Geçen haftanın en beğenilenleri 15 Mayıs 2017-21 Mayıs 2017

1.
Ali AYDIN, Yitik Bir Aşkın Gölgesinde'yi inceledi.
19 May 22:30 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

AĞRI; kadim, kutsal Dağ. Ağrı geçmişini ve geleceğini arayanların, aşıkların, dervişlerin ziyaretgahı.Başkaldırının yurdu.Başı göklere eren, ateşten dağ. Mazlumların sığınağı,Xoybun'un kalesidir Ne güzel de Memleketimi Anmış Üstad "Mehmet Uzun"...
Bizim burda ilk Cemreyle başlar baharın ihtişamı...tozlu duvarlada güller açar.Yağmurun toprakla buluştuğunda Etrafa yayılan o enfes kokuların esiri olur herşey...Bir bakıştan çok daha fazlasıdır güzide Aşklar.Kelimelerden yoksun Nağmeler dökülür gönlümüzden...
Bayramlık Sevinçlerini yaşayan çocuklar misali,Bir özlemdir bizim için eskiyenler. Buram buram tüter gözlerimizde burnumuzda..."Yılmaz"derken "Deniz"lenir Gözlerimiz Ardından Hüsnü zan "Ahmet" türküleri dolanır dilimize...
Üstad Bediüzzaman'ın buyurduğu gibi; Elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava aleminde
bir ağaç olması gibi...Yer altına giren bir insanda,alem-i
berzahta elbette bir hayatı bakiye sümbülü verecektir...
Yaşadığımız toplumsal süreçte,son derece bozulmuş insan karakterleriyle yoğun olarak karşılaşıyoruz.Ne yazık ki bu karakteri bozulmuşlar topluma yön vermeye başladılar.Ve artık müthiş sıkılıyorum...Daha kötüsü, insanlardan soğuyorum.Çevreme baktığımda para için her şeyi yapmayı olağan gören ve bunun için kirli ilişkilere giren tipler neticede az değil.Oysa biz bu toplumun bireyleriyiz.Birbirimize ihtiyacımız var.Birbirimize güvene bilmeli ve sosyal toplumun sorumluluk bilinciyle hareket edebilmeliyiz.Ama elden ne gelir? Sevgiden,yakınlıktan,insanca davranmaktan anlayanlar o kadar az ki.Büsbütün kabalaşmaktansa, uzaklara gitmek insana daha iyi gibi geliyor.Ama oda çözüm değil.İnsanca yaşayıp birbirimizden keyif alabilmemiz için, sosyal toplumun tarafında yer alıp en azından mücadelesini verebilmeliyiz...
Halbu ki; Aynı şarkılarda hüzünlenendik aynı acıları yaşayan aynı bayramlarda gülendik aynı safta duran...Yıldırım misali suizan düştü kardesler arasına Aydınlar Karanlığa Karanlık Aydınlığa Büründü...Üstad Kemal Sunal Haklı çıktı.Halbuki Gülerdik onu izlerken...Şimdi Anlayınca herseyi ne acıtır oldu gülümsemeleri...Eskiden Sabah beş çiminde ıslanmış güllerimiz vardı yine Efendimizin ikliminde yetişen onunla herşeyi dile getirirdik içimizdekilerini gönlümüzdekilerini dilimizde düğümlenen sözcükleri...Taaaki zengin züppelerin pahalı karanfilleri gölge düşürene dek...
Ülkesinden sürgün edildikten sonra hep onun özlemiyle yaşayan, dönüş umudunu hep içinde taşıyan, sonrasında sevgilisi ile ülkesi arasında seçim yapması gerektiğinde ülkesi için savaşmayı seçen, her iki seçiminde de yenilen Kürt aydını Memduh Selim Bey’in hikayesidir anlatılan...
Ülke özlemi içinde büyürken, aşkın ateşiyle yanar.Ömrünün son demine kadar yalnızlık ve yoksullukla boğuşur, çaresizlik içinde ölür. Büyük umutlar, hayaller ve hayal kırıklıkları, trajediler ve adım adım yok oluşa uzanan destansı bir yolculuk…
İnsanın eli kalem tutmayıncaya kadar, yazmanın ne denli zor iş olduğunun ayrımına varamıyor.Hele hele okumaya mecali de niyeti de pek olmayan bizim gibi toplumlarda, okumadan, fikir sahibi olmadan hemen her konuda her bir şeyi bildiğini zanneden bir dolu aklı evvel çevrenizi sarar ve mektup dahi yazma becerisi olmayanlar olur olmaz durumlarda eleştirmen kesilirse, varın yazmanın nasıl da belalı bir iş olduğunu artık siz düşünün...
"Mantıklı düşün"diyorlar.Akılcı olmamızı, "romantik"davranmamamızı istiyorlar... "Savaşa ben de karşıyım"diye başlayıp "ama"kıvırtmasıyla süren soğukkanlı konuşmalarda, bu savaşta ve paylaşım sofrasında yer almamız gerektiğini anlatıyorlar.Bizi,Duygusal olmakla suçluyorlar...
Ne çare ki; Duygusalız...
Bebeğin cesedi başında dövünen anneyi görünce"Savaşta olur böyle şeyler" diyebiliyoruz...Saçları toprağa dağılmış kızına bakarken "sağlıklı" Düşünemiyoruz. O an, "iyi bir haberim var; bomba düştü ve arkadaşımız filme çekti" diyen muhabiri, borsanın savaşa olumlu tepki verdiğini bildiren broker'i, "Türkiye'nin büyük fırsat kaçırdığından" yakınan yorumcuyu yakasından tutup sarsmak "Siz neden bahsediyorsunuz, çocuklar ölüyor orada"…Diye haykırmak geliyor içimizden…
Ah duygusalız, olmaz olsun!!!...
Hesap bilmiyoruz; reel, politikten anlamıyoruz.Kaçırdığımız dolarlar ve küstürdüğümüz süper güçlerin ileride bize pahalıya mal olacağını düşünüyoruz. Türk filmleriyle büyümüşüz; Onurumuzu satın almaya kalkan Önder Somer'e diklenirken “neyine güveniyorsun” diye damarımıza basıldığında bükük boynumuz bir Sadri Alışık gururuyla dikiliyor birden…
Bombardımanda insanlığın en eski değerlerini savunuyoruz; Barışı, insan canını, mazlum hakkını, hukuku, bağımsızlığı, meşruiyeti…
Savaş, etkisi yıllar sürecek bir dönüşüm yaratıyor...
Tarih, kimin ne olduğunu belgeliyor.
Milliyetçiliğiyle ün yapmış kalemler her gün teslimiyet çağrıları yaparken, biz ki kaç kez suçlanmışız vatana ihanetle... haramı, helali, onuru, itibarı yazıyoruz, haysiyetten, tarihten, kimlikten, gelenekten söz ediyoruz...
Savaş sayesinde bulduk birbirimizi…
Silkindik miskinliğimizden; Saldırganın kaba sabalığı, rafa kaldırdığımız sloganlarımızla,“hayır”lı pankartlarımızla, barış şarkılarımızla buluşturdu bizi…
Kobani'nin direnişinde yurtseverliğin o güzelim dayanışma ruhunu bulduk...
Ne yapalım duygusalız...
Toprağımız öyle karılmış...
İbrahim Peygamber'i yakacak odunların, balığa dönüştüğü efsanesi fısıldanmış kulağımıza…
Filleri taşlayan ebabil kuşlarının, küffarın gözünü kör eden çöl fırtınalarının masallarıyla yetişmişiz...
Hem kadere, alınyazısına, şahadete boyun eğen bir tevekkülle, hem zalime, haksıza, insafsıza isyan eden bir temayülle büyümüşüz...
O isyandır ki, bugün dünyanın en büyük ordusunu şaşkına çeviriyor...
Şahinler, güç gösterileri içinde insanı görememenin bedelini ödüyor...
Yanlış hesaplar, Putin ve Tramp'tan dönüyor...
Ve biz, global saldırganı bataklığa gömebilecek, dünyanın kaderini değiştirebilecek bu direnişi çaresizlikle, sevinçle, duayla izliyoruz...
Belki, ağır bedel ödeyeceğiz; Ödemedik'mi zamanında...
Ama Türkiye satılmış bir ülke, Dünya Putin, Tramp'tan perest bir gezegen olmayacak...
Bir insanlık suçuna alkış tutmanın utancıyla yaşamayacağız...
Çocuklarımıza "Haksız bir saldırıya karşı meşruiyetin ipine sarıldık, insanı savunduk" diyeceğiz.Peki ama Ne zaman..?
Cebimizden uçan dolarlar için değil, adını bile bilmediğimiz, saçları toprağa dağılmış Sur, Nusaybin, Cizre, Yüksekovalı kızlar ve çocuklar için dertleneceğiz....
Bunlar duygusallıksa, gururla söyleyebiliriz; Çünkü Duygusalız biz…
Kendim ile Duygusallığıma tel örgü çekerek; Bu mükemmel kitabı herkeze tavsiye ederim Saygılarımla...

2.
Ali AYDIN, Hamlet'i inceledi.
16 May 21:29 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Yüreğinde sinen leke'nin her ne kadar acısı dinsede zaman'la; Virüsü beyninin bütün hücrelerini mesken tutar...
Gözlerini onunla açar onunla kaparsın.Onunla Dalar onunla uyanır onunla uyursun. Anımsatan yüzlerin gözlerinin içine bakarken tebessüm eden ızdırabın cehenneminde yanarsın...
Alı koyar seni herşeyden; Güvenden, Saygı'dan, Sevgi'den, gerçeğin erdeminden.........
Çok kıymetli hocam'ın tavsiyesiyle okudum bu olağanüstü kitabı...Tuzağa düşürülmüş bir kralın en yakınından yediği hancer ve zavallı hamlet'in intikam hikayesi...
Kitabı okurken empati duygumun ruhum bedenimi bertaraf ederek herşeyimi imha etmesini kelimelerle izah etmem mümkün değil...
insanoğlunun bitmek bilmez amaç'larının gaye'lerinin arzu'larının ardı kalan enkazının bedeli inanın çok ağırdır..
Solar herşey, Öğrendikçe gelir mutsuzluk, gittikçe yanlızlaşır dünyan. Ve artık Güneşin ihtişamı Başka iklimler için doğar Senin için......
İsterim; mesela gece uyuyamayan kader mahkumunun pencereden sıçrayan ay ışına bakarken düşlediği Umudu olmak...
Yetimhanede yaşayan bir çocuğun uyumadan yatağın kenarına yazdığı dört harfle rüyasında görmek için dilediği duası olmak...
Kaybettiğinin yıllardır hasretini çeken Sabah beş çiminde ıslanan bir gül misali Anne'nin içindeki özlem ve acısı olmak...
Issız ile Üstadın arasındaki mesafelerden yoksun olan köprüsü olmak...
Gercek anlamıyla sahip olamayacağımız varlıklara sahip olabilmek icin değermi soyut varlığımızı hiçe saymak? Değermi Sonsuz bir leke, sonsuz bir keder olmak...
Bu cümlelerimi en kalabalık anımın yalnızlığında yazarken; Kendim ile hislerimin arasına tel örgü çekerek; İkinci bir Shakespeare'in kitabını okumanın mutluluğunu yaşatamaya vesile olan çok kıymetli Hocam'a saygılarımı sunar kıymetli ellerinden öperim. Bu olağanüstü kitabı herkese muhakkak tavsiye ederim Saygılarımla...

3.
Oğuz Aktürk, Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
21 May 23:22 · Kitabı okudu · 12 günde · Beğendi · 8/10 puan

Her gün etrafınızda gördüğünüz insanları aslında ne kadar görüyorsunuz hiç sorguladınız mı?

Kendiniz için yıllar sonrasına zaman kapsülü niteliğinde bir mektup bıraktınız mı? Bilinmeyen bir kadın ya da bilinmeyen bir adam olabildiniz mi? Asıl değerin, bilinen ve alışılmış doluluklarda değil, bilinmeyen ve tarif edilemeyen boşluklarda olduğunu anlayabildiniz mi?

Sizin hiç Tyler Durden'iniz oldu mu?

Peki hiç mi kafes olup bir kuşu aramaya çıkmadınız?

Kürk Mantolu Madonna, boşlukların felsefesidir. Tablodaki kadının aşağıya doğru gizemli bakışından tümevarım yoluyla bütün romana yayılmış kocaman bir boşluktur. Bu öyle bir boşluk ki, çukur ve kapanmamış yer olarak tanımlanan bir boşluk. Peki Raif Bey TDK'ya cevap olarak ne diyor?
"Ben de, o zamana kadarki hayatımın boşluğunu, gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım." 86. sayfa

Boşlukların farkındalığında olarak yaşamak gerçekten kolay mı zannediyorsunuz? Dolu dolu geçirdiğimiz hayatların niteliği konusunda kendinizi hiç sorguladınız mı?
Hayatı genel izleyici çemberi içinde yaşamak nasıl bir histir peki?

Raif Bey, koşuyor, hastalanıyor, çevirmenlik yapıyor, seviyor, deliriyor. O da benim, senin, onun gibi sadece bir insan. Bir ruhunun bulunduğunu geç de olsa fark etmiş bir insan. Peki biz vücutlarımızla yaptığımızı sandığımız bu eylemleri gerçekten de ruhumuzu ve yüreğimizi de ortaya koyarak gerçekleştirebiliyor muyuz? Gerçeğin mayasını gözümüzle değil, esas yüreğimizle görmek istiyor muyuz?

Kürk Mantolu Madonna, boşlukların ütopyasıdır. Boşlukların anlamını en güzel şekilde idrak edeceğiniz romanlardan birisidir. Raif Bey anlatıcı için, Maria Puder de Raif Bey için bir ütopyadır. Fakat aynı zamanda boşlukların distopyasıdır da diyebiliriz. Çünkü boşluklar bu ikilemde kaldıkları sürece anlamlı olan olgulardır zaten. O bilinmez boşluğun kapanıp kapanmayacağını bilmeden yaşamak, beynini ve ruhunu bitirmek harika bir distopya değil midir? Bu kalabalık hayatta, bu dolulukların kirlettiği hayatta, yüreğimizi ve ruhumuzu gereksiz şeylerle doldurmaya çabalayan yüzlerce olayın, nesnenin, insanın olduğu bu hayatta biraz da boşlukların olmasını arzulamak harika bir ütopya değil midir?

Kürk Mantolu Madonna, toplumların analizidir.
"Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi." diyor bize Raif Bey 149. sayfada. Gerçekten de bir kişiden bütün insanlara yayılan bir tümevarım mümkün müdür? Sınırların denendiği bir romandır Kürk Mantolu Madonna. Sınırlardan korkmamamızı öğretir, sevmenin sınırı mı olurmuş yani?

O aşağı bakış yok mu o aşağı bakış. Ah, Raif! Seni anlıyorum. Anlamaz mıyım hiç? Belki o kadın yukarıya ya da sana doğru baksaydı sen o kadınla hiç ilgilenmeyecektin. Ama o kadının aşağı doğru bakması yok mu... O aşağı ki neler olmuyor o yeryüzünde. Her gün bombalar atılıyor, çocuklar ve masumlar ölüyor o aşağıya bakılan yerde. Boşluklar her gün bombalarla, ölümlerle, yalanlarla dolduruluyor. Belki de bu ilk bakış sana bu kadar şeyi düşündürdü. Neden olmasın? Hayatla savaşı olan bir insanı tanımak istedin diye suçlu mu oldun yani?

O zaman Raif, sana diyorum. Boşluklarını bir insanla kapatmaya veya kapatmamaya çalışan sana diyorum ki, senin Maria'nı günümüzde Madonna ile karıştıranlar var Raif. Biliyorum, üzüleceksin bunları okuyabiliyorsan eğer fakat gerçek bu. Özür dilerim sana o hasta yatağında bunu söylediğim için. Biz de senin defterini okuduk işte fena mı? Hem sen de seni dinleyecek ve anlayacak birilerini aramıyor muydun? Bir kişiye de olsa içindekileri dökmek istiyordun... Artık içini dökebildiğin ve onları anlayan milyonlarca insan oldu. Biz bu kitap oldukça senin boşluklarını kapatmaya her zaman devam edeceğiz Raif.

4.

Okuduğum ilk Mungan kitabıydı. Yadigar dedi okuyalım diye, tamam okuyalım dedim. Başta roman zannettim, sonradan fark ettim hikaye kitabı olduğunu. Hikayelere daldığım şu zamanda bundan daha iyisi olamazdı sanırım.

Klasik edebiyat denen şeyin en üst seviyesi Proust’tur. Onun etkilemediği yazar yoktur neredeyse. İlk hikayeden son hikayeye kadar zihnimden hep şu geçti; Mungan’ın en sevdiği yazar Proust kesinlikle. Her cümlesi bu düşüncemi doğruladı. Mungan, cümleleriyle duyguların altında yatan nedenleri gün yüzüne çıkarmış. Yapmacık davranışlarla epeyce uğraşmış. Yapılan her eyleme bir sebep belirlemiş. Okur, yazarın kalemi karşısında köşeye sıkışıyor. Bunu kendine has bir şekilde yapmayı başarmış mı diye düşünüyorum ama şimdilik cevabım net değil. Okuduğum bir cümlenin Mungan’a ait olup olmadığını söyleyemem henüz ama Proustvari cümlelerinin hakkını her yerde veririm.

Hikayelerimizin kahramanları kadınlar. İtelenmiş, terk edilmiş, kötü yola düşmüş, savaşan, dik duran- durmaya çalışan, genç, yaşlı, zaman zaman mutlu olabilen ama hayatı önemseyen kadınlar… Geçenlerde yeni tanıştığım bir kadına şöyle demiştim; erkeğin en gelişmişi bile bu dünya için zarardır halbuki kadının en basiti bile dünyayı tazeler. Çok hoşuna gitmişti cümlem ama sevsin diye söylememiştim bunu, gerçek düşüncem budur. Kadınların dik durduğu ve kendini geliştirdiği bir dünyanın değişeceğini ve ferahlayacağını düşünürüm. Hiç var olmadığını düşündüğüm anaerkil toplumun bir gün gerçekleşmesini diliyorum. Belki o zaman saçma erkek hegemonyasının sebep olduğu zulmün, nedensiz savaşın sonu gelir ve daha yaşanılır bir dünyada yaşarız.

Her bir hikayede kendimi farklı bir yaşamda buldum. Detaylıca düşünülmüş kurgu okuru ele geçirmeyi başarıyor. Usta bir kalemin varlığını hissedebiliyorsunuz. Belki de Mungan’da bulamadığım tek şey, cümlelerdeki kadınsallıktı. Kadınların ağzından dinlediğimiz hikayelerin erkek elinden çıktığı çok belliydi. Elbette bir erkeğin hayata kadın gözüyle bakabilmesi çok zor ama amaç kadın gibi yazabilmek… Yine de kadınların yaşadığı sorunlar ve farklı yaşamlar etkili bir şekilde işlenmiş.

Mungan sevdiğim yazarlar arasına girdi. Kitaplarını okumaya devam edeceğim. Mungan’ı tanımamış okurlar bu kitabıyla başlayabilir diye düşünüyorum çünkü bir yazarı en güzel hikayeleri tanıtır.

5.
Anıl, Ana'yı inceledi.
 20 May 17:27 · Kitabı okudu · 10 günde · 10/10 puan

“Asık suratlı, kasları hala yorgun insanlar, ürkütülmüş hamam böcekleri gibi dışarı fırlardı külrengi evlerden… Asık suratlı, kara bacalar, mahallenin üstüne kaldırılmış kalın sopalar gibi gökyüzüne doğru yükselirdi… Akşam olup da batan güneşin kızıl ışınları pencere camlarını tutuşturunca, fabrikanın taş karnı kusmuk gibi dışarı atardı öğüttüğü insanları… ”

Maksim Gorki, eserine işte bu fabrika ve işçi betimlemeleri ile hoş geldin diyor okuyucusuna. İlk andan anlaşılıyor kitabın nasıl ilerleyeceği… Anlıyorsun anlamasına ama her şey anlamak ile bitmiyor ve bazı şeyleri mantıkla, bilgiyle çözemiyor insan ve bu sebeple insan bazen yüreği ile bakabilmeli… Ve tarafını seçmeli; eli sopalı güçlüden yana mı olmalı yoksa haklı ancak güçsüzden yana mı?

Kitabı okurken bir anlamda yazar sizi taraf seçmeye mecbur kılıyor. Bir yanda zenginin düzeni devam etsin diye elini kana bulamaktan çekinmeyen insanlar, diğer yanda sevgi ve inançla hak arayan bir tutam insan topluluğu. Evet azlar ama cesurlar ölmekten korkmuyorlar. Konu buralara gelmişken işte o efsane söz zihinler de vuku buluyor.

“Elbet bir bildiği var bu çocukların. Yoksa, kolay değil öyle genç yaşta ölmek!”

Dedim ya anlamak mühim mesele ancak asıl mesele inanmakta. Bunun tam tersi de oldukça tehlikeli çünkü bilgisiz körü körüne inanmak; bir başkasının vicdanına sığınan topluluklar doğurur. İnsanlar kötü olmaktan çok aptaldırlar bu nedenle düşünmeden, sorgulamadan eylemlerde bulunan insan toplulukları, her zaman insanlık için en büyük tehdidi oluşturur. Okumak, bilgi edinmek sonrası haklı olduğuna inandığın davanda sonuna kadar savaşmak ve insan olduğunu hatırlamak gerek.

Hayat on sekiz yaşına kadar güzelmiş sonrası tamamen tutunma çabasıymış. Kim demişse ne kadar da doğru demiş. Yaşım yirmi altı ve ben tam sekiz senedir korkarak hayata tutunmaya çalışıyorum. Dört sene üniversite okudum, bu süreçte; aman Anıl sağa sola bulaşma okulunu bitir işine bak, normal bir insan olmak zor değil dedim kendi kendime. Ne olduysa sustum fikrimi dahi paylaşmadım bu süreçte ve tüm haksızlığa hukuksuzluğa sessiz kaldım bir de o zamanlar suç ve cezayı okuyordum nasıl olduysa buna rağmen sessiz kalabildim. Neden peki? Yarın bir gün bana bulaşmasınlar diye hep kendimi, ailemi düşündüm. Üniversite de bu bencilce düşüncem beni geçici müddette haklı çıkardı diyebilirim yani kazasız belasız okulumu bitirdim.

Sonrasında ne mi oldu? Bu sessizlik, esasen diğerlerinin çığlığı da diyebiliriz, bumerang gibi döndü dolaştı ve en nihayetinde beni buldu… Bir bilgisayar öğretmeni olarak mezun olmuştum ve diğer arkadaşlarım gibi bir sene bilemedin iki sene kpss’ye çalışacak sonrasında öğretmen olup hayatımı sessiz sedasız sürdürüp gidecektim. Yaşamam gerek ya işte, gittim sağda solda iyi olan birkaç firmaya iş başvurusunda bulundum. Türkiye genelinde iyi sayılabilecek bir kamu kurumunda iyi bir maaşla işe başladım. Tabi bu süre zarfında ülkemde çığlıklar giderek artmaya devam ediyordu, bense susmaya… Susuyorum ama hiç mutlu değilim, işimin bürokratik yanı bir kenara çalışanlarının çoğu mühim adam. Gogol’un Palto’sundaki gibi… Orada nelere şahit olmadım ki; ülkemde binlerce genç hayaller kurarak bu firmaya girebilmek için ne zorluklar çekerken, işe alınan yanlı insanları gördükçe mutsuzluğum katlanıyordu ama ben susmak zorundayım. Şahit olduğum bir olayı daha şu an yazıyorum ve siliyorum. Yani ben hala korkuyor ve her şeye rağmen susabiliyorum helal olsun bana…

Susarak yıllar geçti… Ve bir gün kaçınılmaz olan gerçekleşti ve sıra bana geldi. Benle alakalı inceleme yapılmış ve sonuç olarak ele avuca gelir bir done bulamayınca da; senin işe girdiğin zamanda şu anda düşman olduğumuz yapı olduğu için “Hakkınızda duyulan şüphe gereği iş akdiniz fesh edilmiştir.” Gerekçeli bir kağıt ile işime son verildi… Yani yönetimi onlara veren değil, yönetimde işe giren ben suçlu oldum. Neyse sessizliğimin karşılığı olarak keyfe göre işten atılma ile ödüllendirildim.

Ben bu olayın sadece işten çıkartılmakla kalacağını düşünürken asıl gerçeği, hemen herkesin ben susarken karşı karşıya kaldığı bu dış dünyada suratıma inen bir tokat edasında kavradım. Bu gerçek ne mi? Bir referans olmadan birikimin ne olursa olsun herhangi iyi bir firmadan kapı içeri dahi alınmayacağın gerçeği, özel sektörün taşeronlaşmasıyla vatandaşın kanını nasıl emmeye çalıştığı gerçeği… Neyse ben sustum hak ettim vesselam… Yarın formaliteden kpss ye gireceğim. Umutlarım, hayallerim bir kitapçığa ve mülakata bağlı. Kitapçık hallolur da mülakat nasıl olur bilmem…

Bu arada kitabı okumadan ölmeyin.

6.
mehmet pak, Ekmeğimi Kazanırken'i inceledi.
17 May 22:40 · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

İşçi sınıfının kanını emen bir proleter devrim korkusuyla tir tir titreyen pek sevgili burjuvazi , devrimci saflardan kopan işçi sınıfına sırtını dönen sol Liberaller , uzlaşmaz iki sınıfından biri olan burjuvazinin atadığı sendikacı ,gençliğinde solculuk oynayıp biraz kocayınca soluğu yurt dışında alıp devrimci klasikler okuyarak devrimcilik oynamayı bile beceremeyen abilerim, '' Barış ve kardeşlik '' sloganlarıyla kandırılan hümanistler ( sadece halklar barışır ) emperyalizmin tehlikeli oyunlarından birine alet olan sınıf bilincinden yoksun Feministler, sınıfın içinden çıkmamış , işçi sınıfına yabancı olup önderlik üstlenmeye çalışan aydınlar, sistemin şakşakçılığını ve kuyrukçuluğunu yapmada sınırları aşmış , ''onur '' yoksulluğundaki yarışta pisliğe batmış yandaş burjuva medyası, bir burjuva devrimi olan Cumhuriyeti anlayamamış Statikocu sosyal demokratlar ve burjuva sosyalistleri , işçi ve emekçi kitleleri ayrıştırmada fitürsuzlaşmış '' din ' i kullanarak birliğe engel olan yobazlar,en büyük bölünmenin Milliyetçilik olduğunu anlaması imkansız olan Türk ve Kürt milliyetçileri , parlementodan medet uman kendileri için mücadele eden kitleye sırtını dönmekle yetinmeyip bir de düşman ilan etmiş işçi yığınları , işçinin alın terini taşerona peşkeş çekmiş devlet büyükleri ,sermayenin tetikçiliğini yapmakta acımasız olan oligarşi ,kutsallaştırılmış değerlerin gözlerini kör ettiği kendinden başka hiç kimseye yaşam hakkı tanımayan faşistler alayınıza Gorki 'nin selamını getirdim.

'' Yeryüzündeki bütün gerici kuvvetlerin ,barış ve milli bağımsızlık düşmanlarının, faşistlerin ve her çeşit yalancı , düzmece demokratların en korktukları yazarlardan biri de Gorki 'dir. Neden ? Çünkü Marxim Gorki yalnız kendi halkına değil ,bütün halklara yurtlarını ,hürriyeti ,barışı ve birbirlerini sevmeyi öğretir.Çünkü o, insanın, insanlığın geleceğinden güzel günler göreceğinden emindir.Çünkü o, emekçi insanı , koluyla, kafasıyla çalışan insanı, yeryüzünün gerçek biricik efendisi sayar. Gorki insanlar yaşadıkça yaşayacaktır.Çünkü yeryüzünün en büyük şairdir. ''

28 Mart 1868 de doğan , 18 Haziran 1936 'da vefat eden Maksim Gorki 'nin hayatını anlatan üç kitaptan ( Çocukluğum ve Benim Üniversitelerim )ikincisidir Ekmeğimi Kazanırken eseri. Gorki 'yi biraz okuyup ve hayatını araştıran arkadaşlar biriler ki Gorki 'nin oluşturduğu karekterlerin hiç biri kendisine yabancı değildir. Hayatının her alanında işçi sınıfı için mücadele etmiş ve bedeller ödemiş olan sosyalist yazarımızı okudukça daha çok sevmeye başlıyorum. Her sayfa da evet anlatılan benim hikayemdir diyebiliyorum.Otobiyografik bir eser olan Ekmeğimi kazanırken Çarlık Rusyasın da burjuvazinin yaşamını anlatırken , emekçi kitlelerin burjavazinin gözündeki yerini bütün çıplaklığıyla gösterebiliyor. Tartışmacı ( bazen ) bir anlatımla Gorki Karakterleri kavgaya tutuştururken ,bu tartışmalarda karşımıza en çok din ve Tanrı kavramları çıkıyor. Dinin insanları nasıl bir baskı altına aldığını eleştirisel bir anlatım tarzıyla sunan Gorki'nin en sevdiğim yönü ise doğallığı ve sıcaklığıdır. Gorki 'yi okurken sadece kendi hayatını değil aynı zamanda yaşadığı yüzyılın işçi sınıfını, sınıfın çürümüşlüğünü, kapitalizmin işçi ve emekçi kitlelerini nasıl yozlaştırdığını da görebiliyoruz. Ana eserinde işçi sınıfının devrimci mücadelesinden kesitler sunan Gorki Bu kitabında işçinin yaşamak için çalışmak zorunda oluşunu, ayakkabı çıraklığından, ormanlara, ormanlardan gemilere, ikon atölyesinden,tezgahtarlığa kadar oldukça ağır işlerde hayata tutunmaya çalışır .Ormandaki doğa tasvirleri resmen mest etti beni.Yaşam alanlarına düşman olanların pervasızca saldırganlaştığı şu dönemlerde , yaşam alanlarının güzelliğini ,her haldeki bir süre sonra sadece kitaplardan okumakla yetineceğiz.


Gorki kitaplar ile tanışır ve kitaplara aşık olur .Okur , okur daha çok okumak ister ama burjuvazi emekçi kitlelerin okuyup bilinçlenmesini istemez. Her fırsatta kitaplardan uzaklaştırılmak istenilen Gorki 'nin en büyük destekçisi Terzinin hanımıdır. Evet korkuyor burjuvazi okuyan insandan en çok ta onlardan korkuyor. Bu korkunun ne kadar büyük bir korku olduğunu bu eserde her fırsatta sunmak istemiştir Gorki. Yazılacak o kadar çok şey var ki bu eser hakkında ağrıyan dişim toparlamama müsaade etmiyor maalesef.

Kendimize ve emeğimize yabancılaştırılmakta sınırları aştığımız bu dönemlerde
'' anlatılan sizin hikayenizdir '' deyip şiddetle okunmasını tavsiye ediyorum.

7.
Zagor, Susuz Yaz- Bütün Eserleri 3'i inceledi.
 16 May 00:09 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · Puan vermedi

Öyküler ve film hakkında içerik bilgisi olabilitesi bulunabilir. Pek emin değilim yine de...
Susuz Yaz, Necati Cumalı'nın üçüncü öykü kitabıdır. Benimse okuduğum ilk Necati Cumalı eseri. Genelde bir yazarı tanımaya başlarken ilk önce yazarın öykü ya da şiir kitaplarını okumayı kendime alışkanlık ediniyorum. Büyük eserlerini okurken yazarın diline, kurgusuna ve karakterlerine daha kolay adapte oluyor, güzel bir bağ oluşturuyorum. Keza Orhan Kemal, Aziz Nesin, Kemal Tahir'e de bu şekilde başlamıştım.

Neyse efenim, kitabın içeriğine gelecek olursak, kitap toplam 8 öyküden oluşuyor. Tabii daha sonraki baskılarda eklemeler olmuş fakat ben orijinaline sadık kalarak ilk çıktığı baskılı şekliyle okudum. (Eklemesiz-8li) Bende ki 1983 baskılı.

İçinde bulunan öyküler şöyle: "Esma ile İsmail", "Dağlı ile Muharrem", "Öç", "Selim'i Anarken", "Kaatil", "Bıçak", Gülsüm Kıza Ağıt" ve kitaba da ismini veren "Susuz Yaz" Bütün öyküler güzel olmakla beraber, favorilerim "Susuz Yaz" ve "Selim'i Anarken oldu.

Bölgenin(Ege) suyunu içip, ekmeğini yiyen Necati Cumalı'nın müthiş gözlem gücünün yazıya dökümüdür Susuz Yaz. Toplumsal gerçekçi edebiyatın Ege şubesidir Cumalı. (Çukurova şubeleri Orhan Kemal ve Yaşar Kemal, İç Anadolu şubesi Kemal Tahir bittabi.)

Hikayelerde genel olarak Ege köylüsünün çektiği sıkıntılar, intikam, kadınların aşağılanıp hor görülmeleri, kıskançlık, köy insanın bastırılmış cinselliği, çalışkanlık, üretkenlik, haksız kazanç gibi birbirinden tamamen uzak konular üzerinde yoğunlaşılmış.

Selim'i Anarken ve Susuz Yaz ile ilgili bir şeyler söylemem gerekecek olursa:
Selim'i Anarken'de Selim'in çalışkanlığı, üretkenliği öyküde avukat karakteri gözünden dile getirilmiştir. Cumalı'nın mesleği yazarlık dışında avukat olduğu için belki de Selim'i anlatan bize Cumalı'nın ta kendisidir, ha ne dersiniz? Selim çalışkandır, çok çalışır, sürekli bir şeyler üretir. Ona atasından, dedesinden hazır mal kalmamış, çalışarak meydana getirmiştir. Selim çok çalıştığı için adı deliye çıkmıştır, deli derler, gülerler Selim'e. Milletin ağzı torba değil ki büzesin. Varsın deli desinler, varsın gülsünler. Kimsenin yüzüne bakmadığı, beğenmediği, yanından geçmeye tenezzül ettiği yerleri Selim çalışarak cennete çevirir. Huyudur, çalışmadan edemez, para da pul da gözü de yoktur ha. Selim aynı zamanda zarif adamdır, incedir, çiçek sevdalısıdır. Ortanca, katmer, şebboy, aslanağzı, gül gibi farklı farklı çiçek türleri de yetiştirir. Avukata da <<Bir adam çiçek, hayvan sevmedi mi at öylesini... Çok denenmiştir bu bizde... Sen çiçek seversin belli...>> diyerekten mesajını da iletir. Yurdumuzda Selim gibi yurttaşlardan fazla olsa. Öyküler de romanlarda olduğu kadar reelde de olsa keşke! #17323124

Susuz Yaz'da ise Cumalı, iki kardeşin hikayesini sunar bizlere. Hasan ile Osman, birbirinin zıttı iki kardeş. Birisi iyiliği, diğeri kötülüğün temsilcisi. Öykünün teması su olsa da arka planda kardeşler üzerinden kıskançlık ve köy insanının üzerindeki bastırılmış cinsellik işlenir. Hasan ile Osman, Habil ile Kabil... Zaten öykünün ilk adı da Susuz Yaz değil, Habil ile Kabil'dir. Cumalı'ya dönelim:
"Ayhan Işık'la iyi arkadaşlığımız vardı. Bir akşam Koço'da içerken 'Susuz Yaz'ın konusunu anlattım. O zaman adı 'Susuz Yaz' değil, 'Habil ile Kabil' idi. Tevrat'taki gibi iki kardeşin çekişmesinin hikayesi. Susuz Yaz'ın konusu Tevrat'taki 'Habil ile Kabil'den beri devam eden bir konu. Kardeş çekememezliği, su problemi. "Susuz Yaz' 1956'da yazıldı ama sit problemini 1950'den beri Urla'da görüyorum."

Susuz Yaz öyküsü filme de uyarlanır, Metin Erksan tarafından. Hülya Koçyiğit'in Türk sinemasında ilk filmidir, Koçyiğit 15-16 yaşlarında henüz..Ve Erol Taş'ın da karakter oyunculuğundan çıkıp ilk başrol oynadığı filmdir. Film, 1964 Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı ödülünü kazanır ve bu ödül Türkiye'nin sinema sektöründe aldığı ilk uluslararası ödülü olur. Filmin ödül hikayesi de ilginçtir. Türkiye'yi temsil etmek niteliğinden yoksun gerekçesi ile veto yer, festivale katılamaz. Bir şekilde yurtdışına kaçırılır ve Berlin'de ödülün sahibi olur. Filmi ben de beğendim, hele Erol Taş'ın oyunculuğuna. Her filmin, kitaplara sadık kalarak çekilmediği, bütünselliği bozduğunun farkında olmamıza rağmen biz izleyiciler, yazarı kadar sorun etmiyoruz. Belki de işimize geliyor! Necati Cumalı'da filmi izlemeyenlerden. Hatta ateş püskürüyor, öykülere sadık kalınmadığı için. Cumalı'nın veryansınıyla bitiriyorum:
"Ses dergisini aldım elime, filmden 60 kadar kare var orta sayfada. Karelerin bir tanesinde korkuluklar var. Kadın(Hülya Koçyiğit) gidiyor, korkulukların önünde, kaynının saldırısından korusun diye 'Beni koru yarabbim' diyor. Korkuluk belki bir imaj ama işlevi başka. Şimdi 20. yüzyılda bir insan korkuluğun önünde diz çöküp Tanrı'ya yakarması anlamsız ve gülünç. Realitenin ne olduğunu bilenlere gösterdiğinizde, yaptığınız şeyin itibarı düşer. Başka bir yerde kadının bacağını yılan sokuyor. Onu öğrenmiş rejisör. Ağzında yara olmayan biri yılanın ya da akrebin soktuğu yeri kanatıp emerse, o kişi zehirlenmez, iyileşir. Erol Taş'ta emiyor.
Şaşıracaksınız ama ben Susuz Yaz'ı hiç görmedim, çünkü üzüntüden verem olmaya niyetim yok! Dergide gördüğüm bu kareler yetti bana. Emiyor, kadın da teslim oluyor. Burada Bahar'ın karakterinin hiçbir değeri kalmıyor. Eğer baldırına dokunana verecekse kendini, o benim çizdiğim, benim anlattığım Bahar değil.
Kendi kendime, "Allah Allah" dedim, 'Ben bu filme nasıl tahammül edeceğim."

8.
Murat Sezgin, Anayurt Oteli'yi inceledi.
 19 May 19:43 · Kitabı okudu · 3 günde · 7/10 puan

Yusuf Atılgan:

Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam ve Anayurt Oteli’ni yazdıktan sonra kendini insanlardan soyutladığı söylenir, tıpkı Bay C. ve Zebercet gibi. Bunun ne kadarı doğru ne kadarı yanlış bilmiyorum. Eğer doğruysa bu türden kitap yazan yazarın kendi iç dünyasında da yarattığı karakterlerin iz bırakması, onlar gibi olmaya çalışması ya da kendinden bir şeyler alarak bu karakterleri oluşturmasını doğal buluyorum. Yusuf Atılgan’ın harika bir gözlem gücü var. Kitabın başındaki tasvirler, içinde kasırgalar olan Zebercet’in değişimlerini sanki sıradan bir olaymış gibi aktarması bunun en büyük kanıtıdır bana göre.

Zebercet:

Tıpkı Bay C. gibi Türk Edebiyatının unutulmaz karakterleri arasında yerini almış, hayata kendi gözüyle bakan, takıntıları olan, ne sağ ne ölü bir karakter karşımızda: Zebercet. Babasından kalma otelde doğmuş büyümüş, otelden fazla dışarı çıkmayan, babası gibi olmak isteyen ama bunu her fırsatta aslında istemiyormuş gibi algılayan, toplumda kendini silik bir bireymiş gibi görüp insanlardan kaçan, kimine göre zavallı kimine göre fuzuli kimine göre sapkın bir karakter Zebercet. Zebercet gibi kişileri bir nevi davranışlarımızla biz yaratıyoruz. Bazen yaptığımız eylemler, bazen de kayıtsızlığımız yüzünden yalnızlaşan insanları yine biz görmezden geliyoruz. Bu da içine kainat sığan ama kainata sığamayan insanın büyük tezatlarından sadece birisi.

Kitap:

Kitap detaylı tasvirlerle başlıyor. Kitapta önemli yer edinmiş her şeyin tasviri var; kasaba, Zebercet, otel, ortalıkçı kadın, iki havlu, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın vs. Kitapta gecikmeli Ankara treniyle kasabaya gelen kadın tuttuğu odada bir gece kalıp tekrar geleceğim diye çıkıyor otelden. Zebercet kadının kaldığı odayı kimselere vermiyor ve her gün içinde kadının geleceği umuduyla yaşamaya başlıyor. Kitaptaki kilit noktanın bu kadın olduğunu düşünüyorum. Kadın gittikten sonra Zebercet’in içinde bastırmaya çalıştığı kişiyi açığa çıkarıyor.

Normalde karışık ve ağır ilerleyen kitapları severim. Hayatın keşmekeşliğinde bu tür kitaplar biraz da olsa o karışıklıktan sıyırıp oyalar beni. Anayurt Oteli de karışık ve ağır ilerleyen(ya da ağır okunması gereken) bir kitap. Ama buradaki karışıklıklara anlam veremedim bir türlü. Noktalama olmayan sayfalarda yazılanı anlamlandırmaktan ziyade cümleleri bulmak bile çok zordu. Tamam, cümleyi buldunuz diyelim ama bu sefer de cümle yarım paragrafın bütününe bakınca çok gereksizmiş gibi geliyor. İş böyle olunca usta işi eser diye önümüze getirilen şeyin aslında usta işi lakırdı olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Kitap eskiden 100 Temel Eser listesindeydi. Ona hiç anlam veremedim. Bu kitap kesinlikle çocuklara ya da gelişme çağındaki gençlere uygun değil. Zebercet’in bazı takıntılı hareketlerinin(takıntıdan çıkıp sapkınlığa varan hareketler, eşcinsel girişimler vs.) o yaştaki çocukları yanlış yönlendirebileceğini düşünüyorum. Anlatım olarak kitap zaten zor okunuyor. Bazı yerlerde cümleler yarım, noktalama işaretleri yok, birbirinin arasına girmiş cümleler falan bunların anlamlandırılması yetişkin bir okur için zorlayıcı olabilecekken çocuklara ne şekilde yansıyacağını kestirmek zor olmasa gerek.

Ek olarak:

Aylak Adam ve Anayurt Oteli’ndeki karakterlerle ilgili yapılmış olan bir çalışma var (Atılgan’ın Oidipal Roman Kişileri Olarak C. ve Zebercet). Çok hoşuma gitti benim. Özellikle otel katlarının Zebercet’in kişilik yapısıyla ilişkilendirilerek açıklanması çok ilginçti. Onu da şöyle bırakıyım:
https://www.researchgate.net/...ak-C-ve-Zebercet.pdf

9.
sezen, Demian'ı inceledi.
 19 May 23:52 · Kitabı okudu · 8 günde · Puan vermedi

Hugo Ball, Hermann Hesse için, “Romantizmin ihtişamlı ordusunun son şövalyesi” der. Bu tespitin önünde saygıyla eğiliyorum.
En güzel okumalarımdan biri oldu “Demian”. Bazen Side’nin yıldızlı gecelerinde kumsalda, bazen Manavgat Şelalesi’nin kenarında çay içerken, bazen dönüş yolunda bulutların arasındayken… Tüm bu mekanlardan ve zamandan bağımsız olarak Hesse beni adeta bağladı romana. Bundan evvel “Siddarta” ve “Narziss ve Goldmund”u okuduğum için artık şunu rahatça söyleyebilirim: Onun eserlerinde dostluğa ve onun geliştirici özelliğine övgü vardır. Siddartha romanında nasıl ki kayıkçı Vasudeva var, Goldmund’un yanında nasıl ki tam zıttı Narziss var, işte bu romanda da Emil Sinclair’in kendisini bulmasını sağlayan dostu Max Demian var. Hesse’yi okurken hem büyülendim onunla, hem de kavga ettim. Kıyasıya eleştirsem de, asla toptan reddetmedim. Belki o da benim içimde kalan, bir yanı çekinik tarafımdır ve kızgınlığım bundandır, kendi deyişiyle.
Emil Sinclair 10-11 yaşlarında, hep bir huzursuzluk içinde, aklı biraz da beş karış havada diye tabir edilen, burjuva ve geleneksel dindar bir ailede yetişen bir çocuktur. Bir yalnızlık içinde günler günleri kovalarken, Demian ile tanışır. Yaşça kendinden büyük, yakışıklı ve değişik bir delikanlıdır Demian. Aralarında değişik bir dostluk gelişir ancak Sinclair bir türlü Demian’ı kabul edemez başlarda. Çünkü Demian soru ve yorumlarıyla onun kutsal saydığı her şeye bir meydan okuma halindedir. Habil ile Kabil mevzusunda, Kabil’i savunur örneğin. Kendisinin içine doğup, sorgulamadan kabul ettiği ne varsa Demian tarafından yerle bir edilir. Sonraları ayrılıklar yaşasalarda, Sinclair Demian’ın etkisinden asla sıyrılamaz. Demian ona “ABRAXAS” dan bahseder. İçindeki tanrısallık ancak şeytanla mümkündür. Şeytanla barışmış bir Tanrı… Kendi arzularıyla barışan ve bunu bastırmayan bir insan kendini gerçekleştirebilir. Daha sonra Demian’ın rolünü Pistorius devralır. “Polaritat” yani kutupluluk onun eserlerinde çok değerli bir kavramdır. Her şey zıddıyla vardır ve hazla acı her zaman içiçedir. Burada adı Abraxas olan tanrısallık, Narziss ve Goldmund romanında kendini daha farklı şekillerde sezdirir. Sevişirken kadın yüzündeki acılı kasılmaya ve ardından tatminle beraber gelen mutluluk-esrime mimiklerine odaklanır mesela. Doğuma tanık olur Goldmund ve bu acılı kasılma ama mutlu esrime-gevşeme ile son bulan acı-haz ilkesini irdeler. İyinin içinde kötü, kötünün içinde iyi bulunduğunu söyleyerek, kadim Uzakdoğu felsefesine göndermede bulunur. İki dünya savaşını da gören yazarın gözünde tüm değerler, gelenekler yıkılmış, hayatı birbiriyle bağdaşmayan kutuplar halinde görme eğilimine girmiştir.
Hesse’nin eserlerini tam olarak kavrayabilmek için hayatı hakkında fikir sahibi olmak oldukça önemlidir. Çünkü o bilinçli bir şekilde, otobiyografik unsurları eserlerine adapte eder. Ona göre tüm eserleri birer ruh biyografisi ve tüm karakterleri kendisinin değişik varyantlarıdır. Kendini yiyip bitiren, hatta mahveden hakikat arayışı tüm eserlerinde göze çarpar..Birkaç örnekle açıklamaya çalışacağım. Bu romanda Demian ve annesi Bayn Eva’nın evinden bahsederken, eve girip çıkan insanlar ve konuşulanlar tasvir edilirken, aslında yazar kendi çocukluğundaki gibi bir ev ortamını anlatmıştır. Basel misyoner teşkilatında çalışan ailesinin evini anlatırken onu İncil’in, Hint filolojisinin, müziğin, resmin, Buda’nın oluşturduğunu söyler: “Bu evde bir çok dünyaların ışınları kesişiyordu. Burda ibadet ediliyor, İncil okunuyor, burda incelemelerde bulunuluyor, burada kaliteli müzik yapılıyor. Buda ve Lao Tse tanınıyordu. Çeşitli ülkelerden birçok misafir geliyordu: Giysilerinde yabancı diyarların havası vardı, ellerinde acayip deri va hasır örgü bavulları, seslerinde yabancı dillerin aksanları. Burada yoksullar doyurulur, bayramlar kutlanırdı. Bilimle masal yanyana yaşardı. “
Annesinin hatıra defteri Hesse’nin hassas ve zeki bir çocuk olduğuna dair notlarla doludur. Ancak okulda oldukça başarısız ve problemlidir. Tıpkı Narziss ve Goldmund romanında olduğu gibi, Demian’da da Emil Sinclair karakteri kendi “başarısız” öğrencilik hayatını tasvir eder ve ikisinde de kendi hayatında olduğu gibi Yunanca, Latince merakı yoğundur. “ O dili para kazanmak ya da dünyayı gezmek için değil, Sokrates’le Platon’la Homeros’la tanışmak için öğreniyorduk.” diyor Hermann Hesse.
Tıpkı Emil Sinclair, Siddartha ve Goldmund gibi kendisi de baba ocağına küçük yaşta başkaldırmış ve ailenin geleneksel, kısıtlayıcı etkilerinden kurtulup, kendi yolunu çizmek, “yazgısını bulmak” için başka yollar seçmiştir. 1895 yılında Tübingen’e bir üniversite öğrencisi olarak değil, kitapçı çırağı olarak gelir. En büyük ilgisi ise Johann Wolfgang von Goethe’ye karşıdır. Okumak onun maddi ve manevi olarak gömüldüğü bir dünyadır, geçmişin muhteşem zekalarıyla konuşabilmenin tek yolu okumaktır.
Değerli Profesör Gürsel Aytaç’ın “ Çağdaş Alman Edebiyatı” kitabındaki cümleyi aynen aktarıyorum:
“Hesse hayatının son yıllarında, kendi gelişimi ve sanatında etkisini sürdüren üç unsur olduğunu itiraf etmiştir: Baba ocağının milliyetçi olmayan Hıristiyan ruhu (der christliche und nahezu völlig unnationalistische Geist des elterlichen Hauses), Çin büyüklerinin eserleri ( die Lektüre der grossen Chinesen) ve çok saydığı tarihçi Jacob Burchardt’ın etkisi.”
Hermann Hesse Neu-Romantik dönemin en önemli temsilcilerinden biridir. Tarihi motiflerin, rüya aleminin, efsane ve mitosların yeniden edebiyata sokulması yeni romantiklerin özelliğidir. Çarpıcı tabiat tasvirleri, geçmiş zaman özellikle ortaçağa özlem, sarhoşluk ve esriklik hali, gezgin ve maceracı Alman ruhunun eserlere adapte edilmesini Hesse’nin de pek çok eserinde görebiliriz.
Demian romanı onun Psikanaliz tedavisi sonrası yazdığı ilk romandır ve bu etki eserde yoğun hissedilir. Rüyaların Simgesel boyutunu, mitosları ve kendini arayışı, kendi romantizmini psikanizmle birleştirerek adeta yeni bir üslup da edinmiş olduğunu düşünüyorum.
Benliğinden sıyrılma, Tanrı’yla bir olma ideali tüm mistik inanışlarda ve ortaçağ Hıristiyan mistisizminde olsa da, Hesse herhangi bir din ya da mezhebi tarif etmez. Zaten geleneksel din anlayışı onundin algısına da terstir aslında. Ömür boyu pek çok dini, inanışı incelemesi de bundandır. Demian romanında her ne kadar Hırıistiyan okulunda vs. okusalarda, böyle bir misyonerlik ve doğru vurgusu göze çarpmaz. Kendisini arayan kişilerin, dünyanın bir yerlerinde, alınlarında o “nişan”ı taşıdığını söyler. Demian, Kabil, Pistorius, Sinclair, Bayan Eva… bu nişana sahip kişilerdir ve yolları er ya da geç kesişir. Hesse’nin bu romanında “kendini gerçekleştirme”, “kader” kavramına bağlanır ve bu ünlü romantik Novalis’in dizeleriyle vücut bulur eserde. Kader ve kendini bulma, üstinsana özlem ve mistik bir nihilizm, kendini bulmaya çalışan Sinclair karakterinde somutlanır.
Hesse’nin eserlerinde arka planda çoğunlukla bir “dişi öz” dikkati çeker. Bu aynı zamanda anne, tanrıça, sevgili ve fahişe olabilir. Goldmund nasıl ki, yaptığı her heykelde aslında annesini yani dişi özü bulmaya çalışıyorsa, Sinclair için de tüm kapılar Eva’ya çıkmaktadır. Belki de Eva isminin seçimi bir tesadüf değildir. İlk kadın yani Havva… Dişi öz onu çekse de, ona asla sahip olamaz.
Hesse’nin kitlelere ait olan her şeye karşı, kollektifleşmeye karşı bir zıt tavrı var. Bu durum gerek Demian, gerek Pistorius ağzından eser boyunca vurgulanıyor. Hesse savaşın sebep olduğu karışıklık karşısında sanatçıların sosyal ya da politik bir sorumluluğu olması gerektiğine karşı çıkar. Bu açıdan bu durum onu Brecht ya da Heinrich Mann gibi çağdaşlarından ayırır. Aklı başında her insanın yapacağı tek işin kendini aramak olduğunu, onun dışında her şeyin gereksiz ve saçma olduğunu söyler. Eserlerindeki karakterler zaten kendinin farklı çeşitlemesi olduğu için, bu durum tüm eserlerinde göze çarpar. Hesse kendisi burjuva bir yaşam tarzına sahip, aydın bir insan olarak dünyayı gezebilecek imkana sahip, eserleri orijinalinden okuyacak kadar entelektüel düzeyi yüksek, bunalıma girdiğinde çağın en önde gelen psikanalistiyle görüşmeler yapabilecek kadar imkana sahip biri. Herkesin kendini bulabilmek için böyle bir imkanı var mı? Şu an oy kullanabilememiz bize normal gibi görünse de, bu uğurda pek çok kan döküldü. Şu an kölelik yoksa (şekil değiştirdi gerçi) bunu köleliği reddedenlere borçluyuz, bugün günde sekiz saat çalışıyorsak bunu bu mücadeleyi veren insanlara borçluyuz… Hesse’nin bende eksik kalan noktası insanları kendisiyle eşit pozisyonlarda görmesi. Aşırı mistik ve kaderci görüşü, pasifist tavrı, neden-sonuç ilişkisinden uzak, toplumla üretim ilişkileri bağlamında olmayan karakterleri bana bu anlamda yavan göründü. Kendini toplumdan ve tarihten bağımsız bir özne olarak konumlandırmak mümkün mü? Biz kimiz? Bizden öncekilerin inşa ettiği değerler üzerinden sentezleme yapmadan, onları yok sayarak bulabilir miyiz kendimizi?İlk insan gibi davranmak mümkün mü? Bu sorular böyle uzar gider. Ancak Hesse benim için yine de çok büyük bir sanatçıdır .Düşünmeye iten, sizlere akşamın bir saati bunları yazmaya iten bu sanatçıyı hepinizin tanımasını dilerim.
Birkaç eserini daha okuduktan sonra, ustalık eseri olan “Boncuk Oyunu” romanını okuyacağım. Hepinize iyi okumalar dilerim. İyi geceler.

10.
melisa, Limit Sizsiniz'i inceledi.
19 May 19:44 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki Mümin SEKMAN'ın okudugum üçüncü kitabı.Yazarın dilini işlevini çok seviyorum bizi sıkmadan nasıl başarılı olabilecegimizi,nasıl davranacagımızı,olaylar karşısında neler yapmamız gerektigini vb. anlatıyor.Kitabı okudukça her cümlede kendimi buluyorum ve yanlış davrandıgımı düşünerek yanlışımı düzeltiyorum.Gerçekten bana ve hayatıma bir çok bilgi kattı diyebilirim bu kitap için.Mümin SEKMAN'ın diger kitaplarını da okuyacagım günü sabırsızlıkla bekliyorum.Okunmasını da tabi ki de tavsiye ediyorum.