insan_okur, Heba'yı inceledi.
2 dk. · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 10/10 puan

Gölgesizler ile başladı Hasan Ali Toptaş macerası ve Isparta Kitap Fuarında tanışmakla, konuşmakla da devam etti. Sonrasında Kuşlar Yasına Gider ve Bin Hüzünlü Haz okuyunca artık kararım kesindi ve ben bu adamı okumaya hep devam etmeliyim.

Öylesine güzel bir konuşması var ki, bunu yazıya döküp karşı tarafa geçirmek sanırım Toptaş’ın marifeti. Kelimelerle resmen dans ediyor ve bilmediğimiz, unuttuğumuz o kelimeleri, o deyimleri, küfürleri, atasözleri hepsini tekrar bize sunuyor hem de yerel şive ve dille… Yerel dili kullanması okuyucuyu daha da kendine yaklaştırıyor, sevdiriyor ayrıca da şevklendiriyor. Edebiyatı öylesine güçlü kullanıyor ki gerçekten o üzgünlüğü, neşeyi aklınıza gelen tüm duyguları romanda size uyguluyor; böylesine güçlü bir kalemi var.

Heba okumaya başlangıcı biraz sancılı oldu. Önce Bursa Okuma Grubu sayesinde başlangıç yapacaktık ama onlara Hakan Günday çıkınca biraz ertelendi. Yadigar Hoca ile de beraber okuyacağımız için beklettik. Sonra başka bir isim Gökçe Hanım da beraber okuyalım dedi ve ona da söz verince kıymeti daha da arttı. Ha başladık ha başlıyoruz deyinceye kadar kafadan bir ay geçti. Bu sürece benim düğün ve sağlık kontrol zamanı da girince biraz süründükten sonra bir çırpıda kitabı bitirdik. Çünkü kitap aralarda mola verseniz dahi kopukluk yaşatmıyor size. Anlamadım sanıp, sıkılacağım derken bile bir anda sizi bağlıyor romana Toptaş.

E hadi geç artık şu kitaba da azıcık da kitaptan bahset diyenleri duyuyor gibiyim. Evet başlıyorum… Toptaş’ın kaleminde bir gizem okuduğum her romanında olduğu gibi var. Bir rüya, bir belirsizlik, bir anlamsızlık sizi muallakta bırakıyor. Yani okuyorsunuz ama ne olacak yada ne oldu da ben anlamadım mı acaba ? dedirtiyor. İlk bölümde yani anahtar bölümünden başlayalım. Çocukluğunda kuş avlamaya gidiyorlar arkadaş topluluğuyla ve orada bir kuş vuruyor Ziya ama istemeyerek. Sonrasında öylesine üzülüyor ve vicdan azabı çekiyor ki… Nerede bir kuş görse onu anımsıyor, üzülüyor, yıkılıyor, kendini Heba ediyor. Kaldığı evin anahtarını sahibine teslim etme sahnesinde sadece bir küçük olayı öyle bir anlatıyor ki 2 sayfaya sığdırıyor. Kelimelerle oynayışı gerçekten muazzam. Ziya bulunduğu kentten kaçmak istiyor o yorucu havasından ve kişilerinden. Anahtarı teslim etmeye gidiyor ve bir güvercin görüyor ve ev sahibinin hayatını başlıyor dinlemeye. O kadının da öyle bir hayatı var ki… Zamanın İstanbul’un acılar çekerek başlayan hikaye İstanbul’un ….. ettiği yerde bir arsa satın almakla ve ev kurmakla başlıyor… Karaktersiz kiracıları, kaçırdığı fırsatları, yapmak isteyip yapamadıklarını, kırgınlıkları, pişmanlıkları anlatılıyor. Ziya bunların hepsini dinlemek zorunda kalıyor. Daha doğrusu Toptaş öyle bir anlatıyor ki dinlememek imkansız... Bu hüzünlü hikayeyle giriş yapıyor Toptaş ve geçmişe dönüyor bir anda kapıdan çıkarken…

Eşinin ve çocuğunun bir kitapçıda bombalama sonrası ölümlü hikayesi de beni etkileyen bölümlerden birisi oldu. Orada bir kitapçıya gitmesi onu eşinden ayırıyor ve kentten uzaklaşmasını sağlıyor.

Geçmişe döndüğünde bir bölüm var ki kitabın en uzun ve en can alıcı bölümü “ Sınır “ bölümü… Ziya ve Kenan asker arkadaşları ve aynı birliğe düşüyorlar… Ülkemizde askerliğin ne kadar yanlış, ne kadar kötü olduğunu gösteren öylesine örnekler veriyor ki, gerçekten muazzam… Askerlikte torpilden tutun da dayağa kadar hepsini açık açık yazmış ve hissettirmiş Toptaş. Sınır kaçakçılığı ve saf kişileri ezmek, sınırda nöbet tutmak, akıllarını yitirmeleri, ilkel şartlarda askerlik yapmaya zorlanmaları, küçümseme, alay etme, kuralsızlık, adaletsizlik ne ararsan var. Ne bileyim en çok ben bu bölümü sevdim ve Ziya’ya burada çok üzüldüm. Bu kısım bana romanın isminin “ HEBA “ olmasını en fazla hak ettiği yer olarak da aklımda kalacak. Çünkü öylesine canlar, hayatlar karardı ve bu dünyadan göçtü ki bu kısımda göreceksiniz.

Ve son iki bölümde ise vefanın ne olduğunu öğreneceksiniz, her şeyden ziyade askerlikten sonra Ziya ile Kenan arasında oluşan bu gönül bağının nasıl bir sağlamlıkta ve çok oturmuş bir karakterlilikte olduğunu da kişiye aktarmış. Sonu iftiralarla, dağdaki karartılarla oluşan mükemmel bir son var. Öylesine bir mezarlık var ki dağda tüylerinizi diken diken yapacak isimler orada yatıyor. Mükemmel bir finaldi…
Sonuç olarak
yazarsam askerlikten sonra sivil hayata geçen Ziya’nın bu hayata tutunamayıp tekrar Kenan’ın yanına başka türde sivil hayata tutunmasını ele alan bir eser. Yazarın ismini ve tarzını çok çok iyi hissettirdiği, bölümler arası gizemli geçişler kullandığı, edebiyatın gücünü ve kelimeleri raks ettiğini hissettiğiniz, fantastik ve gizemli öğeler yahut düşünceler içeren, kitabın aldığı ödüllerin hakkını verdiğini hissettiğiniz (2016 FT/Oppenheimer Finalisti, 2013 Sedat Simavi Roman ödülü) gerçek bir şahane eser.

Askere gidip sınırda görev yapanların mutlaka okuması gerektiği ve bu görevi yapmayanların da tam tersine daha sonra okuması gerektiğini düşünmekteyim. Toptaş okuyun ve okuyun, ülkemizde yerli yazarların arasında gerçekten ilk 5’e girecek yazarlardan bence. Rahatlıkla tavsiye edeceğim bir eser. İyi okumalar diliyorum.

Kafka T., Dünya Ağrısı'ı inceledi.
14 dk. · Kitabı okudu · 9/10 puan

“Yeryüzündeyiz ve bunun şifası yok.” Diyor Beckett. Ayfer Tunç’un her romanı bu şifasızlığın bir özeti sanki. Ağır, depresif ve varoluş sancısı çeken insanların, bir araya toplandığı, pişmanlık ve günahların gölgesinde sürdürdükleri hayatta tam olamamışların romanı Dünya Ağrısı.
Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı’nı, romanın baş karakteri Mürşit’in, can sıkıntısı ile girdiği bir kırtasiyede aldığı kitabın giriş sözü olarak karşılaştığı, Cioran’ın “İnsan bir uçurumdur.” Sözü üzerinden kurgulamış. Romana ismini veren Almanca weltschmerz sözcüğüyle de bu kitapta karşılaşıyor Mürşit. “Weltschmerz” Almanca bir terim. Sözlük anlamı “yaşamaktan usanç getirme; pesimizm, bedbinlik, melâl”, edebiyat terimi olarak da “zamane hastalığı”. “Weltschmerz” terimini ilk kez 1763 – 1825 tarihleri arasında yaşayan Alman Romantiklerinden Johann Paul Friedrich Richter 1827’de yayımlanan “pesimistik” romanı “Selina” da Lord Byron’ın hoşnutsuzluğunu, tedirgin ruh halini tanımlamak için kullanmış.(Cumhuriyet,11.02.14)

Mürşit, Felsefe eğitimini yarıda bırakarak babasının işlettiği otele geri dönüyor, hep eğitimini tamamlama ümidiyle bu otelde kala kalıyor. Mutsuz bir adam. Ona bu yolculukta Madenci arkadaşı eşlik ediyor. O da geçmişinden kaçıyor. Rakı sofrasında birbirlerinin gözlerinde görüyorlar dünya ağrısını. Madenci suskun bir karakter, gözlerinde büyük bir acı var. Her an anlatmasını bekliyorsunuz, bu ağrıyla yüzleşmek için ama romanın özü nihayetinde "bir acıyı zamansızca anlatmak dokusunu bozar, beklemek lazım."(71) diyor Madenci. Bu ağır kasvetli yolculuğa eşlik ediyorsunuz okurken. Mürşit babasına öfkeli, eşiyle yarım kalmış bir ilişkisi var; seviyor ama aşık değil. Mürşit babasını sevmiyor, oğlu Özgür de babasını. O oğlunda kendi babasını görüyor çünkü. Kızıyla yaptığı sohbette, adını koyduğu Dünya Ağrısı’nın izlerini görüyor ve o zaman aslında kızın ne kadar da kendine benzediğini fark ediyor. “Benim de ağrıyor baba dedi, herkesin az çok ağrıyor içi. Yaşamak böyle değil mi zaten baba… dinmeyen bir ağrı” (Dünya Ağrısı: 242)

Roman, Orta Anadolu’nun soğuk bir şehrinde geçiyor, otelin eskimişliği, otele gelen mutsuz yüzler, Mürşit’in iç dünyasını resmediyor sanki. Mürşit yalnız bir adam aslında. Bu yalnızlığı "insanın kendi kanından canından varlıklarla doldurulmuş yalnızlığı en büyük tutsaklık" (s. 194) cümleleriyle dökülüyor romanda. Madenci ve Mürşit’in hayattan bu kadar uzaklaşmış, intihara meyilli ruh hallerinin aslında geçmişte yaşadıkları ağır travmatik deneyimlerin etkisini romanı okudukça daha iyi anlıyorsunuz.
Romanın başlangıcında kabus olarak Mürşit’in rüyalarına gelen Cumhur var bir de. Okudukça, Cumhur’un aslında Türkiye tarihinin gerçeklerinden olan ayrılık ve Sünni-Alevi tartımlarının acı bir öyküsünün izdüşümü olarak çıkıyor karşımıza. Zaten Ayfer Tunç, neredeyse her romanını Türkiye’nin tarihine dayandırıyor ve bizi geçmişimizle yüzleştiriyor.
Son dönem Türk Edebiyatı’nın en değerli kalemlerinden biridir Ayfer Tunç benim nazarımda. Her romanı bir sancının, varoluş mücadelesinin insan ruhunda yarattığı ağır yükü resmeder. Dünya Ağrısı, zaman geçtikçe edebiyatımızdaki etkisini gösterecektir muhtemelen. Okumayanlara önerim, kendilerini iyi hissettikleri bir dönemde okusunlar Dünya Ağrısı’nı .”İnsan bir uçurumdur” diyor Ezeli Mağlup’ta Cioran. Uçurumlar içimizde sanırım. Hayata tutunan ve dünyayı sevenlerden olmak ümidindeyim her daim.

Şilan Şahin, Kör Baykuş'u inceledi.
16 dk. · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

İran'ın yetiştirmiş olduğu özgün yazarlardan Sadık Hidayet kuşkusuz kullandığı dil itibariyle insanı tesirinde bırakıyor.Kitabın hikayesi beni etkilemediği halde kullandığı akıcı dil beni gerçekten çok etkiledi.Özellikle betimlemeleri çok sağlam kullanmış.Kör Baykuş da diğer bir çok kitap gibi okunması gereken bir kitap.Kitabın hikayesinden etkilenmeyebilirsiniz ama edebi diline hayran kalacağınıza eminim.

"Unutmam mümkün olsaydı,unutmam sürekli olsaydı,gözlerim kapansaydı da azar azar uykunun ötesine,mutlak hiçliğe gömülebilseydim,varlığımı artık hissedemez olacağım noktaya varsaydım,bir mürekkep damlasında, bir musiki ahenginde ya da renkli bir ışında erir giderdim ve sonunda dalgalar ve şekiller öyle büyütlerdi ki ,hissedilmezin içinde silinir,yok olurlardı.O zaman dileğime kavuşurdum..."-Sadık Hidayet

Şiirkolik, Leyla ile Mecnun'u inceledi.
17 dk. · Kitabı okudu · Puan vermedi

Divan edebiyatının en sevilen eserlerinden biridir leyla ile mecnun fuzuli burada ölümsüz aşkı tanımlamış efsanevi leyla ile mecnun aslında şiirdir yani mesnevi

Havva Karataş, Kanlı İcat'ı inceledi.
25 dk. · Kitabı yarım bıraktı · Beğendi · Puan vermedi

Olay örgüsü güzel ancak okurken bir anda kendinizi başka bir adamı takip ederken buluyorsunuz. Bir lise öğrencisinin cinayetini çözerken bir başka yanda iş adamlarının sorununu bulmaya çalışıyorsunuz falan. Garip ama ilgi çekici.

Lorin Tekten, Çocukluğun Soğuk Geceleri'ni inceledi.
28 dk. · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kitap fazlasıyla samimi ve içten, hatta çoğu zaman tanrıya ve kendimize bile bu kadar içten olmadığımızi hatırlatıyor. Kucuklukten gelen bastırmalara susturulmalara karşı geliyor bağıra çağıra. Cinselligin yemek yemek kadar doğal ve olağan olduğunu kanıtlıyor insana yeniden ve hatırlatıyor.
●Yaşamayı seviyor en çok kendi cenaze törenini merak ediyor
●Yaşamlarının karanlık odasından bişeyler görebilme isteği boşuna
●Yazmak istiyorum ama her zaman yaşamın günlük hareketlerini yegliyorum
●Ben:benim .Yirmi beş yaşındayım. Kadinim. Coskuyla gelen deliliğin ikinci bölümünü yaşıyorum. Arada durgunluğun acısını çektim.

Lorin Tekten, Dinle Küçük Adam'ı inceledi.
 30 dk. · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kitapta günümüz ve geçmişteki gelişme kişilik sorununa yer verilmiş ve baskilanan kendinin farkında olmayan kahramanlara seslenilmis. En kötüsünun kendi hastalığının bile farkında olmamak olduğundan hastalığı anlamadan tedavi edilemeyeceğini ve sırf bu düşünceden dolayı sağlıklı ve sevgiyle dolu insanların normalleştirmek adına nasıl hasta edildiğini anlatılıyor.
●Çünkü yaşamdan korkuyorsun, Kucuk Adam çok korkuyorsun. Yaşamı öldüreceksin.
●Bugün attığın her adım senin yarınki yasamindir.
●Mutluluk uğrunda calisilmasini gerektirir. Mutluluk gökten yağmaz, kazanılır. Oysa sen mutluluğu yalnızca yalayıp yutmak istiyorsun.

Havva Karataş, Şeytanı Uyandırma'yı inceledi.
42 dk. · Kitabı okudu · 38 günde · Puan vermedi

Olaylar akılda kalıcı. Neyin ne olduğu karışık. Betimlemeleri ile olayın içindeymişsiniz gibi hissediyorsunuz. Sonra bir bakmışsınız katili bulmak için uğraşıyorsunuz. En ufak size saçma gelen detaylara bile takılmaya başlıyorsunuz. Bu çok sürükleyici...

Nesrin Ay, 1984 inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 9 günde · Puan vermedi

George Orwell' ın kült kitabı. Sorgulayan, sorgulatan, acıtan, ruhsuzlaştıran, inciten, güçsüzleştiren, umutsuzluğa kaptıran, kalp kıran, can yakan, korkutan, soğukluğu ve acımasızlığı damarlarınızda hissettiren distopik kitabı. Başkaldırı için (kısmen) yönlendiren ama aynı zamanda karamsarlık içinde boyun eğmeye vardıran düşünceler yumağı.
Okuyun, okutturun.

rüstem alıcı, Atakule Cinayeti'yi inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 19 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bugüne kadar Atatürk ve Fikriye hakkında çok şeyler söylendi, yazıldı…

Tarihin karanlık sayfalarında aydınlatılmayı bekleyen, bu ölümsüz aşkın bir cinayetle bitmesi hâlâ büyük bir gizemdir.

Ali Bayram, titizlikle araştırdığı bu konuyu, edebi bir roman yazarak okurlarıyla paylaşıyor.

“Atakule Cinayeti” yakın tarihimize ilgi duyanların mutlak okuması gereken bir roman.