• 192 syf.
    ·6 günde·Beğendi·7/10 puan
    İlk önce bir uyarıda bulunayım. Betimleme hayranlarını başta zorlayacak ama konusu ile içine alacak bir eser.
    Kitap bitince ne okudum ben ya! Dedim. Kitabı farklı uygulamalarda sıkça gördüğüm ve alıntıları hoşuma gittiği için okumak istedim. Başlarda hayal kırıklığı hissettim. Sanki aradığım ve beklediğim gibi değildi. Çok farklı bir anlatış biçimi var. İlk kez böyle bir eserle karşılaştım: Sürekli ardısıra süren eylemler tamlaması gibi bir hikaye ile günlük okur hissine kapıldım. Bazen olayı birinci ağızdan dinlerken birden üçüncü kişiye geçmesi kafamı karıştırdı.

    Kitap şu cümle ile başlıyor; " Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi."
     Ve şu cümle ile bitiyor; "Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı."  İşte bu iki Bölüm arasına, bir arayış ve aynı zaman da çevresinden uzaklaşma halinde olan, ve yazarın isim yerine  C demeyi tercih ettiği, ana karakterin hikayesi sığdırılmış. Kitap dört mevsimi içinde bulunduran dört bölümden oluşuyor. Ve her mevsim C'nin hayatının farklı dönemlerini aynı konu ile anlatılıyor. Bu "C" neler yaşadı yahu! Kimi zaman haklı buldum kimi zaman yok artık dedim. Allak bullak oldum resmen. İşin tuhaf yanı, kitabı sevdim. Ve bitince kendimi boşluğa düşmüş gibi hissettim. Sanki C ile birlikte ben de o arayışın içindeydim. Ben de baskı ve dayatmalardan kaçış içerisindeydim. Kişinin sosyal hayatındaki birçok entellektüel sorunlardan bir demet sunan eseri gayet başarılı buldum. Tavsiye ediyor, keyifli okumalar diliyorum.
  • 346 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10 puan
    Birinci kitabı yani Mekke Dönemi için yazılan kısmı daha önce okumuştum. Bu da linki #117490546 ..Çünkü Mekke olmadan Medine, Medine olmadan Mekke olmaz.. Yazarlarımızı ve Mekke dönemini birinci incelemede anlatmıştım..Eyüp Sultan'ın evinde kaldığı dönemde birinci kitap sona ermişti..ikinci kısımda, bu kısmın devamı olan Yesrib'in Medine yapılışından bahsederek devam ediyor.1500 müslüman var o dönem. 1000 ensar ve 500 mühacir. Bu ortamda bi yandan ordu kurmak, bir yandan yeni bir dünya inşası, ensar mühacir kaynaşması ve ticaretteki gelişim aşaması anlatılıyor. Bedir Savaşı ile gelen ilk galibiyet, devamında Hz Aişe annemiz ile evliliği, Hz Ali ile Hz Fatima nin evliliği, Hz Hasan ve Hz Hüseyin in dünyaya gelişleri, bizi çok büyük dersler veren o kötü gün:Uhud Savaşı, Hz Hamza nın şehadeti, Hamraül Esed, Reci ve Maune Vakaları, devamında Mustalikoğulları Gazvesi, İfk Hadisesi, Fitnenin etkileri ve konuyla ilgili ayetler, Bir taktik savaşı ve küfre karşılık:Hendek Savaşı,Mekkelilerle barış süreci:Hudeybiye, İhanetin Merkezi:Hayder, Halid bin Velid in Müslüman oluşu, Mute galibiyeti, Mekke'nin Fethi, putların yıkılması, Mekke yi de yeni bir Medine yapma çabaları, Huneyn, Müslümanlığı yaymak için gelen ve giden heyetler, son gazve Tebuk ve detaylarıyla birlikte veda haccı ve vefatını peygamber efendimiz(sav) in görüyoruz.

    Sohbet havasında ilerleyen ve bir önceki incelemede söylediğim gibi iki işinin ehli insanın yaptığı sohbet, çok fazla bilgi ve bilinmeyen barındırıyor. İslamı daha iyi tanımamızın belki bir zemini olur.Özellikle ırkçılık, fitne, kadına verilen değer, imana verilen değer, namazın önemi ki bunu peygamber efendimizin(sav) son nefeslerinde bile "Ümmetin namazını kıldı mı?" şeklinde defaatle tekrarlarken görüyoruz.Zamanı boşa harcamamak gerektiğini, işini ehli insanlara vermek gerektiğini, herhangi bir ayrım yapmamak gerektiğini,fakirlere, yardıma muhtaçlara yardım konusunun, zekat konusunun önemini defaatle vurguladığını bu konulara önem verdiğini görüyoruz.İnşallah bizlere de bunları uygulayabilmek ve onların istediği şekilde bir kul olabilmek nasip olur.

    Kitabın içerisindeki qr kodlar çok faydalı olmuş, bunu diğer kitapta da görüp beğenmiştim.Telefonuma da çoğunu kaydettim.Bu da yeni nesil bilgi içerikli kitaplarda ilerleyen zamanlarda sık sık karşımıza çıkar bundan sonra diye düşünüyorum.

    Mesajlar, anlatılanlar,sohbetin samimiyeti bende hiçbir soru işareti bırakmadı.Konu Hz Muhammed başka ne denilebilir ki, Allah hepimizi onun seveceği kullardan eylesin inşallah.

    Puanım 10.
  • 304 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Kitabı yorumladığım video yayında bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsiniz :) https://www.youtube.com/watch?v=ldzKIX3c-Oc

    Öncelikle kitabın kapak fotoğrafını övmekle başlayacağım çünkü hakikaten yapan editörün veyahut kapak tasarımcısının eline sağlık. Bana sürekli olarak Instagram veyahut Twitter üzerinden soruluyordu kolay veyahut akıcı tarih kitapları hangileridir veyahut hangi kitabı okumalıyız diye. Aslında bu sorunun neden sorulduğu makul bir durum çünkü Türkiye'de tarih ve tarihi şahsiyetler hep çok ciddi olarak gözüküyor ve biliniyor böyle bir durum yok bakarsanız benim kadar ciddiler tarihi şahsiyetler. Şunu da belirtmek istiyorum tarihte misal bir imparatorun bir imparatora babam veyahut oğlum diye hitap ettiği bile bilinmektedir şimdi böyle olunca tarihi bizim başka açılardan ele almamız gerekmektedir.

    Peki neden Avrupa tarihi seçtim aslında cevap çok basit. Avrupa bize coğrafi olarak çok yakın bir bölge. Misal kitapta Sparta devletinden bahsediyoruz ki bugün bu film de herkesin aklındadır. Fakat şöyle bir durum var filmde dikkat etmişsinizdir Sparta'yı özgürlükçü Persleri de korkunç ve monark olarak resmetmişlerdir. Bunun doğruluk payı tabii ki vardır ancak Avrupa'nın veyahut düzgün bir söylem ile Batı'nın hala olaylara oryantalizm çerçevesinde baktığı muhakkaktır. Şimdi durum böyle olunca ben de bu kitabı yorumlamak ve sizlere tanıtmak istedim böylelikle belki de aradığınız cevapları bulacak ve Avrupa'ya bakış açınız değişecektir.

    Kitabın arka kapağını okuyacağım ve aynı şekilde sizlere arka kapak üzerinden yorumlarımı paylaşacağım.

    Ülkemizde Avrupa tarihi ne yazık ki iyi bilinen alanlardan değildir. Toplum olarak bir yandan çağdaşlaşmaya ya da başka bir deyişle Batılılaşmaya çalışırken diğer yandan Batı dünyasını kendimiz için hep bir öteki olarak görürüz. Bazı zamanlar imrenilen bazı zamanlar ise temkinli yaklaşılan bir kültürdür bizim için Avrupa. Biliyorsunuz ki biz bugün her ne kadar Avrupalıyız desek bile aslında düşünce ve yapı olarak Ortadoğu halkıyız ve bugün bile Türkiye'de sürekli şu fikirler çarpışır. Avrupalı mıyız yoksa Ortadoğulu mu? İlginç bir şekilde bu fikir ortaçağ halklarında da var olup Bizans'ta bile kök salmıştır. 1204 yılında Venedik ve diğer Avrupa ülkeleri Bizans'ı işgal ettiği vakit aynı soruyu onlar da sormuşlardır. Buradan da görüyoruz ki halklar veyahut milletler tarih boyunca böyle sorular sorup kendilerini test etmişlerdir.

    Misal bir örnek daha verelim Çin ortaçağ da kendini dünyanın merkezinde ele alıyor haritalarında ancak bugün baktığımız zaman biz Avrupa merkezli haritadan kendimizi görüyoruz.

    Devam edelim arka kapağa ve yorumlarımıza geçelim. Özgün ve keyifli bakış açılarıyla tarih alanında önemli çalışmalar yapmış olan Önder Kaya, bu kez Avrupa tarihini sürükleyici bir yaklaşımla ele alıyor. Yalnız Avrupa’nın değil dünya tarihinin en önemli imparatorluklarından Roma’nın kuruluşu ve biraz da tesadüflere bağlı olarak yükselişi, Holywood’un 300 Spartalı’sının gerçek ve çarpıcı hikâyesi, Göksu’da boğulan Alman imparatoru gibi birçok hikayeyi ele almış Önder Kaya. Burada Roma'nın kuruluşundan tutun da yükselişine kadar geniş bir perspektiften ele alıyor. Ancak bunu olabildiğince basitleştirerek ele alıyor zaten bu yüzden bu kitabı öneriyorum.

    Yazıyı buraya kadar az bir şekilde ele aldım videoda daha genel bir şekilde bahsettim incelemenin başındaki linke tıklayarak ulaşabilirsiniz, iyi seyirler.
  • 360 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Kitabı yorumladığım video yayında bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsiniz :) https://www.youtube.com/...UivBQLq_Ss&t=97s

    İlk başta kitabı neden aldığımı belirteyim. Bu tarz anı ve hatırat kitapları devrin kişiliğini, karakterini ve insanların yaşam tarzını anlatması açsından çok önemlidir. Mesela bugünden düşünelim 21'nci yüzyıldaki teknoloji ile bu denli bağdaşmış bir insanın anılarıyla 19'ncu yüzyıldaki çok farklı. Yani bugünkü sevgi biçimimizden tutunda gülüşümüz bile o döneme göre farklı sayılabilirdi. Ayrıca şunu belirtmek istiyorum insanlığın bir laboratuvarı yok bundan dolayı dönemi görmek için tarih okumak gerekli olduğunu düşünüyorum.

    İlk başta kitabın arka sayfasını okuyacağım onun üzerine de yorumlara yaparak gitmeyi düşünüyorum.

    Henüz küçük bir çocukken İkinci Dünya Savaşı’nın acı gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalan Anne Frank, 12 Haziran 1942’de günlük tutmaya başladı. Bu tarih, onun doğum günüydü ve günlüğü de yeni yaşına adanmış bir hediye… Sürgündeki Hollanda hükümetinin Kültür ve Bilim Bakanı Bolkenstein’ın radyoda yaptığı bir konuşmayı dinleyene kadar, sayfaları yalnızca kendisi için doldurdu. Bakın burada bir nokta koymak gerekiyor çünkü bu bakan bunu söyledikten sonra Anne Frank artık kendi düşünceleri yerine savaşa dair olayları da söylediğini ve anlattığını görüyoruz. Bundan dolayı şu sonucu çıkartabiliriz Avrupa'daki hükümetlerin ve devletlerin anılara ve hatıratlara ne kadar değer verdiğini. Bugün misal Türkiye'de ve Osmanlı'da neden çok az anı ve hatırat olduğunun acı bir gerçeğini de yüzümüze vurmakta bu kitap.

    Bakan konuşmasında, gelecek kuşakların savaşın dehşetini anlayabilmesi, Almanların zulmüne şahitlik edilebilmesi için kayıt altına alınmış tüm belgelerin yayımlanması gerektiğini ifade ediyor, buna örnek olarak günlükleri gösteriyordu. Artık savaştan sonra bir kitap yayımlama hayalleri kuruyordu Anne, günlüğü de temel taşı olacaktı. Ne var ki henüz on beş yaşındayken, Bergen-Belsen toplama kampında hayatını kaybetti. Burada toplama kampında hayatını kaybetmesi bir hastalıktan dolayı oluyor. Bu da bize o dönemde hastalıkların ve salgınların ne kadar yoğun olduğunu göstermekte fakat Covid ile karşılaştırmamak gerekli tabii ki çünkü bu tür dizanteri, tifüs gibi hastalıklar vurduğu zaman tam vuruyordu ne yazık ki. 14'ncü yüzyılda biliyorsunuz Veba neredeyse tüm Avrupa'yı silip süpürmüştü. Anne Frank'ın hatıra defterinde ayrıca şuna da şahitlik edeceksiniz kız sürekli olarak onlara kazanacak, bizim kaybetmemiz çok yüksek ihtimalle buradan da Nazilerin ne kadar iyi propaganda yaptıklarını ve bunu insanların zihinlerine ne derece yerleştiklerini gösteriyor.

    Ölümünden sonra yazdıklarını onun adına yayımlayan ise ailenin sağ kalan tek üyesi ve çok sevdiği babası Otto Frank oldu. O günden bu yana Anne Frank’ın Hatıra Defteri, dünyanın en çok okunan eserlerinden biridir. Kitabın arka kapağındaki yazılar ve yorumum bu şekildeydi. Bu arada bu kitabın bir belgeseli çekildi onu da kanaldaki yorumumdan dinleyebilirsiniz, iyi seyirler dilerim.
  • 377 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10 puan
    Oxy, Genna ve Kallinikos desem size kitabı okumayanlar sanırım büyük ihtimalle neden bahsettiğimi ya da bu isimlerin Eyüp Sultan ile ne alakaları var bilemeyecekler.Ama bu kitapta herkes az çok peygamberimizin(sav) evinde kaldığı için Eyüp Sultan ın mihmandar-ı nebevi yani peygamberimizi(sav) misafir olarak ağırlayan kimse olarak dilimize çevrilebilir olduğunu bilecek.Tam 7 ay boyunca peygamberimiz onun evinde kalmıştır. Bu nedenle kitabın adı Mihmandar olmuştur. Çok doğru bir seçim olmuş.Oxy, Genna ve Kallinikos a geleceğim ama önce kitabın gidişatından bahsetmek istiyorum.

    Herkesin bildiği bir hadistir ki o " Kostantiniyye elbet fetholunacaktır; onu fetheden emir ne güzel emir, onun ordusu ne güzel ordudur." herkes bu sıfatlarla nail olabilmek için defaatle günümüzdeki İstanbul'a dönemin Bizans topraklarına seferler düzenlemiştir.Ama herkesin bildiği üzere bu sıfata Fatih Sultan Mehmet ve ordusu 1453 de nail olabilmiştir.

    Kitap, Eyüp Sultan'ın büyük büyük atalarının gelecek olan peygambere yazdığı mektupla başlar. Bu mektup nesilden nesile Eyüp Sultan a kadar gelir. Yani bilinen aksine Kasva nın orda durması bi şans değildir. Tamamen kaderdir.

    Daha sonra müslümanlığın peygamber efendimize tebliğ edildiği ve Mekke deki müşriklerin ona zorluklar çıkardığı dönemle devam eder. Burada hicret yolculuğunu görürüz.Daha sonra Yesrib e peygamberimiz bir şekilde zorlu yolculuğun ardından gelir. Eyüp Sultan'ın oğlü Eyüp ve eşi Fatıma nın büyük sevinci tabi ardından gelir.Mektubun sahibine ulaşması. Bu sahne sizinde hoşunuza gidecek. Daha sonra kitap bizi 45 yıl sonra Muaviye dönemine götürür.

    Herkes gibi Muaviye de o güzel hadise nail olabilmek için Kostantiniyye ye sefer hazırlığı başlatır. Kim yoktur ki o seferde Ömer'in oğlu Abdullah, Zübeyr oğlu Abdullah, Peygamber'in şairi Ka'b, Abbas oğlu Abdullah ve tabiki 80 yaşında olmasına rağmen Eyüp Sultan.

    Evet şimdi kısaca Kallinikos un hikayesine gelelim. Spoiler vermeden tabiki. Kallinikos bir bilim adamı Bizans da ve Hristiyan. Amacı komutanın ona emrettiği üzere daha sonrada savaş tarihinin en büyük buluşlarından biri olacak grajuva diye bildiğimiz ateşi bulmak. Ama bunu bulabilmek için işi zor. Kendi Müslümanların yanına sürgüne. Kızı Genna suikast timinin içinde baba düşmanı olarak. Karısı Oxy ise tutsak. Komutan ın çocuğunu sonradan büyütür. Oxy ve Genna sız kalır Kallinikos. Yani Oksijensiz. Devamı kitapta.

    Eyüp Sultan ın ölümü üzerine vasiyeti üzerine surların yakınına gömülür. Ve onu yıllar sonra İstanbul un fethinden önce Fatih in hocası Akşemseddin bulur. Ama nasıl bulur? Belki de bu mutluluk savaşı kazandırır. Bulunduğunda Eyüp Sultan nasıl görünmekteydi?

    Evet belki de kimse bilmez onun gerçek adının Halid bin Zeyd bin Kuleyb olduğunu. Ebu Eyyup el Ensari nin türbesine gideriz, belki de hiç gitmemişizdir. Sadece onu peygamberin(sav) evinde kaldığı kişi olarak biliriz. Ama 6 savaşa katıldığını, peygamber(sav) uyurken kapıda uykusuz nöbet tuttuğunu kimse bilmez. Vahiy katibi olduğunu ve onları anlatarak yani yazısız bir biçimde insanlara fetvalar vererek öğrettiğini, peygamber öldükten sonra hadislerini müslümanlara anlattığını kimse bilmez. Ne mutlu ki bu mübarek insanın(sahabenin) naaşı topraklarımızda.

    Kitapta anlatımda canımı sıkan kısım şu oldu.Yazar anlatıyor, anlatıyor da kimin ağzından anlatıyor bunu bize o bölümün sonunda söylüyor.Puanı sırf bu durumdan kırdım. Hoşuma pek gitmedi.

    Anlatım basit, 7 den 70 e herkes rahat okuyabilir. Oksijen hikayesi, Ayasofya da namaz kılma sahnesi ve Akşemsettin in mezarı bulma sahnesi sizi derinden etkileyecek.

    Puanım 9.
  • 480 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Merhaba değerli okurlarım; Benim sayfamı yakından takip edenler çok iyi bilirler ki burayı kitap incelemelerinden ziyade daha çok alıntı ve ileti şeklinde kullanıyordum.Ama daha sonradan farkettim ki okumuş olduğum veya okuyacağım kitaplar hakkında inceleme yazmak belki de bir kişinin daha o kitabı okumasına vesile olur.Ve bugün karşınıza belki de benim okuma alışkanlığı kazanmama vesile olan bir kitapla karşınızdayım.AKLINDAN BİR SAYI TUT. Evet belki de şu an en azından benim gördüğüm kadarıyla polisiye kitaplar pek yaygın değil.Ama bana göre eğer sürükleyici bir kitap okunmak istenirse kesinlikle tavsiye ederim.Karakterleri zihinde sanki siz olayın içindeymiş gibi bir his bırakıyor.Ve galiba okuyucu da polisiye hikayelerin sevilmesinin en önemli yanı da bu.Bir katilin karda yürüyüp iz bırakmadan işini halletmesini çok çok iyi anlatan bu kitabı hayat merkezime koyup olay hikayelerini sevmeye devam edicem galiba.Roman yazarımızın bu seri de ki diğer kitapları gibi bu ilk kitabının okunmasını şiddetle tavsiye eder siz değerli okurlarımdan nacizane yorumlarınızı beklerim.Bol kitaplı günler :)))
  • 384 syf.
    ·4 günde·Beğendi·7/10 puan
    Damızlık kızın öyküsü hangi kategoriye dahil edilebilir?
    Distopya?
    Feminen distopya?
    Gerçekten tarzı farklı.

    Her ne kadar distopik bir gelecek kurgusu olsa da bugün bu dünyada biryerlerde bu kitaptaki kadınların hayatını yaşayan, hatta bahsedilmeyen kadınlar gerçekten var. Hemen her gün kadına şiddet haberleriyle bu duruma seyirci kalırken kadınların bir çoğu için bu dünya distopya gibi.

    Eserde suikast ile infaz edilen ABD başkanın yerine kurulan sözde dini ilkelere bağlı bir yönetim ile tanışıyoruz. Bu yönetim toplumda kendine belli bir yer edinmiş kadını günden güne hayattan soyutluyor. Önce işlerine son veriliyor, banka hesaplarına bloke konuluyor. Adım adım. Sonunda bütün kadınlar edilgen bir kimliğe sıkıştırılıyor.

    Evet hem komutanın karısı gibi olanlar hem de Fredinki gibi olanlar. Ya da Martha' lar. Hepsi soyutlanıyor. Eserde şimdiyi, geçmişi ve gelecekte olası durumları adını asla öğrenemediğimiz Fredinki' den dinliyoruz. Bu bir isim değil, Fred' e ait olan anlamında. Kırmızı giysiler giyenlerden. Hayattaki varlık sebebi sadece çocuk doğurmaya indirgenmiş birey.

    Yazar bu endişelerini Berlin duvarının batısında yazarken, oradan çok daha uzaklarda ya da yakınlarda, bir yerlerde benzer hayatı yaşayan kadınlar vardı. Hala var. Tabi bu düşüncelere sahip olmak da önemli ama çekilen acıların bir kısmı da Batı' nın doymak bilmez iştahından, o yüzden Batılı kalemlerden çıkma distopyalar bana ikna edici gelmiyor. Tabi benim şahsi görüşüm bu. Düşünme konusunda özgürüz öyle değil mi?

    Ancak farkındalık oluşturma konusunda da dediğim gibi bu eser hiçbir şey yapmamaktan iyidir. Gerçekten başarılı bir eser. Ancak kadının insan olduğunu hem kız çocuklarına hem de erkek çocuklarına öğretmediğimiz sürece kadınların hayatı çok zor olacak. Zengin koca peşinde koşan genc kızların anlatıldığı dizilerle ya da eşini aldatan, döven adamların olduğu dizilerle bu sorun bitmeyecek gibi.

    Kadın ve erkeğin sadece insan olduğu, bazı fiziksel farklılıklara, toplumsal ödevlere rağmen sadece insan olduğunu öğretmeliyiz. İste bu kitap bu düşüncelerimi pekiştirdi diyebilirim.
  • 335 syf.
    ·Puan vermedi
    https://youtu.be/PrMd7Eun3e4
    Merhaba kitapçokseverler. Mihail Bulgakov'un hayatı ve tüm eserleri serimizin ilk bölümünde yazarımızın yarı otobiyografik, ilk romanı Beyaz Muhafız'ı konuşuyoruz. Tolstoy'un Savaş ve Barış'ı ile benzerlikler taşıyan bir Rus klasiği olan yapıt üzerinden, 1918 ile 1923 yılları arasında Ukrayna'da patlak veren 15 milyon Rus'un hayatına mal olan iç savaşı ve başkent Kiev'de yaşayan, kendilerini bu kaotik iç savaşın ortasında bulan Turbin ailesinin hikayesi üzerine sohbet ediyoruz.

    Hem Bulgakov'un yasaklı hayatını hem Turbinlerin insanlıklarını korumak için kullandıkları sıra dışı yöntemleri sizlerle paylaşıyoruz.

    Keyifli dinlemeleriniz olması dileğiyle.
  • 344 syf.
    Spoiler içerir.*

    Hapishanenin küf kokulu soluk duvarları karşılıyor bizi; içinde barındırıyor olduğu birçok kişi ve bu kişilerin hayat hikayeleri ile. Bu hikayelerden birisi de, bir gardiyana yumruk attığı ve burnunun kanamasına neden olduğu için idam cezasına çarptırılan Darrell Standing’e ait. Hayır hayır, birisini öldürdüğü için değil de; bir görevliye zarar verdiği için alıyor bu cezayı. Ne garip, değil mi? Bir ayrıntıyı söylemeyi unuttum: Kırk kiloya sahip olup olmadığı bile bilinmeyen bir adamın, kendisinden kat be kat heybetli bir adama bu yumruğu atma durumu, ne kadar mantıklı? Öyle ki, kitabın sonuna dek karakterimizin bunu arada sırada sorguladığını görüyoruz, gardiyanın burnunu kanattı mı, kanatmadı mı?

    İdamına dek düşündüğü tek şeyin bu olması pek de olası değil, bildiğimiz üzere.

    Saçmalıklara ve cahilliğe karşı baş kaldırması ile yeterince göze batan Standing, af alıp dışarı çıkabilmek uğruna Cecil Winwood adlı bir kurnazın tuzağına düşer. Hem yumruk yüzünden hem de Winwood’un uydurduğu, aslında hiç var olmayan dinamitlerin hapishanedeki yerini, doğal olarak, söylemeyeceği için müdür tarafından tecrite atılır. Aylarca, deli gömleğinin içinde, karanlıktan bozma bir odanın içinde bedeninin çürüyüşüne rağmen bildiğinden vaz geçmez.

    ‘’Gündüz dediğiniz, bir parça ışıktan ibaretti, ama gecenin kopkoyu karanlığından iyiydi.’’

    Burada, sessizliği keskin bir biçimde kesen yumruk sesleri ile yalnız olmadığını fark eder ve dillerini çözmüş olduğu diğer iki mahkum ile konuşmaya başlar. Bunlar, Jake Oppenheimer ve Jack London’a bu romanı yazması adına ilham olan Ed Morell’dir. Dolayısıyla, bu satırlar, meslektaşını öldürdüğü için beş yıl hapislerde kalan yazarın arkadaşı Prof. Ed Morrell’in yaşantısından derin izler taşır. Edward Morrell, işlediği cinayet nedeni ile ilk önce Folsom ardından San Quentin hapishanelerinde beş yıl hücre cezası çeker. Kitaptaki Ed’in sonunun da böyle olduğunu görüyoruz. Şaşırtıcı bir başka durum ise, Ed’in astral seyahat dediğimiz durumu bu sırada keşfetmiş olması. Bundan oldukça etkilenen Jack London, tecrit arkadaşı Ed’in öğretisi (Küçük Ölüm oyunu) ile çağlar arası gezen karakterimizin yaşadıklarını en ince ayrıntısına kadar anlatmaya çalışarak ruhun ölümsüzlüğüne ve maddenin var olmadığına dikkat çekiyor.

    “Ölüm diye bir şey yok. Yaşam ruhtur ve ruh da ölmez.”

    Roma’da, Paris’te, Cho-sen’de (Kore’de) ve daha birçok yerde, çeşitli maceralar yaşadığı sırada kendi bedeni amansız bir acı çekerken kendisinin, ruhunu başka bir bedene yamadığını savunup duruyor. Ve haksız da değil. Sonradan edindiği bilgiler ile başından geçenlerin doğruluğunu kanıtlar şekilde. Kendisine inanmayan Jack’i bile sonunda kuşkuya düşürüyor, idam edilmesine çok az bir zaman kala. Fakat bütün bunların pek de bir önemi yok, çünkü yaşantıları bir başkası tarafından tekrar edilecek. -Standing burada bir şey savunuyor ve bazı yönleriyle de haksız değil: Hepimiz biriz, kadınız, erkeğiz, çocuğuz, yaşlıyız, yaşamın ta kendisiyiz.- Ve o zaman görecekler, hapishanedeki iğrenç ve insanlık dışı muamelere rağmen insanların nasıl da susmak zorunda kaldıklarını. Standing’in bütün bunları keşfetmesinin tek bir nedeni olduğunu düşünüyorum: Bu da, çekiyor olduğu acılardan kaçmak uğruna kendisini yarı ölü bir hale getirmek. Düşüncemin doğruluğunu kanıtlayan satırlar ise acıların var olduğunu belirten su götürmez bir gerçek.

    Kitabı elime ilk aldığımda, böyle bir şey ile karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. Bir mahkumun hapishanedeki günlerini geçirmek uğruna astral seyahati kendi kendine keşfedeceğini sanarak başlamıştım ilk sayfayı okumaya. Yanıldığımı, ilk yirmi sayfanın bile kanımı dondurmaya yetecek kadar çağdışı saçmalıklar ile dolu olması ile beraber fark ettim. Hayat, ölüm, astral seyahat, reenkarnasyon ve ruh konularının üzerinde durulmasına rağmen asıl konu, adaletsizlik. Bir adamı, Küçük Ölüm oyununa itecek olan bu eşitsizlik. Ne desem bilemiyorum ama en çok şu sinirime dokundu: İnsanların suçlayacak birisini bulur bulmaz üzerine çullanması ve gerçeği kabul etmeyerek kendi paçalarını kurtarmak adına o kişiyi kullanmaları. Ve ne yazık ki, aradan neredeyse bir yüzyıl geçmesine rağmen bu konuda bir adım ileriye dahi gidebilmiş değiliz. İster Amerika olsun ister Türkiye; ister Kore olsun ister Nepal, bazı insanoğlu tavırları hiçbir yerde değişmiyor ve burada bir kere daha fark ediyoruz: Standing hepimizin bir olduğunu söyler iken pek de yanılmamış.

    Tek eleştirim, kitabın biraz fazla uzatılmış olduğunu hissetmem oldu, sonlara doğru. Bunun da, aylar boyunca ağzını açmadan yarı ölü bir şekilde yatan adamın ölmeden hemen önce içini dökmesi ve bir şeyler anlatmaya çabalaması olarak değerlendirdiğim için, anlayışla karşıladım.

    İncelememi şu cümlem ile bitirmek istiyorum: Biliyor musun Standing, eğer dediğin doğruysa, ben de yeniden doğduğumda, kim olacağımı ve neler yaşayacağımı şimdiden çok merak ediyorum.

    Okuduğunuz için teşekkürler. Kitaplar ile kalın.