Sadettin TANIK, Dönüşüm'ü inceledi.
 14 Ağu 2015 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Franz Kafka'nın; böcek metaforu üzerinden, ana akımından ayrılana karşı, toplumun duyduğu hoşgörüsüzlüğü, dışlanmışlığı vurgulayan, herkes gibi olmak istemeyenlerin yaşadığı trajediyi anlatan, farklılıklara duyulan tahammülsüzlüğü gözler önüne seren şahane bir eseri. Herkesin okuması, kütüphanesinde bulundurması ve önermesi gereken bir klasik.

Aysel, Tutunamayanlar'ı inceledi.
 31 Oca 2016 · Kitabı okudu · 73 günde · Beğendi · 9/10 puan

"Hayatım hayatımın romanı olsun.." diyerek başlayalım..

En çok yarım bırakılan kitaplar arasında 1, En çok okunacak kitaplar arasında 3. sırada olması bile bir çelişki teşkil etmiyor mu? Meraklanıp, kitaba başlayıp, kitaba tutunamayanlar: (Selim olsa hepinizden tiksiniyorum derdi :)) )

Kitap hakkında fikir ve naçizhane tavsiyelerime gelirsek:
1. Kitaba korku ile başlamayın ( "Yok bu kadar insan iyi kitabı neden yarım bıraksın ki?" gibi)
2. Hiçbir olumsuz yorum sizi yıldırmasın;
3. Kitabın kalınlığı, sayfa sayısı gözünüzde dağ olmasın;
4. Kitaba başlamadan önce akıcı bir roman olacak diye düşünmeyin;
5. Ve sonda yeni ve hiç bilmediğin türden kapılar açmak senin elinde..

İlk başlarda okuduğumda biraz afallamıştım. Bir çok okurun dediği "anlaşılmamazlık, akıcılık" kısmı bende yoktu. Ama bunlar güzel günlerimdi. Kitap bir yerden sonra karmakarışık olmaya başladı. Karakterler belleğimde kayboldular. Kitabın gelgitleri beni yormaya başladı. Okuduğum kısımların üzerinden iki kere geçmek zorunda olduğum bile oldu.

Sonra yavaş yavaş taşlar yerinde durmaya başladı.
* Okumadığım zamanlarda okumak için içimden gelen talep;
* Her an Selim`in yerine kendimi koymam;
* Bir okumaya başladım mı ne kadar çok okuduğuma kendimin bile şaşması, vs.vs.

Bir süre sonra kendinizden geçiyor, ara sıra Turgut çokça Selim oluyorsunuz. Altını çizdiğiniz alıntıları okudukça anlıyorsunuz ki aslında bu çaba boşuna değildi.

Kitabı akıcı bir roman olarak değil, piskolojik ve felsefik yönden ele alırsak daha az hata yapmış olur, daha çok okumak için yol kat etmiş oluruz.

*En sıkıldığım nokta (1 ay o bölüm yüzünden aksadım) Günseli`in Selim hakkında konuştuğu bölümdü. İlk kez kitapta o bölümde sıkıldım. Paragraf boyunca bir tek virgül, nokta işaretine rastlamadım. Bu beni yıldırmadı desem yalan olur.

Bundan başka,
* "Tutunamayanlar Ansklopedisi" ilginçti;
* Karekter analiz ve seçimi başarlıydı;
* Yazarın kelime cambazlığı harükuladeydi;
* Alıntılar mükemmeldi;
* Olric fikri orjinaldi benim alemimde (en azından isim konusunda)

*En akıcı nokta: Selim`in günlükleriydi. Selimi en iyi anladığımız kısımlar o kısımlardı çünkü.

Bir puanı- Günseli`nin anlatım biçimi ve bir de bende saklı kalacak bir sebep yüzünden kesiyorum. Bunlardan başka okumanız için elinizde mükemmel bir roman mevcut.

Hiçbir şey için değilse bile, merakımı giderdiğim için bile değer diye düşünüyorum.:)
Mükemmel bir dibe vuruş hikayesi için kolları sıvayın derim.
Tabiri caiz ise:
"Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok." diyenlerin romanı.

"Tanrı, tutunamayanlardan rahmetini esirgemesin..."
Kitaba ve hayata tutunmanız dileği ile..

Nazlı Demir, Uçurtma Avcısı'ı inceledi.
15 Eyl 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Her sayfada insanın içini yakan bir başyapıt.
Ana karakterden nefret ettiren yazar zamanla onu affettirmeyi amaçlamış olmalı. Fakat ben yapamadım. Hasan'ın hikayesi, Emir'e karşı taparcasına olan çocuksu sevgisi harikaydı. Fakat; böyle bir sevgiye ihanet ettiği için onu bağışlayamadım.. Hasan karakteri ile bize masumiyetin aslında nasıl olduğunu tekrardan hatırlatan yazara teşekkür etmek isterdim. Filmini izleyenler kitabı okumuş kadar olduklarını zannetmesinler. Şu filmi bir kenara bırakın ve gidip okuyun.
Bu sizin kendinize yapmış olduğunuz en büyük iyilik olacaktır.

Muallim Naci, Bukre'yi inceledi.
 29 May 00:26 · Kitabı okudu · 7 günde · 6/10 puan

Nerden nereye!!!

“Kahraman Tazeoğlu” kendi deyimimle “ergen tripli kız yazarı…” Onun yazdığı bir kitap… Aldım elime okumaya başladım. Daha ilk sayfadan saçma sapan aşk cümleleri… Öyle abartı öyle sıradan öyle pespaye ki aşkın hiçbir duygusunu size yaşatamıyor. Okudukça nefesim daralıyor. Biraz sayfa geçtikten sonra öyle saçma sapan cümlelerden midemin bulandığını hissediyorum. İçimden kitabı yarıda bırakmak geliyor. Ama kötü bir özelliğim var: “Bir kere bir kitabı okumaya başladım mı kesinlikle okumadan bitiremem. Bitirmek için çabalıyorum, ya diyorum kendi kendime: “Eğer ben bu kitabı bitirirsem kendime ödül vermeyelim.” Ne ödülü? Bu saçmalığa kitabın sonuna kadar katlanmak çok devasa bir sabır ister çünkü. Bende kendime devasa sabır ödülü vereceğim. Neyse ortalara doğru biraz açılıyor kitap. Hafif okuyası geliyor insanın, sonra yine bayıyor. Ya bir kitap bu kadar mı basit olur? Hadi bu kadar basit olurda neden bu kadar satılır?

Yazar sadece şunu yapmış çok basit bir olay örgüsü bulmuş. Genç bir kız Bukre bir adama âşık olur, adam sonra albüm çıkarır. Şöhret olur. En sonda Bukre’yi aldatır. Tabi Bukre’nin de çok samimi bir arkadaşı vardır. Bukre de onunla evlenir. Yazarın tek amacı herhalde bu olay örgüsüne aşk cümleleri sığdırmak olmuş. Gerçekten de kitap tamamen böyle doldurulmuş. Bir olay bulunmuş kitabın çeyreğinin çeyreği olay örgüsü kaplamış, geri kalanı ise “facebookluk” aşk sözleri. Ne diyelim facebookluk bir kitap deyip geçmek lazım ama bazı yerlere değinmem gerekiyor.

Öncelikle kitabın başkahramanı Bukre. Kitapta Bukre sürekli aldatılan kız. Acısı her zaman kutsanan kız. Kitabın cinsiyete göre okunma oranına baktım. Yüzde 85 kızlar okurken yüzde 15 erkeler okumuş. Yaş oranına göre de 14 yaş ile 24 yaş arası okuyucu kitlesinin yarısını oluşturuyor. Yani kitabın genel okuyucu kitlesi genç kızlar. Muhtemelen birçoğu Bukre gibi aldatılan kızlar. Kitaptaki acıyla beraber kendi acıları ile duygudaşlık kurdular. Bu şekilde kitapta kendilerini buldular. Fakat ortada bir sorun var: Bukre denen kızımız kitabın başında sevgilisi olan bir genç kız. ( Muhtemelen liseden yeni mezun olmuş, üniversiteye hazırlanan bir genç arkadaş.) Kitap başladığı gibi sevgilisi kendisini aldatıyor. Hemen akabinde de sevgilisinden ayrılıyor. Daha iki sayfa geçiyorsunuz. Bukre hanım karşısına çıkan ilk erkeğe âşık oluyor. Oysa kitabın başında Bukre’nin acısı ve sadakati o kadar kutsanmış ki. Hâlbuki daha bir gün bile geçmeden başka birine âşık olacak kalp taşıyor. Allah’ta karşına onun gibi birini çıkarıyor. Bu yeni bulduğu kişi de onu aldatıyor. (Tabi Bukre yine aşk acısı çekiyor. Sevgilisinden ayrılıp bir gün sonra yeni sevgili bulunca, o sevgiliden ne bekliyor acaba? ) Sonra aradan yıllar geçiyor. Bukre bütün gençliğini böyle insanlarla heba ediyor. En son da ona yıllarca iyiliği dokunan yakın arkadaşı ile yaşlanınca evleniyor. Genelde herkes gibi yapıyor. Namuslu insanı en son evlenmeye bırakıyor. Ama kitapta böyle oluyor da gerçek hayatta pek öyle olmuyor. Bütün ömrünü namussuz kişilerle heba ederken Allah daha sonra karşına namuslu birini çıkarmıyor. Namuslu sevince namuslu seviliyorsun... Oda tek aşkını beklemekle eş ruhunu bulmakla oluyor. Maalesef günümüzdeki gençliğimizin durumu bu. Sürekli yeni sevgili bulup sonra aşk acısı yaşamak. İnsan ömründe kaç defa âşık olur ki? Böyle bir aşk hikâyesinin ülkemizdeki lise gençliği tarafından baya okunması üstüne üstlük bir de Bukre denen şahsın kızların kahramanı olması. Geleceğimiz acısından beni düşündürüyor.

Başka bir problem ise bu kadar köklü bir edebi geleneğe sahipken, hangi ara böyle saçma sapan aşk sözlerinin kutsandığı bir döneme geldik. Yani merak ediyorum hangi ara
“mende mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var
aşık-ı sadık menem, mecnun’un ancak adı var.”
“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır”
Gibi dizlerden hangi ara
“MÜSAİT BİR AŞKTA GÜLECEK VAR”
“Eğer bir intikamsa bu, evet! Seni gözlerimden siliyorum...”
Gibi sözlere geldik. Haliyle sözleri böyle pespaye olan aşkların kendisi de pespaye oldu.

Dedik ya nerden nereye!!!

Emre İBRİ, Şeker Portakalı'ı inceledi.
11 Mar 16:25 · Kitabı okudu · 11 günde · Puan vermedi

Ben bu kitabı okumadan önce Sevgili Öğretmenim Hüseyin Hocam ve Sevgili Arkadaşım Yusuf'a kitabın nasıl olduğunu onlara sordum ikiside bana kitabı okurken duygulanacağımı ve çok seveceğimi söylediler bende bu kitabı satın alıp okumaya başladım daha kitabı elime alır almaz kitabın güzel bir kitap olduğunu anladım. Kitabı okuyunca resmen kendimi kitabın içinde zannettim sanki o küçük Zeze bendim. Kitabı okurken birçok yerinde ağlamamak için kendimi zor tuttum. Kitapta unutamadığım yerlerin çoğu Zezenin yediği dayaklardı. Eğer ki ben Zezenin yerinde olsaydım hiç bu kadar dayağa ve yaşadığı acılara hiç katlanamazdım. Lafın kısası herkese tavsiye ediyorum çok güzel bir kitap.

Muallim Naci, Saftirik Greg'in Günlüğü 5 - Ama Bu Haksızlık!'ı inceledi.
 19 Şub 03:34 · Kitabı okudu · 3 günde · 2/10 puan

Bu kitabı çocuklarınızdan uzak tutmanızı şiddetle tavsiye ediyorum...

On beş günlük kısa bir tatilin ardından tekrar eğitim-öğretim dönemi başladı. Tatilde sıraya koyduğum baya bir kitabım vardı. Fakat bu süre çok kısa olduğundan kitaplarımı bitiremedim. Bu sürenin bana yetmemesi ve kitaplarımı okuyamama baya üzüldüm. Çünkü okulların açılmasıyla beraber bir yoğunluğun içine gireceğimi biliyordum. Öyle de oldu bu yoğunluktan dolayı inceleme yapmak istediğim çoğu kitaba inceleme yapamadım. Aynı zamanda okullar açılınca kendi listemdeki kitaplardan daha çok öğrenciler ile beraber okuduğumuz kitapları okuyacağımı biliyordum. Hep beraber sınıf kitaplığımızda olan kitapları, hem okul içindeki okuma saatlerimizde hem de çoğu zaman evde öğrenciler ile beraber okuyoruz.

Son dönemlerde hem kitap evlerinde hem de hemen hemen tüm öğrencilerde gördüğüm kitap “Saftirik” serisiydi. Kitap baştan beri bana soğuk ve itici geldi. Öğrencilerimede hiçbir zaman tavsiye etmedim. Geçen gün birçok öğrencide yine bu seriyi görünce ciddi anlamda bir merak sardı beni. Bu öğrencilerin bu kitabı bu kadar sevmesinin ne olabilirdi? Hemen o an en yakınımda bulunan Emre ile bu konuda biraz sohbet ettik. Emre de 6. Sınıf öğrencisi o da “Saftirik” serisinin bütün kitaplarını hemen hemen okumuş. Kalanları neden okumadın diye sorduğumda: “Hocam siz kızdıktan sonra onu okumayı bıraktım.” dedi. (Oysa ben kızmamıştım, sadece "ben tavsiye etmiyorum" demiştim. Bir öğrenciye okuduğu kitap için kızmak hayatta isteyeceğim en son şeydir herhalde.) Peki, nasıl buldun sorusunu kendisine yönlendirdiğimde şöyle bir cevap verdi. “Hocam hayatımda daha önce bu kadar eğlenceli bir kitap okumamıştım." Sonra kızlardan birkaç kişiye sorunca onlarda hem çok rahat okunduğunu hem de çok eğlenceli olduğunu söylediler. Ben de bu kitap, sadece bizim okulda mı ya da sadece bizim şehrimizde mi bu kadar popüler diye ufak bir araştırma yaptım. ( Sadece bizim okulda popüler değildi. Hemen hemen şehrimizin tümünde popüler bir kitaptı. Çünkü Batman’daki bütün kitap evlerinde rafları süsleyen kitap saftirikti.) Biraz internetten satış rakamlarına baktım. Kitap serisinden sadece bir tanesi bile felaket rakamlara ulaşmıştı. Bu serinin de baya fazla kitaptan oluştuğunu düşünürsek kitap ülkemizde baya satılmış diyebiliriz. Ben de artık öğrencilerin bu kitapları neden bu kadar sevdiğini anlamak için bu kitabı okumalıyım diye düşündüm. Hemen yanımda bulunan Emre’ye okuduğu kitaplardan birini bana getirmesi söyledim. Kitap bir gün sonra elimdeydi, açıp okumaya başladım.

Bizim çocuk edebiyatı için belli başlı ölçütlerimiz vardır. Eğer elimizdeki kitap, bu ölçütlerin belli bir çoğunluğunu sağlıyorsa bu kitabı öğrencilerimize tavsiye ederiz. Örneğin kitap çocuğun ana dili gelişimine katkı sağlamalıdır. İçerisinde Türkçenin güzellikleri barındırmalıdır. Öğrencinin sözcük daracığını gelişilmelidir. Deyim ve atasözlerine yer verilmedir. Öğrenciye okuma alışkanlığı kazandırmalı ve edebi zevk uyandırmalıdır. Okuyucunun kitapta kendine ait bir şeyler hissetmesi sağlanmalı ve empati yeteneğini geliştirmelidir. Kendi ahlak ve kültürüne katkıda bulunmalı ve iyi davranışları benimsetmeye çalışmalıdır. Okuyucunun eğlenmesi sağlanmalıdır. Öğrencinin hayal dünyasını zenginleştirmelidir. Saftirik kitabını da kafamdaki bu ölçütlere göre değerlendirdim. Üzülerek belirtmem gerekir ki hiçbir ölçüte uyum sağlamayan bir kitap gördüm. Tamamen kendi kültürümüze yabancı, öğrencinin kendinden hiçbir şey bulamayacağı bir kitaptı. Tamamen Amerikan okul sistemi içinde büyüyen ve Amerikan kültürüne dayalı bir kitaptı. Kitapta anlatılan hayatlar ile ülkemiz arasında hiçbir bağ yok. Aksine tamamen kültürümüze yabancı ve aykırı unsurlar. Kötü davranışları özendirecek yaşantılar. Öğrencinin hayal dünyasını geliştirecek hiçbir bilgi mevcut değil.

Öğrenciler sevdiği iki nokta üzerinden değerlendirme yapacak olursak. Öğrenciler genelde iki şey üzerinde durdular: 1. Kitap çok akıcı 2. Kitap çok eğlenceli. Kitabın akıcı olduğu doğrudur. Çünkü 225 sayfalık kitap aslında normal şekilde basılmış olsa 50 sayfa bile tutmayacaktır. Kitaplarda büyük punto kullanılmış ve kitabın yarısı resimlerle ile doldurulmuş. ( Nitelikli Çocuk Edebiyatında kitapta resimler olmalıdır. Hatta resimsiz kitap çocuğa sıkıcı gelecektir. Fakat burada kitaba resim değil resimlere kitap yazılmıştır.) Haliyle öğrenci kitabı eline aldığı gibi kitap akıp gitmektedir. Sürekli resim olduğu içinde canı sıkılmamaktadır. Kitabın 225 sayfa ve fiyatının 15 lira olduğunu söylemek gerekir. Böyle bir kitaptan bu kadar fazla bir meblağ bu büyük satış oranları… Ciddi anlamda bu kadar kaliteli yazar varken yazıktır, günahtır. ( Gerçi Türkiye’de kitap fiyatları genel olarak yüksektir. Örneğin çok kitap okuyan biriyseniz baya da zengin olmanız gerekmektedir. Fakat bu ayrı bir konu olduğu için uzatmayacağım.) Kitabın neden eğlenceli geldiğini de çok anlamadım doğrusu. Öğrencilere eğlendirici gelebilecek yerlere dikkat ederek okudum. Çoğu yeri de tahmin ettim. Tahmin ettiğim yerleri öğrencilere okudum. Öğrenciler gülmeye başlayınca haklı olduğumu gördüm. İçimden onlar gülerken ben ağladım. Çünkü bakın ülkemizde çocuk kitapları içinde en çok satan kitaplardan biri olan Saftirik kitabının içindeki eğlendirici yerlere…

Resimle beraber desteklenmiş bir yerde. Pisuar denilen yerde pantolonu indirmiş şekilde bir çocuk resmi çizilmiş ve bunun üzerine bir muhabbet dönmüş…

Bütün ayağımı ağzına sokabilir miyim? ( Arkadaşına bunu sormuş sonra bunu denemiş.)

Kitaptaki kahramanların tek amaçları kızlı-erkekli yapılan partilere gitmek. Orada çıplak kızlar görmek. Yılbaşında yapılacak partilerde kızlar ile havuzda yanana uzanıp içki içmek.( Kitapta anlatılan karakterler altıncı sınıfa gidiyorlar.)

Büyük ninesini altına “osuruk” yastığı koyup osurduğunu millete görtermek ve herkesin içinde büyük nineye gülmek.

İç kıyafetlerini normal elbisenin üzerine giyip öyle gezen bir dede. ( bu Dede’nin hali resmedilmiş.)

Ayakta işemenin güzel olduğunun sıkça söylenmesi. Hedefi tutturmayınca yere yapmaya devam etmenin daha güzel olduğu.

Çocuğun ağzındaki sakızı yukarı doğru tükürmesi ve bu sakızın babasının kafasına yapışması. Sonra toplu halde babalarına gülmesi…

Annenin ceza olarak kendi iç çamaşırlarını çocuğa yıkatması… Çocuğun bunları yıkarken resminin kitaba çizilmesi…

Çocuğun akşam yatarken çoraplarını nereye koyduğunu unutmasın diye gidip çorapları televizyonun üstüne koyması… Böyle bir dahice fikir bulduğu için takdir görmesi…

Kızların osurmasını merak eden çocuklar… Sonra bu olayın yani bir kızın osurmasının resminin kitaba çizilmesi…
Bir yarışmada arkadaşını uzuv yerinin fotoğrafının çekilmesi ve bu uzvun kitaba resmedilmesi…

Ailecek televizyon karşısında dizi izlerken dizini sahnesinin öp beni hadi öp beni diye bir sahne olması…

Çocuğun yine kızlı erkekli bir partide şişe çevirmece oynayıp kızın onun öpmesini istemesi ve bunun neticesinde olanlar… ( Bu kitabı ülkemizde okuyan öğrenci kitlesinin 3. 4. 5. Ve 6. Sınıf öğrencileri olduğunun söylemem de fayda var.)

Aile yemeğinde yeni evlenen amca ile eşinin öpüşmeye başlaması ve odaya çıkmaları… Bu sahne de resmedilmiş.

Altıncı sınıf öğrencilerinin kızlı erkekleri havuzda çıplak şekilde parti yapması ve bunun resmedilmesi…

Sadece aklımda kalan bilgiler ve ahlaki açıdan uygun bulmadığım için yazmadığım birçok şey…

Kitabın okunmasına gelince kesinlikle okunmasını tavsiye etmiyorum. Hatta ısrarla çocuğun sağlıklı gelişimi açısından okutulmamasını tavsiye ediyorum.

Sonuç olarak böyle bir kitabın bizim ülkemizde ve dünyamızda bu kadar çok okunması ciddi anlamda yazık…

Benim gibi bir kardeşinizden ufakta olsa bir tavsiye: Bu kitabı çocuklarızdan uzak tutun ve çocuklarınızın hayal dünyasını bir dona hapsetmeyin.

Nazlı Demir, Yüzyıllık Yalnızlık'ı inceledi.
22 Eyl 2015 · Kitabı okudu · 19 günde · 7/10 puan

Eğer bu kitabı okuduysanız kendinizi tebrik edebilirsiniz.
Durağan bir dili, merak uyandırmayan ve sonu nereye gittiği belli olmayan konuyu, isimlerin benzerliğinden dolayı kim kimdi ya diye karışan karakterleri başarıyla atlattınız. Şimdi size ne kattığını düşünmeye geçebilirsiniz. Hristiyanlıkta geçen 7 günahı ve sonuçlarını kesinlikle karakterlerle birlikte tek tek öğrenmiş oldunuz. Ayrıca gerçekte yaşanan muz işçileri katliamına* değinmesi ile birlikte günümüz olaylarından bir facianın nasıl olduğunu artık biliyorsunuz.
Ne zorlamalarla, okumak için kendinizi ittirmelerle dolu, acaba bıraksam mı düşünceleriyle başa çıkarak Nobel ödüllü bir kitabı daha bitirmiş olmanın şevkiyle çerez kitaplara yönelip kafanızı dinleyebilirsiniz.
* Bu sayede nobel'i almıştır.

Oğuz Aktürk, Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
21 May 23:22 · Kitabı okudu · 12 günde · Beğendi · 8/10 puan

Her gün etrafınızda gördüğünüz insanları aslında ne kadar görüyorsunuz hiç sorguladınız mı?

Kendiniz için yıllar sonrasına zaman kapsülü niteliğinde bir mektup bıraktınız mı? Bilinmeyen bir kadın ya da bilinmeyen bir adam olabildiniz mi? Asıl değerin, bilinen ve alışılmış doluluklarda değil, bilinmeyen ve tarif edilemeyen boşluklarda olduğunu anlayabildiniz mi?

Sizin hiç Tyler Durden'iniz oldu mu?

Peki hiç mi kafes olup bir kuşu aramaya çıkmadınız?

Kürk Mantolu Madonna, boşlukların felsefesidir. Tablodaki kadının aşağıya doğru gizemli bakışından tümevarım yoluyla bütün romana yayılmış kocaman bir boşluktur. Bu öyle bir boşluk ki, çukur ve kapanmamış yer olarak tanımlanan bir boşluk. Peki Raif Bey TDK'ya cevap olarak ne diyor?
"Ben de, o zamana kadarki hayatımın boşluğunu, gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım." 86. sayfa

Boşlukların farkındalığında olarak yaşamak gerçekten kolay mı zannediyorsunuz? Dolu dolu geçirdiğimiz hayatların niteliği konusunda kendinizi hiç sorguladınız mı?
Hayatı genel izleyici çemberi içinde yaşamak nasıl bir histir peki?

Raif Bey, koşuyor, hastalanıyor, çevirmenlik yapıyor, seviyor, deliriyor. O da benim, senin, onun gibi sadece bir insan. Bir ruhunun bulunduğunu geç de olsa fark etmiş bir insan. Peki biz vücutlarımızla yaptığımızı sandığımız bu eylemleri gerçekten de ruhumuzu ve yüreğimizi de ortaya koyarak gerçekleştirebiliyor muyuz? Gerçeğin mayasını gözümüzle değil, esas yüreğimizle görmek istiyor muyuz?

Kürk Mantolu Madonna, boşlukların ütopyasıdır. Boşlukların anlamını en güzel şekilde idrak edeceğiniz romanlardan birisidir. Raif Bey anlatıcı için, Maria Puder de Raif Bey için bir ütopyadır. Fakat aynı zamanda boşlukların distopyasıdır da diyebiliriz. Çünkü boşluklar bu ikilemde kaldıkları sürece anlamlı olan olgulardır zaten. O bilinmez boşluğun kapanıp kapanmayacağını bilmeden yaşamak, beynini ve ruhunu bitirmek harika bir distopya değil midir? Bu kalabalık hayatta, bu dolulukların kirlettiği hayatta, yüreğimizi ve ruhumuzu gereksiz şeylerle doldurmaya çabalayan yüzlerce olayın, nesnenin, insanın olduğu bu hayatta biraz da boşlukların olmasını arzulamak harika bir ütopya değil midir?

Kürk Mantolu Madonna, toplumların analizidir.
"Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi." diyor bize Raif Bey 149. sayfada. Gerçekten de bir kişiden bütün insanlara yayılan bir tümevarım mümkün müdür? Sınırların denendiği bir romandır Kürk Mantolu Madonna. Sınırlardan korkmamamızı öğretir, sevmenin sınırı mı olurmuş yani?

O aşağı bakış yok mu o aşağı bakış. Ah, Raif! Seni anlıyorum. Anlamaz mıyım hiç? Belki o kadın yukarıya ya da sana doğru baksaydı sen o kadınla hiç ilgilenmeyecektin. Ama o kadının aşağı doğru bakması yok mu... O aşağı ki neler olmuyor o yeryüzünde. Her gün bombalar atılıyor, çocuklar ve masumlar ölüyor o aşağıya bakılan yerde. Boşluklar her gün bombalarla, ölümlerle, yalanlarla dolduruluyor. Belki de bu ilk bakış sana bu kadar şeyi düşündürdü. Neden olmasın? Hayatla savaşı olan bir insanı tanımak istedin diye suçlu mu oldun yani?

O zaman Raif, sana diyorum. Boşluklarını bir insanla kapatmaya veya kapatmamaya çalışan sana diyorum ki, senin Maria'nı günümüzde Madonna ile karıştıranlar var Raif. Biliyorum, üzüleceksin bunları okuyabiliyorsan eğer fakat gerçek bu. Özür dilerim sana o hasta yatağında bunu söylediğim için. Biz de senin defterini okuduk işte fena mı? Hem sen de seni dinleyecek ve anlayacak birilerini aramıyor muydun? Bir kişiye de olsa içindekileri dökmek istiyordun... Artık içini dökebildiğin ve onları anlayan milyonlarca insan oldu. Biz bu kitap oldukça senin boşluklarını kapatmaya her zaman devam edeceğiz Raif.

Muallim Naci, Louis Braille'yi inceledi.
 10 May 23:16 · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

Hocam Bu Kördür Yolu Bilmez
Üniversite ilk yıllarım. Sene 2009… Topluma hizmet dersi kapsamında körler okuluna gideceğimiz söylendi. Normal adıyla Gaziantep GAP Görme Engelliler Ortaokuluna. İlk olarak istemedim. Sonuçta dersine gireceğiniz sınıf görme engellilerden oluşan bir sınıf. İsteksiz olma sebebim o duygu atmosferini, bünyemin kaldırmayacak olmasıydı. İsteksiz de olsam gitmek zorundaydım. Hocamızla konuştuğumuzda ders vermek için değil onlara akşamları kitap okumak için gideceğimizi söyledi. Biraz daha ısındım. Netice görme engelli kardeşlerimize sevecekleri bir kitap okumak, uzaktan bakınca kulağa çok güzel geliyordu. Ama hala korkularım beni esir almıştı.

Kendimin kör olduğunu düşünmeye başladım. Ufacık bir sorunda bile hayata isyan eden ben… Acaba gözlerim görmese neler yapardım? Muhtemelen hayattan hiçbir zevk almazdım. Hayata küserdim. Daha da içime kapanırdım. Kapkaranlık dünyamda kimse de olmazdı. Kolay bir şey değil ki düşünsenize bundan sonra hiçbir şey görmeyeceksin.

Bu duygular içinde körler okuluna gittim. Çok güzel bir okul yapmışlar. Hemen idare ile görüştüm. Gireceğim sınıfı öğrenip sınıfı aramaya koyuldum. Tenha bir koridorun en sonundaki sınıf, yavaş yavaş ama aynı zaman baya bir heyecanlı şekilde sınıfa doğru yürümeye başladım. Sınıfın kapısına geldim. Derin bir nefes aldım. “Ya Allah Bismillah” deyip içeri girdim. O anki durumu ve duygularımı anlatmanın imkânı yok. Ama o günden bana kalan tek şey büyük bir şok dalgası yaşadığım oldu. Karşımda hayata küsen çocuklar değil. Bilakis hayatla tamamen barışık ve enerjileri dolu dolu çocuklar gördüm. Karşımdaki gözler capcanlı halde bana bakıyordu. Hemen benimle muhabbete başladılar. Neden bu kadar geç geldiğimi ne zamandan beri beni bekledikleri sordular. Ben ise şaşkın bir halde onları dinliyordum. Aynı zamanda karşımda ilk defa bu kadar görme engelli kişiyi görünce onları inceleme gereği duymuştum. O an içlerinden biri çok açık bir şekilde: “ Hocam, valla çişim geldi. Eğer gitmesem altıma edeceğim. İzin verir misiniz?” diye sordu. Bende hemen, tabi canım gidebilirsin, dedim. Ön sıralarda oturan başka öğrenci: “Hocam bu arkadaş kördür. Yolu bulamaz bende ona yardımcı olayım.” dedi. O an sınıf gülmeye başladı. Ben de istemsiz bir şekilde: “Oğlum arkadaşınla alay etme.” diyeceğim esnada aklıma geldi. Benim dışımda herkes kördü. Ve karşımdaki çocuklarda durumlarını çok güzel kabullenmiş ve güzel bir hayat yaşıyorlardı. Tüm sınıf gülerken ben artık kitap okumaya başlayalım dedim. Öğrenciler hep birlikte hocam ne gerek var zaten bilgisayardan dinliyoruz dediler. Evet, güzel bir uygulama olmuştu. Kitaplar seslendiriliyor ve öğrenciler oradan istekleri kitabı dinleyebiliyordu. O zaman size ders anlatayım dedim. Bir konuyu anlamadık zaten hocam bize anlatın dediler. Tam anlatmaya başlayacağım. Aklıma bir şey takıldı. Ya ben not aldırmadan nasıl dersi anlatacağım. Bir öğrenci hemen yardımıma koştu. “Hocam defterleri çıkaralım mı?” “Evet” dedim çaktırmadan. “Çıkarın defterleri.” ama hala aklımda aynı soru: “ Yahu neye nasıl yazacak bu çocuklar?” o an hiç beklemediğim bir şey oldu. Herkes sırasının altından kahve renkli, üzerinde delikler olan, plastik kutuya benzer bir şey çıkardı. İçini açtılar; kutunun içine beyaz, kalın bir kâğıt yerleştirdiler. Ellerine yine sıranın altından ucu iğne, sapı ise kahverengi topaç şeklinde bir alet çıkardılar. Aleti avuçlarına yerleştirdiler. Aleti de ilk deliğe koyup beklemeye başladılar. Merakla ne yapacaklarını bekliyordum. “Sıfatlar” dedim. Herkes iğneyi plastik kutunun içindeki deliklerden kâğıda batırmaya başladı. Benim ağzımdan kelimeler çıktıkça öyle ciddi ve hızlı deliyorlardı ki kâğıdı, sadece onları izliyordum. İçimden “Bu ne ya?” dedim. “Çocuklara eziyetten başka bir şey değil bu.” Daha sonra bir öğrenciye yazdırdıklarımı oku dedim. Öğrenci plastik kutuyu açtı. İçinden beyaz kâğıdı çıkardığı ters çevirip masanın üzerine yerleştirdi. Kâğıdın ters tarafı iğne deliklerinden kabarmıştı. O kabaran yerlerine parmakları sürdü. Ve okumaya başladı. Tamamen okudu cümlemi. Bir süre öyle durdum. Sonra gelin dersi boş verin sohbet edelim dedim. Hayatımın en güzel sohbetlerinden birini yaptık.

Bu kitabı okuduktan sonra keşke dedim o gün çocuklara yazdırtılmaktan vazgeçmeseydim. Çünkü kitapta “Louis Braille” gözleri sağlamken birden nasıl kör olduğunu ve bu sözünü ettiğim yazma şeklini bulmasını anlatıyor. “Louis Braille” yazı yazmamanın ve kitap okuyamamayı o kadar dert etmiş ki. Daha ortaokul öğrencisi olduğu zamanlarda kabartma alfabesini bulmuş. Louis Braille’nin hayatını okurken öğrendiğim en güzel şey ise kitap okumak ve yazı yazmak ancak kaybedince herhâlde önemini anlayacağımız şeyler. Aslında o iğne ve o plastik o çocuklarda olmasa büyük bir eksiklik olacaktı onlar için. Benim eziyet dediğim şey onlar için nimetti aslında. Hayatımızdaki nimetlerin şükrüne varmak dileğiyle. Kesinlikle okumamız ve çocuklarımıza okutmamız gereken bir kitap. ( Ayrıca çocuklarımıza kitapları okuttuktan sonra onları karşımıza alıp kitap üzerine sohbet etmezsek kitabın çok faydası olacağını düşünmüyorum.)

Okulda birkaç hafta böyle çok eğlenceli geçti. Neredeyse onların kör olduklarını bile anlamıyordum. Benden hiçbir farkları yoktu. Her yere tek başlarına gidebiliyorlardı. Normal öğrencilerden daha fazla yaramazlık yapıyorlar. Yine aralarından baya başarılı öğrenciler çıkıyordu. Öğrenciler uzun zamandır maç yapalım diyordular. Ben de tamam dedim. Keşke demez olaydım. Bir sonraki hafta erken geldim. Zaten erken geleceğim dediğim için hepsi beni kapıda bekliyordu. Takımlar kurulmuştu. Hiç beklemeden maça başladık. O an fark ettim. Karşımdakilerin kör olduğunu ve hiçbir şey görmediğini. Çünkü her şeylerinin normal olduğuna alışmıştım. Maçında normal olacağını sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Kimse kahrolası topun nereye gittiğini görmüyordu. Herkes sadece koşuyordu. Top benim ayağıma geliyordu. Bana doğru gelen kimse olmuyordu. O an fark ettim. Aslında top ayağımdayken gol diye bağırsam bizim takım gol diye sevinecek. Rakip takım gol yedik diye üzülecek. İstemsiz bir eylemle gözlerimden yaşlar süzüldü. Topa hafifçe vurdum. Bende koşmaya başladım. O maçta hayatımda hiç unutmayacağım iki sahne yaşadım. İlki top bir öğrenciye doğru geliyordu. Kendine gelen topu fark etti. Topa vurmak için sol tarafına hamle yaptı. Oysa top sağ tarafından geçip gitti. Ayağı boşa havaya kalkınca yere yuvarlandı. Hemen kafasını bir sağa bir sola çevirip topu aradı. Oysa top çok uzağındaydı. Gözlerimdeki yaşlara engel olamadım. Diğer sahne ise bir öğrenci gelip topa sert bir şekilde vurdu. Top ilerideki ağaçların arasına gitti. Kaleci hemen fırladı topu almak için. Topun ters tarafına gitti. Elleriyle dokunup her yere top var mı diye bakıyordu. Bende arkadan onu izliyordum. O an anladım zaten o topu bulamayacaktı. Bekledim belki bulur diye ama yok bulmadı. Gözerimden yaşlar istemsiz şekilde süzülme değil boşalmaya başladı bu sefer. Hem de şiddetli bir şekilde. Gidip topu kendim alıp önüne doğru attım. Benim attığımı fark etmedi bile. Elleriyle başını kaşıdı geri dönüp sahaya geldi. O lanet maç bitti. O günden sonra bir daha o okula gitmedim. Gidemedim. Hiçbir zamanda onun o topu çaresizce araması gözümün önünden gitmedi.

Oğuz Aktürk, Havva'nın Üç Kızı'ı inceledi.
 22 Nis 19:40 · Kitabı okudu · 4 günde · 4/10 puan

Elif Şafak'ın son romanı. Kendi adıma da ona ait kitaplardan okuduğum ilk ve son roman olmuş oldu maalesef. Hatta hep beraber heceleyebiliriz bu romanın yazılma nedenini : Ti-ca-ri kay-gı.

Kitapta geçen bazı cümleleri her ne kadar beğenmiş olsam da bu kitap tam bir Türk dizisi kıvamında. Çünkü her şey yüzeysel. Aşırılıklardan kaçmak isteyip de farklı olmayı arzulayan, üçüncü yoldan gideyim derken aşırı sıkıcı ve sıradan bir yazara dönüşen, aynı zamanda da yapay bir heyecana sahip biri gibi hissettim kendisini. İnternete, Türkiye'de en çok konuşulan konular enter yazıp din, İslam, ateizm, Mevlana, bomba, patlama, silahlı baskın, muhafazakar, laik, tarikat, siyaset, spor, yobaz, günahkar, kadın hakları, bekaret, evlilik, feminizm, eşitlik, adalet vs. gibi anahtar kelimeleri derleyip bir kitap çıkarmış gibi bence. Bu yönüyle tam bir ticari odaklı roman olduğunu düşündüm. Çünkü neredeyse her kesimden insana ve ideolojiye yönelik kelimeler mevcut. Hatta romanda inanan kişinin karşıtı inanmayan olarak değil de, "günahkar" olarak düşünülmüş. Bak sen.

"Büyük skandal! Az sonra! Sakın kaçırmayın!" gibi bağıran fakat sonrasında hiçbir şey çıkmayıp size programı izletmeyi başarmış olan magazin programları kıvamında aynı zamanda. Skandal diye diye sizi kitapta tutmaya çalışıyor fakat sonrasında skandalı gördüğünüz zaman magazin programlarını izlediğiniz anda verdiğiniz tepkiyi veriyorsunuz. Yani televizyonu kapatmak istiyorsunuz. Kitabın sonları ve olayla alakasız bir başka bir olay da kalitesiz Amerikan filmlerinin sonu kıvamında. Kitapta varmanın değil yollarda olabilmenin önemli olduğunu savunuyor sayın "Shafak" fakat kitabını oluşturan yola sadık kalmamış, saçma bir şekilde sonlandırmış kitabını bence.

Kitapta epey yerde sözü geçen siyaset eleştirileri de mevcut. Otoriterleşen siyasetin elit kesimi çok ama çok kaygılandırdığına dair bir monolog gibi olmuş adeta. Yani daha doğrusu olmamış be Shafak. Ama Türk insanının her baktığı yerde komplo teorisi aramasından bahsetmesini sevdim, gerçekten de artık böyle olduğumuzu düşünüyorum.

Dini yönden de bir kaç dokundurma var kitapta. Fakat kendisi ne kadar doğrudan belirtmiş olmasa da Müslüman kesime yönelik bir yobazlık genellemesi yaptığını hissettim. Bence her inanışın yobazı vardır. Araştırmayan, hakikati sorgulamayan, bildiklerini tahkik inanç doğrultusunda değerlendirmeyen her inanıştan kişi bir yobaz olabilir bana göre. Ne kadar biraz ondan biraz bundancı muslimus modernuslar varsa ateistus modernuslar da var, agnostikus modernuslar da var. Kitabın bazı kısımlarında feminizm propagandası yaptığı yerler de mevcut. Hatta "Din hep erkekleri kayırıyordu." diyor kendisi. Bu yüzden de muhtemelen kendi düşüncesine göre İslam'da erkekler ve kadınlar eşit değildir. Sayın Shafak'a şu videoyu hediye ediyorum : https://www.youtube.com/watch?v=CCmeRwJuNF0 Ayrıca Tanrı'nın, O'nun ismi kullanılarak hem de insanın insanı katletmesine izin verdiği gibi bir düşünceye sahip olduğu için de ona şu ayeti sunmak istiyorum : "Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler." Nahl Suresi / 61. ayet

Verdiğim 4 puanı neden verdiğime gelecek olursak. Sorgulama olayının yoğunluğu hoşuma gitti aslında. Zamanında ben de inanç konusunda kaybolmuşçasına yaşayan bir insan olduğum için sorgulama konusundaki gidip gelmeleri kendi geçmişime yakın buldum, ailesinden gelen bilgilerle değil kendi arayışından sonuçlar çıkarmak isteyen birisini anlattığı için. Bir de her inanıştan bir insanın bir masa etrafında kendilerine tartışma konusu verilerek tartışmaları beğendiğim noktalardan oldu. Kitabı sadece bu yönüyle olumlu yönde ütopik buldum. Ayrıca öğrenciyken bütün Tanrı sorgulamalarının ortak bir merkezde buluştuğu bir topluluk merkezi projem de bulunduğu için kitabı sadece bu yönüyle kendime yakın hissedebildim.

Sonuç olarak, hafifmeşrep, popülist ve demagojik bir üslupta edebiyata sahip kendisini bir daha okumayı düşünmediğim için kendisine minnettarım. Zira başka ve çok sayıda değerli yazarlar varken kendisine bir daha vakit ayırmayacağımın farkındalığını kendisi bana sağlamış oldu.