• 198 syf.
    Spoiler içerir.*

    Bugün, normalden biraz daha uzun konuşacağım. Okuyor olduğunuz sayfaya bir ayraç yerleştirin, geliverin hemen. Çünkü, edebiyat camiasını ikiye bölmüş bir kitap hakkında düşüncelerimi belli edeceğim.

    Bir ergen düşünün şimdi. Ya da kendi ergenliğinizi. Karakterimiz, cinsellik kelimesinin ne olduğunu iyi bilen ve dilinden bir türlü düşürmeyen fakat onunla bir türlü tanışamadığı için bu duruma içten içte sinirlenmesi yüzünden oda arkadaşı Stradlater ile birbirlerine girmeleri biraz göze çarpıyor, ilk sayfalarda. Lakin, oda arkadaşının cinsel yaşantısını ikide bir dile getiren bu çocuğun, kucağına kadar gelen bir hayat kadınına elini sürmeyişinin altında yatan asıl nedenler nelerdir, onu kitabı okuyarak öğrenebilirsiniz. Ya da incelememin devamına göz atarak. :)

    Şu bizim Holden Caulfield yok mu, bitiyorum yahu! Şöyle upuzun boylu, saçlarında akları bulunan ama biraz çelimsiz bir çocuk. Evet, çocuk. Çocuk olmasına çocuk ama düşünceleri pek de çocukça değil. Belki de bunu dediğim için birçoğunuz ile ayrı düşeceğim lakin önce bana kulak verin, neden böyle düşündüğümü anlatayım size hemencecik.

    Ana karakterimiz, Holden, varlıklı bir aileden geliyor. Abisi, D.B., o zamanların az çok ünlü bir yazarı. Abisi ile filmler veya kitaplar hakkında konuşmayı seviyor. Genel olarak ona verdiği kitaplar ile beynini yorup duruyor, Holden. Filmleri ise hiç ama hiç sevmiyor. Ama nedense onlar hakkında konuşmaktan da geri kalmıyor. Kendisi daha çok bara gitmeyi ve içemediği alkolü elinde tutacak kadar yaşını almış kadınlar ile ilgilenmeyi tercih ediyor. Yalanı sevmiyor desek, yalan olur. :) Dersleri pek iyi değil. Kafasının basmadığından değil, kendisi pek ilgilenmiyor. Yoksa, İngilizce dersinden nasıl geçebilirdi ki? En prestijli okullar arasında geziyor duruyor. Hikayesinin bizi dahil ettiği kısımda, en son Pencey’de görüyoruz onu. Fakat orada da pek duracağa benzemiyor. Hatta öyle ki, kendini derslerine yeterince vermemesi bahanesi yüzünden okuldan atılıyor. İngilizce dersinden geçtiğini unutmayınız ama. O detay önemli. :)

    Holden, okuldan atıldığını öğrendiği ve eskrim takımından aforoz edildiği günden itibaren konuşmaya, dertleşmeye başlıyor bizimle, Noel sayesinde eve gidip ailesine bu durumu açıklayacağı çarşamba gününe kadar. Kitap bu şekilde başlıyor ve bitiyor. Ama.. nasıl gelişiyor olaylar? Yaşananlar hakkında öyle bir konuşuyor ki karakterimiz, çarşamba günü hiç gelmesin istiyorsunuz. Çünkü, her ne kadar ergen olsa bile, düşüncelerinizin uyuştuğunu görüyor ve Holden’a karşı istemeden de olsa sempati beslemeye başlıyorsunuz.

    İlk başta şunu söylemek istiyorum. Holden, yalnız bir karakter. Bunu, ikide bir, lösemiden dolayı hayatını kaybetmiş kardeşi , Allie, hakkında sürekli olarak konuşmasından veya onun hayali ile karşıdan karşıya geçmesinden ve arkadaşlarının tutumundan da görebilirsiniz. Öğretmenler ile arası iyi, ama bu onun için yeterli değil. Çünkü Holden, başka bir şeyler istiyor. Mesela, arkadaşlarının dilinden anlayabilmeyi. Okulunda, her ‘herifin’ birbirisinin arkasını kollmasına sinir oluyor fakat biraz daha içine girip baktığınızda, buna içerlediğini görüyorsunuz. Haklı. Neden gruplar halinde kendimize bir köşe kapmayı bu kadar çok seviyoruz ki? Holden da buna bir başkaldırı taşıyor, içinde. Farkında mı, bilmiyorum. Ama içimden bir his, Holden’ın bize bunu göstermeye çalışıp da anlatamadığını söylüyor. Çünkü kendisi, konudan konuya atlamayı seven birisi. Öyle, bir şeylere çok odaklanmaktan hoşlanmıyor. Fazla kafa karıştırmayı falan da.

    Burada, biraz daha derine inmek ve açıklamamı yaparken Holden’ın hareketlerinden örnekler vermek istiyorum. Zaman, çılgınca tüketme zamanı. Her şeyden sıkılıyoruz. Hiçbir şeyin eskisi gibi tadı yok. Oradan oraya atlıyoruz; her şeye sahip oluyoruz, hiçbir şeye bağlı kalmıyoruz. Ne yazık ki, bu yolculuğumuz pek de yeni değil. Bunu, 1950’li yıllarda görmek ise oldukça mümkün, Holden sayesinde. Eski kız arkadaşlarından birisi olan Sally Hayes’e neredeyse evlenme teklifi edecek iken, birkaç dakika sonrasında ondan nefret eden bir gence dönüşmesinden bile anlayabiliriz. Bir istiyor, bir istemiyoruz. Kısacası, ne istediğimizi bilmiyoruz, ne yazık ki.

    Bir başka değinmek istediğim durum ise, kötülük. Herkes kötülük yapmak istiyor, baştan sona kötü olduklarından bir habersiz biçimde. Holden da, bizimkiler gibi düşünen birisi. Birdenbire oda arkadaşına sataşmasından, burada kadın faktörü de onu etkileyen nedenlerden birisi, veya aklına geçmişi getirerek eldivenlerini çalan kişiye bir tane yapıştırmak istemesinden bu çıkarımı yapabiliriz. Lakin hemen sonrasında söylediği bir söz var, ben yapamam, diyor. Ödleğin teki olduğunu düşünüyor ama durum hiç de öyle değil. Çünkü bir insan gerçekten iyiyse, kötü olmak isterken bile iyiliği düşünmeden edemez. Çocuklara, karşı konulamaz bir tatlılık ile yaklaşması ve hatta küçük kardeşi, Phoebe, için cebindeki kalanlarla hiç düşünmeden plak alması bile bize Holden karakterinin tamamen iyi olduğunu kanıtlar nitelikte.

    Son olarak, Holden’ın aslında göründüğü kadar arkadaşı olmadığını söylemek istiyorum. Holden bir anda bir anısından bahsediyor veya birisini hatırlıyor ve o anda onu aramaya kalkışıyor -ama morali nedense hep bozuk oluyor- kendisinin geniş bir çevreye sahip olduğu kanısına kapılıyorsunuz. Birkaç satır üstte de belirttiğim gibi, Holden yalnız bir karakter. Bu yalnızlığın sebebi ise, çevresindeki her şeyin sahte olması. Tüketme çağının bir başka sonucu daha. :) Size burada küçük bir bilgi vermek isterim; Salinger, kitabın yazarı, kendisinin fotoğrafını çekmek isteyenlere saldıran birisi. Şöhretten nefret eden, toplumdaki popüler kültüre ayak uydurmaktan kaçınan birisi. Holden’ın, kitabın son sayfalarına doğru, evinden kaçıp gitme isteği ile dolmasından bile, yazarın kendisini tasvir ettiği düşüncesini aklımıza getirebiliriz. Çünkü eve döndüğünde, avukat olan babası ve sürekli olarak başı ağrıyan ve geceleri sigara içmeye kalkan sinirli annesi ile karşı karşıya gelmesiyle beraber bilmem kaçıncı kez dinleyeceği nasihatlerden ve azarlardan sıkılmış durumda. Onlara gözükmemek için neler yaptığını, okuyup görebilir ve bu sayede, yüzünüzde ufak bir tebessüm oluşmasını sağlayabilirsiniz. :)

    Kitabımızın ismi Çavdar Tarlasında Çocuklar ama bu konu biraz karışık. Kimi yerlerde Gönülçelen diye geçtiğini de gördüm. Nedeni ise, kitabın önce Fransızcadan Türkçeye çevrilmesi. Biz, kitabın bilindik ismi ile devam edelim. Kitabın bu ismi, benim gibi, birçoğunuzu yanıltabilir. Kitap, New York’un göbeğinde falan geçiyor. Tarla falan beklemeyin. Kardeşinin ‘Ne olacaksın?’ sorusu üzerine, bir anlığına, çavdar tarlasında koşuşturan çocukları yakalama işini düşleyen karakterimizin o an dışında böyle bir sözcük grubu kitabın hiçbir yerinde geçmiyor.

    Kitabın dili oldukça akıcı. Hatta öyle ki, incelemeyi, kitabın dilini kullanarak yazdım. ‘Falan’, ‘bayıldım’, ‘bitiyorum’ kelimeleri bağımlılık yaptı, açık konuşmak gerekirse. :) Kitabın dili olduğu kadar kitabın içeriği de oldukça ilgi çekici; kitabı okurken birkaç yerinde kahkaha atmadım desem, yalan olur. Çeviriyi ise çok beğendim. Birçok kişi beğenmemiş lakin benim hoşuma gitti. ‘Ahlâk dışı’ ve ‘açık saçık’ bulunduğundan ötürü, ABD'nin birçok tutucu bölgesinde uzun süre yasaklı kalan bir kitaba, sansür uygulamaya kıyasla sadece çevirmeye odaklanan Coşkun Yerli’ye teşekkürler. Bilirsiniz, yabancı bir kitabın yazarı kadar önemli birisi varsa o da yazılanları çevirenlerdir.

    Yaklaşık 200 sayfaya sahip olan kitap hakkında daha çok belirtmek isterdim, düşüncemi. Başlıca değinmek istediğim yerler vardı ve hepsini az çok dile getirmek, mutluluk verici. Konuşulacak birçok şeyin var olduğunun farkındayım ama diyeceklerimin birçoğunu siz zaten içinizden geçirip duruyorsunuz. :) Bu nedenle, cümlelerimi burada kesmeyi uygun görüyorum. Benim gibi, küfürden pek haz etmeyen birisi olsanız bile kitabı okumanızı cidden öneririm; yalnız, saate dikkat edin. Edebiyat tarihinin en iyi 100 giriş cümlesi listesinde yer alan kitabı yarılar iken zamanın nasıl da acımasız bir şekilde geçiverip gittiğinden bir haber oluyorsunuz yoksa!

    Susmadan önce size küçük birkaç spoiler vermek istiyorum, çünkü ben kitaba öylesine dalmıştım ki, kitabı sindirmek için kendime tanıdığım sürede ve son sayfada okuduğum bir cümlenin aklıma takılması sayesinde fark ettim bu büyük gerçeği (Eğer kitabı okumamış iseniz, lütfen sonraki cümleyi okumayınız!): Holden’ın bir psikiyatri kliniğinde olduğunu ve taburcu edilmeyi beklediği sırada, aslında, o psikiyatri kliniğine geliş hikayesini anlattığını! Bunu hala kaldıramıyorum çünkü, orada olması gereken kişi Holden değil; onun oraya ait olduğunu düşünen herkes idi.

    Okuduğunuz için teşekkür ederim. Kitaplar ile kalın!
  • 145 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10 puan
    Kendi içimize yolculuk yapmamıza vesile olan bir kitap.
    Kurtuluşa ermemiz için bize yol gösteren, yol üstündeki durakları hatırlatan ve bizi dinlendiren bir eser.
    Hayatımıza yön vermesi ümidiyle.
    Kitapla kalın..
  • 480 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Merhaba değerli okurlarım; Benim sayfamı yakından takip edenler çok iyi bilirler ki burayı kitap incelemelerinden ziyade daha çok alıntı ve ileti şeklinde kullanıyordum.Ama daha sonradan farkettim ki okumuş olduğum veya okuyacağım kitaplar hakkında inceleme yazmak belki de bir kişinin daha o kitabı okumasına vesile olur.Ve bugün karşınıza belki de benim okuma alışkanlığı kazanmama vesile olan bir kitapla karşınızdayım.AKLINDAN BİR SAYI TUT. Evet belki de şu an en azından benim gördüğüm kadarıyla polisiye kitaplar pek yaygın değil.Ama bana göre eğer sürükleyici bir kitap okunmak istenirse kesinlikle tavsiye ederim.Karakterleri zihinde sanki siz olayın içindeymiş gibi bir his bırakıyor.Ve galiba okuyucu da polisiye hikayelerin sevilmesinin en önemli yanı da bu.Bir katilin karda yürüyüp iz bırakmadan işini halletmesini çok çok iyi anlatan bu kitabı hayat merkezime koyup olay hikayelerini sevmeye devam edicem galiba.Roman yazarımızın bu seri de ki diğer kitapları gibi bu ilk kitabının okunmasını şiddetle tavsiye eder siz değerli okurlarımdan nacizane yorumlarınızı beklerim.Bol kitaplı günler :)))
  • 312 syf.
    ·8 günde·8/10 puan
    Kitabı özetlemek gerekirse bir annenin çocuğu için neler yapabileceğini en iyi anlatan kitaplardan birisi zaten hikayemizde anne olan Vera Ray'ın oğlunu iş dönüşü evde bulamayınca başlıyor... Biraz hüzün hatta çokça hüzün ama değişik bir son kesinlikle okunması gereken kitaplardan.
  • 256 syf.
    ·12 günde·9/10 puan
    ¶•••İÇİMİZDEKİ MÜZİK•••¶

    Aslında bu kitap daha önce hiç karşıma çıkmamıştı.Bir gün akışıma kitabin incelemesi düşünce merak edip okudum,ve ben de bu kitabi okumalıyım deyip başladım.
    Melody kitap kahramanimiz...
    Melody'nin fiziksel engeli butun hayatina aslında etki etmistir.Bir yere , bir ortama girince tabi bizim milletin meraklı bakışları gibi herkesin dikkat çektiği kişi Melody oldugu için hep bu durumdan hoşnut olmayan bir karakterdir.Gittigi bütün yerlerde hiçbir zevk almadan sadece zamanin hemen geçmesini isteyip , eve gitme isteği içinde kıvranan bir karakter...Buna sebebiyet veren şey ise bizim engeli olan insanlara karşı farklı bir bakış şeklimiz.Oysaki ne olursa olsun herkese aynı gözle baksak belki Melody ve Melody gibi engeli olan insanlar bu duyguları yaşamazlar.
    Size biraz Melody den bahsetmek istiyorum;

    •Küçüklüğünden beri fiziksel engeli olan ve konuşma yetisini kaybeden bir kız çocuğudur.Her gittiği doktorlar Melody'nin iyi olmadığını ve beyinen de sıkıntılı olduğunu söylerler , lakin annesi hep aksini iddia eder çünkü gerçekten Melody'de o ışığı, yeni yeni kıvılcımlar ile keşfetmeye başlamıştır...Melody'nin tek istediği konuşabilmek , herkes gibi yuruyebilmek; ama maalesef engeller bu durumuna izin vermiyor....
    Bu durumundan hep kendini suçlu tutan Melody , hem naif hem düşünceli hem de ince ruhlu bir kişiliğe sahiptir.
    Ve yeni bir kardeş haberi de gelince , bu onu çok ürkütmustur.Neden ?

    ••Çünkü ;
    Acaba o da mi benim gibi engeli olan bir çocuk olarak mi doğuracak ?

    Kardeşim de benim gibi olursa annem ve babam ikimize nasıl bakabilecekler?

    Benim bakımım ve kardeşimim bakımı onları zor duruma koyacakmıdır ?

    gibi düşüncelere kapılır.Ama kardeşi engeli olmayan biri olarak doğdugunda bu durum Melody için çok güzel bir haber olmuştur.
    Bu zorlu dönemlerde tabi babası çok destek çıkmıştır...Hem Melody'nin bakimi , ihtiyaçları hem de Penny ismini koyduğu yeni dogan bebeğin ihtiyaçlarıni karsilamakta elinden gelen desteği,yardimi vermiştir...
    Melody artık büyüyüp 11 yaşına gelince eğitimine diğer arkadaslari gibi artık okula götürülerek devam etmiştir.
    Lakin Melody'i sınıfına ilk girişinde, tabi her zamanki gibi insanların bakışları altında ezilmiş bir duygu sarar...
    Bu duygu onu gerçekten rahatsız ediyordur...Ama işte bunu nasıl anlayabilirsiniz ki siz insanlar...
    O meraklı bakışları bazen için durdurmak gerekir...
    Bir gün bir sürpriz beklemektedir Melody'i...Bir tekerlekli sandalye ama çok teknolojik , gelismis bir tekerlekli sandalye bulur. Bu Melody için önemlidir, çünkü istediği şeyi o sandalye sesli soyleyebilecek ve daha neler neler...Bu sandalyeye sahip olmak için gerekli olan bütün evraklar sonucu Melody'e ulaşmıştır.Asıl Melody için her şey yeni başlamıştır...
    Bir gün bir bilgi yarışma için öğrenciler seçilmek istenmiş , küçük bir eleme testi yapılmış ve sizce Melody bu testi başarıyla mi geçmiştir?...

    ~~Evet , evet hem de hepsine doğru cevap vererek ... Herkes şaşkınlık içinde bu test sonucuna inanamamis..
    Okuldan sonra annesi bu haberi duyunca gercekten çok mutlu olmuş ve ''biliyorum sen çok zeki birisin ve çok akıllısin, sana güveniyorum"demiş...
    Gerisini size bırakıyorum...:D
    Özellikle o bölümden kestim incelememi :D, merak sarsın biraz :))

    Açıkçası çok akıcı ve okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
    Aslında engel sizsiniz , onlar değil!!
    Evet evet sizsiniz !!
    O güzel meraklı bakışlarımıza bazen sahip çıkmak gerekiyor...
    Elimden geldiğince kitabın kusursuzlugunu dile getirmeyi çalıştım , bir baş ucu kitabı diyebilirim...*#

    Keyifli OKUMALAR :)) https://youtu.be/zKm8crQB9DY (Yardımcı olur diye inceleme de bıraktım.)
  • 144 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10 puan
    Sonunda Oz Büyücüsü' nü okumaya nail oldum.

    Daha önce Adam Fawer' in yine aynı kurgu üzerine kendine özgü geliştirmeler yaptığı, Empati ve Olasılıksız' ın tutkun okurlarının büyük kısmının pek anlayamadığı Oz eserini okumuştum. Bazen kitapları hangi sırayla okumam gerektiğini biliyorum ancak uygulama noktasında sıkıntılar yaşayabiliyorum.

    Bu arada Oz Büyücüsünün yedi kitaplık Oz serisinin ilk kitabı olduğunu da yeni öğrenmiş bulunmaktayım.

    Dorothy, Kansas' ta Em Teyzesi ve eniştesi ile yaşan küçük bir kızdır. Etrafında herşey ona gri görünmektedir. Köpeği Toto hariç. Yeni ailesinin yanına ilk taşındığı zamanlarda Em Teyze, Dorothy' nin neden bu kadar çok güldüğüne anlam verememiştir hatta. Oysa küçük kızı güldüren tatlı köpeği Toto' dur.

    Dikkat, yüksek spoiler bölgesi.

    Dorothy ailesi ile yaşadıkları çiftliklerinde sıradan bir gün geçirirken birden büyük bir kasırga kopar. Em teyze ve enişte sğınağa tam vaktinde yetişir ancak, Dorothy ve Toto sığınağa tam inecekken ev kendi etrafında dönmeye başlar. Döner döner döner ve uçar. Dorothy uyandığında kendini Oz Diyarında bulur. Yazarın ön sözde de bahsettiği gibi klasik masallardaki varlıklara pek benzemeyen varlıkların bulunduğu, bambaşka bir diyardır burası. Tabi burası Kansas gibi gri renkte de değildir. Ancak her ne kadar güzel olsa da Dorothy Kansas' a, evine dönmek ister ama ne o nasıl gidileceğini bilmektedir, ne de orada yaşayanlar Kansas' ı bilmektedir. Bunun üzerine Dorothy'e çok uzaklarda bulunan, büyük, bilge, sağı solu belli olmayan Oz Büyücüsüne gitmesi tavsiye edilir. Tabi Dorothy' de bu uzun yola çıkar.

    Yolculuk süresince yeni arkadaşlar edinir. İlk önce Korkuluk' a rastlar. O kurtarır e o da Dorothy ile Oz Büyücüsüne gitmek ister, çünkü bir beyne ihtiyacı olduğunu düşünür. Sonra palar içinde Teneke Adam ile karşılaşır. Onu yağlarlar ve o da ekibimize katılır. Çünkü o da Oz Büyücüsünden kalp isteyecektir. En son ihtişamlı, büyük ama bir o kadar da korkak aslan ile karşılaşırlar. Tabi aslan da bu kervana katılır. Çünkü cesarete ihtiyacı vardır.

    Az giderler, uz giderler hatta dere tepe düz giderler ve Zümrüt Şehre varırlar. Yani Oz Büyücüsü' ne. Onunla görüşmek isterler ve görüşürler de. Ama Oz Büyücüsü onlardan çok zor bir görev ister.

    İşte yazarın yeni tarz masalı bu şekilde maceralar sarmalı olarak ileriliyor. Ben gerçekten çok beğendim. Masalların sadece çocuklar için olduğuna inananlardan değilim. Masal bana göre bir halk edebi kültürürünün en temel parçalarındandır. Hatta burada kendi masalcılık geleneğimiz adına üzüldüm de. Sonuçta Sindirella, Pamuk Prenses, Kurabiye Adam gibi ünlü klasikleri biliriz, bilmeliyiz de bundan bir sakınca yok ancak kendi masallarımıza da sahip çıkıp, bunları geliştirmeliyiz. Yeni tarzlar oluşturmalı, var olanları da sahiplenmeliyiz. Bugüne kadar rastladığım en profesyönel örneği Ahmet Ümit' in Masal Masal İçinde diyebilirim. Belki dahası da vardır ancak yığınlar için yeterince içselleştirilmiş değil.

    Özetle kitabı gerçekten beğendim. Okumanızı tavsiye ederim. İlki 1939 yılında olmak üzere bir çok film uyarlaması da mevcut hatta bunların arasında 1971 yapımı 'Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde' bulunuyor.

    İzle ya da oku, karar sizin efendim. Keyifli okumalar.

    * Hatasız kul olmaz, varsa özelden yazarsanız çok memnun olurum. Esenlikle.
  • 88 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10 puan
    İthaki bilimkurgu klasikleri okumalarına devam ediyoruz. Elimde bu kez kısa ama beni çok etkileyen bir kitap vardı. Ve "Houston duy bizi!" diyerek okudum bu cesur kitabı.
    Öncelikle James Tiptree, Jr hakkında konuşmak istiyorum biraz. Robert Silverberg tarafından yazılan önsöz okuması sayesinde, yazarın aslında Alice B. Sheldon adlı bir kadın olduğunu öğreneceksiniz. Ben "Uzaktan Kumandalı Kız" okurken bu detayı araştırmış ve çok şaşırmıştım. Bu kez de önsözden, kimliğini gizlemekteki inatçılığı ve ısrarı beni şaşırtan durumlar arasına girdi. "Benim lanet sırrım, onların bilmediği bir şey, Büyük Birader halt etmiş yanında..." ve daha fazlasını söylüyor hayatı hakkında.
    "The Women Men Don't See" (Erkeklerin Görmediği Kadınlar) adında bir öyküsü de mevcutmuş, araştıracağım.
    Yine bu eserleri içinde en önemlisi ve bir feminist ütopya olan Houston, Houston Duyuyor Musun? 'da çok farklı bir dünya ve uzay ele almış yazar.

    Şimdi de konudan bahsedelim.
    İnsanlık tarihinin, güneşe gerçekleşen ilk seferinde, Birleşik Devletler Uzay Gemisi Güneşkuşu 3 erkek mürettebat ile uzaydadır. Binbaşı Norman Davis, Dr. Orren Lorimer ve Yüzbaşı Bernhard Geirr adlı kahramanlarımız uzaydaki rotasında kimliği belirlenemeyen bir uzay aracı ile iletişime geçerler. Asıl amaçları Houston Uzay Merkezi ile resmi iletişimken karşılarına çıkan bir kadın sesi onları hayli şaşırtır. Escondita adlı uzay gemisinden Lorna Bethune sesiyle karşılaşan Güneşkuşu mürettebatı, Dünya'ya dönmeye çalışırken çok ilginç bir bilgi öğrenir. Aslında Güneşkuşu'nun yüzyıllar önce uzayda kaybolduğunu ve güneşin arkasından bir daha çıkmadığını duyarlar karşılarındaki sesten.

    İşte her şey o zaman başlar.
    Ekim ayında olduğunu düşünen mürettebat yine aynı sesten Mart'ın 15inde olduklarını duyarlar. Dave ve ekibi kandırılıyor mudur yoksa duydukları şeyler doğru mudur? Zamanda birkaç yüzyıllık sıçrama mümkün müdür? Zaman boyutu ve uzayda kayboluşun yanında geride kalan hayatları da yok olmuşsa bu 3 kişi ne yapacaktır? Çok sevdikleri ailelerine ne olmuştur?  Eğer söylenenler doğruysa Dünya'da bu süreçte neler değişmiştir, peki onlar bu değişimlere uyum sağlayabilecekler midir? 

    Çok severek okuduğum kısa bir serüven oldu Houston, Houston Duyuyor Musun? Güneşkuşu'nun sesini duyurmaya çalışmasını, ekibin kaldığı ikilemin dehşetini hissettim okurken. Bir tarafta erkeklerden diğer tarafta da kadınlardan oluşan mürettebatın çok iyi düşünüldüğünü de söylemem gerek. Heyecanla neler olacağını merak ederken buldum kendimi. Houston Güneşkuşu'nu duysun istedim. Kadınlar ile erkeklerin konuşmalarını, umutlarını, korkularını onlarla birlikte yaşadım.
    Sanırım son zamanlarda seçtiğim en güzel bilimkurgu klasiklerinden birini okumuş bulunuyorum. Güneşkuşu ve ekibi ile tanışmaya, kadınlardan oluşan muhteşem bir mürettebatla karşılaşıp buzdağının görünmeyen kısmını okumaya hepinizi davet ediyorum.
  • 168 syf.
    ·2 günde·9/10 puan
    "Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?"

    Okuduğum her kitabına hayran kalıyorum ve buna bir yenisini daha ekledim. 3 kısım ve 16 öyküden oluşan bir kitap Değirmen. Bir çok altını çizeceğiniz cümleler mevcut. Keyifli okumalar
  • 616 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10 puan
    Selamlar!
    King sevenler, okuyanlar, okumayanlar, belki de ilk kez okuyacaklar! Şahane bir King kitabı yorumum var bugün.
    Enstitü, benim uzun süredir keyif alamadığım King okumalarına ilaç gibi geldi. Yaklaşık 3 gün süren okumam boyunca nerdeyse hiç sıkılmadığımı farkettim. Tüm detaylar hayalimde canlandı, karakterler sanki vücut buldu.
    Gelelim konuya;
    Kitap aslında iki ana karakter ve yan karakterlerden ibaretti. Ana karakterlerin buluşmasını ve olay örgüsünün toparlanıp onları birleştirmesini sayfalarca bekledim.
    İlk karakterimizi okuyarak başlıyoruz kitaba. Tim Jamieson ve yaşadığı yolculuğun sıradışı bir hâl almasıyla karşılaşıyoruz. DuPray'e yolu düşen ve gece bekçisi olarak orada yaşamaya başlayan Tim ile tanışıyor ve onu bir süre unutuyoruz. Ve karşımıza Luke Ellis çıkıyor sonra. Minneapolis'te sakin bir yaşam süren Luke, yaşıtlarından farklıdır. Onun farklılığı hem üstün zekâsı hem de telekinezi yeteneğidir. Bir gece evine giren kişilerce kaçırılır, penceresi olmayan ama kendininkine benzeyen bir odada gözlerini açar. Ve işte her şey o zaman başlar.
    Luke odadan çıkar, kapıyı açar ve karşısında bir koridor ile çocuklar bulur.
    Enstitü ile bu şekilde karşılaşırız. Luke olanlardan habersiz Enstitü'de neler yaşandığını anlamaya çalışır. Kendisi gibi arkadaşlar edinir. Ona ve arkadaşlarına deneyler yapılır, iğneler vurulur, acılar yaşatılır. Ama bir gün ansızın her şey değişir ve belki de birlikten kuvvet doğacaktır.
    Sanki filmdi ve ben de ön sıradan izleyiciydim. Gerilim ya da korku olarak değil, Enstitü'de çocukların neler yaşadığını hissetmek ve onların gözünden o kirli dünyayı tanımak için okuyun. Tavsiyemdir...
  • 352 syf.
    ·4 günde·8/10 puan
    Dizisini hiç izlemedim fakat sosyal medya da yayınlanan, linçlenen sahnelerin hiç biri kitapta yer almıyor.
    Kitap çok sürükleyici her an Nalan ne yaptı, şimdi neler yapıyor diye düşünmeye başladım. Hatta Google'da fotoğrafı var mı diye aramaya başladım (çünkü Nalan'ı çok merak ediyorum).
    Insan ister istemez etkileniyor, belki Nalan'ın hikayesi yayınlanmış, bilinenen bir hikaye haline gelmiş ama bu durumda sayısız insan var. Ve bizim bu insanları kınamak, yargılamak gibi bi haddimizin olmadığını herkesin öğrenmesi gerekiyor!!
    Okumayı tavsiye ederim. İyi Okumalar.