Geçen haftanın en beğenilenleri 20 Mart 2017-26 Mart 2017

1.
Hüseyin DEMİR, Toprak Ana'yı inceledi.
 22 Mar 22:45 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Toprak Ana…
Ah, savaş kahrolası savaş! Savaş, binlerce belki yüzbinlerce kişinin birbiriyle amansızca dövüştüğü, kan ve gözyaşının hakim olduğu, geride yarım kalmış binlerce hayal bırakan lanet olasıca şey! Lanet olsun savaşlara! Lanet olsun giden canların acılarına neden olanlara!

Savaş sadece savaş meydanında çarpışan askerleri mi etkiler? Ya cephenin gerisindekiler… Mesela bir ana, üç oğlu ve kocasını savaş meydanına yolcu etse… Arkalarından bakarak onları cepheye, ölümün kol gezdiği yerlere, gönderse… Neler olur?

Erler zaten savaş meydanına gitmiştir. Ya kalanlar? Erkeksiz, emeksiz kalan anneler, kadınlar… Her gelen mektupta oğlunun ölüm haberini almaya hazırlanan bir ana mesela… Posta geldiğinde henüz gençliğin baharındayken dul kalmanın acısını yaşamaya hazırlanan bir kadın mesela… Tarlayı sürecek kimsesi kalmadığı halde, bakmakla yükümlü olduğu 5 torunu olan bir nene mesela… Abi ve kardeşleri cepheye gittikten sonra annesi ve yengelerinin bakımı üstelenmek zorunda kalan 13 yaşındaki bir çocuk mesela… Mesela mesela… Her hane de bir acı bekleyiş… Her hanede bir acı son değil mi?

Bunlardan sadece bir hane seçmiş Aytmatov. Savaşta yaşanan acılara cepheden değil cephe gerisinden bakmış… Çocuklarını ve oğullarını savaşa gönderen bir ananın gözünden… Evet, belki de ölen yüzlerce insandan sadece bir tanesini ele almış Aytmatov. Üstelik çok kısa bir şekilde ele almış.
İyi bir savaş romanı okuduğumuzda resmen bizi o savaşın içine çeker. Bize o savaşı yaşatır. Bazen bir bomba yanımızda patlar. O patlayan bombayla şehit düşen arkadaşınızın sancısını yüreğinizde hissedersiniz. Toprak Ana ise o savaşın arkasındaki acıları size yaşatmış…

Yazar romanda kusursuz bir şekilde o acıları bize yaşatmış. Kitabın çoğu yerinde durup Ah be ana neler çektin sen diyor. Ananın haline ağlıyorsunuz. Kitabı bitirince direk aklıma düşen ise bu ananın bu çektiği acıları sen nasıl 130 sayfaya sığdırdın Ey Aytmatov! Bu ananın çektiği acılardan roman olsa hani şöyle 600 sayfalık bir şey yazman gerekir. Ama az yazmış Aytmatov. Ama ananın haline ağlatmış…

Kitabı bitiyorum düşünceler alıyor beni. Bir ananın çektiği sıkınlar bunlardı. Ya bizim milletimiz… Kurtuluş savaşımız sırasında şehit verdiğimiz 33.685 askerimiz mesela… Kolay değil şehit olan 33.685 insan… Hepsinin bir hanesi… Hanenin içinde yaşayan aileleri… Savaşın bitmesi ve çocuklarının gelmesini bekleyen onca insan… En kötüsü de acı son…

Ve artık yazmak istemeyen bir kalem, düşünmek istemeyen bir beyin… Acıya katlanamayan bir yürek…

Belki bu kadar söze gerek yoktu. Alıp okumak sonra da halimize acımak gerekirdi…
Sevgiyle kalın…

2.
Muzaffer Akar, Sputnik Sevgilim'i inceledi.
 20 Mar 13:41 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Yazarın 1Q84 romanına başlamadan önce tarzına alışayım diye bir günde okuduğum romanı, çok garip ve keyifli bir yolculuğa çıkardı beni. Japonya’dan Avrupa’nın egzotik yerlerine, son olarak da Yunanistan’ın bir adasına. Bu yolculuk bana kendini arayan, kendi yaşamını tanımlamaya çalışan kişilerin hikayesi gibi geldi. Hepimizin hayatında anlamlandıramadığımız mistik olaylar olmuştur, rüyada garip görüntüler, birdenbire gelen tanmlanamayan hisler, ortama yabancılaşma gibi. Yazar bunlar gibi, durumu biraz büyüterek romana eklemiş, güzel de olmuş.

Roman akıcı dili ve mükemmel benzetmeleriyle edebi bir doyum veriyor bu da yazarın son zamanlardaki yükselişini açıklıyor, daha çok kitabını okuyacağımı hissediyorum.

3.
Lütfiye, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'yu inceledi.
21 Mar 20:36 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

İlhami Algör'ün bu kitabı, bazı şeylerin söylenmesi mi daha iyidir söylenmemesi mi üzerine. Aslında çok şey hissedip "çıt" çıkarmamak üzerine. O beni anlar ama, ya anlamazsa üzerine. Ve daha birçok şey... Küfürlerini bile yarım eden, bitik bir adamın hikayesini anlatır kitap. Hayatın olmazsa olmazı, "bir eksiklik var" duygusunu, boşluğunu, bazen kendi iç sesiyle bazen de nesnelerle konuşarak başarılı bir şekilde dile getirir anlatıcı. "Müzeyyen" e aşık olma naifliği; "Kürk Mantolu Madonna"'daki yine kendisiyle yaşayan kahramanda da sezilir.
"Tütünümü, anahtarımı aldım, tam çıkıyorum bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum olduğunu fark ettim." cümlesiyle 'en iyi giriş cümlesi' dalındaki ödülü (olsaydı eğer)alabilecek bir kitap.


Ruhundaki eksiklikleri gören ama bu eksikliği dolduramayan insanların kitabı... kimsenin anlamadığı derin tutkular yaşayan ve tutkusunu yalnızlığıyla harmanlayan insanların kitabı... "Söz gelimi testere ile kesseler sırıtan" insanların kitabı... "Film bitmiş de herkes salondan çıkarken, aklı son sahneye takılı kalmış, koltuğuna çakılı insanlar"ın kitabı.. Şimdi de benim kitabım.

Kitapta zaman kavramı pek ayrıntılı işlenmemiş, zaten karakterin doğası gereği buna pek gerek de yok. Karakter yarı Aylak Adam, yarı Meursault tadında kendisi sessiz fakat iç dünyası filarmoni orkestrası bir insanevladı. Öyle ki, önündeki bardaktan tutun, avizeyle bile konuşur. Zaten kitabın büyük çoğunluğu bu iç konuşmalarla geçer. Bazen içeride sadece kendisiyle değil Müzeyyenle veyahut bir kaç kişiyle daha aynı anda konuşur. Bu iç konuşmalar bazen öyle derinleşir ki beyninizde iki üç katman birden açılır. Hikaye olağan boyutundan çıkar bir üst boyut olan ikinci boyutta devam eder bir süre. Bu arada da bazen üçüncü boyuta sıçramalar yapar. Yazar, kitabın kahramanına bir konuşma biçimi oluşturmakta öylesine ustadır ki; kahraman durağan nesneleri hareketlendirirken; aynayla, kapı diliyle konuşur; ünlüleri kanepeye oturtur, azarlar, dinlerken; yani sıradan bir günde ya da sıradan bir kitapta rastlamayacağınız herhangi bir şeyi yaparken doğal, kendinde ve hatta sıradan görünür. Ve yazar karaktere bunu yaptırırken arada inceden inceden toplumsal mesajlar vermeyi de ihmal etmez.

Ancak kitabın bazı bölümlerinde şu hisse kapıldım "Yazar yazacak bir şey bulmak için evde gezinmiş, ayna çıkmış karşısına, bununla da konuşsun" demiş. Gerçekten bunu hissettim. Bir tek bende mi vuku buldu bilmiyorum. Aslında bu
durumu baştan kabul ettiğiniz için pek de sırıtmıyor, rahatsız olmuyorsunuz.

''Kısacık bir kitap zaten.'' Öyle söylemeyin insan bir debeleniyor içinde. Kıvrılası geliyor insanın bulunduğu yere (otobüsteydim olmadı). Kendi kendine mi konuşuyor bu adam diye sorduğunda gülümserken buluyorsunuz kendinizi. Müzeyyen'e kondurduklarım ve konduramadıklarım arasında kalmışken bir 'huzur' almaya çalışıyorum ; ama yalnızca bir cümle, bir sayfa sonra alınıveriyor elimden o gidip de alamadığım huzur. 'Bütün o gelmeyişleri' de bir güzel hissettim ; bundandır herhalde çaydan soğudum.
Kitabın sonundaki 'bir cümleden' de rahatlıkla anlaşılacağı gibi Albert Camus'un Yabancı'sındaki kayıtsızlık ve boşvermişlik bize kenardan göz kırpar.


''-Müzeyyen
+Efendim?
-Hiç, adını söylemek hoşuma gidiyor.''

Keyifli Okumalar..

4.
Elif Kimya S., Yaşama Uğraşı'ı inceledi.
 22 Mar 20:19 · Kitabı okudu · 7 günde · 8/10 puan

Yaşama Uğraşı, Cesare Pavese ' nin 1935' ten başlayarak 1950 yılına kadar yazdığı günlüklerinin kitap haline getirilmesiyle oluşmakta. Pavese intiharından 8 gün önce güncesini " Sözler değil. Eylem! Artık yazmayacağım…” cümleleriyle noktalar. Bu son notundan 8 gün sonra hep düşündüğü eylemi gerçekleştirme cesareti gösterir. Bir otel odasında " 1935-1950 Ce. Pavese ' nin Yaşama Uğraşı " yazılı bir dosya dışında bütün özel yazılarını, notlarını yakıp gerçekleştirir özkıyımını.


Cesare Pavese ' nin Yaşama Uğraşı... Kulağa nasıl da tuhaf geliyor değil mi? Bir insan hayatının her döneminde belki her anında bir şeylerin uğraşını verir. Okuma uğraşı, aşk uğraşı, kariyer uğraşı, güzel bir yemek yapma uğraşı, iyi bir evlat, eş, sevgili, anne- baba olma uğraşı... Ama yaşama uğraşı veren birine kaçımız rastlamışızdır? Evet, Pavese hayatının yarısından fazlasında intiharı sayıklamış, bunun aksi için yaşama uğraşı vermiş fakat başaramamış bir yazar, bir şair.


Pavese ' nin güncelerinin başından sonuna kadar intihara olan meylini görüyorsunuz. Onu buna sürükleyen sebeplere tanıklık ediyorsunuz. Ne kadar duygusal, yalnız ve mutsuz bir adam olduğunu, depresif ruh halini baştan sonuna kadar bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Pavese' nin en samimi duygularını, mutsuzluğunu okurken duygulanmamak mümkün değil. Kitapta bunu sıkça dile getirir. Mesela ;

14 ocak 1930

"Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum...

25 mart 1950

" Mecburuz diye yaşayıp duruyoruz. Bu fikir beni çileden çıkarıyor. Kendi bedenim içindeki kuşkulara bile hâkim değilken nasıl dünyayı değiştirebileceğime inanmalıyım? Evet mutlu değilim. " notları da mutsuz ve yalnız olduğunu destekler nitelikte.


Pavese ' nin daha önce bir kitabını okumuş arkadaşlar kadınlara olan düşkünlüğünü, zaafını (kimi anlamayıp nefret dese de) bilir. Bu kitabında da mutsuzluğunun, intiharının en büyük sebebi kadınlar gibi görünsede tek sebep buydu demek haksızlık olur. Dönüp Pavese ' nin hayatına bakacak olursak onu intihara sürükleyen tek sebebin bu olmadığını, yaşadığı dönemin ne kadar zorlu geçtiğini görebiliriz.


Pavese çocukluk döneminde 1. Dünya Savaşı ' na, gençliğinde 2. Dünya Savaşı ' na tanıklık ediyor. Savaşlar her insanın ruhunu yaraladığı gibi Pavese ' yi de etkiliyor. Daha sonra, ilerleyen yıllarda (1922-1943) İtalya' nın yönetimini ele alan Benito Mussolini yani İtalya' nın faşist Hitler' i ülkeyi cehenneme çevirmiş, yazarları, şairleri hapse tıkmış, kitapları yakmış, sanatı öldürmüştür. Savaşın ve tüm bu zorlukların ardından birçok yazar ve şair etkilenip intihar etmiştir. Pavese' nin intiharının en büyük etken kadınları olarak gözüküyor olsada bunları da göz ardı etmemek gerekir. Fakat ilginçtir ki Pavese güncelerinde bu trajedilerden neredeyse hiç bahsetmez. Kitapta eleştirebileceğim tek nokta da bu sanırım. Bu kadar zorlu bir dönemi, yaşananları es geçip sürekli kadınlardan bahsetmek, onlar yüzünden mutsuz olduğunu anlatmak zayıflık bence.


Dönemin zorluğunu pek dile getirmeyi tercih etmeyen yazar, günlüklerinde genellikle kişisel hayatından, duygularından, sanatından ve gezilerinden söz açar. Aşık olduğu kadınlarından, bu kadınların ona yaşattığı acılardan, yıkımlardan, inanç sorgulamalarından ve peşini bırakmayan intihar düşüncesinden bahseder.


Hayatını kadınları anlamak üzerine harcayan yazar, onlardan nefret ettiğini söylerken bile kendisine gösterecekleri sevgiye ihtiyaç duyuyor. Kadınlarını anlama girişimleri sürekli başarısızlıkla sonuçlandıkça karamsarlığa kapılıyor. Her yitirdiği aşkıyla birlikte yaşama uğraşını bırakma düşüncesi aklını çelip daha da yer ediyor. Bu yıkımlara rağmen yüzünü kadınlara çevirmekten, sevgi ummaktan vazgeçemiyor.


Bu aldığı yaralar bir bakıma onun sanat, edebiyat hayatını daha da güçlendirmiştir. Çünkü hayatının son dönemlerinde edebi yönden en başarılı devirlerini yaşamıştır. İntiharından çok kısa bir süre önce aldığı dönemin en önemli ödüllerinden biri olan Strego Ödülü de bunun kanıtlıyor bana göre.


Kitabı okurken yaşadıkları beni gerçekten çok etkiledi. Edebi yönden de çok kuvvetli bir anlatıma sahip olan Pavese her kitabını okuyabilecağim yazarlardan biri benim için. Pavese ile henüz tanışmamış arkadaşlara da bu kitapla başlamalarını tavsiye ederim...

5.
Nurhan Işkın, Genç Bir Doktorun Anıları'ı inceledi.
20 Mar 21:24 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Okuduğum ilk Bulgakov kitabı ve kesinlikle son olmayacak. Yazım dili o kadar sade ve tatmin edici ki okurken kendimi tüm o hastaların ve doktorun yanında hissettim...

İlk atama yeri ücra bir yer olan doktorun, 1915 yılında yaşadığı deneyimler, hastalarının inançları, ve devrimin getirdikleri; hava şartları ile mücadele dolu zorlu bir hayatın kısa kısa hasta hikayelerini okurken, onun mücadelesini, kendine olan güvenini ve içsel çelişkilerini, sanki hastanenin gizli bir köşesinden izliyormuşum hissini yaşadım...

Genç doktorun başından geçenleri okurken kimi zaman endişelenerek, kimi zaman gülümseyerek ama özellikle son bölümü üzülerek okudum.

O dönem insanların özellikle cerrahi müdahaleden ne kadar korktuklarını, batıl inançlarını, hem doktora gelip hem de yapılacak işlemleri kabul etmekte zorlandıklarını Bulgakov mesleği gereği çok iyi gözlemleyip, aktarmış...

Okumak isteyenlerin bir an önce okumalarını tavsiye ederim...

6.
Nazlı Demir, Bitmeyecek Öykü'ü inceledi.
25 Mar 01:34 · Kitabı okuyor · Puan vermedi

Absürt bir şekilde 2 Ocak 2016 da başladığım bu kitabı hala bitiremedim.. Oysa ki konu, dil, karakterler, işleniş dahil her şey yerli yerinde. Bitmeyecek öykü galiba gerçekten de hiç bitmeyecek..

7.
Nurhan Işkın, Huzursuzluk'u inceledi.
22 Mar 01:08 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

"Huzursuzluk" içimdeki huzuru paramparça etti. Savaşı uzaktan düşünerek tasvirlemeye çalışmak ile Meleknaz'ın yaşadıklarının içinde yol almak, onun çocuk-kadın ruhundaki yaraların derinliğini anlayabilmek, sanırım bir okur olarak imkansız...


İnsanların birbirine sadece dininden dolayı bu kadar zulmetmesi ne yazık ki dünya var olduğundan beri devam ediyor. Savaşların sebebi her ne olursa olsun işlenen insanlık suçlarını işleyenlerin de insan olduğunu düşünmek beni dehşete düşürüyor. Bu esere yakın olan Alexandra Cavelius'un Leyla adlı kitabını okuduğumda da aynı duyguları hissetmiş, insanların nasıl olup ta bu kadar hayvanca davrandıklarını anlamaya çalışmıştım. Bu eser ise kendilerinden olmayana ama özellikle kadın ve kız çocuklarına (İŞİD'li insan olmayan varlıkların) tecavüz edip satmalarını ve bunu din adına yapmalarını, tüm dünyanın da bu vahşete seyirci kalmasını anlatıyor...

Suriyelilere özellikle kadınlarına bakarken acaba o donuk gözlerle karşılaşsam, ben ne yapardım sorusunu eserin son sayfasına kadar kendime sorarken buldum. Ama ne acıdır ki cevabını bulamadım...

İnsanın kendi özünden uzaklaşmasının, yıllarda geçse mümkün olmadığını, İbrahim'in ölen arkadaşı için gittiği Mardin'de büyüdüğü sokaklarda ve çocukluk anılarında yaşadığı hüzne tanıklık ederken, kişi nerede çocukluğunu geçirmişse orada bir kökü olduğunu ve bu kökün nereye giderse gitsin döndüğünde onu anılarıyla kucaklayıp, sarmalayışında ki sıcaklık hissi beni de sarıp sarmaladı...

Yezidiler hakkında bilmediğim bir çok bilginin de yer aldığı kitabı okurken, Ortadoğu gerçeklerinin, aşk ile harmanlanıp, ızdırap dolu yolculuklarına şahitlik ettim...

Meleknaz ve Hüseyin'in hikayesini okumanızı tavsiye ederim...

8.
Bora Harut, Olric - Oğuz Atay'ı inceledi.
 24 Mar 14:03 · Kitabı okudu · 1/10 puan

Kasım 2016 basım tarihli bu 312 sayfalık kitap, netten copy-paste'dir sevgili okuyucular. Kitabı okumadan önce netteki bütün o uydurma Oğuz Atay sözlerinin ve Olric diyaloglarının kaynağının bu kitap olduğunu zannediyordum. Meğer tam tersiymiş. Bu kitap netteki o sahte sözleri araklamış! Yoksa düzd-i sühan mı yapmış? İntihal..? İndirgeme olabilir mi..? Resmen aşırmış yahu! Uydurmanın da araklanmasını ilk kez gördüm sevgili okuyucular.

Kitabın ilk sayfasına bir de ciddi ciddi yazmışlar: "Bu kitabın yayın hakkı Yason Yayınları'na aittir. Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz, izin almadan hiçbir yolla çoğaltılamaz."
Aşağıda delilleriyle netten link vererek hangi web sayfalarından copy-paste yapılarak bu kitap oluşturulduğunu yazacağım. Baştan belirteyim, kitabın başından sonuna kadar "bu metin falanca yazardan veya şu web sayfasından alınmıştır" gibi bir ibare yoktur.

Kitabın ilk bölümü, "Yapıtları ve Yaşamıyla Oğuz Atay" (s. 7-25) başlığını taşıyor. Bu bölüm; noktası, virgülüne hatta kullanılan fotoğraflara kadar şu sayfadan aşırılmış!
http://mavimelek.com/oguz_atay.htm

Kitabın ikinci bölümü "Oğuz Atay ve Olric" (s. 27-32) başlığını taşıyor. Bu kısım da birebir şuralardan alınmadır.
http://www.akasyam.com/olric-soytari-kral-10975/
http://blog.radikal.com.tr/...c-soytari-kral-42220

Sonra gelen meşhur uydurma "Olric Diyalogları" (s. 32-42) kısmı gelmektedir ki, nette dolaşımda olan bütün o Olric diyaloglarından 38 adet dercetmiş Kardeş Kıvanç. Yine belirtiyorum ki, "bu Olric diyalogları uydurmadır" şeklinde bir uyarısı yoktur yazarın. Kendisi de inanmış yani doğruluğuna... İşte bu kısım tekmil-i birden şu linklerdeki sayfalardan aşırılmış!
https://www.frmtr.com/...amayanlar-olric.html
http://bizimasa.blogspot.com.tr/...amayanlar-olric.html
https://www.meleklermekani.com/...tunamayanlar.198007/

Kitaptaki diğer bölümlerin linklerine işaret etmekle yetineceğim.
Tutunamayanlar Üstüne Oğuz Atay İle Bir Söyleşi ...... s. 43-47
http://dipnotkitap.net/ROMAN/Tutunamayanlar.htm
http://www.cafrande.org/...r-karsilik-alamadim/
http://www.edebiyathaber.net/...unamayanlar-uzerine/

Tutunamayanlarda Karnaval ............. s. 49-68
http://yeniguneturku.blogcu.com/...-da-karnaval/4111498
Alper Akçam kimdir? ...... http://www.alperakcam.com.tr/pages.php?id=110
http://www.pandora.com.tr/...inda-karnaval/315451

Tutunamayanlar'da Gerçeklik ve Kurmaca ........... s. 69-92
http://dergipark.ulakbim.gov.tr/...000108709/5000101182

Tutunamayanlar Romanında Mizah ve Hiciv Öğeleri ....... s. 93-131
http://turkoloji.cu.edu.tr/...namayanlar_hiciv.pdf
http://dipnotkitap.net/ROMAN/Tutunamayanlar.htm

İntihar Edebiyatı ve Oğuz Atay .......................... s. 133-141
https://www.google.com.tr/...m=bv.149093890,d.bGg
Arama motoruna "İntihar Edebiyatı ve Oğuz Atay Kadir Samet Karaman" yazın. İlk çıkan Doc dosyası.

Oğuz Atay'ın Roman Kahramanları ......................... s. 143-163
http://pauegitimdergi.pau.edu.tr/...O%c4%9eUZ%20ATAY.pdf

Kemalizm Delisi Oğuz Atay ................................ s. 165-170
http://www.oguzatay.net/...defter-dergisi-1990/
Defter Dergisi, sayı 14 (1990)
https://www.academia.edu/...Nurdan_G%C3%BCrbilek
https://defterdergisi.wordpress.com/2012/11/05/sayi-14/

Postmodernizm ve Oğuz Atay ............................... 171-194
http://www.cafrande.org/...tkiler-fatih-sakali/

İncelememi uzatmamak için burada kesiyorum. Kitabın sonundaki bölüme dikkat çekmek istiyorum. Bu bölüm "Unutulmaz Oğuz Atay Sözleri" (299-307) başlığını taşıyor. Burada 75 uydurma olduğunu kendisinin de farkında olmadığı -başlıktan anlaşıldığı gibi- söz paylaşmış Kardeş Kıvanç. Bu sözleri de yine netten avcılık-toplayıcılık yöntemiyle kitabına aldığı aşikârdır.

Hayret ettiğim başka bir şey de, şurada ( #8504023 ) eleştirdiğim meşhur Olric diyaloğunu bu kitaba almamış Kardeş Kıvanç.

Ve'l-hasıl-ı kelâm, bu kitaba para verip almayın. Zaten nette aynısı var. Ben araştırmam için incelemek zorundaydım o nedenle aldım. Tamamen copy-paste olan bir derleme kitap. 38 + 75 = 113 adet de sahte söz mevcut içerisinde. Gerek yok. Almayın, yazık paranıza, vaktinize...

9.
Mehmet Admış, Ah'lar Ağacı'ı inceledi.
 20 Mar 08:13 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bir şiir kitabına inceleme yazmak; dünyanın en kaliteli şiirlerine sahip olsa bile, en kötü roman için inceleme yazmaktan çok daha zordur. Bilmiyorum belki de daha önce şiir kitaplarına pek de inceleme yapmadığım içindir. Ne kadar üzücü!

Didem Madak, daha önce Grapon Kağıtları'nda da belirttiğim gibi 21. yy'ın şairlerinde(!) mevcut olan yapmacık dile sahip değil.. Didem Madak'ın şiirlerini okuyunca, insanın yüreğinde kıpırdanmalar oluyor en azından, ama kimi zaman da oluyor ki ruhumuzda fırtınalar kopuyor. Yazdığı, dizdiği dizelerle insanın ruhunda yer edinmeyi çok iyi biliyor.. Ama bence bunun en büyük nedeni; Didem Madak, öyle insanlar okusun, ben de şiir yazıyorum gibi cümleler sarf etmek için yazmamasıdır.

Didem Madak, dizelerine kendisini, annesini ve kardeşini yani ailesi ve çevresini konu etti.. Onlara seslendi dizelerinde, Tanrım diye fısıldadı zaman zaman, haykırdı da kimi zaman.. Ama sadece bunlar yok tabii, Pollyanna var mesela, yaseminleri var, annesinin üç aylık maaş kuyruğundaki fötr şapkalı amcalar var, var da var...

Didem Madak, şiirlerinde o kadar basit konuları ele alır, ama öyle güzel betimleyip dizmesi var ki... (denilecek söz bırakmıyor. O zaman susalım biz de.. Ve şu dizeleriyle bitireyim sözümü...)

"Kim bir şairi kırsa
Şair gider uzun bir dizeyi kırar mesela
Bilirim kim dokunsa şiire
Eline bir kıymık saplanacak
Bilirim kırılmış dizeleri tamir etmez zaman
Yorgunum oysa
Durmadan kendime bir tunç uyak aramaktan."

Didem Abla'yı belli ki çok kırmışlar ve o da her seferinde uzun dizeleri kırdı. Biz de onun şiirine dokunmak istedik, kıymık battı. Onun şiirleri bize dokunsun dedik, şiirlerde hep hüzün vardı, işte bu yüzden yüreğimizi kor parçasıyla dağladı, gitti..

İyi ki bu dünyadan Didem Madak geçti...

10.
Oğuz Aktürk, Tuna'nın Türküsü'ü inceledi.
 21 Mar 00:12 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Şimdiye kadar hakkında inceleme yazmayı en çok arzuladığım kitaplardan biri oldu Tuna’nın Türküsü. İnsanlar kendinden bir şeyler bulduğu kitapları daha çok özümsüyor sanırım. Nereden başlasam bilemiyorum.

Kurgusu beni özellikle çok etkiledi bu kitabın. Bunda hem babamın annesi tarafından Selanik göçmeni olmamızın hem de Viyana, Bratislava, Budapeşte gibi şehirlerde bulunup Tuna Nehri’ne karşı sabahlamış olup oradan geçmiş ecdadımızın yaşadıklarını günlerce düşünmüş biri olmamın da etkisi var. Yurtlarından sürülen ve çıkarılmak zorunda bırakılan insanların halinden sadece onlar anlayabilir pek tabii ki. Fakat ben de bu kişilerin duygularını anlayabilmek için elimden geldiğince empati yapabildiğimi düşünüyorum. Tarihle bugüne kadar pek ilgilenmiş olduğumu söyleyemem fakat Mehmet Yılmaz Bey tarihi, coğrafyayı, gerçek sevgiyi, fedakarlığı o kadar güzel bir kurguyla harmanlamış ki kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz.

Kitapta her karaktere verilen bir söz hakkı var, hiçbir karakter kayırılmamış. Çünkü her karakterin kendine has bir hayat hikayesi var. Hepsine gerektiği kadar kulak vermeniz gerekiyor kurguyu anlayabilmeniz için.

Gurbet ve hasret teması en yoğun olan olan tema kitapta. Yurtdışında az da olsa 1 yıl yaşamış biri olarak romanın çok yerinde geçen helal-haram ayrımı, yemeklerde domuz etine bazen domuz yağına bile dikkat etmek zorunda kalmak, cami-mescid aramak, namaz kaçırmamaya dikkat etmek, ezan sesi duyma özleminde olmak hep romanda bahsi geçtiği gibi benim de yaşamış olduğum şeyler. Onun için romanla daha çok iç içe olabildim. Mehmet Yılmaz Bey’in romanda dediği gibi “Helası farklı, yemeği riskli, camisi yok, Türkçesi yok; örfü, töresi bambaşka.” Bu söze o kadar çok katılıyorum ki ülkemizin içerisinde bulundurduğu nimetleri veren Allah’a şükrediyorum. Siyasetten kesinlikle bağımsız olarak kesinlikle memleket özlemi denilen bir şey var. Ülkeden ayrılasın geliyor ya bazen... Bazı insanlar Balkanlardan çekilmeyi bir vatan kaybetme olarak görürdü bir zamanlar. Kırım’dan zorla çıkarılmayı, canımız, ciğerimiz olan Balkanlardan terk edilmek zorunda bırakılmayı öğrettiler insanlarımıza zamanında. Bir de böyle düşünmeyi öğretiyor bu roman size.

Ana dil samimiyettir, hayatımda bunu da yaşadığım çok an oldu. Ana dile anı dil olarak bakıyorum. Yabancı olduğunu sandığın bir insanla İngilizce konuşmaya başladığında sanki arana bir set çekiliyor. Bir kültür ayrımı oluşuyor. Ama eğer ki Türkçe konuşmaya başlarsınız, değmeyin keyfinize. Sanki dünya sizin oluyor. Gerçekten de ana dil çok önemli bu konuda, insanların anılarını çağrıştırıyor onlara. Aynı romandaki karakterlerin karşılaştığı kişilerle yaşadığı hadiseler gibi.

Romanda coğrafya ve Mostar hakkında da çok güzel ve değerli bilgiler verilmiş. Gündüz Vassaf’ın Mostar adlı gezi yazısını okuduktan sonra bu romanda geçen Mostar kısmını da çok beğendim. Zira sayın Vassaf, Mostar’dayken köprüye ayağını basmaya bile kıyamamış en sonuna kadar. Köprüden karşıya geçmek için dolaşmış şehri. İşte böyledir Balkanlar. Osmanlı mimarisinin şekillendirdiği yerlerden geçtik biz. Hatıralarımız tarih kokar, sevdalarımız samimiyet doludur, tasarladığımız mimari yapıların her detayında ayrı bir anlam vardır, hiçbir detay boşuna değildir.

Romanda insanların kişiliksizleştirilmesinden savaşın getirdiği acılara kadar, coğrafi bilgilerden samimi sevgilere kadar çok sayıda kendinize dair bulabileceğiniz öge bulunmakta. Türkiye’nin bizim için bir anne olduğunu, dünyanın neresine gidersek gidelim, ayağımızın hep onda sabit kaldığını görebilirsiniz bu romanla beraber.

Gerçekten de çok sevdim bu kitabı. İncelemeyi de emekle ve severek yazdım. Bu kitabı imzasıyla beraber bana hediye etmiş olan sayın Mehmet Yılmaz Bey’e teşekkür ediyorum.