Geçen haftanın en beğenilenleri 12 Şubat 2018-18 Şubat 2018

1.
Semih, Hakkari'de Bir Mevsim'i inceledi.
 17 Şub 18:17 · Kitabı okudu · 4 günde · 9/10 puan

Anadolu Öğretmen Lisesi mezunuyum. ÖSS adlı sınavda puanım yüksek gelmeseydi, büyük ihtimalle de öğretmen olacaktım. Aslında karakterime ve hayata bakış tarzıma oldukça uygun bir meslekti öğretmenlik. Her şeyden önce kutsal meslektir. Toplum önderi olarak görürler bizde öğretmenleri. Çünkü öğretmen dediğin hem doktordur, hem avukattır hem de mühendistir. Hele ki köylerde öğretmenlik yapanlar, başbakandan da üstün bir konumdadır. Ekmeği, yağı, sütü köylü tarafından karşılıksızca verilir. Yeter ki bir kelime öğretsin, köylü her şeyini vermeye razıdır ona. Böylesine saygıdeğer bir meslektir öğretmenlik...

Hakkari'nin bir köyünde öğretmenlik yapan bir adamın yaşadıklarını anlatıyor kitap. Hem de yalnızca bir mevsimde yaşadıklarını. O mevsim de kış mevsimi... Hakkari'de veya doğuda bir ilde kışların sert geçtiğini, bitki örtüsünün 6 ay boyunca "kar" olduğunu eminim hepiniz tahmin ediyorsunuzdur... Bu kitapla tanışmam ise, Oğuz Aktürk'ün #24769932 incelemesi ile gerçekleşti. Yazdıklarından etkilendim ve kitabı araştırdım. Nitekim bugün itibarıyla kitabı okumuş durumdayım ve Oğuz'a teşekkür ederim böyle içten bir kitapla tanışmama vesile olduğu için.

Dedim ya, öğretmen lisesi mezunuyum. Bu sebeple, çok fazla öğretmen arkadaşım var. Hem de en yakın arkadaşlarımın çoğu öğretmen. Belki hiçbiri Hakkari'de öğretmenlik yapmadı; ama tam 5 arkadaşım, tesadüf budur ki, Şırnak'ta doğu görevlerini tamamladılar. Yapmış oldukları iş gerçekten saygı duyulması gereken bir işti. Çünkü hiç kimse üniversiteden mezun olduktan sonra 4 sene boyunca Şırnak'ta veya Hakkari'de öğretmenlik yapmayı hayal etmez. Ama hiçbiri gitmem demedi. Gittiler ve görevlerini yapıp geldiler. Şimdi hepsi ülkemizin batısında, Şırnak'a veya Hakkari'ye nispeten daha kolay koşulların olduğu yerlerde görevlerini sürdürüyorlar.

Arkadaşlarım doğuda öğretmenlik yaparken zorlu koşullarla ve cehaletle büyük mücadele içine girdiklerini her seferinde anlatıyorlardı. Her seferinde de onları can kulağıyla dinledim geldiklerinde. Birçok defa okullarına yapılacak yardımlara el ayak oldum. Kütüphanelerine kitap yardımında bulundum. Hepsinin de helali hoş olsun. Bir çocuğun bile eğitimine ve hayatına katkı sağlamayı başarabildiysem ne mutlu bana. Bizim bu yaptıklarımız ve naçizane katkılarımız, inanın o öğretmenlerin verdiği emek karşısında bir hiçtir. Gerçekten de kutsal bir meslek icra ediyorlar. Elleri öpülesi insanlar... Düşünüyorum da ilkokul öğretmenim benimle bu kadar alakadar olup bana güvenmeseydi belki de şimdi daha farklı bir konumda olacaktım. Bu sebeple vefamı ona her zaman göstermeye çalışıyorum. Keşke öğretmen olsaydım diyorum şimdilerde. 18 yaşında bir insanı meslek seçmek zorunda bırakan eğitim sistemimize kırgınım...

Kitaba dönecek olursak, Hakkari'de sadece bir kış mevsiminde öğretmenlik yapan birini yaşadığı zorlukları ve Hakkari'nin, amiyane tabirle, üvey evlat oluşunu anlatıyor Ferit Edgü. Son derece çarpıcı yorumları ve betimlemeleri var. Bir öğretmen olarak köye giden isimsiz kahramanımız, köye ayak basar basmaz bir çocuğun ölümüyle karşılaşıyor. Öğretmenimizin konuştuğu dili köylüler anlamıyor, köylülerin konuştuğu dili ise öğretmenimiz anlamıyor. Zorluklar ilk dakikadan itibaren baş gösteriyor.

İkinci gününde, İçi örümcek ağlarıyla dolu, tahtasız ve sırasız bir okul teslim ediliyor öğretmenimize. Hemen kara tahtayı yapıyor çocuklarla birlikte ve sıraları bir marangoz gibi paslı çiviler yardımıyla oturulacak vaziyete getirerek dersine başlıyor. Ne zaman bir zorlukla karşılaşsa ve yardım talebinde bulunsa, yardım talepleri geri çevriliyor. "Ne yaparsınız, devletimiz her yere elini uzatamıyor," diyorlar. Yaşadığı zorluklar ve omzundaki yük her geçen gün artıyor. Biri hastalansa reçete yazması için ona geliyor köylü. Bir başkasının problemi olsa öğretmenden akıl alıyorlar. Öğretmen bilirkişisi oluyor köyün zamanla...

Bizler batıda, eğitimde fırsat ve olanak eşitliğini münazara konusu yaparken doğuda binbir türlü zorlukla eğitimde eşitsizliği yaşıyor çocuklar. "Bir tek şey istiyorum. Çaresizliği yenmek." diyor öğretmenimiz. Evet, çaresizliği yenelim. Hep birlikte yumruğumuzu vuralım doğudaki çaresizliğe. Elimizi uzatalım. Bütün çocuklarımız eşit şartlarda eğitim alsın. Liyakat usulüne uygun olarak kurumlara çalışan alalım. İbn-i Haldun'un dediği olmasın, coğrafya kaderimiz olmasın...

Çok güzel ve samimi bir dili var Edgü'nün. Okunması gereken bir eser bana göre... Kitabı okurken, keşke doğuda öğretmenlik yapan bir arkadaşımız çıkıp şu kitabı okusa da ağız tadıyla bir inceleme okusak dedim içimden. Şimdi tekrarlıyorum. Doğuda öğretmenlik yapan bir arkadaşımız çıksın ve şu güzel kitabı incelesin lütfen.

2.
Quidam, Karamazov Kardeşler'i inceledi.
 16 Şub 06:49 · Kitabı okudu · 14 günde · 10/10 puan

Baylar ve bayanlar, sizlere birazdan gerçeği sunacağım. Tüm çıplaklığıyla kendi gerçekliğimi ortaya koyacağım. Yazacaklarım ne romanla ilgili ne de romanın dışındadır. Ne incelemenin hakkını verecektir ne de incelemeden bağımsız olacaktır. Ne okunmayacak kadar değersizdır ne de okuyunca aydınlanacak kadar değer doludur. Uzun lafın kısası, her şeyi barındıracaktır ama hiçbir şey bulunmayacaktır.

Her şeyden önce Dostoyevski'ye bakışımı görüşlerimi aktarmak isterim. Bunun için de ilk başta kendimle alâkalı bir paylaşımda bulunacağım. Kendimi bildim bileli, beni tanıyan ve/veya bir şekilde izlenim oluşturabilecek kadar algısına girdiğim insanlar, beni hep 'anormal' veya 'farklı' diye nitelendirmişti. Tabii onların, bu şekilde düşünmelerini sağlayan çok fazla unsur var.
Ancak onlardan şimdi burada bahsetmeyeceğim. Kendimi ve hayatı gerçekten anlamaya başladığım ilk andan, bu ana kadar sadece üç tane olguyu ilginç buldum ve bu olgulardan dolayı da sadece iki eyleme -biri teknik olarak eylem sayılmaz-
tutkuyla bağlandım.
Olgular: 1-) Doğa 2-) İnsan Psikolojisi 3-) Felsefe
Eylemler: 1-) Gözlem 2-) Anlama
Şimdi, tüm bunları göz önüne alınca; Dostoyevski okuyanlar, ona karşı nasıl bir hayranlık beslediğimi sezinlemiştir. Ama onlara, şunu söylemek isterim:
"Siz daha bir şey görmediniz!"
Okumayanlar için ise tüm samimiyetimle şunu söylemek isterim ki:
"Mağaranızdan çıkın, lütfen! Çok şey kaçırıyorsunuz."
Hazırsam başlıyorum.

Kurgusal romanlarda, Dostoyevski en iyi yazar olmayabilir. Fakat eldeki kurguyu doldurma konusunda, ondan iyisi olmadığını düşünüyorum. Bunu, şu şekilde anlatabilirim; yaşamış ve yaşayan bütün yazarların -en bilinmeyenleri de dahil- hepsine aynı bitkinin tohumunu -kurgu- ve aynı büyüklükte bir toprak parçası -kağıt ve kalem- verelim ve kendi hallerine bırakalım. Yaklaşık bir yıllık bir süre boyunca hepsini, kendi hâline bırakalım. Sonrasında hepsini tek tek gezelim. Kimilerinin tohumu fidan vermeye başlamış olur, kimilerinin hâlâ toprağın altında kalmıştır veya girip gitmiştir, kimilerinin yeşerdikten sonra kurumuştur, kimilerinin güzel bir fidana dönmüştür vb. bir çok ve neredeyse hepsi birbirinden farklı şekillerde sonuca ulaştırmıştır. Fakat Dostoyevski'yi benim gözümde ayıran; tohumdan önce toprağa vereceği ilgi ve anlayıştır. Onun alanındaki toprak bambaşka bir şekil almıştır. Neden mi böyle düşünüyorum? Çünkü, Dostoyevski tohumu ne kadar iyi anlayacaksa, toprağı da bir o kadar iyi anlayacaktır. Derin anlayışı ile gelecek olan yaklaşımlar da en iyisi olacaktır. Tohum için en iyi yeşerme noktasını, ne kadar suyu alması gerektiğini, toprağın ona neler sunabileceğini/sunamayacağını vs. tohum ve toprak ilişkisine dair en ufak ayrıntıya kadar irdeleyerek en iyi sonuca varacağından eminim. Süre uzun olsaydı eğer; 10 yıl, 20 yıl vs. gibi zaman dilimlerinde ortaya çıkacak bahçelerden, gölgesi ve güzelliği için gideceğim Dostoyevski'ninki olurdu. Çünkü, doğaya, yani 'gerçek'liğe en yakını onunki olurdu.

Dostoyevski ve Psikoloji. İki ayrı kelime, bir insan ve bir kavram, ama benim gözümde hepsi bütünleşmiş. Dostoyevski'nin, insanın içinde hissettiklerini ve kafasında dönüp duran düşüncelerini anlama yetisi gerçekten muazzam derecede güzel ve korkutucu. Bu durumu, şu şekilde açıklamak isterim; bütün insanlar bir araya gelmişiz ve önümüzde hepimizin yan yana ilerleyebileceği büyüklükte bir mağara -insanın kafası ve ruhu- var. Ve herkes içeride özgürce ve rastgele hareket edebilse bile, kimse kimseye rahatsızlık veremeyecek kadar içi büyük. Bizi mağaranın içinde ne beklediğini bilmiyoruz. Hatta kimileri, neden mağaranın önünde ve diğerleri ile beraber olduğunu da bilmiyor. Ama içgüdüsel olarak, hepimiz oraya doğru çekiliyoruz. Mağaraların derinliklerine ve bulundukları yerlerine göre ilerlemeyi güçleştiren durumları vardır. Aklıma hızlıca gelenlerden bir tanesi ilerledikçe oksijen seviyesi azalır. Attığımız her adımda nefes almak güçleşir. İkincisi ise ilerledikçe ışık da azalır. Görme duyusu ve sıcaklık gittikçe kaybolmaya başlar. Üçüncüsü ise, ilk ikisinin ve başka yan sebeplerin oluşturacağı etkisiyle bilinmeyenin getireceği korku duygusu tetiklenir. Bu da her adım attığımızda kendimizle savaş vereceğiz, demek oluyor. Şimdi, bu ve bunun gibi zorluklar var. İlk adımı kim atacak bilmiyorum, ancak ilk adımı atmadan ve ilk adımı atar atmaz bir çok kişinin vazgeçmesi kaçınılmaz olacaktır. Neyse, gelmeyecekleri bırakıp ilerleyenlerle devam edelim. İlerlemeye devam ettikçe, yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı vazgeçip geri dönenler olacaktır. Kimisi nefes almakta zorlandığı için, kimisi görememeye başlayınca anlamsız bir ilerleyiş olacağını düşüneceği veya bir şey yapamayacağını düşüneceği için, kimisi bulacaklarından korkacağı için, kimisi de bunların hepsinden dolayı ya da bunlardan bağımsız başka bir sebepten dolayı vazgeçip geri dönecektir. Dostoyevski ve ben ilerleyeceğiz. Açıkçası, bende de bunlardan dolayı vazgeçme istemi var. Ancak onun yanında iken ilerleyebiliyorum. Bana güç veriyor. Onun gözlemciliğini ve anlama yetisini, gözlemliyor ve anlamaya çalışıyorum. Mağaranın içinde ışığın yok denilecek kadar az olduğu yerlere geldik. Ben hiçbir şey görmüyorum. Onunla da ses ve dokunma yoluyla iletişim kuruyorum. O ise her şeyi görüyor. Gözleri ile bile olmasa da benim anlamadığım başka bir şeyle görüyor. Bana mağaranın içindeki taşları, ışığa ihtiyaç duymadan yaşayan hayvanları, orada çok az bulunan suyu, havadaki kokuları vs. her şeyi söylemeye ve anlatmaya başlıyor. Nelerden bahsettiği ancak o bahsettiğinde fark ediyorum. O söylemeden önce hiçbir şey yoktu. Fakat şimdi, mağarayı ve içindekileri aklımda canlandırabiliyorum. Bana taşların yapısındakileri ve dışarıdaki taşlardan farklılıkları ile benzerliklerini; ışıksız yaşayan canlıların neye benzediklerini, nasıl beslendiklerini, nasıl yaşadıkları ve aralarındaki ilişkileri; suyun burada nasıl olduğunu ve mağaranın içindeki yaşamı nasıl etkilediğini; havadaki kokuların nereden geldiklerini ve etkilerini anlattı. Bu güzel konuşmalara dalıp gitmişken bir anda fark ettim ki, biz hariç kimse kalmamış. Herkes vazgeçip geri dönmüştü. O anda tüm benliğime bir korku hâkim oldu. Dostoyevski'ye rağmen daha fazla ilerleyemeyeceğimi anladım ve ona söyledim. O ise "Sen git. Ben daha ilerleyeceğim. Şimdilik bir sıkıntım yok.'' dedi. Ve ilerlemeye devam etti. Geri döndükten sonra oluşan kargaşadan dolayı bir daha Dostoyevski'ye denk gelmedim. Mağaranın en sonuna kadar ulaştı mı, yoksa o da mı belli bir yere kadar gidebildi bilmiyorum. Ancak şunu biliyorum ki, en derine o gitti.

Roman hakkında söylemek istediğim az bir şey var. Onu da benzetme yoluyla söyleyeceğim. Çünkü, inceleme biraz uzun olduğundan sizleri daha fazla baymak istemiyorum ve düşüncelerimi daha iyi nasıl ifade edebilirim bilmiyorum.
Ressam: Dostoyevski.
Tuval: Roman.
Boyalar: İnsan.
Resim: Her renk kullanılarak ortaya çıkarılmış olağanüstü bir eser. Renklerin ahengi, birbirlerine olan uyumu ve güzellikleri ile çirkinlikleri bir arada.

İşte böyle, baylar ve bayanlar. İncelemem buraya kadardı. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ediyorum. Dostoyevski ile sağlıcakla kalın. Saygılarımla.

Dip Not: Hatalarım, noksanlıklarım ve saçmalıklarım için affınıza ve anlayışınıza sığınırım. Duygu ve düşünce yoğunluğundan uyuyamadım. Sıfır uyku ile bunu yazdım. Ki bu da sanrılı düşünceler oluşturmuş olabilir.

3.
Tuco Herrera, Korkudan Korkmak'ı inceledi.
 13 Şub 23:50 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Dün gece yine çok içip küfelik olmuşum ( "Zıkkım" iç diyenler...duydum sizi de !! =) ) .. Sürekli kitap aldığımdan dolayı , artık kitaplığımda ve odaya getirdiğim iki battal boy sehpa üzerinde (ikiz kulelere döndü bunlar hele ! ) kitaba yer kalmadı ..Koli olayında da çığır açtım ; balkon ve odanın dört bir yanı bunlarla dolu ..Yaysat bayisi gibiyim ..Baktım olacak gibi değil yatağa dizmeye başladım .. Sabah kalkınca yatağını düzeltmeyen ben , hergün evde cinnet yaşanmasın diye yatak ve çarşaf düzeltir oldum ..Şimdilik yatak müsait ..İkinci katı çıktık bakalım .. Neyse efenim dün gece ben zil , elimde şişeler zurna olunca artık o kafayla kitapları kaldıramayacağım için alkolün bana verdiği yetkiye dayanarak yere , yani halının üzerine yatmışım .. Yere yatıyorsun , altına birşey sermiyorsun, bari yastık al değil mi ? O da yok ..İki tane t-shirt almışım kafamın altına .. Onlar da gece kağıt helvaya evrilmişler külkedisi masalındaki arabanın balkabağına dönüştüğü gibi.. Alarmı da bir saat evvele kurmuşum .. Sabah dörtte bidibidibidi diye ötünce zifiri karanlığın içine uyandım .. Bir Wolverin pençesiyle ona da "Yolverin" dedim.. Daha 3 saat var diyerek yumdum gözlerimi .. Tekrar bir açtım ki saat yedi !! 10 dakka sonra evden çıkmam lazım .. Kalkmaya çalışmamla beraber olanlar oldu.. Gece boyunca cyborga evrildiğimi anladım.. Boynum , "Sol Ayağım ve sol omzum ayrı bir konfederasyon kurup, bağımsızlıklarını ilan ederek terki diyar eylemişler beni .. Dün gece yatarken insan formunda uykuya dalan ben, sabahına ROBOCOP olarak gözlerimi açtım .. Topal kargalar misali seke seke , triger kayışı koparmış hacı muratlar misali öksüre tıksıra çaydan geçtim, banyoya koştum hemen el yüz yıka ,default temizlik falan fıstık derken çantama da bugün okuduğum bu kitabı atıverdim ..Geldim işyerineee .. Sabah garibanların iskenderi Ankara simidi ve çayla depoyu fulledim .. Tabi çay alırken ,bizim kekomançilerin muhteşem bir diyaloğu aldı beni benden yine ..

- Olm 14 şubatta ne oldu?!?? (sanki fransız devrimi yaptılar Playboy Mansion' ı basıp!! zohahahahahaha!!! =) gülme gülmee!!! cevaba bak sen asıl!)
- Cemre havaya düşüyor !!! ( DİDİDİDİİİİİUuUuUuuUUUuuUW!!! - Türk filmi şaşırma efekti =) )

Bu diyalogla beynime yıldırımları üçer beşer yiyip geldim kuruldum odaya .. Başladım okumaya ..

Hemen uyarıyı vereyim ki sonrasında neşeniz kaçmasın .. Bu kitap bildiğiniz , sizi güldüren Aziz BABA kitaplarından biri değil .. Bu küçük çaplı bir inceleme , hatta belki de derleme olarak görülmesi gereken bir eser. Toplumda bir kısım tarafından taşa tutulan Aziz Nesin ' in , asıl sevilmemesinin sebebidir bu ve benzeri kitapları..Yavaştan başlayalım isterseniz..
Hepimiz insanız .. Hepimizin korkuları var.. Nelerden korkarız ? Sizi bilmem ama ben misal KT nin 30 - 40 lira olacağı günleri görmekten , o yıllarda hala yaşıyor olmaktan , Norveçte fjordları göremeden ölmekten korkuyorum .. Tabii bunlar kişinin şahsi korkuları .. Bir de şahıs ve kurumlar ve ideolojiler aracılığı ile kişilere güdülenen , empoze edilen korkularımız var toplum olarak.. Aslında pekçoğumuz bu etkinin altındayız ve bu korkuların kölesi olduğumuz halde kendimizi onun efendisi sanıp yaşıyoruz.. Hayatını kıytırık bir 2+1 ev için ipotek eden halkımıza bir bakın .. Kredi kartının pençesine düşenlere bir bakın .. Bu insanlara sorulsa rahat ve huzurlu yaşadıklarını söyleyeceklerdir .. Ama aslen önlerine konan her şartı kabullenmek zorunda kalmış kimselerdir bunlar .. İtiraz edemezler gördükleri haksızlıklara ..Korkuları yoktur sözde ama korkunun sopası onları çoktan hizaya sokmuştur .. Peki bu korkunun yaratıcısı kim ? İşte burda devreye kapitalizm etkisi ile ihraç edilen sistemler giriyor .. Türkiye' de geriye dönüşün yani gerilemenin başladığı yıllardır 2. Dünya Savaşı yılları bitimi ve ellili yıllar.. Ne olmuştur da kendine yetebilir denilen bir ülke , bu denli geniş , ekilebilir tarım alanları ve meraları varken Amerika ' dan süt tozu yardımı alıp ilkokullarda dağıttırmaya başlamıştır ? Ve tesadüf müdür bu süt tozu tüketiminden sonra çocuklarda patlak veren sindirim sistemine dayalı rahatsızlıklara yine aynı Amerika' dan yardım elinin uzanması , bize hastalığı ihraç edip milyonlarca liralık ilaç satması .. Bizi hem zehirleyip tabiri caizse döverken bu yardımlar için Köy Enstitülerinin kapanması şartını koşması ..Bu ve benzeri pekçok olay ile ellili yıllarda yapılan ve ZERRE KAZANCIMIZ OLMAYAN İKİLİ ANTLAŞMALARLA budadıkları toplumumuzu hizaya getirmişler ve sermayeyle kol kola girerek Türk halkını KORKUDAN KORKAR hale getirmişlerdir .. Aziz Nesin ' in kitap içinde bahsettiği terim budur aslen .. "Sermayenin istediği istikrar" enflasyondaki ve düzensiz fiyat artışlarındaki istikrarken halkın buna istikrarlı olarak başeğmesidir , sesini çıkarmamasıdır .. Sermaye , özellikle yabancı sermaye öyle bir kanser hücresidir ki sürekli senden alır maddi bağlamda ama koşulsuz şartsız güvence ister ..Yoksa korkup kaçabilir bavul dolusu yeşillerle ..Yeri gelir özel ve tüzel kişilerin de üstünde yer ister .. Buyur edilir sofraya .. Herkesin elinde çay kaşığı vardır , onun elinde kepçe..Trabzon ekmeklerinin arasına kor da yer katığını.. O zamanı geldiğinde kaçmaya kaçar da emek ulusaldır ve bağlıdır bu topraklara, ulusal olduğu için bırakıp kaçamaz.. Zaten KORKUDAN KORKU ile susturulmuş teslim alınmıştır .. Aslında hepsi bağlıdır birbirlerine bu düzlemde hem de komik bir biçimde ..Nasıl mı ? Toplumu bunca korkutan sermaye aslında bu denklemde en çok korkan sınıftır .. Çünkü kapitalizmin doğası gereği ürettiği , ÜRETMEK ZORUNDA OLDUĞU " KORKUDAN KORKU"nun ana kaynağı hammaddesi sermayedir. Kapitalizm her zaman gittiği her yerde korku üretmek zorundadır.. Yani kapitalizmin ürettiği bu KORKU , birikip sermaye haline dönüşen söz konusu artıdeğerlerin doğası gereğidir .. Velhasılkelam biraz karmaşık gelmiş olabilir buraya kadar anlattıklarım kiminize .. Herkes alsın okusun demiyorum .. Aziz Nesin ' in karakterini öğrenmek isteyenler , onun gerçekten nasıl bir dünya hayal ettiğini görmek isteyenler, hayatı sorgulayarak yaşayanlar , düşünmek isteyenler alsın okusunlar bu kitabı .. Ben tesadüf eseri gördüm aldım.. Bugün bitirmemle kendisine olan saygım beş on kat daha arttı..Bugüne kadar kendisini yedirip , içirip , okuttuğu için borçlu olduğunu belirttiği halkı için büyük bedeller ödemiş bir isim .. Çoğu zaman kendinden verdi ..Yayınevini , hayatından beş buçuk seneyi , evliliğini , pasaportunu , mesleğini ve daha sayamayacağım nice değerlerini söküp aldılar ondan ..Bakın bunlara rağmen O, ne diyor :

"Hiçbir şeyi olmayanın bile isteyince vereceği çok şey vardır. Aldıkça değil verdikçe mutluyuz.Kendinden vermek mutluluktur , ama KENDİNİ VERMEK EN BÜYÜK MUTLULUKTUR."

Eh bu incelemenin ardından onun anısına iki duble parlatmayalım da napalım ?!?! Sen rahat uyu Aziz BABA !! Gerekirse bugün de senin için yatarız yerde ..

4.
DUA, Masallar'ı inceledi.
 14 Şub 18:00 · Kitabı okumadı

Seni deliler gibi özlüyorum çocukluğum. Yalvarsam dön desem dönmezsin bilirim. Affan dedeye istediği kadar para sayarım keşke satsa keşke.

Ama bugün her zamankinden daha bir başka özledim seni. Oysa sen ne güzel şeydin hiç bitmeyecek zanneder, kıymetini bilmezdim. Hep daha büyük olmak isterdim. Kaça gidiyorsun diye soranlara 3 yerine 5 derdim. Bilmezdim ki büyük olmak büyük acılar getirirmiş en yakın gördüğü insanlar en derin yaraları açarmış yüreklerde.

Bu yüzden bugün seni tekrar yaşamak istedim. Parka indim salıncakta sallandım biraz. Ne kadar da özlemişim. Kumlara uzanıp üstümü kirletmek istedim. Sonra gittim pamuk şeker aldım kendime. Nasılsa annem şeker yeme dişlerin çürür demeyecek.

Yine taş atıp pencere kırmak istedim kırılan kalplerin intikamını almak istedim. Ama o kadarına cesaret edemedim. Zillere basıp kaçtım bende. Balkonlardan kim o diye bağırmıyor insanlar. Diafonlar var artık teknoloji çok gelişti. Küçükken ne kadarda özgürdük.

Dövmeli sakızlardan aradım bulamadım. Ali'yi, Tayfun'u ve Özgür'ü andım. Keşke olsalardı yanımda, yine onlarla okulda öğrendiğimiz, ölenler mücevherleriyle gömülür bilgisiyle gerçek bir mezarı kazıp hazine avlamak istedim. Gerçi ne ölü bulmuştuk nede mücevherini.

Demirci Güven abi seni bile düşündüm bugün. Sen çekicinle bir şeylere dan dan vururken ben arka tarafa gider çay paketini şeker poşetine döküp birbirine karıştırırdım hep. Yakaladığında kızmamıştın hiç. Büyüyünce bana bir çay demlersin ödeşiriz demiştin. Sonraki günlerde çay ve şekeri yüksek yere koyduğunu da biliyorum tabi.

Hastaneye uğradım yine şırınga çalıp çocukları ben doktorum iğne yaparım diye korkutmak istedim. Acilde bir koşuşturma bir telaş çocuğun biri sara krizine girmiş bende döndüm.

Sonra o caminin önüne gittim. Biraz seyrettim. Yine eskiden olduğu gibi o kilitli odanın anahtarını bulup mikrofonla onun arabası var güzel mi güzel şarkısını söyleyip mahalleyi şaşkına uğratmak istedim. Peşimden koşarken sarığı düşüp merdivende tökezleyen hoca senden de özür dilerim. Umarım ah etmemişsindir.

Ve Arif amca, seyyar sebze meyve arabasına binip uçarken farlarını kırmıştım nasılda dövmüştün acımadan üstelik paranı da almıştın. Sana değil özür rahmet bile yok.

Yapabileceğim fazla bir yaramazlık kalmayınca sahile geçtim. Karadeniz'in hırçın dalgaları yüreğime yüreğime vurup beni ferahlatırken bu kitabı okumaya başladım. Hayaliyle, gerçeğiyle, çoğu düşüncemde sınırlı kalan geçici çocukluğumun üstüne, serserinin biri gelip yalnızsanız bir çay ısmarlayayım dedi ve yine eski büyük halime döndüm.

Kitabımda yarım kaldı, çocukluk anılarımda yarım kaldı, hava bile çok çabuk karardı. İnsan cinsinin çok kötü olduğunu bir kez daha anladım ve eve dönüş yoluna girdim.

5.
Necip Gerboğa, Eskici ve Oğulları'ı inceledi.
17 Şub 03:41 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Sinema veya televizyona uyarlanan eserlerini saymazsak, Orhan Kemal ile gerçek anlamda bir tanışma oldu bu kitap... Genelde bunu dedikten sonra 'Orhan Kemal'le geç kalmış bir tanışmaydı' şeklinde bir mahcubiyet cümlesi kurmam beklenebilir ama ben iyi ki de bu kitaplar bu yaşlarıma denk gelmiş diye büyük bir memnuniyet duyuyorum açıkçası.

Zaten Klasik Türk Edebiyatı ile ilgili kitaplar genelde ortaokul, lise yıllarında Türkçe öğretmenleri tarafından zorla okutulur ve o yıllarda bir defa okununca sanki bu kitaplar gençlik kitaplarıymış gibi bir daha el sürülmez... Pek çoğumuz düşüyoruz bu yanlışa... Ne zaman Orhan Kemal, Reşat Nuri, Peyami Safa gibi büyük yazarlardan bir bahis açılsa hemen arkasından 'ben onu lisede okumuştum ama aklımda hiçbir şey kalmamış' gibi cümlelerle karşılaşıyorum. Bu yazarlar lisede okunmasın gibi bir anlam çıksın istemem ama Klasik Türk Edebiyatı'nın lise yıllarına sıkıştırılmasını da doğru bulmuyorum kendi adıma... Neyse ki, Kürk Mantolu Madonna sayesinde kendi edebiyatımızı, kendi yazarlarımızı yeniden keşfetmeye başladık ki, bu durum zamanla edebiyatımızın her yaşta, her dönemde daha geniş bir kitle tarafından sahiplenileceği yönünde iyimser bir tablo ortaya koyuyor.

Eskici ve Oğulları, İkinci Dünya Savaşı'nın etkilerinin yavaş yavaş silinip de Amerikan kapitalizminin dünyaya iyiden iyiye el atmaya başladığı dönemi ve bu dönemin ülkemizdeki ekonomik etkilerini, bir ayakkabı tamircisi ve ailesinin yaşadıkları üzerinden, toplumsal gerçekçi bir bakış altında başarılı bir şekilde ortaya koyan bir kitap...

Koca bir ömrü ayakkabı tamirciliği ile geçiren, rızkını bu zanaat üzerinden kazanan Topal Eskici'nin işleri, 'MAKİNELEŞME'nin etkisiyle sekteye uğrar ve kazancı günden güne erimeye başlar. Tabii bu ekmek teknesinden beslenenler sadece kendisi ve karısı değildir. Aile genişlemiş, çocuklar ve torunlar da eklenmiştir... Daralan gelir tüm aileyi geçindirmeye yetmez. Ekonomik sorunlar, aile içi sorunları da beraberinde getirir. Herkes daha öfkeli, daha tahammülsüz olmuştur. Kalpler daha kolay kırılmaya, ağza alınmayacak laflar da yavaş yavaş ağza alınmaya başlamıştır... Ailenin önünde artık çok fazla seçenek kalmaz. Eldeki seçenekler de açıkçası çok cezbedici seçenekler değildir... Yine de ortak bir karar alınır ve zor bir yola çıkılır...

Kitabı kısaca bu şekilde özetleyebiliriz. Bundan sonrasını kitabı okumak isteyenlere bırakıyor ve ufak ufak sözü günümüze, kendi dünyamızın eskicilerine getirmek istiyorum...

******************************
Bugün televizyon karşısında kahvemizi yudumlarken nostaljik bir nazar ile seyrettiğimiz 'nesli tükenen meslekler, yok olan zanaatler' temalı belgesellerin, yakın bir zaman içinde baş rolünde oynayabileceğinizi hiç düşündünüz mü?

Açıkçası böyle bir durum olursa benim için çok şaşırtıcı olmaz. Bunun için de geçerli sebeplerim var kendime göre... Sizinle de dilim döndüğünce paylaşmak isterim bu sebepleri... Buyrun o halde...

Makineleşmenin bugünkü karşılığı DİJİTALLEŞMEDİR. Dijital dönüşüm adını verdiğimiz süreç günden güne pek çok sektör üzerinde etkisini göstermeye başladı bile... Buna yeni bir sanayi devrimi de diyebiliriz. Bu dönemde üretim anlayışı sil baştan değişiyor. Robotlar ve 3D yazıcılar sahneye çıktıkça insana olan ihtiyaç da aynı ölçüde azalıyor. Çünkü 3 boyutlu baskı teknolojisi kullanan yazıcılar, katmanlı bir yapı oluşturarak birçok hammadde katmanını üst üste koyabiliyor ve bunları birbirine ekleyerek dijital tasarımları fiziksel ürünlere dönüştürmeyi sağlıyor. Bu üretim modeli şimdiden milyarlarca dolarlık pazarların %20'sini ele geçirmiş durumda... Bu teknoloji, beraberinde 'mikro fabrikaları' getirecek. Yani, tasarım artık direkt olarak yazıcıda ürüne dönüştüğü için devasa üretim bantlarına ve tonla makineye ihtiyaç duyulmayacak...

Şu an bu ve buna benzer gelişmeler bizim için biraz karmaşık görünse de artık hepsinin hayatın bir gerçeği olduğunu kabul etmek durumundayız... Konuyla bir dönem yakından ilgilendiğim için buna benzer sayısız örnek gösterebilirim. Ancak bu incelemeyi bir teknoloji makalesine çevirmek de istemem.

Sadece şunu söyleyebilirim ki, gelecekte sınırlı sayıdaki 'geçerli meslekler', bilgisayar teknolojileri, yazılım ve programlama dilleri, tasarım ve benzeri alanlarda eğitim alabilen insanların meslekleri olacak. Buradan hareketle, son yıllarda uluslararası şirketler başta olmak üzere pek çok finans kuruluşu (Türkiye'de Garanti Bankası ve Finansbank'ı biliyorum) inanılmaz bütçeler ile 5-6 yaşındaki çocuklara ücretsiz kodlama eğitimi vermeye başladı. Eskiden özel kolejler 'çok iyi İngilizce eğitimi veriyoruz' diye rekabet ederken şimdi hepsi müfredatına kodlama dersleri koymaya başladı. Hangisinin internet sitesine girerseniz girin en tepede bu kodlama derslerinden bahsedildiğini göreceksiniz.

Hadi son bir örnek de tıp sektöründen verelim. Çünkü 'çocuğum inşallah doktor olsun' diye her gün el açıp dua eden anne-babaların sayısı az değil... General Electric (GE) başta olmak üzere pek çok teknoloji şirketi, bu alanda da inanılmaz yenilikler getirmeye hazırlanıyorlar. GE'nin geliştirdiği ameliyat yapan robotun videosunu kendi gözlerimle seyrettim:) Bir kadavra üzerinde yapılan ameliyatta robot, baya kadavranın ameliyat edilecek bölgesini kesti, yapılması gereken işlemi yaptı ve sonra bir güzel dikti o bölgeyi. Ve tüm bu operasyonu SIFIR HATA ile tamamladı. Bu robotların test süreci devam ediyor. Ancak hastanelerde görev almaya başlayacakları gün, çok uzak bir gelecekte olmasa gerek.

Belki bundan on yıl sonra doktorlar da ameliyat masasında değil, ameliyatı yapacak robotu kontrol edecekleri bilgisayarın başında olacaklar... Kısacası kodlama dili, yakın bir zamanda tüm dünyanın, hayatın ortak dili haline gelecek...

Örnekleri elimden geldiğince büyük sektörlerden vermeye gayret ettim ki, hal böyleyse, küçük sektörleri konuşmaya bile değmez deyip işin içinden rahatça çıkabileyim:) Yani artık kağıt gazetelerin yerini dijital gazetelerin, televizyon kanallarının yerini Netflix benzeri dijital kanalların alacağını, o kanallarda yayınlanacak dizilerde oynayacak oyuncuların da %70'nin gerçek değil, sanal oyuncular olacağını falan uzun uzun yazmaya gerek yok sanırım...

******************************
Kısacası hayat böylesine baş döndürücü bir hızla akmaya devam ettiği sürece, bizler de topal eskicinin nefesini ensemizde hissetmeye devam edeceğiz.

Teknolojik gelişmelere her zaman olumlu bir gözle yaklaştık, bu gelişmelerin her zaman hayatımızı daha da kolaylaştırmak için olduğuna kolayca ikna olduk. Buna karşın teknolojinin, üretimde insana olan ihtiyacı neredeyse sıfıra indirmekte olduğunu görmezden gelmeye devam ediyoruz. Bir makinenin ayakkabı tezgahını yıkabileceğine inanıyor ama başka bir makinenin de gelip bizi oturduğumuz Bürosit koltuktan yıkabileceğine nedense inanmak istemiyoruz. Belki de bu bizim başımıza gelene kadar bizim çoktan emeklilik yaşımızın geleceğini falan düşünüyoruz... Oysa topal eskici de dükkana kepenk vurup yollara düştüğünde 65 yaşındaydı... Belki de bir Ege kasabasına yerleşip bahçesinde domates yetiştirmeyi düşünüyordu o da herkes gibi... Ancak evdeki hesap maalesef çarşıya uymadı.

Siz siz olun hesabınızı iyi yapın... Yok olan zenaatler belgeselini seyrederken de acı kahvenizi ve soğuk suyunuzu sehpanızdan eksik etmeyin...

Herkese keyifli okumalar dilerim...

6.
Howl, Mecburiyet'i inceledi.
 17 Şub 21:09 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Öncelikle kitabın incelemesine kapağından başlamak istiyorum. Bir gelincik tarlasında, siması seçilemeyen yani herhangi biri olabilecek bir er ve gün batımı kompoze edilmiş. Doğanın bu güzelliğine karşı çok çarpık bir varlık. Ve geleceğin öngörülen hüznünü sembolen bir günbatımı. Evet dostlarım tüm nimetlerinden faydalanıp, uysalca yaşama şansımız olan bir dünyayı savaşarak karanlığa gark edişimizin resmi oluyor bu kapak resmi.

1920 yılında 1. Cihan harbi esnasında Zweig'in içine düştüğü ruhsal çekişmeyi işlediği kıymet verdiği iki değer arasında bir seçim yapmasının zorluğunu konu alıyor eser. Aynı zamanda bizlere salt kabul olarak benimsediğimiz çoğu fikri sorgulatıyor. Kitabın adını ilk önce -firari- koymayı düşünürken Mecburiyet isminde karar kılmış. Bence çok güzel bir seçim yapmış. Gelin size neden öyle düşündüğümü açıklayayım.

''Bir anarşist nedir? Seçerek, seçim sorumluluğunu kabul eden kişi.'' diyor Ursula K. Le Guin. Peki, bizim özgürlüğümüzü eline cetvel alıp çizen, bizi hayali sınırlar içine mahkum eden, özgürlük bir başkasının özgürlük alanının başladığı yerde değil benim karar verdiğim yerde biter diyen otoriteler varken hangi özgürlükten bahsediyoruz? Özgür olduğumuzu iddia edip seçim yapmamızı buyuruyorlar, seçeceğimiz alternatifleri bile kendileri belirliyorlarken. Seçim yapmamanın bir seçim olduğundan haberleri bile yok. Seçimler çok güzel bir örnektir. Önünüze bir oy pusulası konur. Ve bir şıkkı mühürlemeniz beklenir. Özgürlüğünüz oy pusulası kadardır. 1,5 metre özgürlük. Aman evlere şenlik. Daha beteri seçiminiz yeterli çoğunluğu yakalayamazsa, otomatikmen en yüksek çoğunluğu yakalayana hibe edilir. Evet dostlarım gördüğünüz üzere mükemmel bir özgürlük alanı içinde tamamen hür iradenizle yapmadığınız bir seçimin size ait olmayan sorumluluğu üzerine bir yük olarak bindirildi. Bize bu yükü yükleyenlerden bir kaçış yok mu peki? "Onların güçleri var ve bugün güç demek her şey demektir. Neden onların gücü var? Çünkü bu gücü onlara siz veriyorsunuz. Ve sizler korkak oldukça onların gücü hep olacaktır.''(Syf:33) Korktuğunuz müddetçe hayırlı günlerde ezilin.

Kitabın kopuş noktası yukarıda da dediğim gibi bizim yapmadığımız seçimlerin bize ait olmayan sorumlulukları içinde sıkışmış bir adamın karar verme süreci. Askerlik teması söz konusuyken vatan ve savaş kavramlarını işlemesi de kaçınılmaz. Sizlere Atatürk'ün ülkeyi kurarken okuduğu ve benim de sevdiğim bir yazar olan J.J Rousseau'nun bir tek alıntısı ile tüm bu kavramların içinin ne ölçüde dolu olduğunu göstereceğim. ''Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ''Burası benimdir.'' diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara 'Sakın dinlemeyin bu sahtekarı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz.' diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan nice cinayetlerden kurtaracaktı.'' İşte dünya o adamın sessizliğinin cezasını çekmekte ve bu yüzdendir ki bir kötülüğe yüz çevirenler, susanlar o kötülüğe ortaktır denir.

Uygar olduğumuzu iddia ediyoruz. Gezegenin en mükemmel canlısı olduğumuzu aynı şekilde. Peki, söyleyin bana bölgesini kokusuyla işaretleyen bir hayvandan ne farkı var, dünyayı parsellere ayıran biz insanların? Bölgesi tehdit edildiğinde karşısına diş geçiren, pençe çıkaran biz insanların. Doğa önümüze Berlin duvarı, Meksika duvarı, Çin seddi çekilmezkene öylece sunulmuşken neyi paylaşamadık? Söyleyeyim sizlere neyi paylaşamadık. Tek bir koltuğu vardı zirvenin ve tek bir üstün ırk olabilirdi ve biz her şeyden evvel tek bir ortak paydamız olan insanlığa sığınmak yerine, bir haritayı elinize adlığınızda apaçık göreceğiniz üzere dünyayı böldükçe böldük, kendimizi başkasından ayrı tutabilecek milyonlarca sıfat ürettik ve en nihayetinde kendinden başkasını sevemeyen nefretin makineleri olduk.

''Mecbur kalınmadıkça her savaş bir cinayettir.'' diyor Atatürk. Bir grup yöneticinin hırsı başkalarını tüketmesine sebep olunca nefsi müdafa için nice haklı savaş verilmiştir. Lakin savaşlar olmak zorunda mıydı? Vatan nedir? Vatan birbirini seven insanların bir arada yaşayabildiği yerdir. Etrafınızda bile sevmediğiniz insanların sayısı arttıkça görmüyor musunuz yaşama alanınızın ne kadar daraldığını? Her ülke vatandaşına ilk önce kendi sınırları içindeki insanları sevmeyi öğretti. Kalbimizin sevgisine bile sınır çektik. Bir kalbin sevgi gücü nüfus artışı ile aynı mıdır dostlarım? İnsan tüm dünyayı vatan edinip tüm insanları vatandaşı sayamaz mı? Dünün günahları üzerine merhamet edilemez mi? Hz. Muhammed'in amcasının ciğerini söken Hz. Vahşi'ye kan davasını sürdürmek yerine merhamet gösterip islama kabul etmesini hiç mi sorgulamazsınız? Tek bir insanın bile merhameti yeter dostlarım. ''Her azizin bir geçmişi, her günahkarın bir geleceği vardır.'' diyor Oscar Wilde. Bizi kurtaracak tek şey günahkar bir insanın geleceğini gözeten, tüm bu günahlara merhamet gösterebilecek ve tüm dünyaya kucak açacak yüce bir kalp.

Oysa bizler bu kalp emarelerini gösterenleri toplumca fişliyor ve sindiriyoruz. Geçmişte bir savaşa karşı çıkmış M.Ali, Einstein v.b aktivistleri sever sayarken bugün aynı şekilde savaşlara karşı çıkanları hainlikle suçluyoruz. Oysa birileri her zulmün kendi kahramanını her kahramanın ise kendi zulmünü yaratacağının bilincinde. O yüzden bu nefret döngüsüne bir çomak sokmak istiyorlar. Benim en güzel kanıtım tarihtir. Açın bakın her savaş başka bir savaşı doğurmuştur. Ve dünya savaşsız geçen bir sene bile görmemiştir. Habil, Kabile merhamet etse de Kabil kinini sürdürmüştür. Ve Kabiller tepişirken çimenler ezilmiştir bugüne değin. Oysa birbirine kucak açmış bir dünya halkı olsa kim ordulara ve silahlara ihtiyaç duyardı. Kendi içinde nefret taşıyan biz olmasakta başka birinin gönlündeki nefret değil midir pençelerimizi sivri tutmamızı gerektiren? Başka bir gönüldeki nefret nasıl silinir keşke bilsem.

Biliyorum hepinizin hak verdiği savaşlar, geçmişten gelen intikam arzuları ve içinizi mesken tutmuş nefretleri var. Bu yüzden düşüncelerimi çocuksu, romantik bulacak ve dünya düzeni bu, ne yenir ne yutulur olgun kalmayı sürdürmezsek sonumuz helaktır diye düşünüyorsunuz. Ama verdiğiniz ve sürdürdüğünüz bu savaşlarla zaten helak olmuyor musunuz? Nefretin en büyük silahı bu göz boyamasıdır işte. En sonunda zirvedeki o koltuğa biri tek başına oturacak ve dönüp baktığında koca bir mezarlığın kralı olduğunu ve yapayalnız kaldığını görecek. İşte ben o gün başlatmadığım bir savaşın kurbanı olarak cesedimle ona güleceğim.

Biliyorum çok uzattım. Ama kitabın sorgulattığı tüm bu kavramlara değinmeden edemezdim. Kısa elli sayfalık bir kitap. Ama sorgulatma yetisi muazzam. Okumayı sökmüş her kişiye okutulması gerekir. Ben de o güzel durağın çoktan kaçtığının farkındayım. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Kalbinizin var olan her şeye karşı öncelikle sevgiyle karşılık vermesini dilerim.

7.
DUA, Dur...Ağlama Gözlerim'i inceledi.
 15 Şub 20:53 · Kitabı okudu

Soruyorum sana ah ulan Yusuf Hayaloğlu , seni böyle şiirler yazabilecek kadar dertlendiren nedir. Nasıl bir isyanın mısralarıdır bunlar. Acaba neler yaşadın, neler gördün, neler hissettin de acıyı böyle yudum yudum içtin.

Şiirler sert, çok sert, darbe darbe iniyor beyninize yüreğinize.
Şiirler tutkulu ve acı dolu yıkıyor kahrediyor. Kesinlikle ayık kafa ile okunmamalı çünkü çok etkiliyor.

Bir intikam, bir dağılma, bir yok oluş barındırıyor insan bünyesinde. Dur ağlama diyor ama erkek olan bile ağlıyor bu şiirlere...

Şaire sordular: Hep gezersin de yerin yurdun neresidir?
Meskenin, mekanın yok, bu böyle neyin nesidir?
Şair dedi: Mekansızım ki hiçbir kötülük kapımı çalmaya
Çal kapısını şiirimin ki orası mekansızın adresidir!

Şaire sordular: Hep yazarsın da nedir bunun değeri?
Yahut değer mi bu kadar parçalamaya ciğeri?
Şair dedi: Halkım için koşturdum ben şiirin atını sevda yoluna
Atın bir değeri yok ama altındandır eğeri

Şaire sordular: Ne kattın bunca yıldır çocuklarının aşına
Birkaç mısra için koca ömrünü harcamadın mı boşuna?
Şair dedi: Kendi çocuklarıma ekmek bulamadım ama
Sebep olmadım asla hiçbir çocuğun göz yaşına!

8.
DERYA..., Annemi Bir Kez Daha Görebilsem'i inceledi.
 13 Şub 00:39 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 7/10 puan

Çocuk kalbimin en güzel çarpışı,yuvamın güneşi,ömrüm,şiirim,şarkım,ninnim,her şeyim...ANNEM...
Yirmi yıl önce sessizce gitti dönülmez,varılmaz yerlere...
Ne ağlamam,ne feryadım ne de ona olan sevgim geri getirmedi annemi bana...Giderken bir yarımı da aldı götürdü...Bayramlarım gitti,hayallerim gitti,çocukluğum gitti...Soğuk bir mezar taşını öpüyorum artık annem diye...Kuşlara su koyuyorum,çiçekleri suluyorum...
Oysa söz vermişti...Ünüversiteyi kazandığımı görecekti,düğünümü görecekti,çocuğumu sevecekti,saçlarımı hep örecekti...
Tutamadı sözlerini,o da bilmiyordu ki ölümün bu kadar erken geleceğini...
Doymadım ben anneme doyamadım...On yedi yaşındaydım...Bilmiyordum ki hiçbir şeyi...Ömürlük sanıyordum anneliği...Ben onun kuzusuydum,sarı çiçeğiydim...Gitmez,beni hiç bırakmaz zannederdim...
Yirmi yıl belki alıştırdı beni yokluğuna...Ama acısı,özlemi,kokusu tek birgün bile çıkmadı aklımdan...
Keşke ben de “Annemi Bir Kez Görebilsem” keşke...

Zana ve Nadia annelerinden,ülkelerinden koparılıp alındığında onların gözyaşları karıştı benim gözyaşlarıma...Burnumun diğeri sızlarken,boğazım düğümlenirken annem ve tüm yavrularından ayrılan analar geldi aklıma...
Ne zordur yavrunu bırakıp gitmek...Gözü arkada kalmak...Etinden tırnağını ayırmak...
Herkes herkesi unutabilir,yok sayabilir,vazgeçebilir...Dünya da unutulmayacak tek yüz annenin yüzü,asla vazgeçilmeyecek olan da evladın kokusudur...
Rabbim kimseyi bunların acısıyla sınamasın...

9.
Oğuz Aktürk, Açlık'ı inceledi.
 17 Şub 19:30 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...clk-knut-hamsun.html

"Açın milyon katı toklar
Yani isteseler rahat rahat doyururlar" Indigo

"Son günlerde pek sinirli, kolay heyecanlanır olduğum için kadının yüzü, bana ani bir tiksinti verdi... Benden yana döndüğü sırada, kadının bakışları sucuk doluydu hala." (6. sayfa)

Gerçekten de dışarıda olduğumuz zaman gözlerinden sosis sucuk fışkıran bakışların arasında yürüyor gibiydik. İnsanlar bırakın sadece karınlarını doyurmayı gözlerini bile yeterince doyuramamaktan şikayetçilerdi.

Fakat bu sistem içerisinde açların yeri yoktu, tok olmalıydınız. Eğer aç olup bir yerlerde, herhangi bir bankta uyumaya çalışırsanız kafanıza devletin polisleri üşüşüp "Sen neden açsın? Sen de tok olsana, kalk buradan!" der gibi sizin açlığınızı ve acınızı size unutturmamak için uyuyamamanız üzere kendilerine söz vermişlerdi. Sistemi rahatsız etmemeliydiniz açlığınızla, aksi takdirde rahatsız olurdunuz.

Bu adil olmayan sistemin içerisinde bırakın yemek yemeyi kendinizi yiyip bitirirdiniz bir bakıma. Hamsun da Açlık kitabının 49. sayfasında "Karnımı hiç değilse böyle doyurayım diye, tekrar tekrar tükürüğümü yutuyor, faydasını göreceğe de benziyordum." gibi benzer bir cümle yazmıştı. Ağır psikolojik baskılar, yaşadığınız iç buhranlar, üstüne eklenen geçim sıkıntıları ve açlık gibi sorunlar size başka bir çare bıraktırmazdı belki de artık?

Asgari ücret sisteminin olmadığı ülkelerden biri olan Norveç'te özellikle de devlet çalışmayan vatandaşın dahi aylık giderlerini karşılayacak sosyal yardımlarda bulunduğu için ilave olarak asgari ücret belirlemesi yapılmamış mesela. O zaman bizim ülkemiz olan Türkiye'de bir sıkıntı vardı. Zira her asgari ücret belirlemesinde ülkemizde asgari ücret miktarı yine açlık sınırının altında kaldı minvalinde haberler görüyorduk. Ülkemiz açtı. Hem de deli gibi.

Açın milyon katı tok olmasına rağmen aç olan insan dünyanın hiçbir yerinde sevilmezdi. Açlığı önlemek yerine bütün paralarını silahlanma ve savaşlara yatıran devletlerin bu konu zaten umurlarında bile değildi. Aç insan sosyal statü ve rütbeler konusunda altların da altında kalırdı. Aç olmamalıydın bu dünyada. Eğer açsan tehlikenin eş anlamlısıydın.

Peki, gezegenimiz tüketmekten bıkmayan bir gezegen, bunu hepimiz biliyoruz. Dönüşüm kitabı incelememde de bahsettiğim gibi son ağaç kesildikten, son nehir zehirlendikten ya da son balık yakalandıktan sonra mı anlayacağız paranın yenmiyor olduğunu? Neden bu kadar tüketme ve etrafımızda bulunan bütün insanları hatta bütün gezegenleri de kendimize alet etme peşindeyiz?

Güneş bile ışığını alacak gidecek bir gün buralardan diğer gezegenlerle birlikte. Biz ise ağzımızda salyalar aka aka Açlık kitabındaki gibi tüketim çılgınlığımıza hunharca devam edeceğiz. Karanlıkta kalacağız güneşsizliğimizle.

Kitabın yazarı olan Knut Hamsun ise bir bakıma kendi otobiyografisini yazmıştır diyebiliriz Açlık için. Zamanında yazar olacağını belirtmesine rağmen kimseden destek alamayan, kitabı için yayınevi bulamayan, parası tükenen, aç kalan ama yine de yol yapım ve kum ocağı gibi işlerde bile kitap okumayı bırakmayan, Amerika'da yaptığı biletçilik mesleğinde kitap okuduğu için yolcularla ilgilenemediğinden dolayı işten atılan bir adammış bizim Knut.

Knut'un tek sorunu ise yaptığı Nazi taraftarlığıymış. İkinci Dünya Savaşı sırasındaki siyasi görüşleri bir anlamda kendisini mahvetmesine yol açmış. Nazileri destekliyor, kendi ülkesinin Almanya'ya direnmemesini söylüyor hatta Nobel ödülünü bile Hitler'e hediye etmek istiyormuş. Sözün tam olarak bittiği yer ise Hamsun keskin hatlı Nazi kurabiyelerini ağzına bir bir atarken kendi hemşehrilerinden gelmiş aslında :

"Bir sabah, genç bir Norveçli, elindeki Hamsun kitabını yazarın evinin önüne bırakıp sessizce uzaklaşır. Bir süre sonra biri daha kitap bırakır aynı yere. Sonra biri daha, biri daha, biri daha... Oslolular ellerindeki Hamsun kitaplarını yığarlar yazarın kapısının önüne. Ne bir arbede yaşanır, ne de kötü bir laf edilir. Kırgın Norveçliler kitapları sessizce bırakıp dağılırlar. Adeta kendi kitaplarından bir dağ oluşur Hamsun'un bahçesinde. Bu zarif tepki, doksan küsur yaşındaki yazara ömrünün en acı dersini verir. Pişman, mutsuz ve utanç içinde yumar hayata gözlerini…" (Bu kısım alıntıdır : https://listekitap.com/...-hamsun-ve-hikayesi/)

En azından aç ölmemiş adamcağız;
-Bugün yemekten sonra tatlı olarak ne var hanım?
+Nasyonal sosyalist soslu Nazi kurabiyesi Knutcum.

Türk milletinin kendini en aç hissettiği o film sahnesiyle incelemeyi tamamlıyorum :
http://4.bp.blogspot.com/...5C4%25B1sezercik.png

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, aç acına okumalar dilerim.

10.
Meltem Tekeli, Kadın Savaşçılar'ı inceledi.
 18 Şub 02:07 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 10/10 puan

Yapamıyorum. İçimde fırtınalar koparken bile nefret dolu sözler dökemiyorum ortalığa. Minik bir ruhun ne kadar acı çektiğini duyduğumda/ gördüğümde ruhumun en kırılmaz sandığım yerleri paramparça oluyor da yine de kalkıp bir başkasına ucu dokunacak bir şeyler söylemek gelmiyor içimden. Küfretmek mi? Ne faydası var? Lanetlemek mi? Ne işe yarıyor? Bir gün konuşup ertesi gün unutacaksak ne anlamı var bütün o nefret dolu söylemlerin? Peki kayıtsız mı kalalım? ASLA! Çözüm bulalım! Öyle asmakla kesmekle değil gerçek bir çözüm lazım bize. Belki anlık çözüm getirmeyecek ama geçici değil temelli bir çözüme ihtiyacımız var. Eğitim. Bilinçlendirme. Madem hepimizin gözü dönüyor bu haberleri duydukça; önce kendimizi değiştireceğiz.

Yahu kadına şiddete hayır derken ettiğiniz küfürler bile cinsiyetçi! Kalkıp birini taciz etti diye sinirlendiğiniz adamın annesine küfrediyorsunuz. Ben bunu kesinlikle anlamlandıramıyorum. Gencecik yaşta öldürülen bir kadından bahsederken bile kadın demekten çekinir haberler ve "günlük kiralanan bir evde" öldürüldüğünü defalarca vurgular. İnanmıyorum, böyle yaptığınız sürece de samimiyetinize inanmayı sonuna kadar reddedeceğim. Madem samimisiniz, madem kadınlar şiddet görmesin, minik yavrularımıza kimse dokunmasın istiyorsunuz size fırsat sunuyorum.
*Öncelikle cinsiyetçi ifadeler kullanmaktan vazgeçeceksiniz.
*Kadına kadın demekten çekinmeyeceksiniz.
*Kadının her anlamda tüm varlığı ile bir bütün ve tam bir birey olduğunu kabul edeceksiniz.
*Kadını destekleyeceksiniz. Sözünü ettiğim kadın 1.5 yaşında kızınız da olsa 70 yaşında nineniz de olsa her istediğini başarabileceğini kabul edecek ve ona da bunu söylemekten çekinmeyeceksiniz.
*Erkek çocuklarınıza nasıl davranıyorsanız kız çocuklarınıza da öyle davranacaksınız. Erkek çocuklarınızın özgürlüğüne ne kadar saygı duyuyorsanız kız çocuklarınızın özgürlüğüne de aynı saygıyı göstereceksiniz. (Kız çocuklarınıza nasıl davranıyorsanız erkek çocuklarınıza da öyle davranacak, onlara gösterdiğiniz sevgiyi erkek çocuklarınızdan da ihmal etmeyeceksiniz.)
*Konuşmayı, derdini anlatmayı, rahatsız olduğu kişi birinci derece yakını bile olsa, susmamayı öğreteceksiniz çocuklarınıza ve kendinize!

Neden mi bunlar önemli? Çünkü o elinizde olsa asacağınız , bir yerlerini keseceğiniz ahlak yoksunlarını yetiştiren de bu toplumun insanı. Onlar da anne ve baba. İster miydi sanıyorsunuz, böyle olsun? En başta biz o anne babayı eğiteceğiz ki o da böyle çocuklar yetiştirmeyecek. Bu da kadına saygıdan geçiyor! Geldik mi yine kadının bireyselliğini kabullenmeye?

Bu defa bari söylemeyeyim dedim fakat olmuyor anlayın artık. Kadının bireyselliğini kabul etmediğimiz sürece her sözümüz ve her hareketimiz samimilikten uzak oluyor. Kadınların gücünü hafife almayalım. Kadın dediğin dünyayı bile değiştirebilir, değiştirecektir de. Siz yeter ki destek olun.
Yapacağınız şeyler çok zor değil. Yukarda saydıklarımı kafa sallayıp iki dakika sonra unutmak yerine hayatınızda uygulamaya koyduğunuzda yaratabileceğiniz farkları düşünün.

Bu kitap, bana 14 şubat hediyesi idi. Hayatımda aldığım en anlamlı hediye değil de nedir? Her defasında bu konularda yaptığım uzun uzun söylemleri sabırla dinleyip benimle birlikte sinirlenip benimle birlikte çözüm arayan bir adam olduğu için hayatımda, çok şanslıyım. Sizler de kendinize ve hayatınızdaki kadınlara hissettirin şanslı olduklarını. Çok zor değil. Bu kitabı alıp size en yakın kadın savaşçıya hediye edin mesela. (Ben bir tanesine gönderdim bile) Çünkü çevrenizde gördüğünüz her kadın muhteşem bir savaşçı aslında! Herkesin alanı farklı, o ayrı. Ancak bütün o kadınlar hak ediyor ne kadar değerli olduklarını bilmeyi. Zaten değerli olduğunun bilincinde olan bir kadının kötü niyetli bir çocuk yetiştirmesi de mümkün değil.

Bir incelemeden başka her şeye benzedi sanıyorum ki bu yazı. Affınıza sığınıyorum. Ancak günlerdir belki de yıllardır içimde tuttuklarımı anlatmasam çatlayacaktım. Belki de zerreler halinde dağılacak ve hiç toparlayamayacaktım kendimi. İçimi döküp biraz rahatladıktan sonra biraz kitaptan bahsedebilirim sanırım. (Bu kadar uzun yazıyı buraya kadar okuyan olur mu bilmiyorum ama :)

Kitap muhteşem çizimlerle ve muhteşem hayat hikayeleri ile dolu. Daha önce hiç duymadığım isimler de çok sık karşılaştığımız isimler de mevcut. Asi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler'den farkı hayatları hakkında daha fazla ayrıntıya girilmiş olması. (Ve tabii çok daha az isim olduğunu unutmamak lazım. ) Çok ilginç noktalardan bakmışlar biyografileri kaleme alırken. Ben çoğunlukla şaşırdım doğrusu. Muhteşem bir seçki olmuş!

11.

Distopik Kitaplar Serisi Vol 7

George Orwell'in kaleminden nadide bir eser daha. Distopik kitapların dalgalarına kapılmışken, 1984'ü okumamak ayıp olurdu. Orwell'in kalemini hem yaptığı mükemmel sistem eleştirileri, hem de insana dair yaptığı psikolojik tahlilleri sayesinde çok seviyorum. Hayvan Çiftliği kitabında da olduğu gibi, her ne kadar herkes Hayvan Çiftliği kitabına Komünizm/Sosyalizm eleştirisi dese de, benim gözümde adam akıllı bir sistem ve siyaset eleştirisidir.

1984 kitabında önümüze serilen distopik dünya ile yine siyaset eleştirisini çok güzel dile getirmiş Orwell. Üç büyük devletin ki bunlar: Okyanusya, Avrasya ve Doğuasya. Sürekli birbiriyle savaş halinde olan bu devletlerden Okyanusya'nın Londra şehrinde yaşayan, yılı tam olarak kestiremese de 1984 olarak tahmin eden baş karakter Winston Smith ile başlıyoruz olaylara. Halkın %85'i proleterlerden oluşuyor ve de kimse proleterlerin ne yaptığına pek karışmıyor. Geriye kalan %15 Parti üyelerini oluşturuyor. Tabi bunlar da ikiye ayrılıyor iç parti ve dış parti üyesi diye. Ana karakterimiz Winston Smith bir dış parti üyesi. Onun gibi her dış parti üyesi evlerinde, sokaklarda, parti binasında sürekli tele-ekranlar tarafından izleniyor. İzlenme sebepleri ise düşünce suçu. Yani Parti'nin size sunduğu en küçük bilgiye dahi şeksiz şüphesiz inanmanız gerekiyor. Zaten düşünce suçuna yakalanmamak oldukça zor iş. Çünkü parti size geçmişi hep değiştirerek sunuyor. Üretim noktasında size yüzde onbeş gibi bir hedef vaad etti diyelim. Yıl sonunda büyüme yüzde on mu oldu, hiç sorun değil. Çünkü belgelere bakacak olursanız yüzde on beşin silinip yerine yüzde beşin yazıldığını göreceksiniz. Partinin sunduğu hizmet bununla da bitmiyor, Yenisöylem diye bir dil de sunuyor size. Bu yeni dilde kelimeler azaltılmış durumda ve böylelikle geniş çaplı düşünmeniz daha kolay engellenmiş oluyor.

Yapı itibariyle böyle bir dünyanın içinde buluyorsunuz kendinizi. Kurgu olarak kitap akıcı ilerliyor. Sadece Parti'nin SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CAHİLLİK GÜÇTÜR sloganının açıklandığı yer bir miktar sıkıcı olabiliyor. Geriye kalan kısmı merak uyandırıcı bir şekilde sürükleyici devam ediyor.

Distopik dünyamızı tanıtıp, kitabımızın kurgusunu da anlattığımıza göre gelelim kitapta verilmek istenilen meseja. Sadece bir kaç cümle ile dile getirmek isterim. Yönetime gelen kim olursa olsun, getirdiği sistem ne olursa olsun insanın içindeki kötülük yapma kapasitesi yüzünden sistemler daima bozulma ihtimalini kendi içinde barındırır. Baskıcı rejimi ortadan kaldırmak için adalet diyerek gelenler başa geçtikten sonra kendi baskıcı rejimini kurar. İktidar olmanın tadını aldıktan sonra kapitalist sisteme uyup halkı sömürmek bir vicdan meselesi olmaktan çıkıyor maalesef. Ve asıl gücü oluşturan proleterler, yine iktidarın elinde olan tarih, medya ve eğitim ile, eskisine oranla daha mutlu bir hayat sürdüğüne inandırılır, başkaldırması engellenir.

Siyaseti ve dünya üzerinde sadece azınlık bir kısma saadet kazandıran günümüz ekonomisini eleştiren, benim nadide distopik kitaplarım içinde yerini alan bir kitaptır 1984. Okunması şiddetle tavsiye edilir.

12.
Murat Sezgin, Tristram Shandy'ı inceledi.
 15 Şub 23:50 · Kitabı okudu · 95 günde · Beğendi · 10/10 puan

Tamamını okuman için biraz sabretmen gerekiyor sevgili okur. Okurken bir-iki-üç-dört-beş-altı-yedi-sekiz sabır taşı parçalaman muhtemel. Bu yazıda sana bu kitabı nasıl okumaya karar verdiğimi anlatacağım-tabii klavyem bana güç verdikçe. Sana yazı boyunca güzel sürprizlerim olacak-ama duyu organlarını sekiz açman gerek. Lafı uzatıp seni farklı yerlere ve zamanlara götürürsem mazur gör-bu çetin yolda tek destekçim kelimeler olacak-onlara ne kadar az güvensem de. Başlamadan önce yazının birine ithaf edildiğini de belirtmek isterim. İlerledikçe daha iyi anlayacaksın. Hazırsan başlıyorum-

Rıza gösterirseniz ilk önce kitabı nerden aldığımı size anlatmak isterim-bunu anlatmazsam hikayem size yavan gelebilir-sonra hikayeye tam olarak başlarız.-Tabii bunu yaparken de önce aldığım yerin çevresinden bahsetmeliyim ki-aldığım yeri tam olarak aklınızda canlandırabilin. Bu yer- Atatürk Bulvarı-Ziya Gökalp Caddesi-Mithatpaşa Caddesi üçgeninde-Bayındır 1. Sokakta,-Zafer İşhanı-Giyim Dünyası-Flo-Passage Pub-Gürkan Plak-Urfalı Hayrağ’ın Yeri gibi dükkanları bulunca aldığım yeri görebileceğin-içerisinde-zemin katta; İşler Kitapevi, Yargı Kitapevi, Başkent Kitapevi, Paşa Sahaf, Pala Sahaf-ilk katta; Piraye Sahaf, Hazar Sahaf, Neva Kitapevi, Gülden Sahaf, Aşiyan Sahaf, Nevzat Kitapevi, Ve Kitap-ikinci katta; Cumhur Sahaf, Bulak Sahaf, Kırkambar Kitapevi-üçüncü katta; Sahra Kitap, Sedir Kitap, Akdağ Kitapevleri bulunan-unuttuğum kitapevi, sahaf varsa beni bağışla-hepsini aklımda tutamam-bir çarşı. Kitabı bu çarşıdan aldım işte. Şimdi daha iyi devam edebiliriz hikayeye-

İlk olarak kitabı nereden aldığımı anlatmayı uygun buldum-sevgili okur. Bu hikayem için önemliydi. Hikayemi önemli kılan bir şey daha var-bu sayıyı sekize de çıkarabilirim ama buna vaktim yok. Şimdi onu da anlatacağım. Sevgili okur öneri üzerine fazla kitap okumam-zaten herkes aynı kitapları okuyor-ama bu da kaçınılmaz-bir keresinde kitaplarından ev yapan bir adamın hikayesini okumuştum-kitapların insanların kaderlerini değiştirdiğini söylüyor-farklı bir hikayeydi sevgili okur-bu adam çok şanslı-size hikayenin hepsini anlatmak isterdim-ama ben hikayeme geri dönmek durumundayım-gördüğünüz gibi kelimeler zorluk çıkarmaktan başka bir işe yaramıyor-

Sen mi Tristram Shandy’i okuyacaksın, ha ha ha! dedi, birincisi-elindeki kitabı masaya bırakarak, kendi doğumumdan sonra bu kadar komik bir şeyi hayatımda ilk defa duyuyorum, ho ho ho! dedi, ikincisi-vay vay vay! ben de ölümsüz olmak istiyorum, dedi, üçüncüsü-milletçe alkışlıyoruz, şap şap şap! dedi, dördüncüsü-Susun, diye bağırdı, beşincisi-adam haklı beyler, dedi altıncısı-yedi ve sekizinci hiç konuşmadı-

Tutunamayanlar’daki Olric’i kitaptaki Yorick’ten hareketle oluşturduğunu söylüyorlar Oğuz Atay’ın, dedi Güvercin-önemsiz bir konu üzerinde durman şaşkınlık verici, dedi Ziya- peki, hangi konu üzerinde duralım, dedi Güvercin-Oğuz Atay’ın romanlarındaki söz kalabalığından bahsedebiliriz, dedi Ziya-söz kalabalığı mı, bunu söylemeye nasıl cüret edebiliyorsun-ben söylemiyorum!-kim söylüyor?-Nurdan Gürbilek dedi Ziya, elindeki Ev Ödevi kitabını göstererek. Senin için okuyacağım o bölümü, diyerek okumaya başladı Ziya: “Atay’ın romanlarında hep bir söz fazlasıyla, bir laf kalabalığıyla karşı karşıyayızdır.”-Bunun sonu nereye varacak gerçekten merak ediyorum dedi, Güvercin- okumaya devam etti Ziya: “*************************************************************************************************************************************************************************.” Müthiş bir dayanak, dedi Güvercin-alkışlayarak-

Rahat ol sevgili okur-hikayemi anlamlandıracak diğer önemli olayı anlatıyorum-ama ondan önce sana şunu hatırlatmama izin ver. Bu hikaye gerçek bir hikaye-onun için ***** ile ***** arasındaki ayrımı bilmelisin. Kimi yazarlar bu ikisini beraber kullanmışlar ama bocalamaktan başka bir şey yapamamışlardır. Yaptıkları hata ************************************************************************************************************. Romanda iğretiyi uyandırdılar. Yüce sekiz adına bu yüzden ***** ile ***** yan yana gelirse kendini sakın sevgili okur. Şimdi hikayeye-gerçek hikayeye devam edelim-

Arpa boyu yol gidemedik daha-sevgili okur. Ama ben seni uyarmıştım-başta-hani duyu organlarını sekiz aç dediğim kısımda-hatırlamadıysan okuyup gelmeni bekliyorum-…-şimdi devam edebiliriz. Bu yazıyı o müthiş kişiye ithaf ettiğimi sadece ****’ü ***** okur anlayabilecek. Daha şimdiye kadar anlamadılarsa benim sorunum değil. Benim sorunum olduğunu düşünen sevgili okurlara ………………………………… bu boşluğu en uygun küfürle doldursunlar diye bırakıyorum-

Madem hayatının hebadan başka bir şey olduğunu düşünmüyors…, dedi Güvercin-heba mı, hayatım için heba ufak bir kelime, diye araya girdi Ziya-düzeltiyorum, madem hayatının sefil...-hayır sefil de uygun bir kelime değil!-madem hayatının büyülü olmadığını...-büyüye inanmam ben-madem hayatının boş olduğunu..- hayır hayır hayır, hayatta boşluk yoktur, insanın içindedir bu-madem hayatının hayat olmadığını düş…işte şimdi doğru kelimeyi buldun, hayatı nitelemek için hayattan başka sıfat yoktur çünkü hayat her şeyi içine alır, bundan daha kapsamlı bir kelimeyi sekiz tanrısı bile bulamaz-madem hayatının hayat olduğunu düşünmüyorsun, neden nefes almaya çabalıyorsun, dedi Güvercin-Ziya yerinden kalktı--yerinden kalkmanın birçok çeşidi vardır sevgili okur-sinirle yerinden kalkma-düşünceli yerinden kalkma-sıkıntıyla yerinden kalkma-sıkıştığı için yerinden kalkma--Ziya sıkıntıyla yerinden kalktı, salonda ileri geri yürümeye başladı--ileri geri yürümenin de bir sürü çeşidi vardır sevgili okur-düşünerek ileri geri yürüme-boş kafayla ileri geri yürüme-sinirli ileri geri yürüme-heyecanla ileri geri yürüme--Ziya sıkıntıyla yerinden kalktı, düşünerek ileri geri yürümeye başladı-bu soruna nasıl cevap verebilirim ki-umut hapishanesini duydun mu hiç?-insan orda hüküm giydi mi nasıl-neden-niçin-niye-kim için nefes aldığını bile unutur-

Bu yazı bitti. Şimdi biraz çay molası vermeliyim.

&&&&&&&&&&&&


Tristam Shandy’i okumak tam bir delilikti! Bu aralar okurunun peşini bırakmayan, okura gözlerini açtıran, üst okuru isteyen kitapların peşine düştüm. Bunların ilki Don Kişot’tu. İkincisi ise Tristram Shandy. Tristram Shandy tüm okuma düzenimi, okuma hızımı, planlarımı alt üst etti. Nedeni az çok yukarıda belli oluyor. Yukarıdaki yazıyı size 95 gün boyunca neler çektiğimi göstermek için kitaptaki üsluba benzer biçimde yazmaya çalıştım. Konuşma çizgileri, yıldızla geçilmiş cümleler, anlatacağı şeyden bilinçli olarak kaçan bir karakter, boş bırakılmış sayfalar, bir ayakkabı dükkânındaki tüm ayakkabıların yazılması, dönemin Paris’inde hangi mahallede kaç sokak var hepsinin yazılması, bölüm sonlarındaki notların on sayfayı geçmesi daha da kötüsü kısa bir paragrafta 20 tane açıklanacak kısım bulunması ve sürekli bölüm sonundaki notlara gidip bakmam, önemlileri işaretlemem, not almam… bu 95 günü açıklamaya yeter artar.

Bir kitaptan çıkarılabilecek temel sonuçlar, izlenimler vardır. Tristram Shandy gerek anlattıklarıyla, gerek hissettirdikleriyle, gerek gösterdikleriyle, gerek de biçimiyle içinden sayfalarca sonuç çıkarılabilecek bir ansiklopedi niteliğinde. Kitabı okurken, okuduktan sonra üç dört farklı kaynak karıştırdım. Çünkü bu kitap tek başına okunacak bir kitap kesinlikle değil. Bir paragrafta antik yunanda adı duyulmuş tüm insanlardan bahsediliyor. Bu gibi şeyleri sindirmek için araştırmak, okumak gerekiyor. Ben de okumam gereken ne varsa okudum. Şimdi dört temel izlenimim üzerinden kitabı biraz daha yakından tanıyalım.

1- Tristram Shandy, başından sonuna kadar okurun yazma sürecine etki eden tüm eza, cefa ve ödüllere dâhil edildiği, gözü açık okuru hedefleyen, yeri geldiğinde okuru zorlayan ama onsuz da ne yazarın ne de kitabın bir anlamı olmadığını gösteren dönemine damga vurmuş bir romandır.

18. yy’de temel yazın türü haline gelen roman büyük kitlelere ulaşmak için en iyi araç olarak görülüyor ve insanlar tarafından da ilgi görüyordu. Bu fırsattan yararlanmak isteyen maddi kaygılı, ciddiyetsiz yazarların da ortalıkta cirit atması çok normal. Edebiyatın ciddi bir iş olduğunu düşünen yazarlar bu harekete karşı kalemleriyle gerçek okuru bulmayı hedeflemeye başladılar. Okurla diyalog halinde olan Don Kişot yazıldığı dönemden sonra da diğer dönemler için ayna olmuş, arkasından gelen bazı yazarlar da bu doğrultuda ilerlemeyi denemişler. Tristram Shandy de okura büyük görevler yükleyen bir roman. Daha ilk sayfasından itibaren sizi dikkatli olmanız için uyarıyor Sterne. Yeri geldiğinde sizi azarlıyor, yeri geliyor önceki bölümü okuyup gelmenizi istiyor. Bu gibi şeyler okura görev yükleme açısından gayet başarılı bana göre. Bilgi yoğunluğu, felsefi tartışmalarla ilerleyen kitap son bölümlere doğru hayatı içine alan bir doğrultuda ilerliyor. Sterne okuruyla oyun oynamayı, yazma sürecine onu da katmayı seviyor. Sayfa 55 karşınıza simsiyah bir sayfa çıkıyor, sayfa 235 siyah beyaz bir mermer resim çıkıyor. Bu iki sayfayı oraya koymak ilişkili olduğu şeyi düşününce çok dâhiyane bir fikir. Tabii onların ne anlama geldiğini söylemiyor yazar, ben de söylemeyeceğim. Bu oyun kısmıydı. Bir de okuru yazma sürecine dâhil etme var. Sterne âşık olan bir karakterinin, âşık olduğu kişiyi sizin tasvir etmeniz için bir sayfayı boş bırakmış. Ve bir boşlukta okurun ona yaratıcı bir küfür etmesi için bırakılmış. Bunun gibi şeyler o dönemde büyük ilgi görmüş, Sterne’in haklı ününü duyurmuştur. Bu kitap için kendinizi hazır hissettiğinizde hemen okumaya başlayın. Eminim okur hayatınıza farklı bir bakış sağlayacaktır.

2- Sterne sürekli asıl olaydan uzaklaşarak farklı olaylara zaman mekân gözetmeksizin değinerek, benzersiz yazım biçimi ile bize hayatın aslında araya giren olaylardan, geri ileri gidip gelmelerden ibaret olduğunu gösteriyor.

Yukardaki yazıda size kitabın yazılış biçimini göstermeye çalışmıştım. Gayet de benziyor. Anlatıcımız Tristram nasıl peydahlanacağını anlatmak istiyor, tıpkı benim bu kitabı nasıl okumaya karar verdiğimi anlatmak istemem gibi, ama ilk yüz sayfa bırakın nasıl doğduğunu bahsi geçmiyor. Daldan dala atlayarak asıl anlatacağı şeyi geciktiriyor. Milan Kundera Roman Sanatı kitabında şöyle diyor: “Sanatta biçim hep biçimden daha fazla bir şeydir. Her roman şu soruya iyi kötü bir cevap sunar: İnsanın varoluşu nedir ve şiirselliği nerede yatar?...Sterne’in romanında alttan alta verilen yanıt farklıdır: Ona göre şiir olayda değil olayın kesintiye uğramasındadır.” Kundera’nın söylediği gibi Tristram Shandy biçimiyle hayatın asıl yapısını gösteriyor.

3- Kitap 3 ana karakter üzerine kuruluyor. Nasıl peydahlandığını anlatmak isteyen oğul Tristram Shandy, sözcüklerin ucunda yaşayan Walter Shandy, eşyaların sağrısında bocalayan Toby Amcam.

Tristram kendisinden çok başkalarını anlatmayı seviyor. Kitapta en çok konuşan, konuşturulan kişiler baba Shandy ve Toby Amcam. Sterne sözcüklerin, düşüncelerin dünyası ve eşyanın dünyasında yaşayan bu iki karakterle sözcük-nesne ilişkisini değerlendiriyor. Baba Shandy sözcüklerle çok uğraşıyor bu da onun takılıp kalmasına sebep oluyor. Toby Amcam daha garip bir adam. Savaşta yaşadıklarını iyi anlatmak için evin arkasına savaş sahnesi kurduruyor çünkü adam sözcüklere güvenmiyor. Haklı da. Karakterleri daha fazla anlatarak büyülerini kaçırmak istemiyorum.

4- Bu kitap hakkında en zor cevaplanacak soru ne anlatıyor sorusu. Bu kitap insanı, doğayı, felsefeyi, dini, hayatı içine alan ‘BÜYÜK HİKAYE’yi anlatıyor.

Okur dedik, biçim dedik, karakter dedik ama bu kitap ne anlatıyor gerçekten cevap vermek güç. Aklınıza ne gelirse kitapta onu görebilirsiniz. Orhan Pamuk önsözde konu için Tristram Shandy hayatın ta kendisini ele alıyor diyor. Hani araya sürekli farklı olayların girdiği hayatı. Ama şöyle bir rivayete kulak asmakta fayda var: Tolstoy’a Anne Karenina’da ne anlatıyorsun diye sormuşlar. Tolstoy da Anna Karenina’da ne anlattığımı açıklamak için size kitabı baştan sona okumam gerek, cevabını vermiş. Tristram Shandy’de ne anlatıldığını sadece ben kendim için söyleyebilirim. Siz ne anlattığını merak ediyorsanız okursunuz zaten.

Zamanınızı çok fazla çaldığımın farkındayım en başa bir kez daha dönüp bitiriyorum. Baştaki yazının kime ithaf edildiği çok çok basit bir hileyle belli oluyor. Ama tabii öyle olmasının bir açıklaması var. O açıklamada yazının içinde gizli. Güvercin ve Ziya geceleri konuştuğum roman kahramanlarından ikisiydi. Yazıda onları konuşturmak istedim. Zira Güvercin’i hiç konuşurken görmemiştik(Güvercin-Gölgesizler’den, Ziya-Heba’dan). Farklı bir kitap okudum tüm okuma düzenim bozuldu, okuyunca sizin de bozulması dileğiyle. Keyifli okumalar.