Geri Bildirim
  • Martin Eden’in etkisinden dolayı Jack London kitapları okuma isteği uyanmış birçok insandan biriyim. Beyaz Diş’e de bu yüzden başladım. Açıkçası yazarın iki kitapta çizdiği tavır bambaşkadır. Yazarların art arda okuduğunuz iki kitabında birbirine benzerlikler bulabilir ve rahatsız olabilirsiniz. Fakat öyle bir şey yaşamadığımı öncelikle belirtmeliyim. Gerçekten büyük bir yazar olduğunu tekrar vurgulayarak kitaba dönmek istiyorum.

    Beyaz Diş’de dörtte bir köpek olan bir kurdun hikâyesi anlatıyor. Yabanda doğmuş ve yabani hayatı bilen kurt özellikleri yüksek olan bir köpek. Diğer kurt köpekleri evcilleşeli birkaç kuşak olduğu için ondan çok daha farklıdır. O, ise yabanı bilir ve sık sık yabanın onu çağıran sesini duymaktadır. Kendi türüne düşmandır (kurt köpekleri). Bu, biz insanlarda da sıkça bulunan bir özelliktir. Gerçi biz insanlar kendimizden başka her şeye düşman olabiliyoruz kolayca (menfaat icabı).

    Bu kitap bir fabl (hayvanların konuşturulduğu hikâyeler) değildir. Zaten öyle olsaydı muhtemelen okuyamazdım. Lakin olumsuz bir eleştirim de olacak, benden sonra okuyacak kişileri hazırlamak için söylüyorum. Yoksa yazarları eleştirme haddini bulmuyorum kendimde. Zaman zaman sıkıcı gelebiliyor başlarda. Hikâyenin açılacağını düşünerek biraz sabırlı yaklaşmak gerekiyor.

    Kitapta bir kurt köpeğinin hayatını anlatırken adeta insanlara bu dünyanın gerçeklerini resmetmiş yazar. Yaban hayatının yasalarını gözler önüne sermiş ve aslında biz insanlarında benzer kurallara tabii olduğumuzu ve dünyanın güçsüzler için ne kadar acımasız olabileceğini vurgulamış. Kurtlukta birinci kural ‘ya yersin, ya yenilirsin’. İnsanların şartlar oluşunca (ya da fırsat bulunca mı demeliydim?) kurtlardan çok daha vahşi ve acımasız olduğunu söylememe gerek var mıdır bilemiyorum.

    Kitabın en çok sevdiğim yanı, hikâyeyi çoğunlukla annesi yarı kurt olan bir kurt köpeği üzerinden anlatmasına rağmen okuyucuya insan hayatıyla ilgili harikulade tespitler sunması.

    Keyifle okunacak bir klasik.
  • Arkadaşların ricası üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız. Bu kitabı yaklaşık bir ay öncesinde tanıdım. Daha öncesinde tanışmış değildim. Ama Neruda... Pablo Neruda, benim lisedeki yıllarımın buhranlı dönemlerinin oluşturduğu boşluğu dolduran bir şair. Âdeta lise yıllarımın aşkı...

    Lise yıllarımda bir grup arkadaş çevrem vardı. Siyasî nedenlerden dolayı birçoğu cezaevlerine girdiler. Ben de tek başıma kaldım. Yalnız ve kelimenin tam manasıyla çaresiz idim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Koskoca toplumda bir fert olarak tek başınaydım. Düşünebiliyor musunuz...(Ya da ben öyle hissediyordum. Tıpkı Stefan Zweig'in Satranç kitabındaki Dr. B. gibi. O nasıl ki bir hücrede tek başına kaldıysa ben de memleketimde/toplumumda öyle idim.) Hiçbir şey fayda vermiyordu. Yatağıma uzandığımda, yatağım bir kabir gibi geliyordu bana. Ve artık doktora gitmeye karar verdim. Birkaç gün sonra doktora gittim. Tamı tamına 8 yıl önce idi bu anlattıklarım. Hangi doktora gideceğimi dahi bilmiyordum. Psikiyatri bölümü uzmanına gideceğime yanlışlıkla nöroloji bölümü uzmanına gittim. İyiki de yanlışlıkla gitmişim. Doç. Dr. Emre ...(Soyadı aklıma gelmedi) Beni muayene etti. Şiir yazıp yazmadığımı sordu... Velhasıl uzatmadan söyleyeyim bana Pablo Neruda'nın kitabını verdi ve okumamı istedi. İşte Neruda ile kökleşmiş tanışıklığımız burdan itibaren başladı ve böyle de zihnimde yer edindi. Verdiği (Neruda'nın) kitabında şu şiirle başlıyordu :
    " HAYRANIM DENİZCİLERİN SEVDASINA- [PABLO NERUDA]

    Hayranım denizcilerin sevdasına,
    öperler ve çekip giderler.

    Söz verirler,
    ama dönmezler bir daha.

    Her kapıda bir kadın yollarını gözler:
    denizciler öperler ve giderler.
    Ve
    ölüm yatırır onları bir gece
    denizin döşeğine.

    Hayranım öpüşlerde paylaşılan sevdaya,
    döşekte ve ekmekte paylaşılan.

    Sevda bu, kimi sonsuza uzar,
    kimi bir yıldız gibi kayar.

    Sevda kutsallaşır yakınlaştıkça,
    kutsallaşır uzaklaştıkça.

    Erimiyor artık gözlerinde gözlerim
    tadlanmıyor yanında acılarım.

    Ancak taşıyacağım bakışını her nereye gidersem,
    Sen de taşıyacaksın acımı her nerede yürürsen.

    Senindim, sen de benim.daha ne olsun?

    Bir dünya turu yaptık aşkın geçtiği yerlerden.

    Senindim, sen de benim. Öyle de kalacaksın,

    Aşıladım ya kendimi bahçenden kestiğim filize.

    Alıp başımı giderim. Kederliyim: hep sürecek kederim.

    Beni sardığından beri,bilmem ki nere giderim.
    Elveda der bir çocuk yüreğinden bana.
    Ben de derim elveda.

    Bu alıntıladığım Neruda'nın şiirinde denizcilerin hakkında yazdığı satırlarda ne kadar da halden anlayan cümleler kurduğunu görüp hissedebiliyoruz. Âdeta bizi o pozisyona sokup onların halinde anlama teşebbüsünde bulunuyor. Zaten kendisini de böyle büyük bir şair yapan da bu çabasından ötürü verdiği/telkin ettiği duygulardır. Âdeta içerimize işliyor. ..

    Kuruntular kitabını da sitede keşfettim. 1000kitap.com/sinemgln arkadaşımızın sayesinde oldu. Onun alıntılarını okuduktan sonra tabi. Okurken beni lisedeki yıllarıma götürdü. Âdeta 2010 yılları genzimi yaktı. Ben de okuyacaklarımın listesine ekledim. Ve kısmet oldu okudum. İyi ki de okumuşum. Yazarın hayatı hep sürgünlerde geçtiği için sürekli devrik cümlelerle bazen de satırların yerlerini değiştirerek yazdığı şiirlerine farklı soluklar aldırmıştır. Biz de okuduğumuz zaman bunları gözönüne alarak okumalıyız. Yoksa salt kafadan okursak siyak ve sibakın yerleri değişik olduğundan tam bir bağlantı kuramayız. Ve bu şekilde aklımız bir karış havada kalır. Bir örnek vermek istiyorum: "s.57
    #30452835
    Pusuya yatalım, yakalamak için ışığı,
    bir kereliğine ve her zaman için
    kendi ışığımız oluncaya dek,
    her günün güneşi."

    Bir de şiiri kendi düzeltmem ile okuyalım:
    "Her günün güneşi
    Kendi ışığımız oluncaya dek,
    Bir kereliğine ve her zaman için
    Pusuya yatalım ışığı yakalamak için."

    Aslında karışık değildir. Mizahi yapmadığını söyler kitabın başındaki Neruda ile söyleşi satırlarında. Fakat Neruda, düzyazı, roman ve oyunların temel öğelerinden biri olarak görür mizahı. Kendisi de bu anlamda mizah yapmıştır. Alışılmışın dışında bir anlayışla satırlarını kaleme ordan da kâğıda aktarmıştır.

    Sürgünde olduğunu yukarıda da söylemiştik. Buna binaen sürgünden geldikten sonra bu satırları kaleme almıştı. Bu bahisten de bir alıntı yapmak isterim: s.54 #30453459
    "Kim söyleyebilirdi yaşlı derisiyle
    bu kadar değişeceğini yeryüzünün?
    Eskisinden daha çok yanardağ var şimdi
    yepyeni bulutlar var gökyüzünde
    başka türlü akıyor ırmaklar.
    Üstelik neler yapıldı!
    Yüzlerce otoyol açtım
    yüzlerce yapı,
    incecik temiz köprüler,
    gemiler, kemanlar gibi."
    Cezaevinde bir müddet kalanlar, sürgünden gelenler veya gurbette olup da uzun bir müddet gelemeyenleri muazzam bir şekilde satırlara aktarmıştır. Aslında bu alıntı da hepimizin ortak pay sahibi olabilecek meseleler gizlidir. Bundan 20 yıl önce nasıldı dünya ve şimdiki günümüz dünyası nasıl? Bu sorunun cevabıdır yukarıdaki satırlar. Neydik ve ne olduk meselesinin tezahürüdür.

    Neruda bizi anladı seneler önce. Biz de onun eserlerini okuyarak onu ve toplumumuzu yansıttığı şekliyle anlayabiliriz. Okurken şunu da farkettim gerçekten böyle tertemiz akıcı satırlardı benim için. Bizi yansıtıyordu. 'Yabancı bir yere gelmedim' diyordum kendi kendime. İçim ferahlıyordu. Son olarak okumanızı isterim. Tanışmamışsanız da tanışmanızı isterim bu büyük şahısla...
  • Eğer bu kitabı okuduysanız kendinizi tebrik edebilirsiniz. Fakat durağan bir dili, çok karakteri ya da sonu nereye gittiği kestirilemeyen akışı sebebiyle değil, hayatınıza böyle enteresan bir sülalenin hikayesini bilerek devam edeceğiniz için. Yanında Marquez'in, adlandırmak dilinizin ucunda duran ama tam olarak ne olarak tanımlamanız gerektiğini kestiremediğiniz anlatımı da yanında promosyon olarak geliyor.

    Çok karakterli bir kitap ama hepsi nakış nakış işlenmiş, hepsini o kadar özümsüyorsunuz ki bir süre sonra kendinizi aileden birisi gibi hissetmeye başlayıp, aile bireylerinin başına gelen her olayda sanki kendi ailenizden birisiymiş gibi hepsi için tek tek, ayrı ayrı üzülüyorsunuz. Sonlara doğru biraz bu hangi Aureliano'ydu oluyorsunuz ama bir şekilde hangisi olduğunu da anlıyorsunuz.

    Kitap daha sonra olacakları başından söyleyip, başka konuya atlayıp, sırası gelince başında söylediği olaya detaylı bir şekilde değinen ilginç bir anlatıma sahip. Normalde spoiler pek çoğumuzu rahatsız eder ama Marquez bunu çok güzel yerleştirmiş, bu yüzden merakla spoiler verdiği yere gelmek için elimden bırakamadan okudum.

    Kitaplarda başka kitaplar mı arıyorum yazarlar mı başka yazarlardan etkileniyor bilemiyorum ama geçtiğimiz ay okuduğumuz Sevgili Arsız Ölüm neredeyse Moconda'dan çıkma diyebilirim. Atiye ve Ursula ruh ikizi olabilir ya da ben saçmalıyor olabilirim, ama köye arada bir hediyeler gelmesi ve köylünün ilk kez gördükleri eşyaları hayretle incelemesi "Melquiades karakteri Huvat'da yeniden can bulmaya çalışıyor olabilir mi?" sorusunu düşürdü aklıma. Şimdi bu kitabı Orhan Pamuk yazmış olsa hemen (ç)alıntı diye yaygara kopartılırdı ama neyse bu başka bir tartışmanın konusu, iyice dağıtmadan kitaba döneyim ben.

    Sevgili Oğuz Aktürk incelemesinde;

    "Bu kitabı anlatmak için yüzyılımı bile sarf edebilirim. Ama aynı zamanda sadece 1 dakikamı da harcayabilirim. İşte öyle bir kitaptır bu. " demiş.

    Sonuna kadar katılıyorum kitap hakkında ne anlatmak istesem hep biraz eksik anlatmış olacağım gibi hissediyorum şuan yazarken.

    Ama arkadaşlar ben size bir sır vermek istiyorum, daha doğrusu bir gerçeği açıklamak...

    Kitaptaki "Muz Şirketi" var ya hani o aslında Macondo'da değil hemen yanı başımızda. Onlar geldiler, bizim yanı başımıza yerleştiler ve gün geçtikçe azıttılar, herkesi kendi istedikleri şekle büründürmeye ant içtiler ve bir daha da gitmediler. Dünya üzerinde herhangi bir yerde hala üç binden fazla kişi şirketin bekası için öl(dürülü)üyor. Belki her hafta, belki her ay, belki her yıl hatta belki 1 günde ama ölüyorlar işte ve basın-takım elbiseli avukatlar ve halk hala aynı iddiayı sürdürmeye devam ediyor.

    "Burada hiç ölen olmadı." !!

    Sonra herkes mutlu, huzurlu, sorunsuz hayatına dönüyor ve gerçeği bilenler dahi kendinden şüphe eder duruma düşüyor.

    Hatta daha da ileri giderek Muz Cumhuriyeti'nde karın tokluğuna çalışan gönüllü, kör ve modern köleleriz hepimiz diyorum. Avuntu olsun diye, isyan etmeyelim diye Muz Şirketi'nin cafcaflı oyuncaklarına vereceğimiz parayı kazandığımızı zannetsek de aslında zaten ceplerine geri dönecek olan parayı ödünç almış oluyoruz.

    Böyle böyle kendimiz dahi farkına varamadan, kendimiz isteyerek "Yüzyıllık Yalnızlık"lara sıkışıp kaldığımız beton mezarlar arasında avuntu arıyoruz buhranlarımıza.

    Durup bir saniye yüreğimizi kollasak belki de ölmeden çürümekten kurtulacağız; ama unutuluyor işte her şey, insan inanmaya da hevesli, önemli olanın ne olduğu konusunda kafası karışıyor hep.

    İşte kitapta olan da buydu belki Buendio soyuna... Sorun ensest, hırs, kibir, muz şirketi gibi gözükse de, belki sadece sahip oldukları şeyin neredeyse cennete rakip olacak güçte olduğunu fark edememeleri ve yalancı cennete aldanmalarıydı.

    Bilmiyorum, zaten kim neyi ne kadar bilebilir, kriter ne bunlar hep cevapsız sorular.

    Ben hissediyorum bundan sonra Buendio sülalesini hep özleyeceğim, belki zaman gelecek hikayelerini tekrar okuyacağım ya da karakterlerden biriyle irtibat kurabilmek için rastgele bir yerini açıp okuyacağım kitabın.

    Siz de çok bekletmeyin; onlar tanışmak ve çılgın soylarının hikayesini anlatmak için sizi bekliyor olacaklar. :)
  • İki arkadaş vardı. Birisi uzun boylu ,temiz yüzlü, zayıf, arkasından kamburu çıkmış. Diğeri balık gözlü, kısa boylu, sarı kırçıl saçlı. Balık gözlü olan huzursuz, öfkeli, yalnız, kendi tabiriyle lüzumsuz bir adamdı. Şehrin sokaklarını yürüyerek gezerdi, sabahtan akşama kadar. Arardı, yaşamın anlamını arardı. Hayatı boyunca bulamayacağı huzuru arardı. Herkesi tanırdı; entelektüelinden, hayat kadınlarına kadar.. Şehri sanki o doğurmuştu. Tüm insanları içinden, hayal dünyasından çıkartmıştı.. Kimsenin yanında çok uzun süre vakit geçiremezdi hayatına giren kadınlar dahil, muhakkak bir huzursuzluk çıkartırdı ya da canı sıkılır kaçardı.

    Balık gözlü adamın huzur bulduğu, uzun zaman vakit geçirmeyi sevdiği tek yer bu uzun boylu arkadaşının yanıydı. Otururlar bira içerler, balık gözlü adam uzun boyluya şiirler okuturdu. Bazen gücendirirdi uzun boylu adamı ama bu gücenme çok uzun sürmez, kısa sürede muhabbetlerine kaldıkları yerden devam ederlerdi. İkisi de aynıydı çünkü. Kendi sanat anlayışlarından ötürü çok sert tepkiler görmüşlerdi. Onlara göre dönemlerinin sanat çevresi yapmacıktı vıcık vıcıktı. Hayatın anlamı dünyanın içinde, sokaklarda, denizde martılarda, küçük insanlardaydı.

    Balık gözlü adam büyük şehirden uzun zamandır kaçmış adadan çıkmaz olmuştu. Balıkçı kahvelerinde vakit geçiriyor, balığa çıkıyor, bir kayanın üzerinden dünyayı izliyordu. Bir gün şehirden bir arkadaşı geldi, apar topar aldı vapura bindirdi. Uzun boylu arkadaşına bir şey olduğu kanısındaydı balık gözlü adam. Ne olduğunu sordu arkadaşına, dün akşam kaybettik cevabının alınca yıkıldı adeta. Güverteye çıktı, “Ulan Azrail! Ciğerinin yarısı çürümüş, sirozlu 44 yaşında Sait Faik’ı bırakırsın da gider 36 yaşındaki Orhan Veli’yi alırsın. Adaletin var mı lan senin??” dedi.

    Şehre indiler. Orhan Veli’nin alkolden komaya girerek öldüğü söyleniyordu. Sait buna hiç inanmadı, alkolden ölünseydi ben ölürdüm, diye düşündü. Nitekim gerçekte kısa sürede ortaya çıktı. Bir hafta önce çukura düşen Orhan Veli’nin beyin damarlarından biri çatlamıştı. Mezarının başında arkadaşına şu cümleyi kurdu Sait, “Merak etme çok yakında tekrar görüşeceğiz.” Dört yıl sonra da tuttu sözünü, 12 Mayıs 1954 yılında 48 yaşındayken sirozdan öldü Sait Faik ABASIYANIK.

    Bu huzursuz, yalnız, başkası tarafından kalemine tek kelime yazdırılamamış, sanat çevresi tarafından hayal dünyasında yaşadığı için her zaman eleştirilmiş balık gözlü adamdan da günümüze Türk Edebiyatının şeklini yönünü değiştirmiş hikayeler kaldı. İyi ki vardın, iyi ki dik durdun iyi ki yaşadın..

    Sait Faik Abasıyanık’a en derin saygı ve sevgilerimle…

    Bu incelememi sevgili Ayşe* ithaf ediyorum.

    Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
    Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
    Yahut bir adam bıçaklasak
    Yahut sokaklara tükürsek
    Ama en iyisi çeker giderdik
    Gider geyikli gecede uyurduk

    https://www.youtube.com/watch?v=20QC9izggeA

    Herkese keyifli okumalar dilerim..
  • Öncelikle, tertip ettiği Aytmatov etkinliği (#29775133) ile kitabı planladığımdan daha erken okumama vesile olan sevgili Okuma Delisi başta olmak üzere etkinlikte emeği geçen herkese teşekkür ederim... Dişi Kurdun Rüyaları benim Aytmatov ile 7. buluşmam... Açıkça ifade edebilirim ki bu kitap, okuduğum diğer altı kitaptan pek çok yönüyle farklı bir kitaptı. Bu farkların neler olduğuna incelemede yeri geldikçe değinmeye çalışacağım...

    Kitaba başlamadan önce kendimi açıkçası Jack London 'ın Beyaz Diş 'i gibi bir konuya hazırlamıştım. Aslında bakarsanız, kitabın ilk bölümlerinde bu tahminimde yanılmadığımı gördüm. Akbar adlı dişi bir kurt, eşi Taşçaynar ve yavrularının doğal yaşam içindeki savruluşları ile açıldı hikaye... Ancak devamında bambaşka sürprizlerle karşılaştım... Aytmatov, kendine özgü bir kurgu tekniğiyle öylesine derinlere inmiş ve ele aldığı konuları öylesine açık bir dille sorgulamış ki; kitap bittiğinde bir değil üç kitap birden okumuş gibi hissediyorsunuz...

    Asıl tartışmak istediğim mevzulara girmeden önce kitap hakkında da kısaca birkaç cümle eklemek isterim...

    Kitap üç bölümden oluşuyor. Birbirine kimi zaman teğet geçen, kimi zaman dokunan ama genel anlamda ortak bir mesajı dile getiren üç farklı hikaye ve üç farklı ana karakter var. Bunların ilki, az önce bahsettiğim dişi kurt Akbar... İnsan eli değdikçe doğal yaşam alanları daralan ve hayatı sürekli zorlaşan bir kurdun öyküsü... Diğer hikayede eski bir papaz okulu öğrencisi olan ve geleneksel inancı sorguladığı için okuldan atılan Abdias adlı idealist bir genç var. Abdias, okuldan atıldıktan sonra kendine gazetede iş buluyor ve buraya bir yazı dizisi hazırlamak için küçük bir uyuşturucu çetesinin içine giriyor... Son hikayede ise Boston adlı bir çobanla tanışıyor ve Boston'un dönemin komünist sistemiyle olan mücadelesine tanık oluyoruz. Bonus olarak da Abdias'ın hikayesinin içinde farklı bir bölüm olarak İsa Peygamber ile Yahudiye Valisi Pontius Pilatus arasındaki konuşmanın yer aldığı bölümden de bahsetmeden geçmek olmaz diye düşünüyorum. Çünkü bana göre bu bölümde altı çizilmesi gereken çok fazla satır var.

    --------------------------------

    Kitabı henüz okumayanlar için kitapla ilgili daha fazla detaya girmek istemiyorum. Her üç hikayenin de kendi içinde birer müstakil eser olabilecek kalitede olduğunu söylemeliyim. Diğer kitaplarından da aşina olduğumuz üzere Aytmatov, acıyı ifade etme ve okuruna da bu acıyı iliklerine kadar hissettirme konusunda oldukça bonkör bir yazar:) Kitap boyunca bazı karaktere beddua edip lanet okumaktan dilimde tüy bitti:) Böyle yazmak tabii ki yazarın takdiri ve ben Aytmatov'un neden bu yolu seçtiğini de az çok anlayabiliyorum. Eğer bir yazar kitabında bir şey anlatmak, bir mesaj vermek istiyorsa ve okurların bu mesaj üzerinde düşünmesini, sorgulamasını hedefliyorsa, elinde bazı gerçekleri böyle çıplak şekilde dile getirmekten başka bir seçenek kalmıyor.

    Onun bu tercihi benim üzerimde baya etkili de oldu açıkçası. Birkaç gündür sık sık kitap üzerinde düşünüyor, kendi yaşamıma ve fikirlerime ilişkin pek çok konuyu gözden geçiriyorum. Bir kitap bir okuruna bundan daha değerli bir hediye verebilir mi sizce? Üzerinde düşündüren, kendini sorgulatan, doğal rutini altında ezildiğin hayata karşı kafanı kaldırıp tekrar bakmanı sağlayan bir kitap, benim bakış açımda en değerli kitaptır sevgili 1k dostları...

    --------------------------------------

    Peki, o halde gelelim kitaptan bana kalanlara... Bunu bu incelemede ne kadar derin tartışabilirim emin değilim. Ancak dilim döndüğünce yüzeysel de olsa birkaç konuya değinip en azından kayıt altına alırım diye düşünüyorum.

    Kitap genel çerçevede iyi-kötü mücadelesine odaklanıyor. Aytmatov'un kendini bir iyinin bir kötünün yerine koyduğu ve olabildiğince objektif olarak sorgulamaya çalıştığı konulardan bazılarını bir çerçeve çizmek adına şöyle sıralayabiliriz:

    * Geleneksel inanç ve Tanrı tasavvuru bir insanın iyi olması için tek başına yeterli mi? İnançlı insan olmak bizi iyi bir insan yapıyor mu?

    * Kötülüğün tek nedeni sadece inançsız olmak mı? İnançsız bir insana kötülük yapmak serbest mi? Yoksa kötülük içgüdüsel bir dürtü mü? Yani hepimiz içimizde biraz olsun kötülük taşıyor muyuz? Taşıdığımız bu kötülüğü, fırsatını bulduğumuzda açığa çıkartıyor muyuz?

    * Tanrıyı mutlak bir şekilde her yerde soyut olarak mevcut bilmek ve böyle kabul etmek mi, yoksa Tanrı'yı kendi içimize, vicdanımıza yerleştirip ona göre hareket etmek mi bizi Tanrı'ya daha çok yakınlaştırır?

    * Kurulu sistem böyle istediği için mi yeryüzünde kötülük hakim yoksa insanoğlu zaten kötü olduğu için mi sistem böyle kuruldu?

    * Sıradan bir hayat yaşayan insanlar olarak çağımızdaki 'baskın kötülük'te bizim de bir payımız var mı? Yoksa sadece Erol Taş gibi kahkaha atıp Nuri Alço gibi gazoza ilaç koyan ya da Donald Trump gibi gücü kötüye kullanan adamlar yüzünden mi dünya bu halde?

    --------------------------------------

    Bu soruları çoğaltabiliriz ama ben bu kadarının yeterli olacağını düşünüyorum... Herkesin de fırsat buldukça ve kendiyle baş başa kaldıkça bu ve buna benzer soruları kendine sorması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü soru sormanın, sorgulamanın kimseye zarar vermeyeceği gibi insanın kişisel gelişimine çok büyük bir katkısı olduğu su götürmez bir gerçek. Bakara suresi 30. ayette anlatıldığı gibi Allah, meleklere "Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım" dediğinde melekler, "Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi halife yapacaksın?" şeklinde cevap veriyor. Yani soru soruyorlar! İbrahim peygamber ise yine Bakara 260'da "Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!" şeklinde bir soru soruyor. Allah'ın "Yoksa inanmıyor musun?" cevabı üzerine de "İnandım, ancak kalbimin tatmin olması için..." şeklinde cevap veriyor. Yani bu ayetler de gösteriyor ki, kalben tatmin olmanın yolu soru sormaktan geçiyor.

    Neyse, mesaj gerekli yerlere ulaştıysa biz kaldığımız yerden devam edebiliriz:)

    Ben de pek çoğunuz gibi insanları iyi ve kötü insanlar olarak ayırırdım kendime göre. Bu mantıkta ben iyi insandım, ağaçları kesip yerine konut projesi diken kişiyse kötü insandı. Ben çalışarak para kazanan iyi bir insandım ama fabrikalarda başkalarının emeklerini sömürerek üretim yapan patronlar kötü insanlardı... Ya da ben kazandığı parayla ihtiyaçlarını karşılayan iyi bir insandım ama faizle herkesin hayatını karartan banka patronları kötü insandı vs...

    Bir yerden sonra bu düşüncenin sorunlu bir düşünce olduğuna kanaat getirdim. Çünkü benim gibi düşünen ve benim gibi yaşayan pek çok insan o ağaçların katledildiği konut projelerinde oturup, insan emeği sömürülerek üretilen ürünleri kullanıyor ve tatile gitmek veya araba almak için banka kredisi çekiyor. Kötülüğün neden-sonuç ilişkisi perspektifinden bakarsak, tetiği çekmese de şarjörü dolduruyor ben ve benim gibi insanlar... Evet kötü değiliz belki de ama baskın kötülükte mutlak bir rolümüz var şu hayatta...

    Buradan belki şöyle bir sonuç çıkartabiliriz; İnsanları iyi ve kötü olarak sınıflamak bizi bir yere götürmüyor. Her insanın içinde belli oranlarda iyilik ve kötülük var. Hepimiz direkt ya da dolaylı olarak hayata belli oranda iyilik ve kötülük salgılıyoruz. Bunun totalinde ise işte şu an tam karşımızda duran manzara ortaya çıkıveriyor.

    ------------------------------------

    Olaya inanç boyutundan baktığımızda da geleneksel algının ve Tanrı tasavvurunun bizi mutlak iyiliğe çıkarmadığını görüyoruz. Son 15 yılda muhafazakar ve dindar bir erk tarafından yönetilmemize karşın ahlâken dip noktaya gelmiş olmamız da bunun günlük hayattaki bir karşılığı olsa gerek... Bunu kısır bir siyasi taşlama gibi değil de sosyolojik bir tespit olarak dile getiriyorum. Amacım kimseyi karalamak değil. Ancak kendini dindar olarak ifade eden milyonlarca kişinin Kaf suresinde geçen "Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız" ayetini çoktan unuttuğu bir gerçek... Eğer geleneksel dindarlık, insanı otomatikman iyi yapsaydı, şu an hepimizin hayatının en güzel günlerini yaşıyor olması gerekirdi.

    İşte bu noktada Abdias karakterinin 'Tanrı vicdanda yaşar' tezinin üzerinde biraz daha düşünmek gerekiyor. Tanrı'yı gökte değil de kendi vicdanımızda aramak; bir olay karşısında içimizden gelen sese Allah'ın bir buyruğu gibi bakabilmek belki de bizi O'na çok daha yakınlaştıran bir kuvvet olacaktır...

    Diğer taraftan vicdan muhasebesi, sadece inançlılara özgü bir durum olmadığından dolayı, iyilik ve kötülük tek başına inancın meselesi olmaktan çıkıp her insanı eşit bir şekilde içine alan bir varoluş meselesi haline gelir.

    ----------------------------------

    Bir de dolaylı yoldan kötülük meselesine kısaca değinip bu faslı kapatalım. Hani dedik ya; kötü değiliz belki ama baskın kötülüğün içinde biz de varız diye... Geçtiğimiz aylarda sizinle bir belgesel paylaşmıştım (#26363705 ). Vaktiniz olduğunda seyretmenizi tavsiye ederim. Bu belgeselin konusu, üzerinde konuştuğumuz konuyla yakından ilişkili... Belgeseli seyrettikten sonra hala gidip Mango'dan, Zara'dan ve benzerlerinden alışveriş yaparsanız dolaylı kötülükte katettiğiniz mesafeyi daha net olarak görebileceksiniz. Tabii bu sadece bir örnekten ibaret. Hayatımızda bunun gibi nicesi var ve biz tüm bu yaşananların ne kadar içindeyiz, bunun hesabını kendi kendimize yapmamız gerek...

    Kitapta inanç konusu İsa peygamber ve Abdias karakteri üzerinden geniş bir şekilde ele alındığı için ben de incelemeyi yazarken merkeze ister istemez bu konuyu koymak durumunda kaldım. Ancak iyi-kötü mücadelesi, insan varoldukça varlığını sürdürecek ve hayatımızda farklı şekillerde yer alacak sonsuz bir mücadele... Biz bu mücadelede tek başımıza olayın akışını tersine çevirecek bir rol üstlenemeyeceğiz hiçbir zaman. Ancak kendi içimizdeki mücadelede her zaman bir karar verme, yönlendirme hakkımız olacak. Neticede günün sonunda iş 'herkes kendi kapısının önünü süpürse...' meselesine gelip dayanıyor...

    -----------------------------------

    İncelemenin başında Aytmatov'un bu eserinin okuduğum diğer altı eserine göre farklı olduğundan bahsetmiştim. Bu konuya da açıklık getirip hayli uzayan bu incelemeye bir nokta koymak istiyorum:) Bugüne kadar Aytmatov kitaplarında Kırgız coğrafyasını, o kültürü ve o bölgenin insan hikayelerini okumaya alışmıştım. Bu kez ilk iki bölümde bambaşka bir Aytmatov ile karşılaştım. Sanki bir Rus klasiği okur gibi okudum bu bölümleri. Dili, kurgusu ve derinliği sanki başka bir yazarın elinden çıkmış gibi çok farklı geldi bana... Kitap, ancak üçüncü bölümde klasik bir Aytmatov kitabına büründü. Hatta bu bölüm, sanki Elveda Gülsarı 'nın devamı gibiydi. Aytmatov'un yazarlık yeteneğinin, kurgu kabiliyetinin ve konuları ele alış biçimindeki zenginliğin açık bir şekilde görülmesi açısından gerçekten çok özel bir kitaptı Dişi Kurdun Rüyaları...

    Buraya kadar vakit ayırabilen her bir okur dostumu tüm kalbimle selamlıyorum.

    Her birimizin pay sahibi olduğu daha iyi bir dünyayı el birliğiyle inşa etmek dileğiyle...

    Keyifli okumalar...
  • Ölüm neydi?
    Ölüm bir oyundu benim için sadece bir oyun.

    Ölümle ilk kez 3 4 yaşlarında tanıştım. Babamın kuzeni Sinan abim ölmüştü. Abi dediğime bakmayın öldüğünde 13 yaşındaydı. Halbuki ben onu çok büyük bir adam zannederdim. Yıllar sonra mezar taşındaki tarihlerden yaşını hesaplayınca çok şaşırmıştım. Öldüğünde benim zannettiğim gibi koskocaman bir adam değil küçücük bir çocuktu.

    İlkokuldan sonra okumayınca babası onu bir elektrikçiye çırak olarak vermişti meslek öğrenmesi için. Mesleği öğrenemeden elektrik çarpması sonucu ölmüştü. Ölüm nedeni çok bilinen bir şeydi.

    Onunla oyunlar oynardık. "Ben ağaç olayım sen yaprak ol" demişti. El bileklerimi sımsıkı tutarak beni kendi etrafında hızlıca döndürürdü. Çok hoşuma giderdi bu oyun. Korku ve heyecan karışımından çığlık çığlığa gülerdim o beni döndürürken. Şu an bu yazıyı yazarken bile hala o seslerimi duyuyorum sanki.

    Etraftakilerin bağırıp çağırmasına aldırmazdık. Kolu kopar çocuğun diyen sesler yükselirdi. Zaten amaç buydu ben kopmak istiyordum. Rüzgarın şiddetiyle savrulma korkusuna kapılan bir yaprak gibiydim ama ağacım beni sımsıkı tutuyordu, kopmuyordum dalımdan.

    Bir gün telefon çaldı. Sinan abim ölmüştü. Annemle babam telaşlı ve üzgündü. Bense çok sevinmiştim. Sinan abime gidecektik ve dünyayı unuturcasına yaprak - ağaç oyunu oynayacaktık nasıl sevinmem.

    Ben ağacımda savrulmaya gittiğimi zannediyordum ama ağacım kökünden kopmuştu meğer. Bir yatağa yatmış uyuyordu Sinan abim. Rengi değişmişti ama neden değiştiğini düşünmek aklıma gelmemişti. Oyunumuzu oynamak istiyordum sadece.

    Kalk dönelim kalk diyerek onu dürtüyor, beyaz örtülerin arasından ellerini bulup dışarı çıkartıyordum yine bileklerimi tutsun ve beni döndürsün diye. Ben ellerini çıkardıkça birileri örtüyor, dokunma sakın korkarsın çık dışarı diyordu. Sinan abim uyanmadan gitmemeye kararlıydım.

    Etraftakiler beni uzaklaştırmayı başaramayınca babamı çağırdılar. Babam beni aldı arka tarafa götürdü. Büyük bir kazanda su ısıtılıyordu. "Sinan abini yıkayacağız sen bize yardım et ateşe odun atalım suyu ısıtalım" demişti babam. Evet bu yıkanma olayı bana o an için çok mantıklı gelmişti. Sinan abim çok kirlenmişti yüzü gözü kapkara olmuştu. Yıkanınca yine ağaç olurdu ve biz oyunumuzu oynarız diye düşündüm.

    Sonra onu getirdiler bulunduğumuz yere. Kazanı indirdiler ben babamın kucağındaydım ve yukarıdan suya bakıyordum. Sanki Sinan abimin yüzü o suyun içindeydi ve bana gülümsüyordu. Kazanın yere konulmasından oluşan sarsıntıyla dalgalanırken Sinan abimin yüzü bir süre sonra suyun içinden kaybolmuştu. Bana ne olduğunu bilmediğim ölümü açıklıyordu o su yansıması ve o artık yoktu kaybolmuştu demeye çalışıyordu. İlk kez böyle bir şey olmuştu ve ne olduğunu anlayamayacak kadar küçüktüm.

    Sonra su kazanını alıp hep beraber içeri girdiler. Beni ağaçtan yapılmış bir masanın üstünde yine ağaçtan yapılmış boş bir tabutun başında bıraktılar. Sinan abini yıkayıp getireceğiz sen burada uslu uslu oyna demişti babam. O gelene kadar ben üzerinde boş tabutun bulunduğu masanın etrafında dönmeye başladım. Sinan abim yıkanıp temizlenince gelir bana katılırdı nasılsa. Bir ara masaya çıkıp tabutun içine yattım. Ne kadar güzel bir yataktı bu böyle. Ayakkabılarımı çıkartmayı unuttuğum için tabutta bir kaç minik ayak izim kalmıştı.

    Babam tabutu almaya geldiğinde
    "Bak buraya bastım kirlendi"
    dedim mahcup bir edayla.
    Olsun diyerek beni yere indirdi.
    ''Baba bana bu yataktan al'' dedim. Garip garip yüzüme baktı ve bu sefer hiç cevap vermemişti. Tabutu alıp içeri gitti sonra hep beraber tabutu omuzlayıp götürdüler. İçinde Sinan abimin yattığını fark etmemiştim bile. Hala onu bekliyordum yıkanıp gelecek ve oynayacaktık.

    Geçen zamanda birkaç kere hatırlattığım halde ne babam bana bir tabut almıştı ne de Sinan abim gelmişti oyun oynamaya. Onu, ayak izlerimle kirlettiğim tabutuyla son yolculuğuna uğurlamıştım bilmeyerek ve yıllar sonra anlamıştım elektrik çarpması sonucu simsiyah bir ölüm rengine büründüğünü.

    Yarın Sinan abimi ziyarete gideceğim. Belki rengi düzelmiştir. Belki tabutundaki ayak izlerim silinmiştir. Belki yerinden kalkar ve kaldığımız yerden devam ederiz savrulan yaprak oyunumuza.

    Artık hayat beni döndürüyor kendi etrafında ve yine savruluyorum Sinan abi ama ben hayata güvenemiyorum sana güvendiğim kadar çünkü el bileklerimi çok gevşek tutuyor.

    Ölüm hala bir oyun benim için, sadece bir oyun. Etrafında dönüp durduğumuz, adına hayat dediğimiz ağaçtan, eninde sonunda kopacağımız bir yaprağız hepimiz.

    Ahmet Erhan için ise ölüm tam anlamıyla yaşamın kendisiydi. Ölümü yaşam olarak algılayıp şiirlerle bize sunmayı amaçlamıştı. Ahmet Erhan demek aslında ölüm demekti. Arkadaşların güpegündüz ölümleri!! kendisinde şiddetli bir ölüm isteği oluşturmuştu ve Alacakaranlıktaki Ülke kitabıyla başlayan ölüm şiirleri yolculuğuna son kitabına kadar devam etmişti.

    Havada uçuşan iplerin boynumdan başka takılacak yeri olmadığını söyleyerek idamlara tepki olarak kendini kurban etmeyi amaçlamıştı. Yaşamını uzun bir ölüm olarak benimsemiş, her çaresizliğine kurtuluş yolu olarak ölümü seçmişti günde üç öğün ölmeyi istediğini söyleyerek. Şair olmanın ömre zarar olduğunu biliyordu ,çünkü sevdiği şairler hep intihar ediyordu sonunda.

    Şiirlerinde ölümüne neden olarak alkolü seçmiş ve alkolle kendini öldürmek istemişti. Çünkü alkol ona babasından kalan önemli bir mirastı. Şiirlerinde defalarca yer verdiği hatta kimi zaman yücelttiği alkol, kendisinin yıllar boyu şiirlerle davet ettiği ölümü getirmiş ve ölümüne önemli bir gerekçe olmuştu. Zira Ahmet Erhan gırtlak kanserinden dolayı hayatını kaybetmiştir. Artık ölüm nedeni biliniyor...
  • Son zamanlara okuduğum en etkileyici kitap olduğunu söylersem, kesinlikle abartmış olmam. Kitabın türü korku değil; korkuyorsunuz. Kitabın türü dram değil; ağlıyorsunuz. Kitabı okuduğum an etkilendim ama bundan daha fazlası olacak. Hepsi birbirinden farklı olan her bir kitabı elime aldığımda aklıma bu hikâye tekrar tekrar gelecek ve yine ürpereceğim. Üstelik bu hissin bana özgü olduğunu hiç sanmıyorum. Her kim kitaplara değer veriyorsa, bu cümlelerimin altına imzasını atacaktır. Evvela kitabın adını açıklayayım. Fahrenheit 451 nedir? - “Kitap kâğıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir." İşte şimdi ilginizi çekmeye başladı öyle değil mi?

    Yaptığım araştırmalara göre, kitabın yayınlandığı yıl: 1952. Hikâyeye konu olan yıl ise: ikibinçok! Günümüzden daha ileri bir tarih üzerinden yazılmış. O yıllarda bu kitap “Bilim-Kurgu” türünde basılmış. Bilirsiniz ki bu tabir özetle, geçmişin ya da geleceğin o günün olası olmayan teknoloji ve bilim şartları gereğince kurgulanması halidir. İtiraf etmeliyim ki, bu kitabı 1952 yılında okusaydım, saçma bulabilirdim. Fakat 2018 yılında okudum. İşte türü korku olmayan bir kitaptan bu kadar korkmama neden olan şey tam da budur. Ve eminim ki; 2019’da okuyan biri benden daha çok korkacak. 2020’de okuyan ondan da fazla... Ve belki de 2021’de kimse bu kitabı okuyamayacak. İşte bu en korkuncu olacak.

    Yanmayan evlerin, kapsüllerin, mekanik tazıların, adına böcek denilen son sürat araçların ve itfaiyecilerin hala görev yaptıkları bir zaman yolculuğuna çıkın. -Neyse ki 1952’ye oranla bizim yolumuz oldukça kısa. Günümüz teknolojisi ile hayal etmek daha kolay olacak.- Fakat aklınıza bir konu takıldı öyle değil mi? Mademki yanmayan evler var, o halde itfaiyeciler neden var? Hemen söyleyeyim. Bu hikâyede itfaiyeciler yangın söndürmek için değil, yangın çıkartmak için var. Devletin bir kolu olan itfaiyeciler, toplumun huzuru ve mutluluğu için gece-gündüz çalışıyorlar. Gece-gündüz demeden ülkede ellerine geçen tüm kitapları yakıyorlar! Evet, yanlış okumadınız. İtfaiyeciler, kitap yakmak için var.

    İtfaiyeciler asla kötü insanlar değiller. Sakın böyle bir önyargıda bulunmayınız. İnsanlık için, vatandaş için, halk için alevlerle dans eden vatansever nefer onlar. Kişiler şiir okuyup üzülerek intihara kalkışmasınlar diye… Roman okuyup hayal güçlerini kullanmasınlar diye… Deneme okuyup düşünmek zorunda kalmasınlar diye… Bilgi kitapları okuyup, gereksiz bilgilerle kendilerini yıpratmasınlar diye… Azıcık aş, ağrısız baş olsun diye… Kafalarına hiçbir şey takılmasın ve eğlenceye daha fazla vakit ayırabilsinler, böylece hep mutlu olsunlar diye... Ülkede savaş olsa dahi, üzülmesinler, yokmuş gibi davranabilsinler, huzurları asla kaçmasın diye… Tüm iyi niyetleriyle görevlerini yapan her biri vatansever, milliyetçi birer kahraman asker onlar.

    Distopik bir kurgu olduğunu düşünüyorsunuz öyle değil mi? Kesinlikle öyle. Ama detayları ayrımsamakta yarar var. İlk etapta yukardaki cümleleri okuduğunuzda aklınıza baskıcı, otoriter/ totaliter bir devlet sistemi geliyor. Ve ister-istemez insan korkmaya başlıyor. Kitabı okurken de aynı böyle oluyorsunuz. Fakat ben yazımın en başında sadece korkudan değil başka bir türden daha bahsetmiştim. Neydi o? Dram mı? Elbette dram! Kitabı okudukça, eğer korkuyu iliklerinize kadar hissedebilmişseniz, bu durumun “devlet baskısı” değil, “halk arzusu” olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Ve o hissettiğiniz korku bu görüyle beraber yerini drama bırakıyor. Sonunda kendinizi çaresiz ve gözü-yaşlı yakalıyorsunuz. Teşbih etmek gerekirse; kundaktaki bebeğini bırakıp gitmek zorunda kalan bir anne/baba olmaktan korkarken, ölüm döşeğinde olan bebeği karşısındaki çaresiz anne/baba oluyorsunuz. Bu kitabı okuduktan sonra istemsizce kitaplığınıza uzun süre uzaktan bakarak duygusallaşıyorsunuz.

    Abartıyor muyum? Öyle mi? Gerçekten mi? İnsanlığın yüzde kaçı kitap okumak için vakit ayırıyor? Soruyu yanıtlamadan evvel doğru okuduğunuzdan emin olunuz. Boş vakitlerinde kitap okuyanları sormuyorum. Kitap okumak için vakit ayıranları soruyorum. “Kitap okumak” birçok insan için “boş vakitler” takısıyla kullanılan bir eylem değil mi? O zaman şuna bir bakalım:

    “Nihayetinde film izlemek, kitap okumaktan daha kısa sürüyor. Eğer güzel bir eserse, biraz beklerim. Nasıl olsa filmi çekilir, ben de izlerim. Böylece kitabı öğrenmiş olurum. Ya da okuyan biri onun özetini çıkarır. Ben de özeti okurum. Böylece kitap hakkında şurada burada sohbet ederken konuşarak entelektüelliğimi ortaya koyabilirim. Hem belki teknoloji biraz daha ilerler ve özetin de özeti çıkar. Sonunda kocaman bir ansiklopedi 20 kelimeye sığar. Ben de o 20 kelimeyle bilge bilge gezerim. Üstelik bir sürü vakit yanıma kâr kalır ve ben kalan vaktimde gönlümce eğlenirim.“ Nasıl plan?

    Yarın devlet kitap yasağı çıkarsa, kaçımız devleti baskıcı, otoriter/ totaliter olarak suçlayabilecek yüze sahibiz? Gücü de boş verelim. Ben yüzü soruyorum yüzü. Bu kitabı okuduğunuzda, itfaiyecilerin yaktığı kitaplar sizi korkutuyor. Halkın yaşam biçimi ise ağlatıyor. Ve korkuyla dramdan sonra işin içine son olarak üçüncü tür giriyor. Trajedi! Trajedi ne biliyor musunuz? Tüm bunlara rağmen halk sadece mutlu! İşte bu noktada trajedi başlıyor. Sonra ne mi oluyor? Okuyun ve görün.

    Herkesin vakit çok geç olmadan bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Bir gün evde yalnız başımayken 110’u aramam gerekirse, hangi mobilyaya sarılacağımı ve o mobilyanın içinde neler olduğunu artık sadece ben değil, siz de biliyorsunuz.

    Bu kitap: Hepimizin yemesi gereken bir tokat!