1.
İbrahim PÜSKÜL (Hiçbir şey yok!), İnci'yi inceledi.
 Dün 00:02 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Bugün KPSS varmış, bizim arkadaşlardan biri de girdi sınava da oradan biliyorum. Dün aradı, gel dedi yarın sınav var. Hem eşyaların başını beklersin hem de destek olursun. Gittik. Bir çile bir çile. Yolda birde yağmur bastırmasın mı ben gitmişim tişörtle. Neyse girdik kampüsün girişindeki kantinine. Bizimkisi Manisa’dan geldi de çocukların bazısı Uşak’tan gelmiş bazısı Denizli’den. Otellerde sabahlamışlar, bilmedikleri etmedikleri yerler. Zaten sınav zamanı en ufak şeyler kaygı yaratır. Hepsinin stres tavan. Sınav stresi yetmiyormuş gibi bir de böyle teferruatlarla uğraşıyorlar. Bir taraftan yağmur bir taraftan da zaman. Bizimkisi 3 dakika da bir saati soruyor. Taksi çağırdık ha geldi ha gelecek. Gelen giden yok. En son dayanamadı ,dur deme ye kalmadan fırladı gitti.

Kaldım tek başıma. Yanıma Steinbeck’in İnci’sini almışım. Elbette özellikle seçildi, tam dış ortamlık. Dil sade anlaşılır. Başladım okumaya. Bir Kızılderili baş kahraman adı Kino. Yahu bu Kızılderili nereden çıktı zaten bu Steinbeck enteresan adam. Nerede kıyı da köşe de insan var onları anlatıyor. Hani sevmiyor da değilim bana Gogol’u hatırlatıyor. Gogol da böyle yapar ya. Bir sürü kont, kontes varken sen git mujikleri, 9. Dereceden memurları anlat. Nereden çıktı bunlar? Ne güzel yaşayıp gidiyorduk. Tutturdunuz bir toplumsal gerçekçilik herkesin keyfini kaçırıyorsunuz. Ah o Gogol yok mu o Gogol hep onun başının altından çıktı bunlar. Yalnız hafifte fark yok değil aralarında. Gogol ağır yazardı herkes anlamazdı, bu Steinbeck denen adam birde sade yazıyor ki hiç sorma. Bu kadar da olmaz ki. Okuyan herkes anlıyor ne demek istediğini. Köylüsü de anlıyor işçisi de. Biraz yüksekten yaz da sadece aydınlar anlasın. Ne de olsa onlar şatolarında viskilerini içerken köylü, işçi edebiyatı yaparlar. Toplumsal gerçekçiyiz bile derken çıkıp fukaranın tekine destek olacağına yazdıkları romanların ne kadar getireceğini hesaplarlar.

Neyse biz Kino’ya dönelim bunlar derin konular. Eşi, çocuğu, doğal ortamı gül gibi yaşayıp gidiyor. Bir de inci arıyor arada istiridyelerin kabuğunda. Hani umut fakirin ekmeğiye umar ha umar. Bizdeki sayısalcılar gibi bunlarda inci arıyor. Buldu da vesselam hem de kocaman dünyanın en büyük incisi. Bulmaz olaydı. Millet başladı yaygaraya. Kiliseden papaz geldi, senin adın diyor din büyüklerimizin birinin adı çok hizmetler vermişti zamanında. Sonra doktor kapısına geldi. Hani Kino ona gittiği zaman veteriner baksın size demişti ya işte o doktor bu. Getir diyor senin inciyi benim kasada saklayalım. Yok dedi Kino ben satacağım onu. Yahu nasıl satacaksın zaten kasaban da üç tane inci alan yer var. Tezgahı da kurmuşlar dışarıya üç içeriye bir. Kino bu dinler mi gitti satmaya. Değersiz dediler, of dediler puf dediler. Kino bozuldu bu işe bozulmak ki ne bozulmak. Hem kendi bozuldu hem çevresi bozuldu.

Neyse yeter bu kadar anlatmak. Biraz da size kalsın. Anlayacağınız Steinbeck yine aynı Steinbeck. Ne kadar anlatılmayacak şey var anlatmış hepsini. Ya da boş verin okumayın bunlar insanın keyfini kaçırır. Kontlar, kontesler dururken ne gerek var? Ah o Gogol yok mu o Gogol bir elime geçirsem :)

Herkese keyifli okumalar dilerim..

2.
silaes, Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek'i inceledi.
21 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · 8/10 puan

Kitabi okumadim, bizzat içinde yaşadım. Kurgusu ve dili o kadar güzel ki... Kendisini gerilim- korku türünde pazarlayan çoğu kitaptan, daha çok gerildim ve korktum. O hissiyat nasıl oluştu bilmiyorum. Sanki dünyanın en aç ve susuz insani bendim. Çok güzel bir deneyim oldu. Zaten bir Cengiz Aytmatov kitabı olduğundan eleştirmeye kalksam, Çarpılırım... Tavsiye ediyorum.

3.
Damla Köseoğlu, Yakıcı Sır'ı inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · 6/10 puan

Korku ve Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'in ardından üçüncü Stefan Zweig kitabımı da bitirdim. Yakıcı Sır'ın yorumları genel itibariyle olumlu, kitap hakkında olumsuz yorumların sayısının çok az olduğunu söyleyebilirim. Hal böyle olunca beklentiler de ister istemez yükseliyor, Yakıcı Sır maalesef bu beklentilerimi karşılamadı. Belki çok keskin bir cümle olacak ama artık ciddi ciddi okurların büyük çoğunluğunun yazarın isminden etkilenip ortalama bir kitaba çok iyi kitap şeklinde yorumlar yaptığını düşünmeye başladım. Kapağında usta bir yazarın isminin yazması hiçbir kitabı eleştirilemez yapmıyor tabii ki. Benim açımdan bu kitapta bir şeyler eksikti. Konuyu tam olarak sevemedim, sayfa sayısı zaten az bir de kitap çok durağan başlayınca sıkıcı bir hale gelebiliyor. Okuduğu kitapları yaşamayı seven biri olarak Yakıcı Sır'ı okurken hiçbir şey hissetmedim. Yazarımızın vermeye çalıştığı mesaj dışında karakterlerin neredeyse tek bir duygusu bana geçmedi.

Yakıcı Sır'ın konusu şöyle: Genç, yakışıklı ve çapkın bir baron, tatil için gittiği otelde zaman geçirebileceği bir kadın arar. Kısa bir süre içerisinde bu kadını bulan baron, kadınla tanışmak için ilk adımı kadının on iki yaşındaki oğlu Edgar'la tanışarak atar. Yakıcı Sır'da bir yetişkinin arkadaşlığına kendisi alıştıran ve bu arkadaşlığı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan Edgar'ın ruh halini okuyoruz diyebilirim.

Kitabın anlatmak istediği yetişkin davranışlarının çocuklar üzerindeki etkilerinin neler olabileceği. Yakıcı Sır'da bu etkileri Edgar vasıtasıyla öğreniyoruz. Bizler zaman zaman çocukları göz ardı edebiliyor, onları çeşitli şekillerde ortamdan uzaklaştırmaya çalışabiliyoruz. Edgar'ın yaşadığı da tam olarak bu: Görmezden gelindiğini, önemsenmediğini düşünme. Tabii bu durumda unutulmamalıdır ki çocuklar da her şeyden önce birer birey. Duyguları ve düşünme yetileri var ve bu duygular, düşünceler çok kolay yön değiştirebiliyor. Çevresinde bulunan yetişkinlerin davranışları, çocuk davranışlarının şekillenmesi konusunda önemli bir yer tutuyor. Dolayısıyla her birey bunun bilincinde olup, buna göre hareket etmeli. Çevremizdeki çocuklarla kurduğumuz sağlıklı ilişki geleceğin sağlıklı yetişkinlerini ortaya çıkarma konusunda mühim bir paya sahip olacaktır. Yakıcı Sır'a bu bakış açısı ile baktığımızda Edgar'ın annesi ve baron son derece itici karakterler konumunda.

Zweig'in Korku isimli eserinde karakterin içinde bulunduğu ruh halinin anlatılması aşamasında o gerginlik duygusu bana geçebilmişti. Yakıcı Sır'da ise Edgar bağlamında bu duyguyu tam olarak alamadım. Beğendiğim nokta birkaç sayfalık kısımda Edgar'ın yalnızlık ve dünya hakkındaki hislerinin anlatıldığı kısımlardı. Bunun dışında konu, akıcılık, duygunun okura geçirilmesi konularında beklentilerimin çok altında kalan bir kitap okudum. Bir sonraki Zweig kitabım Bir Çöküşün Öyküsü olacak, o kitapla ilgili düşüncelerimin de ne olacağını çok merak ediyorum. Birkaç kitabını daha okuduktan sonra Zweig ile ilgili daha genel bir fikrim olacak. Hepinize keyifli okumalar.

4.
mithrandir21 | Uğur D., Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında'yı inceledi.
 11 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Neden Murakami neden, neden bu kadar güzel romanlarında bu kadar çok soru işareti bırakıyorsun? Tamam senin tarzın bu olabilir, kitaplarını okuduktan sonra okurlarının düşünmesini istiyor olabilirsin ama yine de bu kadar cevapsız soru işareti bırakmasan mı ki acaba diye de düşünmeden edemiyorum. Şöyle bir durum da var ki bu derece neden diye sormuş olsam da Murakami’nin finallerini, bıraktığı soru işaretlerini seviyorum. Finalden çok aslında kitap içinde okura verdiği, vermek istediği duygulara kesinlikle daha çok önem veriyor. Bu kitabında ise okuduğum diğer Murakami kitaplarına göre cevapsız kalan çok daha az soru işareti vardı; az olan soru işaretlerinin içinde de bana göre kitabın en güzel sorusu olabilecek olan neden karşıma daha önce çıkmadın sorusu. Cevaplanabilecek bir soru mudur, cevaplansa bile ne derece tatmin edebilir bunlar da yan sorularıdır.

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında, Murakami’nin kitapları arasında bilindik tarz unsurlarına göre farklılık gösteren bir kitap, farklılıklar genel olarak aynı olsa da iki madde halinde sıralayabiliriz. En önemlisi olarak da bu kitabında kediler yok, kedi göndermesi ve kedi sevgisi var ama bu sefer ne konuşan kediler var ne de bir yerde hâkimiyeti olan kediler var. Bir başka olmayan da Murakami’nin kullandığı fantastik öğeler, masal ile gerçeği harmanlandığı yer yer gerçekçi yer yer de garip gelen masalsı fantastik öğelerine maalesef bu kitabında yer vermemiş. Murakami’nin fantastik öğelerini okurken düşünmek, sorgulamak ve yaptığı metaforlara anlam çıkarmak ise Murakami okumanın ayrı bir keyfidir.

Hacime sıradan, sıkıntısız gibi görünen bir hayat sürmektedir, kariyer ve maddi imkânlar olarak bayağı yükseklerde, evli ve iki de kız çocuğu babasıdır. Şimamoto tekrardan karşısına çıktığında bir ikilemde kalır ve her bir şeyi ile artık yüzleşir ve sevdiği eşi olan evlilik ile aşkın da arasında kalır. Bu kısımlarda betimlemeler, verilmek istenilen duygular o kadar güzel veriliyor ki yasak aşkı anlatmasına rağmen sanki yasak kelimesi olmadan bir aşkı okutuyor, yasaklığı değil de sanki ufak tefek başka bir sorunları var gibi ama yine de yasaklığını bilip okumamız ama yasaklığına hak vermek istemeyeşimiz aşkın etkileyiciliğini yapan en büyük unsuru. Aşkın içinde verilen cinsellik farklı ve çok uçarı gelse de aşkın bir üst seviyesi olarak, sevgi ve aşkın gerçek manada yaptığı bir istek olarak, bir yerlere dokunarak veriliyor. Gönüllerde farklı kişiler varken farklı bedenlerde yaşanması da sanırım en çok dokunduğu kısımdı. Hacime ve Şimamoto’nun arasındaki mükemmel uyum, her bir şeyin, dinlenilen müziğin, okunulan kitabın, yenilen ya da içilen bir gıdanın bile damak tatlarına uygunluğu ile yaşanılan bir aşkı okuyoruz; ama birbirilerinin hangi eksiğini tamamlayıp, Şimamoto Hacime’de hangi yokluğun vücut bulmuş hali, Hacime ile Şimamoto birbirlerinde neleri tamamlıyordu soruları çoğunlukla cevapsız bırakılmış ve yorumu da okura kalmış. Verilecek birçok cevap var ama hepsi de Şimamoto’nun muhtemelenler ve bir sürelerle dolu dolu olan cevapları, sözleri gibi olur.

Farklı, düşündürücü ve kesinlikle de çok güzel kitaptı. Tüm neslimin okumasını istediğim kitaplara bir yenisi daha eklenmiş oldu.

https://www.youtube.com/watch?v=YlhHIfgjFVk

5.
Mathemazel, Yeniden İnsan İnsana'yı inceledi.
 8 saat önce · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 9/10 puan

(Öncelikle kitapta bazı uygulamalar vardı.bazılarını yaptım bazılarını yapamadım.kesinlikle uygun bir vakitte yapmaya calışacagım.)
Bu kitabı Türkiyede yaşayan herkese okutmak gerekli diye düşünüyorum.Gelin görün ki geleneksel düşüncede çok fazla insan olduğu icin, yazılanları elestirecek ve uygulamayı denemek yerine kendi bildiğini okuyacak hatta sacma bulacak bircok insan cikacaktır.
Bir insanın sizi yanlış anlaması ve size karşı saldırıya gecmesinde temel sebep iletişim dilini kullanmayışımız olduğunu ögrendim. İletişim hakiki bir sanat ve eğitimi okullarda verilmeli diye düşündüm.tabi okullarda eğitiminin verilebilmesi için bu eğitimi veren insanların da eğitilmesi şart.hatta anneler ve babaların anne ve baba olmadan bu iletişim inceliklerini bilmeleri şart.daha kapsamlı olarak devletimizin idaresinde bulunan ve bulunacak olan her memurun, baskanindan tutun da temizlik elemanina kadar herkesin iletişim adına eğitilmesi gerekiyor. Kısacası insan insana yaşamak icin insanca bir tavır içerisinde olmamız gerekiyor ki bu da iletişim inceliklerinden geçiyor.
Kitap bana diger insanlara karşı daha hoşgörülü ve bilgece bakmayı öğretti.karşınızda size saygısızca tavırda bulunan insanlarla bile ince bir hoşgörü ile kendi seviyenizi düşürmeden nasıl iletişim kurabileceğinizi öğretti.insanların kabul edilemeyecek düzeydeki davranışlarının nedenlerini görmeyi ögretti. Kısacası peygamber sabrını öğretti bu kitap bana.
Tesekkürler Doğan Cüceloğlu
MATHEMAZEL

6.
Sergen Özen, Montaigne'yi inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Stefan Zweig. Yüzyıllar geçmesine rağmen iç dünyasındaki sıkıntıları, bireysel özgürlüklerle boğuşmayı, yaşadığı dünyaya karşı hoşnutsuzluğunu dile getirirken ilham kaynağı olduğu bir kişi vardır: Michel De Montaigne. Yaşamanın insanın kendi iradesine bağlı olmaktan çıktığı ikinci dünya savaşı dönemiyle, Montaigne’nin ortaçağ karanlık dünyasıyla çok bağdaşır, öyle ki Zweig, Denemeler’i okuduğunda kendisine yol gösteren birinin sesini duyumsarmış gibi hisseder, yaşadığı dünyadaki bütün haksızlıklara, zulümlere, savaşlara, kıyımlara karşı olurken, kaderini ve zamanını çok benzettiği Montaigne’i kendisine öğütler veren, onu üzmeyen bir arkadaş gibi görür.
“Montaigne'i okuduğumda benimle olan, edebiyat ya da felsefe değil, ama bir insandır; beni kardeşi sayan, teselli eden, bana öğütler veren, anladığım ve beni anlayan bir insan.”

Kendini arar Monraigne, kendi iç sesini hayatı boyunca bulmaya çalışır. Süreklilik onun için hoş bir şey değildir, hiçbir şeye sıkı sıkıya bağlı kalmaz, hafızası yeterince iyi değildir Montaigne’nin, yaşadığı önemli şeyler dışında belleği çoğu şeyi filtreler -ki hayatımızda unutmak istediğimiz onca şey varken doğuştan bu zaafa sahip olmak kötünün iyi halidir, hatta iyi bir şeydir bana göre.- çabuk sıkılan, baskın bir ruh hali vardır, Alışılmışın dışında olmayan sıradan bir yaşamı kabul etmeyen ve sürekli arayış içinde olan bir ruh…

Denemeler. İçinde mükemmel tespitler olan, bugün bile bu tespitlerin doğruluğunu içeren cümlelerle yükselen bir başyapıt. Gerçekten hayatımızın her dönemine Montaigne gibi seslenebilen yazarların sayısı azdır. Denemeleri 2 Cilt halinde okumayı düşünüyorum, tekrar, tekrar…
Kendi iç sesini aramak için, hayatında birçok şeylerden vazgeçmek için çaba sarf eden, ve bu çaba içerisinde geçen süreye “bireysel özgürlük için mücadele” diyen Montaigne… Hepimiz iç sesimizi aramıyor muyuz? Okuduğumuz kitaplar, yaptığımız tahliller, bir cümle üzerinde uzunca bir düşünme, kitabı okuduğumuz sırada, kendi hayatımızdan parçalar bulup, kitap yerine o parçaları düşünerek, kitaptan kopulduğunu dakikalar sonra fark etmek bunun unsurları değil midir... Hepsi, kendi iç sesimizi bulma yolunda bir yapbozu tamamlamak için parçalardan oluşmuyor mu? Kendi ruhumuzu dinlendirmek için, bir nebze olsun yaşanılmak istenen bir takım şeyleri kitaplarda bulmuyor muyuz, buluyoruz, hem de kurgu olmayan, o hayatın ta kendisi ‘gerçek’ten daha çok.

Montaigne bin kitap okuyarak-o döneme göre çok yüksek bir rakam- o ruhu bulmuştu, ve Denemeleri ortaya çıkarmıştı. Sürekli kitaplarla, kendi iç sesini dinlemek için Bordeaux belediye başkanlığını, birtakım devlet yetkilerini bırakmak için çaba sarf etmişti, vasatlaşmış, sıradanlığa gömülen yaşamını Tolstoy gibi ailesinden kaçıp geride bırakarak farklı hayatlar, kültürler, insanlar görmek için seyahat etmişti. Aynı şeyleri yaşamaktan dem vurduğumuz alışılagelmiş şeylerin, alışılmış çaresizliği içerisinde kalan bir insan silüeti gibi...
Bizim kaçımızın kendimize, farklı hayatlara dokunarak olsun, Okuyarak, tefekkür ederek, düşünerek, hayal kurarak, renklenerek, renklendirerek…

7.
Taner durmaz, Kardeşimin Hikayesi'ni inceledi.
22 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

Bence tek kelimeyle harika bir kitap ve mutlaka okunması gerekenler arasında şimdiye kadar bitirdiğim en hızlı roman diye bilirim hikaye içinde başka bir hikaye ve kitabın sonunda hem şaşıracak hemde ters köşe olacaksınız iyi okumalar

8.
Ekrem Özkara, Dönüşüm'ü inceledi.
13 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

Teşekkürler Mehmet Pak kardeşim,

göndermiş olduğunuz kitapları dün aldım ve hemen okumaya başladım.İşte birinci kitap " Franz Kafka' nın " - " Dönüşüm " ün kısa bir incelemesi..

Bu kitapta yazar " Kısaca Gregor Samsa'nın bir sabah kendini yatağında bir böcek olarak bulmasını ve onun sonrasında yaşananları anlatılıyor.."

Belki biraz değişik bir formül olacak ama,herkes bu kitaptan kendine göre bir anlam,bir pay çıkarabilir.İster özgürlük deyin,ister doğal yaşam,isterseniz insanca yaşam..
Önemli olanı ise karşımızdakini anlayabilmek değil mi ?
Tavsiye eder,iyi okumalar dilerim.

9.
Nurhan ATA, Yalnızız'ı inceledi.
7 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Peyami Safa Türk edebiyatının, dünyanın okuduğu yazarlarla kıyaslanacak kadar dolu, insanlığa seslenen ancak hak ettiği yeri çok da bulamamış yazarı bence.Evet romanın dili günümüz Türkçesine göre ağır gelebilir bazı okurlara. Meslegimdendir belki ama bu beni hiç üzmedi okurken. Aksine dilinin zenginliği beni cezbetti. Roman tekniği açısından mükemmele yakın bir eser. Sanatını bu eserinde döktürmüş Safa. Böyle yazarları okuduktan, onların derinliğine indikten sonra günümüz yazarlarının birçoğuna ön yargılı yaklaşıyorum. Belki de olumsuz tek tarafı bu benim için. Hani "kesmiyor " derler ya onu yaşıyor insan. Tabi okunmaya değer kitaplar var. Okurken çok da keyif aldıklarım oluyor. Ama benim hayatımda yer ediyor mu okuduklarım ? Diye sorduğumda fark ortaya çıkıyor. Kitabı okuduktan sonra insan kendine bir " simerenya"kuruyor.Samim gibi kendi dünyasını yaratıyor. Ruh tahlilleri o kadar başarılı ki sanki bir psikoloji uzmanı Safa. Romanın konusu insandır Safa için. İşte bu eser de bunun en mükemmel örneklerinden. İnsanın en temel duygularından olan "şüphe " kavramını işlerken daha ilk sayfalarda alıyor insanı içine. Ayrıca bizdeki batı düşkünlüğü, dostluk , gösteriş , para tutkusu gibi kavramlar etrafında olay örgüsü şekilleniyor. Psikanalist bir romancı olan Safa bu eserinde kişilerin bozuk karakteriyle, karamsarlıklariyla insanlığa sesleniyor. Kendimizi tanimamizin ve ruhumuzu kesfetmemizin bizim tek çözümümuz olduğunu vurguluyor. Ayrıca II. Dünya Savaşı sonrası kaleme alınmış ve o dönemin izlerini satır aralarında hissediyorsunuz. Romanı incelerken olay örgüsünden çok bahsetmiyorum. Çünkü kısa bir özet niteliğinde oluyor ki ben hep merak duygusunu canlı tutmadan yanayım. Daha çok teknik özelliklere ve bendeki izlenimlerine vurgu yapıyorum bence bu ,romanın asıl önemli tarafı.Kisaca Samim, Besim, Mefharet gibi karakterlerle Türk edebiyatının en önemli psikolojik romanlarından. Benim hayatımda özel bir yere sahiptir. Keyifli okumalar...

10.
Özgür Beden, Huzursuzluk'u inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 8/10 puan

Livaneli yine döktürmüş, keşke 154 sayfa değilde 300 sayfa olsaydı denilecek bir kitap olmuş. Birçok Livaneli kitabı gibi bir solukta okunan, yaralara dokunan, eleştiren ve düşündüren bir kitap. Ama konu oldukça üzücü :( İçim acıyarak okudum.