Geçen haftanın en beğenilenleri 17 Temmuz 2017-23 Temmuz 2017

1.
mithrandir21 | Uğur D., Gülün Adı'ı inceledi.
 19 Tem 10:39 · Kitabı okudu · 20 günde · Beğendi · 9/10 puan

Acaba ben ne yaptım, ne okudum? Tüm delilleri okuyucuya veren, verdikleri deliller ile beraber cinayetleri okuyucunun da çözmesini isteyen gerçek bir polisiye mi okudum, bir Orta Çağ gerilim romanı mı okudum, dinler arası, mezhepler arası, tarikatların ve rahiplerin başrolde olduğu bir roman mı okudum, gerçek kişi ve toplulukların hâkim olduğu tarihi bir kurgu mu okudum yoksa sağlam bir bilgi yumağı olan koca bir ansiklopedi serisi mi okudum karar veremedim, aslında bu öğelerin hepsini içeren güzel bir roman okudum. Saydıklarımın hepsini içeriyor Gülün Adı, hem de edebi değeri yüksek bir eser olarak. Öncelikle şunu söylemek isterim ki roman hiç beklemediğim şekilde kaliteli öğelerle dolu bir şekilde polisiye bir roman. Okur tarafından kolay kolay bir şekilde hiç dikkat edilmeyecek unsurlar, hareketler Eco tarafından delil olarak biz okura veriliyor ve gerçek bir polisiye romanda olması gerektiği gibi de bu deliller okura ayrıntılı olarak sunuluyor, sunulduktan sonra da her bir delilin, her bir detayın analizi yapılıyor ve karakterler tarafından yapılan her bir analizin üzerine yine karakterlerin karşılıklı yorumu yapılıp okura tekrardan sunuluyor. Gerçek bir polisiye romanda olması gereken hatta bir şart olan en önemli ayrıntıdır bu durum. Yazar, okurdan hiçbir şekilde bir delil saklamamalı ve romanın karakteri ile beraber okurun da cinayete hâkim olup üzerinde düşünüp cinayeti çözmesini istemesidir, günümüz polisiye romanlarının özellikle de seri katil polisiye romanlarında bu durum yoktur çünkü okuyucuya sürpriz yapmak ister yazar ve bu sürprizini de okurdan deliller saklayarak ve sonrasında da pat diye önüne sererek yapar; ama dediğim gibi gerçek polisiye romanda bu hususlar kabul edilmez, Eco’nun yaptığı gibi her bir ince detay okura verilmelidir, okurun da soruşturmanın içinde olduğu düşünülüp çözmesine yardımcı olunmalıdır. Eco da bunu yapmış ve en ince detayına kadar William’ın bulduğu delilleri bize verip bizim de çözmemizi istemiş, çözmemiz zor olsa da en azından yorumlamamızı istemiş, istemiş ve biz okura yardım da etmiş. Yardım ama ne yardım, çok büyük bir yardım ama cinayetler de bir o kadar karışık yani çözmek maalesef o kadar da kolay değil; ama Eco delilleri bize verip sundukça William’ın zihnine, Adso’nun sorularına, yorumlarına ve düşüncelerine ortak olmak kitabın bana göre en güzel yeriydi.

Umberto Eco, okuru doğru bir tanım yapmak gerekirse bilgiye boğuyor, Hıristiyanlık inancının derinliklerine iniyor, birçok din adamının eserleri hakkında bilgiler veriyor, Hıristiyan tarikatlarını kısım kısım da olsa detaylıca anlatıp kimin imparatora daha yakın, kimin papaya daha yakın olduğunun bilgilerini verip, romanın kurgusu ile harmanlayıp sayfaların arasına serpiştirmiş. Bazı yerler ağır gelebiliyor, bazı sözler, eser isimleri filan da Latince verildiği için okuma esnasında dipnotlara bakıldığından dolayı ağırlığın üstüne biraz daha ağırlık bindirilmiş. Bu kısımları okumak en azından benim için bazı yerlerde zor oldu. Bu ağır bilgi akışlarının ve detaylıca verilen diyalogların olduğu sayfalarda verilen Latince sözler ağır olan bu kitabın okuma hızını daha da yavaşlatıyor. Zaman zaman da arka arkaya birden fazla olunca daha da olumsuz etki oluyor, bazı Latince yazımların ise çevirisi hiç verilmemiş, sanırım daha önce farklı bir dipnotta çevirisi verilen söylemlerin ikinci bir çevirisi verilmemiş kitapta, ne de çok aklımızda tutarız ya… Tamam biraz önce yukarıda dediğim gibi dipnota bakmak zor ama çevirisi verilmeyince de bu sefer hiç olmuyor, aslında iki durum da kendi içinde farklı farklı iki tür bir sorun oluşturuyor ve maalesef okuma hızına da olumsuz etki ediyor. Verilen tarihi bilgilerde Eco, iki farklı zıt görüşün düşüncelerini, söylemlerini diyaloglar oluşturup sayfa sayfa okutuyor. Hıristiyan tarihine fazla hâkim değilseniz eğer bu kısımlarda neyin Eco’nun kurgusu olduğu neyin ise tarihi bir gerçek olduğu karıştırılabilir; çünkü Eco kurgusunu tarihi gerçekler ile o kadar güzel harmanlayıp, ortaya güzel bir sonuç çıkartıp eserine vermiş ki bunu ayırt etmek keyifli bir şekilde zor oluyor ve keyifli bir anlamsızlık da oluşuyor. Anlamak için çok da gerek yok aslında böyle bir şeye, önemli olan zaten yazarın kurgusunda kaybolmak değil midir? Bence kesinlikle öyledir. Kitap içinde olan birçok bilgi dipnotlar ile desteklenip okura açıklaması yapılmış ama tabii ki de bir dipnot seviyesinde verilmiş, tam manası ile kavranabilecek şekilde değil, onun için okurken yardımcı olarak Hz. Google’dan faydalanılırsa eğer kitabın içine daha rahat girilir.

Gülün Adı denilince akıllara gelen bir başka isim de Orhan Pamuk'tur. Yeni Hayat kitabının daha giriş cümlesinde bile Gülün Adı etkisi görülüyor, Benim Adım Kırmızı ise gerek Orhan Pamuk’un olsun gerekse de Türk Edebiyatı’nın olsun şüphesiz en önemli eserlerinden biri. Bu iki kitap arasında da metinlerarası olarak birçok unsurda benzerlikler vardır. Şimdi öncelikle şunu demek isterim ki, Orhan Pamuk okumayanlar, okumadan karalayanlar ve postmodern edebiyata uzak olanlar hatta postmodern edebiyat okuyunca rahatsız olanlar “metinlerarasılık kuramını” bilmeden Orhan Pamuk’a intihal yakıştırmasını yapabilmekteler. Metinlerarasılık kuramı özellikle postmodern eserlerde fazlası ile karşımıza çıkmaktadır, yani yazarlar bunun zaten varlığını kabul ederlerken çalıntı, hırsız veya intihal demek ne kadar alakalı bir durumdur anlayamadım. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı isimli eseri ise Gülün Adı ile beraber bu türe güzel birer örnektirler. İki eser için kendimce mukayeseli edebiyat yapmam gerekirse ilk önce kitap isimleri diyebilirim. İki romanda da tarihten beslenme, romanın kurgusunun geçtiği topraklara hâkim olan dinin insanlara olan etkisi, sanat, bilim ve dinin çatışması, sanat ve bilime ilgi duyanların çatıştıkları dinin etkisi yüzünden artık sahip oldukları dertleri, bu zaman içinde kurguya esas olarak hâkim olan cinayet ve cinayetin çözümlenme süreci gibi diyebilirim. İki romanda da karlı kış günleri hava durumuna hâkimdir. Benim Adım Kırmızı 9 günlük bir sürede geçerken Gülün Adı ise 7 günlük bir sürede geçmekte, Gülün Adı’nda mekân olarak sadece Melk Manastırı varken Benim Adım Kırmızı'da ise mekân olarak farklı evler, İstanbul’un sokakları bazen de sarayı vardır. İki eserde de yer yer açık olarak ama aslında bastırılmış şekilde cinsel duygular, cinsel fanteziler vardır. Gülün Adı’ndan ziyade Benim Adım Kırmızı’da hikâyede anlatıcı dikkat çeker, bazen köpek, bazen şeytan, bazen kırmızı renk, bazen bir para, bir ağaç bazen de bir ölü anlatır bize hikâyeyi. Gülün Adı’nda ise anlatıcı çömez olan Adso’dur ama her iki romanın anlatım tarafından ortak noktası ise genel konunun anlatımı anlatıcılar tarafından ara ara kesilip önceki bir döneme, geçmişe gidip gelmekte olmalarıdır. İki romanda da bu unsurlar metinlerarası bağlamda birbiri ile örtüşür. Pamuk için intihal diyenler ise postmodernizme daha yakından bakmaları ve anlamak istemeleri gerekmektedir; çünkü Gülün Adı ve Benim Adım Kırmızı bu duruma örnek olacak tek eserler de değildir. Ve bana göre Benim Adım Kırmızı da Gülün Adı’na göre daha güzel bir roman, tamam Benim Adım Kırmızı’nın içinde de dini bilgiler fazlası ile olsa da Gülün Adı kadar yok, hatta yarısı kadar da yok ama bana göre Benim Adım Kırmızı Gülün Adı’na göre çok daha güzel bir roman; ama sanırım bunda baş etken olarak yazarı kendi dilimizde yazdığı için okumanın ve içinde bizden bir şeyleri bulup okumanın da etkisi olsa gerek.

Ağır bir kitap, okunması yer yer zor ve yoran bir kitap, okurken sakin kafa ile okumanızı, okuma sürenize uzun aralar verip fazla uzatmamanızı tavsiye ettiğim bir kitap. Okuduktan sonra sanırım en çok aklıma gelecek durumlar ise gülmenin dine ve insan zihnine olan etkisi, kösnüllüğün ne derece kötü olabildiği, kösnüllüğe etki eden derisel, tensel zevkin, duyulan ilginin dinen düşüncesi, derinin altında bulunanları düşünerek bu kösnül duyguları köreltilip köreltilemeyeceği, tinsel duygular, dinsel duygular, erk gücü hayatımızda ne kadar olmalı vs. vs. Sırf bu kısımlar için tekrardan okunabilecek bir kitap ve keşke aynı anda okunması daha da kolay olsaydı diyeceğimiz bir kitap da.

https://www.youtube.com/watch?v=Dlr90NLDp-0
https://www.youtube.com/watch?v=d5p_U8J0iRQ
https://www.youtube.com/watch?v=EaHx8S-Jmec
https://www.youtube.com/watch?v=O3ETFI2U9RA

Şuraya da filmin fragmanını bırakayım (kitap hakkında spoiler verebilir),

https://www.youtube.com/watch?v=7-yYJgpQ-CE

2.
Oğuz Aktürk, Amok Koşucusu'yu inceledi.
23 Tem 17:30 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Koşmak değerli şey.

https://www.youtube.com/watch?v=AOBs8dU4Pb8 Amok Koşucusu kitabıyla tamamen bağdaşan bir şarkı. Çünkü ruhsuz, ilgisiz ve donuk bir şekilde öylece oturmalarımızın sonucunda biz de bazen nereye gittiğimizi bilmeden "sen" zamirini yakıştıracağımız insanlara doğru koşarız. Şarkıda da dendiği gibi aslında her zaman orada olmamak için koşarız ama koştuğumuz her yer orası olur, yani tam bir mekan döngüsü içinde sıkışıp kalırız.

Bizim için değeri fazla olan bazı insanlar sesimizi duyamazlar bazen fakat bu yine de onları yanımızda hissetmemizi engellemez. Koşacağız ki hayatlarımızın bir anlamı olsun. Koşacağız ki Amok Koşucusu'nun sıkıldığı o donuk ruh halinden çıkış gibi elimizde bir amacımız olsun. Çünkü Raif koşuyordu, Forrest koşuyordu, Dava'daki K. koşuyordu, Nicholai Hel koşuyordu, Kayra koşuyordu... Sırf onların fiziksel ya da beyinsel koşuları için de değil, kendimiz için koşacağız zaten. Sonunu düşünmeden ama. İnsanlar uyarmak için ismimizi bağırırken takmayacağız onları hem, gözümüz hedeflerimizden başka bir şeyi görmeyecek çünkü. Sonunda ne olur bilinmez... Ama koşma deneyiminin verdiği farkındalık hep bizde kalacak.

Nereye nasıl gittiğimizden çok, neden gittiğimizin önemi olacak. Niceliklerden çok niteliklere önem vereceğiz. Fedakarlıklarımız olacak aynı bu kitaptaki doktor gibi. Tamir etmeye çalışacağız kırılan kalpleri. Bazen baştan beri bir araya gelmeyeceğini bildiğimiz kalpler çıkacak karşımıza. Mesleklerimiz de önemli olmayacak o anda çünkü herkes hayatının bir döneminde doktor olur. Geleceğimizi tedavi etmeye çalışırken şimdiki anımızdan fedakarlıklar yaparız çünkü. Koşmadan olacak şeyler değil bunlar. Belki yavaş koşacağız, detaylarda ve yaşanmışlıklarda arayacağız hayatı evet ama yine de sıkıldığımızın sıkıntısında olacağız.

İşsizlik %13'lere yükselecek, yoksulluk sınırı 5000 liralara gelecek ve etrafımızdaki ülkelerde masumlar her daim ölecek. Peki bunların Amok Koşucusu'yla ne alakası olabilir? Bu kitaptaki doktorun yaşadığı bu kadar pişmanlık bu kadar yardım etme dürtüsü boşuna mı peki? Açın milyon katı tok var. Peki bizim Amok Koşucusu olmak için ne eksiğimiz var? Neden hala ruhsuz, ilgisiz ve donuk bir şekilde öylece oturuyoruz? Forrest'a yaptıkları gibi bize de birisinin koş demesini mi bekliyoruz? "Sen" zamirini kullanacağımız insanlar bazen bizim sevgilimiz, çocuğumuz, cumhurbaşkanımız, manavımız ya da hayvanımız olacak. Bu "sen" kelimesiyle etiketlendireceğimiz oluşumların hayatları için kendi hayatlarımızdan neleri paylaşacağımızı bilerek mi koşacağız acaba? Madem ki koşacağız, o başlangıçta duyduğumuz başlangıç sesinin de bir anlamı olsun. Belki bilmeyerek koşacağız bazı şeylere evet ama bilmemekten gelen bir öğrenme, tanıma duygusunun verdiği çekiciliğe koşacağız o zaman. Bizi, bizden daha iyi tanıyanlar olacak mutlaka. Bizim için fedakarlıklar yapanlar, bizimle kitaptaki gibi yüzlerce üç noktayla konuşup da gözümüzün içine baka baka sürekli bir şeyler anlatmaya çalışanlar... Bu gözlere koşacağız işte biz de. O gözlere sadece retina, iris, gözbebeği, tabaka ve kör nokta gibi fiziksel özellikleriyle değil de fedakarlıklarla, pişmanlıklarla, ders almalarla ve çığrından çıkmalarla bakacağız.

Hepimiz bu hayatta Amok Koşucularıyız. En azından yüreğimizden gelip de bugüne kadar koşamadığımız şeylere karşı koşuyoruz işte. Biz de nereye gittiğimizi bilmiyoruz ama bu koşu süreci de bize zevk veriyor işte.

Zweig da edebiyatıyla koşmaya devam ediyor. Şu an mezarda bilinmezlikler arasında olsa bile bir sadaka-i cariye misali edebiyatıyla bizleri büyütmeye devam ediyor. Bir gün alıyor Viyana Prater'de olağanüstü geceler yaşatıyor, bir gün alıyor Amok Koşucusu'yla beraber hayattaki manevi tamamlanamamışlıklara karşı koşmamızı söylüyor.

Çünkü, koşmak güzel şey.

3.
Mehmet Admış, Uçurtma Avcısı'ı inceledi.
19 Tem 08:20 · Kitabı okudu · 7 günde · 7/10 puan

Aslında bu incelemeyi dün akşam paylaşmak istiyordum. Ama, nasıl başlayacağımı bilmiyordum. Sanırım Zülfü Livaneli’ye ait bir sözdü; “Bir roman yazmanın en zor kısmı, ilk cümlesidir. Onu yazarsan, diğeri kendiliğinden gelir.” Böyle olmasa da buna benzer bir sözdü.

Dedim ya, incelemeye nasıl başlayacağımı bilmiyordum. Neyse ki, sabah bu güzide alıntıyı gördüm. Şöyle diyor; “İyi bir roman bir kez okunduktan sonra, elimizin altından ayırmak istemeyeceğimiz, yer yer, sayfa sayfa, bir daha bir daha okuyabileceğimiz kitaptır.” Necati Cumali. (Alıntı için bknz. #21203944) Evet, bu bağlamda mesela Türk Edebiyatı’ndan örnekler verebilirim. Tehlikeli Oyunlar, Tutunamayanlar, Aylak Adam, Anayurt Oteli, Yaşamın Ucuna Yolculuk, Kalanlar vs. vs. ki bunlar sadece benim okuduğum yazarların eserleri. Ama Uçurtma Avcısı, kesinlikle bu kitaplardan değil!

Uçurtma Avcısı için yeni bir tabir bulmak istiyordum. Daha doğrusu o ve ona benzer tüm şeyler için. Ben, “İyice Vasat” demeyi uygun buluyorum. Yani, “İyiye Yakın İdare Eder” roman. İnsanlar, bu eserde ne buldular açıkçası bilmiyorum. Bu kadar abartılacak bir yönü olduğunu sanmıyorum. Çünkü dediğim gibi, ondan kat be kat daha iyi yazarlarımız ve kat be kat çok daha iyi eserlerimiz mevcut. Belki de, kendimizi o kadar ezmeye ve o kadar küçük görmeye alışmışız ki, böyle bir eseri bile kendi başyapıtlarımızdan daha üstün görecek kadar. Hayır, yanlış anlamayan. Burada kastım milliyetçilik değil. Objektiflik. Çünkü Dünya Edebiyatı’nda da bu kitaptan çok daha kalitelisi var.

Bir ara, bir arkadaşım filmler hakkında bana bir soru sormuştu. Soruyu hatırlamıyorum ama, şöyle cevap vermiştim; “Filmleri üç kategoriye ayırabilir aslında. Birincisi, gerçekten kaliteli olup, herkesin anlamadığı ve herkesin izlemekten keyif almadığı filmlerdir. Çoğunlukla bunlara ‘Sanat Filmleri’ diyoruz. Çünkü adamlar gerçekten de bir sanat yapıyor ve herkes bunu anlamıyor. İkinci kategori ise, ‘Popüler Kültür’ dediğimiz alelade, sıradan ve kötü olan filmlerdir. Bunlar birinci kategoriye göre daha çok izleyici yakalar. Çünkü toplumun çoğu hiçbir çaba sarf etmeden izler, anlar ve yatağına yatar. Anlık zevktir. Üçüncüsü ise, şimdilik ‘İyice Vasat’ dediğim filmlerdir. Yani, bir ‘Sanat Filmi’ne göre zayıf ve bir ‘Popüler Kültür’e göre güçlü olan yapımlardır. Bunu iki kategorinin izleyici kitlesi de izler. Ama kötü izleyici çok olduğu için, bu filmler biraz da şişirilerek daha kaliteliymiş gibi durur.” İşte, Uçurtma Avcısı da tam da böyle bir eser.

Kitabın hikayesine değinmeyeceğim, çünkü artık herkes biliyor, neredeyse. Ama kitabın bazı noktalarına, daha doğrusu insanlar tarafından anılışına değineceğim. Mesela “muhteşem bir dostluk öyküsü” kitap için sık kullanılan bir tabirdir. Bence değil! Hasan’ın yaptığı dostluktu. Ama Emir’in yaptığı, daha çok vicdanını rahatlatma, tatmin duygusuydu. Buna kitapta yer veriyor aslında. (Sanırım spoiler uyarısı yapmama gerek yok. Okumayan kalmamış neredeyse) Hani Sohrab’ı almak için gidip de Assef’in onu dövdüğü bölümde. Eğer Emir’inki dostluk olsaydı, en başından Hasan’la güzel geçinirdi. Assef’in de dediği gibi, Hasan Emir için alternatif bir oyuncaktı. Daha iyisi(!) yokken oynanan, daha iyisi olunca da kenara itilen bir oyuncak! Dostluk değil.

Kitap içinde o kadar çok reklam var ki, romanda reklam (ürün yerleştirme) yapılmamış da, reklamların arasına bir hikaye sıkıştırılmış gibi. Hani Korelilerin bu tarz kısa filmleri meşhurdur. Daha doğrusu, kısa film olarak izlersin ama son sahnede reklam olduğunu anlarsın. Bu da öyle bir şey. Okuyanlar bir bilgisini tazelesinler. Hatırlayacaksınız. Bir de, ya arkadaş! Sen bu romanı çevirmişsin, neden bazı cümleler Farsça? Ya eyvallah. Kürtçe ile aynı dil ailesinden geliyor diye ben anladım çoğu kelimeleri. Bu herkes anlayacak demek değil ki! Mesela, neden ‘Ekmek’ değil de ‘Nan’ demişsin? Ya da ‘Yeter’ yerine ‘Bas’. Mesele ilk ‘Bas’ı gördüğüm zaman, Türkçe’deki “Bas git!”teki ‘Bas’ı anladım. Sonradan fark ettim. Değilmiş. Neyse... Adam belki orjinal metni böyle yazmış da bizimkiler de saygı duyup değiştirmemişler. Bunun için de bu konu üzerine durmayacağım.

Romanlar, kurgudan oluşan hikayelerden oluşur. Kurgulanmış hikaye de diyebiliriz yani... Ama klasîk bir deyiş vardır hani, “Her yalanın ardında bir gerçeklik payı vardır, mutlaka!” Her romanda olduğu gibi, burada da bir gerçeklik payı var. Mesela Afganistan’ın Cumhuriyet Devrimi, Taliban baskıları vs. Ya da yazarın babasıyla Amerika’ya kaçması.. Bazen soruyor arkadaşlar, nedir bu Khaled Hosseini’nin Amerika Sevdası? E böyle bir ortamdan nereye sığınsaydı ve bu kim olsaydı, oraya derin bir minnet duyardı. Romanını beğensem de, Halit’i beğendiğimi söyleyemem. Onda beni tedirgin eden bir şeyler var. İyi biri değilmiş gibi. (Ki, genelde hislerimde haklı çıkarım) Bilmiyorum, romana ‘İyice Vasat’ dedim ama, yazara bunu da söylemeyeceğim. Sevmedim çünkü.

Sanırım fazlasıyla sözü uzattım. Daha da uzatmanın anlamı yok. Kitap, abartıldığı kadar iyi değil. Çok çok çok daha kalitelilerini okudum. Okumak isteyenlere de bir şey diyemeyeceğim. Zevkinize kalmış bir şey. İsteyen okusun, istemeyen okumasın. Ama benden tavsiye, beklentilerinizi kısın. Hele ki, kaliteli isimler okumuşsanız... O zaman şöyle diyerek bitireyim incelemeyi;

“Yeniden iyi biri olmak mümkün!..”

4.
sertaç samur, Çiçek Senfonisi'yi inceledi.
18 Tem 21:13 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Çağdaş Türk şiirinin önemli şairlerinden biri olan Özdemir Asaf’ın şiirlerinde tekdüzelik yoktur. “Artık kimse beni yalnız bırakamaz.” gibi oldukça kısa şiirler yazan şair, bazende bunun tam tersine ‘Giden ’ adlı şiirinde olduğu gibi uzun şiirlerde yazmıştır. Ama uzun şiirleri çok enderdir. Özellikle ‘Dünya Gözüme Kaçtı’ adlı şiir kitabında tek mısralık, ikilikler ve dörtlükler yoğunluktadır. Bu tarz şiirlerinde duygu yoğunluğu da fazladır. Uzun şiir yapmanın maharet olmadığını, verilmek istenen mesajın iki mısrayla da verileceğini gösterir şair.
İlk başlarda eserlerinde genişçe yer tutan aşk, pişmanlık, yalnızlık gibi temalar daha sonra ölüme, tedirginliğe ve karamsarlığa bırakmıştır. Ama esas olarak şiirlerinde kullandığı tema yalnızlıktır. ”Benim söylemek istediğim çırpındığım gecelerde siz yoktunuz” ve “yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz” diyerek bu temayı kitabının genelinde hissettirmiştir. Şiirlerinde duygu ve düşüncelere ağırlık veren şair hayattaki olaylara karşıda bazen alaycı şiirler kaleme almıştır. Yaşadığı toplumla kendini karşılaştırmasının sonucunda hissettiklerini alaycı bir şekilde ele almıştır.
Günümüzde sosyal medyada özellikle gençlerin kendi aralarında yaptığı paylaşımlarda çokça yer alan Asaf’ın duru ve yoğun anlatımı bunda etkili olmuştur. Çünkü şair saf aşkı en saf biçimiyle okura sunuyordu. Gençler Asaf’ın şiirlerinde kendi söylemek istediklerini bulmuşlardı. İnsanın kendisine doğru kaçtığında yaşadıklarını birebir sunuyor. Hemde az sözcükle çok şeyi anlatabiliyordu. Alaycı şiirler yazdığını da söylediğimiz şair, kendisiyle de alay edebilecek kadar gerçekçiydi. Bu da şiirlerinin doğal ve kendiliğinden olmasını sağlıyordu. Gençliğin Asaf’ı kabul etmesinde önemli bir etkendi bu.
Asaf’ı bir geleneğin içine sığdırmak zordur. Çünkü her şiir kitabında farklı akımlara yönelimleri oluyor. İlk eserinde kelime oyunlarına yer veriyor. Duygu ve düşüncelerini kısa ve öz yazması bakımından bu eserinde Garip akımının yansımaları var diyebiliriz. İkinci eserinde ve birkaç eserinde ise duygular coşkulu bir şekilde lirik olarak veriliyor. Daha sonra ise umutsuzluk ve karamsarlığın etkisi ile alaycı şiirlere ver veriyor eserinde. Ama genel olarak saf şiir içinde tutabiliriz Özdemir Asaf’ı.
Şiirlerinin genelinde kafiye ve ölçüye yer vermeyen şair, birkaç eserinde hece ölçüsünü kullanmıştır:‘Demek’ adlı dörtlüğünde 14’lü hece ölçüsünü kullanmış. “İki İki” adlı şiiri mensur şiir örneğidir. Şairin şiirleri genellikle serbest şiir sınıfına girer.
Sade bir dille yazdığı şiirleri, herkesin rahatlıkla anlayabileceği şekilde yalındır. Sözcüklerin genellikle gerçek anlamlarını kullanması bunda etkilidir. Söz oyunlarına yer verirken bile gerçek anlamlardan yararlanması onun özgün yönünü gösteriyor.

5.
McCreâdy, İki Şehrin Hikâyesi'ni inceledi.
21 Tem 19:48 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Kişi kafasını kaldırıp etrafında neler yaşandığını görüp insan olarak ne yapması gerektiğini bilmeli ve bir tavrın sahibi olmalı.! Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mantığı günümüzde iflas etmiştir.! Sosyal toplumun en önemli kriteri artık birbirimiz için varız ve bir olmadan rahat yaşam şansımızın olmayacağı gerçeğidir. Sadece ben mantığı hem korkunç bir bireyciliktir, hemde yaşadığımız toplumsal süreçte insanın kendisini bitirmesidir. Bu nedenle başımızı dik tutarak çevremizi, doğamızı toplumumuzu, güzelliklerimizi ve sorunlarımızı görebilmeli, anlayabilmeli ve çözüm yollarını üretebilmeliyiz ki; Kendimize ait olan değerleri sahiplenip yüceltebilmeliyiz.Toplumumuza ve değerlerimize duyarsız kalmak artık insani bir sorundur.!! Kısacası artık sosyal birey olmak en büyük insani değerdir...
Fransız devrimini tüm çıplaklığıyla anlatan çok güzel bir kitaptan bahsetmek isterim. 1700 küsür yıllarda fransız devrimi ve öncesinde yaşananları dile getirmiş ve devrim öncesinde ezilmiş, sömürülmüş halk sömürgeci zihniyete baş kaldırmış ve yeni bir sistem için devrim gerçekleştirmiştir...
Anımsarım; İnsan olabilmenin bedelini ödemenin ne denli olduğunu ve nasıl bir sorumluluk taşıdığının en mükemmel örnekleridir bence faşizm ve kapitalizm sistemine karşı direnmenin ve baş kaldırmanın devrimini yaşamak...
Deniz ve Denizleri Yılmaz ve Yılmazları Ahmet ve Ahmetleri Sonsuz saygılarımla Anarak, Oldukça sürükleyici ve geniş konusu itibari ile tatmin edici özelliğe sahip olan bu kitabı hayata bakış açısı geniş olan herkeze Muhakkak tavsiye ederim Saygılarımla...

6.
Uğur Ukut, Gün Olur Asra Bedel'i inceledi.
19 Tem 21:08 · Kitabı okudu · 23 günde · Beğendi · 9/10 puan

Muhteşem bir giriş, ardından insanı içine hapseden hayattan kısa dokunuslarla devam eden ve ucu açık bir son. Aytmatovun sembollestirdigi kavramlar ve her an karşımıza çıkabilecek kişiler ile ortaya çıkardığı okumaya değer değil, okunması şart bir kitap diyorum. Bu kitapta iyiliği Kazangab, dostluğu Yedigey, olgunluğu Ukubala, mucadeleciligi Abutalip ve Zarife, mutlugu çicuklar, kibiri, Sabitcan, kuralcilik ve kini Müfettiş Tansikbayev temsil ediyor. Kahramanlar üzerinden yurursek örnekleri cogaltabiliriz. Aytmatov ideal toplum utopyasini Orman-goguslulerle ortaya koymuş. Rus ve Amerika heyetleri ise dünyanın gerçek yüzü tabiki. okudukca sorular sordurup dusundukce cevaplar bulduruyor. Okumayi birakyiginizda bile dusunerek kitabi okumaya devam ediyorsunuz. Sonunu merak ettiğimiz için değil olaylara kendi açımızdan yorumlar getirdiğiniz icin siddetle üzerinde duruyorsunuz. yüzyüze olunca üzerinde çok konuşulacak bir kitap. Yukarıda da dediğim gibi okunmaya değer değil okunması şart.

7.
Hârizmî, Beyaz Gemi'yi inceledi.
 18 Tem 14:53 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Herkese merhabalar.
Cengiz Aytmatov'un okuduğum ilk kitabı "Beyaz Gemi" tam anlamıyla bir başyapıt. Bir insanın sadece 162 sayfada; bir ömür, düşünce, yaşanmışlık, hatta bunlardan daha fazlasını sığdırabilmesi muazzam bir şey. Küçük bir çocuğun, hayatı ikinci kez yaşıyormuşçasına ve bir o kadar saf olarak, hayal gücünün üst düzey olarak karşımıza çıkması, yazarın ustalığını ortaya koymaktadır. Bu kitabın herkesin yaşamına bir şeyler katacağına inanmaktayım. İnsanoğlunun hayatından kesitler sunan ve her olayda bir ders çıkaracağımız mükemmel bir eser. Her yaşta okunmasını şiddetle öneriyorum...

Kitabı okurken, daha önce izlemiş olduğum İran yapımı filmler gözümde canlandı. Bu kitap hakkında daha çok yazmak ve bilgi vermek isterim fakat yazdığım kelimelirin, eserin değerini düşürmesinden endişe duymaktayım.

Sevgi ile kalın...

8.
Hera, Kitap Hırsızı'ı inceledi.
23 Tem 19:25 · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 10/10 puan

Harika bir kitap okudum!!! Bitirdiğimde düşündüğüm buydu. Hâlâ da böyle düşünüyorum. Her yaştan insanın okuyabileceği sayfaları çevirirken tebessüm ettiren bir kitap. Ama insan şaşırıyor böyle zor, acı bir dönem olan 2. Dünya Savaşı Almanya'sı nasıl tebessümle okunabilir diye. Tabii bu duygusal yerleri olmadığı anlamına gelmiyor.
Kitabı okumaya başlarken ilk önce anlatıcının kim olduğunu anlayamamıştım. Bir iki sayfa sonra fark ettim ki çok iyi bildiğimiz biri. Ama tabii bunu size söyleyip sürprizi bozmak istemem. Kitapta böyle bir anlatıcı seçmek bence ayrı bir özgünlük kazandırıyor kitaba. Sadece bu da değil bence. Kitaptaki karakterler. Ya da anlatıcının spoiler vermesi fakat buna rağmen heyecanını yitirmemesi de diğer kitaplardan ayırıyor. Kitapta üslubu çok önemseyen biri olarak çok akıcı ve sade bir dil olduğunu söylemem gerek. Fazla betimlemeler yok ama buna rağmen karakterlerin duygusu sizi oraya çekiyor bir anda kendinizi Himmel sokağında buluyorsunuz. Kâh futbol oynuyorsunuz sokakta kâh bodrumda kitap okuyorsunuz. Karakterler öyle güzeldi ki onlardan ayrılmak insanı üzdü.
Demek istediğim şu ki güzel bir kitap okudum. Hani yıllar geçse bile kitaplığınızda bir kitap görürsünüz de o kitabı okuduğunuz zaman aklınıza gelir, karakterler ve oradaki duygu, sonra kalbiniz ısınır. Bu o samimiyette bir kitaptı. Mesela bu samimiyette aklıma gelen ilk kitap Şeker Portakalı. İşte öyle bir şey. Alıp okuyunca anlarsınız ne demek istediğimi :)
İlk 10 puanım da Liesel'e feda olsun!

9.
Serpil Ağ, Rameau'nun Yeğeni'yi inceledi.
 19 Tem 23:49 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

Hani bazı insanlar vardır. Varlıkları ile bulundukları ortama renk katar. Yokluklarında da eksikliklerini hissetmeyiz de, bazen var olsalar da olur, var olmasalar da olur dediklerimiz vardır ya, işte Rameau'da o insanlardan biridir.

Eserde, Denis Diderot bu tip insanlardan hoşlanmadığına atıfta bulunsa da, yaşamın olağan seyrine renk kattıkları için, yılda en fazla bir kere olmak üzere karşılaşmaktan keyif aldığını vurgular. Hatta daha da ileri giderek, eserinde bu insanların çılgınlıklarına gülen diğer insanların, günümüz üç maymunu oynayan insanların aksine, " Sağduyu sahibi insan görür, duyar, düşünür ve çevresinde olup bitenlerin iç yüzünü kavrar. " diye de, vurgulamaktan geri durmaz.

Günümüz yaşam koşullarında bile, budalaca ve ahmakça davranışlar sergileyenler, faziletli ve erdemli davranışlar sergileyenlerden daha çok sevilmiyor mu? Vakur bir tavırla hakikatlere değinenler, toplum tarafından nedense sevilmez ve dışlanır. Ama aynı meseleyi soytarılık ve dalkavukluk ederek ele alıp, topluma mal edenler hep el üstünde tutulur. İlginç bir tezahür fakat doğruluğu kanıtlanmış bir hakikat. Kim aksini iddia edebilir ki!

Bazı insanlar soytarılık anlarında öyle tumturaklı bir nükte dile getirirler ki, ortamda bulunan diğer insanlar, anlatıcıya gülmekten konunun vehametini kavrayamazlar bile! Anlatıcı çevresindeki insanları aşağılamış mı, yoksa göğe mi çıkarmış, kimin umurunda. Herkes anı yaşamak derdinde.

Demiş Diderot'u " Rahibe " isimli eseriyle tanıdım ve hayran kaldım. Ben ki, o kadar çok eser okumuş olmama rağmen, böyle coşkun bir anlatım diline çok nadir rastladım. Benim bakış açıma göre de, bir elin beş parmağını geçmez, eserlerinde coşkun bir anlatım dili kullanan yazarlar. Denis Diderot eser de, filozofça tavırlar sergilerken, Rameau'nun dilinden de aşağılanan ve horlanan insanları sorgular. İyilik yapan insanların büyük bir saygıyı hak ettiklerini lâkin, iyilik adı altında lütufta bulunanların karşısındaki insanı ezme ya da hor görme yetisinin tekelinde olmadığına dem vurur.

İnsanın fıtratı gereği, " Biz er geç yapılan iyiliğe, kötülükle karşılık vereceğiz. " der, Denis Diderot. İstisnalar olsa da, topluma mal olmuş genel yargıdır bu. Bir kimseye hayrın dokunmaya görsün! Sonrasın da senden kötüsü olmaz.

Ah! İnsanoğlu...
Beşeri mahlûkat içinde yaratılanlardan en şerefli varlık sen olduğun halde, nasıl da alçaltırsın değerini. Sen ki, cûz-i de olsa bir akla sahipsindir ama aklını hep kötüye kullanmaktan da kendini alamazsın. Hani bazı insanlar kötülükle beslenir derler ya, doğrudur.

Değerli okurlar, Denis Diderot muhteşem bir yazar. Eğer yazar ile daha tanışmadıysanız, bir an önce tanışmanızı isterim. Okumuş olduğum ikinci eseri olsa da nazarımdan kaçmayan, insana verilen değer!
" İyi bir insanı alaylarla hırpalamak çok yaygın bir alçaklıktır. " diyen, Denis Diderot'a kulak vermenizi ve okumanızı tavsiye ederim...

10.
Hesna S., Kendine Ait Bir Oda'yı inceledi.
20 Tem 12:48 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kendime ait bir odam var benim.
Dört duvarı kalbimle, beynimle, ruhumla ve hayallerimle çevrili....
Canımın canı gelse, giremez o odaya.
Bilirim ki; bir gün tamamen yalnız kalsam, çevremde selam verecek kimse kalmasa yine de yaşama gücümden bir şey kaybetmem.
Bilirim ki, kendime ait bir odam var benim.
Kendimi bildiğim, kendi kendime yetebildiğim...
Ne zaman kafam bozulsa, ne zaman hayat üstüme doğru gelse kaçar giderim. Geri çevirmez. İnsanlar gibi bir şey de beklemez. Her fırtınada, her alaborada sığınabileceğim köhne bir liman gibi... Bakımsız ve yıkık...Her duvarı farklı darbeler aldığı halde, huzur dolu ve sıcacık...

Herkesin içinde yarattığı odadadır mutluluk. Ruha, huzurunu bahşeden dinginlikte... Peki böyle bir odadan mı bahsetmiştir Virginia? Bir bakıma öyle. Zaten dört tarafı somut duvarlarla çevrili bir odaya sahip olsak bile, içinde yaşadığımız toplum zaman ve fırsat tanıyacak mı o odaya girmeye? Hele ki kadınlara... Daha çocuk yaşta kadın olmaya zorlanan, ev işleriyle beli bükülen, nasıl olsa evden çıkacak gözüyle bakıldığı için okumalarına izin verilmeyen, önce hocaya sonra kocaya mantığıyla münasip bir kısmetle hem hayatlarının hem de yaratıcılıklarının sınırlarına son verilen o çocuk kadınlara ne yardım edebilir?

Kadın annedir, kadın sevgilidir. Erkeğin de başarılarında payı olan bir destektir. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünebilirken, duygusal yoğunluğunu en dipte yaşayabilirken neden yaratamaz bir kadın? Neden yazamaz? Neden bir Shakespeare çıkmadı kadınlardan? Virginia Woolf kendi deneyimlerini de katarak çok güzel analiz etmiştir bu konuyu. Özellikle Shakespeare'in bir kızkardeşi olsaydı varsayımıyla bizi düşündürürken, sonrasında anlattığı Shakespeare'in gerçek kızkardeşinin hikayesiyle de son noktayı koymuştur.

Toplumun kadına biçtiği sorumluluklar, ekonomik bağımlılık hatta kutsal sayılan annelik bile ondaki cevherin ortaya çıkmasını engellemiştir. Yüzyıllardır bazı şeyler şekil değiştirse de aynı yönde ilerlemeye devam etmiştir. Virginia'ya göre; kadın ekonomik olarak güçlenmeli, kendisine ait bir oda ve yaşam kurmalıdır. İçlerindeki gücü ancak bu şekilde ortaya koyabileceklerdir. Peki buna rağmen istisnalar olmamış mıdır, büyük kadın yazarlar çıkmamış mıdır tarihte? Elbette çıkmıştır. Woolf; özellikle İngiliz edebiyatından örnekler sunarak o kadınların da ne zorluklar yaşadıklarından bahsederken, kendilerine ait bir oda olmamalarından kaynaklı romanlarındaki süreklilik hatalarına da değinmiştir.

Her ne kadar feminizmin güçlü savunucularından olduğu söylense de, aslında Virginia Woolf bu kitabında ılımlı bir eşitliğe de yer vermiştir. Kendi yaşadıklarından yola çıkarak bizlere ışık tutmuştur. Zamanında üvey abisinin tacizine uğrayan, bu sebeple eşiyle cinsel değil ama sadece manevi bağ kurabilmiş olan, hayat boyu bu durumun getirdiği ruh bunalımlarıyla savaşan, ona rağmen onlarca kitaba imza atabilmiş , hayattaki en büyük korkusu ölmek değil de artık yazamayacak duruma geldiğini bilmek olan ve eşine tüm minnet duygularını ilettiği bir intihar mektubuyla hayata veda eden bu kadının sesine kulak verin... Vardır bi' bildiği...