• O Bir Lider
    O Bir Kahraman
    O Bir Deha
    O ........

    Kelimelerle anlatılamayacak kadar üstün vasıflara sahip bir insanötesi varlık. Ama ben bunlardan bahsetmeyeceğim.

    İki üç yaşlarında tanıştım kendisiyle. Hangi özelliği anlatıldı bana, hangi yönüne hayran kalıp onu sevdim hatırlamıyorum ama hatırladığım tek şey büyüyünce ne olacaksın sorusuna verdiğim ATATÜRK olacağım cevabıydı. İlkokul sıralarında da aynı cevabı veriyordum. Sınıftaki erkekler, kızlardan Atatürk olmaz önce erkek olman lazım diyerek benimle dalga geçiyordu. İçimden üzülsem de dışarı yansıtmıyordum. Cinsiyet ezikliğini o yaşta yaşamıştım. Ben neden erkek değilim neden Atatürk olamıyorum diye içimden isyan ediyordum. Ama kararlıydım yılmayacaktım. Gerekirse önce erkek olacaktım sonra Atatürk olacaktım. Seneler boyu "büyüyünce Atatürk olacağım" demeye devam ettim. Kim ne derse desin umursamıyordum.

    Kitabın 96. sayfasında
    "Mustafa Kemal için kadın veya erkek ayrımı yoktu. Yürek var mı ona bakıyordu."
    yazıyordu. Evet bu dedim bende o yürek vardı erkek olmasam da olurdu. Büyüyene kadar hiç vazgeçmedim büyüyünce Atatürk olacağım demekten. İşte Atatürk'ün bahsettiği yürek buydu.

    Ve büyüdüm. Atatürk olamasam bile Atatürkçü oldum. Ona hep hayran oldum, ona hep aşıktım. Dinsizlikle imansızlıkla suçlandım ama hiç vazgeçmedim. Tıpkı Atatürk olmak için önce erkek olmak gerek denildiği zamanlarda vazgeçmediğim gibi.

    Yıllar boyu Atatürk'ün hep zaferlerini kahramanlıklarını okuyarak büyüdüm. Onun gibi bir insan yoktu olamazdı o insan bile değildi daha üstün bir şeydi. Ve bu kitapla onun yine yüce özelliklerinin yanında ne kadar vakur, ne kadar ihtiyatlı ve ne kadar insancıl bir insan olduğunu gördüm. Kitapta o kadar gerçekçi, o kadar ayrıntılı şeyler yazıyor ki Atatürk'ün insan yönünü en detaylı şekliyle tanıdım. Onun kütüphanesine girdim, okuduğu kitaplara göz gezdirdim, gümüş tabakasından sigara içtim, yatağına uzandım, masasında rakı içtim. Aşçısıyla, soförüyle tanıştım kızlarıyla oyun bile oynadım. Kitap bitene kadar sanki onunla yaşadım hep onu yanımda hissettim. Bu kadar ayrıntıyı hiçbir kitapta okumamıştım.

    İlber Ortaylı kitabı mı Yılmaz Özdil kitabı mı diye soranlar için kitapların isimlerini okuyunca kararı kendilerinin verebileceklerini düşünüyorum. Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabı savaş kahramanı Atatürk'ü anlatıyorken Mustafa Kemal kitabı içimizden bir insan olan Atatürk'ü anlatıyor.

    Yılmaz Özdil'i bu detaylı bilgileri bir araya toplayıp bizlere sunduğu için tebrik ediyorum. Beşikten mezara herkes bu kitabı okumalı.

    #34407909 etkinlik için Elit Bey'e teşekkürler
  • Sevgili Zeze;
    Bu satırları, çocukluğumdan yazıyorum sana. Tutsak bir çocukluktan yazıyorum; yoklugun aç bir canavar gibi, her şeyi yuttuğu bir dönemden.

    Canım Zeze;
    Ben de çocukken yaramaz bir çocukmuşum. Ama seninki gibi masum değil. Kırardım bende camları, pencereleri. Sonra annemi kızdırır, uyur numarası yapar ve kalkıp, annemin komşular için hazırladıgı kekleri gecenin bir yarısı yiyip, uyurmuşum. Tabi sabah kalktıgımda bir curcuna evde. Annemden yediğim dayaklar, senin, babandan yediğin kadar kötü olmasa da, anne terliği denen o son model silahla vurulurdum hep ve annem gerçekten çok iyi bir nişancıydı. Her defasında beni vururdu mutlaka.

    Ve Canım Zeze;
    Senin Portuga gibi, benim de dedem vardı. Kendisi öğretmendi, tıpkı babam gibi. Ne zaman annemden dayak yesem ya da esnaftan azar işitsem, kendisine koşar, ona bütün yedigim dayakları ve azarları anlatırdım. Beni kucağına alır, öğütler verir ve oyunlar oynardı.
    Bazı geceler bize gelirler ve bizde kalırlardı. İşte o gecelerde ne kadar yaramazlık yaparsam yapayım, annem bir şey demezdi ( diyemezdi :)) ) Dedem izin vermezdi bana kızmasına annemin. Ve uyumaya gönderirken annem, dedeme, bana masal anlatması için yalvaran gözlerle bakardım. O da beni kırmaz, uyuyana kadar başımda bekler, saçlarımı okşar ve masallar okurdu. Ve uyurdum.

    Canım Zezem;
    Portuga'yı kaybetmenin vermiş oldugu acıyı, ruhunun en derinlerinde nasıl hissettiğini çok iyi anlıyorum. Çünkü ben de dedemi elim bir trafik kazasında kaybettim. Okula giderken, karşıdan karşıya geçtiği anda, kör bir otobüsün altında kalmış ve oldugu yerde vefat etmişti. Bunu ilk duydugumda Zeze, o kadar yıkılmıştım ki, birkaç gün ağlayamamıştım bile. Hiçbir şey yemiyor ve içmiyordum. Bir gece dedemi rüyamda gördüm ve hıçkırıklarla ağladım. O kadar ağlamışım ki, annem ve babam paniğe kapılıp, epey kaygılanmışlar. En son, annemin kucağında oldugumu hatırlıyorum.

    Canım Zezem;
    Jose Mauro'ya çok teşekkür ederim seni bana tanıttığı için ve içimi dökmeme vesile olduğu için.

    Canım Zezem;
    Bu yazıyı sana bu kadar geç yazdığım için çok üzgünüm. Seni Seviyorum.
  • PALTO DA PALTOYMUŞ HA!

    Büyük yazar Dostoyevski'nin "Hepimiz Gogol'ün Paltosundan çıktık " dediği o meşhur sözü herkes bilir. Dostoyevski bu sözüyle bence Gogol'ün hakkını fazlasıyla vermiş. Hiçbir övgü yazarın büyüklüğünü bu kadar sağlam anlatamazdı diye düşünüyorum.


    Gogol'ün bu güzel kitabı "Bir Delinin Hatıra Defteri" "Palto" ve "Burun" adlı üç hikayesinden oluşuyor. İçlerinde "Palto" hikayesi biraz uzun, diğer iki hikaye ise oldukça kısa. Birbirinden güzel bu hikayelere geçmeden önce yazarın anlatımından biraz bahsetmek istiyorum.


    Yazarımızın, eserlerini yazdığı dönem dikkate alınırsa çağının ötesinde yaratıcı bir zekasının olduğunu görüyoruz. Bu yaratıcılık üç hikayesinde de insanı şaşırtacak derecede kendisini gösteriyor. Ayrıca anlatımında öne çıkan bir diğer konu da yazarın mizah ve hiciv yeteneği diyebilirim. Öyleki kitabı başından sonuna kadar tebessüm ile okudum. Çok sevdiğim bir yazar olan Bulgakov'un da mizah ve yergi yeteneğini kimden aldığını Gogol'ü okuyunca daha iyi anladım. Bulgakov kesinlikle Gogol'ün paltosundan çıkmış.


    "BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ"
    Bu hikayede, sıradan bir memur olan İvanoviç'in, müdürünün kızına aşık olduktan sonra ruh sağlığının bozulup nasıl delirdiği eğlenceli bir dille anlatılmış. Trajikomik olan bu hikayeyi de diğer hikayeleri gibi çok beğendim.


    "PALTO"
    O meşhur Palto hikayesi. Üç hikaye içinde en uzun olanıydı ve insana "keşke daha uzun yazsaymış" dedirten türdendi.Kitaplar okuruz ve belli bir süre sonra birçoğunun karakterlerini unuturuz. Ama bazı karakterler vardır ki unutulmaz. Mesela Raskolnikov ve Meursault gibi. İşte Palto hikayesinin karakteri de o unutulmayacak olanlardan: Akaki Akakiyeviç. Yalnız diğer karakterlerden farkı silik bir tip olması.
    Akakiyeviç de tutunamayanlardan birisi. Karakterimiz yine aşağı dereceden bir memur.Herkes tarafından alay edilen ama işine düşkün çalışkan bir memur. Tek derdi var o da paltosunun eski olması.Tek bir isteği var o da yeni bir paltoya sahip olmak istemesi. Sıradan bir konuya benziyor ama merakkaçıran vermemek adına konuyu burada sonlandırıyorum. Okuyunca Palto hikayesinin neden bu kadar sevildiğini daha iyi anlayacaksınız.


    "BURUN"
    Kitabın son ve en çok güldüğüm hikayesi Burun'du. Yazarın -yazıldığı dönemi düşünülürse- böyle büyülü ve gerçeküstü bir hikaye yazmasına çok şaşırdım. Konusu oldukça ilginç. Hikaye, karakterimiz Kovalev'in bir sabah uyandığında burnunu yerinde bulamamasıyla başlıyor. Ardından kahramanın, burunsuz dümdüz yüzüyle Petersburg sokaklarında kaybolan burnunu aramasıyla devam ediyor. Baştan sona mizahın eksik olmadığı bir hikayeydi. Gogol bu hikayesinde de Rus bürokrasisini kendine has hicviyle bir güzel eleştirmiş.


    Üç hikayede de ortak noktalar ön plana çıkıyor.Karakterlerin üçü de alt dereceden memur. Gogol bütün hikayelerinde devlet sistemini, adam kayırmacayı, adaletsizliği, vasıfsız ve liyakatsiz kişilerin haketmediği yerlere gelmesini igneleyici anlatımıyla eleştirmiş.
    125 sayfadan oluşan bu kısa kitabı kesinlikle okumanızı öneriyorum.


    "Çarpık bir burna değil, sakat ve sahte bir ruha gülelim."
    - Nikolay Vasilyeviç Gogol-
  • Çocukluğumdan beridir süregelen bir alışkanlıktır benim için günlük tutmak. Kimseye anlatamadıklarımı satırlar ile itiraf etmek ise artık bir nevi terapiye dönüştü. Defterimi açıp bir süre durdum. Ne kadar zamandır yazmıyorum diye. Sonra ne kadar da yorgunum kelimeleri başladı dökülmeye. Yazdıkça yaptıklarımın pişmanlıkları ve sevinçlerinden çok daha fazla yapamadıklarımın açtığı savaşının galibiyetini anladım. Yapamadıklarım haklı bir galibiyetle karşımda dikilerek zihnimi hatta tüm hücrelerimi öylesine esir alıyor ki romantizmin hassasiyetini terk etmeyenler tarafından , eğer fiziksel bir yorgunluk değilse ortada sergilenen ''Gönül Yorgunluğu '' denir ya ne hoş bir tabirdir işte o hoşluğu hissedemeyecek kadar yorgunum.
    Çalıştığım yıllarda çok yoruldum , emekli oldum, iş temposu yorgunluğum da geçti şimdilerde. Ama başka başka alanlarda çok daha mutlu olabilirdim ah vahlarımdan dolayı yorgunum.
    “Ne olur evlenelim , seviyorum, sensiz yapamıyorum , geberiyorum” diye aylarca yalvarıp, çeyrek asır süren bir evlilik sonrası iki çocuğuma ''Kusura bakmayın, boş anıma mı geldi yoksa aşık mı oldum ama gitmem lazım özür dilerim'' bile demeyip kendisinden oldukça genç bir sevgilinin peşinden giden bir adamın babalığını da unutmuş olmasından yorgunum.
    Sonra izlediğim ya da okuduğum haberlerde sebepli ya da sebepsiz hayatların bu kadar ucuzca sona ermesinden yorgunum. Tüm geleceği gireceği bir kaç saatlik sınav sonrasında belirlenen çocukların, gençlerin çabasından yorgunum.
    Vasıfsız olduklarının herkesçe fark edildiği sadece kendilerince bilinmeyen hatta ellerindeki torpil kozlarını hak ettiklerini düşünüp, dünyaya gelişlerinin ilahi bir sebebi varmışcasına pişkinleşenler yüzünden kartvizitsiz referanssız oldukları için işe giremeyenlerin çaresizliğinden yorgunum.
    Birbirini dinlemek yerine sürekli didişen hep bir rekabet edercesine yaşayan, bırakın sevmeyi saygı duymayı hayat felsefesi yapamayanların anlayışızlıklarından yorgunum.
    Sabah günaydın dediğimde dünyayı aynı pencereden seyretmiyoruz, ideolojilerimiz inançlarımız çok farklı bakışını takınarak selamımı cevaplamaktan kaçınan komşularımın ziyniyetlerinden yorgunum.
    Biter mi yorgunluklarım ? Bitiremiyorum; Nur-AL um ile Kayseri'ye geldiğinde fazla vakit geçiremediğimizin , Metin T. nın gelişinde ise hiç görüşememiş olmamızın eksikliğinden, Muzaffer Akar nın sebebini çözemediğim sessiz kırgınlığından, İpek Kamuran ın acaba bugün içime sinecek ne yazdı merakımdan dostamisc ın sergilediği nezaket karşısında kırar mıyım tedirginliğimdenSümeyye nin koskoca şehirde tek başına verdiği eğitim mücadelesindeki endişemden , kimseyi üzmemek, kimse tarafından da üzülmemek adına taşıdığım tüm kaygılarımdan yorgunum.
    Son olarak çok çok yoruluyor olmama yorgunum ama bu kadar yorgunluğun üstüne belki de hiç olmayacak şey değil , çok çok yorularak bütün yorgunlukların üstesinden gelebilirim. Hatta bütün bu yorgunluklardan fazla da yorularak , duyarlı, anlayışlı mutlu mesut insan olarak yaşayabilirim diyorum. Mutlu ve umutluluğa yorgunum.
    Ben biraz dinleneyim dinleneyim de kendi yorgunluklarımı anlatarak yordum sizi. Hatta kitaptan hiç bahsetmeyerek hem de. Okumak isteyenler için beş bölümden ve kırkın üzerinde yazıdan oluşan eser “Her Şeyin Bir Anlamı Var” diyerek tüm yorgunluklarıma dinlenme molası verdi.
    Sizin de yaşadıklarınız belki bir anlamı vardır, okumak isteyenlere çaresizlikten , öfkeden batsın bu dünya diyenlere ''Yalan dünya her şey bomboş'' rahatlığında bir hayat sergileyerek , vicdan , sabır , duyarlılık ve sevgi muhasebesi yaptırsın. https://www.youtube.com/watch?v=Z6oqiyxDU-M
    Keyifli okumalar.
  • İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 27. kitap oldu. H.G.Wells'in ise daha önce üç kitabını okumuştum ve hepsini ayrı ayrı çok beğenmiştim. Bu kitap da diğerleri gibi muhteşemdi. Açıkçası hangi kitabını daha çok beğendin diye sorsanız, ne cevap veririm bilemiyorum. Benim için çok zor bir soru olur. En iyisi siz hepsini okuyup kendi kararınızı verin. Ayrıca sonda söyleyeceğimi bu kez başta söyleyeyim, H.G. Wells artık en sevdiğim yazarlardan birisi. Okuduğum dört kitabıyla bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum artık.

    Ayrıca bu yazıyı sitemizdeki son zamanların suskun ismi, Murat Ç'ye armağan ediyorum. Çünkü Dünyalar Savaşı'nı ben daha okumadan önce bana çok değerli bilgiler vermişti. Dünyalar Savaşı ile H.G. Wells'in, Mustafa Kemal Atatürk'ün Nutuk adlı eserinde geçen tek yabancı kitap ve tek yabancı yazar olduğunu ifade etmişti. Kendisi Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili engin bir bilgiye sahip olduğu için daha fazla susmamasını ve aldığı karardan dönerek aramıza tekrardan katılmasını istiyorum.

    Kitaba geçecek olursak, Mustafa Kemal Atatürk Nutuk'ta bu kitabı değerlendirmiş olup muhteşem bir global bakış açısıyla kitabı yorumlamış. İşte kitapla ilgili Nutuk'ta geçen o ifadeler:

    “Millete şunu da hatırlattım ki, kendimizi dünyanın hâkimi zannetmek gafleti, artık devam etmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimizi tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz. Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki yıl önce yayınlanan bir tarih yazdı. Eserinin son sayfaları ‘Dünya tarihinin gelecekteki safhası’ başlığı altında bazı düşünce ve görüşleri içine almaktadır. Bu görüşlerin yönelmiş olduğu hedef ‘Un gouvernement fédéral mondial’ yani ‘birleşik bir dünya devleti’dir. Wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı özellikleri ile ilgili tasavvurlarını belirtiyor; adaletin ve tek bir kanunun hâkimiyeti altında dünyamızın ne durumda bulunacağını tahayyül ediyor. Wells, ‘bütün hâkimiyetler tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa, dünya mahvolacaktır’ diyor ve ‘gerçek devlet, çağdaş hayat şartlarının bir zaruret haline getirdiği birleşik dünya devletinden başka bir şey olamaz’; ‘hiç şüphe yoktur ki, insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmeye mecbur olacaklardır’ görüşünü ileri sürüyor. ‘İnsanlığın dayanışması ile ilgili büyük hayallerin sonunda gerçekleşmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerekeceğinin doğru olarak bilinmediği’ ve ‘saldırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği’ de bildiriliyor. Wells’in ‘Avrupa ve Asya’nın felâketleri ve ortak ihtiyaçları, belki dünyanın bu iki parçasındaki milletlerin bir dereceye kadar birleşmesine yardım edecektir’, ‘olabilir ki, dünya ölçüsünde bir birleşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılabilir’ şeklindeki düşüncelerini de kaydedeyim. Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hıristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren ‘birleşik bir dünya devleti’ kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.”

    Sadece Atatürk'ün bu paragrafını layıkıyla anlamak bile insana önemli bir kazançtır bana göre. Atatürk'ün yazdıklarında özellikle dikkatinizi çekmek istediğim bir husus var ki, o da yorumunun asla sadece Türkiye sınırları içerisinde ulusal bir siyasi yorum olmadığıdır. Tamamen global ve uluslarüstü bir yorum yaparak Wells'in kurguladığı birleşik dünya devleti hayalinin "tatlı" olduğunu ifade etmiştir. İşte benim siyasette aradığım düşünce tam olarak budur. Benim önüme geçerli ve bilimsel bir dünya görüşü sunamayan hiçbir siyasi düşünce veya siyasi parti oyumu almayı hak etmemektedir. Sadece ülke sınırlarıyla bağlı olan, geleceğe yönelik bir vizyonu olmayan, halkın safiyane duygularıyla sürekli oynayan, nefret politikası güderek oy kazancı sağlayan, iç siyasette koltuğunu sağlamlaştırıp dış siyasette kabadayılıkla hareket eden hiçbir siyasi örgütlenme biz insanlar tarafından desteklenmemelidir.

    Atatürk'ün tırnak işareti içerisine aldığı gibi, "saldırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği" ve saldırgan tutumunun devam etmesi halinde diğer devletler tarafından yaptırımlarla karşılaşacağı unutulmamalıdır. Sıcak savaşın artık rafa kalktığı, soğuk savaşların akla gelebilecek her alanda görülmeye başlandığı 21. yüzyılda dış siyasette saldırgan bir tutum sergilemek son derece anlamsızdır.

    Son dönemde özellikle Türkiye siyasetinde gördüğüm saldırgan ve kabadayıca bir dış siyaset politikası Kemal Sunal'ın 100 Numaralı Adam filmindeki "Sen Sadece Bağırıyorsun" sahnesini aklıma getirmektedir. (Bkz: https://www.youtube.com/watch?v=A2i3WpT68ck)

    Şayet bu şekilde siyasi politika izlemeye devam edersek H.G. Wells'in Dünyalar Savaşı'ndaki gibi hem ülkece hem de dünya olarak yok olmanın eşiğine gelebiliriz. Oysaki biz insanların yapması gereken en önemli siyaset, "insanlığı" ve "bilimi" hayatımızın merkezine koyarak global bir dünya görüşüne sahip olmaktır. İşte ancak o zaman dünya olarak daha ileriye gidebilir ve daha güzel günlere yelken açabiliriz.
  • “Yazmasaydım alçak olacaktım biraz.”

    Zaman gittikçe çoğalarak kendini tüketiyor, silik bir anı olarak bizi o sonsuz boşluğa fırlatıp çürümenin vaktini geciktiriyordu. Dahası anımsamanın ardında bıraktığı her çatlak gibi bizi dinginlikten uzaklaştırıyor ve bize mutlak bir acı veriyordu.

    Ey insan soyunun sağırlığının tarihi! Bugün günlerden Roboski. Böyle günlerde ruhumun o kadar çok yaşlandığını hissederim ki, o vakit, sadece tek kişilik yeri kalmış bir köy mezarlığı kadar soğuk gelir bu dünya bana. Lakin kıblesi kalbi olanlar iyi bilir. İnsanı bir tek kendi vicdanının sesi sağır eder…

    İktidar zenginleri sever, yoksullarla pek ilgilenmez. Kapitalist zihniyetin menfi mefhumunu idealleştirme arzusu içerisinde olanlar o sivri dişlerini geçirmiş, kemirirken zihinleri. Esirgemek zenginlerin, merhamet de fakirlerin kaderiydi şu hayatta. John Steinbeck’in Gazap Üzümleri romanında geçen "Gidip şu lastiği çalarsanız, siz hırsız olursunuz; ama onlar patlamış bir lastik için sizin 4 dolarınızı alırken buna iyi ticaret diyorlar," sözü ilgilendirmezse bir iktidarı, mensubu olduğu bireyleri ise itaatsizlik yoluna başvurarak kendi çözümlerini getirirler.

    İtaatsizlik özgürlüktür. Bunu bize cennetteki yasak meyveyi koparan ilk insan öğretti.

    Hayatını idame ettirebilmek için ya Bahman Ghobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı filmi gibi ya da Tarık Dursun K.’nın Kurşun Ata Ata Biter (1983) romanı gibi katırlarla birlikte sınıra yakın yerlerde kaçakçılık yapar bazılarımız. Ölüm en çok onlara yakındır bu hayatta.

    Bilmek çoğu zaman mutsuzluk getirir bir insana. Öleceğini bile bile yaşama fikrinin ürkünçlüğü darlandırır mesela insanı. Hem sonra zihninin sokaklarında kaybolmak korkutur. Varoluşunun sütunlarını yıkıp kendini bir enkazın altında en umutsuz bir baş ağrısıyla bulurken sonsuz bir döngünün kapılarını aralar, boşluğun soğuk koridorlarında gezinip hiçliğin tülünü örter üzerine. Adını koyamadığı bir keder öylece sızar damarlarından. Etten bir mermerin tedirginliği sarmalar durur ruhunu. Ve artık kelimeleri de yetişemez zamana. Her şeye geç kalır; ama bir tek ölüm erken gelir ona. Oysa zamansızlık değildir bu; çünkü hiçbir randevusuna geç kalmaz Azrail. Değil mi ki insanoğlunun en büyük keşfidir ölüm. Çok sonra anlar ki insan, gerçek geçmişi öngörmektir. Bilir ki insanı ölüm değil ölümsüzlük korkutur. Şüphesiz bunu en iyi, Homeros’un İlyada isimli mitolojik eserinde geçen Akhilleus bilirdi. İnsan dediğimiz çok fena: bazen bildiğini anlayamaz bazen de anladığını bilemez. Boşluğa sığamayıp daim örseler kendini.

    Vaktiyle Katolik öğrenci gençliği önderlerinden birisi olan ve Latin Amerika’daki direnişi de simgeleyen papaz Frei Betto, polisler tarafından işkence görür. İşkence yapan polislerden biri, “Ateist komünistlerle ne işin var?” deyince, “ Benim için insanlar ateistler ve müminler diye ikiye ayrılmaz, ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılır,” diye karşılık verir Frei Betto.

    İktidarlar erildir. Dayatma anlayışları vardır. Zamanla bu dayatmalar kendi halkını bombalamayı dahi meşru kılar.
    "Devlet kendi şiddetine hukuk, bireyinkine ise suç adını verirdi."

    Özne hatırlamak ve anımsamak isterken iktidarlar bunu unutturmak isterler. Boşluğu dövme çabasından başka bir şey değildir bu. Hakikatin üstünü örtmek, hakikatin kendisini yok etmez.

    Hakikati sıradanlaştırarak, çözüme düğüm - ötekiye çalım atarak, öldürülmeleri olağanlaştırarak, yaşama hakkını itibarsızlaştırarak, umudu ipotek altına alarak ve en nihayetinde kalpleri mühürleyerek belleğin kapısına kilit vurmak ister her iktidar. Ama hangimiz açık sözle “Ne çıkar siz bizi anlamasanız da,” der Edip Cansever gibi.

    Kürtçe de bir söz vardır: mar qula nas dike/ yılan deliğini tanır; ne eksik ne fazla:
    Şuursuz ve kötücül iktidarlar, ölümler ve öldürülmeler karşısında utanç duymaktan uzaklaştırır özneyi. Lakin ölümlere ve öldürülmelere hiç de yabancı olmayan bir kavmin çocuklarıyız biz.

    Bu dünya kendimizden saklanmak için pek müsait bir yer değil. Aslolan belki de günahkâr düşüncelerin gölgelerinin ağırlığı altında ezilirken bile yüce ruhların duyumsadığı o ıstırabı yaşayabilmektir.

    Manayı imha etmeye çalışan bir iktidar, imha ettiği şeyin yeniden mana kazanabileceğini unutur. Tıpkı o Meksika sözü gibi: “Bizi gömmeye çalıştılar, fakat tohum olduğumuzu bilmiyorlardı.”

    Ne iktidar kendisini oluşturan bireyden bağımsız ne de birey kendisinin temsil eden iktidara bağımlı düşünülebilir. Özne hiçbir zaman tarafsız olamaz.

    Foucault, "Kurumların ve düzenin motoru savaştır," der.
    Gerçek şu ki her devlet kendi savaşının hayalini kurar. Bundandır savaşlar dişildir, yeni devletler doğurur. Savaş her devleti kendi sınırlarının içine hapseder. "Kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, fakat bu onun uzun sürmesini engellemez."

    Zaferi bir taraftan çok diğerine yakıştıran mekanizma faşizmdir. Faşizmin bir hayali yoktur. Olsa olsa bir ülkenin en milliyetçi insanı, ülkenin en ucundaki insan hapşırdığı zaman kendini nezle bulabilen insanı olabilir. Ötesi şövenizm.
  • Çürüyoruz gönülsüzlüğümüzle, saldırgan dilimizle, zalimliğimizle, fanatizmliğimizle…

    Kokuşuyoruz düşünce bulantılarımızla, hırpalanan ruhumuzla, kelime fuhşiyatımızla…

    Eriyoruz yaşamı olumsuzlaştırmakla, düşünce itibarsızlaştırmalığımızla, yüz buruşturmalığımızla…

    “Çürümeyi mi ilginç bulduğunuzu, Çürüyenleri mi ilginç bulduğunuzu” mutlaka sorgulamalısınız eğer bu kitaba gönlünüz kayarsa.

    Her bunaldığınızda, “İntihar mı etmeli?” ya da “İntihar meyilinden olumlu bir yaşam mı çıkarmalı?” sorularına cevap verememekliğinizi irdelersiniz eğer bu kitabı arzularsanız.

    Kitabı okuduğumda “Ne gülün, ne de ağlayın. Sadece anlayın.” diyen Spinoza’ya ayrı bir saygı duymak ihtiyacı hasıl oldu düşüncelerimde.

    Uykusuz bedenler, yorgun ruhlar için bir nefes gibi yazılmış kitabı kim okumak istemez ki?

    İnsanın derdi, ebedi yenilmiş olsa bile yine de vazgeçmeden hayatla didişmek değil midir?

    İşte burada kararı siz vereceksiniz. “Çürümek” yada “Düş kırıklarını ölmeden önce gömmek”

    Çürümeye savaş açan tüm gönüllülere…

    Saygılarımla…
  • “Dostum! Kardeşim! İnsanı dostluğun gücü kadar kahramanlaştıran başka bir şey var mıdır? Yüreğimize aşktan, sevgiden daha fazla işleyen bir şey bulabilir misin? Ve hakikat kadar övgüye lâyık başka bir kavram var mıdır?”

    Roman 11. yy’da Selçuklu egemenliğindeki İran’da geçiyor. Yirmi yıllık öç alma ihtirası içinde olup Alamut kalesini alan ve kendini peygamber ilan eden İbni Hasan Sabbah’ın kan donduran hikayesi...Burda Şii-Sünni çatışmalarına, taht kavgalarına, dinin halka nasıl tesir ettiğine ve daha bir çoğuna tanık olacaksınız.Öyle bir hayal dünyasına sahip ki Allah’ın yarattığına savaş açıp kili kendi eline alıp yoğuruyor ve onun uğruna(İsmaili davası) ölüme meydan okuyan çamurdan robotlar yaratıyor.Bu liderin temel prensibi en büyük düsturu şudur:
    “Hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah.”
    Bu lafı söyleyen bir peygamber olabilir mi? Böyle bir felsefeye sahip kişi nasıl Allah’tan bahsedebilir.
    Hasan Sabbah’ın en önemli disiplini de:
    “Öğrenmek, itaat etmek ve çalışmak.”

    Bu uğurda Sabbah hiç evlenmemiş ve hiç cinselliği tatmamış bir takım genci toplar çünkü planlarının bir zaaf yüzünden alt üst olmasını zinhar kabul edemez ve “öğretir, itaat ettirir, çalıştırır” Bu gençlerin gözlerini Cennet ve Cennetin nimetleriyle kör eder.Cennetin anahtarının yalnızca onda olduğunu tesir ettirir ve hint keneviri hapıyla da kötü emellerine alet eder bu genç fedaileri...

    Kitapta en yakın ve en kıymetli dostu olan Ömer Hayyamdan da bahsedilir ve şiir yollar arkadaşı Sabbah’a en sevdiğim mısra:
    “Geçerim şiirlerimle ağaç altına
    Sen ve bir şişe şarap,
    Bir somun ekmek yanına
    Huzur veren ezgisiyle
    Ah, bu ıssızlık cennettir bana.”


    Alamut; Kartal yuvası anlamına gelmektedir. Ve kitapta “karga kargaya saldırmaz” şeklinde sürekli vurgulanan bir söylem var.
    Bir zamanlar Deylem kralları tarafından inşa edilen bu Alamut kalesinin zapt edilemez olduğu söylenirdi.

    Kitabı okuyunca karmakarışık duygularla boğuştum.Hiç bitmesin istediğim en güzel tarihi romanlardan birisi oldu Alamut.
    Hasan Sabbah ve Adolf Hitler ikisi de gözümde aynı mertebede yaptıklarıyla, canilikleriyle Hitlerden pek bir farkı kalmadı. İki teşkilatta katı bir yapıya sahip.Halkın içine dehşet ve korku salıyorlar. “bu uğurda herşey mübah” bu düşünceye sahipler.Ama yazar kitabı Alamut’un gerçek öyküsü gibi değil de edebi bir eser olarak görüp roman tadında okumamızı istemiştir.

    Yazarımız Bartol çok özgüvenli ve cesur birisi olmalı zira nasıl yazacaktı kendi kültürünün, ırkının dışında başka bir ülkenin, hükümdarın yaşantısını ve hakimiyetini.Hem sorumluluk hem bilgi gerektir ki o da bu iş için 10 yıl araştırma yapmış ve 9 aylık bir süre içerisinde de yazmış. Şanssızlık o ki kitabın yayınlanması 2. Dünya savaşı başlama sürecine denk geliyor bu sebeple bazı ülkelerde yasaklanıyor kimi ülkelerde de tehdit olarak görülüyor.
  • BAZEN GEZEGENİMİZ ACABA EVRENİN TIMARHANESİ Mİ DİYE DÜŞÜNMEDEN EDEMİYORUM.

    ***Hepimiz deli doğarız. Bazılarımız deli kalırız. Samuel Beckett

    21 deli kadının öyküsü! (bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı, doğupta ölememişliği, ölüpte tabutuna sığamayışı, yanıpta tutuşamayışı, tutuşupta sönemeyişi)

    Çünkü kadınların dünyası normalinden bir iki adım geri başlar. Güçlü olmakla mükelleftir onlar! Ülkeler, coğrafyalar, şehirler onları güçlü olmaya zorlar. Güçsüzlüğünde ezmeye hazır ol da beklerler. ''Bu şehir öyle bir şehir ki, küçük bir kız üzülür, üzüldüğü anlaşılmaz. Kuşlar cehennem çığlıklarıyla ötüşür, duyan olmaz. Bir ağaç acıkır, kimse... hiç kimse umursamaz.'' diyor ise bir deli kadın bundan. Hiç yaşamamış, yaşayamamışların öyküsü.

    Az önce ben ne okuyupta bitirdim, hangi boşluğa düştüm de tırmanıp tırmanıp aynı yere vardım. Bir labirentin içinde gezdim, deli olmayı içimde normalleştirdim. Yabancı memleketlerde ömrümü derleyip, doğduğum yerde sonlandırmayı kabullendim. Babalar, oğullar, anneler, yılanlar, kediler, sokaklar, düşler, düşüşler, çıkışlar, çıkamayışlar. Deliler sadece acı mı çeker ey Mine Söğüt? Ya da acılarından mı yerler kafayı. Çok mu düşünür deliler, çok mu bilir. Sığdıramaz mı kütlesi düşük beyin o kadar düşünmeyi. En güzel de deliler düşünür sanırım. Bir ara düşünmeden edemedim sahi sen de mi delisin Mine Söğüt? ''Türkiye herkesin üzgün olduğu bir ülke'' derken kendi yıkılmışlığını mı anlattın bizlere. Doğupta yaşamak istemediğin ama ölmek istediğin ülkende herkesler mi üzgündü?
    https://www.youtube.com/watch?v=s0oBzAXrxU8

    Delinin cinsiyeti olmaz sanırdım. Irkı, dili ya da dini. Ancak varmış. Kadınsan deli olsan da özgür değilsin. Sen de buna karşı çıktın, belki kendini sakladın bu çukura, karanlık sayfalara. ''Çünkü ben itiraz ettiğim için yazıyorum'' demiştin sen.

    ''İnsanın doğasında akıllılıktan çok, delilik vardır.'' der Bacon. Acaba içimizde bir miktar deliyi barındırır mıyız bizde? Tüm o saçma düşünceler, uçarı kararlar içimizdeki delinin senaryoları mıdır? Ya da aklı başında davranmak ne bileyim bir şekilde her şeyi kurallarıyla düşünmek, uygulamakta bir delilik midir? Kafamda deli sorular, aldırma gönül aldırmaa!

    -DELİ OLSAM BEN DE ŞÖYLE YAZARDIM! KADIN OLMASAM BİLE ACININ CİNSİYETİ YOKTUR!-

    -Kendi boşluğunda yapayalnız bir kız çocuğu, bütün boşluğu içine çekercesine ağlıyor. Boşluklar dize geliyor, doluyor varlıklarla. Varlıkların içi boş ama belli bir kütleleri var, hacimleri var. Ay büyürken ışıklanan geceler, ay yokken derin bir karanlık... Çünkü bildim seni: Acılar doğurdun, düşlere sattın!

    -Gezgin, yoksul, seyircisiz, düşsüz, uçsuz, bucaksız ve geleceksiz. Senaristsiz bir dizinin vakur oyuncusu gibi kasvet perdesinin ardında kendi sıranı bekledinse boşuna değil. Ehlileştirilemeyen bir kader de figüran olmanın sevinci ilerleyen bölümlerde çoktan seni başrole taşımıştı. Yandın kadın, en güzel de sen yandın! Acıların coğrafyasında, hüznün ülkesinde, düşsüzlük cennetinde diyaframını kanlara buladın. Ses çıkardıysan itirazından ama sessizce söylediysen umarsızlığından.

    176 sayfa olunca göze hoş gelebilir, aman sayfası azmış hemen şunu elden çıkarayım, benim için nedir 176 sayfa diyebilirsiniz. Yanılmanın sonu var mı? Okuyun da anlarsınız. Özellikle son hikayede takılı kaldım. Bir acının bile sonu dağıtmalı değil mi? Buhranlar kovalayacak sizi! Kedilerin öldüğü bir dünyada kendi ölümünüzü düşünmeden edemeyeceksiniz. Haydiii, okuyuun!!!

    ''Deli deliklerin içine girmek istiyor. Deliklerden ölümü çalmak istiyor. Oğlan kendini nasıl da böyle ustaca öldürüyor. Delikler pencere olsa. Işıklar yanmasa. Deliklerden oğlanın ölümünü çalsa, kendinin kılsa...''

    https://www.youtube.com/watch?v=5soixb2U6xM
    https://www.youtube.com/watch?v=XaSVkb_XLt4
    https://www.youtube.com/watch?v=R2LQdh42neg
  • Zübük, Aziz Nesin’in, toplumu ve siyasi hayatı gözler önüne serdiği, yazıldığı tarihten bugüne kadar, işlediği konusu ve ortaya koyduğu tespitlerle hala güncelliğini koruyabilen en önemli eserlerinden biri.

    Aziz Nesin, Marko Paşa dergisini çıkarttığı dönemlerde hem hükümetten hem de halktan baskı görmüş ve çeşitli provakasyonlara maruz kalmış; yılmamış ve o dönemdeki siyasetçi profillerini ve toplum yapısını kendine has mizah anlayışıyla eleştirmişti. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle tek parti dönemi bitmiş; ülkeye, belki demokrasi gelmiş gibi görünse de tek parti dönemindeki siyasetçi profilleri değişim göstermiş; makam ve mevki elde etmek, elde ettikten sonra da koltuklarından olmamak için din başta olmak üzere, halkın hassas olduğu bütün değerleri kullanmayı, istismar etmeyi, bu kavramlar üzerinden halkı sömürmeyi görev edinmiş, bu yola baş koymuş, kökeni Anadolu olan, eğitimi yetersiz (diplomasız), sözüm ona “siyasetçiler” türemişti.

    Aziz Nesin, zekasının, gözlem yeteneğinin ve mizah kabiliyetinin hakkını vererek, bu yeni siyasetçi oluşumunu tespit etmiş ve gördüğü yanlışlıkları eleştirmişti. Yalnız, Aziz Nesin’e göre yanlışlıklar sadece siyasetçiye değil, kendileri ve makamları için her şeyi mübah sayan bu kişilere inanan ve tüm yalanlarına rağmen hala kurtuluşu onlarda gören Türk toplumuna da aitti.

    Kitabı okumadan önce, Aziz Nesin’le ilgili yaptığım araştırmada, daha önce bilmediğim önemli bir ayrıntıya rastladım. Aziz Nesin, doğduğu Giresun’un Şebinkarahisar ilçesine gitiğinde, yukarıda bahsettiğim siyasetçi özelliklerine sahip; yalanı, sahtekarlığı, dolandırıcılığı, rüşvetçiliği bünyesinde toplamış, üstelik eğitimi olmayan bir belediye başkanı olduğunu öğrenmiş. Yani, kitabının ana karakteri Zübük ile eşdeğer bir adam... Denilen o ki, Aziz Nesin, bahsedilen belediye başkanından esinlenerek “yıllar geçse de eskimeyen ve benzerleri bulunabilen” Zübük karakterini ortaya çıkarmıştır.

    Adalet Partisi döneminde, siyasetçi profili değişmemiş, halk din ile kandırılmaya, sömürülmeye devam edilmiş ve yeni Zübükler ortaya çıkmıştır. Bu tip siyasetçiler, 12 Eylül’den önce de sonra da hep var oldular. Sayıları gittikçe arttı. Bunun yanında, olan bitene ses çıkarmayan, görüp duymayan halkın onlara olan desteği de arttı. Böylece günümüzde de şahit olduğumuz gibi her dönemde, Zübüklerin kendi menfaatlerini ve çıkarlarını korumak, istediklerini elde etmek ve devamlılıklarını sağlamak için, onlara kayıtsız şartsız inanan, tapan, söylenen her sözün gerçek olduğunu kabul eden ve destekleyen, din ve demokrasi konularında sömürülmeye müsait kitlelere ihtiyaç duydular.

    Nesin kitapta, İbraam Zübükzade karakteri ile hem halkın cehaletini, dalkavukluğunu, körü körüne bağlılığını ortaya koymuş hem de bu durumdan faydalanan fırsatçıların var olma sebeplerini tespit etmiştir.

    Kitap hakkında araştırma yaparken “Ekşi Sözlük”te gördüğüm bir yazıyı paylaşmak istiyorum.
    (https://eksisozluk.com/zubuk--89978?p=16)

    “zübük, mitinglerde kuran sallayabilir.
    zübük, ağlamaya hazırdır.
    zübük, ihtiyaç duyduğu kimliğe derhal girebilir.
    zübük, geçmişini, tarihini her an baştan yazabilir. bazen gürcü olur, bazen türk.
    zübük, gömlek değiştirmek konusunda başarılıdır.
    zübük, küfür etmede iyidir. ağzı bozuktur.
    zübük, vatandaşa yumruk atmada iyidir.
    zübük, mizansenlerin adamıdır. iyi oyuncudur.”

    Bu kitap, yazarı Aziz Nesin'e duyduğum saygının daha da artmasına neden oldu. Aynı zamanda içimi dökmeme tabii ki.