevdim. "Gözlerinden, burnunun üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım" diyor "öperim ömrüm..."
Ne yazık ki sevgisi karşılık bulamıyor, bir dosttan öteye gidemiyor Leyla için, sessizce kabulleniyor Arif... Canı, yarı parçası, Leyla'sı ona hayat arkadaşı gözüyle bakmasa da vazgeçmedi ondan, tamam "altın yürekli dostum" ol o zaman diyor. "sen ister dostum ol, ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol."

"Bu, beşinci mektubum yine 5-1 mağlubum. Benim de mağlup olmam mukaddermiş meğer." Ama yine de yediremiyor kendisine, Anadolu insanı çünkü, zayıf olabilir mi hiç? Leyla'ya yazmış gibi görünse de kendisini teselli ediyor mısralarında Arif. "Kimselere mecbur olmadım, olmam da. Yiğitliğin ve rivayet olunan erkekliğim, bundandır... Ama senin mecburun olmak, beni hiç mi hiç küçültmüyor. Aksine yüceltiyorsun, İNSAN ediyorsun, yaşatıyorun..." Arif, Leyla'nın aksine kaba bir adam, hapishane yılları ve sürgün de büyük etkendir bunda elbette. Hakaretvari konuşuyor, küfür ediyor hatta. Yine de her şeye rağmen sert profilin altında ince, naif bir yüreği var Arif'in. Gözlerinden öperim diyor, daha ne desin? O zamanın yaşantısını da yansıtıyor yazılarında, Diyarbakır'ı anlatıyor, halkı anlatıyor bize.

Leylim Leylim'i bir kadın gözüyle okuyunca ise daha çok sevdim Arif'i... Hangi kadın istemez ki böyle sevilmeyi, bir adamın yüreğinde, aklında, ruhunda yer almayı... Neden sevmedin be Leyla? "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin!"
Bu nasıl bir çaresizliktir... Nasıl gönlün razı oldu? Zalim Leyla...

Fakat bu duygulardan arınıp Leylim Leylim'i gerçekçi ve eleştirel bir bakış açısıyla da incelemeliyim. Arif mektuplarında fazlaca kaba ve hakaret içerikli söylemlerde bulunuyor. Bir insanın hele ki bir kadının bu tarz ahlaksız yazıları okuması iğrenç ve utanç verici bir durumdur. Kitap yalnızca Ahmet Arif'in mektuplarından oluşmakta bu sebeple Leyla Erbil ile aralarındaki ilişkiyi net olarak bilmek mümkün değil fakat mektuplardan gördüğüm kadarıyla aşık bir insandan ziyade hastalıklı düşünen, saplantılı bir adamdır Arif ve mektupları, ilişkisi bulunan hanımefendi için bir süreden sonra rahatsız edici bir boyuta ulaşmıştır.

"Senin bana hakaret ettiğini, daha doğrusu ilanı aşklarımdan usanıp, bana hakaret etmek mecburiyetinde kaldığını, arkadaşım [...] naklen duymuş."

5.
DUA, Benden Sana Yamalı'ı inceledi.
 21 saat önce · Kitabı okudu

İnceleme yok elbette. Yine şairler erken ölür diyen bir adamın kelimelere sığınıp, şiirleri ateşle ortadan ikiye bölme anına tanık oldum. Çıkan dumanı soludum ağır ağır. Sonra kalkıp şaire gitmeye karar verdik.

Gecenin diğer yarısını tamamlayacaktık. Zulada eksik kalan şiirler vardı. Usul usul çıktık merdivenlerden. Mısraların yine dizleri kanıyordu. Yüreğimizde unutulan aşklar ve kırık umudumuzla pansuman etmeye çalıştık. Yaralar dindikçe fırtınalı ruh denizimiz sakin bir limana döndü ve sonunda bitirdik şiirleri.

Ve Şairin Ölümü Şiiri
"Yıldız hücreler yarattım ölmeden önce 
taşınırım diye kazandığım mallar içine 
el yazısı ile sattığım dükkânlar 
yok ettiğim kitaplar, köklü şiirler bıraktım 
onların küllerini sordum yaratıcı bedenime 
kravatımı ters bağladım, bundan kime ne! 

İnanılmaz paralar, işini kaybetmiş 
şairin mal defterine: Vurdum, saydım 
Tozunu attırdım Akdeniz'in, Kızıl Deniz'in 
sızıntım çevreyi kokutan bir beyaz taş üzerinde 
Beni yıkadınız, sonra örttünüz, gerisi bilmem ne! 

Direksiyon mu? O benim işte: 
Dünyamı döndüren, kil içeriği bir toprak üzerinde 
İyi ki örttünüz; küçüldüm, yaşarken görmedim 
ne ne ne! 

Mercan kayalıklarda yüzdüm 
o insan yavrusu yüzgeçlerle 
kanat çırptım, uçtum, aştım silikon vadisini 
Bir kuştum, bir büyük balık: fil foku 
Benden iyisi mi vardı bulut üstünde? 
dalga sırtında, yürüyüşlerde ve izinlerde 
Görmediniz, ömür biçtiniz 
Sonra üstüme basmak için toprak örttünüz 
Hepsi bu işte! 

Sormayacaklar şimdi de : Nereye gittin, neydin? 
Tehlike bağımlısı hadi sen de ... 
Kağıt geri dönüyor yaz artık 
İstenmeyen sayfaları, kalan dürtüleri 
Ben sendim, bu ölü kim? 
doğrusu yaşamak isterdik hep birlikte"

6.
DUA, Düello'yu inceledi.
 15 saat önce · Kitabı okudu · 11 günde

Yıllar yılı
aynı kitabı okudu durdu
Adı
Acılar bilgisi
Acılar bilgisi
Acılar bilgisi
Acılar bilgisi


1949 yılında Ankara'da doğar. Tıp fakültesini bitirip doktor olur. Sade ve hüzün kokan yüzlerce şiir yazar. Bir kaç şiiri, Ezginin Günlüğü grubu tarafından bestelenir. 1987 de Abdi İpekçi Barış Ödülünü alır.

"Sen bu şiiri okurken 
ben belki başka bir şehirde 
ölürüm."

der ve 44 yaşındayken Ankara değilde bir başka şehirde Sivas'ta 1993 yılında yakılarak öldürülen 37 kişiden biri olur. Böyle bir ölümü kendisi de düşünmemiştir eminim.

Şiirlerinde sanki hissetmiştir acı bir ölümü olacağını,
Bir masal yazar ve ölüsünü arar pencereler önünde, halbuki pencereler bile kül olmuştu.



Ve EYLÜL,
Benim ayım, hayata başlama ayım, güzel ayım.

Her gelişinde hazan dolardı içim. Yapraklarım solar, güneşim batar, yağmurlarım içime içime yağar..

Şiirlerde buram buram eylül kokuyordu, eylül kadar hüzün, eylül kadar çaresizlik ve eylül kadar yalnızlık kokuyordu. Kovulup, kovulup tekrar acılara dönülen şiirlerdi bunlar.

Şiirler içine çekiyordu birer birer.

Ansızın'la ay denize düşerdi ve birini hatırlarsınız sizde, eskilerden bir şeyler canlanırdı anılarda.

Ayna şiirinde o büyük aşkınız biterdi ve şarkılar yine hep yarım kalırdı.

Eski fotoğraflar şiirini okuyunca unutulmuş bir akşamda hüzün dolardı yüreğe.

Sonra sizlerde bir gökyüzü ararken anlardınız, acılarınızın aslında umutlarınız olduğunu.

Ve bilir misin sen yanıma gelince de koşuşurdu yıldızlar karanlığa doğru

"Neyse kapatalım sevda konusunu,
Bu böyle hüzündür
Bir gün, bir çözüm ona da bulunur mutlaka"



Ve KARŞI GECE
Tam kitabın ismine uygun gece temalı şiirler ve şiirinde söylediği gibi ömrünün kozalaklarını çok erken zamanda yakmış daha doğrusu yakılmış bir şair.

Sen varsın şimdi bir türkü tutturup ölüme giden.
Yine hayat acıtıyordu seni ve beni ve herkesi...

Yıl 1968 olsun 1993'e gelmesin hayat dursun.

O işçi kız nerelerde acaba hala seni seviyor mu?

Hala karanlık yüzlü adamlar birilerini alıp götürüyor ve yine değişen bir şey yok dünyada

Ve benim içimde de grev fırtınalarının
estirdiği uğultular var artık senden sonra, ondan sonra.

''Her şey geçer,
Aşk da
Acı da geçer''
Dedin, dedin ama geçmedi.



Ve EFLATUN ÖLÜM
https://youtu.be/XvMHhMrpGwA

7.

Psikoloji okumalarıma Freud ile devam. Psikanaliz Üzerine kitabı beklentimin üzerinde çıkan bir kitap oldu. Kitabın en beğendiğim yanı psikanaliz kuramını her yönüyle ele alması oldu. Psikanalizin tarihsel başlangıç süreci, beslendiği kaynaklar, etkilediği bilim dalları vs. bir bütünlük içinde işlendiği için, psikanlizin ve asıl amacının ne olduğunu anlamak çok daha kolay olmuş.

Psikanaliz tarihsel süreçten kökenlerini alan bir kuram. Freud'un insanlık tarihi ve Yunan mitolojisi üzerine yaptığı tefekkürler sonucu ortaya koyduğu bir yöntem diyebiliriz. Psikanaliz ilk ortaya çıktığı zaman dönemin tıp bilimine aykırı olarak, bireylerdeki psikolojik bozukluğun bedenden kaynaklandığı gibi, ruhsal süreçlerden de kaynaklanabileceğini savunmuştur. Dönemin tıp bilimi materyalist felsefe ile düşündüğü için psikolojik belirtilerin tümünün bedenden kaynaklandığını savunmaktaydı. Bu açıdan psikanaliz, psikolojiye yeni bir bakış açısı getirmiş oluyordu. Psikanalizin amacını kısaca özetleyecek olursak; bireyin, içgüdüsel dürtülerinden herhangi birinin doyum isteğini bastırması(ket vurması) sonucu, bu dürtünün kendini günyüzüne çıkaracak başka bir yol bulup semptom vermesiyle oluşan psikolojik rahatsızlıklarda, bireyin bilinçaltına itmiş olduğu bu dürtüyü bilinç düzeyine getirmek ve bu dürtü ile uyumu sağlamaktır. Freud'un görüşüne göre bu dürtü genellikle cinsel dürtüdür. Birey çocukluğunda bu dürtüyü baskılamak zorunda hissetmiş ve cinsel dürtü kendini isteri, nevroz, saplantı vs. diye tanımlanan psikolojik hastalıklar şeklinde göstermeye başlamıştır. Ruhsal süreçte meydana gelen bu olayların detaylı anlatımı Kendi Kendine Psikanaliz ile Ket Vurma kitaplarında bulunmaktadır. O yüzden işin o kısmını Kendi Kendine Psikanaliz ve Ket Vurma kitapları hakkında yaptığım incelemelere havale ediyorum:

#27373734 /> #27430890 />
Freud'un değinmiş olduğu, benim de dikkatimi çeken ilginç bir anektoddan bahsetmek istiyorum. Freud'un öne sürdüğü narsizm denilen bir bensevi bulunmaktadır. Kitapta geçtiği şekliyle: "Ben'in libidoyu kendisinde saklı tuttuğu durumu, Yunan mitolojisinde sudaki hayaline gönlünü kaptıran Narcissus adındaki delikanlıdan kinaye olarak narsizm(bensevi) diye nitelemekteyiz." Bu bensevi sayesinde insan kendisini kainatın odak noktası görmektedir. Freud bunun üç basamak halinde darbe yediğini savunur. Birinci basamakta güneşin ve yıldızların dünyanın etrafında döndüğünü sanan insanoğlu, aslında güneşin dünyadan kat be kat büyük olduğunu ve dünyanın güneşin etrafında döndüğünü öğrenir, bu şekilde narsizm bir miktar kırılmış oluyor. İkinci basmakta kendini hayvanlardan üstün gören insanoğlu, Freud'un doğruluğunu kabul ettiği evrim teorisi ile hayvanlar ile akraba olduğunu öğreniyor ve narsizm bir miktar daha kırılmış oluyor. Üçüncü basamakta Freud devreye giriyor, insanın ruhsal yapısında herşeyin bilinç düzeyinde bulunmadığını ve bilincin kontrolünden mahrum kaldığı bir bilinçaltının bulunduğunu gözler önüne seriyor ve narsizm üçüncü büyük darbesini yemiş bulunuyor.

Ayrıca meraklısına Narcissus kimdir: http://www.wiki-zero.com/...Nzb3NfKG1pdG9sb2ppKQ

Genel itibariyle okuması benim açımdan çok keyifli bir kitaptı. Kitap içinde değinemediğim daha bir çok güzel ve ilgi çekici noktalar var. Psikanalizi tanımak isteyenlere rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir kitaptır.

Psikolojiyle kalın, keyifli okumalar dilerim...

8.

Kitap dört öykünün derlemesinden oluşuyor: Baskın, Orman Kesimi, Rütbesi Düşürülen, Kafkas Tutsağı.
Öykülerde askerlik, savaş, Rus ve Tatar kültürüne ait ögeler yer alıyor.
Tolstoy bu kitabında milliyetçi bir tavır sergileyip yiğitliği, dürüstlüğü ve cesareti övüyor.
Tolstoy’un ahlâk dersleri verdiğini söylemek mümkün. Çünkü tam tersi olan nitelikleri de yeriyor.

Bulgakov’un “Beyaz Muhafız” kitabında şöyle bir kısım vardı: “‘Savaş ve Barış’ı okudum. İşte sana gerçek bir kitap. Çünkü, eski bir yazar bozuntusu tarafından değil, bir topçu subayı tarafından yazılmış.”
Bu alıntıdan da fark edileceği üzere savaşlarla iç içe olan Tolstoy, bolca gözlem yapma imkânı bulmuş. Askerlerin hâl ve davranışlarından, onların ruh hallerine dek birçok şeyi yakınen görüp ustaca betimlemiş.
Birçok Rus askerinin sırf madalya için, şöhret için, rütbe için savaşa katıldıklarını iletiyor ve onların neden savaştığını bile bilmediklerini ekliyor.
Savaşları sorguladığı ufak bir kısım da yer alıyor kitapta. Belki bir “Savaş ve Barış” olacak nitelikte değil kitap; ama savaş psikolojisinin iyi aktarıldığını düşünüyorum.

İyi okumalar dilerim.

9.
MÜNZEVÎ, Masumiyet Müzesi'ni inceledi.
 20 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Bu incelemeyi güzel insan Sylphrena ithaf ediyorum.

Aşk nedir? "İkiyken bir olmaktır." "Şuur bozukluğudur." "Duygularını tatmin etmek için, iki kişinin oynadığı bir oyundur. " gibi cevapları işitiyorum. Aşk, herkese göre değişen bir kavramdır. Bana göre;
Aşk, köz olmuş bir ateşin;
Esen rüzgârla yeniden alevlenmesidir.
Zemheri vaktin doğan güneşin;
Yıkılmış evin çiçekli penceresine değmesidir.

Kemal'in aşkını bilen var mı? Peki, Füsun'u tanıyan var mı? Ben ne biliyordum ne de tanıyordum. Ben, "misafiriniz olmaya geldim," dedim. Onlar da beni kırmayıp, kapılarını bana da açtılar.

Kemal, varlıklı bir ailenin çocuğu; Füsun yoksul bir ailenin kızı... Aralarında bayağı yaş farkı var. Hem aşkın yaşımı olur. Geçenlerde 70 yaşındaki bir dayı, evlendirilmediği için intihar etti. :) Neyse, konumuz dayı değil. Kemal, nişanlanacağı için, yaşadıkları aşk, aralarında bir sır olarak tutuluyor. Bu sır tutulan ilişkilerin nasıl olduğunu az çok hepimiz biliyoruz.
Cinsellik, cinsellik, cinsellik... OP'a kızmak doğru bir şey olmaz. Kitaba göre tarih 1975'i gösteriyor. 75'li dönemlerde çekilen filmlerin konuları da hep cinsellik üzerindeydi. OP, gönderme yapmış olmaz mı?

Raif (K.M.Madonna'daki) ile Kemal'in ruh halini birbirine çok yakın hissettim. Raif'in o boşluğu, Kemal'in 1-2 beden büyüğüydü. Belki Kemal'in boşluğu Raif'in 4-5 katıydı. Bunu düşüneceğim.
Mutluluk, yeni bir adım atmaktır;mutsuzlukta öyle... Yeni bir adım atmak, cesaret işidir. Birçoğumuz bir ağaç gibi, yerimizde sayarak büyüyoruz;baharı gördüğümüz gibi, zemheriyi de görüyoruz. Sonbahar gelince de yapraklarımız bir bir dökülüyor. Kemal, cesaretli biri; yeni bir adım atmaktan korkmuyor; "mutsuz biriyim, yeni bir adım atarsam belki mutlu olurum," diyerek dikenli yollarda yürüyor. "Ayaklarını seven bu yollarda yürümesin," diyor. Kemal'in aşkını tanımaya , Kemal'in mutluluğu için yürüdüğü yol da siz de ona eşlik etmek ister misiniz?

Kitap, İstanbul'da geçiyor. Hem bu kitaba sadece aşk kitabı dersek, büyük bir haksızlık etmiş oluruz. O tarihin Türkiye'sinden de İstanbul'undan da bilgiler veriyor. Bilgi olarak; o tarihin sinemasından, siyasetinden... Doğu karşılaştırması da yapıyor; Nişantaşı, Bebek sosyetelerin üzerinden... Sosyete yaşamını az çok biliyoruz; 2-3 çocuk olduktan sonra evlenen çiftler, bir ömür boyu birlikte yaşayıp hiç evlenmeyenler...OP "bekaret" üzerinde de çok duruyor; kendini düşüncelerini korkmadan da söylüyor; rahatsız olanlar çıkabilir, gayet normal...OP'u suçlamak yerine, biraz da çevremize bakmamız lazım. Romancı, çevresinde yaşanan hadiseleri baz alarak yazar...

OP, bu kitabıyla yazar değil de bir romancı olduğunu bana kanıtladı. Gerek cesaretiyle, gerek kalemiyle, gerek oluşturduğu karakterlerle...
Bir romanın karakterleri, okuyucu için çok önemlidir. Suç ve Ceza'yı okuyan biri, bir balta gördüğünde neden aklına direkt Raskolnikov'u getirdiğini sanıyorsunuz? Dostoyevski'nin kaleminden dolayı...
OP'un oluşturduğu Kemal ve Füsun karakterleri de zihninizde yaşayacak.

10.
özlem, Bir Gencin Dramı'ı inceledi.
 20 saat önce · Beğendi

İnci Hocamın başlattığı " Tolstoy Okuma Etkinliği " kapsamında, Tolstoy'un okuduğum 3'ncü eseri ve onu yeniden okuyabilmek, hakkında birşeyler yazabilmek derin bir nefes gibi...

Bu etkinlik için İnci Hocama ayrıca teşekkür eder, hepimize etkinlik kapsamında Tolstoylu bol bol okumalar dilerim. Ve yine dileğim o ki Tolstoy bize kalbinin kapılarını sonuna kadar açar...


Kemerlerinizi bağladıysanız, uçuşa geçiyoruz :)



... Hafif kırlaşmış saçları ve ona eşlik eden sakallar.. Bilgece bir ifade çıkık elmacık kemiklerinin pembemsi üstünde. Bakışlar keskin, bakışları bir çocuğun bakışları kadar taze..
Ellerinde harflerle Tolstoy, afacan birer periyi tutar gibi.. ve her bir perinin dilini, karakterini ayrı ayrı bilen biri, perilerin ise yüzyıllardır hiçkimseye böylesine derdini ve sevincini açmadığı...
Derin bakışlarındaki o keskinlik ve dünyayı görmüşlükle.. " Hâlâ birşeyler yapılabilir Dünya için " diyor, Tolstoy...

" Gün batıyor, Yıldızlar muhakkak doğacak ve Yaşam için hâlâ güzel birşeyler yapılabilir... "

Ve yaşama o buruk ve çokça ışıklı tebessümüyle kelimelerini bir bir bırakıyor...

...

İvan doğuyor önce siyah mürekkepten, bir sır olarak.. o küçük haliyle, üstelik yenide doğmuşken, kelimelerin diplerinde yaşayan kök şeytanlarını çıkarmaya çalışıyor tüm gücüyle... bu sadece bilek gücünü kapsayan birşey de değil.. Onca " Yapamazsın! Aptal İvan!! " sözlerine rağmen, Sabır ve İnanç gücüyle söküyor kötülüğün köklerini...

İki yolcumuz daha geliyor sonra sayfalara, uzaktan seçilmesede net, iki ihtiyar..
Tanışıyorlar İvanla ve yazarla...

Yolculuk nereye ey dedelerim bu yaşınızda? ve vakit bu kadar geçken? diye söze başlıyor İvan.
Tolstoy, elini çenesine dayamış, kalemini bir köşeye koyup bu derin sohbeti dinliyor. Söylenene göre uzun bir yolculuk varmış ufukta, başka bir kitabın ülkesine varacak bir mesafede bir hac yolculuğu..
Sözü kesiyor dedelerden Efim. Gitmeli diyor, diğer dedemiz Eliseye. Elisey, Efime göre daha yumuşak olan huyuyla ve tebessümüyle: " Elbet gideriz kardeşim, gideceğiz elbet.. " diyerek sözü bitiriyor. Ve hac yolculuğu başlıyor uzun uzun satırlar içinde...

O an birşey ki dikkatini çekiyor Eliseyin.. Vakit dar, Efim, beklemiyor...

Birkaç harf ve özellikle içlerinden oldukça küçük iki harf...
Elisey, dikkatle bakıyor bu ikisine. Mürekkebi daha doğmadan kurumuş, kırılmış bu küçüklüğe...
Yaşıyor! demenin bir iç huzuru... Yaşamalı!! Ve o becerikli elleriyle erzak çantasından ona yol boyunca katık olacak olan mürekkebi çıkarıyor, kalp biçiminde bir cam şişenin içinden. Yanlarına bırakıyor ve güçsüzlüklerine rağmen tüm kelimeler hayat buluyorlar, bir kalpten. Öyle büyük bir hayat ki.. o küçük harflerden biri dahi en kocamanından sarılıyor Eliseye "Dedecimm!!! " diyerek..

Mesafe uzun, yüreğin mesafesi ise kırılmış.. kırıldığı yerden, can bulmuş..
Mesafelerin kumlarına bakıpta Elisey, aynı bilgelikle: " Ziyan yok.. " diyor.

Ve İvan, yazar ile tüm bunlara tanık..
Umuttan bir tanıklık ediliyor...


Tolstoy, kalemini satırlara dokunduruyor yeniden, derin düşünceli, kopkoyu bir damlayla... ve damla düşerken satırlara, birçok harf ve kişi olabilmesi mümkünken üstelik, birbirinden hiç mi hiç ayrı olmayan.. ikiye bölünmüş bir damla yan yana aynı kadere düşüyor... parlak bir mürekkepten varolan Kral Asarhadon ve Kral Layiliye adında...
" İnsanın hırsını işlemeli" diyor Tolstoy ve bunun için parlaklık tacını yükseltmeli!!
Yalnız her seferinde o parlaklık ki kağıtta dağılıveriyor ve tüm bunların içinde bir olan o karakterler...
Derin bir uykudan uyanır gibi hiddetle bağırıyor o an Kral Asarhadon ve kılıcını çekiyor ilk adım olarak. Aynı mürekkebin diğer bir damlası Kral Layiliye, " Dur!!! " diyor.. " Bu hiddet neden?? "
O dur deyiş ki güçlü bir ses, kılıç kırılıyor...

Asarhadonun kalbine dokunuyor sonra Lahiye, kendi kalbine dokunmaktan farksız olarak..
" Ben senim, dur!! "

" İnsan en büyük kötülüğü bir başkasına değil kendine yapar her zaman.. Neden kendini öldürmeye çalışırsın? İnsanlığı yaşatmak mümkünken.. İçindeki o karanlıkla, durmalıyız artık!! "

Koyu mürekkep, taçdaki ve varoluştaki parıltıyla geri çekiliyor...
Satırlarda İnsan lekesi.. Satırlarda geçmişten gelen yük...
...

Tolstoy, bakışları dalgın bir halde batan güneşi izliyor...
Ve kendi duyabileceğini düşündüğü, yaşamın derinden dinlediği bir sesle:

" Herşeye rağmen..
Herşeye rağmen değiştirebilirim. Değiştirebiliriz... "

...

Yeni kelimeler doğarken bir bir, Tolstoy'un bakışları sayfanın en ucunda kalmış bir harfe takılıyor. Görmüş olmalıydı onu daha önce ki neden orada olabilir? Uykuda gibi ama değil... Avuçlarına itinayla koyup o narinliği, sayfanın en beyaz yerine usulca bırakıyor.. ve uyanıyor harf, hüzünlü bir uykudan.
Kalbine bakıyor harfin yazar, o daha doğmadan yüreğinde en koyu haliyle birikmiş mürekkebe..
" Güzel bir kalpte bu karanlık, Aydınlıkla savaştan farksız olmalı " diye düşünüyor..
Güzel bir kalpte...

" Derdin nedir? " diye soruyor narinliğe..
" Böylesine narin oluşunun derdi nedir küçüğüm? "

Sakladığı ve öyle gördüğü çirkinliğini gösteriyor narin Alyoşa.. " Dış görünüşüm bahsettiğiniz değil mi ?" diyor..
" Dış görünüş müdür bir kalbi güzel kılan, Alyoşa? "
Ve Alyoşa bir kelimenin parlayamayacağı kadar, tüm ışığıyla parlıyor sayfada...


Bir başka kelimeler ki yanına gelen, belirsizlik ve uzaklığa rağmen tek bir kelime ulaşabilir Alyoşa'ya.. Alyoşa, sonsuzluk gibi parlak..

Ve satırlara, Dünya'ya, Tolstoyunda dünyasına Işığını bırakıyor derin uykusuyla, küçük bir sonsuzluk olarak...
...

Uzun uzun dalıyor yaşlı bakışları yazarın sonra, uzun uzun dalıyor yağmurla...
" Sayfadan uzak tutmalı bu yağmurları.. Uzak tutmalı ki gözyaşı yeterince ağırdır kelimelerden. " diyor..

O an, uzaklardan Pyator Mihayev isminde bir adam geliyor ve sesleniyor Tolstoy'a:
" Hey Tolstoy! Varoluşum ve kelimeler için teşekkürler ama bu toprakların kökleri epey şeytan dolu ve gördüğüm çabalar yetersiz.. Sence de birşeyler yapmalı değil mi? Ve sen o bakışınla daha geniş görebilmelisin yeryüzünü!! "
Ve sesleniyor aynı zamanda Mihayev, tüm kelimelere de o anda:
" Arkadaşlar! gelin ruhumuzun köklerinde varolan bu karanlığı birbirimizden söküp atalım. Böylesi mümkün, böylesi çözüm... "
Ve doğan, varolan tüm karakterler, Tolstoyun o geniş bakışıyla baktığında, tek bir yumruk gibi mücadele ediyor...
- " Sökülür kötülüğün kökleri bir bir, kaderidir bu onların er geç yaşanan... " -

Yazarın güleç, gülden yüzüyle..
Vakit akşam oluyor,
Yıldızların ışık vakti...

Gülüşüyle, hafif kamburlaşan oturuşunu düzeltip, daha bir ümitle yazmaya devam ediyor Tolstoy...

...

Daha çok yoğunlaşırken kelimeler, gözüne birşey takılıyor yazarın,yeniden.. Bu sefer ki başka bir yerde.. Belli ki uzun zaman önce yazılmış ve tahmin o ki gün ışığı devrinde bakışların durduğu o pencere kenarına bırakılmış.
Bir zarf,
Zarftaki yazıyı okuyor Tolstoy:
Gün ışığından sevgilerle...
...

Zarfa bakışlarla dahil şöyle bir dokunulduğunda, bomboş gibi.. ve bu boşluk aldatmacasında zarfı tesadüf o ya kelimelerin ortasına bırakıyor..
Yazarın fikir topraklarına ve tüm kelimelerin ruhuna alabildiğince bir pembelik yayılıyor o an.. Tıpkı yazarın elmacık kemiklerindeki gibi..

Güneşin alacalı, huzurdan rengi...
...

Beyaz fırfırlı elbisesini sayfadaki pembeliğe her dokundurduğunda minik alevler çıkaran genç bir kadın ve ona dansıyla eşlik eden elmanın diğer yarısı bir kelime.. Şen kahkahalarıyla ve adı asırlık bir masal olan Aşk ile Tolstoy'un topraklarına adım atıyorlar.. Onlar danslarıyla döndükçe yıldızlar beliriyor kağıtta, onlar birbirlerine baktıkça alemler oluşuyor yeniden...

Hissedebilen her yüreğin suretinde o huzurdan gülümseme.
Ve herşey alabildiğine güzel...
Umutlu.

Tam bu esnada, olmaması gereken olur ya bazen.. bir gümbürtü sayfalar arasında ve tam ortasında.. Cehennemden bir çukur açılan ve o çukurdan çıkan bir asker, yitirmiş ışığını ve ona katılan dünya karanlığıyla gelen..
Her adım kopkoyu.. Güneş hatırasındaki her pembelik, erken gelen bir kış hüznünde.

Gençlerin elleri ki ayrılır bu gürültüde.. Işıkları kalbinin en derin yarıklarına gömülü..
...

Bırakmak istiyor kalemi Tolstoy,
tüm olan bitene bakıyor son defa...
Güneşin mektuba da dahil..
ve diyor: "Devam edebilirim hâlâ, devam etmeli.. "

- " Ayrılık ki hayatın bir parçası ve o da kavuşmak kadar bu satırlarda hak sahibi... -

Yazıyor Tolstoy, yazmanın gücüne inanarak...

...

Karanlıktan gelenler bu inancı farketmiş olacak ki, karanlıklarını sahipsiz bırakıp.. satırlara tırmanmaya karar veriyorlar..
Bir kök gibi.. ve sesleniyorlar:
" İşte kardeşlerim! Bu topraklar bizimdir. Bu yeryüzü.. Bu karanlıktan ışığımız!!!
Ve en büyük düşmanımız, karşınızdaki İnsanlıktır! "

Tüm karakterler ve kökler karşılaşıyor bir mürekkeple..
Yazar, istese dağıtabilir mürekkebiyle ama karışmıyor ruhlardaki kadere, ışığa inanıyor ve tanık olup biten herşeye....

...
Güneşin selamı çok daha parlak..
geriye küçük bir not, köklerden kalan..
Not da büyükçe bir harita.. Haritada iki küçük insan..
Tanıdık..
Adem ile Havva.

Şaşkınlık ve korku hükümsürerken ve dinlerken inine çekilen karanlık..
Daha güçlü yazmalı! diyor Tolstoy
Yazıyor...
...
Kalemine bakıyor bir an, mürekkebin içindeki yıldızlar uykulu.. dinlenmeli..
" Yazmalı " diyor Tolstoy ve başka bir uykuya kadar son defa parlıyorlar..
...

Bir gencin dramı düşüyor satır sonlarına, son defa.. Yazarın ışıklı ve yorgun nefesiyle, aynı ışıktan kopmuş bir mürekkeple..
Ve sanki bu bütünlük kahramanın kaderi olmuş gibi sancılarla doğuyor Yevgeniy.
Ruhunda Tolstoy'dan en büyük bir payda.
Ayakları kelimeler topraklarında bata çıka yürüyor.. o tatlı turuncuya ve köklerdeki karanlıkta kanayarak..
Bir " Neden? " bırakıyor ardında..
..
Acı dolu gözlerle Tolstoy'a bakıyor...
Tolstoy'da ona..

ve sayfanın sonunda tüm sancıları ve insan yaralarıyla, günahlarıyla bir derin uykuya daha dalınıyor...

...

Dışarıda cırcır böceklerinin sesi..
Hava hâlâ huzurlu ve bir yazarın kalbinde Tüm kelimelerin insanlık derdi...

İnsanlarına bakıyor, o küçük inançlarına..

Kapatmıyor kitabı..

Dinlenmeliler, diyor,
Yıldızlarla...

Yarın, Güneş doğacak nasıl olsa...

" https://soundcloud.com/hf112233/ab6ddn01pyg7 "
*****

Gözlerinize ve Yüreklerinize Sağlık..
Kitapların huzuruyla kalın :)

11.
Monna Rosa, Otuz Beş Yaş'ı inceledi.
16 saat önce · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · Puan vermedi

Bir kere misafire çıkmış adın
İstesen de istemesen de gideceksin

Kısa bir süreliğine konuk olduğum bu kitapta benim de yolculuğum buraya kadarmış. Bana müsaade sevgili Cahit abicim istemeyerek de olsa gidiyorum, misafirim nihayetinde.


...


Henüz liseye gidiyordum, şuan tam olarak aklımda değil kaçıncı sınıf olduğum, bir gün edebiyat dersinin birinde sayfayı boydan boya kaplamış bir şiir, bir siir ki Allah'ım bir insanın üzerinde böyle tesir eder. O gün o derste tekrar tekrar okunmakla kalmamış gün boyu zihnimin içinde kilitlenip kalmıştı siirin mısraları.

Desem ki sen benim için,
Hava kadar lâzım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;

 Gözlerimin baktığı her yerde sanki kitabın sayfası duruyordu. Geçen her gün bu şiirin etkisinden çıkamamıştım. Tabi insan düşünüyor neden böyle bir tesir etti, bir şey mi hatıra getirdi acaba?
Evet o günler fikrimden çıkmayan bir kişi vardı, bana sanki onu anlatıyordu dizeleri.

Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini...
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,

Bir gün gidip kitabını bulup tüm şiirlerini okumak geldi aklıma. Kitabı karıştırırken otuz beş yaş şiirini gördüm. Henüz otuzlu yaşlarında olan  canım anneme bu şiiri okumuştum o kadar beğenmiş olacak ki ömrü hayatında eline kitap almamış annem bu şiiri ezberlemek istemişti. Beraber oturup ezberlemiştik.


Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Bu şiir onun çileli hayatına değinmiş olcak. "Benim mi Allahim bu çizgili yüz" derdim, o hemen "Ya gözler altındaki mor halkalar" derdi.Yaklaşık iki hafta önce aldığım kitapların arasından bu kitap çıkınca annemle yüzümüzde bir tebessüm oluştu. Yine mi dedi, evet annecim tekrar okumak istiyorum dedim.

Son olarak bu güzel sitede tanıştığım benim için gerçekten önemli bir dost ,sırdaş bazen bir yol gösterici tam bir incelik, naiflik örneği olan sevgili Kübra ile aynı anda okumaya başladık hem de birbirimizden habersiz. Görüyorsunuz işte bende bir çok  güzel hatırası olan bu kitabı inceleme konusunda kendimi yeterli bulmasam da bu kitap hakkında birşeyler yazmadan geçemezdim.


Cahit Sıtkı.

'Sanat için sanat' ilkesine bağlı olarak şiirler yazmıştır . Ona göre şiir, kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır. Vezin ve kafiyeden kopmamış; ama ölçülü veya serbest, her türlü şiirin güzel olabileceği inancını taşımıştır ve gercekten de  her iki türlü de çok güzel siirler yazmistir Açık ve sade bir üslubu vardır. Durup düşünmüyorsun acaba ne demek istiyor diye .Çoğu gerçeğe bağlı olan mecazları, derin, karışık ve şaşırtıcı değildir. Uzak çağrışımlara ve hayal oyunlarına pek itibar etmemiştir. Zaman zaman bazı imaj ve sembollere,kapalı anlatıma  başvurmuştur. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer vermiş, nedense hep ölümün üstüne gitmiştir.
Bu onu anlatan akademik cümleler bir de benim onda gördüklerim var. Bu güzel şair, sadece ölümü ve yaşama sevincini anlatmıyor; kaygıyı, umudu, denizi, gökyüzünü, kuşları, ağaçları...


Kitabı okurken kimi zaman Cahit Sıtkı bana yanlız olmadığımı söyledi, bir arkadaş gibi öğüt verdi. Yanlızlıktan şikayet ederken aşağıdaki şiiri bana bir ilaç gibi geldi:

Can yoldaşın olmazsa olmasın,
Yalnızım diye hayıflanmayasın.
Eğilmiş üstüne gökyüzü masmavi;
Bir anne şefkatine müsavi;
Üç adım ötede deniz;
Dosttur ne öfkesi ne durgunluğu sebepsiz.
Bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara;
Ağaç yaprak verir sır vermez rüzgâra.
Ve kış yaz
Dalda kuş eksik olmaz.
Dağ başında duman..


Belki ölümü en güzel otuz beş yaş şiirinde anlatmış olsa da bu şiirde ölümü kendi nezdinde basitleştirmiş, ki ben nedense ölüm konusunu işlediği bu şiiri daha çok beğendim.

Selâ verildiğine göre
Câmi-i kebîr minaresinde,
Günlerden Cuma olmadığı halde,
 Muhakkak ölü var mahallede.
 İşte!
Olup olacağımız bu cenaze;
Geçiyor caddeden vakur ve sâde,
Dalgalar misâli omuzlar üzerinde

İnsanı en iyi kendisini bilir, o kendisini de anlatıyor bir şiirinde:

Ben aşk adamıyım,
Sevmeye geldim insanları,
Gönlümle, elimle, kafamla sevmeye;
Hesapsız, karşılıksız,
Ayrılık gayrılık gözetmeden.
 Gün gelip gidersem şayet,
Öyle severekten gideceğim ki,

Kimi zamanda onun kaygılarına tanık oldum:

Ben ölürsem ölürüm, bir şey değil;
Ne olursa garip eşyama olur.
Bir hayır sahibi çıkar mı dersin,
Mektuplarımı iade edecek?
Ya kitaplarım, ya şiir defterim?
Yanarım bakkal eline düşerse.
Kim bilir bu döşekte kimler yatar,
Hangi rüyaları örter bu yorgan!
El sırtında böyle zarif duramaz,
Ismarlamadır elbisem, pardösüm;
Her ayağa göre değil kunduram;
Bu kravat ben bağladıkça güzeldir;
Bu şapkayı kimse böyle giyemez.

Cahit Sıtkı sıcacık bir şair, bu kitabı onun bütün şiirlerini içinde bulunduruyor ben beğenerek okudum umarım siz de beğenirsiniz,
Sevgilerle kalın.

12.
Mehmet Y., Ve Sen Kuş Olur Gidersin'i inceledi.
 19 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

İlginç bir kitaptı. Şöyle ki, kitabı okumaya başladığımda mesai arkadaşım ne okuduğumu sordu. Ona ‘bir deneme kitabı okuduğumu’ söyledim. Gerçekten öyle düşünüyordum. Çünkü kitap adeta bir deneme gibi başladı. Ancak sonrasında bir romana ya da uzun hikayeye evrildi.

Kitapta çok sayıda aforizma var. Bazılarının altını çizdim. Kendini okutabilen bir eserdi. Başarılı...

Kendimden çok şey buldum diyebilirim. Bu bulmuş olmak, illa da kendi hayatımdan bir şeyler bulmak değil. Kendi yazarlık tecrübemden söz ediyorum. Anlatım tarzını, kelime yapısını, üslubunu benim Bir Gün adlı uzun hikayeme çok benzettim. Hatta, son cümlesi ‘Susuyor olmam, acı çekmediğim anlamına gelmez..’ aklıma hemen benim Bir Gün’deki ‘Susuyorsam, bil ki, seni düşünüyorumdur’ cümlesini getirdi. Yine iki hikayede kahramanların ruh halleri birbirine çok benziyordu. İkisi de aşk acısı çeken, yalnızlıktan hoşlanan, içlerine kapanık, kendilerince dindarlık anlayışları olan ama illa da suskun tiplerdi. Öyle ki, bazen Ve Sen Kuş Olur Gidersin’i gençlik yıllarımda ben yazmışım gibi hissettiğim oldu. Öğrendiğime göre bu eser Tarık Tufan’ın 25-26 yaş eseriymiş ve basıldığında 30 yaşlarındaymış. Benim Bir Gün de öyleydi. Ve son olarak, eserin takıldığı, eksik kaldığı kısımları da yine Bir Gün’e benzettim. Aynı acemilikleri yapmışız yani…

Şimal Hanım’ın yönlendirmesi ile okudum bu kitabı. İlk Tarık Tufan kitabımdı. Ama aslında bunu alırken ikincisini de almıştım zaten. Sırada Şanzelize Düğün Salonu var. Pek yakında...