Geçen haftanın en beğenilenleri 12 Haziran 2017-18 Haziran 2017

1.
Hüseyin DEMİR, Bana İkimizi Anlat'ı inceledi.
17 Haz 01:52 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Bu Kitabı Sevgilisine Hediye Eden Biçare Zavallılara!!!

Bir kitabın daha sonuna geldik. Yine uzun zamandır kitaplığımda duran bir kitap. Bir kitabı aldığımda hemen açıp okumaya başlamam. Öncelikle kitaplığa okunacak kitapların arasına yerleştiririm. Okuma sırası geldiği zamanda hemen okumaya başlamam. Öncelikle en az 10 dakika kitabın dış yapı özelliklerini incelerim. Daha sonra kitap hakkında derin bir araştırma yapmaya başlarım. İnternette o kitap hakkında yazılmış ne varsa hepsini okurum.

“Ahmet Batman” ismini çok duymaya başlamıştım. Onun için elime geçen bir kitabını alıp okumayı düşündüm. Sadece yazar hakkında fikir sahibi olmak için kitabını okumak istiyordum. Neticede “Bana İkimizi Anlat” kitabı nasip oldu, alıp okumaya başladım. Okurken aklımda kitaba inceleme yazmak gibi bir fikir yoktu. Fakat araştırmalarım sonucu kitap hakkında yazılmış öyle şeyler gördüm ki artık inceleme yazmak benim için bir zorunluluk oldu. Genelde okuyan-okumayan herkes kitabı çok beğenmiş, bin türlü iltifat etmişti. Neticede kitap hakkında yazılanlara baktığım zaman okurlar kitabı yerden göğe sığdırmıyorlardı. Benim dikkatimi çeken, beni inceleme yazmaya iten sebep ise kitapla ilgili yazılan iki cümle oldu. Peki, nelerdi bunlar:
“Eğer âşıksanız ve aşksa inanıyorsanız bu kitabı okumalısınız.”
“Son dönemde bütün sevgililerin birbirine aşklarının ispatı olarak hediye ettikleri kitap.”

Yazılanlardan şunu anladım. Bu kitapta öyle güzel bir aşk hikâyesi anlatılıyor ki kişi de sevgilisine bunu hediye ederek aşkını ispatlıyor. Ya da âşıksanız aslında aşkın ne kadar güzel yaşandığını anlamak için kitabı okumamız gerekiyor.

Başladım okumaya. Netice aşkın ispatı olan kitap elimde… Okudum, okudum, okudum. Kitap bitti. Düşündüm normal bir zihin yapısına sahip bir insan neden bu kitabı sevgilisine hediye eder ki? Sonra aklıma geldi. Muhtemelen dedim bu cümleler reklam için yazılmış bir slogan, kimse gidip mal mal bunu sevgilisine hediye etmez. Sonra tekrar araştırmaya başladım…. Aaaaaa gerçekten insanlar sevdiklerine hediye etmişler. Şoke oldum. Dondum. Bir iki gün durağanlaştım. Peki, neden bunları yaşadım? Anlatayım efendim…

( Bu kısımdan sonraki bölümlerde metnin içeriği hakkında bilgi vardır.)

Kitabımız “Rüzgâr Beyefendi” ile “Yağmur Hanımın” o efsanevi aşklarını anlatıyor. Rüzgâr’ın ailesi gayet zengin bir aile… Yağmur onların komşuları. Rüzgâr çocukluktan Yağmur’a âşık. Yağmur Rüzgârı sevmiyor. Ama ona sürekli de umut veriyor. Bir ara Rüzgâr ile çıkmaya da başlıyor. Daha sonra Yağmur zengin bir erkek bulunca Rüzgâr’ı terk ediyor. Ama Rüzgâr deli gibi âşık olduğu için vazgeçmiyor. Yağmur aldatılıyor. Tekrar Rüzgâr’a dönüyor. Sonra bir daha Rüzgâr’ı bırakıyor. Bu baya böyle devam ediyor. Yağmur aldatıldıkça Rüzgâr’a dönüyor sonra yine terk ediyor. En son terk edilişinde Rüzgâr hayata küsüyor. Kendini dağlara taşlara vuruyor. Rüzgâr bu yüzden annesini kaybediyor. Bütün bunlara rağmen Yağmur, Rüzgâr’ı bir kere sormuyor bile. Kendine başka başka birilerini buluyor. Sonra Yağmur yine aldatılıyor. Yağmur’un babası iflas ediyor. En son yine baya bir zengin olan Rüzgâr’a dönüyor. Rüzgâr’da ona deli gibi sarılarak vuslata eriyor.

Bu nasıl devasa bir aşk hikâyesi anlamadım doğrusu. Bu Rüzgâr kadar geri zekâlı bir insan var mıdır gerçekten? Her seferinde terk edilmesine rağmen geri gelen kızı kabul edecek. Hatta son geldiğinde parası için geldiğini bile bile kabul edecek. Ben böyle birinin olduğunu düşünmüyorum. Böyle biri olsa da bile bu aşkın ispatı değil, geri zekâlı olmanın ispatıdır.

Şimdi gelgelelim bunu sevgilisine aşkının ispatı olarak hediye eden erkek ve kadın kardeşlerimize...

Ey Erkek Kardeşim, sen bunu sevgiline hediye ederek, bak canım gördüğün gibi ben zaten sana köpek gibi aşığım. Bana ne yaparsan yap zaten ömrüm boyunca seni bekleyeceğim. Git şimdi istediğin kadar beni aldat gel. Nasıl olsa bütün gençliğini başkalarının koynunda geçirsen de ben senin yaşlı haline de razıyım mı diyorsun?

Ey Kadın kardeşim, sen bu kitabı sevgiline hediye ederek bak sevgilim zaten seni kendime bağladım. Ben şimdi gidiyorum. Bütün gençliğimi zengin züppelerle harcayacağım. Yaşlı olduğum zamanlar geldiği vakitte senden daha zengin birini bulmazsam sana dönerim demek mi istiyorsun?

Ya Allah aşkına bu kitap nasıl aşkın ispatı oluyor?

Ben mi aşkı başından beri yanlış anladım?

Yoksa bu aşk mı başında beri yanlış bir şey miydi?

2.
Murat Sezgin, Harfler ve Notalar'ı inceledi.
18 Haz 01:40 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 9/10 puan

Hayatın üzerime üzerime estiği şu günlerde Hasan Ali Toptaş okumak beni gerçekten çok rahatlatıyor. Kurduğu cümleler, konuları anlatış biçimleri, ele avuca sığmaz hayal gücü ve kitaplarındaki melodilerle bunu başarıyor. Bu özelliklerinden sonra Toptaş’ın seni en çok etkileyen özelliği ne diye sorsalar kesinlikle ‘sesi’ derdim. Evet, onun buğulu sesi. Sesini adına çekilen Büyük Umutlar Belgeseli’nde duymuştum. Daha ilk anda bu sesin zihnimin derinliklerine kazınıp orda kendine bir yer edindiğini bilememişim. Daha doğrusu zınk diye orda kalmış da ben gelip geçici sanmışım. İşte sonra okuduğum her kelimesinde, cümlesinde, kitabında bu ses soğuk duvarlara çarparak harflere dönüştü sözgelimi, sonra odanın loş havasıyla birleşerek birer nota oldu kulaklarıma gümbür gümbür doldu. İşte böylesi bir sesin sahibini okumakla kendimi rahatlatıyorum.

Harfler ve Notalar’ı alıştığımız diğer Hasan Ali Toptaş kitaplarından ayıran en önemli nokta kitabın otobiyografik ve deneme tarzı yazılardan oluşması. Başından geçen olayları, anıları, sevdiği eser ve yazarları, arkadaşlarını, entelektüel birikimini kendi ağzından dinliyoruz. Bu da kitabın samimiliğine artı bir samimilik katmış bana göre. Gerçi, Hasan Ali Toptaş taşa yazsa yine okurum o ayrı bir şey. Belki bu kitabında kendine has bir melodiyle oluşturduğu cümlelerini göremiyoruz ya da savrula savrula gidip geldiğimiz diyarlar da yok ama kendini anlatmada, kendini kendine anlatmada, her zamanki başarısını gösteriyor Toptaş. Onun için ideal bir yazar tanıma kitabı Harfler ve Notalar. Anlatılacak o kadar çok şey var ki hangisini anlatsam çok zor karar verdim. Birkaçını anlatıp gerisini size bırakıyorum.

Kitabın en sevdiğim bölümü “Taşranın da Ötesinde” adlı kısımdı. Bu bölümde anlatılanları belgeselinde defalarca izlemiştim. Ama bunların yazıya dökülmüş halleri daha çok hoşuma gitti(Yazı, ses ve görüntüden daha mı etkili ne?). Hasan Ali Toptaş ismini ne zaman görsem ya da ne zaman duysam aklıma direk birbiriyle ilişkili üç şey gelecek: Aynalı lakabı, Halil Ahmet Amca ve Konuşan Katır kitabı. Bu üç şey belki de Toptaş’ı edebiyatımıza kazandıran en önemli etkendir. Bu olayı Toptaş’ın kendi sözleriyle kısaca özetlemek istiyorum: “İlkokul ikinci sınıfta başımın arkasında bir yara çıktı ve hastanede tedavi gördüm. Tedavi sonrasında yaranın olduğu yerdeki saçlar bir daha çıkmadı. Duvarların ve insanların yanından yürürken kelleşmiş olan yerin onların üstlerinde ışıl ışıl yansıdığını düşünüp çok utanırdım. Ve bir gün bunu fark eden bir çocuk bana –Aaa, aynalı geliyor, diye bağırdı. Bu cümle beni hem çok üzdü hem de kaderimi değiştiren cümle oldu. Çünkü onu sadece kasaba değil tüm dünya duymuştu. O zamanlarda Denizli’den kasabaya Halil Ahmet Amca diye biri geldi. Denizli’den çocuklar için kitap getiriyordu. Ben de ilk kitabımı ondan aldım. Kitabın ismi Konuşan Katır’dı. Utanıyordum o yara yüzünden ve nereye saklanacağımı bilmiyordum. Bu kitap bana saklanacağım yerin kelimelerin yeri olduğunu gösterdi,” diyor Toptaş. Ben burada Toptaş’a eserleri için değil de bir nevi onun yazmasına yol açan lakap takan çocuğa ve Halil Ahmet Amca’ya yürekten teşekkür etmek istiyorum. Belki onlar olmasa edebiyatımızda da Hasan Ali Toptaş diye birisi olmayacaktı. Bu olayı Hasan Ali Toptaş okumak isteyen herkese anlatacağım. Dinle, bir yara ve bir kitap insanı nasıl evirip çeviriyor bak da örnek al, diyeceğim.

Toptaş’ın örnek aldığı ve etkilendiği yazar ve kitaplardan da kısaca bahsetmek istiyorum. İlk okuduğu kitabın Konuşan Katır olduğunu söylemiştim. Ondan sonra Kemalettin Tuğcu ve Bekir Yıldız gibi yazarları okumuş. Ve git gide kitaplarla kendini bütünleştirmiş. Bu kitaplardan biri de adını en çok duyduğumuz Tristram Shandy adlı kitap. Bu kitap konulardan sapmalarıyla ünlü imiş. Tabii ki ben de hemen listeme aldım. Toptaş’ın ayrı bir bölümde ele aldığı yazarlardan biri de E. M. Cioran. Toptaş, “Cioran okumak her daim iyidir, çünkü onu okuduğunuzda kendinizi kötü hissedersiniz,” diyor. Gerçekten de öyle. Yarım yamalak okuduğum ender kitaplardan biri de olsa Çürümenin Kitabı’nı okurken Cioran’ın bu tarzda bir yazar olduğunu hissetmiştim. Ve Toptaş sayesinde Çürümenin Kitabı’nı tekrar okuyacaklarım arasına aldım. Bahsedecek o kadar çok eser ve yazar var ki ama ben son olarak Toptaş’ın Kafka hayranlığından bahsetmek istiyorum. Biliyorsunuz kendisine Doğunun Kafkası deniliyor. Toptaş Kafka’nın hikayelerini defalarca okuduğunu ve aklına ne zaman eserse açıp tekrar okuduğunu söylüyor. Herhalde hiçbir hikayeye Kafka’nın Hikayeler’ini değişmez Toptaş. Kitapta Proust, Borges, Joyce, Kundera gibi bir sürü yazarın ismi geçiyor. Hepsini listeledim.

Toptaş’ın kitaplarında en dikkat ettiği şeyin kurduğu cümleler olduğunu Harfler ve Notalar adlı bölümü okuyunca iyice düşünmeye başladım. Bir söyleşisinde cümleler üzerinde çok çalıştığını, eksik bir şey hissettiği anda cümleyi tekrar baştan oluşturduğunu söylüyordu. Bu kitapta da bir cümle yazmanın aynı zamanda bir beste yapmaya benzediğini, kitabın altında yatan ritim duygusunu hissedemeyince o kitapta bir şeylerin eksik olduğunu anlatıyor. Toptaş okuyanlar, özellikle ilk kelimeden itibaren başlayan ahengin cümle boyunca devam ettiğini bilirler. Bunun en önemli örneği bir cümlenin neredeyse bir sayfayı kapladığı Bin Hüzünlü Haz kitabı bana göre. Orada Toptaş cümleleriyle Alâeddin’i mi arıyordu yoksa cümlelerin içinde bilinçli mi kayboluyordu kişiye göre değişir tabii.

Sanırım uzun bir yazı oldu. Ama söz konusu Toptaş olunca akan sular buz tutuyor benim için. Kütüphaneme tekrar tekrar okuyacağım bir kitap ekledim. Bir insanı dışardan ne kadar tanıyabilirseniz Harfler ve Notalar ile Toptaş’ı dışardan o kadar tanımış oldum. Kitap gerçekten bana gerek Toptaş gerek de farklı eserler, yazarlar hakkında çok şey kattı. Öyle ki gidip Konuşan Katır, Köyünü Unutan Adam, Sahipsizler, Kaçakçı Şahan, Reşo Ağa, Don Kişot, Ulysses gibi kitapları aldım. Ve ilerde çokça işime yarayacak uzun bir liste çıkardım kitaptan. Çok çok uzun onun için buraya yazmadım. İsteyen olursa atarım kendisine. Elimde diğer kitapları mevcut ama sırada hangisine başlayacağım bilmiyorum. Öneri kısmına gelirsek bu kitabı hemen okumayın, şöyle belli başlı eserlerini okuduktan sonra okuyun ki ne büyük yazarmış yahu şu Hasan Ali Toptaş deyin. Bana gelince üstüme örtecek yorgan bulamasam Toptaş’ın kitaplarını üstüme örter uyurum, öyle bir Hasan Ali Toptaş işte. Bir inceleme de böylece bitti. Kitapla kalın…

3.
sueda reyyan, Açıklamalı Kur'an-ı Kerim Meali'yi inceledi.
 15 Haz 17:17 · Kitabı okuyor · Puan vermedi

Kuran-ı Kerim hakkında kapsamlı, ilmi ya da ayrıntılı bir inceleme yapabilecek değilim, sadece belki de Kuran’ı yaşama ve anlama yolunda aynı yolun yolcuları ile hasbihal edip, okuma sürecinde düşündüklerimi paylaşmak niyetim.

Kuran-ı Kerim rehberliğinde yaşamaya başladığı ilk yıllarda; her inanan müslümanın kendince Kuran ayetlerini tefekkür edip notlar aldığı, şahsi Kuran günlüklerinin olduğunu düşünürmüş Münib Engin Noyan. Kuran Günlüğü isimli kitabının satırlarını çizerken kendimce planlar yapmıştım Kuran okumalarım adına. Yaklaşık 10-15 yıl önce…

İtiraf etmem gerekir ki, ben ilk defa Kuran Mealini tam olarak bu yaşımda bitirdim. Okul, sınavlar, sınav sonuçları, iş, evlilik, çocuk, nöbetler, hırslar, kavgalar, kararlar, pişmanlıklar, yıldönümleri, kutlamalar, hastalıklar, başarılar, hüsranlar, kırgınlıklar, sofralar, geziler, tatiller, fotoğraflar….Evet kararımdan 15 yıl geçmiş!!!!

VE kendi Kuran Günlüğü’mün ilk sayfasına kocaman harflerle ilk not ettiğim ayet :
ANKEBÛT-64: Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka birşey değildir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı!!!

Karar verdim bu Ramazan ayında Kuran mealini bitireceğim diye. Kendi kısıtlı aklımla planlar yaptım. Masamı boşalttım, bembeyaz defterim, en sevdiğim kalemim. Not kağıtlarım. Dünyanın sükut ettiği ve Kuran-ı Kerim’in de OKUMAYI tavsiye ettiği gece saatlerini -sahura kadar- okumaya ayırdım. Kendimce hayaller kurdum ‘’Yürüyen Kuran’’ olma yolunda . Önce ayeti okuyacak, sonra tüm gün tefekkür edip, ameli hayatıma geçirecektim. Sureleri iniş sırasına göre, önce mealini sonra Arapçasını takip ederek okumaya başladım. Arapça kelimelere yakınlığım da vardı biraz. Ama olmadı. Mealdeki açıklamalar zihnimdeki kelimelerin sınırlarını pekiştirdi sanki ve ben Arapça okurken o manevi lezzeti alamadım. Sonrasında hiç bir şey düşünmeden, hiçbir hesabın bu kelamın nurunu perdelemesine izin vermeden teslimiyetle Arapçasını okudum, sonra mealini. Gene eksikti sanki. Olması gereken meal değil de tefsir kuşkusuz…. (Tefsir önerileri olan okurlar paylaşırsa çok sevinirim:)

Mantıken aldığım kararlardan biri de, bilimle ilgili ayet açıklamalarını hızlı geçmekti. Sanki imanla ilgili tüm basamakları aşmışım da geriye uyulacak farz ve kurallar kalmış. Vakit de kısıtlı…. Bilinç altı bu gibi ayetleri kıyasen daha hızlı geçerken bir de baktım ki Kuran’ın büyük kısmı bu sorgulamalar. Gökyüzünü tefekkür etmez misiniz? Ayı? Semayı? Yeryüzünü? Deveyi? Balarısını? Denizlerde yüzen gemileri?? Örümceği??… Ta ki -karadelikle- ilgili ayete kadar. O ayette durdum. Beynim durdu. Hazmetmek için 2 gün hiç elime alamadım. Ve yanlış yapıyorum dedim. Birkaç akşam iftar dönüşünde ayetin ifadesiyle - gökyüzünün süsü olan- yıldızlara ( görebildiğim kadar) ve AY’ a baktım. Sonra alışkanlık oldu AY a bakmak. Namaz kılmak gibi?? Kalbim bile farklı attı yemin ederim. ‘İman edip güzel amel işleyenler’ diye hep peşi sıra zikredilmiş ya ayetlerde. Amelin dereceleri varsa, imanın da dereceleri var ki, imanı artıran da tefekkürse hep eksik okumuşum ben:(
Dün aldatmaca dünyanın medeni yeni tapınakları olan alışveriş merkezinde can havliyle oyalanıp, alışveriş yaparken; küçük fosforlu oyuncak yıldızlar ve ay gördüm rafta çocuklar için..Semanın süsleri yapmacık da olsa zihinlerini süslesinler biraz diye yapıştırdım odalarının tavanına. Bir de teleskop ekledim alınacaklar listeme:)
…..
İlk günlerde inanılmaz huzur…Nebül almış KOAH hastası gibi, soluduğum hava bile açıldı, açıldı… Not üstüne notlar..

Buzdolabına yapıştırdığım ….’’ Ve o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz!’’ Tekasür -8 ayeti…

Sınava hazırlandığım kitaplarımla dolu masamın karşısına astığım…- ‘’ALAK-5 İnsana bilmediklerini öğreten O’dur!’’ ayeti…-

Yatağımın yanındaki duvara yapıştırdığım sabah akşam göreceğim- ‘’ Eyvah’’ der…Keşke bu hayat için bir hazırlık yapsaydım!’’ Fecr-24 ayeti…-

Sonra fark ettim ki ne çok tekrar. Geçmiş kavimlerin akıbeti ve kıssası o kadar çok tekrar ediliyor ki.. Neredeyse her surede hatta benzer ayetlerle. En çok zikredileni de FİRAVUNN!!! Sonra korktum aynı kelamı ezber eden, ‘’Benim kim olduğumu biliyor musun’’ zikrini tekrar edip, gönlünde ilahlığını ilan etmiş ahirzaman firavunlarından. ‘’ BANA bütün servetim benim bilgim sayesinde verildi’’ deyip de BİR verenin olduğunu kabul ederken enaniyet putuyla kafirlerden yazılan KARUN’ un kıssasını okurken, ‘’benim sayemde’’ diye bağıran nefsimden korktum…

Sonra gönlüme su serpildi, ferahladım. Çok tekrarlardan biri de Ahiret terazisinde kimseye zerre haksızlığın yapılmayacağı idi. Hardal tanesi diyor ya …Merak ettim baktım google görsellerden hardal tanesine. Zerre şer zerre iyiliğin karşılığının verileceği sözünden daha büyük söz var mı ki insanlık için?? Sadece bu vaad bile benim ruhuma yetti ahiret inancı için. Ve tekrarlıyor defalarca ’’ sinelerinizde saklı olanı BİLİR’’ diye. Etrafındaki insancıklara feryat figan derdini anlatamazken, gönlündekini, dile dökülmeden bilen…Ne güzel yakınlık Rabbim…

Bir de ahiret sahneleri!!! Eyvahhh diyen hüsran ehli. Nasıl bir tasvir o pişmanlık anını. Tüm cezalardan evladır bence o anki hissiyat. Ceza tasvirinden öte pişmanlık ifadelerinde kaldım, cehenneme geçemedim desem??

Bir de sevinenler güruhu.. Defteri sağdan verilenler.. Allah’ ın selamının gönderildiği.. Esenlik ehli…Ve ne de çok geçiyor altından ırmaklar akan cennet tasvirleri…

Namazın ardından zekat … Namaz devamında zekat..namaz zekat , namaz zekat…Ben zekatı ne kadar küçük görmüşüm ki? Ayette bile peş peşe ve her surede.
Ve sadece namaz değil.. DOSDOĞRU namaz kılanlar … namazını DOSDOĞRU eda edenler… kıldığı namazdan habersizler???..

Sabırda ve merhamette yarışanlar…

Çokça şükredip çokça sabredenlere açılacak olan Kuran’ın hikmetleri??..

Ne çok zulüm kelimesi…Farklı anlamları da var muhtemel?? Kula zulüm, yaratılana zulüm, hakikatlere zulüm??

Veeeee … Sahih mi bilmiyorum bir hadisinde Efendimiz (sav) diyor ya ‘’ Herşeyin bir arusu (süsü) vardır, Kuran’ın süsü de Rahman Suresidir . ’’ İşte gönlümün Suresi de Rahman Suresi galiba..:)
‘’Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkar edersiniz??’’ hitabıyla nimetleri düşünürken kaybolursunuz başka alemlerde o güzelim okunuşuyla… Ben dinlerken bile heyecanlanıyorum bu kadar nimetlerin muhatabı olarak...

Ama sonra… Asrın salgını, tedavisi zor ülfet hastalığı geldi yapıştı algılarıma. Oyun ve aldatmaca olan dünya peşimde dört nala. Malum mantıken bu Ramazanda bitirmem lazım MEALİ… Ayetler sadece okuma düzeyine indi dünyamda…Seneler içinde inen Kuran-ı Kerim’i bir ayda anlamaya çalışma ukalalığında deryada boğuldum :( Bu sefer yeni kararlar aldım. Yavaş yavaş, sindire sindire -ama devamlı- Kuran Tefsiri okumaya…Bir on beş yıl daha geçmez inşallah.

Bitirirken belki de Kuran-ı Kerim’in indiği Kadir gecesidir bu gece ve duam kabul olur. Efendimizin (sav) duasıyla bitirsem; ‘’ RABBİM Kuran’ı kalbimizin baharı eyle’’…

AMİN..

4.
Mathemazel, Alice Harikalar Diyarında ve Aynadan İçeri'yi inceledi.
 16 Haz 06:31 · Kitabı okudu · 5 günde · 9/10 puan

Bu dünyanın karanlık yüzünde kalmak mı, yoksa tavşan deliğinden yuvarlanmak ve aynanın öteki tarafındaki hayata bakmak mı?

Yazar bize bir yol gösteriyor aslında Alice' yi harikalar ülkesine gönderirken.

Dünyada olup bitenler mi saçmalık, yoksa rüyalarımız mı? Hangisinde yaşamak daha mutlu yapar bizi? Belki de saçma olanı görünce yaşadığımız dünyanın kurallarının da üst seviye saçma olduğuna karar verebiliriz.

Bazen çingenelere özenirim. Hayatı hiç ciddiye almazlar. Ayaklarında ayakkabının olmaması, sırtlarındaki kıyafetlerin uyumsuzluğu, eller ve ayaklarının kirliliği... Bunlar hiç onları rahatsız etmez. Üstelik çöplüğü karıştırırkenki rahatlığı hazinesindeki altınını sayan bir sultanınki kadar özgüven gösterisidir. Onlar harikalar ülkesine giden yolu keşfetmişlerdir belki.

Peki biz ne yaparız küçücük yavrumuz otobüste şarkı söylerken, bize sorular sorarken etraftaki o ok gibi acıtan "Şu çocuğu sustursana!" bakışlarını söndürmek için "Aman rahatsız edeceğiz." endişesiyle kendi evladımızın neşesini, hayallerini, harikalar diyarını söndürüveririz ellerimizle.
Onları eğitim almaları için buz gibi okullarda okuturuz en baştan. Matematiği iyi olmalı mutlaka.Testlerden hep iyi sonuçlar çıkmalı. Zeki olamasa da zeki olma rolü pekala yapabilmeli. Oyun çağlarında ödevlerle boğuşmalı. Zirve olabilmek için ezmeyi öğrenmeli. Ezilmemek için yanlış yapsa bile asla yanlış yaptığını hissetirmemeli, hissetmemeli.

Yanlış anlaşılmasın eğitiyoruz derken nasıl eğitiyoruz? Hayal kurmalarına bile fırsat tanımadığımız çocuklarımızın gelecekte vereceği kararlar acaba kendi istekleri mi olacak, yoksa toplumun dayattıkları mı?

Lütfen! Bırakalım hayallerinde mutlu olsunlar. Ama uyanıp gerçek dünyayı gördüklerinde şoka uğramasınlar. Onları şoka uğratan biz büyükler bunun hesabını zor öderiz.

Kitabın son cümleleri bir mektup. İzninizle paylaşmak istiyorum:

"SEVGİLİ ÇOCUK... Benim de bütün kalbimle dilediğim gibi, sana mutlu bir Paskalya dilemesinden pek hoşnut kalacağın bir arkadaşından, tanıdığın bildiğin gerçek bir arkadaşından gelen gerçek bir mektubu okuduğunu hayal etmeye çalış lütfen şu an.
Bir yaz sabahı kuş cıvıltıları ve açık bırakılan pencereden içeriye doğru esen tatlı bir meltemle uyandığımız andaki o enfes düşsel duyguyu bilir misin?.. Ya gözlerin yarı kapalı tembel tembel öylece yere uzandığında dans eden yeşil dalları, altın ışıkta usulca dalgalanan suları rüyadaymışçasına yaşadığın o anki duyguyu? Tıpkı güzel bir resim ya da şiirde olduğu gibi insanın gözünden yaş getirten hüzne çok yakın bir zevktir bu. Perdeni açan anneciğinin o yumuşacık elleri ve artık uyanmanı isteyen o yumuşacık sesi değil de nedir ki bu? Kalkmak ve gün ışığıyla beraber, her yer karanlıkken gördüğün ve seni korkutan o kötü rüyaları unutmak... sana bu güzel güneşi gönderen o görünmez Arkadaş’a teşekkür için kalkıp diz çökmek ve başka bir güzel güne kavuşmak değil midir bu?

Bunlar, Alice gibi masallar yazan birinin ağzından çıkan çok tuhaf laflar, değil mi? Bu, bir saçmalıklar kitabı için çok tuhaf bir mektup, değil mi? Belki de öyle. Kimbilir belki de birileri beni ciddi ve şen şakrak şeyleri birbirine karıştırmakla suçlayabilir; kimileri de gülümseyip kilisede, Pazar günleri dışında böyle ciddi şeylerin konuşulmasını tuhaf karşılayabilirler; fakat sanırım... yok aslında eminim... bazı çocuklar da, benim yazdığım ruh hali içinde tatlı tatlı, seve seve okuyacaklardır bunu.

Çünkü inanmıyorum ki Tanrı bizden yaşamı ikiye bölmemizi istesin... Pazar günleri gelince ciddi bir yüz ifadesi takınmak, hafta içindeyse Tanrı’dan o kadar söz etmenin uygunsuz olduğunu düşünmek. Sanıyor musunuz ki o sadece diz çöküp yakaranları görür ve duyar... ve gün ışığında zıplayıp duran kuzuları görmek, samanların içinde yuvarlanıp duran çocukların seslerini işitmek hoşuna gitmez? Hiç kuşku yok ki çocukların o masum kahkahaları, Tanrı’nın kulaklarında kimi ‘görkemli katedrallerin loş dini ışıklarından’ yükselip gelen o en yüce ilahiler kadar tatlıdır.
O çok sevdiğim çocuklar için yazılmış kitaplara, o masum ve yararlı eğlence hâzinesine katkım olsun diye bir şey yazdıysam, ileride, gölgeler vadisinden yürüyüp geçme sırası bana geldiğinde, kesinlikle utanç ve üzüntü duymaksızın dönüp bakmayı umabileceğim bir şeydir bu (yaşamın ne kadarı böyle anılabilirse!).

Bu Paskalya güneşi, sevgili çocuk, senin üzerine doğacak ve ‘yaşamı her bir uzvunda’ hissedecek, kendini bir an önce dışarı atıp taze sabah havasını içine çekmek isteyeceksin... güçten düşüp, saçların aklaşmadan, yorgun argın iki büklüm dışarıya, son bir kez daha güneşe çıkma vaktin gelmeden böyle daha birçok Paskalya göreceksin... fakat şimdi bile bazen ‘Doğruluk Güneşi’nin kanatlarındaki şifa ile beraber doğacağı’ o yüce sabahı düşünmek güzel.

Bir gün bundan daha parlak bir şafağı görecek olman, hiç kuşkusuz şu anki sevincinin azalmasını gerektirmez... o gün ki, dans eden ağaçlardan ya da usulca dalgalanan sulardan çok daha güzel görüntülerle karşılaşacaksın... perdelerini melek eller açacak ve sevgi dolu annenin ağzından çıkanlardan bile daha tatlı sesler seni yeni ve görkemli bir güne uyandıracak... ve bütün bu üzüntüler, günahlar, şu küçük dünyadaki karanlık yaşamlar artık geçmişte kalan bir gecenin düşleri gibi unutulacak!

Seni seven arkadaşın,
Lewis Carroll
Paskalya, 1876"
Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim.

5.
Rogojin, Sıradaki Sensin'i inceledi.
 18 Haz 12:11 · Kitabı okudu · 30 günde · Beğendi · Puan vermedi

John Katzenbach'ın Koridor Yayınevi tarafından Türkçeye kazandırılan ilk eseri aynı zamanda yazarın ilk başyapıtıydı: Psikoanalist, benim de en sevdiğim eserlerden biri. Günün birinde gizli bir düşmanı tarafından elinden onu toplumda kendisi yapan bütün ünvan, statü, isim ve etiketleri alınan bir psikiyatristi anlatıyordu kitap. Baş karakterimiz kimliğini kaybederken dibe vuruyor ve ardından kendine yepyeni bir kimlik inşa ediyordu, ama bu yeni kimlik elli küsur yıldır tanıyageldiği kendisinden bambaşka birisi yapıyordu onu, böylece kitap bir kendini tanıma sürecine, kimlik inşasına dönüşüyordu.

Katzenbach'in diğer kitabı Tabu'da da kimlik meselesini dert edindiğini görüyoruz: bu sefer bir ailenin genç kızını kafaya takan bir takipçi söz konusuydu. Sıradaki Sensin'de de kimlik meselesi yine ön plânda. Cinayetlerini Vietnam'daki cinayetlere paralel olarak işleyen, ama bir yandan bir gazeteci ile bağlantı kurarak insanlara öldürmenin, gerçeği öğrenememenin, belirsizliğin heyecanını ve sıkıntısını yaşatan bir katil söz konusu. Olaylar bütün polisiye kitaplardakine benzer bir şekilde sürse bile, yazarın bu sefer bir insanın değil bir şehrin bozulan psikolojisini vermeye odaklandığını görüyoruz; çünkü yazar defalarca şehirden insanların seri cinayetler karşısında ne gibi tepkiler verdiğini, duygusal reaksiyonlarını veriyor, ısrarla bize oradan bakmaya çalışın diyor. Böylece bu cinayetlerin aslında politik imalar ve mesajlar içeren bir öz taşıdığına dikkat çekiyor yazar: devletler kendi politik hedefleri uğruna başka ülkeleri işgal edip o ülke vatandaşlarını rahatça öldürüyorsa ve buna suç denmiyorsa, bir insanın diğer insanları ben zaten öldürmek için yetiştirildim diyerek politik amaçlarla ve hiç acımadan öldürmesine neden suç deniyor diye bir mantık yürütülüyor. Toplumsal olarak onaylanan öldürme biçimleri gerçeği değiştirmiyorsa, neden o suç değilken bu suç?

Sıradaki Sensin, Katzenbach'ın bir başka başyapıtı; kitabın tamamına yayılan o kesif, koyu, karanlık atmosfer hiç değişmiyor. Tipik gerilim kitaplarında karşımıza çıkan ucuz gerilim ya da korku ögeleri burada yok, zaten yazarın tarzı anlık heyecan yaratan olaylar değil, olayların ağır akışıyla zedelenen, hasar gören insan ruhları; insanların tepkileri, zorlanmaları. Bu anlamda bir kez daha dört dörtlük insan portreleriyle karşılaşıyoruz. Katzenbach yine ahlaki ve etik seçimleri suçla ilişkilendirerek kişisel seçimlerin- baş karakterimiz gazetecinin yaklaşımları, seçimleri- en önemli kaygısı ya da meselesi olduğunu gösteriyor. Gazetecinin katille yaptığı bütün telefon konuşmaları, cinayetlerin telefonda anlatıldığı bölümler, özellikle de yaşlı çiftin öldürülme süreci yazar açısından da kaleminin en zirveye çıktığı anlar oluyor. Kitabın finalinde ise karşımıza neredeyse nihilist, kapkaranlık bir son çıkıyor: insanların adını, soyadını, mesleğini, yaşadığı yeri bilsek de sosyal ve psikolojik geçmişleriyle ve yükleriyle beraber insanların bir muamma olduğunu söylüyor Katzenbach. Bakıp da görememek, görsek de anlayamamak gibi bir durum söz konusu. Ne veya kim olduğunu bilemeden bakakalmak, ama bir türlü emin olamamak, emin olamadığımız için elimizdeki etiketlerin, statülerin, bakış açılarının yavanlaştığı ya da yersiz kaldığı bir ortam. Böylece belki de yazar başka ülkelerde veya kendi ülkelerimizde işgallerle, savaşlarla, istilâlarla öldürülen ve isimleri ve hayatları hiç sayılmış nice insanı düşünmeye davet ediyor bizi.

Sıradaki Sensin, yazarın Psikoanalist adlı eserini bile geçebilecek düzeyde iyi bir gerilim kitabı. Herkese öneririm.

6.
Numan Kılınç, Aylak Adam'ı inceledi.
17 Haz 13:48 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Aylak aylak dolaşan bir adam size yaşamanın ne kadar basit bir şey olduğunu öğretebilir mi? İşte bu kitap bana tam olarak bunu öğretti. Adını, şanını bu sitede öğrendiğim bu kitabı okumak, beni bazen derin düşüncelerin sahili olmayan derinliklerine sürükledi. Bazen bu adam neden böyle yapıyor dedim kendi kendime. Bazen de hayata ederi kadar değeri verince böyle oluyor dedim. Düşüncelerim kimine göre doğru olabir, kimine göreyse çok saçma. Fakat C.'nin basit yaşadığı karmaşık hayatından ders almamak mümkün mü? Elbette değil. Mutlaka herkes birşeyler almıştır bu kitaptan. Kimisi salak bu adam demiştir, sevildiklerinin değerini bilmiyor. Kimisi de hayatı bayağı abartmış. Ancak, unutulmaması gereken bir şey var. Bizler, inandığımız şey kadar varız. Ve biliyorum ki: Mutlaka bir gün bulacağım onu.

7.
İbrahim PÜSKÜL (Hiçbir şey yok!), Kuşlar Yasına Gider'i inceledi.
18 Haz 21:44 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

İzmir’e iki yıl önce gelmiştim. Bu aynı zamanda benim büyük şehre ilk çıkışım sayılırdı. İzmir’den önce 8 ay Ankara’da yaşamıştım. Tabi ne kadar yaşamak denirse. Mesleğe yeni başlamıştık, yoğun eğitim temposu eğitimden arda kalan zamanda da yoğun çalışmalar. Başımı kaldıracak vaktim yoktu. Bunların yanında Eryaman da yaşamış olmamın da büyük etkisi vardı, yaşamış sayılmamam da. Eryaman başlı başına Ankara’dan ayrı bir yerdi. İzmir’e gelişimle ancak yaşadığımı hissetmeye başladım. Her ne kadar iş saatlerinde yoğun olsam da işlerden arda kalan zamanımı kendime ayırabiliyordum. O yıllarda bu kadar okuma eğilimimde yoktu, daha çok çevreyi tanımaya çalışıyordum. Elbette bu tanıma esnasında zamanımın çoğu dışarıda geçiyordu. Büyükşehir denilen yer çok kalabalıktı, çok fazla insan vardı. Ancak hiçbirisi birey değildi ya da herkes kendisi için bireydi, birbirleri için birer yabancıdan öte değillerdi. Bu da meslek hayatından öncesi köyde geçen bir birey olarak benim açımdan çok zordu. Köyde herkes herkes içindi. Hem başlı başına birer birey hem de diğer yaşayan insanlar açısından birer bireydiler. Herkes birbirinin akrabasıydı, eşiydi, dostuydu. Herkes hem eşit hem saygılı hem sevgiliydi. Büyükler büyüklük taslamazlar, küçüklükler küçüklüklerini bilirler, aynı zamanda da yaşıtı gibi herkes birbiriyle şakalaşabilir, sohbet edebilirdi. İzmir’deyse kimse kimseyi tanımıyordu, herkes birbirinin yanından geçip gidiyordu. Hiçbir bağları yoktu. Birey açısından doğadaki hayvanlardan, bitkilerden farksızlardı. Ben buraya ait değildim, olamazdım. Benim ait olduğum yer doğduğum yerdi. Ben köydeki o mikroorganizmanın bir parçasıydım. Bütünden kopmuş bir parça ne kadar yaşayabilirdi ya da bütün o parçasının boşluğunu doldurabilir miydi? İzmir’deki ilk yılımda defalarca köye gittim, ben oraya aittim. Oradayken tüm derdimi sıkıntımı unutuyordum. Şehre geldiğimde yenilenmiş gibiydim. Ancak bu yenilenme çok uzun sürmüyor, en kısa sürede yine köye gitmeden önceki stres yüklü halime dönüyordum. Bir yandan da şehir hayatına alışmaya başladığımın ve bu alışmayla beraber aitliğimin azaldığının farkındaydım. Şu an kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum. Ben artık ne köydeki mikroorganizmanın bir parçası ne de şehirdeki bir nesneyim. Ben arada sıkışık kalmış ölmüş bir hücreyim. Zehirlendim, mutasyona uğradım. Bu değişim neticesinde hiçbir yere uyumlu olmayan yeni bir hücre çıktı ortaya. Ne tamamen doğal ne tamamen yapay. Hiçbir ortama uyum sağlayamayan, sadece çeperine kapanıp kendisini yaşatmaya çalışan, tek doğal ortamı kendisi tarafından kendisine uyumlaştırılmış evi olan.

İşte Hasan Ali TOPTAŞ da bana bunları hissettirdi romanını okurken. O bir kustu ve zamanında yuvasından uçtu ancak ölümle döndü geriye. O muhteşem kalemi olan bir yazar. Bunu doğa tasvirlerinden ve o beyaz atı tasvir edişinde görüyoruz. Yalnız anne, babası ve doğa dışında ben bu romanda duygusal bir bağ göremedim. Sanki yazarda artık o mikroorganizmadan kopmuştu. Kendisini akrabalarına, eşine, dostuna uzak hissediyordu. Bir şehirli için köy doğa ve anne, babasıdır. Bir köylü içinse önemli olan toprak değil üzerinde yaşayan insanlardır. Romanda da daha çok doğa tasvirleri öne çıkıyordu. Hem de fazlasıyla.

Yalnız şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Hasan Ali Toptaş o üzeri tozla kaplanmış kelimeleri çok güzel kullanmış ve gün yüzüne çıkarmış. Kendisini yürekten kutluyorum, umarım böyle yazarlarımızın sayısı artar.

Herkese keyifli okumalar dilerim.

8.
fazi, Masumiyet Müzesi'ni inceledi.
12 Haz 15:55 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."
Derin, manalı, hafizalara kazınan bir cümle ile başlıyor Masumiyet Müzesi. Ama başlarken birçok hissi de beraberinde sunuyor okuyucuya...
On yıllık bir emek ve çalışmanın ürünü bu güzel eser. Kitap ile birlikte müze fikri de çok önceden düşünülmüş ve Orhan Pamuk bunun için çok sayıda müze gezmiş.
Kemal'in anlatımından okuduğumuz kitabın bazı bölümlerinde Orhan Pamuk da dahil oluyor hikayeye. Kemal ve çevresi ile olan anılarını kendi ağzından anlatıyor bizlere.
Yakın zamanda nişanlanacağı Sibel adında sevgilisi olan Kemal, bir butikte rastlıyor Füsun'a. Uzaktan akraba olmaları, yaşlarının farkı, bir ilişkisinin olması gibi nedenler engelleyemiyor hislerini ve Füsun'a sırılsıklam aşık oluyor Kemal. Dolu dizgin geçen Füsun'lu günlerin sonrasında, saplantıya dönüşen bir aşk kalıyor geriye.
Her görüşmede bir eşyasını çalıyor Füsun'un ve yılların sonunda Merhamet Apartmanı'ndaki o daire 'müzelik' eşyalarla dolup taşıyor. Kavuşma ümidini hiçbir zaman yitirmeyen Kemal, her geçen yıl daha da artan bir aşkla seviyor 'güzelini'.
Okurken bu kadar da olmaz Kemal, vazgeç artık dedirtti bana Masumiyet Müzesi. Aşk uğruna bunca şeye katlanılır mı? Bazı aşklar 'hastalıklı' boyutlara ulaşırsa hangi taraf daha çok üzülür? Kötü başlayan her şey kötü mü biter? Kararlar insanın hayatını ne ölçüde değiştirir? Okuyan birçok kişi bu soruları sormuştur kendisine, inanıyorum. Bu nedenle sadece bir aşk hikayesi değildir Masumiyet Müzesi.
"Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım."
Tüm o sayfalardaki duyguları, aşkı, çaresizliği, pişmanlığı anlatan tek bir cümle ile sonlanıyor Masumiyet Müzesi ve üzüyor bizleri.
1999 yılında müze yapma düşüncesi ile bir bina satın almış Orhan Pamuk. Ve kitapta Füsun'un oturduğu ev adresini verirken bu binanın adresini kullanmış. Füsun'un düşürdüğü kelebek figürlü küpeyi de müzenin logosuna taşımış. Füsun'u ziyaretlerinden topladığı 4213 adet sigara izmaritini, giydiklerini, takıları, mendili her şeyi biriktirmiş Kemal ve müzede hepsi sergileniyormuş. Mutlaka ziyaret edeceğim bir müze olacak Masumiyet Müzesi.
Yorumlarda, okuyanların sıkıldıklarını gördüm. Ancak tasvirler, açıklamalar renk veriyor kitaba bence. Devam edip, ilerledikçe okuduğuza pişman olmayacağınızı göreceksiniz.

9.
İbrahim PÜSKÜL (Hiçbir şey yok!), Gecenin Sonuna Yolculuk'u inceledi.
14 Haz 20:34 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bu aralar iyi sardım anlatılara. Ayrı bir keyif verir oldular bana. Elbette bunda Pesso’nın etkisi büyük. Farklı bir şey bu anlatı. Kurgu gibi değil. En azından benim açımdan değil. Bu mesele daha çok kişisel. Hani kurgu çok sevdiğiniz birisiyle gezip. tozup vakti geçirmekse; anlatı oturup sohbet etmek. Benim tercihimse elbette her zaman sohbet etmekten yana. İşte bu arkadaşlardan birisi de Celine. Yalnız bu pek arkadaş olunacak bir adam değil. Hani ebeveynlerimiz küçükken uyarırlardı ya, gitme çocuğum onun yanına, Celine’ de öyle bir arkadaş. Ben ise yine haşare çocuk, isyankar, kim ne derse tam tersini yapanlardan.

Elbette bizi bu zararlı arkadaşlarla da birileri tanıştırıyor, gidip kendimiz bulmuyoruz ya. Ben evden bile doğru düzgün çıkmayan adamım bırakın yeni insanlarla tanışmayı . Beni de Kayra tanıştırdı bu adamla. Hani şu Hakan Günday’ın Kayrası ya da Kayra’nın Hakan Günday’ımı desem. Belki de en doğrusu hepsi Celine’in Bardemu’sundan çıktı demek. İşte şu takıntılı, zır deli, uğraşa uğraşa sonunda çılgınca çalışan zihnini öldüren Kayra, tutturmuş bir Celine Celine gidiyor. Ben pek severim bu Kayrayı, dedim ya tehlikeli adamlar ayrı bir çekim oluşturuyor. Nerede tehlikeli adam varsa gidip buluyorum.

Bir dedim bakayım şu Celine’e, kimmiş kimin nesiymiş. Görseline bakmamla şok olmam bir oldu. Bazı insanlar vardır, bakışlarında karakterinin ruhunun izlerini yakalarsınız. Camus gibi, Dostoyevski gibi, Bukowski gibi. Bu adamda öyle. Yalnız biraz daha farklı, hayat belirtisi yok. Beden desen sanki ona ait değil, bir çul gibi üzerinde. Bakışlar dehşetten açılmış. Bir şeyler anlatıyor, anlatmak istiyor anlayabilene. Ben gördüm diyor kokmuş pis dünyanızı, lanet olsun diyor, daha bir çok şeyler. Biraz daha araştırdım, araştırdıkça da şaşkınlığım hat safhaya ulaştı. Ortalığı baya karıştırmış sağken, ölmesiyle de bu karışıklık dinmemiş hala devam ediyor. Ülkesi Fransa hala yazarı kabullenip kabullenmemekte kararsız. En önemli eseri Gecenin Sonuna Yolculuk. Beckett Samuel Beckett bu eser için İngilizce ve Fransızca yazılmış en büyük eser demiş, Bukowski son 2000 yılın en iyi eseri, Günday, hakkıyla okumak sünnettir. Daha bir çok önemli kişi, çok önemli tespitlerde bulunmuşlar eser için. Bir çok yazarı derinden etkilemiş, zaten eseri okuyanlar ön sözden kimleri ne kadar etkilediğini biliyorlar, eseri okumayanlarda bir zahmet biraz araştırıversinler. Bir şey daha var herhalde hepimizin dikkatini bu daha çok çekecek, kitabın el yazması 2001 yılında 12 milyon Frank’a satılmış. Sahi he kadar ediyor bu para, herhalde sadece 1 milyon Frank bile yeterdi bana.

Celine bir karakter yaratmış, Bardamu. Ferdinand Bardamu. Celine’in ismi de Ferdinand. Her halde bu adamın yarısı benim yarısı ise zihnim demiş ilk baştan. Eserin başında Bardamu bir dostuyla bir kafede sohbet ediyor, daha sohbetin başındayken birden savaş sirenleri çalıyor. Bir çoşku tüm çulsuzlar savaşa. Bu çoşkunun bitmesiyle kendinizi savaş meydanında buluyorsunuz. Durumu ne siz anlayabiliyorsunuz ne de Bardamu. Bir yerlerden ateş açılıyor, bakıyorsunuz Almanlar. Bu Almanlar niye ateş ediyorlar, ben severim oysa onları. Bir sürü Alman arkadaşım var, hepsiyle de aram iyidir. Ben ne yapıyorum burada, niye birbirimizi öldürmeye çalışıyoruz?? Herkes açlıktan kırılıyor, sakatlar, yaralılar, ölenler. Bir de rütbeliler var, onların baya bir rahatı yerinde. Güzel yiyorlar, güzel yerlerde yatıyorlar. Durumu anlayana kadar vuruldu Bardamu. Gerisin geriye hastaneye. Cephe gerisi baya güzel. Millet yiyip içmeye, birbirini düzmeye devam ediyor. Eğlence mekanları biraz yer altına kaymış sadece, her şey o kadar ulu orta değil. Bir de zenginliklerine zenginlik katanlar ve hiçbir şeyi yokken zengin olanlar var. Özellikle uyanık kadınlar bu bedenlerinden başka hiçbir şeyi yokken zengin olanlar.

Bunlara fazla dayanamıyor Bardamu, dayanamamaktan ziyade biraz da kaçma isteği var doğrudan Afrika’ya. Gittiği yer Afrika da Fransa’nın sömürgesi. Yönetenler Fransızlar, aynı zamanda sömürenler. Askeri rütbeliler her şeyi bu sömürgelerin. Özel şirketlerin yöneticisi, yargıçlar, valiler vs aklınıza ne geliyorsa. Her taraf pislik hem maddi hem manevi. Yolsuzluklar, vergiler, zencilere gösterilen tavırlar bir yandan; sıcak, hastalık, sivrisinekler diğer yandan. Pek fazla dayanamıyor buna. Hastalanıyor, hem de dağ başında. Hastalıktan gözü açılmıyor öldü ölecek. Yardımına zenciler koşuyor. Koymuşlar bir sedyeye taşıyorlar. Bardamu şaşkın, insan yemek geleneklerinde de var ama niye yemiyorlar. Gözünü açmasıyla kendini kürek çekerken bulması bir oluyor. Köle niyetine satmışlar. Sular çekilince karıncalar balıkları yer hesabı.

Kürek çekerken kendini Amerika da buluyor, New York. Ayakta şehir dimdik. Afrika ve Fransa da az buçuk anlam ifade eden Bardamu burada hiçbir şey. Her taraf gösteriş, reklam ve yapaylık. İnsanı rahat ettirecek her şey var ama parası olana. Ford’un fabrikasına giriyor işçi olarak. Benim biraz eğitimim var dedirtmiyorlar, onlara kafası çalışmayan adam lazım. Başlıyor çalışmaya elbette pek fazla dayanamıyor. Dayanılacak gibi değil. Her taraf makine gürültüsü. Bir yolunu bulup buradan da kaçıyor.

Yine Fransa. Eğitimini tamamlayıp doktor diplomasını alıyor. Bundan sonraki hayatı biraz daha yavaş. Varoşlar, Fransa’nın pisliği özellikle sağlık sektörünün. Bardamu da doktor olduysa o sağlık sektörünü siz düşünün artık. İyice çöküyor, ölümü bekliyor. O bir tutunamayan, gezen gören ama dünya nerede olursan ol hep aynı. Hiçbir yerin hiçbir yerden farkı yok. Sadece çürümüşlüğün adı değişiyor. Avrupa bir zevk batağındayken, Afrika sömürge, Amerika sanayileşmenin batağında.

Olayı kurgusunu anlattık ama hani mesele bunlar değil. Bunlarda önemli ancak yazarı bu derece büyük yapacak unsurlar değil. Onun asıl özelliği uslubunda. O cümle kurgularının canına okumuş, altını üstüne getirmiş. Yüklem nerede özne nerede belli değil. Günday’ın Kinyas ve Kayra’sını okuyanlar ne demek istediğimi daha rahat anlarlar. Üslup, cümle kurgusu birebir aynı. Yazar kelimeleri seçerken genelde sokak ağzı kullanmış. Çevirmenin de notuna göre 300 yıl önce kullanılan kelimelermiş bunlar. Fransa da da bu yüzden bu kadar tartışma yaratıyormuş. Dünya üzerindeyken bir çok mesele de çok karışık konuşmalar yapmış ancak bir o kadar da Fransızcayı zenginleştirmiş. Bende de bazı kelimelere sempati uyandırmadı değil hani. Özelikle ‘işte o kadar’ ile ‘bu böyledir’ kelime gruplarına.

Benden bu kadar. Biraz yorduk sizi. Celine baya uzun bir zaman diliminde yazmış, çevirmen iki yılda çevirmiş, biz de inceleyip okuyuverelim. Bu arada okuyuverelim dediysek o kadar da kolay değil, kendine güvenen gelsin.

Herkese selam olsun.. Sağlıcakla..

10.
Hesna S., Dinle Küçük Adam'ı inceledi.
12 Haz 23:03 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Ben çok sevdim bu kitabı :)
Özellikle "sen" dili ile yazılması, ayrıca olaya etkileyicilik katıyor.
Daha önceden Erdal Öz'ün 'Yaralısın' kitabında karşılaşmıştım "sen" diliyle... Ama orada o dil sayesinde acıyı derinlerde hissediyordunuz, 'Dinle Küçük Adam'da ise aşağılanmayı hissediyorsunuz.
Peki kim bu küçük adamlar?
Aslında çevremizde, orda burda sürekli karşılaştığımız, iğreti duyduğumuz, aşağıladığımız, eleştirdiğimiz hatta zamanla onlara dönüştüğümüz insancıklar...
Geçmişten günümüze dünyayı savaş denilen kıyametlerin ortasına atan büyük adamları, tepemize çıkaran küçük adamlar...
Bilime karşı, tıbba karşı, çağdaşlığa karşı olan küçük insanlar...
Kitap okumak yerine maça gitmeyi tercih eden, hani o göbeğini kaşıyan adamlar...
Ahlaktan dem vurup da her kadına cinsel gözle bakan ve çocuk döven aşağılık insanlar...
Kendi varoluş benliğini tamamlayamamış tutsak bir hayatın içinde cebelleşip duran sıradan adamlar...
Kendini bir türlü geliştirememiş, yenilikçi anlayışa karşı, çok şey bildiğini sanıp aslında bilmedikleri bildiklerinden fazla olan insanlar...
Korkudan kabuğuna çekilmiş, sürekli mutluluk arayışı içinde olan ama özünde mutsuz insanlar...
Ne çemberin dışında ne de içinde olan, dünya üzerinde ne kadar olumsuz olay varsa onların oluşmasına sebep olan kalabalık yığınlar...
Kabahatin çoğunun kendisinde olduğu sessiz topluluklar...
Aşırı rahatsız oldunuz değil mi? Belki yer yer kendinizi buldunuz.
İşte tüm bu küçük adamlara aşağılayarak sesleniyor Wilhelm Reich... Sesleniyor ve artık silkinip kendimize gelmemizi istiyor.
Dönem dönem açılıp okunması gereken, kimlik oluşum sürecinde çocuklara okutulması gereken küçük bir felsefe kitabı 'Dinle Küçük Adam'... İnsanı yine insana anlatan bir deneme...
Artık herkesin üç maymunu oynadığı bir dünyada bu nasihatlari ne kadar dinleyebiliriz bilmiyorum ama dinlemeliyiz!

Dip Not: Sayfa aralarındaki illüstrasyonlara ayrıca bayıldım. Çok başarılıydı :)