Kitap İncelemeleri En çok paylaşılan kitap incelemeleri

Aysel, Orientir Yıldızı'ı inceledi.
08 Eyl 2015 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 8/10 puan

Bazen sözün bittiği yere geliriz ya hani. Nefesimiz kesilmiş, kullanacağımız tüm cümleler aklımızdan uçup gitmiş, alfabe silinmiş gibi.. İşte bugün böyleyim. Sitenin haline, sizin halinize, Türkiye`nin haline üzülüyorum. Ama ne deyip, nasıl teselli edeceğimi bilemiyorum. Ağzımı açıyorum ve yeri doldurulamaz boşlukla karşılaşıyorum. Acının bıraktığı o ufacık bir o kadar da ne ile doldurulsa da dolmayacak boşluk ile...

Her millet, millet/ vatan ola bilsin diye bir çok badireler atlatmıştır. Atlatıyor da.. Şimdi üzerine gururla bazense öfkeyle, kimi zaman farkında bile olmadan bastığımız toprak uğruna binlerle kanlar akmıştır. Bu topraklar sudan çok kan ile beslenmiştir.. Türk olmak bu demek galiba. Bir acıyı unutmadan yine aynı lafı gevelemek "Vatan başın sağolsun.."

Gel gelelim ki, kitabı okuduğum gün de manidarmış. Bilmiyordum.. Kitap, 2010 yılında hizmet ettiği ordudan ermeni askeri birliğine tek başına girip bazılarının 40, bazılarının 45, bazılarının ise daha çok dediği düşmanı (tabii iş kahramanlık olunca 140 bile deniyor), kendi geliştirdiği yöntemlerle öldüren Milli Kahraman Mübariz İbrahimov`un çatışma anından bahs ediyor. Ölüsünden bile korktukları kahramanın ellerini bağlamış, cesedini de vermek istememişlerdi.

Mübariz`in ölümünden önce ailesine yazdığı mektubu paylaşmak istiyorum..
Keşke hepimiz onun gibi başı dik ola bilsek..

Canım annem!
Canım babam!
Beni merak etmeyin, özlemeyin.
İnşallah Cennet'te görüşürüz!
Benim için bol-bol dua edin. Vatanın bu haline yüreğim dayanmıyor. Allah aşkı için, vatan aşkı için bunu yapmak zorundayım, ki yüreğim bir nebze de olsa soğusun. İnşallah şehit oluncaya dek bu şerefsizlerin üzerine yürüyeceğim. Şehit olursam üzülmeyin, aksine sevinin ki o zirveye ulaştım!
Allah büyüktür!
VATAN SAĞOLSUN!
Hakkınızı helal edin.

Oğlunuz Mübariz...

Her şey Vatan için! Başınız sağolsun.. Başımız sağolsun..

Inci DERYA, Orientir Yıldızı'ı inceledi.
04 Eyl 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Zaur USTAC-ın "Oriyentir Ulduzu" povesti yeniyetmə və gəncləri vətənpərvərlik ruhunda tərbiyə etməkdə, yuxarı sinif şagirdləri üçün çalışmalarla birlikdə tərtib olunmuş yeganə və əvəzolunmaz sinifdən xaric oxu vəsaiti olmaqla bərabər əsgərlər üçün də dəyərli taktiki-döyüş hərəkətləri dəqiq təsvir olunmuş maraqlı bədii dildə yazılmış vəsait kimi qiymətlidir. Onun ən əsas dəyəri Türk Dünyasının qəhrəman oğlu Mübariz İbrahimova həsr olunmasıdır. Məncə ilk cümlələrdən əsərin peşəkar hərbiçi-yazar qələmindən çıxdığı hiss olunur. Çağdaş ədəbiyyatımızın ən vacib mövzuda - hərbi vətənpərvərlik mövzusunda - ən qiymətli incisidir....

M. ZAUR, Orientir Yıldızı'ı inceledi.
08 Kas 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Asger heyatindan behs eden bir bashqa eser ... herb heyatinin bir - nece gununu gozler onunde canlandiran bir hikaye.... mwmmkwn qeder oldugu kimi ve ya nece ola biler realliga yaain bir sepkide qeleme alinib... Peshekar herbici-yazar qeleminden cixdigi ilk setirlerdece hiss olunur....

Osman FATEH, Orientir Yıldızı'ı inceledi.
09 Kas 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Mübariz, Mübariz Babalar da adı verende çok düşünmüşlər.... - Mübariz asil bir Kahraman!!! - onun haqqında ne kadar yazılsa da onun etdikleri yanında bir heç kalar.... faqat men bu küçücük hikayeni okumakdan doyamadım xüsusen Çanakkelenin anlatılması, Seyit Mehmet Çavuşun anılması zövq verdi... kururlandırdı Beni.....- demek biz bir tek miletiz coörafimiz geniş.......babalara layiq olmalıyıq......

Tunc Ay, Orientir Yıldızı'ı inceledi.
15 Eki 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Okudum, mudhish bir hikaye.... Mehz bu hikayeni okuyandan sonra bir daha emin olursan ki, ne qeder yer ayaqimiz altindadir, goy bashimizin ustundedir ve qehraman Turk ogullar var bu yuca millet var olacaq... yagilar da hemishe qan qusacaqlar, nece ki qusurlar...

Hüseyin DEMİR, Louis Braille'yi inceledi.
 10 May 2017 · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

Hocam Bu Kördür Yolu Bilmez
Üniversite ilk yıllarım. Sene 2009… Topluma hizmet dersi kapsamında körler okuluna gideceğimiz söylendi. Normal adıyla Gaziantep GAP Görme Engelliler Ortaokuluna. İlk olarak istemedim. Sonuçta dersine gireceğiniz sınıf görme engellilerden oluşan bir sınıf. İsteksiz olma sebebim o duygu atmosferini, bünyemin kaldırmayacak olmasıydı. İsteksiz de olsam gitmek zorundaydım. Hocamızla konuştuğumuzda ders vermek için değil onlara akşamları kitap okumak için gideceğimizi söyledi. Biraz daha ısındım. Netice görme engelli kardeşlerimize sevecekleri bir kitap okumak, uzaktan bakınca kulağa çok güzel geliyordu. Ama hala korkularım beni esir almıştı.

Kendimin kör olduğunu düşünmeye başladım. Ufacık bir sorunda bile hayata isyan eden ben… Acaba gözlerim görmese neler yapardım? Muhtemelen hayattan hiçbir zevk almazdım. Hayata küserdim. Daha da içime kapanırdım. Kapkaranlık dünyamda kimse de olmazdı. Kolay bir şey değil ki düşünsenize bundan sonra hiçbir şey görmeyeceksin.

Bu duygular içinde körler okuluna gittim. Çok güzel bir okul yapmışlar. Hemen idare ile görüştüm. Gireceğim sınıfı öğrenip sınıfı aramaya koyuldum. Tenha bir koridorun en sonundaki sınıf, yavaş yavaş ama aynı zaman baya bir heyecanlı şekilde sınıfa doğru yürümeye başladım. Sınıfın kapısına geldim. Derin bir nefes aldım. “Ya Allah Bismillah” deyip içeri girdim. O anki durumu ve duygularımı anlatmanın imkânı yok. Ama o günden bana kalan tek şey büyük bir şok dalgası yaşadığım oldu. Karşımda hayata küsen çocuklar değil. Bilakis hayatla tamamen barışık ve enerjileri dolu dolu çocuklar gördüm. Karşımdaki gözler capcanlı halde bana bakıyordu. Hemen benimle muhabbete başladılar. Neden bu kadar geç geldiğimi ne zamandan beri beni bekledikleri sordular. Ben ise şaşkın bir halde onları dinliyordum. Aynı zamanda karşımda ilk defa bu kadar görme engelli kişiyi görünce onları inceleme gereği duymuştum. O an içlerinden biri çok açık bir şekilde: “ Hocam, valla çişim geldi. Eğer gitmesem altıma edeceğim. İzin verir misiniz?” diye sordu. Bende hemen, tabi canım gidebilirsin, dedim. Ön sıralarda oturan başka öğrenci: “Hocam bu arkadaş kördür. Yolu bulamaz bende ona yardımcı olayım.” dedi. O an sınıf gülmeye başladı. Ben de istemsiz bir şekilde: “Oğlum arkadaşınla alay etme.” diyeceğim esnada aklıma geldi. Benim dışımda herkes kördü. Ve karşımdaki çocuklarda durumlarını çok güzel kabullenmiş ve güzel bir hayat yaşıyorlardı. Tüm sınıf gülerken ben artık kitap okumaya başlayalım dedim. Öğrenciler hep birlikte hocam ne gerek var zaten bilgisayardan dinliyoruz dediler. Evet, güzel bir uygulama olmuştu. Kitaplar seslendiriliyor ve öğrenciler oradan istekleri kitabı dinleyebiliyordu. O zaman size ders anlatayım dedim. Bir konuyu anlamadık zaten hocam bize anlatın dediler. Tam anlatmaya başlayacağım. Aklıma bir şey takıldı. Ya ben not aldırmadan nasıl dersi anlatacağım. Bir öğrenci hemen yardımıma koştu. “Hocam defterleri çıkaralım mı?” “Evet” dedim çaktırmadan. “Çıkarın defterleri.” ama hala aklımda aynı soru: “ Yahu neye nasıl yazacak bu çocuklar?” o an hiç beklemediğim bir şey oldu. Herkes sırasının altından kahve renkli, üzerinde delikler olan, plastik kutuya benzer bir şey çıkardı. İçini açtılar; kutunun içine beyaz, kalın bir kâğıt yerleştirdiler. Ellerine yine sıranın altından ucu iğne, sapı ise kahverengi topaç şeklinde bir alet çıkardılar. Aleti avuçlarına yerleştirdiler. Aleti de ilk deliğe koyup beklemeye başladılar. Merakla ne yapacaklarını bekliyordum. “Sıfatlar” dedim. Herkes iğneyi plastik kutunun içindeki deliklerden kâğıda batırmaya başladı. Benim ağzımdan kelimeler çıktıkça öyle ciddi ve hızlı deliyorlardı ki kâğıdı, sadece onları izliyordum. İçimden “Bu ne ya?” dedim. “Çocuklara eziyetten başka bir şey değil bu.” Daha sonra bir öğrenciye yazdırdıklarımı oku dedim. Öğrenci plastik kutuyu açtı. İçinden beyaz kâğıdı çıkardığı ters çevirip masanın üzerine yerleştirdi. Kâğıdın ters tarafı iğne deliklerinden kabarmıştı. O kabaran yerlerine parmakları sürdü. Ve okumaya başladı. Tamamen okudu cümlemi. Bir süre öyle durdum. Sonra gelin dersi boş verin sohbet edelim dedim. Hayatımın en güzel sohbetlerinden birini yaptık.

Bu kitabı okuduktan sonra keşke dedim o gün çocuklara yazdırtılmaktan vazgeçmeseydim. Çünkü kitapta “Louis Braille” gözleri sağlamken birden nasıl kör olduğunu ve bu sözünü ettiğim yazma şeklini bulmasını anlatıyor. “Louis Braille” yazı yazmamanın ve kitap okuyamamayı o kadar dert etmiş ki. Daha ortaokul öğrencisi olduğu zamanlarda kabartma alfabesini bulmuş. Louis Braille’nin hayatını okurken öğrendiğim en güzel şey ise kitap okumak ve yazı yazmak ancak kaybedince herhâlde önemini anlayacağımız şeyler. Aslında o iğne ve o plastik o çocuklarda olmasa büyük bir eksiklik olacaktı onlar için. Benim eziyet dediğim şey onlar için nimetti aslında. Hayatımızdaki nimetlerin şükrüne varmak dileğiyle. Kesinlikle okumamız ve çocuklarımıza okutmamız gereken bir kitap. ( Ayrıca çocuklarımıza kitapları okuttuktan sonra onları karşımıza alıp kitap üzerine sohbet etmezsek kitabın çok faydası olacağını düşünmüyorum.)

Okulda birkaç hafta böyle çok eğlenceli geçti. Neredeyse onların kör olduklarını bile anlamıyordum. Benden hiçbir farkları yoktu. Her yere tek başlarına gidebiliyorlardı. Normal öğrencilerden daha fazla yaramazlık yapıyorlar. Yine aralarından baya başarılı öğrenciler çıkıyordu. Öğrenciler uzun zamandır maç yapalım diyordular. Ben de tamam dedim. Keşke demez olaydım. Bir sonraki hafta erken geldim. Zaten erken geleceğim dediğim için hepsi beni kapıda bekliyordu. Takımlar kurulmuştu. Hiç beklemeden maça başladık. O an fark ettim. Karşımdakilerin kör olduğunu ve hiçbir şey görmediğini. Çünkü her şeylerinin normal olduğuna alışmıştım. Maçında normal olacağını sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Kimse kahrolası topun nereye gittiğini görmüyordu. Herkes sadece koşuyordu. Top benim ayağıma geliyordu. Bana doğru gelen kimse olmuyordu. O an fark ettim. Aslında top ayağımdayken gol diye bağırsam bizim takım gol diye sevinecek. Rakip takım gol yedik diye üzülecek. İstemsiz bir eylemle gözlerimden yaşlar süzüldü. Topa hafifçe vurdum. Bende koşmaya başladım. O maçta hayatımda hiç unutmayacağım iki sahne yaşadım. İlki top bir öğrenciye doğru geliyordu. Kendine gelen topu fark etti. Topa vurmak için sol tarafına hamle yaptı. Oysa top sağ tarafından geçip gitti. Ayağı boşa havaya kalkınca yere yuvarlandı. Hemen kafasını bir sağa bir sola çevirip topu aradı. Oysa top çok uzağındaydı. Gözlerimdeki yaşlara engel olamadım. Diğer sahne ise bir öğrenci gelip topa sert bir şekilde vurdu. Top ilerideki ağaçların arasına gitti. Kaleci hemen fırladı topu almak için. Topun ters tarafına gitti. Elleriyle dokunup her yere top var mı diye bakıyordu. Bende arkadan onu izliyordum. O an anladım zaten o topu bulamayacaktı. Bekledim belki bulur diye ama yok bulmadı. Gözerimden yaşlar istemsiz şekilde süzülme değil boşalmaya başladı bu sefer. Hem de şiddetli bir şekilde. Gidip topu kendim alıp önüne doğru attım. Benim attığımı fark etmedi bile. Elleriyle başını kaşıdı geri dönüp sahaya geldi. O lanet maç bitti. O günden sonra bir daha o okula gitmedim. Gidemedim. Hiçbir zamanda onun o topu çaresizce araması gözümün önünden gitmedi.

Sadettin TANIK, Dönüşüm'ü inceledi.
 14 Ağu 2015 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Franz Kafka'nın; böcek metaforu üzerinden, ana akımından ayrılana karşı, toplumun duyduğu hoşgörüsüzlüğü, dışlanmışlığı vurgulayan, herkes gibi olmak istemeyenlerin yaşadığı trajediyi anlatan, farklılıklara duyulan tahammülsüzlüğü gözler önüne seren şahane bir eseri. Herkesin okuması, kütüphanesinde bulundurması ve önermesi gereken bir klasik.

ulvi ziya, Orientir Yıldızı'ı inceledi.
14 Eki 2015 · Kitabı okumayı düşünüyor · Beğendi · 10/10 puan

ela kitabdir mutleq oxuyacam! calishmalar daha cox xoshma geldi. mence butun mektebliler bu kitabi oxumali, calishmalar uzerinde dushunmelidir ..men bu kitabi hele indi birinci defe elime alib vereqledim. alternativ kitabla hele rastlashmamisham.

Necip Gerboğa, Sol Ayağım'ı inceledi.
 09 Oca 12:50 · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

Fiziksel veya zihinsel engelli bir insanın herhangi bir başarı hikayesi ile karşılaştığımda kendime şu öğüdü veririm; 'Bu başarının normal olduğunu kabul et ama onu normalleştirme...'

İlk bakışta kendi içinde çelişkili gibi duran bu ifadeyi biraz daha açmakta fayda var. En kalabalık kişisel gelişim seminerlerinden tutun da mahalle kahvesindeki ya da yemek masasındaki en sıradan sohbetlere kadar herkesin bildiği, inandığı, doğru kabul ettiği klişe tespitler vardır; insan çalışırsa başarır, insan isterse, onu hiçbir engel durduramaz, her şey seninle başlar, başarmanın yolu kendi içindedir, just do it!...

Bu sloganvari motivasyon cümlelerinin gerçek hayatta bir karşılığının olup olmadığını kontrol etmek için sıfırdan bir laboratuvar kurmaya, deneyler yapmaya gerek olmadığını biliyoruz. Engelli olsun ya da olmasın, tarih boyunca sayısız insanın yazdığı başarı hikayeleri var karşımızda... Evet, insan kendisiyle barışıksa, ne yapmak istediğini biliyorsa, hedefleri varsa, Tanrı'nın ya da insanların ona verdiği imkanlar ölçüsünde 'başarı'ya ulaşabilir. Tabii başarı dediğimiz şey özneldir. Bir bebeğin halının üzerinde attığı ilk adım da, bir astronotun Ay'da attığı ilk adım da bir başarı hikayesidir... Çünkü başarı, kendinize koyduğunuz hedefe ulaşma eylemidir. İşte buradan hareketle, engelli olsun ya da olmasın her insanın başarı hikayesini normal karşılamak gerekir.

Şimdi Christy Brown üzerinden engelli bir insanın başarısını neden normalleştirmememiz gerektiğini ele alalım. Doğuştan beyin felci olan ve sol ayağı dışında vücudunun hiçbir uzvunu yönetemeyen, ayrıca konuşma zorluğu çeken, yani bedenini yönetemediği gibi kendini de ifade edemeyen bir insan var karşımızda. Başarı kriterinden gittiğimiz için şu soruyu C. Brown için de sormamız gerekiyor; Hayata bu parkurdan başlayan birisi için başarı hedefi ne olmalıdır? Bu soruya, aşağı yukarı şu cevapları sıralayabiliriz:

* Kısa vadede, yönetebildiği sol ayağını geliştirerek başkalarına olan bağımlılığın bir bölümünden kurtulabilmek.
* Ufak tefek dertlerini anlatabileceği seviyede kendine ait bir dil geliştirmek.
* Orta vadede belki sol ayağı yardımıyla çatal-kaşık gibi bazı cisimleri tutmak ve kendi başına daha fazla iş becerebilmek.
* Dış dünyadan tamamen soyutlanmış bir hayat yaşayamayacağı için belki okumayı öğrenmek.
* Uzun vadede, tüm tıbbi yardımları alarak bedenindeki ölü kasları biraz olsun canlandırmak, iletişim dilini olabildiğince geliştirmek, tekerlekli sandalyesi ile ev içerisinde ve dışarıda kimseye ihtiyaç duymadan hareket edebilmek vs.

Sıraladığım bu maddeler, sağlıklı insanların engelli bir insandan ortalama beklediği başarı hedefleridir. Kaldı ki bu liste yine iyimser bir listedir. Çünkü Brown dünyaya geldiği andan itibaren annesi dışında çevresindeki insanlar ona bu kadarını bile layık görmemişler.

O halde bugün tüm dünyanın tanıdığı, yazar, şair ve ressam olarak bilinen, iki kitap yazan, onlarca resim çizen, kitaplarından biri Hollywood tarafından filme uyarlanan Brown'un bu başarısı normal midir?

Onun bu otobiyografik romanını okuduğumuzda, onu tanıdığımızda, hayat mücadelesine tanıklık ettiğimizde bu başarının normal olduğunu görebiliyoruz. Peki 'bu durum normalleştirilmeli mi' sorusuna gelince, her 'sağlıklı' insan, eğer varsa, kendi başarı hikayeleri üzerinden bunun yanıtını kolayca verebilir.

İşte sağlıklı bir insanın kendi hayatındaki çıkmazlar da tam bu noktada karşımıza dikiliveriyor aslında... Günümüzde kendini 'mutsuz' olarak ifade eden pek çok bireyin, bu mutsuzluğunun derinlerinde bir başarı hikayesine sahip olmaması yatmakta. Sağlıklı ama hedefi yok... Sağlıklı ama yaşam enerjisi yok. Sağlıklı ama dünyaya bir tuğla koymak için mecali yok... C.Brown gibi görünür değil, görünmeyen engellere sahip. Engelleri doğuştan gelmiyor, yaşadıkça kendi kendine ortaya çıkıyor. Her yenilgi, engel duvarına bir sıra daha taş diziyor.

Sağlam bacakları var ama yürümeye, koşmaya engelli. Sağlam elleri var ama üretmeye engelli. Sağlam bir beyni var ama düşünmeye engelli. Peki bedeninde bir organı, işlevini yerine getiremediği için hareket edemeyen insanla, organları çalışır durumda olmasına rağmen hareket edemeyen insanlar arasında ne fark var? C. Brown, kendi somut engellerini aşıp başarıya ulaşırken, soyut engellerine takılıp yerinde sayan insanları karşımıza aldığımızda, hala C. Brown'u engelli olarak nitelememiz gerçek bir haksızlık değil mi?

------------------------------------

İşte bunları sorgulayıp durdum, Sol Ayağım'ı okurken... Kitapla ve kahramanıyla ilgili hiçbir bilgim olmasaydı ve biri bu kitabı alıp önüme koysaydı, muhtemelen kitabın yazarının Gheorghe Hagi veya Alex de Souza olduğunu düşünürdüm:) Christy Brown, bana sadece futbolun değil, edebiyatın da muhteşem sol ayaklılara sahip olduğunu gösterdi.

Bu kitabın başka bir özelliği daha var. İçinde bir değil iki yaşam öyküsü taşıyor. Tabii bunu görebilmek için biraz da o gözle bakmak gerekiyor. Diğer yaşam öyküsüne gelince, en az ilki kadar okunası, ilginç, sıra dışı ve akıllara durgunluk verir cinsten... Hatta keşke Brown o öyküyü de ayrıca kaleme alıp ayrı bir kitap olarak yayımlasaymış dedim içimden. Belki bunu o da istemiş ama kısacık ömrü bunun hayata geçmesine mani olmuştur, kim bilir?

Kitaptaki diğer yaşam öyküsünün kahramanı C.Brown'un annesi Bridget Brown... Bugün Christy hakkında şu satırları yazabiliyor, onun bu muhteşem yaşam öyküsü hakkında konuşabiliyorsak bunu en az Christy kadar annesine de borçluyuz.

Hayatı boyunca 22 defa çocuk doğuran bir kadından bahsediyoruz. Bu çocukların bazıları hayatta kalıyor, bazılarıysa ölüyor. Ortancası ise bildiğiniz gibi engelli geliyor dünyaya... Eğer bir hamilelik kariyerinden bahsedeceksek, işte o kariyerin zirvesine bu harika kadını koymalıyız bence:) Tabii bu ailenin geçimini sağlayan duvarcı ustası babanın da hakkını teslim etmek lazım. Ancak Christy'nin yaşam öyküsünün mimarı, şüphe götürmeksizin annesi... Daha doğduğu andan itibaren, çevredekilerin negatif telkinlerine aldırış etmeden çocuğunu sahiplenen, ona okumayı öğreten, en imkansız isteklerini dahi büyük bir olgunlukla karşılayan ve Christy'nin hayallerini gerçeğe dönüştürmek için her adımı atan bu anne, her türlü övgüyü fazlasıyla hak ediyor. Kitabı yazılsa bir solukta okunacak, filmi çekilse göz kırpmadan seyredilecek bir yaşam öyküsü...

Özellikle 'Annemin yaptığı ev' adını taşıyan kitabın 10. bölümü, en severek okuduğum bölüm oldu. Eğer Adile Naşit'in 'Bizim Aile' filminde canlandırdığı Melek karakterinin, iki gün önce veda ettiğimiz Münir Özkul'un canlandırdığı Yaşar Usta karakterinin, hatta o filmdeki tüm ailenin Dublin versiyonunu görmek isterseniz, kitabın 10. bölümünü daha dikkatli okuyun derim:)

Bu kitabın incelemesine başlarken 'Bakın ne zor hayatlar var, halinize sık sık şükredin' teması üzerinden özellikle gitmek istemedim. Hatta mümkün olduğunca kaçtım bu yoldan... Çünkü şükretmek bana göre sadece bunu lafzen dile getirmekten ibaret değildir. Şükretmek bir farkında olma halidir. Neye şükrediyorsanız, o şeyin bir lütuf olduğunun farkındasınız demektir. Ancak benim nazarımda farkındalık, eyleme dönüştüğü andan itibaren anlam kazanır. Eğer yarın bir hesap günü olacaksa ki ben inançlı bir insan olarak olacağına inanıyorum, Allah bana, 'Ben Christy Brown'a sadece sağlam bir sol ayak verdim. O da bununla tüm insanlığa faydası olacak iki kitap yazdı, sana ise çok daha fazlasını verdim. Peki sana verdiklerimle sen ne yaptın' diye sorduğunda cevap olarak; 'Verdiklerin için sana sürekli şükrettim' demenin bana hiçbir şey kazandırmayacağını düşünüyorum. Ve ayrıca, inançlı ya da inançsız olalım, bu sorunun hesap gününe bırakılmadan tam da hayatın ortasında kendi kendimize sormamız gereken en önemli sorulardan biri olduğunu düşünüyorum;

Sen ne yaptın?

Herkese keyifli okumalar dilerim...

onurgoztepe, Yeraltından Notlar'ı inceledi.
14 Haz 2015 · Kitabı okudu · 10/10 puan

yalnız insanların başucu eseri.

dostoyevski bu romanında insanların beyin kıvrımlarında neşter dolaştırıyor diyebiliriz. kulak verin dostoyevski'ye, o insanlık adına tüm gerçekleri söyleme cesaretini gösteriyor. insanlık...hani şu kibrinden geçilmeyen, hani şu her şeyi bildiğini sanan, hani şu sen, ben, bizler, hepimiz...

kafası karışık bir adamın kendi iç savaşını, kendi ağzından, kendi gelgitleriyle müthiş bir şekilde akıcı tempoyla anlattığı bir roman, uyumsuz ruhumuzun sessiz çığlığı...

ilk kısım 'yeraltı' ikinci kısım ise 'notlar'
ilk kısımda insanoğlunun derin karakteristik ve psikolojik analizi yer almaktadır. dostoyevski, yaratıcı monologları . bıraktığı her soru işaretini başka bir soru işaretiyle çözmüştür. geçmişten beri süregelen deterministik ilişkiyi biz kitapseverlere kafa karıştırmadan tanımlamıştır. soru soruyu doğurmuş ve cevap da bir sonraki soru içersinde sessizce kaybolup gitmiştir. insanoğluna ait en büyük özellik olan nankörlüğü anlatmış. çok fazla bilmenin işe yaramadığını, gelişmişliğin en büyük tembellikleri doğuracağını acımasız bir şekilde göstermiştir.

ikinci kısımda ise ilk bölümde yaptığı insanoğlu felsefesine örnek olacak nitelikte bir öyküye yer vermiştir. kahramanın anlık düşünce değişimlerini, olaylar karşısında gösterdiği dengesiz davranışlarını, gururunu korumak isterken sergilediği tutarsız karakter biçimlerini, çok bildiğini ve kimse gibi olmadığını düşündüğü halde ezikliğe boyun eğdiği geri dönüşü olmayan durumlarını ve buna benzer bir çok insani anları analiz etmiştir.
hikayeyi ise vurucu ve acıklı bir şekilde bitirmiştir. ilk bölümde bahsettiği nankörlük duygusunun verdiği acıyı en içten derecede hissettirerek sonlandırmıştır.

kitabı okuyan herkes böbürlenerek "resmen beni anlatıyor yav" geyiği yapmasın. zira bir yeraltı insanı olmak övünülecek bir şey değildir.

yalnızlıktan kelimeler biriktirirsiniz belki aylarca konuşmazsınız ve birgün biriyle konuşma başlayınca kitlenir saçmalarsınız. olmadığınız gibi davranırsınız ama bunun farkına varmazsınız. çünkü ilişkilerin nasıl olması gerektiğini bilmezsiniz, her şeyden etkilenirsiniz. yalnız olduğunuz ve sizin yaşınızda olup sizin kadar bilge olan bi arkadaşınız olmadığı için kitaplara dalarsınız, filmlere gidersiniz, şarkılara kaptırırsınız kendinizi. siz ancak başkalarının yazdığı hikayelerde varolabilirsiniz. hatta varolamazsiniz bile, çünkü onlara da seyirci kalırsınız. çevrenizde olan bitenlere de seyircisinizdir. yalnız kalmak dışında başka uğraşlarınız da olur. önemsiz-değersiz mukayesesi yaparak kendinizi üzersiniz. bu büyük bir hobi haline gelir ve zamanla acılar zevk vermeye başlar.
Hikayenizle alakalı olmayan bir şarkıyı kendinize uyarlamanın bir yolunu bulur üzülürsünüz. bazen kisiliğinizi toplumu aşağı görerek beşlersiniz ama bunun yalnızlığınıza ya da eksikliğinize bir faydası yoktur. saçma sapan şeylere yönelir uzun yürüyüşlere girersiniz. Bazı aforizmalar aklınıza gelir kendi içinizde uzun uzun bunları tartışırsınız. aklınızda öyküler uydurursunuz. insanların sizi düşünmeden bir şey demesinden ve bunun üzerine kırılmaktan korkarsınız. ve aslında kırılmak da umrumda değildir ki. niye kırılayım çok da umrumdalar. aslında umrumdalar. hiçbir şekilde kendinizi sergilemezsiniz ve bir anda aklınıza eser ve birine bağlanırsınız. sonra onu da boşverirsiniz...

Vuqar ASGER, Orientir Yıldızı'ı inceledi.
10 Kas 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Mən deyərdim ki, Azərbaycan Ədəbi nümunələrinin içində bu kiçik povestlə bərabər tutula biləcək ikinci bir hekayə belə yoxdur--- nəinki povest və roman- əlbətdə söhbət müasir əsgər həyatından, döyüş mövqelərindən bəhs edən əsərlərdən gedir... Bir az müəllifin "Uzaq sahillərdə" - dən təsirləndiyin düşünmək olardı.... ancaq postdakı hadisələr, komandalar, postun özü elə təsvir edib ki, oxuyanda adamda belə təsəvvür yaranır ki, sanki müəəlif də hadisələr boyu Mübarizlə bir yerdə olub, sağ qalıb sonra bu yazını qələmə alıb- bu qədər reala yaxın təbii alınıb....

Emre İBRİ, Şeker Portakalı'ı inceledi.
11 Mar 2017 · Kitabı okudu · 11 günde · Puan vermedi

Ben bu kitabı okumadan önce Sevgili Öğretmenim Hüseyin Hocam ve Sevgili Arkadaşım Yusuf'a kitabın nasıl olduğunu onlara sordum ikiside bana kitabı okurken duygulanacağımı ve çok seveceğimi söylediler bende bu kitabı satın alıp okumaya başladım daha kitabı elime alır almaz kitabın güzel bir kitap olduğunu anladım. Kitabı okuyunca resmen kendimi kitabın içinde zannettim sanki o küçük Zeze bendim. Kitabı okurken birçok yerinde ağlamamak için kendimi zor tuttum. Kitapta unutamadığım yerlerin çoğu Zezenin yediği dayaklardı. Eğer ki ben Zezenin yerinde olsaydım hiç bu kadar dayağa ve yaşadığı acılara hiç katlanamazdım. Lafın kısası herkese tavsiye ediyorum çok güzel bir kitap.