• 339 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği” Ustalık eserim dediği kitabından bu şekilde söz eder Cemil Meriç. Açıkçası her okuyuşumuzda daha iyi anlarız Cemil Meriç'i ve bu sözü. Bambaşka bir tad bırakır insanın ağzında. Tecrübe bilgi kokar kitap ve ister istemez tecrübe, bilgi yığınının içinde kayboluveririz.

    Kitabın içeriğine geçmeden beni etkileyen iki olaydan bahsetmek istiyorum.

    Cemil Meriç, hayatıma büyük bir iz bırakmış ve fikir yapımın gelişmesinde büyük rol oynayan Kürt aydını Memduh Selim Beg'in öğrencisi olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmış ve mutlu olmuştum. Ayrıca Cemil Meriç Memduh Selim Beg'i Bu Ülke kitabında şöyle tanıtır okurlarına:

    “Memduh Selim, mülkiyeden mezundu, Fransızca, Ermenice ve Kürtçe biliyordu. Abdullah Cevdet´in rahle-i tedrisinden geçmişti. Metin, çetin ve lüzumundan fazla ciddi bir adam. İlk kompozisyon dersinde kağıda mürekkep damlattığım için numaramı bir hayli kırmıştı. Laubalilikten hiç hoşlanmazdı. Noktalama, satır başlarına dikkat etme gibi, yazı yazmanın işçilik diyebileceğim yönleri üzerinde ne kadar titiz davranmak gerektiğini usanmadan ihtar edecekti. Memduh Selim daha sonra tercüme hocamız da olacaktı. Chateaubriand´ın 'Son İbn-i Saraç´ın Maceraları' adlı eserini onun sınıfında Türkçeye çevirdik. Memduh Selim için ayrı bir jurnal yazmalıyım."

    Ayrıca Memduh Selim Beg'in hayatını anlatan Mehmed Uzun 'un kaleme aldığı Yitik Bir Aşkın Gölgesinde kitabını da şiddetle tavsiye ederim.


    İkinci olarak Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından verilen “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri”ne layık görülen Avesta Yayınevi’nin -benim gibi binlerce kişinin hayatını etkileyen yayınevi- kurucusu olan Abdullah Keskin 'in ilk olarak Avesta ismini şuan incelemesini yaptığım kitaptan öğrendiğini ve ona büyük bir ilham kaynağı olduğunu söyler. Açıkçası bunu da duyduğumda epeyce şaşırmıştım. Fazla uzatmadan içeriğe geçmek istiyorum.

    .......

    Bu Ülke kitabını açtığımızda, bizi karşılayan şey kızının yazdığı bir önsöz ve yine kızı tarafından yazılmış olan ve Cemil Meriç’in hayatını anlatan bir yazı oluyor. Kızı Ümit Meriç, bu hayat hikâyesini babasının dilinden çok başarılı bir biçimde aktarmış.

    Aslında Bu kitabın belli bir içeriği yok. Belli bir konuyu ele almıyor. Denemelerden oluşan bir kitap. Belli bir konusu yok ama içinde Cemil Meriç'in kendisi ve fikirleri var.

    Daha detaylı bir şekilde açıklamak gerekirse bu eser Cemil Meriç’in düşüncelerinden, izlenimlerinden, duygularından, anılarından oluşan, kendini anlamak ve anlatmak için kaleme aldığı, yayımlanmış ya da yayımlanmamış yazılarının kronolojik bir sıra içinde derlenmesinden oluşmuştur. Ülkenin trajedisini anlatan önemli bir denemedir.

    Üst düzey tarih, sosyoloji, din ve edebiyat bilgisine sahip olan Cemil Meriç’in verdiği örnekler konuyu idrak etmemiz açısından son derece yerinde oluyor. Fakat burada bir noktanın altını çizmek isterim ki, kitabın dili biraz ağır ve eski kelimeler ile karşılaşmanız oldukça olağan. Eğer sözcükler, cümleler ve fikirler üstüne düşünmeyi seven biriyseniz kitap tam size göre.

    Ayrıca en çok dikkatimi çeken konularda Sağ - Sol çatışmaları, Batı'dan gelen kültür yok edici -izmler ve yanlış Batılılaşmadır.

    .....

    Cemil Meriç, kelimeye fazlasıyla önem veriyor, çünkü kelime yazarın silahı .
    "Bir aydın yabancı dil bilmese ne olur, çok kitap okumasına da ihtiyaç yok. Yeter ki ana dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri şecereleriyle tanısın. Asıl olanları âdilerinden ayırsın." diyor Meriç. Kelimelere bu denli önem veriyor. Karanlık kelime kalmamalı ona göre. Kütüphanemizde her dilden lügat olmalı. çünkü "Kamus namustur!"

    Cemil Meriç'le ilgili ilginç bir şey daha var bence. Kendisi ne sağcı bilinir ne solcu. Ama sağcılar da solcular da ona saygı duyarlar. Hem de sağa da sola da getirdiği eleştirilere rağmen. Bu saygının sebebi nedir? Neden bir sağcı bir solcuya bir şey söylediği zaman doğru olsa bile kabullenilmek istenmez.
    ....
    Son olarak diyeceğim şunlardır. Cemil Meriç'i anlamak dünyayı, insanları anlamak demektir. Gelişmek, farklı düşünmek demektir. Objektif olmak demektir. Cemil Meriç okuyun, okutun.
  • 510 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Ne çok okunacak kitap var. Hergün listeye bir yenisi daha ekleniyor. Bazen ömrüm yetmeyecek diye düşünüyorum ve beklemenin anlamı yok diyorum. Bu sitenin bana kazandırdığı en güzel şey, dostlukların yanında, yeni kitaplar keşfetmek oldu. Unuttuğum, okumadığım, rafa kaldırdığım kitaplar. Evet işte onlardan biri daha.

    Yıllardır ara verdiğim Aziz Nesin'e Bir Sürgünün Anıları ile tekrar kavuştum. Sonra ne mi oldu?  Kitaplığımda yıllardır okunmayı bekleyen anılarını yazdığı Aziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez adlı serisini alıp sayfalarını karıştırınca beklemenin bir anlamı yok dedim. Şimdilerde tek kitap haline getirilen anılar.

    Aziz Nesin, on iki yaşına kadar olan anılarını Yol adlı kitabında toplamış. Kitabı okurken, böyle bir duyguyu nasıl anlatabilirim diye düşündüm hep. Hala da öyle düşünüyorum. Kitapta yaşanan duyguların sadece yüzde birini anlatabilirim size. Benim anlatacaklarım çok yüzeysel kalacak biliyorum. Ben sadece size Aziz Nesin'in çocukluğu hakkında bilgi verebilirim, ama yaşanan duyguları asla anlatamam. Ancak okuyunca etkisini hissedebilirsiniz.

    Öyle bir çocuk nasıl olabilir diyorum okudukça. Nasıl bir çocuk yaşadıkları altında bu kadar ezilebilir. Nasıl bir çocuk yaşadıklarını hep içinde taşır, kimse üzülmesin diye duygularını dışa vurmaz. Nasıl bir çocuk hep başkalarını düşünür, onlar üzülmesin diye kendi üzülür. O kişi Nusret'se mümkün. Çocukluğunu hiç yaşamamış Nusret. Hemen büyümüş ama hep çocuk kalmış Nusret. Özlemlerini hep içinde yaşamış Nusret.

    "Hiç çocuk arkadaşım yok, hiç oyuncağım yok, oyunum yok. Hep büyüklerin arasındayım."
    (s.112)

    İlk bayramlığını giydiğinde kendini bir anda çocukların hışmından kurtaramayan ve çamurların içinde bulan Nusret. Entarinin dışında ilk defa giydiği bayramlık hevesini alamadan üstünden çıkarılan Nusret. Yaşadığı burukluğu varın siz düşünün.

    "İlk pantolonu, ilk ayakkabıyı beş yaşımdayken bir bayramda giymiştim. O yaşıma dek ne panto­lonum, ne ayakkabım vardı. Üstüme alacakara bez­den bir entari giydirirlerdi, ayaklarımda takunya..." (s.17)

    Seni hep hikayelerinle tanıdım. Güldüren güldürürken de düşündüren hikayelerinle. Kendime o kadar kızıyorum ki tanımakta geç kaldığım için. Neyse diyorum sonra, yakınmayı bırak ve oku. Madem o yazdı sen de oku. Hem de yaşamı boyunca hiç ara vermeden yazdı. O halde bize düşen de okumak.

    "— Yaz! Hadi yazsana! Durma yaz! Ne duru­yorsun? Uyumaya hakkın var mı senin... Uyan! Otur­ma öyle... Kalk çabuk... Hasta da olamazsın... Şişşşt, kalk bakalım... Yaz!" (s.7)

    Aziz Nesin, Çanakkale Savaşı sırasında doğmuş. Adın uğur getirsin diyerek, Nusret Mayın Gemisi'nin ismi konulmuş ona. Uğur da getirmiş nitekim. İmkansız denilen oluyor ve Mustafa Kemal Çanakkale'de tarih yazıyor.

    Aziz Nesin, on iki yaşına kadar olan anılarını anlattığı kitabında zamana da ışık tutuyor ayrıca.

    "Türkiye o zaman ikiye ayrılmıştı: Kurtuluş Savaşı'ndan yana olan Kuvâ'yi milliyeciler, padişahtan yana olan Kuvâ-yi inzibatiyeciler. Kuvâ-i inzibâtiyecileri, düşman işgal kuvvetleri beslerdi. Kuvâ-yi inzibâtiyeye yazılanlara bir lira gündelik verilirdi." (s.75)

    Babası onun hep bir din adamı olmasını istemiş. Sekiz yaşında hafız olan Nusret için, babası sevinirken annesi üzülmüş. Cumhuriyete düşman olan babası okula göndermemiş ama eğitimsiz de bırakmamış. İlk eğitimini Galip amcasından alan Nusret onu çok sevmiş.

    "Galip Amca ol­masaydı beni okutup yetiştirmeseydi, ben bugünkü ben olamazdım. Anama ve ona çok borçluyum." (s.78)

    "Babam çok sert, kızgın bir adamdı. Dediği dedikti..." diyor. Ama onu sevmekten de asla vazgeçmiyor.

    Babasının Mustafa Kemal'i sevmesini ne çok istiyor o çocuk kalbiyle. Mustafa Kemal'i sevmese de seviyor yine de babasını.

    "Ah şu babam, ah... Onu öyle se­viyorum ki, ama o da Mustafa Kemal'i sevse ya..." (s.291)

    "Babam zengin değildi, varsın olsun... İyi yürekliydi beni çok seviyordu, benim babamdı, benim babam olduğu için en iyi baba oydu. Annem, hele annem, bütün annelerin en iyisiydi..." (s.314)

    Annesi, çileli annesi. Gözü yaşlı annesi. Altı yaşında üvey annenin zulmünden kurtarmak için babası tarafından evlatlık verilen küçük Hanife. Her şeyi annesi mutlu olsun diye yapıyor. Annesi onun için dünyalara bedel. Annesi onun neredeyse tek varlığı. Ne yapmışsa hep annesini mutlu etmek için yapmış. On yaşında hükümet okuluna başladığı zaman bile sadece annesini düşünmüş.

    "Beni üçüncü sınıfa alıyorlar. Öyle mutluyum, öyle mutluyum ki... Okuyacağım, doktor olacağım, annemi iyi ede­ceğim... ağlıyorum sevincimden...(s.265)

    Nusret'in sevincine ortak olurken ben de onunla birlikte ağlıyorum. Hep birileri mutlu olsun diye yaşamış adeta. En çok da annesi mutlu olsun istemiş. Öyle duyarlı bir çocukmuş ki, babası olmayan arkadaşlarının hakkını yediğini düşünerek çok sevdiği Darüşşafaka'dan kaçmış.

    Küçük yaşta omuzlarına çok yük yüklenmiş. Arada isyan etmiş tabi. O kadar da olsun canım. Sonuçta o da bir çocuk, her ne kadar çevresine göre çocuk olmasa da.

    "Bıkmıştım derslerden, Arapçadan, hendeseden, hesaptan, tecvit'ten, hepsinden bıkmıştım..." (s.145)

    Ah Aziz Nesin ah, nasılda oyunlara hasret büyümüşsün. O özlemini okurken yüreğim yandı. Nasıl bir çocukluk geçirmişsin sen öyle.

    "Çocukluğumu hiç yaşamadım. Çember çevir­medim, zıpzıp, bilya alamadım elime. Uçurtma uçurmadım. Elbende, sobe, körebe, birdirbir, uzuneşek, kovalamaca oynamadım... Hiç, hiçbişey... Çocuk olmuş tek günüm yok yaşamımda... Oysa öyle se­verdim ki koşup oynamayı..."(s.37)

    Değil mi ya, sen çocuk musun ki oyun oynayacaksın? Sen kocaman bir adamsın. Tek düşündüğün büyük adam olup haksızlıklara karşı çıkmak.

    "Öyle büyük, öyle büyük bir adam olaca­ğım ki, bütün bu haksızlıkları kaldıracağım. O kadar da çok haksızlıklar vardı ki, bu kadar büyük haksız­lıkları ortadan kaldırmak için ister istemez çok bü­yük adam olmam gerekiyordu." (s.161)

    On iki yaşına kadar olan anılarını okumayı yüreğim kaldırmadı. Sen o yaşta çok sevdiğin annenin ölümüne şahit olurken, ben burda gözyaşlarımı tutamadım.

    " ...Ölüm güzel değildir elbet... Ama siz ölümü, güzel, genç bir veremli annenin yüzünde gördünüz mü hiç?" (s.497)

    Çocukluğu hep yoksulluk içinde geçmiş Nusret, oyunlara hasret büyümüş Nusret, gülmeye hasret kalmış Nusret.

    "Herkes kahkahalarla gülüyor. Kimisi, gülmekten yerlerde yuvarlanıyor. Gülmek!... Öylesine yabancı olduğum bişey ki gülmek, hele gülmenin böylesi... (s.101)

    Bu kadar acı ile geçmiş bir çocukluktan sonra nasıl herkesi güldürecek hikayeler yazar insanın aklı almıyor. Bunu da sadece Aziz Nesin yapar sanırım. Hem de öyle güzel yapar ki, roman tadında anılar okursunuz.

    "Neden, nasıl mizahçı olduğumu sorarlar hep... Bilmem. Ama sanırım, beni mizahçı yapan kendi ya­şamım olacak. Gözyaşları içinden geçip geldim bu­raya..." (s.23)

    Maceraya kaldığım yerden Yokuşun Başı ile devam edeceğim. Babası, kardeşi ve Nusret neler yaşadı kimbilir. Annesinin ölümünden sonra nasıl bir hayat bekliyor onu? En çok da, okulu bıraktığını kimse bilmezken, annesine verdiği sözü nasıl tuttuğunu merak ediyorum. Annesini ölüm döşeğinde kandırmak ona çok ağır geliyor. Kendini annesine karşı borçlu, sorumlu hissediyor.

    "— Oğlum yatılı okulda okuyor ya, onun için gözlerim açık ölmüyorum..." (s.494)

    Annesinin ölürken söylediği son sözler onu tekrar çok sevdiği okuluna kavuşturacak. Bakalım nasıl yapacak?

    Ne söyledim ne yazdım bilmiyorum. Bildiğim tek şey ben hiçbir şey anlatamadım. Çocuk Nusret'in yaşadığı duyguları yansıtamadım. Tek bildiğim okurken kalbimi parçalayan o acı anıların yarattığı his aklımdan hiç çıkmayacak.

    Yazdıklarıyla her zaman güldüren küçük dev adam bu kitabında gülünecek bir şey yazmamış. Gülmek isteyen okumasın. Kahkaha yerine gözyaşı bulacak çünkü. Bir çocuk hiç mi gülmez? Aklım almıyor. Çocukluğumdan utandım senin yaşadıklarınla.

    Affet beni Aziz Nesin, seni tanımak için ne kadar geç kalmışım meğer.
  • 293 syf.
    ·Beğendi·10/10
    En fazla iki ya da iki buçuk yaşlarında olmalıyım.. Üç değilim kesinlikle çünkü hatırladığım bu olay ilk evimizde geçiyor .. O dönemlerde şofben denen teknoloji var mıydı hatırlamıyorum .. Vardıysa da bizde yoktu .. Annem piknik tüpünde suyu ısıtır kendi yıkardı beni .. Ama illa ben , kendim yıkanmam lazım .. Aksi bir çocuk değilmişim ama inatçı olduğumu söylüyor annem .. Hele ki o dönem .. Kırmızıya mavi dediysem , onun adı artık mavi .. Kadıncağızı artık nasıl bezdirip bunalttıysam şöyle bir formül bulmuş o dönemler kendince.. Güğümde ısınan suyu , bakır ve epeyce ağır bir kazanın içine pay ettikten sonra ılıtıyor .. Hamam tası içinde bezi sabunla ben köpürtüyorum .. İnsanlık için küçük ama benim için BÜYÜK bir adım !! Bu, kendim yıkanabilmem için ilk level .. Bu arada tüm bunlardan bağımsız olarak banyonun sonunda ,o dönem ritüel haline getirdiğimiz kazanın dibinde kalan son iki ya da üç tas suyu "damatlık suların olsun" diyerek komple boca ediyor üzerime.. Duş muş hak getire tabi.. Kim kaybetmiş biz bulacağız.. Dolayısıyla inanılmaz bir zevk iki yaşında bir çocuk için bu işlem.. İşte ben eğer yeterince güçlenip, "GÖLGELERİN GÜCÜ ADINA" o ağır bakır kazanı kaldırıp suyu kendim dökebilirsem başımdan aşağı , bir gün kendim yıkanabileceğim .. Gel zaman git zaman , yine bu karşılıklı ezeli derbilerden birinde annem nasıl olduysa bu damatlık su faslını unutuyor .. Ritüel bozuluyor !!! Ortalık kan gölü tabi .. Tanrılar kurban istiyor .. Feryatlar figanlar göklere yükselmekte.. Dövse olmaz .. Sövse olmaz .. Benimle mantık çerçevesinde konuşması zaten imkanlar dahilinde değil .. O hiç olmaz ! Hastalanacağım diye de korkuyor kadıncağız .. Tamam dediğini hatırlıyorum .. İçeri gidiyor .. Boş kazanla başbaşa kalıyoruz banyoda.. Ben içi nasıl dolacak acaba diye beklerken içerden şu sesi duyuyorum ..

    https://www.youtube.com/watch?v=ku9SkNkYRgw

    Üç tekerlekli bisikletime meğer zil alınmış da ben duştan çıktıktan sonra bana verilecekmiş .. E tabi dünyalar bizim oluyor , annem de rahat bir nefes alıyor.. Bu arada incir yaprağı falan da yok ,paldır küldür koşu modu .. Dakar rallisindeki off road araçların insan versiyonuna dönüşüyorum ..Engel , barikat hak getire !! =)) En sonunda Sümerbanktan alınma bir havlu ile yaprak sarması ortamları .. İşte bu çocukluğumdaki hatırlayabildiğim ilk ve aynı zamanda tüm hayatımdaki en mutlu an .. Bir nesnenin , bir sesin , bir olayın bendeki karşılığı .. Bana hatırlattıkları ..Envai çeşit konsere festivale gittim , sırf tatmin için kaç adet limited edition plak - cd ve merch aldım .. Onları kimlere kimlere imzalattım ama hayatım boyunca o noktaya bir daha hiç ulaşamadım .. Ah bir tane daha var gerçi .. Dolmuş cinnetim !! Dolmuşta giderken ,o eski Magirusların motorunun üstünde oturan üç yaşındaki benim, içinde bulunduğumuz aracın yanımızda motorla gitmekte olan babamı geçtiğini görünce cinnet geçirip seyir halindeki araçta şoföre saldırmam , dolmuşun sağa çekilmesi, babam gözden kaybolana dek tüm dolmuş sakinlerinin ve şoförün hazır kıta bunu seyretmesi .. Bir de o motor ve sesi unutulmaz sanırım .. Bugün dahi bir chopper görsem kalbimin ritmi bozulur ..

    Peki size bunları niçin anlattım ?

    2. Dünya Savaşı' nda Rusya'da çocuk olma talihsizliğini yaşamış şahısların anılarından derlenmiş bu kitabı okurken sık sık "hatırlıyorum" kalıbıyla başlayan anılara gark oldum .. Kitabı göz önüne aldığımızda , anılarını anlatan bu şahısların yaşlarının pek çoğunun 5 yaş ve altında olduğunu gördüm .. İki yaşında bir kaç çocuk dahi vardı .. Akıl almaz ama öyle ayrıntılardan bahsediyorlardı ki kendime şunu sordum : Sen neyi hatırlıyorsun .. Ya da hatırlayabiliyor musun ? Hangi döneme dek taze kalmış anıların .. İyi mi , kötü mü ? Görüldüğü üzere normal bir çocukluk geçiren benim , kitapta anlatılanlar kıvamında bir buhranlı anılar fihristim yok .. Şanssız olanlardan da bahsedeceğim ama ben şanslı paydadayım ..

    Peki az sonra kısa kısa bir kaç örneğini vereceğim bu buhranlı anıların ve travmaların kaynağı neydi ?

    Rusya'yı işgal eden ve kimi zaman SS'ler olarak da adlandırılan Nazi Ordusu .. Pek çok şey duymuşsunuzdur onlar hakkında .. Kainata , Japonların Unit 731' i ile gelen en şeytani birim ve ordu .. Namı diğer Gerçek Kötüler! Yeryüzünde benim bildiğim kadarıyla ordusunun yürüyüş marşında (ya da herhangi bir marşında) "ŞEYTAN' IN ŞARKISINI SÖYLÜYORUZ" diyen tek bir ordu daha yoktur Wehrmacht' tan başka.. Hal böyle olunca, yollarına çıkma talihsizliği yaşayanların dünyasına konuk olacaksınız kitapta .. Onları görüp hayatta kalabilmiş (ki bu çok büyük bir şans!) ve yaşananları anlatabilecek olan bir zamanların çocukları olan "Son Tanıkların" dünyasına ..

    Çok fazla kan , gözyaşı ve travmatik unsur var kitapta ama ben şuraya bir kaç örnek bırakayım ..

    Hiç tanımadığınız , ömrü hayatınızda "o ana dek" bir kez dahi görmediğiniz üç askerin ismini aradan kaba taslak 50 sene sonra hatırlama sebebiniz ne olabilir sizce ? Aklınıza ne geliyor .. Sanmıyorum ki mantıklı bir açıklamanız olsun .. Ya da arkadaş edinmekte zorluk çeken o çocukların bu durumunu, "safi" savaş sonrası travma olarak görenlerden misiniz ? Peki ya kaçınız bir tuğlayı eline alıp çocukluğunda onun bir bez bebek olduğunu hayal ederek mutlu oldu bombardıman altında ? Ya da içinizden kaç kişi bombardıman sonrasında gerçekten parçalanan bez bebeği için hayata küstü .. Annenizi , babanızı geçtim ama kaçınız yakın bir akrabanızın suratında mermi deliği görüp aklından , "Oysa öylesine güzeldi ki .. Niçin teyzemi suratından vurmuşlar?" demek durumuna düştü .. Kaçınız 900 günlük kuşatma yaşadı .. Ya da kaçınız açlıktan düğme kemirmek , kedi - köpek kesip yemek zorunda kaldı ..Hiç suya tat versin diye kemer - deri eşya kaynatan bir anne babanız oldu mu ? Kaçınızın aklına gelmiştir savaş zamanı yiyecek konan kasaların altındaki toprağın karaborsada satıldığı .. Safi tadı toprağa geçmiştir denilerek .. Kaçınız yanan evinizin ardından, gözyaşı dahi dökemeden yalın ayak kaldıktan sonra , -40 derecede donmamak için ayaklarını kendi evininin külleri içine sokup ısınmıştır ? Ve mutlu olmayı başarabilmiştir ? Kaçınız şarapnel parçası buldunuz köy yerinde tarlanızda .. Ya da uçak enkazından patlamamış mühimmat alıp eve gelince annenizden azar işitip, anlamlandırmakta güçlük çektiniz? Öyle ya düşen uçak kendi ülkenizin uçağı !! Onun içinden çıkacak bomba ya da mühimmat sizi NASIL öldürebilir ki.. Kaç kişi çıkar aranızdan .. Çıkmaz yaa şöyle sorayım .. Annenizi gözlerinizin önünde öldürürlerken size gülmenizi söyleyen adamları aklınıza getirebiliyor musunuz .. Kaç kişi buna cevap verir aranızdan ? Tüm bunlara ek , hayatta kaldıktan sonra alman ordusunun birebir kullandığı "canlı" mayın dedektörü olduğunuzu kaçınız aklına getirebiliyor ? Bir göl kenarında , yaşlıların botlara bindirilip gölün ortasında kasıtlı olarak batırıldığını duyan - gören - şahit olan çıkar mı aranızdan .. Bir toplama kampı görmediniz pek çoğunuz - ki MUTLAKA GİDİP GÖRÜN - ama orada kalan ve yetersiz beslenmeden ötürü yakında ölecek olan bir kız çocuğunun ölmüş ana babasına yazdığı mektubu rüzgara emanet etmek istemesi ne demek aklınız alıyor mu ? Evet " Ama Fareler Uyurlar Gece " demek geliyor içinizden .. İnsan şurda adı geçen çocuklara yapılanları başka "insanlara ve hatta insansılara" dahi konduramıyor .. BAKINIZ ,hayvan demiyorum fark ettiyseniz ! Nedir bu ETE KEMİĞE BÜRÜNMÜŞ NEFRETİN sebebi ve yol açtıkları diyecekler alıp okusunlar .. Okumaya karar verenler şu alıntıya bir kez daha baksınlar ve şu soruları kendilerine sorsunlar..

    Bu kitabı gerçekten okuyabilecek miyim ? Gerçekten okumak istiyor muyum ben bu kitabı ?

    "Kucağında el kadar bebeğiyle duran bir kadın vardı, biberondan su emiyordu bebek. Önce biberona ateş ettiler, sonra bebeğe... Sonra da anneyi öldürdüler..."
  • 136 syf.
    TOPRAK ANA
    Cengiz Aytmatov’un en duygu yüklü eserlerinden olan Toprak Ana insanın toprakla olan güçlü ilişkisini sağlam bir felsefe ile anlatıyor.

    Hayatlarını sade, mutlu ve emekleriyle kazanan insanların savaşla karşılaşmaları sonucu parçalanan yaşamlarını, ölümleri, geride kalanları bırakılan saf acıyı, umutsuzluğu, çaresizliği net bir şekilde görüyoruz.
    Kitapta savaştan önceki insanların yaşamına baktığımızda çalışmaya gösterilen büyük saygı, ekmeğe hürmet ve içten gelen sevgiyi görüyoruz.

    Hayatlarını çok basit ama alınteriyle yoğuran bu insanlara savaş haberi gelmesi ike birlikte yüreklerinde korku ve endişeyle sevdiklerinden ayrı kalmanın acısına tahammül etmeye çalışıyorlar.

    Güçlü kadın karakterler babasız, abisiz, eşsiz çocuklarından ayrı bir şekilde hayata tutunup önce cephedekilere sonra kendilerine yiyecek sağlamak için durmadan çalışıyorlar.
    Tek hayalleri cepheden bir haber almak ve eskisi gibi mutlu olabilmek.

    Başkarakterimiz Tolunay üç oğlunu ve kocasını askere yollarken geride sadece o ve gelini kalmıştır.
    Tüm zor şartlara rağmen topraklarına sıkıca bağlanan ve zamanla ana kız olan bu kadınlara cepheden bir bir ölüm haberleri gelir.
    Ama yine de bilirler ki bu haberler onları yıldırmamalı topraklarından ayrı kalmamalıdırlar.
    Çünkü geride kalanlara ancak toprakla bakılabilir ve bu güçlü kadınlar savaştan sonra da birbirlerine tutunup yaşama devam ederler.
    Ancak hayat karşılarına süprizlerini çıkartmaya devam eder.
    Kitabın en vurucu kısımlarından biri olan Tolunay’ın Toprak Ana’sına sorduğu “İnsanlar savaşmadan yaşayamaz mı?” belki de insanı en çok düşündürten kısımlardan.
    Gelip gittiğimiz toprağa sıkıca bağlı kalarak basit bir yaşam sürmekte gizlidir belki en asil mutluluklar. Savaşmadan geçecek güzel günler dileği ile...
  • 456 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    ‘1K kutsal kitaplar serisi’nden Şibumi’nin incelemesi vesilesiyle herkese selamlar...

    Çok net hatırlıyorum, siteye ilk üye olduğumda ‘bu kitaba sahip olmayanları burada barındırmıyorlar herhalde’ diye bir kaygıya kapılmış, Ocak 2018’de hemen sipariş etmiştim kitabı. Ancak kitabı almak da yetmiyor tabii. Tuco Herrera ‘nın başını çektiği deri kıyafetler giymiş motorlu devriyeler periyodik olarak kitabın okunması konusunda önce uyarıp sonra yasal işleme tabii tutuyorlar! İki yıl boyunca kaçak bir şekilde kendimi gizlemeyi başardım. Ancak geçen hafta Tuco, Kabataş civarında bir kavşakta kıstırıp son uyarısını yaptı ve elime siyah bir zarf tutuşturdu. İşte o noktada başka bir seçeneğim kalmadığını anladım... :)

    Yanlış anlaşılmasın bu arada, aslında aldığım günden bu yana kitabı okumak için oldukça hevesliyim. Ancak ‘yoğun dönemlerinde bu kitabı harcama’ adını verdiğim klasik hastalığım burada da bir türlü yakamı bırakmadı. Öyle bir illet ki, bir kitabı 2 yıl boyunca sizden kopartabiliyor. Tedavisi ise, Tuco gibi sizi arkadan itekleyecek dostlarınızın olması...

    Neticede, büyük bir hayranlıkla okumaya başladığım, süreç içinde gel-gitler yaşadığım ve sonlara doğru ilk heyecanımı büyük ölçüde kaybettiğim bir kitap yolculuğu oldu benim için. Ancak kitaptan pek çok anlamda oldukça faydalandığımı net olarak söyleyebilirim. Bunun detaylarını anlatacağım tabii ki... Faydalanma eğrisi, kitaplarla kurduğum ilişkide benim için en değerli gösterge. Bundan yıllar sonra kurgu, karakterler, olaylar unutulur ama kitaptan öğrendikleriniz bir ömür boyu belleğinizde yer eder... Bu anlamda değerli dostum Tuco’ya ve tüm Şibumi dostlarına en içten teşekkürlerimi sunarım...

    ----------------------------

    Bu uzun girizgahın ardından biraz kitabımızın içine girelim isterseniz... Kitap 6 bölümden oluşuyor ama ben kurgusu itibariyle kitabı iki bölümde inceleyeceğim. Hayranlıkla ve satırları bir solukta okuyarak başladığım ve baş karakter Nicholai Hel’in hücreden ayrılmasına kadar süren bölümü ilk bölüm gibi değerlendirdim... Bu bölümde, merkezinde Japonya olmak üzere Uzak Doğu kültürü ve tarihi hakkında mevcut bilgilerimin dışında kalan yepyeni ve önemli bilgiler edindim. Yazarımız, özellikle 2. Dünya Savaşı öncesi Japonya’ya dair normalde kendi ayağımızla gidip alıp okumayacağımız pek çok tarihi bilgiyi kurgunun içerisine çok başarılı bir şekilde aktarmış... Yine bu bölümde, Go oyunu gibi Japonya ve Uzak Doğu kültürüne dair pek çok enstantaneyi derinlemesine tanıma şansı buldum. Kitaba adını da veren Şibumi gibi harika bir felsefi öğretiyle/kavramla tanıştım. (Bu kavrama ilerleyen bölümlerde döneceğiz tekrar). Son zamanlarda hiç karşılaşmadığım türden, oldukça orjinal bir hikayesi olan, sıra dışı bir kitap karakteriyle tanıştım. Bu listeyi bu şekilde daha da uzatabilirim aslında... Farklı yönlerden gelip her biri ayrı bir keyifle sarıp sarmalayan ve adeta gözlerinizi kitaba yapıştıran bu özelliklere bir de kitaba ayrı bir zenginlik katan tam dozunda bir mistisizm ekleyin... Benim gibi standart bir okur için hava ve saha şartları bundan daha güzel olamazdı:) Gerçekten de kendimi günümüzün karmaşasından uzakta, soyut bir atmosferin içinde buldum. Bakın ilk bölümden iki kısa alıntı paylaşacağım sizinle;

    “Hiç kimse onun şu anda General’in kendisine verdiği çok değerli iki armağanı düşünmekte olduğunu bilemezdi. Bu armağanlardan biri Go-ke takımı, diğeri de hayatı boyunca kendine amaç edineceği şibumi KAVRAMIYDI.” (S.85)

    “.... Nicholai’ye bir armağan getirmişti. Bu armağan, işgal edilen yerlerdeki kütüphanelerden seçilmiş iki kasa dolusu kitap ve yanısıra ilettiği bir ÖĞÜTTÜ.” (S.101)

    Ne kadar naif öyle değil mi? İnsanlar birbirine kavramlar, öğütler falan armağan ediyor. Onur, gurur, yardımlaşma, yurtseverlik, kan bağı olmadan aile olmak v.s... İşte tam olmak istediğim yer dedim içimden, bu satırları okudukça...

    ---------------------------

    Bu güçlü atmosferin yılanın deri değiştirmesi gibi kendi içinde sıyrılarak Star Tv’de gece 11’den sonra yayınlanan 4. Sınıf aksiyon filmlerine dönüşmesi ise kitabın 2. bölümüne denk geliyor sevgili 1k dostlarım. Ancak bu noktada hatırlatmak gerekir ki, ben bu eleştiriyi ‘2020 okuru’ kimliğimle yapıyorum doğal olarak. Kitabın yazıldığı dönem dikkate alındığında, o dönemin şartlarında gayet cesur, herkesin rahatlıkla yazıp çizemeyeceği pek çok ifadeye rastlamak mümkün. Yazarımız, gerçek yaşamda karşılığı olan pek çok kurumla beraber, son yıllarda çeşitli nedenlerle sık sık andığımız Rockefeller, Rothschild gibi isimlerin o günki denklerine yönelik ciddi bir mücadele vermiş kitabında... O yüzden bu şerhi buraya ilave ederek sorumluluğumu yerine getirmek istedim. Ancak dediğim gibi hem ben hem de bu yazının tüm muhatapları ‘2020 okuru’ olduğu için kitabı değerlendirirken kendi penceremi de açmak zorundayım.

    Evet maalesef kitabın 2. bölümünde, ilk bölümdeki özgün kurgu yerini Hollywood tipi bir aksiyona, gerçeklik bağı olan sıra dışı karakter yerini bir süper kahramana, tarihi fon yerini şatafatlı bir şatoya, felsefi altyapı yerini derin siyasete ve ölçülü mistisizm ise yerini fantastik öğelere bıraktı... Bu bölümün bana en büyük (belki de tek) faydası ise çok yabancı olduğum Bask tarihi ve kültürü hakkında başlangıç seviyesinde bir birikim hediye etmesiydi.

    Özellikle karakterin ilk bölümde gerçeklik bağı kurabileceğimiz bazı yeteneklerine ikinci bölümde o kadar çok yeni yetenek eklendi ki; karşımıza bir anda 7 dil bilen, ileri seviyede Go oyunu bilgisine sahip, yakınlık algısı yeteneği sayesinde küçük bir tanrı gibi her şeyi önceden görüp hisseden, çok küçük ve önemsiz alet edevat yardımıyla çıplak elle herkesi öldürebilen, yüz metrelerce derinlere inen ve henüz keşfedilmemiş mağaraları tek başına keşfedebilen ve (bakın burası çok önemli) beraber olduğu kadınları, eğitimini aldığı muhteşem teknikler kullanarak sayısız defa orgazma ulaştırabilen ve o kadınların bir daha hayat boyunca başka bir erkek tarafından mutlu edilmesinin önünü tıkayan ultrasüpersonik bir karakter çıktı... (Kitap boyunca kadınların birer seks objesi gibi gösterilmesi detayını yakalayan ve incelemesinde de (#70733333) bu konuyu özellikle vurgulayan Tuğba hanıma da dikkati için ayrıca teşekkür ederim.)

    -----------------------------

    İlk bölümde damağıma çalınan bir parmak balın tadı hala ağızımda gezinip dururken ‘bütün bu şatafata, bütün bu debdebeye gerçekten ihtiyacı var mıydı bu kitabın’ diye ister istemez sorguladım. Sonra bu aşırılığı biraz dönemin şartlarına biraz da her ne kadar yerden yere vursa da yazarın ABD menşeili olmasına bağladım. Çünkü Trevanian ’ı tarz olarak bir başka ABD’li yazar ve aynı zamanda çağdaşı olan Paul Auster ‘in tarzına benzettim. Neticede her yazar, ne kadar muhalif olursa olsun, kendi kültüründen, kendi toplumundan, kendi ülkesinin gerçeklerinden farkında olarak veya olmayarak besleniyor. Bu açıdan baktığımızda Trevanian’ın da Auster’in de ve diğer ABD’li yazarların da eserlerini üretirken bir yerde Hollywood’laşmalarını olağan karşılamak ve saygı duymak gerekiyor belki de...

    --------------------------

    Son bölümde biraz da Şibumi kavramı üzerinde durup daha fazla vaktinizi almadan vedalaşacağım değerli dostlarım:)

    Bazı kavramlar iyi ki varlar diye girmek istiyorum söze... Uzun uzun anlatmak istediklerimizi, beynimizde çevirip durduğumuz birbirinden bağımsız ama ortak bir anlamın parçalarını oluşturan soyut düşünceleri nasıl da bir çırpıda dile getiriveriyor kavramlar... İşte bu yüzden yukarıdaki alıntıda paylaştığım ‘kavram armağan etmek’ ifadesini ayrı bir sevip önemsedim kendi adıma... Peki, bir kavram ya da bir öğüt hediye edilebilir mi?

    Eğer sizin kafanızda bir şimşek çakıyorsa, dağınık düşüncelerinizi mıknatıs tutmuş gibi bir araya getirebiliyorsa, hayata bakışınızda, algılarınızda, fikirlerinizde yerden bir taşı kaldırıp yolunuzu açabiliyorsa... Evet, bir kavram hediye edilebilir... Belki siz buna başlangıçta hediye kabilinden bakmazsınız ama o kavram zihninizde faaliyete geçip de ilk meyvelerini sunduğunda hayatınıza belki de çok somut bir hediyeden daha fazla etki yaptığını hissedebilirsiniz...

    İşte şibumi de böyle bir kavram aslında... Günübirlik değil ömürlük bir kavram... Evladiyelik dediklerinden... Nicholai Hel de bunun farkına varabildiği için değerli bir ‘armağan’ olarak kabul etti bu kavramı. Çünkü hayatının kalan kısmını bu kavramı temele oturtarak inşa edeceğini hissetmişti.

    Ancak bizi şibumi kavramıyla tanıştıran kitap maalesef daha fazlasını veremedi. Pek çok okurun beklediği gibi kavramın derinliğine inemedi. Şibumi kavramı eser boyunca denizin üzerinde kendi başlarına salınıp duran dubalar gibi hep yüzdeyde kaldı. Peki kitap ilk bölümde nasıl tanımlamıştı Şibumi’yi? Ve sonra neden kendisiyle çelişkiye düştü? Gelin o tanımlayıcı ifadelere bir göz atalım;

    “Bildiğin gibi şibumi, sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır. Şöyle düşün: O kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok. O kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok. O kadar gerçek ki, sahici olmasına gerek yok. Şibumi demek, bilgiden çok anlayış demek. İfade dolu bir sessizlik demek. Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçakgönüllülük demek. Sanatta şibumi zarif bir basitliği ifade eder. Buna sabi denir. Felsefedeyse kendini wabi olarak gösterir. Büyük bir ruhsal rahatlıktır ama pasiflik değildir. Bir insanın kişiliğindeyse...nasıl söylemeli... Hakimiyet peşinde olmayan otorite mi? Onun gibi bir şey.” (S.84)

    ------------------------

    Uzakdoğu kültürünü işte bu yüzden çok seviyorum. Benim şu an yaptığım gibi lafı uzatmak yerine düşüncelerini/felsefelerini tek bir kavramın ya da küçük bir davranış biçiminin içine sığdırabiliyorlar:)

    Kavram zaten kendisini çok iyi ifade ettiği için tekrar detayına inmeyeceğim. Ancak kitabın kurgusunda bu kavramla çelişkiye düştüğünü düşündüğüm bir yaşam tarzının yansıtıldığını vurgulamak zorundayım...

    Terörist avcılığı(!) adı altında tamamen illegal bir şekilde kazandığı milyonlarca dolarla kendine 17. yüzyıldan kalma bir şato satın alan, bu şatoyu ‘şibumi öğretisi’ne uygun bir yaşam tarzını icra etme maksadıyla dilediği gibi dayayıp döşeyen, evin içine bahçeler ve havuzlar kuran, üzerine bir de aylarca seks dersleri alıp öğrendiklerini uygulamak için kendine bir cariye tutan birinin bu yaşam biçimi sizce yukarıda paylaştığım şibumi tanımını ne derece karşılıyor?

    Ben bu durumu biraz şuna benzettim... Bizde Yılmaz Erdoğan, Özgü Namal, Aslı Tandoğan gibi bazı ünlü simalar, güya metropol hayatından sıkılıp ‘doğal yaşam’ı tercih ettikleri için ya İstanbul yakınlarında İzmit, Sakarya civarlarında, ya da Muğla, Alaçatı, Köyceğiz gibi yerleşim yerlerinin yakınlarında gidip çiftlik evleri falan satın alırlar... Bu yeni doğal yaşamlarında(!) ya at üstünde gezerken, ya yöresel kıyafetler içinde hamur açarken bol bol Instagram’da fotoğraf paylaşırlar... Satın aldıkları çiftliklerdeki asıl ‘doğal’ işleri de yine maaşlı işçiler, köylüler yapar geri planda... Ancak biz şöyle okuruz gazete manşetlerini: “Yılmaz Erdoğan da şehirden kaçtı ve köy hayatını seçti”,”Hiçbir teknolojik alet kullanmadan yaşıyorlar”, “Kendi yetiştirdikleri sebzelerle besleniyorlar...” (Hiçbir teknolojik alet kullanmazlar ama nedense yılda 3-4 defa ‘yeni projeleri’ için İstanbul’a gelmekten de geri kalmazlar genelde...)

    İşte Nicholai Hel’in ‘şibumi’si, bu ünlülerimizin tamamen yapay bir zeminde süregelen doğal yaşamları gibidir biraz... Nihayetinde, “ifade dolu sessizlikleri” biraz fazla gürültülüdür...

    Bu uzun incelemeyi üşenmeyip buraya kadar okuyabilen birileri varsa haklarını helal etsinler lütfen:) Bir insandan alınabilecek en değerli varlığınızı yani zamanınızı aldım. Harcadığınız zamanın karşılığını umarım az da olsa verebilmişimdir...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • 191 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabı kız kardeşimin tavsiyesi üzerine okudum, gerçi geçen yıldan beri tavsiye ediyordu ama ben okumadım, nedenini bilmiyorum. Ama okumasaydım bu güzel hikayeden mahrum kalacaktım. Kız kardeşime teşekkür borçluyum. :)

    Kitap içeriği hakkında bahsetmek istemiyorum çünkü kitabın büyüsü bozulur diye korkuyorum.

    Çocuk kitaplarını hep sevmişimdir, bazıları o kadar başarılı ki tekrar okuyasım geliyor. Bu kitapta onlardan biri...
    Yetişkinleri gerçekten anlayamıyorum çocukları ne ciddiye alırlar ne de duygularından haberdar.
    Çocuk deyince hemen mutlu, masum ve şanlı küçükler akla gelir. Ama çocuklarında dertleri var, sadece siz görmüyorsunuz o kadar.

    Yetişkinler o kadar kötü ki çocuk kitaplarını bile okumazlar çünkü gülünç gelir onlara, bu yaşta çocuk kitabımı okunur, diyenlerde vardır.
    Hatırlıyorumda bir ara 1k'da biri masal kitabını okuyordu ve yorumlarında alay edenleri gördüm, sonra neymiş efendim şakalaşıyoruz. Böyle saçma ve aptalca şaka olmaz. O güldüğünüz çocuk kitaplarında ki karakterler sizden daha akıllı.

    Neyse lafı uzatmayacağım kısacası kitabı çok ama çok beğendim size de tavsiye ederim (okumayacağınızı biliyorum ama bir Allah'ın kulu belki merak edip eline alır ümidiyle bunu paylaşıyorum.)

    Okuyacaklar için keyifli (olacaktır) okumalar :))
  • 192 syf.
    Ah gurur! Sen Arşimet'in dünyayı yerinden oynatacağı kaldıraçsın!..

    Yirmi yedi yıllık kısa yaşam, şiirler, tiyatro oyunları ve romanıyla Rus edebiyatına damga vuran, üzerinde derin etkiler yaratan ve kendisinden sonraki yazarları etkileyen aydın edebiyatçı Lermontov.

    Ah şu ömür, ne kaygan ne zalim! Bir anlık olgulara kurban veriyor seni. Mihail Yuryeviç Lermontov da yalnızca ve yalnızca 27 yıl yaşayabilmiş. Büyük şair Aleksandr Puşkin'in düelloda Ocak 1837'de ölmesi üzerine derinden etkilenerek yazdığı "Şairin Ölümü"nden sonra Kafkasya'ya sürülmüştür - zaten iş bu kitap Kafkasya'da geçmektedir. Kaderin cilvesine bakın ki Çarlık Rusya'sını düello noktasında eleştiren yazarımız şiirin üzerinden 4 yıl geçtikten sonra yine düello kurbanı olarak son nefesini vermiştir. Düello, onur sorununu çözmek amaçlı belirli kuralları olan, son çare olarak başvurulan karşılığında cezai yaptırımı olmayan dövüştür.

    Düşünüyorum daha doğrusu düşlüyorum da Puşkin ve Lermontov'un kalemlerinin düellosuna şahit olabilirdik. Şiir ya da nesir üzerinden bir çarpışma. Lermontov Byron'dan dem vururdu, Puşkin ise Rusça'dan daha yetkin kullandığı Fransızcasını konuştururdu kim bilir. Dünya o zaman daha yaşanabilir olur muydu dersiniz? Ya da yer açılması mı gerekiyordu yeni gelen için hayat sahnesinde? Lermontov'a ''Puşkin'in ardılı, devamı'' denmesi de insanın içini yakıyor. Kafka'nın herkes tarafından bilinen sözü ile paragrafın sonu geliyor: ''Beyinlerimiz savaşsın isterdim ama görüyorum ki siz silahsızsınız.''

    Genç yaşta ölen yazarlar, şairler arasında kimler yok ki! Arkadaş Zekai Önger, Muzaffer Tayyip Uslu, Comte de Lautréamont, Wolfgang Borchert, Nilgün Marmara, Didem Madak, Franz Kafka, Puşkin ve Sabahattin Ali.

    Kısa ömürlü yazarların verdiği eserler ve düşünce dünyaları akla şu soruyu getiriyor: Nasıl olur da bu eserleri yazabilirler? Biz o yaşlarda aklımızı salıncakta sallarken onların dünyaya bu denli tesir edebilmeleri ne ile açıklanabilir. Düşünüyorum, o halde bu sorunun cevabını Lermontov'un yaşamında bulabilirim. Çünkü söz konusu o! Kendi zamanının bir kahramanı olmayı nasıl başarmış. Maddeler halinde bakalım:

    1-Öncelikle 3 yaşında annesini kaybetmesi hayatın yanında değil de karşısında durmaya başladığı ilk andır. Anne, belli bir yere kadar insan yaşamının ilerlemesi ve gelişmesinde aracı konumundadır.

    2-Varvara Lopukhina'ya karşı beslediği derin ama karşılıksız bağlılığı da ikinci tecrübe sahasıdır. Aşkın öğretici yanı. Acı ama kalıcı öğreticilik.

    3-Sonra hastalık, 3 yaşından öldüğü güne kadar yakasını bırakmayan. Bir yanının sürekli ölümü düşünmesi.

    4-Düşünce adamı olması. Çarlık rejiminin tutumunu, köleliği ve yaşam koşullarını felsefi, düşünsel anlamda eleştirmesi. Geliştirmek için neler yapabileceklerini Moskova Üniversitesi'ndeki çevresiyle tartışması, eserlerine yansıtması.

    5-Dönemin Rusya'sı. Birçok Rus yazarda gördüğümüz erken evrilme, hayata çabuk atılma.

    6-(Burayı siz doldurun)

    Lermontov okuduğum romanı ve birçok şiirinde Rusya’nın bol doğal güzelliğinden, türkülerinden, masallarından, gelenekleri ve törenlerinden bahsederken, kölelerin zorla çalıştırılması, köylü isyanlarının hikayeleri ve efsanelerinden de sıkça söz eder. Zaten Rusya gerçeği çoğu Rus yazarında olduğu gibi onun da karakterini geliştirmesinde büyük bir etkiye sahiptir. Çok sık hasta olan biriymiş Lermontov, bu sebeple ileride sürgün olarak yine göreceği Kafkasya'ya kaplıcalar için götürülmüştür. Kısacası Kafkasya onun yaşamında dönüm noktasıdır.

    İyi niyetli spoiler barındırır.

    Başka birisinin günlüğünü direkt aktarma ya da mektup yoluyla anlatım biçimi, bunu birçok yazarda gördük. Dostoyevski mektupları alıp direkt karşımıza koydu örneğin, neredeyse mektupların gerçekten o kişilere sahip olduğunu düşündük. Burada da Peçorin önce bize tanıtılır, merak ederiz onu. Ardından da kısa bir görünür karşımızda ve çeker gider. Miras olarak günlükleri kalmıştır, yazar o an aramızdan çekilir. Peçorin ve biz kalmışızdır. Bu hissi verebilmesi önemlidir zaten. Yoksa o samimiyeti yakalayamaz, Peçorin'le aramızda kalan Lermontov bize yük olur. Rousseau'nun ''İtiraflar''ını arkadaşlarına okutmuş olması, bunu bu kitaptan öğrenene kadar özel bir kitaptı örneğin. Çünkü onun itiraflarıyla arama artık edebi kaygı ya da şekil şartları girmiş oldu. Geçelim bunu.

    Kafkasya'nın dağlarında, ovalarında geçen, Tatarlar, Çerkezler ve Rusların dünyasında kısa bir gezinti ile başlayan Peçorin'in dünyasıyla devam eden bir eser. Yalnızca bir romanı olması bizim için büyük şanssızlık. Kitabı çoğunuz duymuşsunuzdur veyahut biliyorsunuzdur ancak yine de okumanızı tavsiye ederim. Akıcı, sade bir anlatımı var. Eleştirilecek hiçbir yanı yok. Keyifli okumalar.

    Son olarak:

    ne parçalanmış bir ayna
    ne mum ışığı kalacak
    birazdan gün ağaracak
    her gece yeni bir düello
    her sabah yeni bir ölüm
    hepsi bu şiire sığacak.

    Behçet Aysan
  • 336 syf.
    ·35 günde
    Jose Saramago efsanesini yaratan kitap; Körlük
    1995 yılında yayımlanan ve yazarın ülkemizde de tanınmasında büyük katkısı olan eseri Körlük kahramanın direksiyon başında aniden körleşmesi ve bunun salgın bir hastalık gibi tüm şehre bulaşmasını konu alıyor. İsimlerin, kültürlerin, coğrafyaların olmadığı bu kitap insan doğasının inkar edilemez kötü yanlarını ve vahşetini gözler önüne seriyor. Yazarın insan aklının körlüğü için kullandığı bu eşsiz metaforla kitap siyaseti, devletleri, dini ve bize öğretilen ahlak kurallarını sorguluyor. Yazarın bir söyleyişini okumuştum yazdığı en zor roman körlük romanıymış.Yanlız buradaki körlük İnsan aklının körlügüne dair bir metafor.Bunu da şöyle açıklıyordu;Bir yandan gezegendeki kaya oluşumlarını incelemek için marsa adam gönderiyoruz.Ama bu dünyada milyarlarca insanın aç kalmasına göz yumuyoruz.Bu büyük bir çelişki.
    E ya körüz yada deliyiz diyordu.Okurken acaba gözümüzle değil de beynimizle mi görüyormuşuz diyeceksiniz.Fazla detaya inmesem mi?Kitabın beyaz körlük olarak düşünülen görebilme fonksiyonunu yitirmemiş olan kalp ve aklımızın süt beyazı bir körlük salgınına maruz kaldığı için görememesi olarak nitelendirebiliriz.O boşlukta kendinizi arayıp duruyorsunuz.Çünkü körlüğün karanlıktan ibaret olduğunu düşünüyorsunuz.Roman türü üzerine sıkı bir tartışmayı tetiklemesiyle de göze çarpıyor.İlerleyen sayfalarda da körlüğün tüm ülkeye yayıldığını öğreniriz. Tüm toplum körleşir ve yaşanan olağanüstü hâl koşullarında yaşananları kaydedecek bir tanık kalmaz. Tanığın olmadığı durumda insan kötülüğünün sınırları nereye dayanır? Jose Saramago’nun ana sorularından biri budur. Fakat anlatılan hikâyenin her an yaşanabilirliğine okuru ikna etmeye yönelik bir strateji izler Saramago.Yazarın gerçekliği dağıtmaya yönelik stratejisi, somut gerçeği daha fazla vurgulamasına olanak yaratıyor aslında kitabında.En etkilendiğim yeri Spoiler içerebilir!!!
    ...örneğin, koyu renk gözlüklü genç kıza göz damlasını satan, eczacı kalfasıydı, birinci kör, doktora şoförün taksisiyle gitti, polis memuru olduğunu söyleyen kişi, kör hırsızı sokakta bir çocuk gibi ağlarken bulan polisti, oda hizmetçisine gelince, koyu renk gözlüklü genç kız çığlıklar atmaya başladığında odaya ilk giren kişiydi. Bununla birlikte, bu yakın ilişkilerin hepsi, uygun bir fırsat çıkmaması, kimsenin bu yakın ilişkileri bilmemesi ya da duyarlı ve incelikli davranma gereği yüzünden gözler önüne serilmeyecek. Oda hizmetçisi, gördüğü kadının burada olduğunu aklının ucuna bile getirmeyecek, eczacı kalfasının koyu renk gözlük takan ve göz damlası alan başka müşterilere de hizmet ettiğini biliyoruz, kimse çıkıp da burada araba çalan bir hırsızın bulunduğunu polise gammazlama düşüncesizliğini göstermeyecek, şoföre gelince, son günlerde arabasında kör bir müşteri taşımadığına yemin etmeye hazır. Birinci kör, buraya tıkılanlardan birinin arabalarını çalan it olduğunu karısının kulağına tabii ki fısıldadı, Ne büyük bir rastlantı düşünebiliyor musun, ama bu arada, bacağındaki yara yüzünden o zavallı şeytanın çok berbat bir durumda olduğunu öğrenmiş olduğundan, Bu ceza ona yeter, diyerek gönül yüceliği gösterdi.
    Keyifli okumalar diyemiceğim çünkü tedirgin bir şekilde okuyacaksınız....
  • 208 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kitabın önermesi, ülkeler ekomomik, sosyal, sanatsal, sportif kısacası kültürel gelişmişliklerini toplumsal reformlardan ziyade bireysel farkındalıklarına ve dolayısıyla bireyin kendi içindeki değişim ateşine borçludur. Bir insan topraktaki siyanür gibi tonlarca metreküp alanı zehirleyebilir yine aynı insan çölde orman da yaratabilir.

    Yazarımız Petrov, Finlandiya' daki kültürel değişimi kendi gözlemleriyle yansıtmış kitabında. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde Finlandiya’da olduğu gibi büyük birkültürel ilerleme yaşanmamış. Finlandiya’nın Avrupa’nın en genç ülkelerinden biri olması da ayrıca dikkat çeken bir özelliktir. Fin halkı, bir zamanlar Ural boylarından kalkmış, Volga sahillerinden geçmiş, bir süre Bulgarlar’a komşu olarak yaşamışlardır. Barışçı bir yapıya sahip olan Finler, kimsenin kendilerine saldırmayacağı kendilerinin de kimseyi tedirgin etmeyecekleri sa​kin bir yurt aramışlar ve bugünkü yaşadıkları yeri kendilerine yurt edinmişlerdir. O zamanlar uzak sayılan bu bölgede hiçbir ulus bulunmuyormuş .Bugünkü Fin toprakları yüzlerce yıl Rusya ile İsveç arasında doğal bir kale hizmeti görmüş. Bölgede geniş bataklıklar ve girilmesi zor ormanlar olduğundan ne Ruslar, ne de İsveçliler bu topraklardan ordularını ve ihtiyaç maddelerini geçirememişlerdir.

    Böyle bir ortamda, Çar I. Alexandr’ in sağlığında Fin kültürünü yükseltmek isteyenlerin başına Snelman adında biri geçmiş. İşte aydınlığın simgesi olan meşaleyi Snelman yakmıştır.

    Önceleri vaizlik yaparak ülkenin dört bir yanını dolaşarak ateşini etrafa saçan Snelman, daha sonraları toplumun tüm katmanlarını eğiticek insanlar kolonisi kurmuş. Öğretmenleri bir merkezde toplayarak iki-üç haftalık kurslar düzenlemiş. Kurslara yüzün üzerinde öğretmen katılıyormuş. Ülkenin ücra köşelerinde bütün kış hizmet ederek yorgun düşen öğretmenlerin çoğu aslında mesleklerinden memnun değillermiş. Kurslara isteksizce katılıyorlar, hatta bazıları “Bu kurslar da nereden çıktı başımıza? Öğretmenleri eğitmeye kalkışmak da neyin nesi?” diyerek sitem ediyorlarmış. Fakat çok sonra anlaşılacak ki Fin halkı, kendi alın terlerinden fedakarlık ederek toplum için çabaladıkça ülkenin tüm birimlerinde iyileşmeler meydana geliyor. Ve bugünkü refah düzeyine ulaşıyor, ABD 'ye eğitim patenti satacak hale geliyorlar.

    Beyaz Zambaklar Ülkesinde bir milletin küllerinden doğuşunun kitabıdır. Mesleki açıdan içinde bulunduğum durumun aksayan yönleri olsa da ben kendi payıma öğretmenlik mesleğinin hakkını vermek adına bu aksayan yönleri kapatmak için gücümü bu zambak ülkesinden alacağım. Şikayet etmek en kolayıdır, aslolan içinde bulunduğun imkanlarla çevrenizi yeşertmektir. Şahsen kendimi bu kitaba geç kalmış hissettim okuduktan sonra. Fakat kitabı bitirdikten sonra öğrendim ki bundan şikayet etmek de kolay olanıdır.

    Petrov bizlere bataklıktan orman yaratılan ülkenin hikayesini anlatıyor. Petrov bize geleneksel bir kültürü olmayan bir milletin, kısa zamanda nasıl gelişmiş bir kültür yarattığını örneklemliyor. Petrov bize yeterince inanırsak yeşertemeyeceğimiz bataklığın olmadığını anlatıyor. Petrov bize karşımızdaki insanla empati kurmayı öğretiyor, kendi çıkarı yerine başkasının çıkarını gözetmenin yine dönüp dolaşıp iyiliğin kendisini nasıl bulacağını anlatıyor. Bireyin toplumdan bağımsız olmadığını; aynı kasadaki çürük bir domatesin diğer domatesleri nasıl çürüteceğini anlatıyor. Kısacası Petrov bize insan olmayı öğretiyor.

    ~~Kitapla kalınız~~
  • 136 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    “İnanmıştım ve bu inancımla mutluydum; sen, inancımı ve huzurumu elimden aldın. Şimdi elimde hiçbir şey kalmadı ve sersefil ölüyorum; çünkü bana anlattığın şeyler, benden alıp götürdüğün şeylerin yerini doldurmuyor.”

    Bu alında kendimi görüyorum şu an.
    Kitabın kapağını kapattıktan sonra duvara boş boş bakarak ‘Sahi insan nedir?’ dedirttin Samuel Langhorne Clemens.
    Barış Özcan’ın neden bu kitabı kesinlikle okumalısınız dediğini yeni yeni idrak edebiliyorum. Ama bence bu kitabı iki kere okumalıyız.
    Günlük yaşantımı, iyiliği, merhameti sorgulatan bir eserle ilk tanışmam oldu, şu an aramız muallakta.


    Felsefe seviyorum fakat olağanüstü iddiaları olan kitabın etkisinden çıkmam biraz zor olacak.
    Kitabın ilk basımında yazar fazla okura ulaşmasını istememiş ve bu nedenle sadece 250 adet basılmış. Nitelikli okurlara ulaşması için mi yoksa insanın doğasının tek bir nedene bağlı olarak hareket etme olgusunun tepki çekeceğinden bilinmez.
    Benim hem şapka çıkardığım hemde ‘yok artık anne bu, olmaz olamaz’ diye kızdığım satırlar oldu.
    Handikaplı bir okumaydı genele bakarsak ve güç.

    Aslında Dosto hayranı olarak birkaç alıntılarının merkezinin aynı kapıya çıktığını farkettim.

    “Kimse seni sen olduğun için sevmeyecek,herkes seni, seni sevmenin onlara ne kadar yakışacağını düşündüğü için, yani kendi için sevecek...” Dostoyevski

    “Adamı yaşlı kadının yardımına koşmaya iten güdü öncellikle kendi içini ferahlatmaktı; ikinci olarak kadının ızdırabını dindirmekti.” Mark Twain

    İkisi de insanoğlu benliğinin doğuştan bencil olduğunun kibarcasını vurgulamış.
    Yalnız Twain iyiliğin, merhametin tamamen olmadığını ve insanlığın tüm eylemlerinin ‘içimizdeki efendiyi rahatlatmak, dış etkilerden tepki çekmemek’ adına yaptığımız kanısında.
    Oldukça tartışmalı ve bol açık oturumlu bir felsefik öykü.
    Kitaptaki genç adam kadar şaşkın kapattım kitabı, normalde 50. sayfada kitapla bütünleşmem gerekirken 100. sayfada kendi davranışlarımı, etrafımdakilerin bana olan davranışlarını sorgulamaya başladım.

    Aman diyim, düşüncelerinizi kaptırmaya elverişli ve müşkülpesentseniz pek öneremeyeceğim.
    Şaka bir yana, gökkuşağıma en az üç renk kattım.