1.
Semih, Ah Biz Ödlek Aydınlar'ı inceledi.
7 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · 9/10 puan

Aziz Nesin'in okuduğum 3. kitabı oldu. Daha önce okuduğum iki kitabı da kendi tabiri ile gülmece eserlerdi. Bu kitap ise, deneme türündeki yazılarından, konferans konuşmalarından, ödül törenlerindeki konuşmalarından ve gazete-dergi yazılarından oluşan bir eser. Kitabın son kısımlarında başka ülkelerin dillerine çevrilen kitaplarının önsözlerine yer verilmiş. Açıkçası bu önsöz kısmını biraz gereksiz buldum. Olmasaydı da olurdu. Ya da "Aziz Nesin'in Önsözleri" olarak başka bir kitap haline getirilebilirdi. Tabii bu benim şahsi fikrim.

Kitap farklı farklı konuların işlendiği deneme türündeki yazılardan oluştuğu için incelemeyi bir bütünlük içerisinde yapmak pek mümkün değil. Bu nedenle şimdiden uyarayım, biraz savruk bir inceleme olacak. Haydi başlayalım.

Kitabın önsözünde Aziz Nesin şöyle bir cümle kuruyor: "Ben herkesçe ve herkesin kendi alıcı anteninin gücüne göre, kolay anlaşılmak isteyen bir yazarım." Bu cümle Aziz Nesin'in ne amaçla yazdığını ve dilinin neden bu kadar edebilikten yoksun olduğunu anlamamıza yeter sanırım. Ayrıca kitabın içerisinde Aziz Nesin özeleştirilerine de çokça yer vermiş ve üstat birçok yerde kendisini acımasızca eleştirmekten kaçınmamış. Hatta bir yerde şöyle diyor: "Çalakalem yazdığımı söyleyenler haklıdırlar."

Aziz Nesin'in gülmece eserlerine yer vermediği bu kitabında birçok yerde "ölüm" konusu üzerine ciddi ciddi eğildiğini fark ettim. Gerçekten de birçok yazısının alt metninde ölüme dair ince cümleler bulmak mümkün.Benim de son zamanlarda sıkça üzerine düşündüğüm bir konu olduğu için cımbızla çekmem daha kolay oldu sanırım. Mesela ölümün, bir insanın ulaşabileceği en üst düzey, en yüce ve en ulu yer olduğunu düşünüyor yazarımız. İşte sen tam olarak oradasın sevgili Aziz Nesin.

Yine kitabın içerisinde sanata, sinemaya ve tiyatroya dair Aziz Nesin'in eleştirilerine çokça yer verdiğini görüyoruz. Ancak bu noktada Aziz Nesin'in kuru bir eleştirmen olarak eleştiri yapıp kenara çekilmediğini, yapıcı eleştirilerinin akabinde çözüm önerilerini de sunduğunu görüyoruz. Tam da şimdilerde ihtiyacımız olduğu gibi...

Kitabın en beğendiğim kısmı ise, Atatürkçülüğün heykel dikmek olmadığının, hatta heykel dikmenin Atatürkçülüğe taban tabana zıt bir davranış olduğunun, heykel dikmek için harcanacak paranın okul yapımına harcanmasının daha doğru olduğunun, ülkece ihtiyacımız olanın heykeller değil eğitim ve üretim olduğunun ifade edildiği kısımdı. Ne kadar da doğru bir eleştiri...

Yazımın geri kalan kısmında, geçen sefer yaptığım gibi yine başımdan geçen bir anı ile yazımı sonlandırmak istiyorum. Bu sefer ise yakın zamanda başıma gelen şaşırtıcı bir olayı size anlatacağım. Ancak şimdiden ön yargılarınızı bir kenara bırakmanızı istiyorum sizden.

Bildiğiniz üzere, şu anki olağanüstü hal döneminde 695 ve 696 sayılı KHK'lar ile taşeron işçilere kadrolu işçi olma imkanı sağlandı. Fakat bunun için idari kurumlar elbette belli başlı sebepler arıyor. Bunlardan birisi de işçinin hüküm giymemiş olması... Geçen hafta ofisimize bir vatandaş geldi ve yayınlanan KHK'lardan sonra kendisinin kadrolu işçi yapılmadığını, buna sebep olarak da eskiden hüküm giymiş olmasının gösterildiğini söyledi. Haline üzüldüm tabii. Sonra hangi suçtan dolayı hüküm giydiğini sorduğumda, eski Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin vermiş olduğu bir karar sonucu hüküm giydiğini söyledi. Mahkemenin ismini duyunca şüphelendim ve sebebini tekrar sordum. Çünkü DGM'ler klasik mahkemeler gibi işlemiyordu. Soruma vatandaşın verdiği cevap manidardı. Sivas olaylarından dolayı hüküm giydiğini, aslında suçsuz olduğunu; fakat yoldan geçerken onu da aldıklarını ifade etti... Bu esnada gözüm gayriihtiyari çantama gitti. Çünkü çantamın içerisinde okuduğum bir Aziz Nesin kitabı bulunuyordu. Acaba çantamda Aziz Nesin kitabı olduğunu bilseydi dilekçesini yazdırmak için bana gelir miydi, hiç sanmıyorum. Hatta arkasına bakmadan çıkıp gideceğine de eminim. Neyse, konuyu derinleştirmeden vatandaşın isteğini yerine getirerek dilekçesini yazdım ve gönderdim. Sonuçta bizim işimiz bu.

Peki bu anıyı neden anlattım? Şimdi eminim içinizde birçok kişi o dilekçeyi neden yazdığımı sorgulayacak ve dilekçeyi yazmadan adamı kovmamın daha doğru bir davranış olduğunu söyleyecek. Ancak ben sizin gibi düşünmüyorum. Hatta Aziz Nesin'in de bunu isteyeceğine pek emin değilim. Çünkü o her zaman doğru bildiğini savunmuş ve asla yanlışa yanlışla karşılık vermemiş bir adam...

Netice itibarıyla Aziz Nesin'i gülmece eserlerinin dışında da tanımak isteyen benim gibi okurların kesinlikle okuması gereken bir eser.

2.
Moira, Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu'yu inceledi.
 19 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

Valerie Solanas,acılarla dolu ve kitapta da denildiği kadar şanssız bir kadın.Hayat hikayesini okudukça hiç mi mutlu olmadı ki bu kadın diye düşündüm açıkçası.
5 yaşında babasının tacizine uğrayan,15 yaşında evden kaçıp hamile kalan sonrasında ise okulunu bitirip seks işçiliği ve dilenerek hayatını devam ettirmeye çalışan bir kadın ve sokakta yaşıyor.Aslında tüm bu yaşadıkları kitabı anlamam konusunda bana yardım etti.
Bu kitaba nasıl yorum yapılır açıkçası çok zor.Yazar için 20.yüzyılın feminist hareketinin önde gelen ismi denilse de,feminist tanımlamasına çok aykırı düşünceleri olduğunu kitabı okuyunca anladım.
Hiçbir şey de genelleme yapılmasını sevmiyorum ve kitapta Erillerle ilgili yapılan bu genelleme beni son derece rahatsız etti.
Kitabı sadece merak ettiğim için okudum ama okuyun diyemeyeğim isteyen okuyabilir...

3.
DUA, Ve Aşktan Olacak Ölümüm'ü inceledi.
 5 saat önce · 8/10 puan

Her adımda ölmek isteyen bir adam var ve ölünce sevememekten korkuyor. Hem ölmek istiyor hem istemiyor. Ayrıca hem severken hem yerebiliyor. Bazen agresif, isyankar ve sevecen olabiliyor. Şair kendi iç dünyasına bir yolculuk yapıyor ve bu yolculuğunu oluşturan kelimeleri hiç zorlamadan sıralıyor. Seçme şiirler olduğu için, şiirler özel olarak aşk ve ölüm üzerine seçilmiş. Şiirler tek başına konu ve yapı olarak güzeldi. Özellikle bazı şiirleri gerçekten şiir gibi şiirdi tekrar okumak isterim.

Fakat Pablo Neruda yı tanımak için bu kitap yanlış bir seçim. Hayat hikayesi, düşünceleri, eserleri kitabı hazırlayan kişinin yazıları derken fazla detaylıca anlatılmış ki bu bölümler kitabın yarısını kaplamış geriye az sayıda şiir kalmış. Şiir seçimi yapan kişi veya kişiler şiirleri pek güzel sıralayamamış. Bu durum yayınevi kaynaklı olabilir. Beş altı aşk ölüm şiirinin arasına farklı türde bir şiir eklenmiş ve tam ruh dünyanız ölüme ve aşka gelmişken rotayı ters bir yöne çevirmek zorunda kalıyorsunuz. Sonra tekrar aşk ve ölüm şiirleri. Seçki seçkiye benzememiş. Bölümlere ayrılsa ve daha fazla şiire yer verilse çok daha hoş olabilirdi. Sırf ismine uyumlu olması adına biraz zorlama olmuş. Bu sebeple isme aldanıp kitap almamak gerektiğini bir kez daha kendime hatırlatmak istiyorum.

4.
LâMekan, Küçük Kara Balık'ı inceledi.
10 saat önce · Puan vermedi

Küçük kara balık özgür ruhlu küçük kahramanımız.Çoğumuzun içinde bulunduğu düzene kendi düzeninde başkaldıran minik balık.Masal tadında bi hikaye .Yazarın samimiyeti de olunca daha da harmanlamış. Okurken bazı yerlerinde çok güldüm.Ve bir masaldan ders çıkarılacak çok söz var

Herşeyin bir başı, bir de sonu vardır. Tıpkı günün, gecenin; ayın, yılın bir sonu bir başı olduğu gibi

Bazı şeyler fazlasıyla özetlenmiş.

5.

Hayatını, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’ni “Tanıyıncaya Kadar” ve “Tanıdıktan Sonra” diye iki ana bölüme ayıran Necip Fazıl, Efendisine doğru kendisini cezbeden hâdiseleri de mânâlandırdığı otobiyografik eseri “O Ve Ben”i 1975’de şöyle takdim etmiştir:

“Bu eser, dünyaya gelişimden bugüne kadar en hususî renkleri, çizgileri ve sesleriyle hayatımın hikâyesi ve asıl O’nu tanıdıktan sonra mânasını anlamaya başladığım vücut hikmetinin bende tecelli eden yakıcı ifadesidir. Bu bakımdan, kendilerini görünceye kadar malik olabildiğim birbuçuk esere nisbetle bugün 60 cildi aşan ve hepsini birden o nura borçlu bildiğim eserler arasında, şimdikini, baş köşeye oturtulması lâzım ve en mahrem iç ve dış iklimlere doğru bir belirtiş olarak takdim ederim.”

Hayatında hep bir arayış içinde olan Necip Fazıl, nihayet aradığını bulduracak kişinin huzuruna doğru gidiyor. Bir vapur gezintisinde başlayan yolculuk, Beyoğlu'ndaki Ağa Camii'nde Abdülhakim Arvasi Hazretleri'nin yanına varıyor. Yıllardır bunun çilesini çekmiş ve nihayet bulmuştu. Necip Fazıl'ı şimdi de 'ne yapacağı' telaşı sarıyor. Hayatı boyunca hep telaşlı bir insandır aslında, dertlidir. Bir insanın hayatını bir uçtan diğer uca çevirmesi oldukça zor olsa gerek. Necip Fazıl da bu düşünce girdabının içinde en nihayetinde 'benim güzel efendim' diye bahsettiği, bizim Necip Fazıl'ı bu halde tanımamıza vesile olan Abdülhakim Arvasi'yle tanışıyor. Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi'ye duyduğu hayranlığı anlatıyor.

Sokrat ın yaptığı gibi, insanları eteklerinden çekip:
- Hey, Nereye?..

Diye haykırmak ve:

- Her şey yanlış; her şey yeni baştan ele alınmaya ve inşa edilmeye muhtaç!.. Bizim dışarıda aradığımız güneş, cebimizde kayıp...


Bendeki her kıymet onun , her suç nefsimin...

Okyanuslar gibi dalgalanan çamur nefsimi yüksük yüksük süzmeye memurdum.

Şeriat falakasına yatırmadan nefsi, hiç bir oluşa yol yok...

Kitabın bir bölümünde Peygamber efendimiz (s.a.v) 'in neden Yâ ( M......!) yazdığını anlatıyor. İşte size ismi hakkında bilgi:

Varlığın Tâcına dair, Zonguldak 'ta yazdığım yazı şöyle başlıyor :

_Yâ (M....! )

Noktalı yerde O'nun ismi, hâs ismi... Mukaddes hâs isim... Yâni mukaddes isme, nidâ siygasiyle hitap ediyordum.

<<- Onu çıkar oradan, buyurdular; Allah Resûlüne, hâs ismiyle ve nida siygasiyle hitap olunmaz.>>

- Niçin efendim?

<<- Hayâ meselesi !.. Allah bile Kûr'ânında, Sevgilisine, hâs ismiyle nidâ ederek hitap etmesi.>>

Büyük sır karşısında yandım, kül oldum. Bizzat Allah'ın haya gösterdiği sır...

- Kur'ânın hiçbir yerinde böyle bir yok mu?

Kısa ve sert

<< - Hiçbir yerinde!..>>

Gerçekten << de ki>> mânası << gûl >> kelimesiyle başlayan bir çok âyette, bu hitaptan sonra isim gelmediği, gözümün önünde geciverdi. Buna karşılık, birçok tefsircinin << de ki yâ M.......!>> diye kullandıkları klişelerdeki kabalık içimi burkuttu.

O ve Ben Necip Fazıl'ın iç dünyasının sıkıntılı halden, huzura kavuşma halini adım adım anlatıyor bizlere.

İlk defa otobiyografik bir kitap okudum. Sıkıcı değildi. Aksine akıcı ve anlaşılır şekilde anlatılmıştır. Necip Fazıl 'ı tanımakta isteyenler bu kitabın dan başlayabilir. Hayatı hakkında bir çok bilgi barındırmaktadır.

6.
Uğur Ukut, Kara Yağmur'u inceledi.
 Dün 00:17 · Kitabı okudu · 18 günde · Beğendi · Puan vermedi

Karlsruhe güzel bir kent. 30 saniye içinde ölümün beşiği, insanlığın, insanlığa en büyük dersi oluyor. Bulutları bile dumanıyla karartıp kara bir yağmur yağdıran 500 kilotonluk bir nükleer patlama. Sağ kalan yok. Ikiyuzbin olu ve gelecek yıllardaki yüzbinlerce hasta insanı şimdiden ölmüş sayabiliriz.

Yazarın basit anlatımı (çevirmen kaynaklı da olabilir) nedeni ile insanı içine hapsedemeyen, konusu ve kurgusuyla oldukça üst düzey bir kitap okumuş olursunuz. Az tasvir kitabı çok basitlestiriyor. Okuduğum sahneleri daha önce izledigim filmlerden canlandirdim gozumde. Caddeleri adlariyla degil tasvirleri ile tanimak isterdim. Ayni olay Ahmet Umit kitaplarinda da söz konusu.
Nükleer felaket sonrası insanlar ne yapabilir? Nereye sığınır, nereden yardım bulur, psikolojisi ne olur? Güvenlik adına körüklenen ırkçılık.
Irkçılık insanın varlığıyla ruhuna yerleşmiş ve asla kurtulamayacağı bir hastalık sanırım. Her zaman da geçici olarak buyuk kitleleri harekete gecirmeyi basarabilen bir olgu. Milliyetçilik duvarını aşarsanız karşımıza faşizm ve diğer adıyla ırkçılık çıkar ki bunu da bu kitapta fevkalede görüyoruz. Insani nasıl değerlerinden uzaklaştırıp alcaltabilir çok net.
Bir diğer boyutu da terörizm. Ileride olmasi muhtemel bir saldiri. Cunku gerek yasal gerek yasa dışı silah ticaretinin vardığı boyut gercekten ürkütücü.
Şimdilik bu kadar, gerisi kitapta. Okumaya değer bence.

7.
Lâlcivert, Kaçan Ayna'yı inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · Puan vermedi

Bazı kitaplar güzeldir keyifle okursunuz, bazı kitaplar etkileyicidir her duyguyu hissedersiniz, kitabın içine girersiniz adeta… Fakat bazı kitaplar da vardır ki derin izler bırakır okuyucusunda. Hayatı boyunca yanında taşıyacağı imgeler bırakır okuyanına…

İşte bu kitap öyle. Hepimizin yaşadığı fakat farkında bile olmadığı iç çatışmaları simgeleştirip hikaye adı altında sunuyor bizlere…

Biz insanlar gerçekten çok garip varlıklarız. Bir hayatı yaşıyoruz fakat kendimizi tanımadan. Kendimizi tanımaya kalktığımızda ve varlığımızı sorgulamaya kalktığımızda ise bitmek bilmez, dibi görünmez bir kuyunun içinde buluyoruz kendimizi.

Soru basit, iki kelime sadece: Ben kimim?

Var mı acaba bu soruya cevap verebilen? Ya da bu soruyu zaman çizgisinden soyutlayabilen?

-Ben kimdim, kimim, kim olacağım, kim olmalıyım, kim olabilirim….?

Peki ya toplum, çevre, ‘diğer’leri ?

-Ben A (B, C, D..) için kimdim, kimim, kim olacağım, kim olmalıyım, kim olabilirim….?

Pandoranın kutusu gibi…

Giovanni Papini bu kitabında bu kutuyu ucundan gösteriyor bizlere. Kutuyu açmayı ise bizlere bırakıyor. Bir su yansımasındaki ‘geçmiş ben’imizle karşılaştırıyor mesela bizleri. ‘Ben’in en büyük düşmanının yine ‘ben’ olacağını gösteriyor. Nefretin bir zaman çizgisiyle ‘ben’de başlayıp ‘ben’de bittiğini anlatıyor. ‘Ben’ den kaçmak isteyip de kaçamayışımızı anlatıyor…

Geçmişi öldürmek, geçmişin prangalarından kurtulmak, sizce özgürleştirir mi insanı? Yoksa daha da mı sıkar kelepçelerini? Katlanamadığımız geçmişin varlığı mı yokluğu mu daha sancılıdır?

‘Ben’ olmak geçmişle bir bütün müdür? Yoksa sadece şimdiden ibaret midir ‘ben’?
Kitaptaki her hikaye çok derin sorgulamalar içeriyor. Fakat benim genel bağlamda ortak bulduğum iki genel kavram vardı: ‘ben’ ve ‘zaman’. Bunların yanına kimi hikayelerde ‘ölüm’ ve ‘yaşam’ eşlik etti.

Ben kitabı okurken çok büyük keyif aldım. Soru sormanın, doğru soruyu sormanın verdiği keyfin bazen cevaplardan daha tatmin edici olduğunu düşündüm okurken. Sayfaların kenarına köşesine çirkin el yazımla bir dolu soru yazdım, soruları yazdıkça hem rahatladım hem bunaldım. Biraz da mazoşist gibi hissettim kendimi. Rahatsız oldukça, sorular açık seçik acımasızca yüzüme çarpıldıkça, ‘ben’in çukurlarına düştükçe daha çok okumak istedim.

Buna benzer ‘bir ben var bende, benden içeri’ tarzı duyguları yeri bende bir ayrı olan Miguel de Unamuno’nun Sis’inde ve Luigi Pirandello’nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi’nde yaşamıştım daha önce. Zaten birkaç hikayede direk bu kitaplar geldi aklıma, benzer sorgulamalara değindiklerinden dolayı.

Papini’den okuduğum ilk kitaptı ama son olmayacağını biliyorum… Felsefi sorgulamalarla bezenmiş, bir hikaye deneyimi yaşamak istiyorsanız siz de bu kitabı kesinlikle okumalısınız :)

8.
inci, Toprak Ana'yı inceledi.
 5 saat önce

Toprak Ana...Savaşın dehşetli ikliminin oradan oraya acımasızca savurmaya çalıştığı sancılı bir anne olan Tolgonay'in bağrından acımasızca koparilan yasamlarin destansı hikayelerine yutkunarak şahit olacaksınız .


Savaş ...Hangi kelime onun hasarlarinin,yuttuklarinin,
doymakbilmezliginin ,acimasizliginin ,
gaddarliginin karşılığı olabilir ki ? Sadece kelimesi bile yüreğimden kocaman bir şeyler koparıyor oburcasina.Gözümden yaşlar gerceklesebilecek bütünün resmini hemen algilarcasina su ile yangını söndürmeye acele edercesine akmaya başlıyor.
Savaş;açlığın ,ciplakligin ,yoksullugun ,
hastalıkların ,ölümlerin büyük resmi maalesef .
Renksiz ,Siyah beyaz ...Çalınmış hayatlar ,tarumar edilmiş yuvalar,koparılmış sevgiler ,yıkılmış umutlar kadrajda nasıl tebessüm edebilir ki ,elbette ki acının ,hüznün,gözyaşının rengi siyah beyaz olacak .


İşte Tolgonay Ana da böylesine tarifsiz acılar eşliğinde aynı kaderi paylaştığı,kendi kanından ve canından üç oğlunu ve eşini emanet ettiği ; bağrında tarihin kanlı ayak izlerine şahitlik etmiş ,uğruna nice canlar
gömülü, birikmiş hasretlere,acılara şefkatiyle kucak açmış olan Toprak Ana ile dertleserek teselli bulacaktır.Ikisi de canından kanından bağlı olduklariyla koparilarak delik deşik edilmiş,sahip olduklarından mahrum bırakılarak kimsesizlige terk edilmiş ,yakın bağ kurduklarindan ekinsiz bırakılarak kan kaybetmiş ,canları hiçe sayilarak ayaklar altında acımasızca ezilmiş ,çıplak ,yüreği yetim kalmış ortak kadere sahip iki Ana ...Tolganay Ana hayatın indirdiği tüm darbelere rağmen Toprak Ana 'nin yüreğiyle hayat bulacak ,sohbetiyle yaralarını iyileştirmeye ,dindirmeye çalışacaktır .




Nefretin artık toplumda maya tuttuğu,her seyin savaş mantığı ile çözülür hale geldiği bir zamanda ;savaş azginlasmis pencesiyle tüm hayatlara ,özgürlüklere tüm yirticiliğiyla sahip olmaya çalışacak ,kimsenin gözünün yaşına bakmadan hayalleri ,umutları, biricik hikayelerini yutup yok sayacaktir.En küçük bir buğday tanesini,hatta çocukların bir kaşık çorbasını bile tikinmakla beslediği doymakbilmezligiyle yeryüzünü bir cehenneme cevirecektir .Böylesi bir cehennemde tüm erkekler orduya katılmış ,kalanların ise sakat ve hasta olduğu bir coğrafyada ; takati kesilen,
dünyanın bunca ağrısını kendi yüreğinde taşıyan Tolgonay Ana ,Aliman gibi kadınlar ,genç kızlar,çocuklar ,beli bükülmüş yaşlılar bile ordunun aç kalmaması için,milletini yaşatma sevdası uğruna,başkaları çekmesin diye kendileri çekmeye razı, kendi yaşamlarını feda ederek canla başla,gözyaşları içinde zafer bekleyisleri agitlari ile sıkıntılı bekleyislerle ,tum dayanılmaz yorgunluklariyla,agaran saçları ,yetimleri pahasına mutluluğun kirintisinin yuvalarını senlendirecegi aydınlık günler hatrına , canlarını dişlerine takarak çalışacaklardir.




Cengiz Aytmatov bu eseriyle bir kez daha gönlümü fethetti.Tahlillerindeki anlatımıyla derinden etkilemeyi başardı yine.Yaşadığı coğrafyanın sıkıntılariyla ,acilariyla dertlenmis ,hikayelerinin gücünü destansı bir tat ile birleştirerek kelimeleriyle resmetmis gercek manada adeta yaşayarak okuduğum bir eser oldu Toprak Ana .Sanki o savaşı yaşayan bendim .Kendi acısına rağmen baskalarina ümit soluklayan bendim.Yoksullugun bağrında cirpinarak yaşam mücadelesi veren yine ben.Evladını savaşa gönderince tüm sert kışa ,soğuğa rağmen bir kez olsun görebilmek tesellisiyle gözleri yolda bekleyen,tren raylari altında tüm çığlıklarıyla özlemini eze eze yüreğinde bastıran anaydim ben . En çok ihtiyaç duyulan bir zamanda malı mülkü çalınınca milletine nasıl hesap vereceğini düşünen ,acliklarini nasıl giderecegiyle öz beynini kusarcasina kafa yoran ,kıvrım kıvrım kıvranan celladin elindeki meyyit gibiydim.Aliman ile Tolgonay'in ilişkilerinin sıcaklığıyla benim de gönlüm ısındı .Yazarın toprak kadar geniş, herkesi kucaklayabilecek bir sineye sahip anne üzerinden toprağın vücut bulup kimliğe burunmesi,kisilestirilmesi karşısında adeta mest oldum.Yazarın dupduru sevgiyi tarifi ,betimlemeleri muhteşemdi .Suvankul'un çok sevdiği eşine
"Ey Güneş ;yüz görümlügü olsun diye isinlarini
gönder ;sıcaklığını ,aydinligini ver "sevgisini ifade edişi, hitabeti karşısında hayran kaldım .Ilişkilerin kelime ve duygu kıtlığı yasadigi bir zamanda yeni nesil evliliklerin Aytmatov 'dan öğreneceği çok şey var muhakkak!!!



»»»Ey yağmur bulutu, dünyanın üzerine sağnak sağnak boşal, her damlan bir konuşmacı olsun da, onlara sen anlat!

»»»Ey besleyici Toprak Ana, hepimizi bağrına basan sensin. Onlarla sen konuş Toprak Ana, insanlara sen anlat!

***Söyle bana Toprak Ana, gerçeği söyle: insanlar savaşmadan yaşayamazlar mı?



Keyifli okumalar ...

9.
ibiaryu, Tabu'yu inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · 70 günde · Beğendi · 9/10 puan

İçim ürpere ürpere okuduğum okurken bir sürü ama bir sürü birbirinden delice alıntıya maruz kaldığım. Bana zaten tek tük olan tüm sosyal medya hesaplarımı kapattıran bu yegane kitabı tüm psikolojisi bozuklara tavsiye ediyorum nema lanın tavsiyemdir. :))

10.
Gundogdu_66, Mavi Gözyaşı'ı inceledi.
7 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · Puan vermedi

"Anne olunca anlarsın.Baba olunca anlarsın beni" sözlerinin çocuklar tarafından geç kalındığını fazlasıyla belirtmiş bi kitap.Arif beyin otoritesi, iş yerindeki gördüğü saygının ,koskoca şehri yönetmesine rağmen evladına söz geçiremediği için yaşadığı sıkıntıyı,birde eşini kaybederek yetmeyip oğlunuda kaybettikten sonra istifasını vermesi, bir babaya yapılmaz dedirttiriyor okuyucuya "Orda da yıldızlar kayarmı?"kitabındaki lezzetin aynısını alabildim.Kısaca mutlu varlıklı bir ailenin bir anda dağılışını okuyucaksınız.

11.
Mr.Kuralay, İnsan Neyle Yaşar'ı inceledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi

İyiliği, ahlaklı birey olmayı ve sevginin önemini vurgulayan ibretlik hikayeler. Öykülerin her biri okurken düşündürüp hayatımızı sorgulamamıza sebep olan türden. Tolstoy, İncil'deki ahlak üzerine temel öğretileri hikaye şeklinde öğütlüyor biz okurlara. Açgözlülüğün insanı ne hale getirdiğini ' İnsana Çok Toprak Gerekir Mi? ' adlı hikayesinde çok etkili bir kurguyla anlatmış.

12.
F.Betül U., Yeni Dünya'yı inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Sabahattin Ali'nin okuduğum üçüncü kitabı Yeni Dünya oldu. Bu kitap ayrı ayrı hikayelerden oluşuyor, farklı şehir ve farklı yaşantıların konu edildiği,anafikir olarak o dönemki insanların yaşamlarını, düşüncelerini kişilik yapılarını ele almış Sabahhattin Ali. Sade ve akıcı dili ile hemen okunabilecek nitelikte olmasının yanında her hikayenin kendine özgü mesajı biraz da kinayesi mevcut. Bu gidişle tüm Sabahattin Ali kitaplarını okuyacağım gibi :)
Herkese tavsiyemdir."