• Sizin de oluyor mudur bilmiyorum kendi hikayenizden çıkabilmek arzunuz. Olmuyor mu? Bende sıkça olmaya başladı. Acıyor. Sebebi sonucu yok, azı çoğu yok .Şifası devası yok. Keşke bir anda unutturan acıyı bir anda alıp götüren bir iksir falan olsa...
    Kaç yıldır sabahtan akşama kadar ellerimdeki morarmaların acısını çekiyorum ve aynı dizeyi tekrarlayıp duruyorum;

    "ellerinden belli olur bir kadın."

    Nasıl anlatacağımı bilmiyorum . Geçen sene, ''Başlamam için bir cümle verir misin? Ne mi oldu? Ben biraz anlatayım . Nerede bitirmem gerektiğini de sen söyle'' diyerek yardım istediğim okurlar vardı sitede, halen de varlar , pek görüşüyor olmasak da:(
    Geçen yıldan bu zamana değişen hiç bir şey yok;

    Kaç zamandır bir tuhafım, fenalardayım , morarıyorum , çürüyorum diye bir doktora gittim. Doktor dediğim de bir onkoloji uzmanı. Birazcık anlattım ama nedense o çokça dinler gibi yaptı. Sonra çok ciddi bir tavırla tahliller yapmalıyız dedi. Cevap vermek yerine sessizce dinlemeyi tercih ettim. Sonra bir sürü tahliller yapıldı, sonuçlar alındı. Yakınlarım dostlarım hayatındaki tüm kötü şeyleri çıkar, küçük şeylerle mutlu ol falan filan dediler. Dalga mı geçiyorsunuz siz diyemedim onlara. Tamam, haklısınız der gibi dudaklarımın arasından bir şeyler gevelemeyi tercih ettim.
    Durmadan benimle savaşan , tüm vücudumu saracak bu illeti, çocuklarım ile hiç uğraşmamış sorumsuz bir babayı, sürekli acıyan gözlerle bana bakan evlatlarımı neremden çıkarayım acaba diye düşünmeden de edemedim.
    Annemi düşündüm; başıma gelen her felakette dualar okuyan Verdiği sadakaları hatırlayıp iyi olacaksın diyerek umutlu olan annemi. Kötü şeyler oluyor hayatımda, iyi olacak mıyım bilmiyorum. Yaşanan iyi ve kötü şeylerden önce, sonra verilen sadakalar , okunan dualar nereye gidiyor hiçbir fikrim yok ama korkuyorum.
    Yaşıyorsun yani. Ölmüyorsun da; "Beni öldürmeyen acı, güçlendirir." diyen Nietzsche'ye , hadi be hiç de dediğin gibi olmuyor, ben güçlenemiyorum demek istiyorum.
    Bitmeyen şeyleri hatırlıyorum, Daha bir sürü okunmamış kitaplar, tamamlanmamış sevilmeler, görüşülmemiş dostlar , dinlenmemiş eski şarkılar... Bitiremediklerim için bittiğimi düşünüyorum.

    ''Ellerin, ellerin ve parmakların
    Bir nar çiçeğini eziyor gibi
    Ellerinden belli olur bir kadın,
    Denizin dibinde geziyor gibi.
    Ellerin, ellerin ve parmakların"

    Anlatacaklarımı da bitiremediğim gibi.

    Geçmeyecek bitmeyecek gibi:(
    Sağlıklı yaşadığınız tüm anlarda keyifli okumalar dilerim.
  • İncelemeyi okumaya üşenirim, videosunu izlesem daha iyi olur diyorsan : https://youtu.be/BRILFNoKQPA
    Rukiye Hanım'la konuştuk! : https://ibb.co/5xsxXH9

    Üç aylıkken geçirdiği menenjit nedeniyle beden sağlığından yoksun, %98 engelli ve kendi ihtiyaçlarını kendisi karşılayamayan bir kadının kullanabildiği tek parmağıyla yazdığı bir kitap bu.

    Ben ise yukarıdaki küçük paragrafı bile azıcık da olsa empati kurabilmek için tek parmağımla yazmayı deneyeyim derken "%" işaretini yazacakken 2. bir parmağa ihtiyaç duyan, %0 engelli ve istediğim bazı giysilerin üzerime uymamasından ötürü canı sıkılan aciz bir insanım.

    Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar kitabı 1 otobiyografik hikaye, 3 hikaye, 1 skeç, 1 tek kişilik oyun ve 1 senaryo gibi edebi bölümlerden oluşmaktadır. Yazarın kendi hayatında elde edemediği fakat hikayeleştirdiği aşk ve yaşamak konularındaki ütopyalarının otobiyografik ögelerle birlikte yoğurulmasıyla ortaya hem çocukların okurken hiç zorlanmayacağı hem de deneysel olarak çok çeşitte eserler verilmiş olan bir kitap çıkmış. Çocuklara onların sosyal hayatlarını etkileyebilecek küfür dolu, yoğun cinsel içerikli kitaplar hediye etmek yerine rahatlıkla bu kitabı hediye edebilirsiniz.

    Kendisine 37 yıldır hiç şikayet etmeden bakan annesine karşı duyduğu sevgiyi, akciğer kanseri sebebiyle vefat ettiği babasına duyduğu özlem duygusunu satırların arasında rahatlıkla bulabilirsiniz. Bazı yerlerde gerçekten gözlerim doldu, yalan değil.

    Bir eleştirim yayınevine olacak, kitabın önsözü, 2. önsözü, girişi, 2.girişi, sonsözü ve arka kapağında zaten yazılmış olmasına rağmen her bölümün başında yine aynı yazılar olması sadece sayfa sayısını artırmış, belki Rukiye Hanım'ın bu kitabı yazarken neler yaşadığı unutturulmamak istenmiş fakat yine de bu yaklaşımı gereksiz buldum.

    Asıl engel bedenlerde değil zihniyetlerdedir!
  • "LEYLİM" bir insan sevdiğine en güzel nasıl seslenebilir? Hem onun adından uzaklaşmadan hem de kendi kalbini katarak nasıl çağırabilir ki? Bir Ahmed Arif'in Leylim'i olmak nasıl bir duygu? Peki ya, Leylim'in Arif'i olamamak? Böyle diyordu Leyla Erbil'e, Leyla'sına Leylim, Sevgili Canım, Canım Leylâm, Ömrüm diye başladı mektuplarında böylesine içten böylesine yürekten, böylesine sıcak, böylesine samimi bir dille.

    Bıkmadı usanmadı canı Leylim'ine yazmaktan ne kadar zor durumda olsa da. "kahrolası boşluğunda, ben garip, ben duyan, ben yirmi dört saatte, yirmi dört bin parça olan, ne yapardım?" dediğinde Ahmed Arif o boşluğu ben hissettim buz gibi ve karanlık içimde sanki. Yapma Leyla, Ahmed Arif böyle söylerken yokluğunla onu bin parçaya ayırma :(

    Her mektubun sonunda gözlerinden öptü sevdiğinin. Yanlış hatırlamıyorsam bir mektubunda yazmıştı gözlerinden öpmeyeceğim birine yazmam diye. Ah! Bu nasıl bir duyarlılık, güzelliktir böyle?
    "Gözlerinden öperim cânım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum.
    Yarı parçan" sen en tatliş şair cümlesi olabilirsin mesela.

    Sonra "Hal, yani şimdiki zaman seninle başlar" diyen bir adama "Yazma! Sevme! ne demek?" Hakikaten ne demek bu? Leyla farkında mısın öl diyorsun ona hatta öl deseydin daha iyiydi ama yazma, sevme demeyecektin, kelimeleriyle sana tutunan bu insana. Koparamazsın ki onu ne kendinden ne de her defasında seni anan ve anlatan tüm o sözcüklerinden. Biliyor musun? Ahmed Arif duysaydı beni, çok kızardı bu söylediklerime eminim, Leylim'e bunu söylemeye hakkın yok derdi. Seni incitecek ufacık bir kelimeye dahi katiyen izin vermezdi. Bu kadar "delin divanenken" o böyle diyordu ya sana, sen ona karşılık veremedin.
    "Hep, yaz diyorum ama hiç yazmıyorsun."
    "ister dostum ol ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol."
    "İhtiyarlayacak olsam bile, seni bekleyeceğim."
    Üzdün Ahmed Arif'i o böyle bir şeyi her ne kadar kabul etmese de tam aksine senle yücelmiş sade. Beni de üzdün :/
    Gittin evlendin başka biri ile
    "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."
    Ağlanmaz mı bu cümlelerde sen söyle Leylim, bunu yazan kalem kırılmış mıdır bu cümlede?
    "Anlat bana. Senden bir şeyler ummak... Umutların en olmazı da bu belki."
    Offf umutsuzluk en sevmediğim şey benim. Bu cümle umutsuzken bile umutla göz kırpıyor buna. Ne ettin sen Ahmed Arif'e Leylim şair ettin, viran ettin, mafettin :((
    "Ne güzel şey, sana inanmak! Bunu bir anlatabilsem." dedin çok güzel anlattın o kadar güzel anlattın ki ben de ona inandım. Ama bilir misin Leylim'e senin gözünle asla bakamadım, bakamazdım zira ben sen gibi kalp ateşiyle bu şiirleri, mektupları yazamazdım.
    "Sana mahkûm kalmak güzel." dedin sen;
    "Kalbindeki yerim en güzel esaretim. Bilirim sonsuza kadar kalsam yüreğinde, sevginin sıcaklığı bu kadar güzelken, ordan hiç çıkmak istemem ki. Sensiz özgürlükse zindan bana. Tıpkı kanatsız bir kuşu, soğuk ve karanlık bir gökyüzüne terk etmek gibi." demiştim ben de, aynı anlamlarda farklı satırlarda buluştuk bak gördün mü seninle? :)
    "Hasret ile gözlerini öpeyim. Orası öyle ya, bu hasret böyle biter mi?"
    Bitmez, bitmedi
    "Canım Benim,
    Bilir misin, “canım” dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep."
    Bundan mıydı Leylim'e bu denli çok "Canım" demen mektuplarında?
    Araya gönderdiğin şiirler de iliştirilmişti kitapta:
    "Bilsinler!
    Sana nasıl yandığımı..." diyor Ahmed Arif.
    Bildik, bilmeyen kaldı mı daha, sanmam. Kalmasın da :)
    "Müthîş özledim seni." Sen müthişsin asıl biliyor musun? Hayır şair olarak zaten öylesin ama onu demiyorum ben insan olarak, kalbin işte çok müthiş diyorum. Bu zamanlarda kimse kimseyi müthiş özlemiyor. :/
    "Evrenin seninle ilgili olmayan hiçbir neni beni sarmıyor zaten."
    "Şiirse içimde uyur. Sen gibi, içimde büyür."
    Evren=sen, şiir=sen. Her şey sade sen, sen olmayan tüm nenler hiç. Bunu diyor Arif, anla be Leylim.

    "Ya, sensiz edebilmeğe mahkûm eder misin beni?"
    "korkuyorum, sen uzakken. Gitme!"
    "Söyle yittin mi? Söyle! Yitebilir misin?"

    Senin de suçun yok elinde değildi belki ama Leyla mahkum ettin onu, üzgünüm gittin belki de yittin :(
    Oysa seni sevdiğini haykırmıştı, sana rağmen defalarca
    "Seni seviyor, seviyor, seviyorum."
    "SEVİYORUM. Başkaca da yokum." demişti.

    "Kazağın sırtımı, canımı, sevdan evrenimi sarmışken böyle nasıl üşürüm?"
    Neden bilmem, ben üşüdüm bu satırlarında...

    "Seni öper, öper, öper, öperim."
    Senin yalnız senin diye mektupları bitirişlerin, yandırdı içimi benim.
    "Gözlerinden, gözlerinden öperim -Bir umudum sende- Anlıyor musun?"
    Anlaşılmak istedi hep sevenler anlamadı kimi zaman sevilenler ve en iyi şairler böyle yetişti inanır mısınız? En çok acı çekenlerdi zira gerçekten sevenler...

    Son olarak en sevdiğim alıntılardan
    "Ne güzel şey senden gayrisini tanımamak, takmamak!"
    "Ve seni, canımın gizlisindeki candan aziz sakınır, düşünürüm."
    "Zaten, senden gayrı güzel düşün olur mu ki."
    "Ne zaman bu düşüne kapılsam, aklıma hep senden açmak gelir."
    "Seni anlamak, seni sevmek mühim ve aziz bir iştir."
    ...

    Yazacak o kadar çok şey, söylenecek nice cümlelerim var da ellerim varmıyor devamını yazmaya ben susayım, siz daha da fazlasını anlayın olur mu?

    Kitapta küfürlü kısımlar vardı, keşke olmasaydı bunun dışında çok sevdim.
    Ahmed Arif Ve Leylim'ine ithafen bu incelemem. Okuyan ve hisseden güzel yüreğinize sağlık.
    Sevgilerimle,
    Şiirle kalın...
    Üzdüysem sizi affola.
    "Nasıl bitireyim, umutlu mu, sevdalı mı, yoksa ağlamaklı mı?"
    Benimki hepsinden biraz oldu işte :)

    NOT: Kitap linki aşağıda mevcuttur, okumak isterseniz oradan indirebilirsiniz :)
    Bu arada kitaptan epey alıntı yapmam rahatsız ettiyse üzgünüm gerçekten. Kendi cümlelerimle anlatsam da onları eklemem kitabın güzelliğini gerçekten görebilmeniz içindi o yüzden onlar olmadan benim satırlarım eksikti :)
  • Aslında ben bu kitabı OKUMADIM...

    An ve an yaşadım. Beni içine hapsetti.. Bence bu kitabı okudum demek çok yavan ve basite kaçıyor...
    Sanki 'Joad' ailesiyle o unutulmaz kamyonete atlamışım günlerce haftalarca onlarla birlikte sefaleti,  açlığı,  hüznü dibine kadar yaşamışım...

    Steinbeck'in muhteşem kalemiyle yazılmıs ve ona ödül kazandırmış bir kitap..
    Ödüllü bir kitabı okurken daha bir heyecanla okuyorsunuz. O heyecanın kitabının sonuna kadar eksilmediği bir öykü...

    Büyük bir burhan döneminde yaşayan bir ailenin hayat mücadelisini anlatan bir roman..
    Elinden yavas yavas umudun kaybolurken mutluluklar hüzne dönüşürken bunlara rağmen insanlığın direncini muhteşem bir betimlemeyle anlatmış
    Anlatım,  betimlemeler,  olaylar,  karakterler, kitabın her bir öğesi bir yapbozun parcası gibi uyum içindeydi.

    Yine bir etkinlik sayesinde tanıştım 'JOHN STEINBECK'  ile..
    İlk basta pek içimden gelerek okumaya başlamasam da,  sonunda keşke bu zamana kadar bu hikayeyi bekletmeseydim dedirtti.

    'Hayatın anlamını bu kitap da bulacağınıza eminim'
  • ''Güzeldin, ama önce iyiydin. Elbette seni yazacaktım..''


    Kaç zamandır kendi yalanlarım içinde kayboluyorum. Bir türlü kendime yediremiyorum gerçeği. Her ne kadar gerçek olanı bilsem de kendimi kandırmakta bir numarayım. Niye mi? Mazoşistlik bünyeme işlemiş. Artık ne yaparsam yapayım çıkar yolum hep aynı “üzüntü, stres, güvensizlik”. Hayat ne çok zorluk çıkardı karşıma, yüzlerce cevaplarını bir türlü öğrenemediğim sınavdan geçtim. Hadi her şeyi geçtim. Bir gün karşıma biri çıkıyor ve onu sahipleniyorum. Kısa zamanda her şeyim oluveriyor o kişi. Ve bilindik klişe laflar “beni bırakma, ben seninle mutluyum, sen varken sevgiliye asla ihtiyaç duymuyorum” ve ben bunlara inanıyorum olmayacağını bile bile. Öyle çok güveniyorum ki “o yapmaz, asla beni üzmez” diyorum. Tamam diyorum bu sefer tamam , sonunu dilim varmıyor söylemeye , aklım almıyor, kabullenemiyor, dudaklarımdan dökülmüyor , mantık dışı, kalbime aykırı ama…
    Nedenini bilmediğim bir şekilde başlıyorum sürekli umut etmeye, o da seviyor, çekiniyor, kaybetmekten korkuyor, bu sefer hata bende. Ciddi düşünüyor, belki de beni kıskandırıyor…Ve onlarca, yüzlerce ve binlerce umut; beni olduğum yerde bırakıyor, karşıma geçiyor ve bir güzelce fantastik hayalleri de peşi sıra dizip önüme günlerce, aylarca ve yıllarca oyalıyor beni..
    Hele ki, niyetini sorgulamadıysam, yerimden kıpırdayamıyor hissedemiyor ve göremiyorum. Duymuyor, hayattan kopuyorum.
    Yine aynı acı gerçek eminim artık beni sadece eğlence olarak görüyor...
    Peki, ne oluyor sonu? Yine hüsran. Hayatın bir sınav olduğunu bile bile kendi hayatımla oynuyor kendi sınavımdan kalıyorum. Bir kanepede dalıp gidersin de kimse gelmez üstünü örtmeye ya aynen işte böyle..Tek bildiğim gerçek var ki yarınım asla değişmiyor.. Her başlangıcın sonu bitiştir aslında, her ne kadar istemesem de. Benim için mutlu son diye bir şey yok asla. Ne zaman tam anlamıyla mutlu olabilmişim? Mutlaka beni üzen kişiler çıkıyor, beni yok etmek isteyen, hayatımla oynamak isteyen, dalga geçip eğlenmek isteyen bir sürü kişi oluyor. Neden bir başkasının sustuklarını konuşmak hep bana kalıyor? Canım acıyor hep sürekli bıkmışlıktan. İnsan bir kişiye güvenemez mi hiç? Neden insanlar bu kadar değişken olur ki? Ne isterler benden, mutluluğumdan? Oysa sevilesi, güvenilesi ne güzel şeyler var ki hayatta. Mesela kitaplardaki karakterlere güvenebilirim. Onlar hiç gitmezler, onlar hiç üzmezler beni. Beni sürekli mutlu kılabilir, mutlu edebilirler. Ya da bir şarkının umut veren dizelerine ezgilerine sığınabilirim. Gitmek istiyorum hep hiçbir şey olmayacağını bile bile. Gitmek istesem geride bıraktıklarıma üzülüyor, kalmak istesem bu sefer de yalanlarla dolu bir kuyuda buluyorum kendimi. Kaçmaya bile çalışamıyorum her şeyi bildiğim halde. Çok yoruldum, her şeyden sıkılmış başımı almış, umudumu kesmişim. Bir kelebek benden kısa yaşamıyormuş meğerse .. İnsanların tek yaptığı güven duygusuna hala inanmakta ısrar ede ede kendimi bitirmişim.
    Gitmekle kalmak arasında bir arafta hayatım film şeridi gibi izletilirken yaşadıklarım hep çok acıklı diyeceğim. .Günler geçiyor. Günler koşar adım. Günleri tutamıyorum. Okuyorum. Yazıyorum. Niyetlerin dilini sökmeye çalışıyorum. Ve ölene kadar böyle yaşamakla mükellefim ve kimse bana hayat güzel demesin, asla inanmıyorum..
    Gökyüzü Güneş olsa
    ''Ne dedimse inanma
    Seni değil kendimi aldatıyorum
    Sen istediğin kadar
    Varlığın ta kendisi ol
    Ölümsüzlüğün ta kendisi
    Ben günden güne yok olmaktayım
    Bütün ışıkları kaldırıp attım bir yana
    Anlamıyor musun?
    Gökyüzü güneş olsa
    Sensiz karanlıktayım''
    https://www.youtube.com/...amp;feature=youtu.be
    Keyifli okumalar.
  • “o mahur beste çalar
    Müjgânla ben ağlaşırız.''

    İncelememe bu sözlerle başlamak istedim.
    Çünkü biliyorum okuyan, okumayan kitabın ismini duyan herkesin aklından geçecektir.
    Peki burda 'mahur' nedir? Müjgân kimdir?

    **Mahur besteyi çalan “o” herhangi bir enstrüman, müjgan ise Klasik edebiyatın kirpik remzidir: Geniş bir hayal ve rüya dünyası içinde bu beste yalnızlığı lirik bir eda ile anlatan, insani özü yalnızlığı noktasından kavrayan bir senfonidir.** (kaynaktan alıntıdır.)

    Kendilerinin 3. yıldönümünü geçtiğimiz ay kutladığım bu nasıl adlandırayım bilemedim bu mağrur kitabı şiddetli bir kararla alıp okumaya başladım.
    Türk Edebiyatına yatkın olmadığımdan ötürü başta tereddüt ettim.
    Ve söz konusu Ahmet Hamdi Tanpınar ise...
    Öncesinde arkadaşımla kitapla ilgili konuştum sonrasında kitapla ilgili çok faydalı bilgiler içeren bir makale okudum.
    İyi ki de okudum, yoksa ben Mahur Beste kimdir tanımazdım.

    ---Mahur Beste bir kitap değil bir KARAKTERDİR.
    Bunu okuyanlar bilir, bilmeyenlere duyurulur.

    Tanpınar bir roman yazmamış, bize tasvir ettirdiği kişilerle, konularla, mekânlarla bir karakter oluşturmuş bulunuyor ve o karakter kitaba ismini vermiş ve bu karakterimiz diğer eserlerinde de karşımıza çıkacak (imiş).

    ---Mahur Beste de OLAY yok.
    Kitapların ortak özelliği mutlaka bir olay vardır lakin zannımca Mahur Beste’de bir olay yok.
    Tanpınar bütün gücü ve kuvvetini kullanarak bilinçaltımıza karakter analizi yapmamızı istiyor.
    Biri bana kitabın konusu nedir diye sorarsa direkt bu cevabı veririm. ‘’Karakterler üzerine analiz.’’

    Ve kitabımızda zaman yok.
    Nasıl mı yok, bas baya zaman yok.
    Tanpınar okurundan zamanı gizliyor ve bunu o kadar ustaca bir şekilde yapıyor ki bir bölümde veya konuda değil de okurken satır aralarından çekip çıkarmamızı istiyor.
    Ben şimdi neyden bahsediyorum?
    Şimdiden mi, geçmişten mi, gelecekten mi?
    Bunu okurken bizim bulmamızı istiyor.

    ---Mahur Beste SİZSİNİZ
    Evet, efendim Tanpınar diyor ki;
    Mahur Beste sizsiniz sizin kendiniz, toplumunuz, içinde bulunduğunuz hayat.

    ---Mahur Beste Medeniyet romanı!
    *bir medeniyet
    ‘’insanı yapan manevi kıymetler manzumesidir.’’

    Şimdi kitapla ilgili bir şeyler yazalım.
    Tanpınar’ın roman türündeki bu ilk denemesi 1944-1945 yılında yayınlar. Toplamda 7 bölümden oluşan kitabımız ‘’İki Uyku Arasındaki Düşünceler’’ ile başlıyor. Bölümlerin içeriği ile ilgili bilgi vermeyeceğim Behçet Bey ile başlıyoruz burdan sonra Cavide Hanım’ın gelişini bekliyoruz ama hiçte öyle olmuyor. Onlarca karakter, onlarca kişilikle karşı karşıya bırakıyor bizi Tanpınar, yer yer gerilim hissettiğimi söylemem gerek. Bu bölümden sonra birçok karakter ile karşılaşıyoruz ve bütün olaylar Behçet Bey’in etrafında oluyor. Hepsi birbirinden bağımsız (gibi gözükse de) bölümlerde karakterleri tanıyoruz. Tanımakla kalmıyor her bölümde farklı bakış açıları, toplum düzeni bu toplumdaki hayat düzenleri ile karşı karşıya kalıyoruz. Kitabımız Abdülhamid’in padişahlığı döneminde geçiyor ve o dönemin özelliklerini de karşımıza çıkarıyor. Ve hepimizin de bildiği üzere olmazsa olmazımız musiki…
    Buraya da bir bölümde yoğun olarak değinmiş sevgili Tanpınar.
    İstanbul mu İnsan mı? Yazarımız aynı zamanda İstanbul üzerinden insanlara özgü özellikleri ustaca aktarıyor.

    Bütün İstanbul’u dolaştım!

    Özel Parantez: Garip Bir İhtilalci
    Sabri Hoca kitapta sanırım en sevdiğim bölüm ve karakterlerden birisiydi.
    ‘’Hoca, o devir İstanbul’unun bütün tarihini yaşayanlardandı. Katılmadığı vak’a yok gibiydi. Hiçbirine şahsiyetinden mühim bir şey katmadan, en yakınlarına bile kendilerini kabul ettirmeden her hadiseye girip çıkmış, daima ön safta, en tehlikeli yerde bulunduğu halde, garip bir talihle, bir türlü kendini göstermemiş bir adamdı…’’
    Burada neredeyse Sabri Hoca’nın tüm kişiliği yer alıyor ki daha fazlası da var.

    Kitapla ilgili yazılacak çok şey var ama daha fazla yazamayacağım.
    Okuduktan sonra “Özlem” duygusunu canlandırdığını belirtmek isterim.

    Ve son olarak bu alıntıyla sonlandırmak istiyorum incelememi.

    “Sizde garip bir mazhariyet var, Behçet Bey; herkes gibi maddesiyle gezinen bir insan olduğunuz hâlde bir rüyaya benziyorsunuz.”

    Rüya mı? Gerçek mi?
  • ''Bu arada adım August. Size nasıl göründüğümü anlatmayacağım. Aklınıza ne geliyorsa muhtemelen ondan daha kötü görünüyorumdur.'' diye kendisini anlatmaya çalışan, hayal gücümü zorlayan August'u nasıl anlatacağımı bir türlü toparlayamıyorum.
    Genetik ve görülme olasılığı çok çok düşük bir rahatsızlığı olan August yüzünde fiziksel bir bozuklukla doğan, sıra dışı görüntüsüne rağmen son derece duygusal ve akıllı bir çocuk. On yaşına gelene yirminin üzerinde ameliyat geçirmiş. Ancak yüzünün düzelmesinin ihtimali yok ve Auggie böyle yaşamak zorunda. Annesinin yardımı ile beşinci sınıfa kadar eğitimini evde tamamladıktan sonra anne ve babası artık okula gitmesine karar verince ortaokula gidişiyle asıl hikaye burada başlıyor gibi bir şey.
    İnsanoğlu olarak biz, saat, gün, ay, yıl diye zamanı isimlendirip, iyi geçen yıllarımız için '' Lale Devri'' , kötü geçen yıllarımıza ise '' Zalim Yıllar'' diyerek vicdanımızı rahatlatma veya ödüllendirme çabasından başkaca hiç bir şey yapmayıp, güzelliklerle dolu olanları severek yad ederken hüzün ve acıları ağır basanlarını da sevmeyerek adını, şeklini seyrini kendimizin belirlediği bir kavrama zaman deyip ne kadar suç varsa üzerine yükleyip kurtuluyoruz. Nerede bir ezilen var nerede zulüm yapabildiğimiz sadece acımak oluyor. Empati ne demek farkında olmadan anlamadan dinlemeden sadece acımak.Aldığımızın her nefesin mucize olduğunu hissetmeden, değişemiyor gelişemiyor ve birleşemiyoruz. Ne kadar çok şey bildiğimize değil , nasıl yaşadığımıza bakacaklar öbür tarafta .Hayattaki en büyük zenginliğimiz kendimiz. Eğer her sabah uyanıp yataktan kalkabiliyor ve kendi işlerimizi kendimiz yapabiliyorsak başka zenginliğe ihtiyacımız yok ki Elimizin ayağımızın tuttuğu , sevgi ,umut dolu ,sağlıklı ve acı haberler duymayacağımız bir hayat ise en büyük mucizemiz.
    Auggie' nin küçük yaşında bu kadar güçlü olmasını hayranlıkla okudum..
    Umarım ve dilerim ki bize sunulan zaman dilimini iyi kullanır, ne olursa olsun herkesin birer insan ve kimsenin kimseden gerçekten üstün olmadığına inanarak yaşarız.
    Keyifli okumalar...
  • Ah Aziz Bey ah! Ne vardı bu kadar inatçı, dediğim dedik, burnu havada, bencil ve umursamaz olacak? Böyle davranınca sana daha mı çok "erkek" dediler? Yoksa daha mı güçlü göründün, daha mı mücadeleci oldun hayata karşı? Peki başı dik bir yaşam uğruna kaybettiklerine değdi mi? Yaşayamadığın hayatın, sevgini gösteremediğin karın, evi terk edince vefat eden annen sana hiç mi pişmanlık yaşatmadı?

    Aziz Bey, ömrü yanılgılarla dolu bir şekilde geçen, hayatın zamanlamasını bir türlü doğru yapamayan bir insan. Onun dramı genç yaşta Maryam isimli kıza aşık olmakla başlar. Bu aşk öylesine gözünü kör eder ki, evini terk eder ve Maryam'ın peşinden gider. Annesi Aziz Bey'in evi terk ettiği o gün vefat eder. Peşinden gittiği Maryam ise zamanla onu sessizce ve umursamaz bir şekilde terk eder. Akabinde Aziz Bey, dedesinden kalan tamburu çalması ile şöhreti yakalar ve bu esnada "hayatını birleştireceği" Vuslat'ı tanır. Vuslat gibi "silik" bir kadınla evlenmesini ise yazarımız Ayfer Tunç şu sözlerle ifade eder:

    "Aşık olacak, kapris çekecek, ortak hayatlarını bitmeyen istekler manzumesine çevirecek bir kadının gönlünü eyleyecek hali de, arzusu da yoktu. Öylesine bencil düşünceler içindeydi ki ancak Vuslat gibi sessiz, silik, dikkatle bakılmadıkça görülmeyen, varlığına ihtiyaç duyulmadıkça ortaya çıkmayan, o konuşursa dinleyen, sorarsa cevap veren, kısacası hayatını alabildiğine kolaylaştıracak bir kadınla yaşayabileceğini düşünüyor, dahası böyle bir kadın istiyordu." (Sayfa 59)

    Bu yazdığım alıntıyı okumadan geçmeyin lütfen. Hatta lütfen çok dikkatlice okuyun. Çevremizde böylesine "silik" kadınlar, böylesine silik kadınlarla evlenerek kendi hayatını kolaylaştırmak amacıyla hareket eden "bencil" erkekler var. Peki böyle bir evlilik, mutlu bir evlilik ortaya çıkarır mı? Bir kadın onun ruhundan anlamayan ve sadece kendi rahatını düşünen bir erkekle mutlu olabilir mi? Peki bir erkek hayatını mutsuz bir zindanın içerisine hapsettiği bir kadından onu mutlu etmesini bekleyebilir mi?

    İşte bana göre kitabın en vurucu kısımları Aziz Bey'in Vuslat ile evliliğinin işlendiği kısımlardı. Gerçekten de çok etkileyici ve gerçekçi cümleler vardı. Ayfer Tunç'un cesur ve hayatla iç içe bir kalemi olduğunu da işlediği bu konuyla açıkça görüyoruz.

    Kitabın ilgimi çeken bir diğer kısmı ise, Aziz Bey'in zamanla babasına çok benzediğini fark ettiği kısımlardı. Aziz Bey'in babası, annesini hor gören, onu mutlu edemeyen, gereksiz yerlerde yumruğunu masaya vuran, sert mizaçlı ve hırçın ruhlu bir adam. Aziz Bey ise pek tabii onun gibi bir adam olmak istemiyor; fakat zamanla babası gibi bir adam olduğunu fark ediyor. Peki bu fark ediş, geç kalan bir fark ediş olabilir mi? Ah Aziz Bey ah, yine mi geç kaldın hayata?

    Bazen böyle kitapların ülkedeki bütün erkeklere okutulmasını istiyorum. Okutulsun ki, hiçbir erkek eşini sırf "silik" olduğu için ve ezmek için kendisine eş olarak seçmesin. Okutulsun ki, "erkek" olmanın ne demek olmadığı anlaşılsın. Okutulsun ki, insanlar mutlu bir hayata geç kalmasın...
  • Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    "Ben kimim ki, kendi fikrim olsun?"

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Vitruvius'tun. Mimardın. Fikirlerin vardı aslında. Mesela 3 ilken vardı tasarımlarında kullanmak için : Fayda, kalıcılık ve güzellik.

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Wilhelm Reich'din. Psikiyatrist ve psikanalisttin. Fikirlerin vardı aslında. Mesela 3 ilken vardı yaşamımızın tükenmez kaynağı olarak gösterdiğin : Sevgi, çalışma ve bilgi.

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Mustafa Kemal Atatürk'tün. Bir geleceğin kurtarıcısıydın. Fikirlerin ülken oldu. 6 ilken vardı : Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık.

    Geçmişinde bu kadar büyük insanlar olabilmişken, ezilip büzülmeyi, seni yönetene karşı kayıtsız şartsız ve sorgusuz itaati, sevgisizliği, gaz odalarını, bilgin yerine tabancayı seçmeyi, kendinden olmayanı asmayı kesmeyi, hırsızlığı, yalan söylemeyi, eski can düşmanını dostun ya da eski can dostunu düşmanın bellemeyi, kişisel özgürlüğünü unutmayı, dedikoduyu, aşkla cinselliğin tanımlarını karıştırmayı, kendi fikirlerin dururken başkasının fikirlerini benimseyecek kadar küçülmeyi nasıl becerdin be?

    Nasıl bu kadar ilkesizleşebildin? Bu yazıyı okuyan sen, ben, hepimiz. Nasıl bu kadar ilkesizleşebildik, kendi fikrimizden bu kadar uzaklaşabildik?

    Hani Nietzsche'nin üst insanı olmayacak mıydık? Ne oldu? Ne ters gitti, küçük adam? Neden küçülmeye gittin?

    Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en tepeye çıkmak için hazırlığımızı yıllardır yapmıyor muyduk? Ne oldu? Ne ters gitti, küçük adam? Para ve iktidar hırsı gözünü mü bürüdü yoksa? Bu mudur bu kadar küçülmüşlüğünün nedeni?

    Oysa ki sen Hitler'in, Stalin'in, Napolyon'un kontrol ettiği kitlelerin zafer çığlıklarını dinlemiştin. Kendini öyle büyük zannediyordun ki sanki hiçbir zaman ölüm sana gelip çatmayacak, hiçbir ülke senin kılına bile dokunamayacak sanıyordun. Para ve silah dolu depolar eşliğinde dünyanın en büyük insanı zannediyordun kendini. Bu senin en büyük yanılgındı. Çünkü kulaklığında çalan tek şarkı olan savaş naraları açıkken, dünyanın diğer bütün müziklerini kaçırıyordun.

    Kütüphaneye gitmiyordun çünkü kitap okumanın insanı küçülteceğini düşünüyordun.

    Dans etmiyordun çünkü dans edersen insanlar seni kötüler ve eleştirir diye düşünüyordun.

    Harekete geçmek, bir şeyler yapmak, elinden geleni ardına koymamak istiyordun ama insanlar seni onaylamaz, kabul etmez ve takdir etmez diye düşünüyordun.

    Oysa ki deli gibi kütüphaneye gitmek, dans etmek ve harekete geçmek istiyordun!

    Dinle Küçük Adam, bütün ülkelerin liderlerine ve halklarına yazılmış bir mektup, öğüt, öz eleştiri; kimliklerine karşı tutulmuş bir aynadır. Kendisini hiçbir konuda çaba göstermiyor olarak görüp harekete geçmeye meyilli olan insanlara kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitaptır. Her gün dış görünüşünüze baktığınız aynanın, bir kitap tarafından ideolojik ve siyasi temelle birlikte karşınıza geçmiş harmanlı bir bakış açısı aynası olarak sunulduğu bir tepsidir. Tepsinin üstündekini ister alırsınız isterseniz de almazsınız fakat Reich bu tepsiyi sizin yanınıza çoktan koymuştur, bu mektubu okumaktan, bu öz eleştiri oklarını kendinize saplamaktan başka çare yoktur. Halil Cibran dedi :
    "Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar."

    Öz eleştiri yapacağız ki kendi çocuklarımız geleceğin yetişkinleri olacak. Öz eleştiri yapacağız ki kendimizde yaptığımız hataları şimdinin küçükleri ama geleceğin büyükleri olan çocuklarımızda yapmayacağız. Atatürk'ün de dediği gibi, bugünün çocuğunu yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevi olacak ki "küçük adam" olarak anılmayacağız. Büyük işler, büyük hayaller, büyük fikirler üreteceğiz. Dünyayı terk etmeyeceğiz mesela, kendimizi kapatmayacağız, başka dünyamız yok ki çünkü, nerede başka dünya, ben göremiyorum, bu dünya bizim, hepimizin, üretmesi de bizim tüketmesi de, kendi hayatımızı üretemiyorsak onu tüketme hakkı neden?

    Acı yoksa kazanmak da yok. İdeolojisinde küçük olarak kalmak istemeyen herkes okumalı!

    Beni bu kitapla tanıştıran Samet Ö.'ye bolca teşekkürlerimle.
  • Aykut
    Önce özür dilerim diye başlamak istiyorum yazıma. Kitabı yollaman üzerinden epey bir zaman geçti şimdiye kadar çoktan inceleme yazılmadıydı ama umarım bunu bir kasıt olarak algılamazsın. Bir dönem ilgim sadece şiir kitaplarına oluyor, içimi şiir mısraları ile dökesim artınca da ihmalkarlık doğuyor affola.
    ‘’Müfreze Dağı Sarar
    Dağda Kaçaklar Arar
    Geçit Vermez Kayalar
    Hızlan Be Halil İbrahim’’
    Mısralarını ve Halil İbrahim’in hikayesini okurken öyle güzel bir anlatım ile ifade etmişsin ki dayanamadım türküyü de defalarca dinledim.
    Sadece bu türküyü mü hayır sonrasında Karadeniz ağıdını da ilk defa ama kaç defa dinledim. Teşekkür ederim)


    ‘’Ağamız büyük adamdır , sizin öküzünüzle onun öküzü bir mi? Allah bile farklı muamele eder onun hayvanına. Siz de yerinizi bilin kardeşler’’ cümlelerin bana rahmetli Kemal Sunal’ın oynadığı defalarca zevkle izlediğim Kibar Feyzo filmindeki ‘’ Ağanın b..unun üstüne b..k olur mu’’ repliklerini hatırlattı da gülümsedim.
    Ama ne senin Baran ağa, ne Maho Ağa, ne de senin köyünde Kibar Feyzo var.
    Ağalık boydan değil soydan gelir söyleminin ispatını gözler önüne serdiğin soysuz sopsuz Baran Ağa, hem de boysuz ağa, ondan sonra da ağa olacak ise soysuz sopsuz boysuz oğlu Sabri.
    Zavallı, silik ezik karakter Sabri, ağa oğlu olsa ne fark eder ki? Okumayı kızlara hava atmak amacıyla , hatta bunu günümüzde sıkça rastladığımız sosyal medya fenomeni olmak için yaptığını anlatarak toplumun acınacak durumuna parmak basmışsın bunu çok beğendim.
    Zeynep, bir ara romanın ana karakterlerinden olacak aşk meşk işleri dolu sayfalar gelecek derken ‘’ Kendine iyi bak demiştin bana, kalbimi benzettiğimden beri zindanlara, çok çizik atan oldu duvarlarıma. Sokak lambalarının bile aydınlatmadığı, kimsenin üzerine yazı yazmaya bile değer görmediği bir duvar oluverdim..’’ yazdın da Zeynep, imkansız aşk oldu ve sayfalarda pek yer almadı ya bunu da takdir ettim.
    Bir de Çeto var ki akıllara zarar. Ağanın kuklası, insanlığın acınacak parçası. Onun jandarma sorgusu evet polisiye tadını tam hissettirdi.
    Aaaa bunları yazıp duruyorum nerede ana karakter evet ya nerede?
    Halil, nerede kaldın da unuttum seni? Zeynep’e olan aşkından vazgeçen, amacı yazar olmak olan, annesinin anlattığı hikayeleri tekrar anlatırken zihnime iyice yerleşsin diye türküleri de ekleyen ya da dinlediği türkülerin hikayelerini hatırlatan Halil, unutmadım seni sadece daha iyi anlatmak için bu ana bıraktım.
    Babasının katilini bulmak için İstanbul’dan köyüne geri dönen ağanın eziyetlerine katlanan, ağanın kurbanı olmuş Elif’in,
    ‘’Bir ay doğar ilk akşamdan geceden neydem neydem geceden
    Şavkı vurur pencereden bacadan
    Dağlar kışımış yolcum üşümüş nasıl edem ben
    Uykusuz mu kaldın dünkü geceden neydem neydem geceden’’ ezgisinin https://www.youtube.com/watch?v=ZifwSWWfgX4
    belki de umudu olmasını istediğim
    imkansız aşkı Halil.
    Köye tayini çıkan öğretmen Mustafa’nın en yakın yardımcısı destekçisi ‘’ Korkaklar, korkak olduklarını kendilerine söyleyebilecek kadar cesur mudur? Yoksa bu bir kabullenişin mi ürünü? ‘’ cümlelerin sahibi korkusuz Halil. Öğretmen Mustafa’dan bahsederken Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz’ü rahmetle anmama sebep olan kısımlar için de minnettarım sana.
    Fikir Kapısı, Düşünce Bahçesine yorulmadan yardım eden çocukları da hatırlamak gerek değil mi Aykut? Ne kadar yaratıcı , özgürlükçü bir çalışma idi hayran kaldım imrendim emeğine sağlık bu bölümler için.
    Olayları açıkça anlatıp okumak isteyenlerin meraksız kalmalarına sebep olmak istemiyorum.
    Aklınıza gelebilecek her türden anlatım, toplumsal yara, kulluk, kadın hakları, susmak zorunda kalmak ya da cesur olup haykırmak , cinayet , eğitim mevcut bu kitapta.
    Çokça beğendiğim betimlemeler , ifadeler oldu. Hele de Elif’in itiraf oyunu aferin kız işe bu dedirtti.
    Çok haklısın Aykut, aynen yazdığın gibi
    " Kader biraz da eğitimden geçer’’

    Her ne kadar ağa ‘’ tek geçerli saat bizim saatimizdir ‘’ desen de Aykut ne güzel bitirdi seni ve eziyet ettiğin saatleri son cümlesi ile;
    ‘’Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz’’


    Keyifli okumalar