• Aslında ben bu kitabı OKUMADIM...

    An ve an yaşadım. Beni içine hapsetti.. Bence bu kitabı okudum demek çok yavan ve basite kaçıyor...
    Sanki 'Joad' ailesiyle o unutulmaz kamyonete atlamışım günlerce haftalarca onlarla birlikte sefaleti,  açlığı,  hüznü dibine kadar yaşamışım...

    Steinbeck'in muhteşem kalemiyle yazılmıs ve ona ödül kazandırmış bir kitap..
    Ödüllü bir kitabı okurken daha bir heyecanla okuyorsunuz. O heyecanın kitabının sonuna kadar eksilmediği bir öykü...

    Büyük bir burhan döneminde yaşayan bir ailenin hayat mücadelisini anlatan bir roman..
    Elinden yavas yavas umudun kaybolurken mutluluklar hüzne dönüşürken bunlara rağmen insanlığın direncini muhteşem bir betimlemeyle anlatmış
    Anlatım,  betimlemeler,  olaylar,  karakterler, kitabın her bir öğesi bir yapbozun parcası gibi uyum içindeydi.

    Yine bir etkinlik sayesinde tanıştım 'JOHN STEINBECK'  ile..
    İlk basta pek içimden gelerek okumaya başlamasam da,  sonunda keşke bu zamana kadar bu hikayeyi bekletmeseydim dedirtti.

    'Hayatın anlamını bu kitap da bulacağınıza eminim'
  • Her bilen
    Her tanıyan
    Her hatırlayan
    Ihlamurlar çiçek açtığı zaman demekle başlar selamına.

    Bizde öyle başlayalım ;

    Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
    Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
    Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
    Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
    Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
    Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
    Bebekler hayta hayta yürümeden
    Geleceğim diyorum, geleceğim sana
    Ne olur kesin bir takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.


    Kitabı okurken; Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman

    Bazen dize dize, bazen uzunca bir şiirle alıp götürüyor şair sizi;
    Kitap başından sonuna kadar duygu yüklü şiirlerle doludur. Kitapta her konuda şiirler mevcut; satır satır, dize dize, dörtlük dörtlük; İçi aşk, içi sevgi, içi memleket, içi insanlık, içi inanç, içi vatan dolu şiirler...

    Şairimizi en çok da Ihlamurlar çiçek açtığı zaman şiiriyle tanırız. Aramızdan ayrılalı çok bir zaman olmadı, anısına okuduğum bu kitabı bir fatiha ile iliştirip kendisine Allah`tan rahmet; ailesi, yakınları ve sevenlerine de başsağlığı diliyorum...

    Hem kitabı okumanızı,
    hem de şairimizin ruhuna bir fatiha okumanız dileğiyle...
  • Kelimelerimin ulaştığı herkese merhaba.

    Bilim kurgu klasiklerinden olmasına rağmen, bilimle pek alakası olmasa da kurgusu oldukça ilginç bir kitap. Üç arkadaşın keşifleri sırasında karşılarına çıkan “kadınlar ülkesi” başta baya hayal gücüne dayalı fikir gibi gelde de onaylar nitelikte bilgiler edinince işin peşini bırakmak istememesiyle başlıyor konu.Gram inançları olamamasına rağmen, ihtimalin verdiği hazzı kimseyle paylaşmak istemiyor, kendilerine saklıyorlar. Acaba..gerçekten olabilir mi? Hiç erkek bulunmayan bir ülke nasıl var olabilir? Varsa da varlığını nasıl idame ettirebilir? Onların tahminlerini okurken ben de kendi tahminimi yaptım ve felaketti. Dananın kuyruğu ülkeye ulaştıklarında gördükleri bebeklerle kopuyor ama onunla kalmıyor. Birisi size kusursuz bir ülke hayal et dese bu kadar edemezsiniz. Binaları, çevresi, bahçeleri, ormanları, yolları hatta meyveleri bile her şeyi muazzam. Tüm bunları “erkeksiz” yapamayacaklarından emin olan bu üç arkadaş etrafa göz gezdirirken kadınlar tarafından kibar bir şekilde alıkonularak dillerini öğrenmeye ve dillerini öğretmeye mecbur bırakılıyorlar. Açıkçası bu ülkeyi onlarla birlikte keşfetmek çok keyifliydi. Siz de sorguluyorsunuz bu esnada. Baktığınız ama görmediğiniz birçok ayrıntının farkına varıyorsunuz. Acaba erkeksiz bir toplum gerçekten imkansız mı? Kavanoz kapağı bile açamayacak kadar güçsüz lanse edilen kadınlar kendi başlarına bir uygarlık ilan edebilir mi? Eğer ki toplumda cinsiyet “gereği” diye bir şey olmadaydı? Herkesin, her şeyi yapabileceği ve kimseye muhtaç olmadan ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir topluluk olsaydık...nasıl olurdu? Her şey tıkırında gider güllük gülistanlık mı yaşardık, bencil ve umutsuz, kapalı bir toplum mu olurduk? Acaba sadece “bazı” rolleri üstlenerek hayatı paylaşmaya mı çalışıyoruz yoksa sorumluluklarımızı aza indirerek kendimizi rahat mı hissettiriyoruz? Başkalarına ne kadar bağımlıyız? Kendi yükümüzü taşıyabilir miyiz? İnsan dibi gördükten sonra kaybetme korkusu en aza iniyor. Dibi görmüş, daha cesur ve özgür hisseden bu kadınlar, kendilerini elde etmeyi amaçlayan erkekleri katlederek yeni bir yaşama adım atıyorlar. Tamamen erkeksiz iki bin yıl. Yılmamış, çalışmış ve elde etmişler. Hatta Annelikle müjdelenmişler. “Ben” duygusu asla gelişmemiş. Çünkü öğretmemişler. Her şeyi “biz,bizim” olarak benimsemişler. Öyle ki soyadı vs de kullanmamış çocuklarını bile paylaşmışlar.

    Benim için en Harika bölüm erzaklarını, yaşamsal fonksiyonlarını, tüm düzeneklerini kontrol ederek çocuk yapmaları. Bizim gibi sadece nüfus artışı için üremiyor, yeterli imkanlar mevcutsa bu muazzam duygunun tadına varıyorlar. Anneliği tüm duygulardan üstün tutmayıp, tek duygu haline getiren bu kadınlarda benim tek sevmediğim olay her kadının fabrikasyon gibi tamamen aynı olması. Duygular, tepkiler birebir. Karakter çeşitlemesi olda daha kapsamlı bir hikaye olabilirdi diye düşünüyorum. Belki daha gerçek.
    Feministliğin tavan yaptığı, erkeklerin gömüldüğü bir kitap asla değil. Daha çok senin sana ihtiyacın var tarzındaydı.
    Dili gayet açık,net. Zaten merak uyandırıcı bir kitap sayfalar su gibi akıyor.
    Yalnız kitap bittiği zaman neden bittiğini anlayamadım. Kitabın sonuydu fakat hikayenin zirvesiydi. Konu bir yere bağlanmaya çalışıyordu ve tam bağlanacakken anlamsızca bitti. Yazar sanki yazmaktan yorulmuş ve bırakmış gibi.
  • Nietzsche, Nihilist ve derin filozof!
    Bu kitabında, tek tanrılı dinleri ve özellikle de yozlaşmış Hristiyanlığı, çıkarcı ve despot kiliseyi, Hristiyan dinine inanan insanları Ruhban sınıfı modeli ile sömürmesi veya pasif kılınmasını, ağır bir dille eleştirmiş.
    Hristiyanlığın, Hristiyanları düşünmemeye zorladığını, baskı altında tuttuğunu, köleleştirdiğini, insanın bilimsel yönünü ve yaratıcılığını yok ettiğini, direkt ve dolaylı olarak defalarda zikretmiştir.

    Bu kitapta, sosyalistlere “ayak takımı” diyerek onların sığ ve zararlı olduklarını dolaylı olarak dile getirmiştir.

    Nietzsche'ye göre, köle ahlakını benimseyen ve yaşamı reddeden bir öğreti olan Hristiyanlık, yok edilmelidir. O, bilimin düşmanı, sürü psikolojisinin temeli, dahası insan neslinin sonunu getirebilecek bir yanlış anlayıştır. Hristiyanlığı, insanlığın ölümsüz bir utanç lekesi olarak görüyor Nietzsche.


    İyi okumalar…
  • Etkisinden bir süre çıkarmayıp benzer polisiye romanları arayışına girdim ancak benzerine çok da denk gelmedim. Gece gündüz okuyarak 2 günde bitirmiştim. İnsan kendine yoruyor romandaki kimi olayları. Acaba dedirtiyor yazar. Akıcı bir dille yazılmış sürükleyici bir polisiye
  • Şahsen tanışma şerefine eriştiğim; Chomsky.
    Dil bilimindeki uzmanlığıyla, dilin yapısal özelliğinden çok daha fazlasına sahip olduğunu göstermiştir. Dili özgürce kullanmanın ve yaratıcılığın edinilecek bir şey olmadığını, tam tersine insanda doğuştan var olan bir üstünlük olduğunu belirtmiştir. Chomsky, dil anlayışında yapısalcı bir yaklaşıma sahiptir.
    Dili ağır olan ve konu itibari ile ağır ve derin konu içeriğine sahip bir kitap.
    Chomsky'i veya bu tür kitapları anlayabilmek için; felsefeyi yüzeysel olarak bilmek yetmiyor. Felsefenin alt dalları olan dil ve zihin felsefesi ile ilgili de bilgi ve fikir sahibi olmanız şart.
    tüm felseciler ve felsefe meraklıları "Chomsky" okumalı.
    Saygılar
  • Adını duyunca aklıma gelen sahne hep aynı. 
    Tarih: 2 Temmuz 1993
    Yer: Sivas, Madımak Oteli
    Kişiler: Ölenleri sayayım da onlar için bir kez de biz mi yanalım, yoksa otelden itfaiye aracının üstüne kendini atıp da kendisi hakkında söylenen "Asıl öldürülecek hayvan burada" sözünü işitip, "Tam kurtuluyorum derken artık Sırat Köprüsü'nde gibiydim. Devam etsem linç, geri dönsem cehennem vardı." diyen Aziz Nesin gibi bir değil binlerce kez öldürülenleri sayayım, onlara mı yanalım?

    Cayır cayır yanan bir otel, otelin önünde insanlıktan çıkmış azgın bir kalabalık, kalabalıktan yükselen "Aziz Nesin içeride mi, yansın kafirler" türünden yükselen kin kokulu çirkin naralar, düşündükçe hissettiğim ve burnumu sızlatan o yanık kokusu ve koca oteli küle çeviren yangından canını kurtarmaya çalışan bir avuç "insan." O kalabalıktaki herkesten daha insan olan, biri dışarıdakilerin bininden daha fazlasına bedel bir avuç can. Ve en acısı da hüznümüze sebep olan yeri asla doldurulamayacak 35 güzel insanımızın, kalmak isterken, gitmeye henüz hiç hazır değilken, ansızın korku ve gördükleri vefasızlığın acısı ile, benzin ateşinin ciğerleri yakan kokusu belki de ateşin acımasız sıcaklığı ile aramızdan zamansız ayrılışı...

    Benim canımı daha da çok acıtan bir sahne var ki üstad Aziz Nesin'in adını her duyduğumda gözümde canlanır. İçim bir kez daha yanar, insanlıktan utanırım. Yangını "sözde" söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri otelin önünde beklemektedir. Nesin bir yolunu bulup can havliyle kendini itfaiye aracının üstüne atmıştır. Kurtulmuştur sözde... Bileğinden tutan itfaiye görevlisi tek bir hareketle onu aracın üzerinden kalabalığın ortasına fırlatır. Düşmüştür yere, 77 yaşında ölümünden 2 sene evvel itfaiye aracının dibinde diğer görevliler tarafından darb edilmektedir. İşte bu millet seni bu kadar anlamadı üstad! Yazık ki halimize binlerce kez yazık... Sürüklenerek yanlarına ulaştığı polisler tarafından yaralı bir şekilde kurtarılmışsa da ne fayda. O gün bir otel ve 35 insan yakılmadı, kendini kendi eliyle rezil bir şekilde yakan bir topluma şahit olundu. Ve bu ayıbın üstü hiç bir zaman kapatılamayacak...

    Asıl konu bu değildi, böylesine keyifli bir kitaba böyle duygusal bir inceleme yazılmaz ancak Aziz Nesin'e yaptığım ilk incelememde onunla ilgili duygularıma, hüznüme yer vermeden edemedim. 

    Kütüphane rafları arasında gezinirken "Sizin Memlekette Eşek Yok mu?" kitabının başlığını görür görmez yine Nesin'den taşlama ve mizah dolu, güldürürken onu anlayabilenler için düşündüren ama her halükarda bol kahkahayla dolu bir kitap olduğunu hissedip aldım elime. Haklıymışım da. Sabah başlayıp akşam bitirdim ama bir haftalık gülme kotamı da bu kitap sayesinde tamamlamışım gibi hissediyorum. :) Günümüzün mizah anlayışından pek hoşlanmadığım ve çoğu mizahşörün de küfür ve argo kullanmayı mizah zannettiğini düşündüğüm için mizahtan hoşlanmadığım bile söylenebilir. Ancak Aziz Nesin benim mizah konusunda ki tek istisnamdır.
    Ayrıca Türkçeyi bu denli etkili kullanabilmekte ki gücüne hayranım. Yerine göre konuşmayı öyle güzel başarıyor ki, kelimelerini kısıtlamadan, kendini kasmadan yazdığı çok belli, su gibi akıp gidiyor cümleleri. Hele ki bu eserindeki öykülerinde kullandığı yöresel ağızı okurken öyle keyif aldım ki dışımdan okuma ihtiyacı hissettim bazı yerlerde, o kadar hoşuma gitti seçtiği kelimeler.

    İçinde 28 kısa öyküyü barındıran ve ismini de bir öykünün başlığından alan bu kitapta beni en derinden etkileyen kısmı da paylaşmadan edemeyeceğim. Önsözden hemen sonra gelen ve "bu yazı bir öykü değildir" diyerek başladığı anısında Nesin Vakfı'nda her yılbaşı gecesi çocuklara kendi elleriyle hediyeler hazırladığından bahsediyor. Ve hediyelerin paketlerinden kısaca şöyle bahsetmiş. "Armağanların paketlenmesi için bütün yıl boy boy kutular, zarflar, güzel torbalar, renk renk çiçekli kağıtlar, yaldızlı kağıtlar, süslü püslü ipler, cicili bicili ve parlak bağlar biriktiririm. Bunların hiçbiri yeni değildir. Hepsi ya bana ya Vakf'a gönderilmiş şeylerin paketleme gereçleri olduğu için önceden kullanılmıştır. Biz onları atmayız. Üçüncü, dördüncü beşinci kez kullanılmak, sonunda kalorifer ocağında yakılmak üzere saklarız. Doğrusunu söylememiz gerekirse, bizim elimize geçen her hangi bir şeyin bizden çekeceği vardır ve elimizden kurtulması hiç de kolay değildir."

    Bu sözler sizin için bir anlam ifade etti mi bilmem ama ben basit bir şeyin bile mahvolana kadar kullanıldığı zamanlar gördüğüm için beni derinden etkiledi ve bir Vakf kurucusu, idarecisi değil de bir aile babası gördüm sanki bu sözlerde ve bu yaşam şeklinde. 

    Ön yargısız, anlayarak, anlamlandırarak yaşamanız, okumanız dileklerimle, keyifli okumalar...
  • 1947-1955 yılları arasında yazmış olduğu 14 farklı hikaye var. Bu eser özellikle ilk yarısında harikulade şekilde zirve yaparak ölüm konularına değinmiş. Anlatım tarzı, olayların döngüsü çok güzel. Buram buram ölüm ve imkansız durumlar kokuyor. Kitaba adını veren Mavi köpeğin gözleri adlı hikayede en iyiler arasında. Nobel edebiyat ödüllü bir yazarı okumak ayrı bir keyif veriyor. Herkese iyi okumalar dilerim.
  • Kayıp Zamanın İzinde, upuzun bir yolculuk. Bir kez bu yolculuğa hazırlıklarımı yapmadan çıkmış biri olarak; gördüklerim, yaşadıklarım aklımı başımdan alsa da hep bir eksik vardı. Sayfalar dolusu betimlemeleri, hayalleri, hatıraları okurken ne kadar etkilensem de derinliğine inemiyordum. Sürekli kendime sorular soruyordum; geçmişi hatırlamayı Proust neden bu kadar abartmış, diye. Öyle ya çoğumuza göre zaman doğrusaldır; doğar, büyür, gelişir, yaşar ve ölüme gideriz nihayet. Proust zamanın lineer ilerlemediği düşüncesini kurguyla felsefeden alıp edebiyat dünyasına taşımıştır. Bu düşüncesinin oluşmasında etkilendiği, hatta derslerine katıldığı Henri Bergson’un izlerini seride bâriz şekilde görmek mümkün.

    Proust, çocukluğundan itibaren astımla mücadele eder. Kauçukla yalıtılmış odasında geçirir zamanının çoğunu. Varlıklı ve saygın bir burjuvazi olan ailesinin istekleri ile Proust’un istekleri çatışır hep. Ailesi onun ‘’normal’’ bir meslek sahibi olmasını ister. Onlara göre edebiyat bir meslek değildir. Proust, ailesinin arzularına uymaya çalışarak bazı işlere başlar ama devam edemez. Dergilerde makale yazarak yazın dünyasına adım atar. Swanların Bir Aşkı’nı yazdığında kendi imkânlarıyla yayımlatır. 1913’te yazılan ilk kitap, 1930’a kadar okunmaz, ilgi görmez okurlardan ve edebiyat çevresinden. İkinci kitabı yayımlanıp üzerine Goncourt Ödülü’nü de alınca dikkatleri çeker üzerine ve tanınmaya başlar hızla.

    Romanda Proust, belleğin geçmişi kurgulayıcı rolünün örneklerini verir. ‘’Geçmişi kurgulamak’’ kulağa garip geliyor. Nasıl yani geçmiş bizim hatırladığımız gibi değil mi? Bu mümkün mü, hatırlarken anılarımızı değiştirmemiz, eklemeler yapmamız? Belleğimizin yaptığı aslında bir tür savunma imiş, zamanda kendini var etme, inşa etme çabası. Açıkçası seriyi ilk okuduğumda bu durumun çok farkında değildim. Seriden sonra okuduğum Bergson felsefesine dâir; Bergson, Deleuze ve Beckett kitapları ile Proust’un peşine düştüğü kayıp zamandan kastını ve bu zamana ulaşma yöntemini, tekrar okumam sayesinde kitapta fark ettikçe romandan aldığım keyif de katlandı. O yüzden seriyi okumak isteyenlerin önce bu konularda eserler okumalarının daha yararlı olacağını hatırlatmış olayım.

    Proust, Becket’e göre hafızası zayıf, belleği güçlü olmayan biridir. Çünkü iyi bir belleğe sahip biri unutmaz. Proust’un bütün belleği gayri irâdî bellektir. O yüzden o, hatırlamaya değil, unutmaya meyillidir. Proust aslında geçmişi, anılarını hatırlarken yeniden inşa eder. Bergson’un yorumuyla anı kusurlu ve yalandır. Bu sebepten hatıraları belleğimizden bugünün bilincine aktarırken eklemeler yapar, değiştiririz. Proust’un da yaptığı budur. Seriyi on yıldan fazla sürede yazması da sürekli yaptığı değişiklikler ve tashihler yüzündendir. Yani geçmişi sürekli yeniden kurması, değiştirmesi yüzünden. Hatta bu konuyla ilgili gündüz işlediği gergefi geceleri söken Penelope örneği verilir. Proust da Penelope’nin tülü gibi eserini bir yandan yazıp sürekli silerek gündüzlerini gecelerine katar.

    Proust dolayısıyla kitaptaki kahraman Marcel, çağrışım ve sezgi yoluyla geçmiş, şimdi ve gelecek arasında zihinsel olarak salınımlar yapar. Bazen bir koku, ses, bitki, eşya ya da madlen örneğindeki gibi bir yiyecek sayesinde bazen de uyumaya çalışırken zihnen geçmişe konumlanıp orada yaşamaya ve anlatmaya başlar. Bu hatırlama anında anlattıkları aslında yaşadıkları değildir çoğunlukla. Hatta geçmişi olduğu şekliyle hatırlamanın mümkün olamayacağını: ‘’Geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. Geçmiş zihnin hakimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamamız ise tesadüfe bağlıdır.’’ diyerek belirtir romanda.

    Serinin bu ilk kitabında da genelinde olduğu gibi en çok dikkati çeken zaman ve nesne algısıdır. Herkesin yaşadığı ortak zamanın dışında kişilerin kendilerince yaşayıp algıladığı bireysel bir zaman akışı vardır. Bu farklılık kendini mekânı, nesneleri algılama konusunda da gösterir. Bir akdiken, ayakkkabı ya da madlene bakıldığında herkesin gördüğü aynı değildir. Bu görüş sadece o ana ait bir görüntü olmayabilir. O anın içinde geçmişten biriktirilen birçok an vardır der Proust, nesneyi görüşünü, algılayışını etkileyen. Peki bu bilgi ya da düşünce insana ne sağlar? Tarih ya da kişisel geçmiş de olabilir söz konusu olduğunda anlatılanlarda nesnelliğin yakalanamaması, fikir ayrılıklarının inanılmaz düzeylere ulaşmasını, bu yüzden daha daha şüpheci bir yaklaşımla değerlendirme yapmayı sağlar, diye düşünüyorum.


    Üç bölümden oluşan kitabın ilk ve son bölümü zaman ve nesne algısı üzerinde dururken oldukça uzun olan ayrı kitap olarak da yayımlanan ikinci bölümde aşk konu edilir. Proust’a göre aşk, gerçeği kendi isteklerimiz doğrultusunda görme metodur. Bir tür körleşme hâlidir de denilebilir. Seven kişi sevdiğinde görmek istediği özellikleri ona yükleyerek onu yeniden yaratır adeta. Normalde beğenip sevmeyeceği bunu romanda açık açık dile getirir Swan, aşık olduğu Odette’i çevresinin gördüğünden çok farklı görür. Aşk, insana sevdiği kişinin yaptığı kötülükleri bile iyi gösteren pembe bir gözlük taktırır Proust’a göre.

    Duygusal ve doğa analizlerinin çok etkileyici olduğu bu kitapta sanat da müzik, resim, heykel gibi kollarıyla kendine geniş yer bulur. Özellikle müzikle ilgili öyle güzel betimlemeleri var ki hayran olmamak mümkün değil. Serinin otobiyografik özellikler taşıması karakterlerin hayâli mi gerçek mi olduğu konusunda araştırma yaparak okumayı gerektirdi benim için. Mesela Vinteuil, o kadar gerçekçi anlatılır ki içinizde uyanan merakla arştırmaya başladığınızda böyle birinin yaşamadığını üzülerek fark edersiniz.

    İyi okumalar dilerim.
  • Kitabın öyküsü ve anlatım dili o kadar güzel ve eşsiz ki kelimeler tarif etmeye yetmeyecektir.
    Benim yazar hakkında diyeceğim bir şey var. Sabahattin Ali eğer genç yaşında öldürülmeseydi ve eserlerini yazmaya devam etseydi kim bilir daha ne harika kitaplar yazacaktı.
    Ben bu mefhum cinayeti işleyeni ve suç şebekesini bir kere daha lanetliyorum.