• Bazı yazarların yazdıklarında yüreğe dokunan bir yan vardır. İşte Tezer Özlü de o yüreğe dokunan yazarlardan. Bu sebeptendir ki, kendisine edebiyatımızın “gamlı prenses”i denmektedir. Bana göre gamlı prenses tabirini sonuna kadar hak ediyor.

    Çok değerli bir yazar. Yazar olmanın da ötesinde, çok değerli bir kadın. Sapına kadar, kadın. Sapına kadar, haklı bir kadın...

    Bakmayın sürekli yaşamdan kaçtığına, defalarca intihar denemelerinde bulunduğuna. Yazdıkları, satırları, fikirleri hayatla dopdolu. Onu okuduğunuzda intihar etme fikrine değil, aksine yaşama fikrine daha çok sarılıyorsunuz. Çünkü Tezer Özlü her şeyden önce “yaşamış bir insan.” Daha çok yaşamak ve doyasıya hayatın tadına bakmak istemiş bir insan. Onun gamlı prenses olmasının sebebi, yaşadıkları, başından geçen acı olaylar değil, yaşamak isteyip de yaşayamadıklarıdır, engellenmesidir. Geri zihniyetli insanlarla bir arada olup, hayatın gerçek değerini ve amacını kavrayamamış insanlarla ne kadar doğru bir yaşam sürülebilir ki zaten? Haklıydın Tezer Özlü. Sonuna kadar haklıydın; ama tıpkı Oğuz Atay gibi kimse gelip sana da haklı olduğunu söyleyemedi. Ancak sen öldükten sonra değerini kavrayabildi bu ülke. Böyle olmamalıydı elbette; ama ne yaparsın ki ülkemizin kaderi bu. Hep sonradan aklımızın başımıza gelmesi...

    Çocukluğun Soğuk Geceleri, Tezer Özlü’nün ilk romanı. Yaşamının başlangıcını bizlere sunduğu, çocukluk yıllarının ve gelişim sürecinin önümüze çırılçıplak bırakıldığı kısacık kitabı.

    Kısacık dediğime bakmayın. Kitapta neler yok ki? Tezer Özlü’nün sobalı bir evde büyümesi, İstanbul sokaklarının eski görüntüsü, babasıyla, kardeşleriyle, kuzenleriyle olan ilişkisi, hatta babasıyla annesi arasındaki ilişki, düşlenen, erişilemeyen sevgililer, evlilikleri, sevmeden nikah masasında evet deyişleri, hastane koridorları, kaçma isteği... Hepsi var; ama şimdiki yazarların yaptığı gibi “sansürlü” değil. Tüm çıplaklığıyla. Ayrıntılarıyla...

    Her şeyden önce cesur bir yazar. Böyle yazarlara bayılıyorum. Yukarıda da dediğim gibi, cesur bir yazar olmanın ötesinde, cesur ve güçlü bir kadın. Sözünü sakınmayan, doğru bildiğini söyleyebilen, hiç utanmadan isteklerini ve hislerini yazabilen bir kadın. Çünkü insan olmanın ne olduğunu, insan doğasının neyi emrettiğini çok iyi biliyor Tezer Özlü.

    Onunla ilgili ne anlatsam, ne söylesem eksik kalacak gibi hissediyorum. Beni öylesine düşüncelerle dolduruyor ki, yaşadığı döneme gidip onunla bir akşam yemeği yemek, hatta sevgili olmak istiyorum. Tam olarak, “aşık olunacak bir kadın.” Bu arada çok mu kitabını okudum? Hayır, yalnızca okuduğum ikinci kitabı bu. Fakat tek bir cümlesini okumam bile onu anlamama yetiyor. Tekrar buluşmak üzere, sevgili Tezer.

    “Neden bunalımları çözemiyoruz? Neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz? Yirmi yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı? Sevişmek için, ilkin nikah imzası mı atılmalı? Ya da yalnız kalıp, yıllar yılı erkek-kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar? İlk kadını genelevde mi tanımalılar? Karı-kocalar birbirlerinin gövdelerine “mal” gözüyle mi bakmalı? İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor. Saptırılıyor. Çarpılıyor.”
  • BÜTÜN ÖZGÜR KADINLARA SELAM OLSUN!

    Lou Andreas-Salome, hayran olduğum kadın. Kendisinin diğer kitaplarını da okuyacağım ama önce neden hayran olduğumu anlatayım.

    Küçük yaşta Almanca ve Fransızca öğrenmiş. 17 yaşındayken teoloji ve felsefe dersleri almış. Üniversitede Teoloji ve Sanat Tarihi okumuş.

    1882'de Nietzsche'nin evlenme teklifini geri çevirmiş. Bakın Nietzsche'nin :D

    Utanıyorum bunu demeye ama benim henüz kitaplarını okuma seviyesine ulaşamadığım adamın evlilik teklifini reddetmiş :(
    Hayran kalmamak elde değil!

    Sigmund Freud'un yakın dostu ve öğrencisi olmuş. Peki bunları neden anlatıyorum ve kitapla ne alakası var?

    Kadınlar var yaşam denilen bu döngünün içerisinde. Çağlar boyunca mutfaklara tıkılıp kalan kadınlar.
    Yemek yapmak, fabrika misali çocuk üretmek ve temizlik yapmak dışında herhangi bir görevi olmayan kadınlar.
    İkinci bir sınıf olan ve de erkeğin kaburgasından yaratılan kadınlar.
    Hor görülen kadınlar var tecavüze uğrayan taciz edilen kadınlar.

    Ama artık böyle değil, gelin şu lanet döngüyü kıralım!

    Kadın kadındır baban çiçektir diyerek ciddiyetimi bozmadan anlatayım.
    Kadınlar ezilen tarafta olan kadınlar.
    Özgürlüklerini yitiren kadınlar.
    Her yerdeler. Nefes alamıyorlar okuyamıyorlar konuşamıyorlar gülemiyorlar.

    Bazıları var ki bunlar kendilerini ki kendileri de kadın olmasına rağmen bile bile eve kapatıyor.

    Karl Marx güzel demiş "Zincirlerimizden başka ne var kaybedeceğimiz." diyerek. Aynısını ben de sizlere söylüyorum. Neler var kaybedeceğiniz ha?

    Sokaklara çıkın istediğiniz gibi ve dolu dolu dans edin!
    Hayatınızı yaşayın durmadan gülümseyin!
    Sizlere gülümsemek çok yakışıyor.
    Akademik kariyer yapın bu dünyayı erkekler yönetmesin!
    Bilim İnsanı olun geleceği aydınlatın!
    Konuşun, durmadan konuşun!
    Ne yaparsanız yapın ama güzel yapın. Çocuk yetiştirmek mi istiyorsunuz yetiştirin. Onlar da geleceği aydınlatsın.
    Ama artık kadınlar korkmasın, 2. sınıf olmasın.

    Bir sürü örnek var ve bunlar durmadan artacak. Bunlardan birisi de Salome. Fransızca ve Almanca öğrenmiş küçük yaşta.
    Sizlerin ondan farkı ne :D
    Fark yok :)

    Bir erkeğin egemenliği altında kalmak ile sanatı takip ederek ressam olmak arasında kalan kadının hikayesi...

    Ama bu hikayeyi herkes okumalıdır. Ve herkes de SANATI SEÇMELİDİR.

    Özgür olan, gülümseyen, dans edebilen ve nice nice güzel şeyler yapabilen o KADINLARA SELAM OLSUN! Her zaman destek olmak için yanınızda olacağım.

    Herkese iyi okumalar dilerim :)
  • Hani naif bir anlatım derler ya; tam olarak karşılığı.

    Memur kahramanımız sanki tanıdığımız biriymiş gibi geldi. O kadar güzel işlenmiş ki, kurgu olmak için fazla gerçek.

    Karakteri gözünüzle canlandırıyor ve hayal gücünüzü hiç zorlamadan ete kemiğe büründürebiliyorsunuz.

    Gogol gibi büyük yazarların küçücük kitapların içine kocaman manalar yüklemesi hepimizin beklentisidir sanıyorum. Zira fazlası da var bu kitapta. Epey önce yazılmış bu kitapta günümüz için; hatta insanlık var oldukça muhtemelen etkisi azalmayacak eleştiriler var.

    Dönemin yoksulluğu kitabın birçok yerinden fışkırıyor. Bir palto ne kadar değerli olabilir? Sanırım bu devirde, mevcut şartlarımızla tahmin etme boyutuna ancak yaklaşabiliriz.

    Son olarak, hislerin yoğun olduğu ve yer yer yüreğinizi avucuna alıp sıkacak bir kitap olduğunu eklemeliyim. Keyifli okumalar dilerim.
  • Uzun bir aradan sonra bir kitabı bitirmenin verdiği hazzı tekrardan hatırlamakla oldukça mutlu olduğumu ve sizlerle tekrardan düşünce alışverişinde bulunacak olmamın heyecanını yaşadığımı belirterek yazıma başlayayım istedim. Sizde hak verirsiniz ki hissiyatlar üzerinden bir girizgâh ile pek değerli yazarımız Güntekin’e de selam durmuş olacağım.

    Güntekin’in okuduğum üçüncü kitabı olmasına rağmen diğer kitaplarının ardından ne hissettiysem yine şu an aynı vaziyetteyim; boğazına düğümlenmiş birkaç yumru ile ne diyeceğini bilemez halde... Peki bir aile dramı mıdır yoksa sorgulanması gereken örnek bir vaka mıdır Ali Rıza Bey’in yaşadıkları? Bu soru üzerinden hem kitabı hem de günümüz aile yapılarına dair naçizane düşüncelerimi belirtmeyi umuyorum.

    Ali Rıza Bey kendi halinde kıt kanaat geçinen bir memurdur. Geç yaşında evlenmesine mukabil artarda beş çocuğu ile zor bir hayata merhaba der. Çocuklar büyüyesiye değin ciddi bir sıkıntı ile karşı karşıya kalmaz ancak bir gün bir kızcağıza yardım etmek münasebeti ile giriştiği işin gayri ahlaki nedenlerle ters tepmesi sonucu işinden istifa etmek zorunda kalır ve asıl hikâye bundan sonra başlar. Bu olayın ardından tüm ailenin yükü büyük evlat Şevket’e kalır ve musibetler silsilesi ile bir ailenin dağılışına şahit oluruz.

    Paranın bir arada tuttuğu ailelerin ne kadar çabuk dağıldığına ve para olmadığında ortaya çıkan gerçek benliklere hazır hale getiriyor bizi kitap. Bir baba olarak tek derdin çalışmak, evdekilere maddi anlamda yokluk yaşatmamak amacında isen bunun büyük bir hata olduğunu anlatmaya çalışıyor kitabımız. Sevgiden, saygıdan ve değerlerden uzak büyüyen aile bireylerinin maddi gücün de ortadan kalkmasıyla nasılda farklılaştığını, söylemlerinin ne derece değiştiğini görüyoruz. Güntekin, genel anlamda sorun üstüne sorun her çıkışta bir engelle karşı karşıya kalan karakterlerin yitişini gözler önüne seriyor ve en sonunda ahlak diye direnen ana karakterimize de ahlaksız bir birey olarak veda etmemizde bir vehim görmüyor.

    Bundan sonrası günümüz aile yapılarına eleştirel bir bakış açısı içermektedir. Kitapla konu bakımından ilişkili olmasına mukabil bağımsız bir konudur dileyen arkadaşım okumayı burada bırakabilir. Günümüzün en büyük hastalığı sosyal medya ile artık çoğu kavramın yapmacıklaşmaya başladığı hepimizin malumudur. Mutlu olduğuna bizleri inandırmaya çalışan insan sürüleri, annelerine babalarına sürpriz yapan sahtekarlar, can çekişen ilişkilerini gün batımında çekilmiş bir story ile uzatmaya çalışan çiftler ve daha niceleri… Keşke bu insanların fotoğrafları üzerine basılı tuttuğunda gerçeği göster diye bir özellik olsaydı. İnanın bu onlar içinde biz tiksinti içinde olan insanlar içinde en iyisi olurdu. Kitabın karakterleri Leyla ile Necla’nın misafir varken can ciğer, misafir gittiğinde ise kedi köpek oluşu gibi…

    Gerçeğe gittiğimizde mutsuzluğun dibini görenleri, anne babalarının kalplerini kıranları ve birbirine küfürler savuran çiftleri görebilseydik keşke. Neden kendimizi kandırmak istiyoruz ki yoksa Prestijde ki o meşhur sahne hepten tek gerçeğimiz mi olmuştu yani biz gerçeği bilmek istemiyor da kandırılmak mı istiyoruz. Sadece aile, sevgili ya da arkadaş ilişkilerimizde değil siyasette de böyle durum. Her şeyin o kadar kötü gittiğini içten içe bildiğimiz halde bir şeylerin iyi gittiğini söyleyen haber kanalarına veyahut gazetelerine ihtiyaç duyuyoruz. Gerçek ile karamsarlık birbiri ile bağdaşmış durumda ve çıkış için hiç ışık gözükmüyor.

    Joker gibi bir delinin gelip bu topluluk artık yok edilmeli deyip hepimizi yeryüzünden silmesini isteyecek kadar karamsar olmak istemiyorum ama her geçen gün yapmacık insanları görmekten, haksız hukuksuz bir dünyada nefes almaktan mustarip olduğumu itiraf etmem gerek.

    Güzel günler göreceğimiz geleceği umut ediyor, karamsarlık çukurundan kurtulmak istiyorum. Okumak güzel şey aynı zamanda gerçekleri gösterdiği içinde tehlikeli. Kandırılmış bir adamın sahte mutluluğu mu? Hiçte fena durmuyor bu haliyle ama bu mutluluk için zannediyorum ki geç kalan bir adamım ben, geç kalanlara selam olsun, keyifli okumalar diliyorum.
  • İmkansız bir aşkın pençesinde can çekişen, yanıp tutuşan bir adam düşünün ve onun ne düşündüğünü ne hissettiğini, yüzyılların etkisini silip süpüremeyeceği dimdik bir heykel gibi ayakta duracağı sözlerle ve tespitlerle anlatıldığını düşünün.

    Bu kitabı okurken bir insanın -malum sona- doğru yol alan emin adımlarını, arkanızdan biri yürüyormuşçasına sezeceksiniz. Zaman geçtikçe yaklaşıp yakasına yapışacak ve onu amansız bir girdaba hapsedecek olan kaderini okurken, yürek burkan cümlelerin zalimliğiyle ruhunuzun harap olduğuyla tanışacaksınız.

    Zamanındaki kuşaklarına neden intihar vakaları yaşattığını şaşkınlıkla karşılamama son verdi. Okuduktan sonra gayet doğal dedim.

    Goethe’yi ilk kez okudum ve etkisini uzun süre üzerimde hissedeceğim bir sarsıntı geçirdim. Gerçekçi kaleminden süzülen destansı sözlerini hafızamda biriktirmek için ezberlemem hiç de zor olmayacak.

    İyi bunalımlar...
  • Bugün biri çıkıp 'sizce dünyada enerji problemi var mı?' diye bir soru sorsa şu cevabı verirdim: 'Evet bayım, kesinlikle dünyada bir negatif enerji problemi var!' Ve daha da kötüsü, bu enerji problemini ortadan kaldıracak elimizde ne bir pozitif enerji santralimiz var, ne de yeraltı rezervlerimiz... Orta Doğu ve Arap Yarımadası dahi bu konuda çaresiz. Modern Batı ve Uzak Doğu da öyle... Negatif enerji, havadaki oksijen gibi yayılıyor ve her geçen gün yeni birilerini daha rüzgarına katıp dünyayı sarmaya devam ediyor... Eğer bu hızla yayılmaya devam ederse lanet bir gezegen olup çıkacağız sonunda...

    Neyse, bu girizgah dursun bir köşede... Önce Wilhelm Genazino'nun bu sıra dışı kitabı hakkında konuşalım biraz...

    Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk; mutsuz bir adamın, daha da kötüsü, mutsuzluğunu bilen bir adamın, hayatın içinde küçük mutluluk kırıntıları aradığı bir modern zaman hikayesi...

    Gerhard Warlich, felsefe doktorası yapmış bir çamaşırhane müdürü... Zamanın şartları içinde felsefe doktorası, ona çamaşırhanede bir iş bulmasında oldukça faydalı oluyor! Nakliye şoförlüğü ile başlayan kariyeri zamanla müdürlüğe kadar yükseliyor. Şirketinde çalışan herkesin kendini aldattığını düşünen paranoyak bir patronu var. Tek güvendiği kişi, ona ne kadar güvenmek denirse artık, Warlich oluyor. Ve hazır böyle donanımlı birini yakalamışken onun etinden sütünden sonuna kadar faydalanabilmek için sürekli yeni görevler yüklüyor üzerine... Çamaşırhanenin denetlenmesi, nakliye şoförlerinin yolda kaytarıp kaytarmadığının kontrolü falan derken, iş şirket için yeni iş modelleri ve reklam kampanyaları üretmek ve müşterilerle birebir görüşmeler yapmaya kadar gidiyor...

    Tabii okur olarak, buradaki ironi bizi asla şaşırtmıyor. Biliyoruz ki çevremizdeki insanların %80'i sevmediği veya hiç alakası olmadığı bir işle meşgul... Belki kendimiz de bu gruba dahiliz... Ve yine pek çoğumuz işimizde görev tanımına giren görevler dışında onlarca işi üstlenmek durumunda kalıyor... Yani Warlich, bizim Almanya şubemiz gibi çalışan sıradan bir beyaz yakalı aslında...

    Beraber yaşadığı hayat arkadaşı Traudel ise bankacı bir kadın ve sırf banka müdürü olmak için yaşadıkları yerin kilometrelerce uzağında bir taşra şubesinde çalışmayı ve her gün 80 km yol gidip gelmeyi kabul ediyor. Onun hikayesi de yabancı değil aslında... Bizde bir laf vardır ya; 'Bir şeyin başı ol da, istersen soğan başı ol' diye... İşte Traudel de bu öğüdü hayat felsefesi yapanlardan biri sadece...

    Aralarındaki ilişki temelde sevgiye dayanan, küçük farklılıkları bir oyun gibi görüp 'idare eden' ama iş ciddi konulara geldiğinde büyük çatışmalara gebe olan tanıdık bir ilişki... İlişkide 5+ yıl geçmesine rağmen evlenmek yerine beraber yaşamayı tercih eden çiftlere has o 'tam bağlanamama' ya da 'her an gidebilirim' haline bu ilişkinin satır aralarında da rastlamak mümkün...

    Kitap temelde Warlich'in gündelik yaşam içinde yaşadıklarını, hislerini ve kendi kendine geliştirdiği küçük mutluluk arayışlarını monolog tekniğiyle bize aktarırken, fonda modern dünyanın açmazlarını ve bu açmazların insanı nasıl bir kapanın içine soktuğunu samimi bir dil ve akıcı bir kurguyla önümüze seriyor...

    Bundan sonrasını, henüz kitapla tanışmamış okur dostlarımın kendi keşiflerine bırakıyorum...
    ------------------------------
    (Teknikçi / Tenkitçi arkadaşlar tam bu noktada incelemeden ayrılabilirler. Çünkü bundan sonraki bölümde lanet olası kendi fikirlerimi paylaşacağım:)
    ------------------------------
    Ben mutluluğun ve mutsuzluğun bulaşıcı olduğunu düşünen insanlardan biriyim. Bunu hayatım boyunca sayısız defa test ettim ve her gün bu tezi güçlendiren durumlar yaşamaya devam ediyorum... O yüzden, toplumda tanık olduğumuz bu baskın mutsuzluğun bir veba salgını gibi kişiden kişiye yayılarak büyüdüğüne eminim artık. Herhangi biriyle yaptığım ayaküstü 5 dakikalık sohbetlerin sonunda bile kendimi yas evinden çıkmış gibi hissediyorum. Normal şartlarda mutsuz olmak için elimde somut bir nedenim olmasa dahi, günün sonunda eve Sami Hazinses gibi dönüyorum çoğu zaman... Başkalarının mutsuzluğunu taşımak gerçekten de içinden çıkılması zor bir durum. Bulduğum en pratik çözüm ise, bende biriken mutsuzluğun fazlasını yine başka birine boca edip kaçmak oluyor. O sürekli hissettiğimiz ama tanımlayamadığımız mutsuzluğun ardında işte bu 'elim sende' oyunu yatıyor maalesef...

    İşin garip tarafı ise, karşılaştığım bu kronik mutsuzluk sancılarının pek çoğunun geçerli bir sebebinin olmaması. Gerçek bir mutsuzluğa denk geldiğimde mutlu olacak duruma geliyorum neredeyse!:) En azından harcadığım çabanın bir karşılığı oluyor... Ancak bu devirde gerçek mutsuzları bulmak ve onlarla mutsuzluklarını paylaşmak kolay değil... Varsa yoksa melankoli ve depresyon...

    Bu pencereden baktığımız zaman 'mutsuzluk zamanları' ifadesi tam yerini buluyor aslında... Dünden, bugünden, yarından bağımsız bir mutsuzluk zamanı içindeyiz... Sistem, çevre, modern kölelik, tüketim baskısı, ilişkiler, insanın ve insanlığın değersizleşmesi, siyaset, değişen şehir hayatı, sosyal medya dayatmaları ve daha pek çok şey, mutsuzluk zamanının takvim yaprakları gibi sıra sıra duruyor önümüzde...

    ---------------------------------

    Ve ne yazık ki, mutsuzluk zamanlarında yapılan hiçbir faaliyet, aktivite ya da kişisel uğraşılar, hayal edilen etkiyi asla bırakmıyor üzerimizde... Mesela, çevremde koca bir iş yılının ardından bir haftalık yıllık iznini kullanıp tatile giden ve mutlu bir şekilde dönen kimseye rastlamadım henüz. Kadın Phuket Adası'ndan Instagram'a fotoğraf koyuyor, gözünün feri sönmüş, yüzünde sadece yalancı bir Instagram gülümsemesi... Yahu bir insan neden tatilden mutlu dönmez ki?

    Gerçi bunun da nedeni az çok belli ya... Sen bir haftalık tatilde en iyi nerede, nasıl dinlenirim diye düşünmek yerine 'nereye gidersem daha cool olur ve Instagram'a daha rahat fotoğraf yüklerim' diye düşünürsen olacağı budur tabii ki... 16 milyon nüfuslu İstanbul'dan kaçıp soluğu yazın 2 milyon nüfuslu Bodrum'da alan ve 8 bin lira bütçeli tam pansiyon tatilinin yarısını oranın yüksek desibelli gece hayatı ve trafiğinde harcayan birinin gözaltı torbalarıyla tekrar İstanbul'daki işine dönmesinden nasıl bir mutluluk hikayesi çıkarabilirsiniz?

    Bu sadece basit ve lokal bir örnek tabii ki... Hayatın her alanına uyarlayabiliriz bu döngüyü... Sizi mutlu edeceğini iddia eden bütün tüketim/reklam nesneleri günün sonunda mutsuzluk havuzunuza birkaç damla eklemekten öte bir katkı sağlamaz hayatınıza...
    ------------------------------
    Mutsuzluk üzerine uzun bir yazı yazmak gerçekten çok sıkıcı:) Alın size bir mutsuzluk öğesi daha:) Bu arada hep mutsuzluk zamanlarından bahsettik. Peki ya mutluluk nerede? Warlich böyle zamanlarda mutluluğu nerede aradı? gibi sorular geliyor insanın aklına... Yarım bırakmamak adına birkaç satır da bu konuya değinip yazımızı sonlandıralım...

    Warlich, başta da belirttiğim gibi mutsuzluğunun ve nedenlerinin farkında olan bir karakter. Mutsuzluğuyla barışık dersek çok yanlış bir ifade olmaz. O yüzden büyük mutluluk planlarından olabildiğince uzak duruyor. Yolda yürürken, metroya bindiğinde ya da yemek yerken çevresinden geçen insanlara veya nesnelere bakıp küçük mutluluk oyunları türetip onlarla oynuyor. Evet bu oyunlar onu bir şekilde mutlu etmeyi başarabiliyor ama özünde mutsuz olan birini küçük oyunlar ne kadar mutlu edebilirse o kadar mutlu oluyor diyelim...

    ---------------------

    Normalde incelemeleri birine ithaf etmek çok adetim değildir ama kitabı okurken sık sık kulaklarını çınlattığım sevgili Erhan 'ın adını bu incelemede geçirmezsem haksızlık etmiş olurum:)

    Wilhelm Genazino'nun yazım tarzını ve cümleleri kullanış biçimini şaşırtıcı derecede Erhan'ın tarzına benzettim. Başka bir ifadeyle, Erhan bir kitap yazarsa sanırım böyle bir kitap yazardı:)

    Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler...

    Şu mutsuzluk zamanlarında herkese mutluluklar diliyorum:)

    Keyifli okumalar...
  • Merhaba canımmm dostlarımm. Gününüz güzel geçmiştir şu ana kadar umarım. Ve malum gün daha bitmedi. O yüzden gecenizin de güzel geçmesini diliyorum şimdiden. Kitabın kapağına bakalım ilk olarak siz ne görüyorsunuz bilmiyorum hiç. Ama ben üzgün, kırgın, belki biraz da kızgın ama kızgınlığı en çok kendine olan bir adam görüyorum. Bu kitap adından anlaşılacağı üzere bir aşk kitabı. Bu kadar çok bu kadar güzel aşık olan bir adam bence gelmese bile gelmesini beklediği sevdiğine kızamaz, ona kızmaya kıyamaz sanırım. Kızamayacak kadar derindir, temizdir zira sevgisi. Öfkeyle aşkı kirletmek de yakışmaz zaten böyle güzel seven birine. Kitapta ilk iki kısım "İki Kişiye Bir Dünya" ve "Karanlığın Gözleri" başlığı altındaki alt başlıklı şiirlerden oluşuyor. Daha sonraki bölümler ise "Sahibini Arayan Mektuplar", "Hüzün Şarkıları" ve son bölüm "Mihriban'a Mektuplar"dan. Ne güzel ifade ediyor oğlu Lütfi Oğuzcan "Bu yazılanlar kadınlara yazılmışlardır. Sevenin sevilene dil döküşüdür bu mektuplar..." Okurken bilemiyor insan bir yandan böyle güzel sevilmek ne hoş derken bir yandan sevene üzülmemek elde değil, inanın. Seviyor dünyanın en güzel satırlarını yazdırıyor ona belki bu sevgi. Ama sevilen ortada yok. Nasıl mı yok?
    "Zifir gibi bir yalnızlıktı içimde yokluğun" diyor. Sevgili Oğuzcan. Sürekli onu düşünüyor. Şiirler boyunca, mısraların verdiği anlamın derinliğinde onu çağırıyor. Gel diyor "gel artık". Onsuz yaşamak daha zor ölümden. Zira öyle diyor şu satırları.

    "Ölmekse daha kolay ne var
    Yaşamaksa sensiz mümkün değil"

    Sevilenin verdiği hüzün bile güzeldi seven için ondan geliyor ya acı da olsa.
    Çaresizlik akıyordu kimi mısralardan.
    Tutup onaramadım o satırları çare bulamadım.

    "Gel desen gelemem
    Git desen gidemem"
    dediğinde Ümit abi sustum ben, gel de demedim git de. Kal dedim sessizce, biliyorum duymadı beni.

    Öyle bir sevgi ki anlattığı sevdiğini Tanrı kadar yüceleştirmiş kimi mısralarda (Tövbe tövbe dedim okurken o satırları içimden kendi kendime :)) kızdım biraz da ona..

    Onun için sevdiğinin gözleri dudakları, öyle güzel öyle bambaşka ki tüm bunlar yine onun gözlerinden onu öyle görmesinden, onun kalbinin sevdiğinin kalbine değmesinden. O tasvir ettiği insanı zira sevgiliyi kimse bu kadar güzel anlatamazdı başka. Belki hayalindeki bir kadındır yalnızca..
    Onun yokluğu karanlıktı, soğuktu. Hava sıcaktı ama içim öyle üşüdü ki okurken. "Sensizlik" kelimesini her gördüğümde.

    "... bulup bulup yitirdim seni" dedi Oğuzcan bilemedim ki hangisi daha iyi hiç bulmaman mı, bulup da kaybetmen mi hangisi dayanılmaz bilemedim hiç. Bilmek de istemedim.
    "Anlamıyor musun
    Sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
    Ben sevilmediğimden bu kadar çirkinim"
    O an haykırmak geldi içimden sen sevdiğin için bu kadar güzelsin. O çirkin sevemediğinden, sevmeyi bilmediğinden.
    "Şunlar gözlerindir diyorum, bakamıyorum" dediğinde Ümit abi ne güzel bir sevgi bu dedim bakmaya kıyamamak, kıyamayacak kadar saf bir sevgiyle bağlı olmak ahh ne hoş. Yaşamak da onunla güzeldi, ölmek de bütün renkler de, tüm dünya da onunla anlamlıydı. Doğadaki canlı cansız tüm varlıklar güneş, çiçekler, dağlar, rüzgâr hepsi ama hepsi sevdiğini anlatıyordu ona o mısralar, bana bunları fısıldıyordu her okuduğumda. Ayrılık bile güzeldi hani. Hiçbir yokluk bu kadar güzel olmamıştır bir insan böylesine kuvvetli bir aşkla sevdiğinden beri birini.
    "Sensiz kahrolmak vardı, seninle yaşamak vardı..." diyordu onsuz kahrolmadı zira kahrolmak kötü hissettirirdi ama ona olan sevgisiyle yaşadı onsuzluğu bile güzel belledi belli ki. Özlemeyi anlattı. O an okusanız yazdıklarını özlemeyi özlersiniz. Ben en son ne zaman bu kadar özledim ki? Bir şeyi daha vurguladı sevgiyle alakadar. Gayet manidardı.
    "Sevgimi anlamadığın ve ona saygı göstermediğin anda ölebilirim.
    Karşılık vermediğin anda değil."
    Oysa şimdi karşılığı var her şeyin sevginin bile. Olmasaydı keşke. Anlasaydı insanlar karşılıksız sevmenin ne kadar muhteşem bir şey olduğunu çünkü asıl gerçek olan sevgi bu. Biri seni seviyor diye senin onu sevmen normal bir durum. Ama seni sevmeyen birinin sana olan sevgisizliğine tüm sevgini vermen bambaşka ve zor.
    "Bana gel dediğin an; mesafeler de anlamını kaybetmeli."
    Mesafeler anlam kaybeder mi? Buna neyin gücü yeter peki sevginin mi? Evet, evet, evet.
    Tüm sevmekler bir bir birleşmiş de tek bir sevmek olmuş sanki bu nasıl güzel ve çok sevmek böyle, o da diyor zaten.

    "Sevmek seni sevmekten başka bir şey değil."

    Sonra;
    "Adın adımla anılacak, adın adımla..."
    Dediğinde bildiğim tek şey seni aşk şairi diye anacağımdı. Adın aşkla Oğuzcan aşk adınla anılacak bundan sonra. Gel diyordu hani bekliyordu sonra gelmesin bile dedi özleminin güzelliğine istinaden.

    "Sevilmeye değer ne kalmışsa yeryüzünde sensiz değil."
    Sen onsuzdun bir tek ve tam aksine sevilmeye en değerdin.

    Senin kokun, gözlerin, sesin her yerde. Sensizlik içinde sen varsın diye hem güzel hem dayanılmaz, kal, gitme, gel. Ve daha binlercesi.

    "Okuduğum kitapların her satırında sen varsın."
    Sadece bu değil, tüm dünya ve evren seni hatırlatıyor bana demiş kalbinden dökülen her sözcüğünde.
    "Kendimden bile kaçabilirim. Fakat senden asla!" dedi. Seni kendimden bile çok seviyorum mu demekti bu, sen bana benden daha yakın mısın yoksa belki de daha fazlası.
    Onunla, onun hayaliyle güçlüydü daima, o yoksa bir o kadar da güçsüzdü zira.
    "Gözlerinde anlaşılmamanın hüznü vardı." dedi naif bir dille. Kapak resmindeki gözlerdi bu tarif edilen bence aynı hüznü gördüm o gözlerde. Çok uzattım daha da yazardım. Sizin güzel gözlerinize kıyamazdım, üzgünüm.
    Son olarak, aşk güzel olabilir ama acı çektiriyorsa böyle, olmasın bence. Ben daha güzel bir şey biliyorum. Sevgiyi. Zira;
    Aşk paylaşılmaz. Sevgi paylaşıldıkça çoğalır.
    Aşk biter, sevgi sonsuza dek sürer.
    Aşk acıtır, sevgi acıtmayacak kadar masumdur.

    Sevgi daha güzeldir aşktan diyorum :))
    Aşkı güzel anlatmış olan bu kitabı okumanızı öneriyorum. Ama aşk kitapları bana göre değil diyorsanız hiç okumayın diyorum :) ve Sahibini Arayan Mektupların da sahiplerini bulmasını diliyorum.
    Daima SEVGİYLE kalın...
    Bu arada kitabı okurken benim alıntılarımı gördükten sonra bu kitabı okumak isteyen dostlarım beni o kadar mutlu etti ki anlatamam.
    Bu yüzden olur da başka okumak isteyen dostlarım olur diye onlar için, bulduğum okuma linkini buraya bırakıyorum:
    https://yadi.sk/i/poYE4tdV3RDym3
    Ve bu sevgi dolu satırlarımı sevgilerin en güzelini benimle paylaşan güzel ablacığım özlem'e ve canım dostum Hatciş'ime armağan ediyorum.
    Kusurum olduysa affola :))
    Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ediyor, sevgilerimi gönderiyorum :)
  • DERVİŞTİM SENDEN ÖNCE...
    Önce deli sandım onu...
    Sonra faydasızın teki...
    Mazoşist bir hayalperest...
    Kendine acıyan bir zavallı...
    Kendini arayan bir filozof bozması....
    Hiçbiri değildi halbuki...
    Bir şeyhin oğlu olarak tekkede tespih çekip namazını kılıp sohbetlerle pişerken âşık olur bir kıza ve hayatı Eda’dan önce ve Eda’dan sonra olmak üzere ikiye ayrılır.
    Aslında HER ŞEY OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ OLUR, ne bir eksik ne bir fazla.
    Bu aşk yangını onu ne harla yakar ne de küle döndürür... Bir kor halinde canını yakar ama o yoldan çıkmaya gönüllüdür zaten.
    Bir kadını hayatının ortasına koyup kendi deyimiyle öncesizliği seçer.
    Roman bir yangın üzerine kurulu bence...
    Bir tekkenin şeyhi olan Şeyh Ahmet Niyazi Efendi Allah aşkıyla yanar ve sağduyulu, inançlı, gönül gözü açık bir kahraman olarak okuyucunun gönlünde taht kurmayı başarır.
    Tasavvuftaki “Yere göğe sığmadım da bana inanan kulumun gönlüne sığdım.” ifadesi bu şeyhte vücut buldu , çünkü Allah’ın evi sayılan kalbi kırmamak için rıza gösteren ve merhamet eden halleri gülümsetti beni okurken.
    Postlara oturan mürşit, tekkedeki müritler, tespihler.... ve fondaki tekke bana Mevlevi tarikatını çağrıştırdı. Tevhit inanışıyla kendi varlığını Allah’ın varlığında yok etme ve bir olma gayretiyle çalışan şeyh baba oğlunun sevgi ve ilgisinden mahrum kaldıkça ateşi de büyümektedir.
    İsimsiz kahraman ise Eda ile vardır, Eda yoksa o da yoktur, sadece Eda’nın kendisini sevebilme ihtimali ile bile yanmaya amadedir.
    Rüstem, ( Şanzelize Düğün Salonu’nun sunucusu ) hiç tanımadığı bir gelini düğün gecesi kaçıracak kadar gözü karadır, aşka aşıktır, annesinin merhametine aşıktır.
    Ve Baki Semih, insanın içini ısıtan adam, romanın kalbi, tekkenin yeni mürşidi, aklı selim, hoşgörülü küçük şeyh, o herkes için yanar.... Yanan herkesi görüp derde derman olmak için yanan gönül adamı.
    (İtfaiyeyi aradınız umarım)
    VAROLUŞÇULUĞUN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI ...
    Takıntılıyız varoluşumuza, anlam vermek için var olmaya elbirliği yapmış gibiyiz... Modern romanların vazgeçilmez unsuru varoluşçuluk burda da var; kendini kaybeden, hatalar yapan, yolunu şaşıran, pusulası kırılan, yoldan çıkan, tövbe eden, yine hata yapan insanın kendini arayışı ister istemez okuyucuyu da dürtüyor.
    Boşluktan doğmadığımızı hatırlatırken kalp burkmaları da yaşatmıyor değil.
    Tarık Tufan’la bende ne değişti?
    Öncelikle takipçi profilim değişti,beğeni ve yorum butonlarında farklı isimler gördüm. Yazarın da mistik akımcılardan olduğunu göz önünde bulundurursak sebep ortaya çıkıyor galiba :)
    Hidayete ermedim ama tasavvufa ilgimden dolayı severek okudum.
    Bilmem kaç yüz kez yaptığım alıntılardan etkilenip okuma listesine eklemek isteyenler için bir de sitem butonu talep edeceğim 1000 Kitap’tan.
    Dip Not: Bu kitap alındığı günden bugüne kadar 3 şehir gezdi benimle...
    Deniz suyuyla ıslandı...
    Arkadaş sohbetlerinde masanın kenarında başkenti izledi..
    Sade kahvemi içerken mutfak masamda benimleydi...
    Osman Y. Tarık Tufan’ la aramdan çık lütfen artık....:)))
  • Roman yazmayı, ülkeleri fethetmeye benzeten Honoré de Balzac, Vadideki Zambağı bitirebilmek için yirmi yılını vermiş.

    Vadideki Zambak, irade üzerinde durması ve bir Aşk üçgenini anlatması bakımından süreli ilgi gören bir kitap olmuş. Sosyolojik açıdan, toplumu ivmelendiren kuvvetler ve toplumsal algı üzerinde durması; Psikolojik açıdan Bireysel bilinç ve bütün bunların Bireysel karar alma sürecine etkileri anlatması yönüyle Vadideki Zambak eşsiz bir eserdir.

    Günümüzde Vadideki Zambağı okumak isteyen okurlar, Vadideki Zambağı sıkıcı bulmakta. Bunun ilk sebebi eserin klasik bir eser olması. Klasik eserler günümüz popüler kültürüne göreceli bir uzaklıkta yazılmış olması ve birde çeviri olması hasebiyle okurla bir bütünlük kurup, kitabın özüne ulaşmakta zorluk çekilmekte ve okurlar sıkılmaktadır. Bu etki birçok klasik eserde görülmektedir. Bütün bu etkilerden kurtulmanın yolu çok okuyup nitelikli bir okur olmaktan geçmektedir.

    Yazarların işi sadece kelimeler değildir; yazarlar kelimeleri kullanarak, okuyucu üzerinde bir duygu yaratmaya çalışırlar. Kitapların özüne ulaşarak okunan bir eserde okuyucu o duyguyu yakalar ve çok büyük bir hazza ulaşır. Vadideki Zambak'ta derin bir öz vardır; anlaşılmadığında sıkıcı gelebilir. Klasikleri birkaç defa okumakta yarar görüyorum. Daha önce okumuş olduğum bu kitabı tekrar okudum ve aldığım keyfi anlatma isteği duyup bu incelemeyi yazıyorum.

    Vadideki Zambak'ta bir bakıma Balzac’ın kendisi olan Felix, romanın asıl kahramanıdır. Soylu ama sevgi yoksunu bir aileden gelir. Geçmişten getirdiği ıstırabı ise oldukça derindir:
    Alıntı:
    “Çocukluğum bir hastalık gibi geçti.” der ve Aşk başlar..
  • Kafka'yı okuyan ve bilen insanlara onu anlatmak yersiz. Gerçekten muhteşem bir yazar. Ama bu kitabı okurken bu muhteşemliğin acılardan ve hassas bünyeli bir çocuk ile katı baba disiplininin birleşiminden müteşekkil buruk bir yanı olduğunu görüyorsunuz.
    Kitap Kafka'nın babasına yazdığı bir mektup... Çocukluğundan itibaren babasının hangi davranışının onda nasıl bir etki bıraktığını babasına anlatmaya çalışıyor. Ona hiçbir zaman güven duymayan ve aşağılayan bir babanın onu içinde bulunduğu eziklik duygusuna tamamen gömüşünden bahsediyor.