Geçen haftanın en beğenilenleri 13 Şubat 2017-19 Şubat 2017

1.
Hüseyin DEMİR, Saftirik Greg'in Günlüğü 5 - Ama Bu Haksızlık!'ı inceledi.
 19 Şub 03:34 · Kitabı okudu · 3 günde · 2/10 puan

Bu kitabı çocuklarınızdan uzak tutmanızı şiddetle tavsiye ediyorum...

On beş günlük kısa bir tatilin ardından tekrar eğitim-öğretim dönemi başladı. Tatilde sıraya koyduğum baya bir kitabım vardı. Fakat bu süre çok kısa olduğundan kitaplarımı bitiremedim. Bu sürenin bana yetmemesi ve kitaplarımı okuyamama baya üzüldüm. Çünkü okulların açılmasıyla beraber bir yoğunluğun içine gireceğimi biliyordum. Öyle de oldu bu yoğunluktan dolayı inceleme yapmak istediğim çoğu kitaba inceleme yapamadım. Aynı zamanda okullar açılınca kendi listemdeki kitaplardan daha çok öğrenciler ile beraber okuduğumuz kitapları okuyacağımı biliyordum. Hep beraber sınıf kitaplığımızda olan kitapları, hem okul içindeki okuma saatlerimizde hem de çoğu zaman evde öğrenciler ile beraber okuyoruz.

Son dönemlerde hem kitap evlerinde hem de hemen hemen tüm öğrencilerde gördüğüm kitap “Saftirik” serisiydi. Kitap baştan beri bana soğuk ve itici geldi. Öğrencilerimede hiçbir zaman tavsiye etmedim. Geçen gün birçok öğrencide yine bu seriyi görünce ciddi anlamda bir merak sardı beni. Bu öğrencilerin bu kitabı bu kadar sevmesinin ne olabilirdi? Hemen o an en yakınımda bulunan Emre ile bu konuda biraz sohbet ettik. Emre de 6. Sınıf öğrencisi o da “Saftirik” serisinin bütün kitaplarını hemen hemen okumuş. Kalanları neden okumadın diye sorduğumda: “Hocam siz kızdıktan sonra onu okumayı bıraktım.” dedi. (Oysa ben kızmamıştım, sadece "ben tavsiye etmiyorum" demiştim. Bir öğrenciye okuduğu kitap için kızmak hayatta isteyeceğim en son şeydir herhalde.) Peki, nasıl buldun sorusunu kendisine yönlendirdiğimde şöyle bir cevap verdi. “Hocam hayatımda daha önce bu kadar eğlenceli bir kitap okumamıştım." Sonra kızlardan birkaç kişiye sorunca onlarda hem çok rahat okunduğunu hem de çok eğlenceli olduğunu söylediler. Ben de bu kitap, sadece bizim okulda mı ya da sadece bizim şehrimizde mi bu kadar popüler diye ufak bir araştırma yaptım. ( Sadece bizim okulda popüler değildi. Hemen hemen şehrimizin tümünde popüler bir kitaptı. Çünkü Batman’daki bütün kitap evlerinde rafları süsleyen kitap saftirikti.) Biraz internetten satış rakamlarına baktım. Kitap serisinden sadece bir tanesi bile felaket rakamlara ulaşmıştı. Bu serinin de baya fazla kitaptan oluştuğunu düşünürsek kitap ülkemizde baya satılmış diyebiliriz. Ben de artık öğrencilerin bu kitapları neden bu kadar sevdiğini anlamak için bu kitabı okumalıyım diye düşündüm. Hemen yanımda bulunan Emre’ye okuduğu kitaplardan birini bana getirmesi söyledim. Kitap bir gün sonra elimdeydi, açıp okumaya başladım.

Bizim çocuk edebiyatı için belli başlı ölçütlerimiz vardır. Eğer elimizdeki kitap, bu ölçütlerin belli bir çoğunluğunu sağlıyorsa bu kitabı öğrencilerimize tavsiye ederiz. Örneğin kitap çocuğun ana dili gelişimine katkı sağlamalıdır. İçerisinde Türkçenin güzellikleri barındırmalıdır. Öğrencinin sözcük daracığını gelişilmelidir. Deyim ve atasözlerine yer verilmedir. Öğrenciye okuma alışkanlığı kazandırmalı ve edebi zevk uyandırmalıdır. Okuyucunun kitapta kendine ait bir şeyler hissetmesi sağlanmalı ve empati yeteneğini geliştirmelidir. Kendi ahlak ve kültürüne katkıda bulunmalı ve iyi davranışları benimsetmeye çalışmalıdır. Okuyucunun eğlenmesi sağlanmalıdır. Öğrencinin hayal dünyasını zenginleştirmelidir. Saftirik kitabını da kafamdaki bu ölçütlere göre değerlendirdim. Üzülerek belirtmem gerekir ki hiçbir ölçüte uyum sağlamayan bir kitap gördüm. Tamamen kendi kültürümüze yabancı, öğrencinin kendinden hiçbir şey bulamayacağı bir kitaptı. Tamamen Amerikan okul sistemi içinde büyüyen ve Amerikan kültürüne dayalı bir kitaptı. Kitapta anlatılan hayatlar ile ülkemiz arasında hiçbir bağ yok. Aksine tamamen kültürümüze yabancı ve aykırı unsurlar. Kötü davranışları özendirecek yaşantılar. Öğrencinin hayal dünyasını geliştirecek hiçbir bilgi mevcut değil.

Öğrenciler sevdiği iki nokta üzerinden değerlendirme yapacak olursak. Öğrenciler genelde iki şey üzerinde durdular: 1. Kitap çok akıcı 2. Kitap çok eğlenceli. Kitabın akıcı olduğu doğrudur. Çünkü 225 sayfalık kitap aslında normal şekilde basılmış olsa 50 sayfa bile tutmayacaktır. Kitaplarda büyük punto kullanılmış ve kitabın yarısı resimlerle ile doldurulmuş. ( Nitelikli Çocuk Edebiyatında kitapta resimler olmalıdır. Hatta resimsiz kitap çocuğa sıkıcı gelecektir. Fakat burada kitaba resim değil resimlere kitap yazılmıştır.) Haliyle öğrenci kitabı eline aldığı gibi kitap akıp gitmektedir. Sürekli resim olduğu içinde canı sıkılmamaktadır. Kitabın 225 sayfa ve fiyatının 15 lira olduğunu söylemek gerekir. Böyle bir kitaptan bu kadar fazla bir meblağ bu büyük satış oranları… Ciddi anlamda bu kadar kaliteli yazar varken yazıktır, günahtır. ( Gerçi Türkiye’de kitap fiyatları genel olarak yüksektir. Örneğin çok kitap okuyan biriyseniz baya da zengin olmanız gerekmektedir. Fakat bu ayrı bir konu olduğu için uzatmayacağım.) Kitabın neden eğlenceli geldiğini de çok anlamadım doğrusu. Öğrencilere eğlendirici gelebilecek yerlere dikkat ederek okudum. Çoğu yeri de tahmin ettim. Tahmin ettiğim yerleri öğrencilere okudum. Öğrenciler gülmeye başlayınca haklı olduğumu gördüm. İçimden onlar gülerken ben ağladım. Çünkü bakın ülkemizde çocuk kitapları içinde en çok satan kitaplardan biri olan Saftirik kitabının içindeki eğlendirici yerlere…

Resimle beraber desteklenmiş bir yerde. Pisuar denilen yerde pantolonu indirmiş şekilde bir çocuk resmi çizilmiş ve bunun üzerine bir muhabbet dönmüş…

Bütün ayağımı ağzına sokabilir miyim? ( Arkadaşına bunu sormuş sonra bunu denemiş.)

Kitaptaki kahramanların tek amaçları kızlı-erkekli yapılan partilere gitmek. Orada çıplak kızlar görmek. Yılbaşında yapılacak partilerde kızlar ile havuzda yanana uzanıp içki içmek.( Kitapta anlatılan karakterler altıncı sınıfa gidiyorlar.)

Büyük ninesini altına “osuruk” yastığı koyup osurduğunu millete görtermek ve herkesin içinde büyük nineye gülmek.

İç kıyafetlerini normal elbisenin üzerine giyip öyle gezen bir dede. ( bu Dede’nin hali resmedilmiş.)

Ayakta işemenin güzel olduğunun sıkça söylenmesi. Hedefi tutturmayınca yere yapmaya devam etmenin daha güzel olduğu.

Çocuğun ağzındaki sakızı yukarı doğru tükürmesi ve bu sakızın babasının kafasına yapışması. Sonra toplu halde babalarına gülmesi…

Annenin ceza olarak kendi iç çamaşırlarını çocuğa yıkatması… Çocuğun bunları yıkarken resminin kitaba çizilmesi…

Çocuğun akşam yatarken çoraplarını nereye koyduğunu unutmasın diye gidip çorapları televizyonun üstüne koyması… Böyle bir dahice fikir bulduğu için takdir görmesi…

Kızların osurmasını merak eden çocuklar… Sonra bu olayın yani bir kızın osurmasının resminin kitaba çizilmesi…
Bir yarışmada arkadaşını uzuv yerinin fotoğrafının çekilmesi ve bu uzvun kitaba resmedilmesi…

Ailecek televizyon karşısında dizi izlerken dizini sahnesinin öp beni hadi öp beni diye bir sahne olması…

Çocuğun yine kızlı erkekli bir partide şişe çevirmece oynayıp kızın onun öpmesini istemesi ve bunun neticesinde olanlar… ( Bu kitabı ülkemizde okuyan öğrenci kitlesinin 3. 4. 5. Ve 6. Sınıf öğrencileri olduğunun söylemem de fayda var.)

Aile yemeğinde yeni evlenen amca ile eşinin öpüşmeye başlaması ve odaya çıkmaları… Bu sahne de resmedilmiş.

Altıncı sınıf öğrencilerinin kızlı erkekleri havuzda çıplak şekilde parti yapması ve bunun resmedilmesi…

Sadece aklımda kalan bilgiler ve ahlaki açıdan uygun bulmadığım için yazmadığım birçok şey…

Kitabın okunmasına gelince kesinlikle okunmasını tavsiye etmiyorum. Hatta ısrarla çocuğun sağlıklı gelişimi açısından okutulmamasını tavsiye ediyorum.

Sonuç olarak böyle bir kitabın bizim ülkemizde ve dünyamızda bu kadar çok okunması ciddi anlamda yazık…

Benim gibi bir kardeşinizden ufakta olsa bir tavsiye: Bu kitabı çocuklarızdan uzak tutun ve çocuklarınızın hayal dünyasını bir dona hapsetmeyin.

2.
Anıl, Ekmeğimi Kazanırken'i inceledi.
 17 Şub 16:00 · Kitabı okuyor · Puan vermedi

Bir yandan kitap okuyor bir yandan da sıranın bana gelip gelmediğini kontrol etmek için sıra numaralarının sürekli değiştiği led ekrana bakıyorum. Sıranın gelmesine hayli var ve ben bu nedenle tekrar kitabımı okumaya dönüyorum. Tam kendimi kitaba verdim diyorum ki bu seferde telefonum çalıyor. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara görüyorum. Aklıma, yaptığım iş başvuruları geliyor. “Efendim… tabii olur ne zaman? Demek Cuma saat on iki de. Tamam Tarihi Bozkurt Hanı. Tamam olur gelmezsem bildiririm. Teşekkür ederim, iyi günler.” Diyorum ve telefonu kapatıyorum. Tahmin ettiğim gibi yine bir iş görüşmesi içindi bu arama.

Bugün Cuma erken kalktım, iş görüşmesi için hazırlandım, sırt çantamı da alarak yola koyuldum. Son zamanlarda İstanbul da göçebe bir yaşam sürüyorum. Sırt çantamda birer adet diş fırçası ve macunu, bir adet kulaklık ve bunun yanında da dört yüz küsur sayfalık Gorki’nin kitabı olduğundan mıdır bilmiyorum çantamın ağırlığını hissetmiyorum. Metro’ya giderken diğer insanların peşi sıra yürüyorum. Gözüm sürekli etrafta. Her bir insanı inceliyorum, kimisi kısır iş döngüsüne girmiş uykulu gözlerle sanki programlanmışçasına verilen koordinatlara hareket ediyor, kimisi okuluna gidiyor, kimisi de benim gibi her şeyi anlamlandırmaya çalışıyor. Herkesin yaptığı tek ortak eylem ise şu nokta da yürümek. İnsanlar yürürken ayaklarının bastığı yerlerden toz, toprak havalanıyor peşi sıra gelen gölgelerinin üzerine siniyor. Zannediyorum ki benim gibi gölgeler de bir zorundalık olduğunu fark ediyor, kızıyor ancak el mahkûm sesleri solukları çıkmıyor.

Acelem yok görüşmem on ikide ve ben kitap okuyabilmek adına kalabalığın gitmesini bekliyor ve uygun bir yer arayışına giriyorum. İlk tren gidiyor, ikincisi gidiyor ve ben ancak üçüncüsünde kendime istediğim gibi bir yer bulabiliyorum. Sırt çantamı dizlerimin üzerine, onun üzerine de kitabı konumlandırarak Aleksey’in yarım kalan hikayesine devam ediyorum. Tren yavaştan hareket alıyor. Aleksey, bir gemi de işe girmiş çok küçük meblağlara canı çıkana kadar her gün çalışıyor. Bir diğer yandan burada çalışan insanlardan ve bunların sorunlarından bahsediyor. Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bir sıkıntı var diyor ancak ben nedense anlamıyorum, herhalde yaşamam gerek diyorum kendi kendime. Yolcular iniyor, biniyor kalabalık hiç azalmıyor. Tren kavisler çizerek yoluna devam ediyor. Bu esnada trenin camından fırsatını bulan küçük bir güneş ışını kitabımın üzerine düşüyor. Bir sağa, bir sola, bir yukarı, bir aşağı derken düşüncelerim dağılıyor. Evet ben şu anda trende olabilirim ama düşüncelerimle ben aslında gemideyim. Diğer insanların arasında bedenimi bırakarak tekrardan Aleksey’in yanına gemiye geçiyorum...

Nihayet belirtilen tarihi hana geliyorum. Kapıda duran güvenlik, sanki biri tembihlemişçesine yüzüne uymayan maskeyi gizleyemeden ve yaratılışına bir o kadar ters olan yüz ifadesiyle benden kimliğimi vermemi rica ediyor. Kimliği uzatıyor, ziyaretçi kartını alarak bir üst kata çıkıyorum. Danışmadaki bayan beni bekleme odasına alıyor. Odadan çevreye göz gezdiriyorum ve ofiste çalışanlara gözüm takılıyor. Her biri hayat heyecanını sekiz saatliğine bir kenara bırakmış, birer makine edasında bilgisayar başında, çalışma ve işleme prensibi anlamında bir bilgisayardan farksız olarak zaman geçiriyorlar. Arada birkaçı kalkıyor çay, kahve alıyor ve tekrar aynı noktaya konumlanıyorlar. Garip bir duyguya kapılıyorum. Sanki bu bekleme odasında yaşayıp ihtiyarlamışım gibi geliyor bana. Yarın, gelecek hafta, gelecek kış, gelecek yıl burada neler olacağını şimdiden biliyorum.

İşe alım uzmanı yanıma gelirken sahte bir gülüşle hoş geldiğimi söylüyor. Halbuki hiç hoş değilim, hiçbir yere de nedense ne hoş gelebiliyorum ne de hoş gidebiliyorum. Uzman olan bu kadın (patronların kendilerini iyi hissetmeleri için taktığı sıfatlardan birisi olsa gerek bu uzman sözcüğü ki bu sıfatlar işçiler arası sınıf farklılığını yarattığı çok aşikâr.) orta yaşını çoktan geçmiş, kilolu denecek kadar bulunduğu ortamda yer kaplayan, yüksek numaralı gözlüğü ile zar zor etrafı görmeye çalışan her işçi gibi bir varlık. Neyse odasına geçiyoruz ve bana iş için aradıkları nitelikleri sayıyor. Şu olacak, bu olacak derken yaklaşık bir beş dakika geçiyor. Kendimde olanı anlatıyor ve yapabileceğim işlerden bahsediyorum. Sonrasında sormak istediğim bir şey olup olmadığını soruyor. Maaş aralığımı, iş başvurusunda belirtmiştim ama yine de merak ettiğimi ifade ediyorum. Kadın, aslında ilk görüşme de böyle bir politikaları olmadığını ancak yine de bu politikayı bir defalığına çiğneyeceğini önden söyleyerek, maaş aralığının bin beş yüz ile iki bin arasında olduğunu ortalığa tükürüyor. Zaten bu tarz hiyerarşilerden nefret eden birisi olarak gerginliğim ve öfkem hat safhaya ulaşıyor. Ellerimin titremesini kontrol edemezken bir yandan da sağ gözüm seğirmeye başlıyor. Vücudum, zihnimden önce isyan etmeye başlıyor. Maaş aralığımın bilinmesine rağmen hem vaktim çalınmış hem de bu pis düzende oyununun bir parçası olmuştum. Zihnim gidip geliyor. Gerçek ile gerçek olmayan arasındaki çizgiyi kaybetmeye başlıyorum. Bulunduğum konumdaki her nesne hareket ediyor, yer değiştiriyor ve farklı bir hal almaya başlıyor. Kafamı kaldırıp çevreme göz gezdirme gereksinimi duyuyorum. Masalarının başında oturan çalışanların, bileklerinden masanın demir bacağına yaklaşık olarak onar metrelik zincirlerle bağlı olduğunu görüyorum. O kadar çabuk zayıflamışlar ki kemiklerini sayabiliyorum. Halbuki bu kemikleri sayılabilen kolları tutan masaya bağlı olan zincirler değildi. Zannediyorum ki bu insanların başka yerlerinde, görünmeyen daha başka zincirler vardı. Ofisin en güzel odasından takım elbiseli bir adam çıkıyor. Öyle ki nereden baksam üç yüz kilo ağrılığında olan bu adamın eni ve boyu neredeyse eşit. Sanki bir taraf zayıflarken bir taraf şişmanlıyordu. Bu defa, karşımda oturan kadına kayıyor gözlerim. Onun görünüşü daha ilginç geliyor. Yüzü kararmış gözleri büyümüş vaziyette elindeki kelepçeli zinciri sallayarak bana bakıyor ve bir şeyler söylemeye çalışıyor. Çok ani olarak kendime geliyorum. İyi misin diye soruyor uzman kadın. Ben okumaya başladığımdan beri iyi olamıyorum bunu kesinlikle bilmiyor, bilemez de. Keşke okumasam diyorum! Hep kitap okumaktan ileri geliyor bunlar. Evet evet bundan sonra okumayacağım, bunlara hiç gerek yok diye geçiriyorum aklımdan. İyim teşekkür ederim. Ancak benim maaş aralığım başvuruda belliydi buna rağmen beni buraya kadar yordunuz diyorum. Biz ne olursa olsun yine de adaylarla görüşmek istiyoruz diye karşılık veriyor. Ama biz adaylar istiyor muyuz neden bu kadar umursamazsınız diye gerginliğimi atmak üzere konuşmaya devam ediyorum. Atladığınız bir şey var bayım; bizim bu vereceğimiz maaş tamamen yasal, yani sigortanız bu aralık üzerinden yatacak diyor. Benden kanunsuzluğu bir tatmin nedeni olarak görmemi mi istiyorsunuz diyorum öfkemi atmak bir kenara dursun öfkem, giderek artmaya devam ediyor. Sizin için, çocuklarınız için, etki ettiğiniz tüm insanlar için üzülüyorum. Bu modern köle sisteminde ki hiyerarşide kendinize bir yer bulduğunuzdan, bu olanlar sizi rahatsız etmiyor. Rahatsız etmemek bir kenara insanları, bu sisteme dahil etme adına müthiş bir çaba içerisindesiniz. Bence siz bu sistemi kuranlar kadar kötü bir insansınız diyorum. Son olarak paralel evrende orada o maaşı kabul edip zincirleri kollarına takan bir ben bırakıyor ve ayrılıyorum odadan, ofisten, tarihi handan.

Geldiğim yolun aynısını geri tepiyorum. Metro sakin, kalabalık azalmış kendime rahatça bir yer buluyorum. Elim istemsizce çantama oradan da kitaba gidiyor. Aleksey düşüyor aklımın en derin kuyusuna ve onu anlamaya başladığımı hissediyorum. Biliyorum çok radikal bir karar almıştım ancak daha radikal bir karar alarak tekrar okumaya başlıyorum. Kitap henüz bitmedi ancak bu yazımı oluşturmam için bir neden oldu. İyi ki edebiyat var diyorum ve okuyan herkese teşekkür ediyorum.

3.
Mahmut Çayır, Yırtıcıların Alacakaranlıkta Savaşı'ı inceledi.
 19 Şub 17:08 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Basımı olmayan güzel kitaplar serisi 2

Henri-Ferederic Blanc…

Toplumun elit kesimden sayılan bir reklamcı, ev kiralamak için bir apartmana girer ve asansörde mahsur kalır. İşi, insanları etkilemektir ve işinde de son derece başarılıdır. Süregelmiş pohpohlanmalar dolayısıyla narsisizme göz kırpan bir ego taşır bünyesinde. Ta ki o güne kadar…

Charlie, asansörde kaldığı süre boyunca hayatı sorgular. Yaşamının bir yanılsama olduğunu anladığında esaretine hayranlık duymaya başlar. Bir ara ‘hiçlik’ i irdeler ve bu sorgulama Zweig’in Satranç’ındakinin aksine, mutluluk veren bir olgu ile neticelenir. Mahkumiyeti sırasında bir çok kişi ile iletişime geçer. Bunlardan ikisi memurdur. (Postacı ve İtfaiyeci) Kahramanın sıra dışı durumu herkes tarafından olağan karşılanınca bir süre sonra okura da olağan gelir. Kalemin gücü ilk burada hissettirir kendini.

Yazarın kara mizah anlayışı, aldığı felsefi eğitimi okur ile buluşturabilmesi, sistem eleştirisinde kullandığı üslüp gibi faktörler hayranlık uyandırıcı. Bu yazar ile aynı dönemde yaşıyor olmak bir şans. Felsefeye ilgi duyan ama Devlet, Sokratesin Savunması gibi kitapları da ağır bulan her okur bu yazarın tüm kitaplarını temin etmeli.

Sahafınızdan ısrarla isteyiniz…

4.
Serpil Ağ, Karamazov Kardeşler'i inceledi.
17 Şub 20:41 · Kitabı okudu · 15 günde · Beğendi · 10/10 puan

Değerli okurlar siteye üye olmadan önce, okuyacağım kitapları ben seçerdim. Seçtiğim kitaplarda da genellikle uygun fiyat seçeneği, daha çok dikkat ettiğim bir unsurdu. Ama siteye üye olduktan sonra, kitapların beni seçtiğinin ayrımına vardım. Ne garip bir hissiyat değil mi? Bir zamanlar otorite senin elindeyken, bu otoriteyi kitapların sahiplenmesi. Ama hiç te şikâyetçi değilim. Bilâkis bu sayede, önceden niteliksiz bir okur iken, nitelikli bir okura dönüşmek yüreğimin en gizli köşelerinde tarifi olunamaz sevinçler yaratmakta. Ve biliyorum ki, bu fani dünyadan ayrılıp veda vakti geldiğinde ardımda, çocuklarıma çok değerli kitaplar bırakabileceğim.

Bazen hissettiğimiz hisler o kadar çok yoğundur ki, hislerimizi telaffuz ederken uygun cümleleri dile getirmede zorlanırız. Bilgi eksikliğimiz değildir, hislerimizi tercüman etmemize engel teşkil eden. Çünkü biliriz ki, hislerimizin izahında hangi kelimeleri kullanırsak kullanalım, kelimelerimizin kifayetsiz kalacağının ayrımındayızdır.

" Karamazov Kardeşler " Dostoyevski'nin eşsiz kaleminden hasıl olmuş bir eser. Kitaplığımda uzun bir süredir mevcut iken, neden bu zamana kadar okumayıp ta muallakta bıraktığım için, kendi kendimi sorguladığım bir eser. Belki de, kitabın kalın olmasıydı gözümü korkutan. Kim bilir...Ne kadar da yersiz bir düşünceymiş hissettiğim. Kitabın kalınlığı ilk etapta gözümü korkutsa da, sayfalar arasında ilerledikçe, nasıl yanlış bir yargıya vardığımın ayırdına vardım. Evet, Dostoyevski'nin okuru yormayan yalın bir anlatımla okurun beğenisine sunduğu kitabı, kalın olmasının yanı sıra, bölümler arası geçişlerde dahi, takılmadan ve zorlanmadan ilerleyebilecek bir atmosfere sahip.
Dostoyevski'nin kitaplarını okuyan arkadaşlar bilirler. Yazarın din ve geleneklere nasıl bağlı olduğunu ve bu bağlılığını da bir şekilde kitaplarına yansıttığını. Bu durum Dostoyevski okuyucusunun yabancı olduğu bir şey değildir zira, okur aşağı yukarı bütün romanlarında aynı temanın işlendiğine şahittir. Bu kitabında da ayan bir şekilde, Tanrısal inancını verdiği örneklerle kahramanları vasıtasıyla hem sorgulamış, hem de biz okurların sorgulamasını sağlamıştır.

Dostoyevski'nin betimlemelerinde vurgulamış olduğu, kişi ve yer tasvirleri ayrıca psikolojik analizleri karşısında etkilenmemek yada büyülenmemek mümkün mü? Anlatım o kadar eşsiz ki sanki, siz de kurguya dahil olmuşsunuz.

Esere kısaca değinecek olursak; babaları olan Fyodor Pavloviç ve birinci eşinden olan Dmitri Fyodoroviç, ile ikinci eşinden olan İvan ve Aleksey Fyodoroviç arasında gelişen sevgisizliğin tetiklediği çıkar çatışmalarına değinilmiş. Üstüne üstlük baba ve oğulun Gruşenka isimli acılarla yoğrulduğu için, hayatı tiye alan bir kadına aşık olmaları kurgunun ana teması. Çocukların anneleri sağ olsaydı belki de, baba ve çocuklar arasındaki iletişim daha farklı bir boyutta gelişecekti. Çünkü, annesi olmayan bir çocuk, görünmez oluyormuş. Bunu da üç yaşında annesini kaybeden annemden bilirim. Her ne kadar olaylara şahit olmasam, bir dinleyici olsam da, annemin birinci elden tanığıyım. Ve onun yaşadıkları tıpkı, üvey anne masallarında ki gibi, dudak uçurtan türden. Baba Almanya'da ikinci karısı ve diğer çocukları ile gününü gün ede dursun, zavallı annem babaanne yanında yarı aç, yarı tok, annesizliğin günahını ödesin! Maalesef hayat herkese eşit davranmıyor. Kimileri rahat ve sıcacık aile yuvasında hayattan bihaber iken, kimilerinin de daha küçücük yaşta omuzlarına taşımakla mükellef oldukları ağır sorumluluklar yüklenmekte! Bu sebeple diyorum ki, kim ne derse desin, anadır bütün aileyi birbirine bağlayan.

Dostoyevski'nin keskin zekâsı ile harmanlamış olduğu ve sayfalar arasında ilerledikçe benim gibi, kendi hayatınızdan da bir parça bulacağınız " Karamazov Kardeşler " isimli kitabı mutlaka okuyun!...

5.
Metin Tran, Seyyare'yi inceledi.
 14 Şub 23:18 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Daha başta “Dokuz sekizlik sevdaların sahibi ben; isimleri Meriç ve Tuna olan deniz gözlü çocukların diyarından, kömür gözlü Dicle ve Fırat’ların memleketine gidiyorum...” demiş yazar. Anlamışsınızdır bu harika cümlenin meramını.

Edebiyat, özellikle de gezi yazılarında uzun uzun tasvir yapmayı bırakalı çok oldu. Kelimelerden alınmış görev, fotoğraf ve videolara verilmiş. Peki gezi yazıları okunmayacak mı?

Bu eser okuttu kendini. Ne yoktu ki içinde? Bir kere şiir vardı. “Ahmet Arif’in sadece bir tane şiir kitabı var. 'Hasretinden Prangalar Eskittim' Bir tek incecik şiir kitabı bir koca evrene bedel. Zaman kadar sonsuz anlamları barındırır içinde. Kara saplı bir hançer gibidir her mısrası, yüreklere saplanır okudukça, kan revana döndürür ruhları...”
Türküler, onların verdiği duygular vardı.
“Buralarda Yar Seven, Ölmezse Verem Olur”
Ve insan,
“Tam karşıda bir tezgah, bir sürü ünlü kişinin resimleri. Resimlere dikkat edince yelpazenin oldukça geniş olması bizi güldürüyor. En solda Che, hemen altında Apo, onun yanında Ecevit. Üstte Atatürk, solunda Hz. Ali, sağında Ahmet Kaya, altında Yılmaz Güney. Yılmaz Güney’in altında ise Fethullah Gülen…”

Diyarlar vardı.
Hasankeyf’ten Peyruze. Hasankeyfli Peyruze’yi hem yazar hem Ömer anlatıyor. Ben okudukça pürdikkat kesiliyorum.

Hiç duymadığımız özellikleri bu diyarların, “Ömer diyor ki, on bin yıllık bir yapıdır Peyruze’nin evi. Rakamları, yılları, tarihi ve matematiği karıştırmadım; arkeologların araştırmaları söylüyor bunu. Onların hesaplamalarına göre ne milat, ne peygamberler, ne mitoloji, ne edebiyat, ne felsefe vardı Peyruze’nin evi oraya kurulduğunda... Sümer uygarlığı yoktu, Mısır ve Firavunlar, Musa ve Seti yoktu henüz... Ne Işığın Oğlu Ramses ne Bulutları Devşiren Zeus... Apollon Athena, Artemis, Ares ya da diğerleri yoktu. Denizlerin ve dağların efsanesi yazılmamıştı. Yazı yoktu, Sümer tabletleri icat olunmamıştı daha, Homeros yoktu, Troya’daki savaş meydanına akın etmemişti savaş tanrıları; Yunan uygarlığı ve Sokrates yoktu. Sofistler kalem bile almamışlardı ellerine...“

Elbette diyorum, burası Anadolu.

Gezi tempolu sürüyor. Amed'de güller, Dengbej Evi, Demirci Kawa. Sonra, Uy Aman Aman, Burası Adıyaman, Kommagene, Nemrut'un Türküsü.

“Efsaneler şehri Urfa, peygamberlerin mistik şehri, Balıklı Göl ve Hz. İbrahim efsanesi, Urfa'nın mağaraları, sıra gecesi ve gençleri, Harran'da buluşma"

Ayağımızda kundura, düştük Urfa'da yollara.

Tempo hiç düşmüyor. Mardin Kapı şen olur, turnam gidersen Mardin'e ve Şahmeran efsanesi...

Ve aslında ta başında, "Hasan Paşa Hanı cok kalabalık." diyor yazar “Avluda atların nal seslerini, kesik kesik solumalarını duyuyorum. Uzun yoldan geldikleri belli, yorgunlar ve açlar. İri yarı adamlar bağrışıyorlar. Konuştuklarını anlamaya çalışıyorum ama nafile. Atlılardan birisi kafasını kaldırıp benden tarafa bakıyor. Benim tarafımdan gözetlendiğini hissetti kesin, korkarak geri çekiliyorum. Ama simsiyah gözleri gözlerimde takılı kalıyor…”

Bir an için sürükleyici bir romanın içindeymişim gibi hissediyorum. Ne çok severim romanı! Bu ne? İçim gülümsüyor. Kelimeleri karşılayan gözlerime bahar, yüreğime hazan çöküyor. Başımdaki zonklama artıyor. Meto, diyorum usulca, bu kitaba aşk bulaşmış. Anlatıcı sesin bir kadın olduğu iyice belirginleşiyor. Yumuşak ve tedirgin ses devam ediyor.

Ve artık yazı boyunca Mervan da var bize eşlik eden. Kah düşünde kah rüyasında kah hayallerinde yazarın. Onun sevdalı hali biz okurlara da nüfuz ediyor.

“Bu Antep'in taşına bak, gözlerimin yaşına bak." Anlatıcı hissettiriyor kendisini "göz pınarlarıma dolan ama akamayan yaşlarla açıyorum tekrar gözlerimi, Mervan uzaklaşıyor sessizce” diyor.

Bir film müziğinin güzelliği, futajlara yayılışı ve volümlerin mükemmelliğidir. Bir gezi yazısı ancak bu kadar yayılabilirdi bir okurun futajlarına. Olur da rastlarsanız, tavsiyemizdir.

6.
Mahmut Çayır, Üç Atış Yirmi Beş'i inceledi.
 19 Şub 17:09 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Basımı olmayan güzel kitaplar serisi 3

Henri-Frederic Blanc… Yakın Çağ filozoflarından biri…

Dört liseli gencin dünyayı kurtarmak için çıktığı yolu, ya da yoldan çıkışını anlatan felsefik bir roman. Karakterler birçok konuda birbirlerine taban tabana zıt ancak hedefleri ortak olduğu için birlikte hareket etmek zorundalar. Tıpkı aynı aileye, işe, binaya, şehre, ülkeye, kadına, erkeğe, dünyaya (!) mahkum olan tüm insanlar gibi…

Bu sıra dışı yolculuk esnasında, öfke, nefret, kin, aşk, gözyaşı, ihanet, sadakat gibi duyguları tetikleyen kıvılcımlarla karşılaşıp, etkileyici bir hikaye ile baş başa kalıyorsunuz. Blanc’ın sorgulatan kalemi ve eğlendiren kara mizahı yine iş başında çünkü.

Yazarın bir çok eseri olmasına rağmen Türkçe’ye sadece 4 tanesi çevrilmiş, ve onların da baskısı yok. Zaten, okur sayısının damızlık hacimde olduğu güzel ülkemde, aksi beklentide olmak ütopik bir fikir halini alırdı. Henri-Frederic Blanc’ı bütün 1k kullanıcılarına gururla takdim ederim.

Sahafınızdan ısrarla isteyiniz…

7.
Suat Özmen, Tatar Çölü'ü inceledi.
 15 Şub 11:49 · Kitabı okudu · 12 günde · 9/10 puan

Öncelikle kitabı almamın hikayesi ile başlayayım. Zor bulunan ve az sipariş verilen kitaplardan birisi, en azından benim bulunduğum yerde öyle. Çok popüler olmadığı için veya çok da önemli olmayan bir kitap olduğu için olabilir belki..! Kısa bir süre önce kitap sitelerinden kitap almayı bıraktım. İyi ki de bırakmışım. Her kitabın bir hikayesi var bende çünkü.. Kitapçıdaki abi veya ablayla sohbet, bir kitap almak için gidip de daha fazlasını almak ve tabii ki pazarlık :) Tatar Çölü’nü sormak için girdiğim kitabevinde ilk karşılaştığım soru bu kitabı kim tavsiye etti ve kim oku dedi. Hukuk fakültesinde okuyan bir arkadaşım deyince de yakasına yapış o arkadaşının, o biliyor ne okunması gerektiğini cevabını aldım. Kitapevinde çalışan ablanın övgülerine mazhar olma şerefine ulaşmış,öyle bir kitap işte. Kendisi yıllar öncesi okumuş ve baya bir etkilenmiş. Hatta kitabı sorduğum onu şaşırtmış olacak ki Saramago’nun Körlük kitabını da hediye etti :) Tatar Çölü'nün kaliteli bir kitap olduğunu biliyordum ve duymuştum ama bu kadar da abartmaya gerek yok dedim içimden o an. Ama okuduktan sonra insan hayatını değiştirebilecek bir kitap olduğunu görünce haklıymış demekle yetindim. Değiştirmese bile mutlaka etkiler insanı.

Kitap arka kapağında İngiliz yazar Tim Parks’a yer vermiş ve şöyle diyor: "Tatar çölü, sadece aklıyla hareket ettiğini düşünen insanlara meydan okumak gibi büyük bir riski göze alan, sıra dışı bir roman." Sıra dışı olduğu muhakkak ama sadece aklıyla hareket edemez mi insan diye sorabiliriz kendimize. Bir yere kadar sadece, sınırı ve kırmızı çizgisi var, ondan sonra duygular, ilişkilerimiz veya başka etmenler..Ya da duygularla dengelenmeli diye düşünüyorum ama nasıl, o da kişiden kişiye değişir tabii. Zor biraz. Yoksa Giovanni Drogo'nun karşılaştığı durumlarla karşılaşabiliriz. Her zaman aklımızın tasarladığı haliyle bir şeylere ulaşamıyoruz. Sanırım aklımızı ihtiyaç halinde katalizör gibi kullanıyoruz. Doğru mu yanlış mı bilmiyorum.

Kitapta Bastiani kalesine tayini çıkan ( ilk görev yeri ) asker Giovanni Drogo’yu anlatır. Bastiani sınır kalesidir. Tıpkı biz de olduğu gibi. Sınırlarımız, kırmızı çizgilerimiz veya yapmaktan çekindiğimiz, karar alırken korktuğumuz şeylerin son noktası. Acaba dediğimiz zaman bulunduğumuz yer. Koşarken aniden durduğumuz ve bir adım bile atamadığımız kör nokta ya da hiçbir şey yokken aniden karşımıza çıkan duvar gibi. Evet tanıdık geldi sanki. Hepimizin var bir Bastiani kalesi. Kimine göre korku, kimine göre kibir, kimine göre aşk. Bu duygularımız surlarla çevrili. Nasıl mı çevrili? İlk karşılaştığımız zaman hiç yıkılmayacak ve düşman geçirmeyecek şekilde görürüz.Gururlanırız, sahiplik duygumuzu ön plana çıkarırız ve toz kondurmayız. Ama zaman geçer, hem de acımasızca ve görürüz ki yıkılmayacak dediğimiz surlar aslında tek hamlede yıkılacak derecededir. Peki buna neden olan ne? Zamanın çıldırtıcılığı mı yoksa biz mi? Zamanın bize bir oyunu mu yoksa kendimize mağlup olmanın acısı mı? Yine kişiden kişiye değişen bir durum. Hepimiz bir Giovanni Drogo’yuz ve hepimiz Bastiani Kalesindeyiz. Kimisi kalesinden asla çıkmaz, korkar, çekinir, tedirgin olur, orası onun için en güvenli yerdir, sığınaktır.Ama yalnız kalır, dışlanır ve tek başına çürüyüp gider. Kimisi de hoyratça çıkar, dolaşır kalesinden dışarıya ve ufku açılır, bakış açısı değişir. Yeni bir dünya ile tanışır. Peki ya biz? Hangi kaledeyiz?

Bastiani Kalesi yıllardır unutulan bir sınır kalesidir ve yıllardır düşman gelecek diye teyakkuzda olunan, içerisinde yıllarını vermiş olan askerlerin bulunduğu garip bir yerdir. Yıllarca beklenen düşman gelecek mi? Ya da düşman diye bir şey var mı? Kale diye bildikleri yer üç dört taşla etraflarını çevirdikleri ve kendilerini kandırdıkları bir yer mi yoksa? Her şey bir kandırmaca mı ya da? Okurken kendinizi nasıl bir kaleye koyuyorsanız öyle bir yer işte. Drogo’yu sıradan, tekdüze, görev aşkıyla bilinmedik bir kaleye giden bir asker olarak görmemek gerek. Okurken o üniformayı kendimize giydirirsek ve apoletlerini parlatıp bir asker havasına girersek o zaman gerçek biz oluruz. O zaman görürüz işte dürbünle ufukta görülen düşmanımızı.

Bazen de kalemizden dışarı çıkmaya çalışırız. Ama çıktığımıza pişman oluruz. Eski yaşamımızı besleyen ışık kaybolup gider. Özleriz. Özlem duyarız. Çıkıpta girdiğimiz yabancı dünyadan kurtulmak için gayret ederiz. Ama nafile. Kale kapımız kapanmıştır bir kere. Yeni simalar görmeye, yeni lezzetler tatmaya, yeni aşklara , yeni konuşma tarzlarına alışamayız. Eski, önceki bizi yeni kalemizde uygulamaya çalışırız ama olmaz. Sınırlarımızı ihlal edip karşılaştığımız durumlardan birisi. Sınırlarımızı ihlal edip ne olacağını tahmin ettiğimiz halde bile bile, güle oynaya nasıl yapabiliririz bunu? Tıpkı Giovanni Drogo gibi, ya da Biz gibi…

Drogo gibi yıllardır düşmanı bekleyip de hayatını Bastiani kalesinde unutmak gibi mi? Gözü önünde eriyen hayatını varlığı belli bile olmayan düşmana değişmek gibi mi? Bekliyoruz ama kimi? Umuyoruz ama neyi? Beklediğimiz gelmiyor ve umduğumuz gerçekleşmiyor. Olan yine bize oluyor. Çıkabilsek ah şu kaleden bir..! Kırsak zincirlerimizi, mağarada duvara yansıyan ateş gölgelerini hayat zannedip arkamızda neleri bıraktığımızı ah bilebilsek. Keşke bilebilsek. Bir şeylerin ayağımıza gelmesini beklemeyi bırakıp biz ona koşarak gidebilsek. Keşke koşabilsek..! Beklerken önümüze altın tepside sunulan basit ve sıradan yaşamı, cimrice verilmiş armağanları, küçücük hayalleri bırakıp bizi bekleyene gitsek, gidebilsek…Drogo gibi mi olalım? Yıllardır çileli bir bekleyişten sonra koskocaman bir hüsrana mı uğrayalım? Drogo olmayalım biz.Çünkü; hüsranı, üzüntüyü,acıyı hak etmiyoruz. Kim hak ediyor ki..! Ama biz ne kadar kaçmaya çalışsak da, her an peşimizde olduğunun farkında ve bilincinde olacağız.

Mehmet Eroğlu Tatar Çölü hakkında ‘’İnsanlar ikiye ayrılır, Tatar Çölü’nü okuyanlar ve Tatar Çölü’nü okumayanlar ’’ demiştir.. Okuduktan sonra biraz daha anladım böyle bir sözün neden dendiğini. Klasik bir askerin hayat hikayesinden ziyade hepimizin kendisinden bir şeyler bulabileceği bir kitap. Varlığımızın amacını, varoluşumuzu bir an bile olsa hatırlamamıza yardımcı olabilecek bir kitap olduğunu düşünüyorum. Sıradan bir asker ve kale olarak bakarsak normal bir roman okumaktan bir farkı kalmaz kitabın. Biraz konudan konuya atlamış gibi oldum ama bu kadar oluyormuş demek ki.. Keyifli okumalar..

8.
ANIL AKCAN, De Profundis'i inceledi.
 15 Şub 06:53 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Oscar Wilde, ölüsüne hayran olduğum bir yazar. Onun yaşamı kendi deyimiyle "sanat"ı; yazarlığını da "yetenek" olarak tanımlamakla birlikte, kendi egosunun farkında olan ve bunu girdiği cezaeviyle yok etmeyi başarmış yazarlardan. Eserini, cezaevine girmesine neden olan Lord Alfred Douglas adındaki bir adama olan aşkını, yakınmalarını, öfkesini ve en önemlisi sevgisini dile getirmiş; uzun soluklu bir mektup olarak kaleme almış yazar. Ve eşcinselliğini bulunduğu toplumda cesurca dile getiren, kimseden korkmayan, ukalâ insanları söz sanatıyla yerle bir etmekten haz duyan, cezaevine girince aydınlanıp onu karanlıktan kurtaran ışığın, yaşadığı "acılarla" parladığını fark edince mahkûmiyetine sevinmiştir yazar. Oscar Wilde' ı anlamanın en kuvvetli yolu "de Profundis" tir... Hayran olduğum nokta ise duyduğu sevginin hiçbir kuvvet ile yok edilemeyişi ve tüm hayatını, kariyerini, servetini, şanını bunun uğruna feda ederek, sırf toplum öyle istiyor diye sevgisini yok etmesinin, kendisini yok etmek olduğuna inanmasıdır.

~~Tavsiyede şiddet gerekli~~

9.
Yasemin Bektaş, Buddenbrooklar'ı inceledi.
 14 Şub 12:24 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · Puan vermedi

BUDDENBROOKLAR
Bir Ailenin Çöküşü

1929'da Nobel Edebiyat Ödülü almış 20 yy. en önemli Alman yazarlarından Thomas Mann'ın 1901'de yayımlanmış müthiş romanı.
Kuzey Almanya'da yaşayan zengin tüccar bir ailenin dört kuşak boyunca yaşadıkları... Thomas Mann'ın kendi aile fertlerinden esinlendiği karakterlerin birkaçına kendi ailesinden isim verdiği, okurken kendi hayatınız dışında bir aile şeceresini okuduğunuz kendinizi o dönemde hissettirebilecek kadar yoğun tasvirlerin sizi ele geçirdiği, okurken akıp giden, ara verdiğinizde kendini özleten, etkili bir roman!

Öncelikle Thomas Mann hiç okumadım Alman bir yazar olduğu, Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları'nı bu kitaptan esinlenerek yazdığı dışında başka bir bilgim olmasa da bu kitap uzun zamandır aklımdaydı.

Böyle uzun bir eseri, kuşaklar arası hiçbir kopukluk hissettirmeden, okuyucuyu sıkmadan, yormadan, 25 yaşında yazabilmek hem yaşanmışlık hem de yetenek olsa gerek. Açıkçası kitabın ilk elli sayfası biraz ağır başladı benim için, karakterler o kadar fazla ki; soylular, akrabalar, rahipler, ailenin kendi fertleri... onları tanımak, adları, tipik özellikleri, kısacası bolca soy adın geçtiği ilk sayfalarda tamamen adapte olmaya çalıştım kendi adıma. Sonrasında,hem bitsin hem bitmesin diyebileceğim bir kitap oldu benim için. Oldukça akıcı, kendini okutturan, merak ettiren, yer yer soyluları taşlayan, elinize almanızla elli, altmış, sayfanın birden akıp gittiği okuyamadığım iki gün boyunca özlediğim bir kitap oldu benim için.. Okumadan önce yazara ve kitaba dair hiçbir bilgi edinilmese dahi, öyle bir hisse kapılıyorsunuz ki; yazar bu kişileri çok yakından tanıyor, o karakterleri çok iyi tasvir ediyor, davranışlarını, hissettiklerini, ruh hallerini ve mizaçlarını öyle iyi biliyor ki, bu çok net anlaşılıyor. Yine de yazara ve döneme dair bilgi edinmek fayda sağlar diye düşünüyorum.

Kitapta soylu, zengin bir ailenin hayat hikayesini okuyorsunuz ve o ailenin dört kuşak boyunca yükselişten çöküşe geçen yolunu. Ancak kısmen de olsa eşitlik isteyen, Cumhuriyet isteyen çalışanlar, işçiler, olduğu kadar dönemin siyasi durumunu da okuyorsunuz arka planda, 1848 devrim olayları ve 1871'de Alman birliğinin tamamlanması, ekonomi çabaları... O kadar çok şey okuyorsunuz ki dört kuşak bir ailenin soylu olma ve hissetme çabalarını, modern hayata ayak uyduramamalarını, hayata bakış açılarını, parasal ilişkilerin nasıl yozlaştığını şirket, soyluluk ve zenginlik uğruna yapılan ve biten evlilikler,hastalıklar, doğumlar, ölümler, dini inanışlar ve sürekli yaşanan hayal kırıklıkları. Koca bir ailenin paramparça olup gitmesi. Hem kendi hatalarıyla hem yanlış evlilikler sonucu damatların da alevlendirdiği bu maddi-manevi düşüş.

Her bir karakter size burjuvazinin farklı bir yönünü gösteriyor, şımarıklık, içe kapanıklık, gerçekçi tutumlar, boş vermişlik, gösteriş, soylu görünmeye düşkünlük ve çok daha fazlası... Yazar, mekan ve karakterleri öyle tasvir etmiş ki unutmak mümkün değil. Sanırım aklımda en çok 'Doğa Manzaralı Tablolar Odası' kalacak. Önemli her kararın alındığı, gizli her konunun konuşulduğu o oda... Bir de Meng Caddesi. Bir aileye dair maddi, manevi her konunun işlendiği bu kitapta, karakterlerin hem benzediği hem de ayrıştığı noktaları çok açık anlamak mümkün. Kişilerin yaşadığı hastalıklar ve ölümlerine dair benzerlikler gözden kaçmıyor. Eminim farklı farklı okuyucular çok daha başka ayrıntılar yakalayacaktır bu kitapta.
Yapılan doğru, yanlış evlilikler, alınan kararlar, her ne olursa olsun Buddenbrooklar'a üzülmeden edemiyorsunuz. Ben eseri çok beğendim, okumak isteyenlere ya da yazarı öncesinde okumuş ve beğenmiş okuyuculara tavsiye ederim.

İçeriğe Dair Bilgi:
1830'lu yıllarda Buddenbrooklar'ın yeni ve ihtişamlı evlerinde verdikleri bir sosyete yemeğinde başlayıp 1870'lerde sona eriyor. Yaklaşık 40 yıl. Yaşlısından, gencine ölen ve doğan dört kuşak. 1760'larda kurulmuş büyük silolara sahip aile şirketinde her şey yolunda 1830'larda. Okumaya başladığınızda karşınıza ilk ihtiyar Buddenbrook çıkıyor. İki evliliğinden İki erkek bir kız babası. İki erkekten biri olan Jean Buddenbrook ise ikinci evliliğinden ve eşiyle ihtiyar Buddenbrooklar'ın yanında yaşıyor. Ailenin göz bebeği sayılır. Jean Buddenbrook'un ise biri kız ikisi erkek üç çocuğu var. Tom, Tony ve Christian ihtiyar Buddenbrook'un torunları. Sonrasında bir kız kardeşleri daha oluyor, o da Clara. Karakterler arasında öne çıkanlar, Tom ve Tony oldu benim için. Yazar iki erkek kardeşi anlatırken burjuvanın iki yüzünü gösteriyor bize: Tom çalışkan, disiplinli büyüdüğünde şirketi yöneten olgun bir karakter ve ailenin son erkek çocuğu olan küçük Buddenbrook'un babası iken, Christian ise zevke ve eğlenceye düşkün sorumsuz bir evlat. Tony ise şımarık, çocuksu, hatalı evlilikler yapan genç bir kadın. Parçalanma belki de bu kardeşlerden Tony'nin yanlış evlilikleri Christian'ın sorumsuzlukları karşısında Thomas'ın yalnız kalması şirketi ve aileyi tek başına ayakta tutma çabalarıyla başlıyor. Sürekli toplumda saygınlığı korumaya çalışmak yoruyor Thomas'ı. Burjuvada şirket bütünlüğü ve gücü açısından erkek çocuğun önemli olduğu düşünülünce Thomas'ın bu içler açısı ruhsal çöküntüsü belki de sonun başlangıcını körüklüyor. Kısaca, ihtiyar Buddenbrook ile başlayıp onun torunu olan Thomas'ın oğlu, küçük Buddenbrook ile sona eriyor da diyebiliriz.
Daha fazla ayrıntı vermem hoş olmaz. Ama kitabın konusunu fazlasıyla bilsem yine de okurdum diye düşünüyorum.

10.
Hüseyin DEMİR, İstiklal Marşı Yazılıyor'u inceledi.
 19 Şub 16:33 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Mehmet Akif Ersoy

İstiklal marşı yazarımız Mehmet Akif Ersoy… “Kahraman Ordumuza” başlığı ile kurtuluş savaşından çıkmış bir millete bu adla şiirini hediye etmişti. Şiirini safahat adlı kitabına koymamıştı. Bunun nedeni kendine sorulduğunda: “Bu benim değil, milletimin malıdır.” Diyordu. Bu marşı yazan şair, sadece yazmamakla kalmayıp bunu bir milletle beraber yaşamıştı. Ben şahsım adına onu erken tanıma şerefine nail olmuş bir insan olmanın gurunu yaşıyorum. Ben Akif’i İstiklal Marşı ile tanımadım. Mehmet Akif’ten bize geriye kalan sadece bir kitap vardır: “Safahat”… Ancak Mehmet Akif çoğu kişinin yapamadığı bir şey daha yapmıştır. Safahat dışında bize başka bir kitap daha armağan etmiştir: kendi hayatı… Çoğu kişi kitap yazabilir fakat çoğu kişinin hayatı bir kitap olamaz. Mehmet Akif’in sadece kişiliği başlı başına bir kitaptır. Kendisini en çok tanıyacağımız eseri ise Safahat adlı şiir kitabıdır. Ben lise yıllarımda okumaya başladım Safahatı. Daha sonra sürekli okumaya devam ettim. Hala okumaya devam ederim. Çoğu şiirini ezbere bilirim. Mehmet Akif’i okumaya başladıkça iki şey fark ettim. Bunlardan ilki onu okudukça kendi fikir dünyam oluşmaya başladı. Evet evet fikir dünyamın yapı taşları tamamen safahat kitabındaki şiirler ile döşendi. O zamanın güncel sorunlara dönük şiirler yazmış Mehmet Akif… Bunların hepsi günümüz de bile ders niteliğinde… İkinci olarak keşfettiğim şey Akif’in çok ileri görüşlü biri olduğudur. Çünkü onun yazdığı şiirler günümüz Türkiye’sindeki bütün sorunlara çözüm mahiyetindeki fikirlerdir. Ben onun şiirlerin hepsini okuduğum anda, şöyle bir şey düşünmüştüm: Eğer biz öğrencilere Mehmet Akif’i ve onun fikirlerini düzgün anlatabilirsek ve gençlerimiz bu fikirleri anlayabilirlerse ilerleyen dönemlerde ülkemizde şuan olan sorunlar büyük ihtimalle sorun olmaktan çıkacaktır. Fakat ne yazık ki biz Mehmet Akif’i tanıtmaktan ve anlamaktan çok uzağız. Ortada söyle bir durum var: Okullar olarak her sene hem ölüm yıldönümünde hem de 18 Mart’ta Mehmet Akif’i her sene düzenli olarak anarız. O tarihlerde andığımız Mehmet Akif’i ne yazık ki bir türlü anlamayız. Bu yolda çok çabuk adım atmamamız gerekiyor. Yeterince geç kaldığımızı düşünüyorum. Özelikle Mehmet Akif ile ilgili sadece İstiklal Marşı hakkında bilgi veriyoruz. Ne istiklal marşı anlatılıyor ne de ondan bağımsız olarak Mehmet Akif… Bu durum ciddi anlamda ülkemiz eğitim sistemi açısında koca bir eksiklik çünkü istiklal marşını ve onun yazarını ezbere bilen, her hafta iki kere okuyan, her yıl düzenli onun anan bir gençliğimiz var. Fakat istiklal marşı ve Mehmet Akif mücadeleden ruhundan tamamen uzak bir gençlik yetişiyoruz. Bu birleri yapmıyor. Ben yapıyorum sen yapıyorsun… En kısa zaman kurtuluş ve istiklal ruhu ile büyüyen bir neslin hayali dileğiyle.

Kitaba dönecek olursak kitap bu konuda az da olsa bir eksikliği gidermiş. Hem kısa şekilde ilkokul ve ortaokul öğrencilerine yönelik olarak Akif’in hayatı güzel bir şekilde işlenmiş. Hem de hayatından bazı bölümler hikâye edilerek okuyucuya sunulmuş. Aynı zaman da uzun süredir neden yok diye düşündüğüm bir işe giriş yapmış. Safahattaki bazı şiirler basit bir şekilde hikâye edilerek sunulmuş. Kitap aynı zamanda 94 sayfa ve fiyat olarak 3 lira… Tüm bunları birlikte düşünürsek kesinlikle 3.sınıf ve daha üst kademelerdeki öğrencilerimize (4.5.6) okutmamız gereken bir eser diye düşünüyorum. Mehmet Akif’le küçük yaşta tanışma açısından güzel olacaktır.

Peki, kitap bu konudaki boşluğu doldurmuş mu? Kesinlikle hayır. Çünkü safahattan birkaç şiir sadece hikâye edilerek verilmiş. Kitabı ilk elime aldığımda aklıma baya bir şiir geldi. Heyecanla açıp okumaya başladım. Acaba hangileri hikâye edilmişti. Hikâye ediliş tarzı nasıldı? Çünkü bu şeklide bir fikir çok güzeldi. ( Netice safahattan orijinal haliyle şiirleri günümüzde yetişkin kişilerin bile anlaması zor.) Fakat kitabın bu bölümü beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü seçilen şiirler hem az hem de ders verici nitelikten çok uzaktı. İnşallah en kısa zamanda bu konuda yeni çalışmalar yapılır. Bu durumun böyle olması kitabın alınıp okunması engel değil… Benim şahsi fikrim alıp tüm öğrencilerimize okutmalıyız.

Mehmet Akif’in günümüzdeki sorunlara ta o zamandan çözüm bulmuş birkaç şiirini buraya almak istediğim… Bu şiirleri sizlerle paylaşmak beni çok mutlu edecektir.


İşte, ey unsur-i isyan, bu elim izmihlal,
Seni tahrik eden üç beş alığın ma'rifeti!
Ya neden beklemiyordun bu rezil akıbeti?
Hani, milliyetin İslam idi... Kavmiyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.
"Arnavutluk" ne demek? Var mı Şeriat'te yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri,
Arabın Türke; Lazın Çerkese, yahud Kürde;
Acemin Çinliye rüchanı mı varmış? Nerde!
Müslümanlık'ta "anasır"mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyyeti tel'in ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi tefrikanın;
Adı batsın onu İslam' a sokan kaltabanını
Şu senin akıbetin bin bu kadar yıl evvel,
Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?
Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!
Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?
N e Araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü!
Dinle Peygamber-i Zişan'ın İlahi sözünü.
Türk Arabsız yaşamaz. Kim ki "yaşar" der, delidir!
Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz baş başa... Zira sonu hüsran-ı mübin:
Ne Hilafet kalıyor ortada billahi, ne din!
"Medeniyyet!" size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor,
Arnavutlar size ibret olacakken, hala,
Ne bu şuride siyaset, ne bu fasid da'va?
Görmüyor, gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz...
Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
Bunu benden duydunuz, ben ki, evet, Arnavudum ...
Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!

******************************************

Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak. ..
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.
Dünyada inanmam, hani, görsem de gözümle:
İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.
Ey dipdiri meyyit! "İki el bir baş içindir."
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok hareket yok, acı yok. . Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?
Atiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbabı elinden atarak ye'se yapıştın.
Karşında ziya yoksa sağından, ya solundan,
Tek bir ışık olsun bulu ver... Kalma yolundan.
Âlemde ziya kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyada henüz hakk-ı hayatın,
Varken, hani herkes gibi azminde sebatın?
Ye's öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.
Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yfis olanın ruhunu, vicdanını bağlar,
La'netleme bir ukde-i hatır ki: Çözülmez...
En korkulu c ani gibi ye' sin yüzü gülmez!
Madam ki alçaklığı bir, ye's ile çirkin;
Madam ki ondan daha m el 'un, daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-i iman,
Nevmid olarak rahmet-i mev'fid-i Huda'dan
Hüsrana rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, eviadını yakma!
Evler tünek olmuş, ötüyar bir sürü baykuş...
Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"
Lakin hani, milyonlan örten şu yığından,
Tek kol da "Yapışsam... " demiyor bir tarafından!
Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryadı bırak kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: Telafi edecek bunca zarar var.
Feryad ile kurtulması me'mfil ise haykır!
Yok yok! Hele azınindeki zincirleri bir kır!
"İş bitti... Sebatın sonu yoktur!" deme; yılına.
Ey millet-i merhum e, sakın ye' se kapılma.

********************************************

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;

İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana...
Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar,
Çok değil, ancak Necip evlada layık tek şiar.
Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız:
Böyle kansız mıydı -haşa- kahraman ecdadınız?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?
Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar?
Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar?
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan leşi?
Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan...
Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan! ...
"His" denen devletliden olsaydı halkın behresi:
Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş naresi!


Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lakin aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen yahut kılıksız köstebek!
Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı! ...
Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin usluba sok:
Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.
Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;
Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz...
Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira halimiz:
Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
Davranın zira gülünç olduk bütün bir âleme,
Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah, intikam;
Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram! ...
Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa istikbalinizden korkulur, pek korkulur.