• Çocuklar için "baba" figürü çok önemlidir. Hatta baba demek, kahraman demektir. Çocuk bilir ki, başı ne zaman sıkışsa anında ona yardım edecek ve tüm sıkıntılarını giderecek biri vardır. O kişi babadır. Baba demek, her şeyden önce, güven demektir. Güvenle büyümek ve onun himayesi altında ne olacağını düşünmeden yaşayabilmek demektir. Baba demek, kahvaltıda açılamayan kavanozu açmak, otobüste açılamayan pencereyi açmak demektir. Kimileri için ise baba demek, yeri asla doldurulamayacak bir boşluk demektir...

    Pek tabii yazarımız Franz Kafka'nın da bir babası vardır: Hermann Kafka. Bu kitap da Franz Kafka'nın babası Hermann Kafka'ya yazdığı sitemli bir mektuptan oluşmaktadır. Mektup, adeta bir serzeniş, bir başkaldırıdır. Kafka, babası Hermann Kafka'ya bu mektubu 1919 yılında, yani 36 yaşında, ikinci kez evlenme isteğinin babası tarafından reddedilişi sebebiyle yazmış. Evet, yanlış okumadınız, 36 yaşında bir adam yeniden evlenebilmek için babasından izin istemiş ve babası tarafından onay verilmeyince oturup böyle bir sitem mektubu yazmış. Bu sözlerimde Kafka'yı eleştirdiğimi düşünmeyin sakın. Sadece Kafka'yı, ince ruhunu ve hayata bakış açısını anlamanızı istiyorum.

    Hermann Kafka, bütün yaşamı boyunca çok çalışmış, para kazanmış, her şeyini çocukları uğruna feda etmiş, fakirlikten kendi çabasıyla çıkmış, işlerini büyütmüş, sert mizaçlı, baskıcı ve güçlü bir adam. Fiziksel olarak da güçlü, kuvvetli ve yapılı bir adam.

    Franz Kafka ise bildiğiniz üzere, 55 kilo, zayıf, kararsız, özgüvensiz, ince ruhlu, ürkek ve çekingen bir yapıya sahip. Fiziksel olarak da güçsüz, kuvvetsiz ve zayıf bir adam.

    Yani Franz Kafka ile babası Hermann Kafka, neredeyse birbirlerinin zıttı iki erkek. Biri baba, diğeri oğul. Biri güçlü, diğeri güçsüz. Biri cesur, diğeri korkak... Böyle bir baba-oğul ilişkisinin de zor bir ilişki olduğunu, özellikle sevgili Franz Kafka için bir hayli zorlu olduğunu ortaya koyan, kitaptan altını çizdiğim birkaç alıntıyı bu noktada sizinle paylaşmak istiyorum.

    "Dostum, patronum, amcam, büyük babam hatta kayınpederim olman beni mutlu edebilirdi. Ancak sen bir baba olarak, benim için gereğinden fala güçlüsün. (...) ben ilk çocuk olarak sana karşı yapayalnızdım ve sana direnebilmek için çok zayıftım."

    "Adeta koltuğuna oturmuş dünyayı yönetiyor gibiydin, yalnızca senin fikirlerin doğruydu, başka her türlü düşünce senin için çılgınlıktı, aşırılıktı, doğru değildi."

    "Senin karşında kendime olan güvenimi kaybettim. Kendime olan güvenim yerini sınırsız bir suçluluk bilincine bıraktı. Başka insanlarla bir araya geldiğim zaman değişemiyor, onlara uyum sağlayamıyorum."

    "...sen eskiden beri farkına vararak ya da farkında olmadan yalnızca varlığınla beni engelledin hatta çiğneyerek yok ettin."

    "Bazen dünya haritasının önüme serilmiş olduğunu ve senin bu haritanın üzerine boylu boyunca uzandığını düşünüyorum. O zaman benim hayatımda yalnızca senin örtmediğin ya da ulaşamadığın bölgeler kalıyor. Yalnızca oralara gidebilirim."

    İşte Franz Kafka ile babası Hermann Kafka arasındaki ilişki bu şekilde. Franz Kafka için tam bir kabus denebilir. Fakat Hermann Kafka'nın da kötü bir baba olduğunu söylemek asla mümkün değil. Zira hiçbir zaman çocuklarına kötü davranmamış, onların mutluluğu için her şeyi yapmış, çocuklarını bir kere bile olsun dövmemiş bir baba. Böyle bir babaya kötü baba demek içimden gelmiyor. Gerçi Franz Kafka da kitabın hiçbir yerinde babasını kötülememiş. Sadece aralarındaki ilişkinin onu nasıl ezdiğini ve yok ettiğini ifade etmek istemiş.

    Kafka'nın babasından şikayetçi olmasının sebebini, babasından ihtiyaç duyduğu sevgiyi ve saygıyı görememesi, onu hayatta yeterince desteklemediğine inanması hatta çoğu zaman hor görmesi olarak açıklayabiliriz. Babasının baskıcı ve dayatmacı tutumuyla Franz Kafka'nın nasıl bir psikolojiye büründüğünü de kitapta görüyoruz. Kafka, hayatı boyunca bu ezilmişliği üstünde hissetmiş ve kaçmak istemiş. Çözümü ise evlenmek olarak görmüş; fakat onda da başarısız olmuş.

    Babaya Mektup isimli bu kitabı okuduğunuzda Franz Kafka'yı gerçekten daha iyi tanıyabiliyorsunuz. Zira Franz Kafka'ya ilişkin otobiyografik özellikler taşıyan tek kitap bu kitap. Ayrıca Franz Kafka'yı tanıdıkça, neden “bir sabah uyandığında böceğe dönüşen Gregor Samsa” hakkında bir kitap yazdığını veya Milena'ya yazdığı o derin ve incelikli mektupları da daha bir farklı anlamaya başlıyorsunuz. Hatta Gregor Samsa'nın ürkekliğinin ve korkaklığının sebeplerini daha iyi anlıyorsunuz.

    Ayrıca Kafka da hep babasına hak veriyor kitap boyunca. Hatta kendisi için "Böyle suskun, boğucu, can sıkıcı, çökmüş bir oğul benim için dayanılmaz olurdu" diyor. Yani ben olsam ben de senin gibi düşünürdüm diyor babasına. Ve kitabın başka bir yerinde de "Muhtemelen zaten yabani ve korkak bir insan olacaktım" diyerek adeta babasına karşı günah çıkartıyor.

    Her şeye karşın, bizim sevdiğimiz Franz Kafka'nın ortaya çıkmasında en büyük pay, babası Hermann Kafka'ya ait. O böyle baskıcı ve dayatmacı bir baba olmasaydı, biz nasıl görecektik Franz Kafka'nın ince ruhunu?
  • Bu yazı, sevgili Fırat Mişe (Cyrano)'a ithaftır.

    İnsan, bir şeyi seçiyorsa insan, seçmek zorunda kalıyorsa beşerdir. Dil, din, ırk, düşünce seçilmez. Dünyaya geldiğimizde her şeyimiz seçilmiştir, biz zamanla sadece değiştirebiliriz. Ne zaman ki bir şeyleri seçebildik, işte o zaman insan oluruz. Ama öyle şeyler var ki, insan değiştiremez. Coğrafyanı, yani kaderini; dilini, yani anayurdunu; ırkını, yani geçmişini değiştiremezsin.

    İnsan içi boş bir kavanozdur; insanın içini dolduran nefes aldığı çevre, yaşadığı toplumdur. Her ne kadar "bu benim düşüncem" desek de seçtiğimiz düşünce, ya toplumun ya da çevrenin düşüncesidir.
    Seç(e)mediğimiz o kadar çok şey varken, neden bu şeyler için ağır bedeller ödüyoruz?

    Devlet, parayla beslenen bir canavardır; yaptığınız her iş için bir miktar para verirseniz, sizin için her şeyi yasal kılar.
    Böyle bir canavarın sözü, bir öğüt yoksa bir çıkar mı? İyi düşünün. İnsan devlete ihtiyaç duymaz, devlet insana ihtiyaç duyar.

    Bir dili, bir ırkı yok saymak, gökkuşağındaki bir rengi öldürmektir.
    Hiçbir kuş, bir kuş farklı öttü diye o kuşun sesini kısmaz ama insan kısar.
    -------------------------------------------------------------

    İsyan, haksızlığa uğrayan insanın içinde yaşar. O isyanı da insanın içine yerleştiren bir sistem, bir güç vardır. Ve o isyan bir gün eyleme geçerse, bilinmeli ki sistemde düzensizlik var. Ve işlenen tekmil suçlar, sisteme, düzene karşıdır. Bu ülkede içinde isyan olmayan bir insan gösterin, bende size mutlu bir insan göstereyim. Kürtlerin içinde bir isyan var, yıllardır yanar; hangi sistem, hangi güç o isyanı söndürebilir ki? Bir insanın kendi dilinde konuşması, müzik dinlemesi, hikâye yazması gayet normal değil mi? Peki, neden bu durumdan rahatsız olan bazı zihniyetler var? Bugün böyle bir şey yok, o eskidendi, demeyin. Var. Ve var olacak. Çağ değişse de ne yazık ki bazı insanlar değişmiyor. Bu ülkede en iyi Kürt, ölü Kürttür, diyen zihniyet var. Bir Doğu takımı diye ırkçılığa uğrayan takımlar yok mu? Var. Batı'ya gidince,hakarete maruz kalan Doğu'lu yok mu? Var. Ekmek parası için Batı'ya çalışmaya gidip, kaldığı şantiyede bazı zihniyetler tarafında saldırıya uğrayan yok mu? Var. Daha birçok örnek verebilirim. Bu ülkede henüz ırkçılık var.

    Bu ülkede "tek" sistemi var. O tek grubunda değilsen, polis yanında olmaz. Devlet yanında olmaz. Bu ülkenin ekmeğini yiyorsun, neden bu ülkenin devletine karşı geliyorsun, dersen; bu ülkede her vatandaş gibi vergimi ödediğim halde neden her vatandaşın sahip olduğu hakka, ben sahip olamıyorum? Senin devletin benim dilimi, ırkımı, geçmişimi unutturmak istiyorsa, neden senin devletine karşı gelmeyelim ki? Bu ülkede Doğu ve Batı ayırımı var. Batı'ya yapılan yatırım Doğu'ya yapılmıyor. Doğu'da terör var, diyorsunuz, neden bir çözüm üretmiyorsunuz? Doğu insanı, bu ülkenin insanı olarak sayılmıyor. Eğer çözüm istiyorsanız, "neden" sorusuna cevap verin. Doğu çocukları devleti neden sevmiyor? Doğu çocukları neden polise taş atıyor? Doğu çocukları neden hukuk okumak istiyor? Bu soruları kendi kafanızda çoğaltabilirsiniz.

    Bu ülkede kendi dilinde yazdığı için sürgüne yollanan aydınlar var, bu ülkede bazı ırkların haklarını savunduğu için hakkında soruşturma açılan yazarlar var, bu ülkede "Kürtçe ıslık çalmak" yasak diyen bir zihniyet var, bu ülkede bir "ırkı" kabul etmeyen bir zihniyet var, bu ülkede bir "dili" kabul etmeyen zihniyet var, bu ülkede korku, yasak, zulüm var, bu ülkede adaletsizlik var.

    Kendi ırkından başka bir ırka değer vermeyen bir ülke gelişemez! Bir "el" tek başına ses çıkaramaz. Bu ülke, durduğu yerde çırpınıyor ve çırpındıkça da bir çukur kazacak ve bir gün o çukura düşecek.
    ############################
    Kürtlerin bir ülkesi olmasa da, bir tarihi, bir dili vardı. Ve onlar unutulmaya çalıştırıldı. Uzun, ne o tarihi, ne de o dili unutturdu. Uzun, bir yazar değil, bir dava adamıydı. Bir amacı, bir yolu vardı. Ve dava adamı olmak için de birçok acı çekmek gerekirdi. Öyle ki Uzun sürgüne yollanıldı. Bu ülkede sadece Uzun mu sürgüne yollanıldı? Hayır. Ahmet Kaya, Kürtçe bir şarkı söyleyeceğim dedi, o güzel insanı da sürgüne yolladılar. Ya Musa Anter? Seyrantepe'de devlet öldürülmedi mi? Öldürüldü. Suçu neydi? O ıslık vardı ya, hani Kürtçe ıslık. Islığın dili mi var? Devlet varmış, diyor. Kürtçe ıslık çalmak yasak, diyor. Bak, o ıslığı Âpe Musa çaldı. Yaşar Kemal neden o kadar mahkemelik edildi? İnsanların hakkını savunduğu için. Ya bizim Mıgo? O neden kaçtı? Doğru ya, o bir Ermeniydi.
    Bu ülkede Türk olmadın mı, işin yaş. Hem Türk'ün dostu sadece Türk. Bir de Tanrı salt Türk'ü korur. Tanrı'nın gözü, salt Türk'ün üstünde. Bizim Tanrı'mız ile Türk'ün Tanrısı ayrı galiba.

    Hiçbir canlı tehlikeli değildir. Bir canlıyı tehlikeli eden bir güç vardır. Bir köpek karanlıkta kalınca vahşileşir, her gördüğüne saldırır. İnsanların zihni de karanlıkta kalınca her tarafa saldırır. Irkçı insan, karanlıkta yaşar; ne kendini görür ne de bir başkasını. Hayatı karanlık gören bir insana, gökkuşağından bahsetmek, kör olan bir insana denizi anlatmak gibi değil midir? Bir ırkın tarihini de karanlığa götürürseniz, aydınlığa kavuşunca ilk işi, onu karanlığa süren sisteme öfkesini boşaltmaktır.

    En büyük şiddet, kendine "neden" sorusunu sormamaktır. Şiddetle hiçbir problem çözülmez, neden sorusu sorularak çözülür. Dünya, tek bir renkle güzelleşmez, tekmil renklerle güzelleşir.
  • Köyden kaçış ve köyde kalmaya direniş üzerine bir hikaye. köylüler yolsuzluk, okulsulsuzluk, susuzluk, geçim sıkıntısından yakınır, ancak bir yol bulsa!ar hemen şehre atacaklar kendilerini.

    " Ah derler, şehirde başımızı sokacak bir oda gecekondu yapacak parayı bulsak durur muyuz?"
    Şehir ahalisi ise: " Şu gürültü ve karmaşadan, şu donuk,reksiz, tatsız hayattan çekip gitmek, bir güzel tabiat köşesinde temiz toprak, temiz hava,temiz su ve temiz ilişkiler içinde kafamızı dinleyebilsek"derler.

    Eserde köyde bulunanların yaşamları anlatılıyor, yalnız köyden kente göçenlerin hayatları değinilmiyor...

    Kahramanımız ise her köyde bir ıslak kaya var olduğunu, köylünün bu kayalara tutunarak köyde kalması gerektiğini vurguluyor. Çünkü kentlerde işsizlik, gecekondu gibi sorunlar olmayacağını düşünüyor.

    Köyden kente göç ederken köylülerinin kültürünü yeni hayata taşıyamadıklarını , ne köyden kopabildiklerini ne de tam anlamıyla kentli olabildiklerini anlatır yazar bize bu kitapta.

    Kitap akıcı, sade bir üslupla yazılmış,Aile ilişkilerini, Köy- kent yaşamını anlatmış yazar. Güzel bir hikayeydi herkesin böyle bir köy veya şehir hayatı vardır elbette... Kitabı çok beğendim tavsiye ederim.
  • Çoğu Stefan Zweig kitabı gibi
    “...kısa ve sarsıcı...”
    Diğer biyografik kitapları gibi bu da çok güzel biyografik bir hikâyeydi... Belki de efsane...

    İçerisinde iki adet öykü var. İkinci öyküden bahsetmek istemiyorum zira “Mürebbiye” kitabındaki ikinci öykü olan “yaz novellası” öyküsünün aynısı ve daha önce okumuştum.(İş Bankası yayınlarındaki çeviri çok ama çok daha güzel) Şu Zweig kitaplarında uğradığım yayınevi azizliğine başka kitaplarda uğramadım...Bir de Dostoyevski kitaplarında her kitaba bir “beyaz geceler, yufka yürekli”yi sıkıştırıp durmaları da baydı. Bu olay Zweig’in kitaplarında kat ve kat daha fazla. Yayınevleri de içerikten ziyade kapak tasarım yarışına girmişler resmen...Neyse.

    İlk hikâye o kadar güzel ki yine içime dokundu Zweig... Hikayede krallık için çalışan, kralın dostu olan Virata adındaki bir adamın inzivaya çekilmesi, günahsız yaşamak için her şeyi yapmaya ve her şeyden vazgeçmeye çalışan kendini arayan, kendi içsel dünyasında arınma yaşayan bir adamın efsane öyküsü...
    Bu içselleşme Viratanın abisini yanlışlıkla öldürmesinden sonra başlıyor. Her günahında o kara gözleri görüyor. Biz buna vicdan diyoruz... Ve bu hikayeyi okuduktan sonra ne kadar günahkar olduğunuzu sorulayacaksınız...


    Kitabın özü, özeti...
    “... her kim hüküm veriyorsa, diğerlerini tutsak eder ama en büyük tutsak kendi ruhudur. Eğer bir kimse günahsız yaşamak istiyorsa, ne bir evde ne de başkasının kaderinde payı olmalıdır, başkasının hizmetinden faydalanmamalı, başkasının teriyle geçinmemeli; bir kadının şehvetine , doyumun uyuşukluğuna bağımlı olmamalıdır.Ancak tek başına yaşayanlar Tanrı için yaşar; yalnızca eylemde bulunanlar onu duyumsarlar.Yoksullar daima onu en derinden hissederler. Ama ben görünmez olana , toprağıma olduğumdan daha yakın olmak isterim, günahsız yaşamak isterim...”
  • Öncelikle ilk belirtmek istediğim. Kitabı aylar önce okuyup inceleme yazmamışım. İncelemeyi bırakın iki üç cümle dahi yorum yazmamışım. Kendime az önce çok kızdım. Okuduklarım arasında en iyilerden olan bu kitabı nasıl olur da hiçbir şey yazmamışım.

    Kitapta 3 hikaye bulunmaktadır.

    İlk hikaye ''Yetenekli Öğrenci'' Spoiler vermeden kısa kısa bahsetmek istiyorum. Dram ve gerilim bir arada ilerliyor. Öğrencimiz derslerinde çok başarılı bir gün ihtiyar Nazi askeri ile karşılaşıyor ve onun hayatını gizliden araştırıp takip ediyor. Nazi askerimiz kimliğini saklamaktadır. Kimseler onun öyle olduğunu bilmiyor. İhtiyar ile tanışan öğrenci neler neler yapacaklar. Okurken çok gerildim, dram ağırlıklı olmasına rağmen King yine çok başarılı. Devamı yok okumanız lazım. Çok beğendim. Çok sürükleyici ve merak uyandıran hikayeydi.

    ikinci hikaye ''Esaretin Bedeli'' size tek link ile göstereceğim ne efsane bir hikaye olduğunu.
    https://www.imdb.com/list/ls000062946/
    Dünya'da onu geçen film daha çıkmadı. Kitabı siz düşünün artık.

    Son hikaye ise ''Solunum Metodu'' iki hikayeye göre yavan kalmış ilk iki hikaye mükemmeldi. Onlarla kıyaslayınca hafif kaldı ama yine de akıyor sürükleyici. Finali için bile okunur.

    Bu kitap nasıl en az okunanlar arasında kalır? Nasıl keşfedilmedi?
    Benim için ''Yeşil Yol'' kitabından daha güzel bir kitap.
    Yeşil Yol zaten mükemmeldi.

    Kuşku Mevsimi ve Esaretin Bedeli, sizleri bekliyor...
    Dram ve gerilim severler kaçırmayın derim.
    King okurlar siz hiç kaçırmayın derim...
  • Şükrü Erbaş...

    Bu hafta tanışabildim kendisiyle, okuduğum 3. kitabı oldu biri bittiğinde hemen diğerine başlama isteği oluştu bende. Hepsini de çok sevdim, çok sevdirdi kendisini.

    Güzel yürekli yazarımızın bu kitabı şiir ile hikaye arasında. Ben çok sevdim bu türü hayran kaldım hatta.
    Şükrü Erbaş bir nevi Behçet Necatigil'in isteğini yerine getirmiş.

    ''Şimdilik edebiyat kitaplarımızda böyle bir tür yok, ama ilerde ''şiir-hikaye'' diye, şiirle hikaye arasında ortak bir türe de yer verileceğini umuyorum.''
    Bunu Behçet Necatigil'in 23 Mart 1955 yıllında Yıldız Teknik okulunda yapmış olduğu konuşmadan almışlar.

    Şükrü Erbaş çok güzel sevmiş, her sayfasında ne güzel sevmiş bu adam dedim. Kaç kişiye nasip olur ki böyle güzel sevilmek...

    İçimizde ne varsa kaleminden dökülmüş, yüreğiyle sunmak kalmış bize.

    Şiirleri o kadar yürekten olmuş ki mutlaka bir şeyler bulacaksınız kendinizden.

    Gönül bu durmaz uçar, diyorum ve bu güzel şarkıyı bırakıyorum size. Aynı satırlarda görüşmek üzere.

    https://www.youtube.com/watch?v=2X__kKb6kYM
  • Aziz Nesin okumak!

    Aziz Nesin okumaya işsiz okur :) Tuco Herrera nın tavsiyesi ve incelemeleri ile başladım. Kendisine teşekkürlerimi iletiyorum.

    Yazar ile ilgili pek çok farklı yorum dinledikten sonra okuyarak tanımanın daha doğru olacağına karar verdim ve iyiki de okumuşum.
    Kitap farklı hikayelerden oluşan samimi bir havada geçen metinlerden oluşuyor. Anadolu insanının başından geçenler mizah ile hiciv arasında okuru kendine bağlayan bir üslupla anlatılmış.
    Özellikle toplumda var olan "ahlaklı" "ahlaksız" "dindar" "dinsiz" kavramlarına hikayelerinde çokça yer vermiş.

    Şunu açıkça ifade edebilirim ki yazarın ısrarla eleştirdiği şey din istismarcılari sözde halkın iyiliğini düşünen siyasiler kendi çıkarı için her yolu mübah sayanlar makam mevki peşinde insanlığını unutanlar.

    Günümüzde de aynı sorunların devam ediyor oluşu yazarın haklılığını tanıklık ediyor. Çokça eleştirilmiş bir yazar olsa da toplumdaki adaletsizliği özellikle yaşadıklarını kaleme almış.

    Bir yazarı ve eserini anlamak istiyorsak nedenini niçinini bilmek gerekir diye düşünüyorum.

    Tavsiye edebileceğim bir kitap.
  • ''... Ruhuna ayna olacak insanı; ruhunun gövdesini sana apaçık gösterecek olanı bul. Dünyanın kirli tozlarıyla kaplanmamış bir ayna. Erdemliliğin kibrinden paslanmamış. Dünyanın herhangi bir yerinde böyle bir ruh yaşıyorsa onun senin karşına senin engellerini aşıp kendi olarak çıkması, sana bir mucize gibi görünüyor. Ve sen mucizelere inanacak yaşı çoktan geçtin. Tek umudun, sadece buna inanmayı istemek. Çünkü inanmamak, inanmayı istememek, istemeyi bile istememek; ruhun bu boşluk rengi: İnsana ölümü hatırlatan sonsuz dakikalar gibi geliyor... Kalbinin sırtına yüklediğin bu insan olma, insan olmaya çalışma, tamamlanamama telâşı bütün benliğini hedef alan birer kurşuna dönüşüyor; bekledikçe, düşündükçe, yazdıkça. Kalbinin kamburunu tek başına düzeltmeye çalışmak, dik durmak, yorulmak ve susmak. Gittikçe yok oluyorsun, siliniyorsun haritalardan, kendi haritandan bile. Kayboluyorsun, kayboluyor, kaybolu, kaybol, kayb... Belki de bir ünlü düşmesine uğradın. Orada bekleyip tanımlanmayı bekleyen bir ilim konusu. Ruhunun ilmine vâkıf olan olmadı. Durumunu pek izah edemedin, fakat yazdıkça kendini daha değişik tabirlerle ortaya çıkarıyorsun. Uzun zamandır düşmüş bir 'ı'dasın. Düze çıkmak istiyorsun, düze çıkmak istiyorsun, düze çıkmak i s t i y o r s u n !'' 01:44 *Düşüncelerimin ayak sesi.

    Saat gecenin bilmem kaçı. Bilgisayarımın homurtgan sesinden başka bir ses yok geceyi bölen. Ekranın ışığından başka bir ışık yok defterime düşen. Yazıyorum çünkü düşüncelerimin, zihnimdeki ayak seslerine tahammülüm yok. Susturmak istiyorum onları. Aklıma defalarca okuduğum ve okumaktan hiç bıkmayacağım bir kitap geliyor: Kürk Mantolu Madonna! Kütüphaneme gidiyor ve kitabı elime alıyorum. Sabahattin Ali ile bakışıyorum ve konuşturuyorum onu: ''Ne duruyorsun, okusana yazdıklarımı bir daha ey ruh; okuyup okuyup ruhunu doyur: Giydir onu, üşümesin…'' Olur, diyorum tabii, okurum. Rastgele açıyorum bir sayfasını: Sayfa 64. ''Çok ilginç,'' diyorum içimden ''altını çizdiğim hiçbir yer yok bu sayfada.'' Bilgisayarımın ekranı gidiyor. Ellerimi klavyenin tuşlarına değdiriyorum, karanlıktan öç alırcasına, savurganca. Işığım merhaba. 64. sayfa sana da. Belki seni bir daha bir daha okumak bir kaderdir. -okumak bir kaderdir.- Okuyorum: Altını çizeceğim bir cümle arıyorum... Arıyorum ve buluyorum: ''Hayatımda hiç kimseye mukavemet etmeye alışmamıştım. Elimden gelen ancak kaçmaktı, ...'' Neden, diyorum daha önceden altını çizmemişim bu cümlenin? Belki de önceden insanlardan kaçan bir insan değildim. İnsanlardan kaçan bir insan: Ne tuhaf ve insanlığın kimyasına aykırı bir fiilimsi öbeği?! Sınırlarını bir sihirli lambanın oluşturduğu ruhunu, orada tutmaya mecburmuş gibisin. Öbek öbek yalnızlık kokan bir insan meydanı. Seni belki vitrinlerden izleyen oluyor fakat asla içinin derinliğine dalamıyorlar. İlk görüşün kayıtsızlığıyla geçip gidiyorlar önünden. Ruhun kendi ışığını kendi lambasında tutmak zorunda kalıyor. Sen de bakmıyorsun onlara. Çünkü zaten biliyorsun ruhunun bir sayfasını dahi okuyamayacaklarını; okusalar dahi sıkılıp onu buruşturup bir kenara atacaklarını. Masamda bana bakan kitabın anlatmaya çalıştığı şey zaten şu: Ya ruhunu sihirli lambadan çıkaracak o insanı bulur, etrafına ışık saçarsın ya da onu bulamazsın ve ruhunu ömür boyu bir lambanın içine hapsetmek zorunda kalırsın. Her insanın kıymetli olduğuna inananlardan biriyim, yeter ki o insan kendisi olsun. Elektriğiniz her insanla uyuşmayabilir fakat bu, onu kıymetsiz yapmaz. Herkes kendi dairesini oluşturup o daireyi içindeki ilhamı tetikleyen insanlarla doldurmalı. Mecburi insan ilişkileri bize yapmacıklığı öğretebiliyor bazen. Tabii ben kendi kabuğuna çekilmeyi seçen insanlardanım. Çünkü sadece böyle kendim olabiliyorum. Bir avuç sıkı dost, ruhuma o kadar yeterli geliyor ki. Hem kendi ruhunun farkında olan bir insanı bir başka insan yaralayabilir mi, söndürebilir mi içindeki ışığı? Dışarıdan paslanmış gibi görünen onlarca lamba, yanmayı, dışarıda yayılmayı bekleyen… Okunaksız olmayacaksın artık. Korkmayacaksın, anlaşılmamaktan. Çünkü bir gün mutlaka seni gerçek adınla çağıracak birisi çıkacaktır karşına. Yeter ki her şeyin biraz plastik olduğu bu çağda kendin olmanın imtihanından başarıyla geç; tıpkı Raif Efendi gibi.

    Uyumalıyım fakat bu oyuna devam edeceğim. Kitabımın başka bir sayfasını açıyorum. Bu, insana bir hediye gibi geliyor. Karşıma öyle güzel altı çizili bir paragraf çıkıyor ki içim ferahlıyor okurken. Birden elimde tuttuğum kitabın bir ruh olduğuna inanıyorum ve cümlelerin bana yavaşça sarıldıklarını hissediyorum. ''Üslûp budur,'' diyorum ''İşte samimiyet. İşte güzel Türkçemin beşik kokan öz sıcaklığı. Bir odanın en yerinde sadeliği gibi bir şey. Fazlalık hiçbir şey yok odanın içinde. Her şey olması gerektiği gibi.'' İyi ki de altını çizmişim. Raif Efendi'ye sormak istiyorum. Sizce de bir insanı sevmek, bu soğuk, yabancı, taş kesilmiş bir dünyanın ortasında kendine cennetten bir köşe kapmak gibi değil mi? Sevilen insanları yüzlerindeki ışıltıdan tanıyabilirim. Siz, sevmeden önceki Raif Efendi, -lambasından çıkamayan tuhaf ve sessiz adam- içindeki insanı görüp anlayan Maria Puder'i -namıdiğer Kürk Mantolu Madonna- sevdikten sonra ruhunun ışığını yaymaya başlamıyor muydun? Buradan Maria Puder'e yeryüzünde Leyla'sını ya da Mecnun'unu bulamamış tüm kaybolmuşlar adına teşekkür etmek istiyorum. Böyle güzellikler insanın karşısına hayatta nadiren çıkıyor; kitaplarda pek çok karşılaşsak da. Teşekkürler, teşekkürler... Maria Puder. Raif Efendi'nin içimi sımsıcak eden o cümlelerine gelelim: ''Bu akşam anladım ki bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi sürüklenebilirim.'' *sayfa: 128. Ha ruhunu bir lambanın içinde tutmuşsun ha bir ceviz tanesi gibi sürüklenmişsin… Biri kaybolmuş bir insanın sıkışmışlığına, diğeri başıboşluğuna ve kayıtsızlığına denk geliyor. İnsan olmak, birisi için bir şey ifade ediyor olmak, hareketlerinin karşındakine bir anlam ifade ediyor olması, çok güzel bir şey değil mi ya? Sen, Raif Efendi’nin Maria Puder’i -bakın Kürk Mantolu Madonna demiyorum- aslında hepimizin, içimizdeki o umut ışığının düğmesine basan kişisi oluyorsun. Nasıl ki Raif Efendi’nin, toplumda yaşayan birçok insanın bir prototipi olduğu gibi.

    Bu, rastgele sayfa açıp okuma işini sevdim. Tamamen doğaçlama, bir tür oyun. Ve uzun zaman oynayacağım gibime geliyor. Zaten herhangi bir kitabı inceleyecek, onu yazıya dökecek kadar disiplinli bir üslûbum yok. Kitabın sonuna hiç değinmek istemiyorum. Mutsuz sonları sevmem: Her şey mutlu sonsuz ve aynı bu cümleler kadar güzel olsun:

    ''Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum. Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.'' *sayfa:87

    ‘’Teşekkür ederim Sabahattin Ali, ruhumu gecenin soğuğundan koruduğun ve böyle değerli bir kitabı edebiyatımıza kazandırdığın için.’’ diyorum ve kitabımı usulca kütüphanedeki yuvasına bırakıyorum: Görüşmek üzere...
  • Bazı kitaplar vardır hani, sizi alıp götürür ve bittiğinde siz, denizlerin dalgalarla taşıdığı kumlar gibi, çok başka bir yerlerde bulursunuz kendinizi. Tam da şu anda o kitaplardan birinin incelemesini okumaktasınız.
    Rizzoli&Isles serisinin ikinci kitabı olan Çırak da, ilk kitap olan Cerrah gibi harika bir şekilde sonlandı benim için.
    Bu kitabımızda Cerrah'ımızın taktiklerini taklit eden bir katilimiz vardı, ve adına Çırak demiştik. Birkaç değişiklikle beraber, Cerrah ile tıpatıp aynı özellikleri göstermesi, geçen kitapta yine Cerrah tarafından kötü bir şekilde tahribata uğrayan Jane Rizzoli'yi unutmaya çalıştığı kabus dolu günlere geri döndürmekteydi. Cerrah isimli katilimiz, işini yarım bırakmayı sevmezdi ve Rizzoli'yi rahat bırakmayı düşünmemekteydi.
    Bu konu çevresinde harika bir kurgu yaratmış olan Tess Gerritsen, ilk kitabın da verdiği aşinalıkla, bana çok keyifli bir serüven yaşattı. Karakterleri artık tanıyor olmam, onları artık, başka bir şehirde yaşayan eski dostlarım gibi hissetmem, önceki kitabın verdiği hazzın ikinci kitapta da devam etmesini sağladı.
    Üçüncü kitaba doğru bomba gibi giderken, seriye hala başlamamış olan arkadaşlarım varsa, hemen bir kitapçıya koşmalarını tavsiye ediyorum. Seri kitapların verdiği hazzı, hiçbir okuduğum tekli kitaba değişmem...
    Kitap dolu günler dilerim...