Sadettin TANIK, Dönüşüm'ü inceledi.
 14 Ağu 2015 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Franz Kafka'nın; böcek metaforu üzerinden, ana akımından ayrılana karşı, toplumun duyduğu hoşgörüsüzlüğü, dışlanmışlığı vurgulayan, herkes gibi olmak istemeyenlerin yaşadığı trajediyi anlatan, farklılıklara duyulan tahammülsüzlüğü gözler önüne seren şahane bir eseri. Herkesin okuması, kütüphanesinde bulundurması ve önermesi gereken bir klasik.

Mahmut Çayır, Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
 18 Eki 2016 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Tabiki okudum. Çok beğendim. Madonna'nın sahneye çıkarken giydiği kürklerin hikayesini anlatıyor. Maradona hepimizin bildiği üzere çok ünlü bir futbolcu. Bir çoğuna göre... Aaa, Maradona nereden çıktı ayol? Aaa tabi evet evet onu da okudum. Çok beğendim. "Kürk Mantolu Maradona" yıda okudum. Oda çok ağlak bir eser. Maradona'nın sahaya çıkarken neden kürk giydiğini anlatıyor.

Esere dönecek olursak, yazarın da dediği gibi;

"Herkeşin Madonnasına kimse karışamaz."

Ben şu şekıl giyinirim Madonna şu şekıl giyinir. Özgürlüğü bidir. Benim yorunlamam bu kadar, hadi hayırlı işler !!!

Neyse kara mizahı bir kenara bırakırsak;

Raif Efendi ile Maria'nın hüzün yüklü aşk hikayesi. İnsanlar iyi oldukları zaman mı dünya üzerlerine gelir yoksa dünya gerçekten iyi insanların cehennemi midir? Çok başarılı bir dram. Ve tam olarak beni tatmin eden bir son. İçim sızlamıştı kitap bittiğinde.

Sabahattin Ali Rus olsaydı, eminim dünyanın en büyük 3 yazarından biri olurdu...

Mahmut Çayır, Kör Baykuş'u inceledi.
02 Şub 12:16 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Sadık Hidayet… Dünyaya hapsolmuş bir ruh… Yaşamaya, mahkum bir can… Psikoloji bozmak için yazan bir zeka… Güçlü bir kalem…

Henüz dördüncü satırda karşılaştığım “inanılmaz acıların nadir görülen olaylardan sayılacağı kanısı yaygındır” (Ayrıntı yayınları / çeviri; Mehmet Kanar) sözü ile kısa süreli bir şok yaşadım. Kimi zaman, saatlerce anlatmaya çalıştığım bir durumun yarım cümleye sığdırılmış olması, şiirsel bir eser ile karşılaştığım izlenimi uyandırdı. Bu yüzden kitabı okurken ekstra özen gösterdim. Empati noksanlığından; Seninki de dert mi? Fazla büyütüyorsun. Abartma! Benim derdim daha büyük. Şımarıklık yapıyorsun, gibi sloganlarla başkalarının acısını küçümseyerek birbirlerine zulüm eden insanlara her daim hatırlatılması gereken bir sözdür bu. Özümsenmesi gereken, çok değerli bir söz.

Kör Baykuş ne anlatıyor? Kör Baykuş, Sadık Hidayet ile ilgili her şeyi anlatıyor. Ruhunun nasıl bir azap içinde olduğunu, neden ölüme özlem duyduğunu, neden intihar ettiğini hatta neden intihar edeceğini, 1937’de yazılmış olduğu halde, 1951’deki intiharını bile anlatıyor.

Eser yoğun olduğu için detaylı bir inceleme yapma ihtiyacı hissettim, uzun incelemelerden haz etmeyen biri olarak kendimle çelişeceğim ama konsepte uygun bir hareket içerisindeyim, zira eseri tek kelime ile özetlemeye kalksam kullanacağım kelime; ÇELİŞKİ olur.

İlk bölümde anlatılan bir sahne var. “Bir de baktım ki odamın arkasındaki arsada, kamburu çıkmış bir ihtiyar, bir selvinin altında oturuyor. Bir genç kız, hayır, göklerden inmiş bir melek, karşısında eğilmiş, sağ eliyle ihtiyara mor nilüfer takdim ediyor.” (sayfa 19)

Bu sahnenin sorgulanması gerekiyor. Çünkü içinde büyük bir alegori gizli.
Neden selvi ağacı? Neden nilüfer? Neden yaşlı adam? Neden sağ el? Bu soruların bir kısmının cevabına ulaşabildim ve o bilgiler ışığında, karartıda kalan cevapları tahmin etmeye çalıştım.
Kitap nerde kaleme alınmış? Hindistan’da. Bir paragraf sonrasında kız için “Hint mabetlerinde raks eden kızlarda bu düzgün hareketler olabilirdi ancak.” (sf 20) denilerek bir ipucu da verilmiş. O halde bakılması gereken yer Hindistan’da. Peki Hindu geleneklerinde nilüferin anlamı nedir? Sonsuzluk ve maneviyat. Demek ki melek yaşlı adama sonsuzluk ve maneviyat takdim ediyor.
Neden selvi ağacı? “Ölüm ile ilişkilendirilen ve mezarlıklara dikilen selvi ağacı, ebedi kederi ifade ettiğine inanılarak kutsal sayılır.” yazıyor 10 kutsal ağaç adlı bir kaynakta. Ebedi keder, sanırım Sadık Hidayet’i tanıyanlar, hayatı boyunca nasıl bir keder ile boğuştuğundan haberdardır. Selvi ağacının dibi, mezarlığı işaret ediyor olmalı.
Bu melek neden sadece yaşlı adam ile ilgileniyor? Yaşlılık denince ilk akla gelen ‘ölüm’ dür.
Bu sahneyi ilk kez ne zaman görüyor? Ailesinden miras kalan şaraba dokunmak üzereyken. Daha sonra o şarabın zehirli olduğunu ve yazarın o şarabı içerek huzura ereceğini dile getirdiğini görüyoruz. “Erguvani şarap, ebedi huzur bağışlayan ölüm iksiri. (sf 53) Ebediyet ve huzur. Tıpkı o meleğin yaşlı adama uzattığı nilüfer gibi.

Yapbozu birleştirince sahne, ölümün canlandırıldığı bir mizansen olarak çıkar karşımıza. Çok hoş bir alegori.

Etkisinden kurtulamadığı, her an yad ettiği bu sahne ve ölüm için söylediklerine de bir göz atalım.
“Orayı bulsam, o selvi ağacının altına oturabilsem hayatımda huzura kavuşacaktım kuşkusuz.” (sf 24)
“Ölüm!... Ölüm!... Nerdesin? Yatıştırıyordu bu söz beni.” (sf 68)
“o kadar keyif vericiydi ki, keyfi ölümden bile fazlaydı.” (sf 72)
“Sadece ölüm yalan söylemez! Ölüm geldi mi, bütün kuruntuları yok eder. Biz ölümün çocuğuyuz. Dünyanın aldatmacalarından bizi ölüm kurtarır.” (sf 83)

Yazar ölüme olan aşkını melek görünümlü kız ile kişileştirerek ilk bölümün sonuna kadar taşımış. İlk bölüm tamamen başarısız intiharına ithaf edilmiş. Çok arzuladığı ölüme kavuştum derken kaybetmesi gibi o melek kıza da tam kavuşmuşken kaybediyor.

Diğer kısımlar ise tam olarak Sadık Hidayet’in beyin kıvrımlarına, zihnine, ruhuna, dünya görüşüne, yaşamına, ölümüne dokunabilmemiz için var. Yazarın nasıl bir varoluş acısı çektiğini çıplak gözle rahatlıkla görebiliyoruz. Çelişki kitabın tamamına hükmetmiş durumda. Asla yapmam dediği şeyleri birkaç sayfa önce yapmış olarak ya da birkaç sayfa sonra yaparken buluyoruz yazarı. Biraz önce dokunmaya kıyamadığı meleği, biraz sonra parçalara ayırıp bavula koyarken, nefret ettiği karısını biraz sonra severken sonra tekrar nefret ederken… Tutarlı olan tek taraf meleğe olan, yani ölüme olan aşkı. Bu, kitap boyunca değişmiyor, yazarın ömrü boyunca değişmediği gibi.

Şizofrenik ruh halini “Bütün bu kılıklar bende vardı da hiçbiri benim değildi.” (sf 93) “Ivır zıvır satan ihtiyar, şırfıntı karım, hepsi benim gölgelerimdi; aralarında hapsolduğum gölgeler.” (sf 99) bu sözlerle anlatmış. Karakterlerin hepsi meğerse yazarın içindeymiş.

Kitabın son kısmındaki bir yazı da dikkatimi çekti. “”Karşımdaki mangalda kor ateş soğuk küle dönüşmüştü; bir üfleyişlik küle. Düşüncelerimin de bir avuç kor ateş gibi küle döndüğünü, bir üflemelik canı olduğunu hissettim.” (sf 103) Aslında anlam çıkarmak pek mümkün değil gibi, ancak geçtiği yer çok dikkat çekici. Kitabın sonunda geçiyor.

Bir de “Bedende kan dolaşımı dursa, bir gün bir gece geçtikten sonra bir süre daha saçlar, tırnaklar uzar. Acaba kalp durduktan sonra duygular, düşünceler yok mu oluyor?” (sf 81) demiş.

Ölümünü anlatan 25 yıllık arkadaşı Bozorg Alevi; “ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu.”

Kitabın sonundaki kısım ile Bozorg Alevi’nin bu söylemi arasında sıkı bir bağ olduğunu düşünüyorum. Kitabın sonunda külden bahsediyor ve intihar etmeden hemen önce müsveddelerini yakıp küllerin yanına uzanmış ölümü beklerken. O yaktığı müsveddelerinde ne yazıyordu acaba? Onları yakmasının sebebi 81. Sayfada belirttiği korku muydu? Ölünce düşüncelerinin yok olacağı korkusu. Bir insan intihar ederken neden iki dirhem bir çekirdek olur? Bir bakışına vurulduğu meleğin, ölümün, karşısına çıkarken üstüne başına dikkat etmesi gerektiğini düşünmüş demek ki. Ölüme gidiyorsun cebindeki paranın ne işi var? Sevgilinle akşam yemeğine çıkacaksın sanırım! Kitabı yazarken 14 yıl sonra yapacaklarını açık seçik anlatmış. (kitap 1937’de yazılmış, yazar 1951’de intihar ederek yaşamına son vermiş.)

Bir çelişkiden daha bahsedip incelemeye nokta koyayım. “Amacım vasiyetname yazmak mı? Asla!” (sayfa 45)

Bu kitap tam olarak Sadık Hidayet’in vasiyetidir. En büyük korkularından biri olan “anlaşılamamak” kaygısı ile yazılmış bir eserdir. Yazarın vasiyeti, onu anlamamızdır.

Kitabın insanı dibe çeken bir tarafı var. Psikolojisine güvenmeyenlerin okumaması gerek. Çok yoğun ve ağır bir kitap, her bünyenin kaldırabileceği türden değil. Yazarın karanlığını resmettiği satırlar okunurken zihniniz hatta ruhunuz kırçıllaşabilir. Ruhuna işkence etmek isteyenlerin ya da bir intiharı anlamaya gönüllü olanların mutlaka okuması gereken bir eser. İntihar eğilimi olanlar ise mümkünse kitap ile aynı ortamda bile bulunmasın. Okumadan önce yazar hakkında küçük çaplı da olsa bir araştırma yapılması, kitabı anlayabilmek adına önemli bir atılım olur.

Mahmut Çayır, Satranç'ı inceledi.
 14 Eki 2016 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · Puan vermedi

BAŞYAPIT

Bir insan 71 sayfaya ne sığdırmış olabilir ki? sorusunun cevabı bu eser de mevcut. Nazi Almanyasından kaçan yahudi kökenli Avusturyalı yazar Stefan Zweig Rio da kaleme almış bu eseri. İnsanın canını en çok yakan işkencenin HİÇLİK olduğunu anlatmaya çalışan yazar okuruna o acıları hissettirebilmiş. Alıntı kısmına kitabın tamamını koymam gerektiğini düşündüğüm için sadece yazarın dünyaya veda ederken söylediği son sözü paylaşmayı uygun gördüm;

"Yazık, hamle o kadar da kötü düşünülmemişti. Aslında amatör olduğu düşünülürse olağanüstü yetenekli bu bey. "

Aysel, Tutunamayanlar'ı inceledi.
 31 Oca 2016 · Kitabı okudu · 73 günde · Beğendi · 9/10 puan

"Hayatım hayatımın romanı olsun.." diyerek başlayalım..

En çok yarım bırakılan kitaplar arasında 1, En çok okunacak kitaplar arasında 3. sırada olması bile bir çelişki teşkil etmiyor mu? Meraklanıp, kitaba başlayıp, kitaba tutunamayanlar: (Selim olsa hepinizden tiksiniyorum derdi :)) )

Kitap hakkında fikir ve naçizhane tavsiyelerime gelirsek:
1. Kitaba korku ile başlamayın ( "Yok bu kadar insan iyi kitabı neden yarım bıraksın ki?" gibi)
2. Hiçbir olumsuz yorum sizi yıldırmasın;
3. Kitabın kalınlığı, sayfa sayısı gözünüzde dağ olmasın;
4. Kitaba başlamadan önce akıcı bir roman olacak diye düşünmeyin;
5. Ve sonda yeni ve hiç bilmediğin türden kapılar açmak senin elinde..

İlk başlarda okuduğumda biraz afallamıştım. Bir çok okurun dediği "anlaşılmamazlık, akıcılık" kısmı bende yoktu. Ama bunlar güzel günlerimdi. Kitap bir yerden sonra karmakarışık olmaya başladı. Karakterler belleğimde kayboldular. Kitabın gelgitleri beni yormaya başladı. Okuduğum kısımların üzerinden iki kere geçmek zorunda olduğum bile oldu.

Sonra yavaş yavaş taşlar yerinde durmaya başladı.
* Okumadığım zamanlarda okumak için içimden gelen talep;
* Her an Selim`in yerine kendimi koymam;
* Bir okumaya başladım mı ne kadar çok okuduğuma kendimin bile şaşması, vs.vs.

Bir süre sonra kendinizden geçiyor, ara sıra Turgut çokça Selim oluyorsunuz. Altını çizdiğiniz alıntıları okudukça anlıyorsunuz ki aslında bu çaba boşuna değildi.

Kitabı akıcı bir roman olarak değil, piskolojik ve felsefik yönden ele alırsak daha az hata yapmış olur, daha çok okumak için yol kat etmiş oluruz.

*En sıkıldığım nokta (1 ay o bölüm yüzünden aksadım) Günseli`in Selim hakkında konuştuğu bölümdü. İlk kez kitapta o bölümde sıkıldım. Paragraf boyunca bir tek virgül, nokta işaretine rastlamadım. Bu beni yıldırmadı desem yalan olur.

Bundan başka,
* "Tutunamayanlar Ansklopedisi" ilginçti;
* Karekter analiz ve seçimi başarlıydı;
* Yazarın kelime cambazlığı harükuladeydi;
* Alıntılar mükemmeldi;
* Olric fikri orjinaldi benim alemimde (en azından isim konusunda)

*En akıcı nokta: Selim`in günlükleriydi. Selimi en iyi anladığımız kısımlar o kısımlardı çünkü.

Bir puanı- Günseli`nin anlatım biçimi ve bir de bende saklı kalacak bir sebep yüzünden kesiyorum. Bunlardan başka okumanız için elinizde mükemmel bir roman mevcut.

Hiçbir şey için değilse bile, merakımı giderdiğim için bile değer diye düşünüyorum.:)
Mükemmel bir dibe vuruş hikayesi için kolları sıvayın derim.
Tabiri caiz ise:
"Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok." diyenlerin romanı.

"Tanrı, tutunamayanlardan rahmetini esirgemesin..."
Kitaba ve hayata tutunmanız dileği ile..

Nazlı Demir, Yüzyıllık Yalnızlık'ı inceledi.
22 Eyl 2015 · Kitabı okudu · 19 günde · 7/10 puan

Eğer bu kitabı okuduysanız kendinizi tebrik edebilirsiniz.
Durağan bir dili, merak uyandırmayan ve sonu nereye gittiği belli olmayan konuyu, isimlerin benzerliğinden dolayı kim kimdi ya diye karışan karakterleri başarıyla atlattınız. Şimdi size ne kattığını düşünmeye geçebilirsiniz. Hristiyanlıkta geçen 7 günahı ve sonuçlarını kesinlikle karakterlerle birlikte tek tek öğrenmiş oldunuz. Ayrıca gerçekte yaşanan muz işçileri katliamına* değinmesi ile birlikte günümüz olaylarından bir facianın nasıl olduğunu artık biliyorsunuz.
Ne zorlamalarla, okumak için kendinizi ittirmelerle dolu, acaba bıraksam mı düşünceleriyle başa çıkarak Nobel ödüllü bir kitabı daha bitirmiş olmanın şevkiyle çerez kitaplara yönelip kafanızı dinleyebilirsiniz.
* Bu sayede nobel'i almıştır.

Mahmut Çayır, Fareler ve İnsanlar'ı inceledi.
 20 Ara 2016 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

21 kişiye mezar olmaması mucize olan metal yığınının içinde nefes almaya çalışırken, parmaklarıma sıkı sıkı yapışmış olan yırtık poşedin farkında değildim. O Lennie imiş. Masum gözleri ile, beni bırakma, diyormuş. Bunu, üç hafta sonra kitabı okurken malum final sahnesinde, şaşkınlıkla ani bir hareket yapıp arkama yaslandığım an anladım. Sırtımdaki son cam parçası da çıkmış ve ilk kez bir roman kahramanı, fiziksel manada, canımı yakmıştı.

Lennie… Yüreği dünyadan büyük, temiz kalpli, saf, katil…

George… Akıllı, fedakar, iyi dost, katil…

Slim… Mağrur, güçlü, saygı duyulan, azmettirici…

Curley… Takıntılı, bencil, azmettirici…

Curley’in karısı… Kötü, sinsi, memnuniyetsiz, ilgi çekme meraklısı (bunlar yazarın söyledikleri, zira insanları ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olarak sınıflandırmak nazarımda çok büyük bir hatadır, sayfa 109), azmettirici…

Finale üzülmeyen yok gibi. Curley’in ve karısının başına gelenlere üzülen oldu mu hiç? Bir çoğumuz bunu düşünmedi bile değil mi? Öyle ya, onlar başlarına gelenleri, şu veya bu şekilde, hak etti!

Steinbeck, masumiyeti Lennie ile, zekayı George ile, aklı ve saygınlığı Slim ile, saplantıyı Curley ve karısı ile kişileştirmiş. Okur da azmettiricileri katillerden daha suçlu olarak kabul etmiş genelde. Yazarın tuzağına düşmüşüz gibi geldi bana.

Zorunlu bir amaca hizmet etmeyen her cinayet dünyayı daha da kötü bir hale sokar. Kitaptaki tek hakkaniyet, final sahnesi idi. Ancak her şeye rağmen ben o finalde yer almazdım.

Sanılmasın ki Lennie’nin hayalleri gerçek olmadı. George her anlattığında tekrar tekrar gerçekleşiyordu onun masum hayalleri. Yumuşak şeylere her dokunduğunda, George ile her konuştuğunda…

Görünenden çok daha derin manalar barındıran, dönemin ABD’sinin karanlık yüzlerinden birine ışık tutan, sade dilli bir eser. Tasfirler, ruh halleri, yaşanılanlar… Yazar yaşadıklarını okuruna çok iyi yansıtmış. Kesinlikle her bireyin okuması gereken bir eser...

Nazlı Demir, Uçurtma Avcısı'ı inceledi.
15 Eyl 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Her sayfada insanın içini yakan bir başyapıt.
Ana karakterden nefret ettiren yazar zamanla onu affettirmeyi amaçlamış olmalı. Fakat ben yapamadım. Hasan'ın hikayesi, Emir'e karşı taparcasına olan çocuksu sevgisi harikaydı. Fakat; böyle bir sevgiye ihanet ettiği için onu bağışlayamadım.. Hasan karakteri ile bize masumiyetin aslında nasıl olduğunu tekrardan hatırlatan yazara teşekkür etmek isterdim. Filmini izleyenler kitabı okumuş kadar olduklarını zannetmesinler. Şu filmi bir kenara bırakın ve gidip okuyun.
Bu sizin kendinize yapmış olduğunuz en büyük iyilik olacaktır.

yasin yarış, Kralsız Ülke - Yaşam Taşı'ı inceledi.
 05 Ağu 2016 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitabın yazarı benim. Biliyorum teknik açıdan çok kusuru var lakin kurgu ve karakterlerin iyi olduğuna eminim. Kitabı okurken en yakın arkadaşlarınızla bir maceraya çıkıyormuş gibi hissetmenizi istedim. Uzun bir seri olarak tasarladım ve bu ilk kitap. Ülkemizde fantastik maceraya bir katkım olduysa ne mutlu bana :)

İlk kitabın konusundan bahsedecek olursam.


Dünya beş siyasi güçle yönetilmektedir. Bunların içinde en güçlü ve büyüğü olan İmparatorluk "Yaşam Sanatı" adı verilen güç sayesinde diğer krallıklardan üstündür. İmparatorluğun ordusu için özel bir ormanda yetiştirdiği çok gizli okulları vardır. Bu okullarda küçük yaşlardan itibaren yetiştirilen yaşam sanatı kullanıcı çocuklar vardır.

Gezgin adında bir adam çeşitli okullardan birer çocuk seçer ve onlara isimler koyar. Ateş, Ay, Yay, Dal ve Gölge. On yaşında tanıştığı çocukları kendi okullarında ziyaret ederek eğitmeye başlar. Bu eğitimde bazı kurallar vardır. İlk olarak çocuklar Gezgin söyleyene kadar asla görüşmeyecek ikinci olarak Gezgin hakkında konuşmayacaklardı. Çocukların iletişimi de Gezginin taşıdığı mektuplarla yapılacaktı.

Sekiz yıl sonunda Gezgin çocukları teker teker toplayarak maceraları başlar.

Sadettin TANIK, Katilin Özrü'ü inceledi.
08 Oca 2016 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Yazarını tanıyor olmamız kitaba daha bir başka duyguyla başlamamıza neden oluyor. Nurhan Hanım, toplumsal yaralarımızdan biri olan Aile içi şiddet ve sonuçlarından yola çıkarak, işlenen kadın cinayetlerini çok güzel bir kurguyla okuyucuya aktarmıştır. Ayrıca cinayetleri işleyen kişiyi ortaya çıkaran komiserin (Aylin) kadın olması kurguya daha da bir güzellik katmıştır. Baştan sona sürükleyici ve okuyucuyu ayrıntıya boğmayan, sade anlatımı ile çok çabuk okunabilen bir kitap.
Yalnız Nurhan Hanımın affına sığınarak söylemek isterim ki Aylin - Hakan ve Aylin - Sinan arasındaki diyaloglar biraz daha düzeyli olsaydı daha iyi olurdu.
Ben Nurhan Hanım'ı başka yazarlarla kıyaslamıyacağım, çünkü her yazarın kendine özgü bir stili olmalıdır diye düşünüyorum.
İlk kitabı olmasını göz önünde buludurarak başarılı bulduğumu ve herkesin okuması gerektiğini söylemeliyim.
Bundan sonraki kitaplarının çok daha güzel olacağı inancıyla ikinci kitabını sabırsızlıkla bekliyorum.