• 106 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bize ‘Ölmek mi kolay, beklemek mi? ya da ‘Ölmeye hazırlıklı mıyız?’ sorularını sorduran kitaba kalbimde oda kurdum, çatı katında ve yeri hiç değişmeyecek.

    Okuduğum her kitaptaki kahramanla empati kurma hastalığım bu kitapta hiç içime yaramadı. Önsöz’den başlayarak yaklaşık 30.sayfada başladı kalp atışlarımın yan odadan duyulması :))

    Günümüz ‘tecavüz suçlarına idam cezası gelsin’ fikrini savunan ben, mahkumun işlediği suçu, cezasını çekmesi gerektiği, fiilinin ne olduğu ya da yanlışlığını düşünmeden, başından son ana kadar duygusal parçalanmaları benliğimde hissettiğim bir okuma oldu.
    İdam cezasından çok bu durumu merasim haline getiren kesimi, günümüz insanına benzetmemek aptallık olur.
    Nerde acı çeken, derdini anlatamayan bir insan görseler ellerinden hiç bırakamadıkları telefonlara saldırıp kendilerine gıpta etmelerini istedikleri takipçileriyle paylaşır ve bundan haz alan kesim vardır ya, aha işte tam da bunu kastediyor Hugo.
    26 yaşında bu kitabı yazarken böyle dâhi insan sarraflığı,yüzyıllar sonra bile insanın değişemeyeceğini benzersiz örneklerle insana düşündürmesinin başarısına şapka çıkarmamak mümkün değil.

    Gerçekten tüm cezalar kalkmalı mı, tüm suçlular rehabilitasyonla iyileşebilir mi?
    Bu soru için henüz kafamda net bir cevap oluşmasa da, kitabın ben de bıraktığı tat hep farklı kalacak.
    Ama umarım belirtilmeyen suç cana ya da ırza geçme değildir.
    O zaman idam cezasına olumlu baktığımı söylemeden edemeyeceğim.

    Saat 4, kalem kağıt sustu, giyotin konuştu ve Halk coştu, merasim bitti...
  • 111 syf.
    ·Puan vermedi
    Sait Faik Abasıyanık’ın on dört öyküsünden oluşan güzel mi güzel bizden bir öykü kitabı Lüzumsuz Adam. Evet belki biraz karamsar gibi gelebilir sizlere ama aslında tam olarak demek istediği karamsarlık değil. Anlaşılamamışlık. Belki de biraz aldanmışlık. Evet tamam biraz da azalmışlık duygusu var. Hayatın kanınızdan çekildiğini ve sizin bunun için bir şey yapmak istemediğiniz gibi bir an gibi.

    Sait Faik Abasıyanık’ın Lüzumsuz Adam’ında geçen tüm öyküler İstanbul ve İstanbul çevresinde geçiyor. Her biri bizden bizlerden birer öykü. Okurken o sıcaklığı duyabiliyorsunuz. Bizden anlatılan karakterlerde hep bir şeyler görüyorsunuz. Bu gördükleriniz bazen komşunuz oluyor bazen yakın bir arkadaşınız. Bazen yanınızdan geçen biri oluyor bazen semt bakkalınız oluyor. Ama elbet biri oluyor aklınıza gelen. Doksanlarda çocuk olanları bile yakalayan anlar bulabiliyoruz kitapta. Çok daha öncelerden olsada anlatılanlar, bir şekilde tutacak bir yer oluyor bizlerle. Çünkü o yıllarda hala bir yerlerde az biraz masumiyet vardı. Korkunç gelişmişlik, ürkütücü medeniyet bu zamanlarda ki kadar içimize etmemişti o zamanlar. Hala bir birimizin gözüne bakarak konuşuyor, ahlak nedir ne değildir iyi biliyorduk. Sürekli ötekileşen, ötekileşmeyi sevenler değil, bir arada olmak isteyen bir arada çocuk bir arada insan olanlardık. İşte Sait Faik, Lüzumsuz Adam ile bizi o zamanlara götürüyor. İnsanları eleştiriyor yer yer. Hak ediyorlar tabi. Umutsuzluğa da kapılıyor kimi zaman. Sanırım bu zamanları görmüş o zamanlar.
  • 100 sayfa katlanabildim. Ve bıraktım. Roman akmıyor. Bize bir şeyler anlatamıyor. Ya da şöyle demek lazım; 2 sayfada anlatacağı şeyi 30 sayfada anlatıyor. Bunu yaparken de hiçbir şey kazandırmıyor. Bomboş cümleler okuyorsunuz. Sürekli şu tarz ifadeler var; başıma bu kadar şeyin geleceğini nereden bilebilirdim ki, hayatımın işte o an değişeceğini bilmiyordum, öyle bir gecede bilmem ne olacağını sonradan anlayacaktım, kendimi fırtınanın ortasına attığımı bilmiyordum vs. Ooofff bayılacağım... bunlar eski numaralar. 2020de okunacak eser değil. Dediğim gibi çok boş. Saçma sapan bayatlamış bir yasak aşk mevzusu içeriyor anladığım kadarı ile. Tavsiye etmiyorum.
  • 222 syf.
    ·6 günde·Beğendi·7/10
    Merhaba sevgili okur,

    Sabahattin Ali'nin ilk romanı olan bu kitabı bir sonraki sayfada ne olacak diyerek bitirmiş bulunmaktayım.
    Kitaba başlamadan yazarın okuduğum İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna kitaplarındaki gibi karakter analizi ve betimlemelerin bolca olacağı düşüncesindeydim fakat bu kitapta diğer kitaplarından alışkın olduğunuz kadar yer vermemiş.
    Kitabın bir cinayetle başlaması ilk dakikadan insanı kendine çekiyor.Yazarın toplumsal durumları yansıttığı kitabında bize dönemle ilgili güzel ipuçları veriyor.
    Kitabın ilk başlarında kullanılan arapça sözcükler sizi korkutmasın.Dili gayet açık ve akıcılığı yüksek bir kitap.
    Keyifle okudum diyebilirim.
  • 184 syf.
    ·316 günde·Beğendi·10/10
    İlk okuduğum kitap sendin. Ondan sonra hiç kitaplardan vazgeçmedim. Her gece de en az bir şiirini okuyup uyumak huy haline geldi. Kış ayında almıştım en sevdiğim mevsimde okumak da ayrı bir tat katmıştı. Sobanın yanında yanan kömür ve odun sesleri eşliğinde okudum her bir sayfasını...
    Her bir şiirini doğup büyüdüğü yaşantısından yazması ayrı bir güzellikteydi.
    Bir insan ancak görüp yaşadığı şeyleri kaleme alabilir eğer bir şair size çok yakın geliyorsa yazdıkları ile kalbinize dokunabiliyorsa mutlaka yaşandıklarınızdan bir pay vardır şiirlerinde...
    Ahmed Arif'in bu denli sevilmesinin nedeni ise tam olarak budur bence. Her bir şiiri her düzeyde ki insanın yüreğine dokanabilecek dozda.
    Diyarbakırda ki evi müze haline getirilmiş ve her bir odası şiirleri ve resimleriyle donatılmış.
    Oraya gidip şiirlerini orda o atmosferi yaşayarak okumak yazdıklarını daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır...
    :)
  • 320 syf.
    ·10/10
    Merhaba hayatımın kitabı.
    Nedense bu kitap kafamda öyle bir yer etti ki kitaplara bakış açımı değiştirdi.
    Ben kendimi bildim bileli okurdum, okumayı severdim fakat bunun bir ayrıcalık olduğunu hiç düşünmemiştim. Şimdi kesinlikle okumak nimetini sonuna kadar değerlendirmek istiyorum. Sonunun neresi olduğunu hiç bilemeyeceğim. Bu öyle bir deniz ki istediğim kadar içecek ama susuzluğumu asla tatmin edemeyeceğim.

    Her satirini bayilarak okudum yine, bu kitabi 3.kez okuyorum, en sevdiğim bölümleri çoktan çoktur bir tanesini yazabilirim saniyorum.
    Bazıları hakikaten çok çalışıyorlar, Ne iş yapıyorlar? İlahi, evlat! dedi Penumbra, kaşlarını kaldırarak. Sanki cevabı herkesçe bilinen bir soru sormuştum... Okuyorlar...


    Sonra Penumbra ile geçen başka bir diyalog var , ayrıcalık meselesini özümseten yer orasidir bana. Senin yaşındakilerin hala kitap okuduğunu bilmiyordum diyor Penumbra, Her şeyi cep telefonlarından okuduklarına dair bir izlenime kapılmıştım. Clay,Bu herkes için geçerli değil diyordu.Devaminda da hala kitap kokusu seven bir sürü insan var...
    "Kitap kokusu!" diye tekrar ediyor Penumbra. İşte insanlar bunu söylediğinde akan sular durur....

    O kadar çok kitap kokan sözler var ki hiç biri bu kitapta ki sıradan bir konuşmanın hissettirdiğini hissettirmiyor. Kitaplar. Kitapların içinde birşeyler var okuyanı yazanı hatta sadece muhafaza edeni bile eşsiz kilan birşeyler. Bu kitabi ne zaman okusam bir labirentin içine çekiliyorum ama kesinlikle ordan çıkmak filan istemiyorum. Bazen kendi kendime derim, Bay Penumbra`nin 24 saat açık kitapçısı

    Son olarak diyorum ki, hala kitap kokusu seven bir sürü insan var!!!
  • 336 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Merhabalaar Paul Auster ile tanışma kitabımla geldim. Geçen aylarda okuduğum Yazdıklarıyla Yaşayanlar'da Auster en ilgimi çeken yazarlardan biriydi. Tanışmamız ise şansıma çok çabuk gerçekleşti
    Başlangıç için gayet uygun bulduğum, #sebepsizceokuyoruz grubumla çok çok konuştuğumuz, makaleler karıştıranların bilgiler aktardığı, herkesin de çok sevdiği bir isim oldu (ya da öyleydi zaten).

    Konusuna geçmeden önce arka kapak vesilesiyle @canyayinlari 'na selam çakıyorum. Kitabın başlarını okuyup yorum yapan bookstagram gibi olmuşsunuz, arka kapakla konunun hiçbir alakası yok

    Marco Stanley Fogg Beyciğimin rastlantılarla dolu, felsefik, paganizm öğeleri barındıran hayatı... Kitap, yazılanların yaşandıktan sonra Marco tarafından aktarılmasıyla bizim karşımıza çıkıyor. Gayrimeşru bir çocuk olan Marco, küçük yaşta annesini kaybediyor. Ne yazık ki bu tek kaybı da olmayacak.

    "Tesadüflere yalnız ahmaklar inanır." cümlesini bir karakter ortalarda zikreder, ben altını çizerim, okumaya devam ederim ve aslında tüm hikayenin birbiriyle nasıl harmanlandığını, tüm karakterlerin bir şekilde birbirlerinin hayatlarına değdiğini görürüm. Baktığımızda birçok noktada olacakları haber veren bir kitap imiş aslında. Ve Auster'ın genel tarzı bu tesadüfler, akıcılık ve duygu aktarımını etkileyici bir şekilde gerçekleştirmesiymiş. Kendi hayatından eklemeler yapması ve bunlara denk gelmek ise keyif veren noktalardan biriydi. Ay metaforunun hikayenin esas noktasını oluşturduğunu da ekleyeyim.

    Ben büyük bir kayıp yaşadığım bu son aylar içerisinde, Marco gibi birçok kaybı olan bir karakterle daha derin bir iletişim kurdum sanırım. Özellikle karakterin/karakterlerin olaylar karşısındaki tutumları ve düşünceleri ile Auster'a daha fazla tutuldum

    4321 kitabı çok önerildi elbette. Ondan önce daha adı geçmeyen kitaplarını okuyup yazarla birlikteliğimi uzatma fikrindeyim ama grupta büyük bir kesimin listesine eklenen bir kitap olduğu için öne almaya da açığım

    "Neler olacağını kimse bilemezdi, bizi bekleyen karanlık ve korkunç şeyleri kimse kestiremezdi."
    "Yaşadığına emin misin? Belki de yalnızca yaşadığını sanıyorsun."
    "Hep yanlış zamanlarda doğru yerde, doğru zamanda yanlış yerlerdeydik."
  • 456 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    ‘1K kutsal kitaplar serisi’nden Şibumi’nin incelemesi vesilesiyle herkese selamlar...

    Çok net hatırlıyorum, siteye ilk üye olduğumda ‘bu kitaba sahip olmayanları burada barındırmıyorlar herhalde’ diye bir kaygıya kapılmış, Ocak 2018’de hemen sipariş etmiştim kitabı. Ancak kitabı almak da yetmiyor tabii. Tuco Herrera ‘nın başını çektiği deri kıyafetler giymiş motorlu devriyeler periyodik olarak kitabın okunması konusunda önce uyarıp sonra yasal işleme tabii tutuyorlar! İki yıl boyunca kaçak bir şekilde kendimi gizlemeyi başardım. Ancak geçen hafta Tuco, Kabataş civarında bir kavşakta kıstırıp son uyarısını yaptı ve elime siyah bir zarf tutuşturdu. İşte o noktada başka bir seçeneğim kalmadığını anladım... :)

    Yanlış anlaşılmasın bu arada, aslında aldığım günden bu yana kitabı okumak için oldukça hevesliyim. Ancak ‘yoğun dönemlerinde bu kitabı harcama’ adını verdiğim klasik hastalığım burada da bir türlü yakamı bırakmadı. Öyle bir illet ki, bir kitabı 2 yıl boyunca sizden kopartabiliyor. Tedavisi ise, Tuco gibi sizi arkadan itekleyecek dostlarınızın olması...

    Neticede, büyük bir hayranlıkla okumaya başladığım, süreç içinde gel-gitler yaşadığım ve sonlara doğru ilk heyecanımı büyük ölçüde kaybettiğim bir kitap yolculuğu oldu benim için. Ancak kitaptan pek çok anlamda oldukça faydalandığımı net olarak söyleyebilirim. Bunun detaylarını anlatacağım tabii ki... Faydalanma eğrisi, kitaplarla kurduğum ilişkide benim için en değerli gösterge. Bundan yıllar sonra kurgu, karakterler, olaylar unutulur ama kitaptan öğrendikleriniz bir ömür boyu belleğinizde yer eder... Bu anlamda değerli dostum Tuco’ya ve tüm Şibumi dostlarına en içten teşekkürlerimi sunarım...

    ----------------------------

    Bu uzun girizgahın ardından biraz kitabımızın içine girelim isterseniz... Kitap 6 bölümden oluşuyor ama ben kurgusu itibariyle kitabı iki bölümde inceleyeceğim. Hayranlıkla ve satırları bir solukta okuyarak başladığım ve baş karakter Nicholai Hel’in hücreden ayrılmasına kadar süren bölümü ilk bölüm gibi değerlendirdim... Bu bölümde, merkezinde Japonya olmak üzere Uzak Doğu kültürü ve tarihi hakkında mevcut bilgilerimin dışında kalan yepyeni ve önemli bilgiler edindim. Yazarımız, özellikle 2. Dünya Savaşı öncesi Japonya’ya dair normalde kendi ayağımızla gidip alıp okumayacağımız pek çok tarihi bilgiyi kurgunun içerisine çok başarılı bir şekilde aktarmış... Yine bu bölümde, Go oyunu gibi Japonya ve Uzak Doğu kültürüne dair pek çok enstantaneyi derinlemesine tanıma şansı buldum. Kitaba adını da veren Şibumi gibi harika bir felsefi öğretiyle/kavramla tanıştım. (Bu kavrama ilerleyen bölümlerde döneceğiz tekrar). Son zamanlarda hiç karşılaşmadığım türden, oldukça orjinal bir hikayesi olan, sıra dışı bir kitap karakteriyle tanıştım. Bu listeyi bu şekilde daha da uzatabilirim aslında... Farklı yönlerden gelip her biri ayrı bir keyifle sarıp sarmalayan ve adeta gözlerinizi kitaba yapıştıran bu özelliklere bir de kitaba ayrı bir zenginlik katan tam dozunda bir mistisizm ekleyin... Benim gibi standart bir okur için hava ve saha şartları bundan daha güzel olamazdı:) Gerçekten de kendimi günümüzün karmaşasından uzakta, soyut bir atmosferin içinde buldum. Bakın ilk bölümden iki kısa alıntı paylaşacağım sizinle;

    “Hiç kimse onun şu anda General’in kendisine verdiği çok değerli iki armağanı düşünmekte olduğunu bilemezdi. Bu armağanlardan biri Go-ke takımı, diğeri de hayatı boyunca kendine amaç edineceği şibumi KAVRAMIYDI.” (S.85)

    “.... Nicholai’ye bir armağan getirmişti. Bu armağan, işgal edilen yerlerdeki kütüphanelerden seçilmiş iki kasa dolusu kitap ve yanısıra ilettiği bir ÖĞÜTTÜ.” (S.101)

    Ne kadar naif öyle değil mi? İnsanlar birbirine kavramlar, öğütler falan armağan ediyor. Onur, gurur, yardımlaşma, yurtseverlik, kan bağı olmadan aile olmak v.s... İşte tam olmak istediğim yer dedim içimden, bu satırları okudukça...

    ---------------------------

    Bu güçlü atmosferin yılanın deri değiştirmesi gibi kendi içinde sıyrılarak Star Tv’de gece 11’den sonra yayınlanan 4. Sınıf aksiyon filmlerine dönüşmesi ise kitabın 2. bölümüne denk geliyor sevgili 1k dostlarım. Ancak bu noktada hatırlatmak gerekir ki, ben bu eleştiriyi ‘2020 okuru’ kimliğimle yapıyorum doğal olarak. Kitabın yazıldığı dönem dikkate alındığında, o dönemin şartlarında gayet cesur, herkesin rahatlıkla yazıp çizemeyeceği pek çok ifadeye rastlamak mümkün. Yazarımız, gerçek yaşamda karşılığı olan pek çok kurumla beraber, son yıllarda çeşitli nedenlerle sık sık andığımız Rockefeller, Rothschild gibi isimlerin o günki denklerine yönelik ciddi bir mücadele vermiş kitabında... O yüzden bu şerhi buraya ilave ederek sorumluluğumu yerine getirmek istedim. Ancak dediğim gibi hem ben hem de bu yazının tüm muhatapları ‘2020 okuru’ olduğu için kitabı değerlendirirken kendi penceremi de açmak zorundayım.

    Evet maalesef kitabın 2. bölümünde, ilk bölümdeki özgün kurgu yerini Hollywood tipi bir aksiyona, gerçeklik bağı olan sıra dışı karakter yerini bir süper kahramana, tarihi fon yerini şatafatlı bir şatoya, felsefi altyapı yerini derin siyasete ve ölçülü mistisizm ise yerini fantastik öğelere bıraktı... Bu bölümün bana en büyük (belki de tek) faydası ise çok yabancı olduğum Bask tarihi ve kültürü hakkında başlangıç seviyesinde bir birikim hediye etmesiydi.

    Özellikle karakterin ilk bölümde gerçeklik bağı kurabileceğimiz bazı yeteneklerine ikinci bölümde o kadar çok yeni yetenek eklendi ki; karşımıza bir anda 7 dil bilen, ileri seviyede Go oyunu bilgisine sahip, yakınlık algısı yeteneği sayesinde küçük bir tanrı gibi her şeyi önceden görüp hisseden, çok küçük ve önemsiz alet edevat yardımıyla çıplak elle herkesi öldürebilen, yüz metrelerce derinlere inen ve henüz keşfedilmemiş mağaraları tek başına keşfedebilen ve (bakın burası çok önemli) beraber olduğu kadınları, eğitimini aldığı muhteşem teknikler kullanarak sayısız defa orgazma ulaştırabilen ve o kadınların bir daha hayat boyunca başka bir erkek tarafından mutlu edilmesinin önünü tıkayan ultrasüpersonik bir karakter çıktı... (Kitap boyunca kadınların birer seks objesi gibi gösterilmesi detayını yakalayan ve incelemesinde de bu konuyu özellikle vurgulayan Tuğba hanıma da dikkati için ayrıca teşekkür ederim.)

    -----------------------------

    İlk bölümde damağıma çalınan bir parmak balın tadı hala ağızımda gezinip dururken ‘bütün bu şatafata, bütün bu debdebeye gerçekten ihtiyacı var mıydı bu kitabın’ diye ister istemez sorguladım. Sonra bu aşırılığı biraz dönemin şartlarına biraz da her ne kadar yerden yere vursa da yazarın ABD menşeili olmasına bağladım. Çünkü Trevanian ’ı tarz olarak bir başka ABD’li yazar ve aynı zamanda çağdaşı olan Paul Auster ‘in tarzına benzettim. Neticede her yazar, ne kadar muhalif olursa olsun, kendi kültüründen, kendi toplumundan, kendi ülkesinin gerçeklerinden farkında olarak veya olmayarak besleniyor. Bu açıdan baktığımızda Trevanian’ın da Auster’in de ve diğer ABD’li yazarların da eserlerini üretirken bir yerde Hollywood’laşmalarını olağan karşılamak ve saygı duymak gerekiyor belki de...

    --------------------------

    Son bölümde biraz da Şibumi kavramı üzerinde durup daha fazla vaktinizi almadan vedalaşacağım değerli dostlarım:)

    Bazı kavramlar iyi ki varlar diye girmek istiyorum söze... Uzun uzun anlatmak istediklerimizi, beynimizde çevirip durduğumuz birbirinden bağımsız ama ortak bir anlamın parçalarını oluşturan soyut düşünceleri nasıl da bir çırpıda dile getiriveriyor kavramlar... İşte bu yüzden yukarıdaki alıntıda paylaştığım ‘kavram armağan etmek’ ifadesini ayrı bir sevip önemsedim kendi adıma... Peki, bir kavram ya da bir öğüt hediye edilebilir mi?

    Eğer sizin kafanızda bir şimşek çakıyorsa, dağınık düşüncelerinizi mıknatıs tutmuş gibi bir araya getirebiliyorsa, hayata bakışınızda, algılarınızda, fikirlerinizde yerden bir taşı kaldırıp yolunuzu açabiliyorsa... Evet, bir kavram hediye edilebilir... Belki siz buna başlangıçta hediye kabilinden bakmazsınız ama o kavram zihninizde faaliyete geçip de ilk meyvelerini sunduğunda hayatınıza belki de çok somut bir hediyeden daha fazla etki yaptığını hissedebilirsiniz...

    İşte şibumi de böyle bir kavram aslında... Günübirlik değil ömürlük bir kavram... Evladiyelik dediklerinden... Nicholai Hel de bunun farkına varabildiği için değerli bir ‘armağan’ olarak kabul etti bu kavramı. Çünkü hayatının kalan kısmını bu kavramı temele oturtarak inşa edeceğini hissetmişti.

    Ancak bizi şibumi kavramıyla tanıştıran kitap maalesef daha fazlasını veremedi. Pek çok okurun beklediği gibi kavramın derinliğine inemedi. Şibumi kavramı eser boyunca denizin üzerinde kendi başlarına salınıp duran dubalar gibi hep yüzdeyde kaldı. Peki kitap ilk bölümde nasıl tanımlamıştı Şibumi’yi? Ve sonra neden kendisiyle çelişkiye düştü? Gelin o tanımlayıcı ifadelere bir göz atalım;

    “Bildiğin gibi şibumi, sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır. Şöyle düşün: O kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok. O kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok. O kadar gerçek ki, sahici olmasına gerek yok. Şibumi demek, bilgiden çok anlayış demek. İfade dolu bir sessizlik demek. Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçakgönüllülük demek. Sanatta şibumi zarif bir basitliği ifade eder. Buna sabi denir. Felsefedeyse kendini wabi olarak gösterir. Büyük bir ruhsal rahatlıktır ama pasiflik değildir. Bir insanın kişiliğindeyse...nasıl söylemeli... Hakimiyet peşinde olmayan otorite mi? Onun gibi bir şey.” (S.84)

    ------------------------

    Uzakdoğu kültürünü işte bu yüzden çok seviyorum. Benim şu an yaptığım gibi lafı uzatmak yerine düşüncelerini/felsefelerini tek bir kavramın ya da küçük bir davranış biçiminin içine sığdırabiliyorlar:)

    Kavram zaten kendisini çok iyi ifade ettiği için tekrar detayına inmeyeceğim. Ancak kitabın kurgusunda bu kavramla çelişkiye düştüğünü düşündüğüm bir yaşam tarzının yansıtıldığını vurgulamak zorundayım...

    Terörist avcılığı(!) adı altında tamamen illegal bir şekilde kazandığı milyonlarca dolarla kendine 17. yüzyıldan kalma bir şato satın alan, bu şatoyu ‘şibumi öğretisi’ne uygun bir yaşam tarzını icra etme maksadıyla dilediği gibi dayayıp döşeyen, evin içine bahçeler ve havuzlar kuran, üzerine bir de aylarca seks dersleri alıp öğrendiklerini uygulamak için kendine bir cariye tutan birinin bu yaşam biçimi sizce yukarıda paylaştığım şibumi tanımını ne derece karşılıyor?

    Ben bu durumu biraz şuna benzettim... Bizde Yılmaz Erdoğan, Özgü Namal, Aslı Tandoğan gibi bazı ünlü simalar, güya metropol hayatından sıkılıp ‘doğal yaşam’ı tercih ettikleri için ya İstanbul yakınlarında İzmir, Sakarya civarlarında, ya da Muğla, Alaçatı, Köyceğiz gibi yerleşim yerlerinin yakınlarında gidip çiftlik evleri falan satın alırlar... Bu yeni doğal yaşamlarında(!) ya at üstünde gezerken, ya yöresel kıyafetler içinde hamur açarken bol bol Instagram’da fotoğraf paylaşırlar... Satın aldıkları çiftliklerdeki asıl ‘doğal’ işleri de yine maaşlı işçiler, köylüler yapar geri planda... Ancak biz şöyle okuruz gazete manşetlerini: “Yılmaz Erdoğan da şehirden kaçtı ve köy hayatını seçti”,”Hiçbir teknolojik alet kullanmadan yaşıyorlar”, “Kendi yetiştirdikleri sebzelerle besleniyorlar...” (Hiçbir teknolojik alet kullanmazlar ama nedense yılda 3-4 defa ‘yeni projeleri’ için İstanbul’a gelmekten de geri kalmazlar genelde...)

    İşte Nicholai Hel’in ‘şibumi’si, bu ünlülerimizin tamamen yapay bir zeminde süregelen doğal yaşamları gibidir biraz... Nihayetinde, “ifade dolu sessizlikleri” biraz fazla gürültülüdür...

    Bu uzun incelemeyi üşenmeyip buraya kadar okuyabilen birileri varsa haklarını helal etsinler lütfen:) Bir insandan alınabilecek en değerli varlığınızı yani zamanınızı aldım. Harcadığınız zamanın karşılığını umarım az da olsa verebilmişimdir...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • 331 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Çok etkileyici, hatta bir parça sarsıcı bir kitap... Hele ki bu pandemi döneminde okuyorsanız sinirlerinizi bir hayli gerebilir.
    Mutlaka deneyin...
    Favorilerimden..
  • 288 syf.
    ·Puan vermedi
    George Orwell, yönetime karşı gelen hayvanların isyanıyla başlatıyor Hayvan Çiftliğini.Çiftlikte yaşamını geçiren hayvanlar,emeklerine saygı duymayan ve kendilerine sürekli zulmeden çiftlik yöneticisine isyan ederek yönetimi ele geçirmek isterler ve amaçlarına ihtilalle birlikte ulaşırlar.Amaçları her daim eşit ve görevleri bir hayvanın gücü yettiğince çalışabilmesi olan ihtilalci hayvanların,domuzların yönetime geçtikten sonra "Tüm hayvanlar eşittir ama bazıları daha da eşittir." sözleriyle amaçlarından tamamen bağımsız bir sapma meydana geliyor.Bu durum eşitlik için ihtilal yapan hayvanların,kendileri için bir şeyin değişmediğini aynı şekilde yönetici hayvanlar dışındaki tabakanın işçi muamelesi görmesini ifade eder.Romanda kalabalık kesim olan koyunların ,her daim yönetici domuzların her türlü iddiasına inanan ve çoklukları sebebiyle bu inandıklarını da her hayvana kabul ettirebilen kesimdir.İhtilalin başladığı ilk dönemlerde çiftliği hayvanlardan geri almak isteyen insanlar ve ihtilal yapan hayvanlar arasında savaş çıkar.Bazı hayvanlar tüm canını ortaya koyarak kahramanca savaşırken bazıları ise etrafa kaçışarak savaş atlatılır.Bu savaşta gösterilen mücadele etkili olmazken,yönetici sınıfıyla ilişkiler dikkate alınarak hayvanlar ödüllendirilir. Bu durum günümzdeki bazı örnekleriyle de desteklenebilir.Başta belirlenip duvara yazılan kurallar zamanala yönetici sınıfın kendi isteklerine göre düzenlenmesi ve bu kuralların aslında hiç değiştirilmediği ve ilk yazılı olan kuralların sonradan değiştirilen kuralı delalet ettiğini savunulur.Kalabalık kısma kabul ettirmek de tabi ki koyunların işidir.Sorgusuzca kabul etmek de bugün de de her anlatılana inanan kesimin bir örneğidir.Şunu bilelim ki George Orwell,bu kitabıyla o dönemdeki siyasetin bir eleştirisini taşır,yalnızca o dönemi değil bazı durumşarın geleceğe de bir eleştirisidir.