Yağmur., Sıfır Noktasındaki Kadın'ı inceledi.
 3 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde

Neval El Seddavi idam mahkûmu Firdevs'in hayatı ile çıkıyor karşımıza. Hayatına da hayat denirse tabii. Acılarla dolu bir yaşam öyküsü diyelim biz.



Kitabın ilk bölümünde yazarın Firdevs ile nasıl tanıştığı aktarılıyor. Çeşitli suçlardan tutuklu ya da hüküm giymiş bir grup kadın mahkûmun kişilik yapısı üzerine bir araştırma yürütmesi gereken Seddavi, Kanatır Cezaevi'ne giderek adam öldürme suçundan idam cezasına çarptırılmış Firdevs ile görüşmeye çalışıyor. Başta görüşmeyi reddeden Firdevs sonradan razı geliyor ve başlıyor hayatını anlatmaya.



Firdevs'in çilesi ailede köle olarak kullanılmasıyla ve sünnet olmasıyla başlıyor. (Evet, sünnet. Kadınların cinsel duygularını engellemek amaçlı yapılan ve daha çok Afrika'da yaygın olan bir... Bir? Bir ne? Hah. Saçmalık.) Daha sonra, amcasından, kendisinden kırk yaş büyük kocasına; yolda karşılaştığı tüm erkeklerden, iş yerinde aşık olduğu adama kadar hayatındaki her erkek sahip olmak istiyor ve aşağılıyor yetmezmiş gibi bir de dövüyor Firdevs'i. Hep başkalarına muhtaç, zorla sahip olunan, eline verilen bir kuruşun bile "Bana verilen ilk kuruştu bu; bütünüyle benim olan, avcuma koyup, parmaklarımla tutup sıkabildiğim ilk kuruştu. Ne babamın ne annemindi, benimdi; istediğimi yapabileceğim, ister tatlı, ister keçiboynuzu, ister macun olsun ne istersem alabileceğim, canım ne isterse yiyebilmemi sağlayacak, benim olan bir kuruş." (sf. 70) böyle dedirtecek şekilde hissettirdiği, mutluluğun ne olduğunu hiç öğrenemeyen ve hep korkan bir kızdı o.



Kitabı okurken ve okuduktan sonra ellerim titriyordu. Çünkü bu bir kitap da olsa, gerçekte yaşanmış ve hâlâ yaşanan olaylar silsilesi. Değil kitap olarak; Firdevs olarak bile bakmadım yaşayana. Belki o evet, üst seviyede yaşamış -ne yazık ki- ama şu an var olan her kadın en az bir kere taciz edilmiştir fiziksel olarak, sözle veya bakışla. Bunlar taciz. Bir de tecavüzler var. Olmaz mı hiç? Zorla sahip olunup öldürülen veya yaşayan ceset haline getirilen, tecavüze uğradı bekareti gitti diye ailesi tarafından reddedilen, yaşadıkları onun utanmasını gerektiren bir şeymiş gibi hiç kimseye anlatamayıp kendi kendini kahreden, polise gitmeye utanan, kendi canına kıyan... Of.



Önceden hep cehalete bağlardım. Hak görüyorlar ya hani o insan demeye utandığım mahlûkatlar. Arzularını kontrol altına alamayan pislikler. Sonradan çok daha kötü şeyler gördüm ama: kitaplar. Hayır, bu sitede çoğunluğun okuduğu kitaplardan bahsetmiyorum. Biz onları genel olarak "Wattpad kitapları" diye biliyoruz. Hani, tecavüzcüsüne aşık edilen kızların olduğu, erkek tarafından hor görülüp aşağılanmanın sevgi olarak adlandırıldığı, "benim olsun (bu ibare de ayrı itici) da ne yaparsa yapsın, nasıl davranırsa davransın" algısının yaratıldığı ve kesinlikle ama kesinlikle kızların erkeklerden daha aşağı varlıklar olarak gösterildiği kitaplar. Hah işte, ben bunlardan bahsediyorum. Asıl ironik olan da bunları yazan çoğu yazarın(!) 18-25 yaş arasındaki genç kızlar oluşu...



Uzatmayacağım çünkü yazım inceleme sınırlarından çıkabilir ama içimi dökmüş oldum, iyi oldu. Değinmek istediğim son bir nokta var: kitabın kapağı ne kadar itici veya korkutucu görünürse görünsün, okumalısınız bence. Benim almamı sağlayan Üsküdar kitap fuarındaki bir stantta bulunan kadındı, bu kadar erken okumamı sağlayan da kübra'nın şu incelemesi oldu: #27454888. Vesile olduğun için teşekkür ederim. ^-^



"Şimdi onları bekliyorum. Kısa bir süre sonra beni almaya gelecekler. Yarın sabah artık burada olmayacağım. Kimsenin bilmediği bir yerde olacağım. İster kral olsun, ister prens, isterse hükümdar olsun dünyada kimsenin bilmediği o yere, o bilinmeyen hedefe yapacağım yolculuk bana gurur veriyor." (sf. 104)

Özgür Ozan, Puslu Kıtalar Atlası'ı inceledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

İhsan Aktay Anar'in en iyi kitabi olarak anilan, Puslu Kıtalar Atlasi akıcı bir kitap olmasının yaninda, karekterlerinin zenginliği acısından da harika bir kitap. Her bir karakteri okuyorken; kitaptaki ana karekter bu mu acaba diyeceksiniz :) Kitaptaki zengin karakterlerle beraber, yazar şark hikayeleri ile birlikte kitabini optimum seviyeye cikarmis. Kitabin konusu ve kitap ısminin uyumu da harika.

Olumsuz eleştiri kisminda ise benim hoşuma gitmeyen kısım rendekar olarak adi geçen descartes'in felsefesinin iyi anlatılmamış olmasi. Bu nokta rahatsizlik vermiyor çünkü bu bir roman. Roman olarak değerlendirildiğinde herkesin okumaktan çok hoşlanacağı bir kitap. İncelememi descartesin meshur sözüyle bitiriyorum. DÜŞÜNÜYORUM O HALDE VARİM :)

Boyutlar Arası ve Zamanın Öğütemediği Roman: Don Kişot

Anahtar Kelimeler: Cervantes, Don Kişot, Roman, Üst Kurmaca, Ampirik Okur, Örnek Okur, Şövalye Macerası, Nasihatname, Siyasetname, Hayal ve Gerçek, Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, Gustave Falubert, Madam Bovary, Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın, Murat Bardakçı.


Dünyanın ilk modern romanı olan Don Kişot, on yedinci yüzyılın başında İspanyol yazar Cervantes tarafından yazılan ve Don Kişot ile Sanço Panza isimli iki hayalperestin şövalyelik maceralarını anlatan bir romandır. Roman yalnızca basit bir macera romanından fazlasını sunar okuyucusuna. Devlet yönetiminden insan ilişkilerine kadar pek çok konuda hikmet barındırır.

Cervantes, Osmanlı’ya karşı yapılan deniz savaşlarında yer almış ve İnebahtı’da esir düşmüş bir yazardır. Cervantes, hem dokuz yıl Osmanlı topraklarında geçen esirliği hem de İspanya’nın Müslüman bölgesi Endülüs’ten dolayı İslam medeniyetini yakından tanıyan bir yazardır. Bu tanıyış, yazarın Don Kişot’una İslami mesajlar olarak yansır. Romanda İslam dinine ait pek çok inancın yanında Osmanlı’nın askeri yapısına ve Doğu toplumlarının kullandığı deyiş ve atasözlerine de rastlanır.

Cervantes’in mensup olduğu Orta Çağ yazarın oto-sansür uygulamasına yol açar. Orta Çağ’ın kilise egemenliğinde olması Cervantes’in İslami yanını ayan beyan kullanmasına engeldi. Bu engel Cervantes’in yazınına üst kurmaca olarak yansır. Eserindeki İslami mesajları örtmek ve yargılanmaktan sıyrılmak için Cervantes, eserini Seyyit Hamit bin Engeli isimli Müslüman bir Mağribi’nin el yazmalarından oluşturduğunu açıklayarak bastırır. Cervantes, bunu o dönemin baskısından kurtulmak için yapmış olsa da bugünün edebiyat literatüründe bu “el yazmalarından oluşma” durumu bir üst kurmacadır.

Umberto Eco, Anlatı Ormanında Altı Gezinti isimli kitabında okur profilini ikiye ayırır: Ampirik okur ve örnek okur. Ampirik okur, okuduğu eserle özdeşleşen ve gerçek dünyayı kurmaca dünyada arayan ya da kurmaca dünyayı gerçek dünyaya uyarlamaya çalışan okurdur. Örnek okur ise yazarın arzuladığı gibi metinlerin altını deşeleyip anlama ulaşmaya çalışan, gerektiğinde birden fazla okuma yapan, metne göre şekil alan ve okuduğunun bir kurmaca olduğunun bilincinde olan okurdur. Gündelik ifadeyle ampirik okur naif okur, örnek okur ise nitelikli okurdur.

Geçmiş çağların toplumu genel anlamda bir ampirik okur yığınıdır. Öyle ki, pek çok sanatçı, ortaya koyduğu eserden dolayı yargılanır. Örneğin Gustave Flaubert, Madam Bovary gibi ahlaksız bir kadını cezalandırmak isteyen ve bu kadını her yerde arayan Fransız toplumunda yargılanmış en sonunda da Madam Bovary’yi tanımadığını söyleyerek yakayı sıyırmıştır. Bir başka örnek de Türkiye’den. Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ı için Murat Bardakçı’nın kaleme aldığı “Çüş Orhan Pamuk Çüş” isimli yazı da Bardakçı’nın ampirik bir bakışla gerçek ve kurmacanın ayrımını yapamamasının ürünüdür. Ampirik bakışın ihmal ettiği şey kurmacanın salahiyeti için yapılan her şeyin mubah olduğudur.

Don Kişot’un münzevi ve mütevazı bir hayat süren zengin baş karakteri Senyor Alonso, okuduğu şövalye maceralarının içinde yaşayan, kitaplardaki erdemli karakterleri gerçek hayatta arayan ve mazlumlara yardım etmek için bu karakterlerden biri, bir şövalye olmaya karar veren ampirik bir okurdur. Kitapların Senyor Alonso’yu buna sürüklemesi çevresindekiler tarafından şiddetle karşılanır ve “edebiyat” ile “kitap” tartışmaya açılır. Bu tartışma roman boyunca sürer. Senyor Alonso’nun çevresindekiler onun okuduğu bütün kitapları yaksalar da düşünmedikleri şey fikirlerin ölmezliğidir. Senyor Alonso da bütün maceralarında kafasındaki bu fikirleri kullanır.

Macera romanlarının düşselliği ile yola düşen Alonso, adını Mançalı Şövalye Don Kişot olarak değiştirdikten sonra sıska atı ve eşekli şişman seyisi Sanço Panza ile İspanya’yı dolaşarak kendine macera arar. Kısacası Don Kişot, hayalperest bir şövalye bozuntusu olarak yola çıkar. Gördüğü her şeyi kendi düş gücüyle yorumlayan Don Kişot’un o meşhur yel değirmenlerine saldırması hem ampirik okurluğunun hem de ölçüsüz düş gücünün sonucudur. Don Kişot, karşılaştığı bütün olumlu ve olumsuz olayları da düş gücünün kılıfına uydurur. Bu uyduruşun mantıktan uzaklığı onun ve seyisinin çevresindekiler tarafından “su katılmamış deliler” olarak tanımlanmasına yol açar doğal olarak.

Cervantes’in iki karakteri de idealize etmekte son derece başarılı olduğunu söylemek mümkündür. Sanço Panza'nın şişman, pisboğaz ve boşboğaz olarak donatılması onun efendisi için ne kadar uygun bir seyis olduğunu gösterir. Öyle ki Sanço Panza, vefa ve çıkar arasında gidip gelen ancak en sonunda dramatik kurgunun gereği olarak vefayı seçen sadık bir seyistir. Öte yandan Sanço Panza’nın Beleşonya’nın adaletli valisi olduğu dönemdeki akıllı başlı tavırları da önemlidir. İfade biraz daha ileri götürülürse Sanço Panza’nın bölünmüş bir kişilik olduğu söylenebilir: Vali Sanço Panza ve Seyis Sanço Panza. Zaten Sanço Panza’nın ormanda kendini kırbaçladığı sahnede bu bölünmüşlük açık ve net olarak ortaya çıkar.

Hem Don Kişot hem de Sanço Panza, gerçeklik ile hayalperestlik, akıllılık ve delilik, saflık ve kurnazlık arasında gidip gelirler. Onların bu tavrı kendileriyle alay edenleri bile şüpheye düşürür. Çevresindekiler, bu iki “deli”nin kendileriyle alay edip etmediğine emin olamazlar. Roman boyunca bu iki uç nokta arasında gidiş gelişler devam eder. Romanın sonunda bile Cervantes, bu iki karakteri de tam bir uca yerleştirmez. Metnin sonuna geldiğinde okur, Don Kişot ve Sanço Panza’nın akıllı mı deli mi olduklarına karar veremez.

Macera Don Kişot’un düzmece ve buruk yenilgisiyle sonuçlanır. Düzmecenin farkında olmayan ve hayali elinden alınan Don Kişot üzüntüsünden ölümün pençesine düşer. Cervantes burada hayal ve gerçeğin dengesinin iyi kurulması gerektiği mesajını verir. Delilik derecesindeki aşırı hayal başa olmadık işler açarken hayalsizlikle yaşanan yavan bir hayat da yaşanmaya değer değildir.

Romanı üç ana bölüme ayırmak mümkündür. İlk bölüm Sanço Panza’nın Beleşonya valisi oluşuna kadarki bölümdür ve bu bölüm genel anlamda bir macera romanıdır. İkinci bölüm Sanço Panza’nın valilik dönemidir ve bu bölüm devlet yönetimiyle ilgili önemli nasihatlerin verildiği bir siyasetname niteliğindedir. Roman valiliğin bitişiyle başlayan üçüncü bölümde yeniden macera romanına döner. Özellikle ikinci ana bölümde dinden devlet yönetimine, insan ilişkisinden bilgeliğe kadar önemli mesajlar verir. Cervantes, aksiyon ve felsefi söylemi Don Kişot’ta başarıyla harmanlar. Dilini anlaşılır kılan Cervantes romanında güldürü ögesini de ihmal etmez.

Don Kişot’un dikkate değer yanlarından biri Orta Çağ’ın sınıflara ayrılmış toplumlarının sosyolojik yapısını analiz fırsatı vermesidir. Feodalitenin hüküm sürdüğü İspanya’da toplum soylular ve sıradanlar olarak ikiye ayrılır. Bu ayrılışın Don Kişot açısından önemi, bu sınıfsal farkın Senyor Alonso’nun bilincine yansımasıdır. Öyle ki Senyor Alonso, Don Kişot olduktan sonra, sanki aradığı erdemli kurtarıcı Robin Hood gibi halk içinden çıkamazmış gibi bir “soyluluk” türküsü tutturur. Ona göre şövalye soyludur, halk da soyluların yardımına muhtaç mazlumdur. Öte yandan Don Kişot’un kürek mahkumlarıyla kurduğu diyaloglarda İspanya Krallığı’na yöneltilen ciddi eleştiriler var. Bugünün okuru olarak bu bölümleri alıntılayıp alıntılamamak konusunda tereddüt yaşadığımı belirtmem gerekiyor. Bugünden dahi bakıldığında Cervantes’in eseri Seyyit Hamit bin Engeli’den aldığını söylemekle döneminde ne kadar akıllıca bir yöntem seçtiği bir kere daha görülüyor.

Özetle Don Kişot, çağının çok ilerisinde bir teknikle yazılmış bir romandır. Romanda yukarıda sıralandığı gibi pek çok mesaj verilir. Bu teknik ve içerik unsurlarının yanında hem dünyanın ilki olması hem de Cervantes’in ustalığı Don Kişot’un bir klasik olarak yirmi birinci yüzyılda neden hâlâ okunduğunu açıklar. Öyle görünüyor ki Don Kişot, daha kaç yüzyıl boyunca okunmaya devam edecek…

Safderun, Dokuza Kadar On'u inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 8/10 puan

Zarif şairlerimizden biridir Özdemir asaf, insanın yüreğine dokunur. Bizden, içimizden biridir sanki. Aşkı, sevgiyi en güzel sekilde işler şiirlerinde..

Peki ne yapmak istedi Özdemir Asaf?
"Bütün dünyayı Kucaklamak istedim; Kollarım yetişmedi."
Derken insanlara olan sevgisini anlatır..

Aşkını da şöyle anlatır dizelerinde;

Yüreğimdeki aklımda
Hep aklımda, hep aklımda..
Akıl kesildi yüreğim,
Yürek kesildi aklım da.

*
Kim o, deme boşuna..
Benim, ben.
Öyle bir ben ki gelen kapına;
Başdan - başa sen.

*
Aşka gönül ile düşersen yanarsın.
Zekâ ile düşersen kavrulursun.
Akıl ile düşersen çıldırırsın.
Duygu ile düşersen gülünç olursun.

Kitabı çok çok beğendim okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.. selam ve sevgi ile..

o zaman okumam zorunlu tutulduğu için okumamak için kırk takla atmıştım. Ama zaman geçtikçe ne kadar güzel olduğunu anladım. göz dolduracak bir başarı hikayesi. Mutlaka kütüphanenizde bulunmalı

Gülsüm Diner, Illuminations'u inceledi.
 4 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Söylenecek çok şey var ama söyleyeceklerimi karşılayacak kelimeleri bulamadım henüz...

Arthur Rimbaud şair olarak doğmuş, bir zavallı olarak ölmüştür.

Şiir yazmaya 17 yaşında başlar 21 yaşında yazmayı bırakır. 1854 yılında Fransa'da doğmuştur. Evden sık sık kaçıp uzaklara gitmesiyle, kendinden yaşça büyük 'şair bozuntularıyla' girdiği kavgalar, ailesi ile arasında yaşanan olaylar ve tabii ondan 10 yaş büyük ve evli olan Paul Verlaine ile yaşadığı tutkulu ve hırçın aşk ile tanınır. 1869'da Jugurtha adlı latince şiir ödülünü kazanmıştır. O dönemlerde yazdığı bir mektubunda şiir ve şairler hakkında şöyle der; ''Eski yunan şiirinden bu yana, iki bin yıldır, şairlerin yazdıkları uyaklı yazıdan, sözcük oyunlarından öteye gidemedi. Gerçek şair, ateşi çalmasını bilendir.'' Paris’in en önemli şairlerinin katıldığı toplantılarda, “Yazdıklarınız bir boka benzemiyor, küçük ve aptal bir kızın mızmızlanması gibi.” diyerek ortalığı ayağa kaldırıyor ve Paul Verlaine ve Baudelaire dışındaki herkesi yok sayıyordu.

"Size bir adres veremiyorum çünkü yakında hangi yollardan, niçin ve nasıl, nereye sürükleneceğimi bilemiyorum." -Arthur Rimbaud.

Şiiri bıraktıktan sonra, 1878 yılına kadar Avrupa'nın neredeyse her yerinde bulunmuştur silah satışı yaptı, tüfek ve fişek alım-satımı yaptı, insan ticaretine girdi ve sonunda Afrika'da sağ bacağında büyük bir şişlik oluştuğu için varis nedeniyle Fransa'ya geri döndü. Fransa'ya döndükten sonra kız kardeşi ile tekrar Marsilya'ya gitti, önce sağ ayağını sonra da hayatını kaybetti. Hayatının son döneminde islam diniyle kaynaştığı iddia edilmektedir ve Rimbaud'nun babası Frédéric Rimbaud'nun Kuran-ı Kerimi fransızcaya çevirdiği de iddia edilmektedir. Rimbaud yaşamı boyunca birçok olay yaşamıştır hatta bir ara hapse düşer ve çeşitli mektuplaşmalardan sonra serbest bırakılır. Hapishanede bitlendiği için ablasının yanına gider ve abla Caroline ve kız kardeşi Gindre banyoda bitlerini ayıklarlar. "Bit Kıran Kızlar" şiirini bu dönemde yazdığını iddia edenler de vardır.

''pencerenin önüne oturturlar çocuğu
mavi gök maviliğin arıttığı çiçekler..
ağır gür saçlarında çiylerle tüten buğu,
ve o narin parmaklar, korkunç büyülü eller.''

Fransa'da bulunan Hôpital de la Conception üzerindeki bir levhada şöyle yazar;
''Jean Nicholas Arthur Rimbaud, yeryüzü serüveninin son bölümünü 10 kasım 1891'de burada tamamladı."

''On iki yaşımda beni kapadıkları bir tavanarasında dünyayı tanıdım; kafamda canlandırdım insanlık güldürüsünü. Tarihi belledim bir şarap mahzeninde. Bir kuzey kentinin gece şenliklerinde eski ressamların bütün kadınlarıyla karşılaştım. Bana eski çağ bilimlerini öğrettiler bir izbe ara sokağında Paris’in. Baştan başa doğunun kuşattığı eşsiz bir konutta koskoca yapıtımı tamamladım; yüce yalnızlığımı geçirdim orada. Mayaladım kanımı. Ödevim bağışlandı. Artık bunu düşünmemeli bile. Ötedünyalığım ben gerçekten; göreceğim bir iş yok burada.''

Tuco Herrera, İnsan Neyle Yaşar'ı inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 2/10 puan

RED ARMY VS ARMY OF UNEMPLOYMENT!!!

Herkeşe selam Canikolar!! İşte bir etkinlikle daha arz- ı endam ediyoruz ..Normalde okunacak epey kitabım olmasına ve bu ay için yaptığım planlarda hiç rus edebiyatı olmamasına rağmen Ebru Ince ısrarla "SAVAŞICAZ" diyip gaz verince tamam dedim =)) Etkinliği düzenleyen inci arkadaşımız da gayet açık fikirli ve sevdiğim bir arkadaşım .. Bu iki ismin yüzü suyu hürmetine "bindik imamın kayığınaaaa" .. Niçin imamın kayığı diyorum açıklıcam az sonra ..Bu incelemeyi aslında bir anlık cinnetle yapayım desem de sonrasında vazgeçmiş idim .. Ta ki az önce elime geçen 92 evet yanlış okumadınız yazıyla DOKSAN İKİ LİRALIK su faturasını görene kadar .. Evde tek başına kalan ve günün 14 saati işyerinde ikamet eden bana reva gördükleri faturadaki miktardı bu .. Dile kolay.. Portakal bahçelerini geç , Konya ovasına pirinç eksem musluğu açıp 3 aylığına Honolulu ' ya gitsem, dönüşte kendimi kara deliklere ışınlasam dahi bu rakama yine ulaşamazdım .. Bu fatura sayesinde kendi kendime sordum : "İnsan Neyle Yaşar diye!! Bu kabaran öfke tekrar tetikledi beni bu incelemeyi yazmam için.. Madem SAVAŞ istediniz, alın size SAVAŞ !!! Sen yeter ki iste , aklına getir ..Ben kapına getiririm söz konusu muhabbet "bu" olunca ..

Hiç uzatmadan hemen bodoz konuya giriyorum ! Eski bir topçu subayına da kendisine yaraşır bir şekilde cevap verelim tankla, topla, tüfekle .. Arkadaşım beni takip ediyorsan , yazdıklarımı da okuduysan neyin ne olduğunu üç aşşağı beş yukarı zaten biliyorsun .. Bilmeyenler için tekrar edeyim : Repeat after me !! Daha kitabına yaptığım inceleme de belirttiğim gibi ( #16611051 ) dünya sevgi saygı çerçevesinde dönüyor goygoylarına benim karnım tok .. Bu bir yalan ...Keşke öyle olsaydı ama değil !! Dünya Güneş'in etrafında dönüyor.. Kesin olan bu ..Ha ama bu şu demekte değil !! Sen kır dök hiç sonrasını hesap etmeden sonra sevgi dilen .. Sevgi ,saygı ve hoşgörüyü HAKEDENE ve HAK ETTİĞİ KADAR göster .. İyiliği de kötülüğü de KENDİNDEN bil .. Bambaşka faktörlerden ya da yukardakilerden değil ...Ben bu kitabı İş Bankasından aldım okudum.. Altı adet kısa hikayeden oluşan eserde genele hakim olan hava şu diyaloglarda gizli ..
Kafam yarıldı?
Niye ?
Şeytan taş attı?
Ama niye ?
Tanrı böyle istedi !!

Bu mudur yani Tolstoy ?!

Dediler ki sonradan çocuklar için yazdı .. Peki madem..Öyle olsun! Bu eserin çocuklar için yazıldığını belirten hiç ama hiçbir ek not görmedim ben..Sitede islama olan yatkınlığı için bu adama bu kadar methiyeler düzen ve müslüman olduğuna adım gibi emin olduğum bunca insan (ki şu an 8.902 kişi) var .. Bir kişi de çıkıp şunu demiyor : yahu arkadaş bana kötülük yapan adama ben niçin diğer yanağımı döneyim ? Ve bu incelemeleri yapan insanlar müslümanlar ?!!? İnanılır gibi değil! İslam dininde benim bildiğim kadarıyla zulme ve zulum edene her zaman başkaldırı vardır..İsteyen açsın okusun Hüseyin ile Muaviye ' nin savaşını .. Bir ordunun üstüne 60 kişiyle giden bu insanları HİÇ Mİ okumadınız ? Kitapta bir feodal beyin taşeronu kahya köylüye kök söktürüyor.. Köylü toplanıyor ..Kimi diyor karşılık verelim , kimi diyor allahından bulsun .. Sonuçta hepsi korkuyor ve içlerinden biri mum yakıp saban sürüyor , sabanın üstüne de mumu koyuyor..Sonra mum ters dönüyor falan ertesi gün bir bakıyorlar zındık ölmüş =)) Yani şurdaki hurafe gazına bir bakar mısınız ? Hiç mi rahatsız olmuyorsunuz şunları okurken ? Sevgiymiş !?! PEEEEH!! Gökten düşen melek hikayesi zaten beynimin içinde piknik tüpü patlatıp geçti .. Ona hiç girmiyorum .. Said Nursi risaleleri okudum.. Fesli Tarihçi Kadir Mısıroğlu okudum ..Mustafa Armağan falan dahi okudum .. Ömrümde hiçbir kitabı okurken bu denli sıkıldığımı , yeter bitsin artık dediğimi hatırlamıyorum .. Bunun bir klasik olduğunu iddaa ediyorsanız cevabım yukarda ..Yok çocuklar için yazılmış diyorsanız , çocuklarınıza biat etmeyi değil HAKLARINI ARAMASINI öğretin!!!

Bir adam gözünüzün önüne getirin .Bitmez tükenmez sandığı altınları var..Bu altınları har vurup harman savuruyor..Durmadan ceplerini boşaltıyor , iki dolu avucundaki altınları o yana bu yana serpip, atıp duruyor...Ama bu altınlar yalnız kendisi için , kendinde kaldıkça altın..Bunlar öyle büyülü altınlar ki , sahibinin eliyle savruldumu hiçbir işe yaramayan toz olup savrulup gidiyorlar .. İşte bu kitap burda sözünü ettiğim altınlar .. Tolstoy ' un kendisi ise bu manada tam bir dram .. KİMSE BAKMAZKEN GÖRÜNMEZ OLAN ŞEYH falan diyebiliriz ona .. Bizim işyerinde bilmem kaç tane fatiha , üstüne 800 bakara , yatmadan önce 200 kulfu oku yat rüyanda peygamber Muhammed' i göreceksin diyen Muharrem abiden bir farkı yok benim gözümde onun..

Bu incelemenin fix dejenere olmuş soru başlığını ben de sorayım .. Öyle yaa benim başım kel mi?!?!? İnsan ne ile yaşar ? İnsan AKLIYLA yaşar .. Aklı olmayanın fikri , fikri olmayanın zikri olmaz .. Aklı olmayan , araştırmayan , biat eden , körü körüne inanan , sorgulamayan insanın içinde zaten sevgi olmaz..

İşbu 50. incelemeyi burada noktalamadan önce soruyoruz ..Peki Tuco Herrara ne ile yaşar ? İŞSİZLİK ! İŞSİZLİK ! İŞSİZLİK!!!!

Şanlı İşsizlik Orduları Mareşali , CEHENNEM Ordularının yenilmez baş kumandanı ve silah arkadaşları zafer geçidiyle selamlıyor sizleri ..

Marşımız !!! : https://www.youtube.com/watch?v=7TKrIFVP-Qs
(WALLA KORKUNÇLU MÜZİK DEĞİL!! )

İşte geliyorlaaaaaaaaar !!! Cehennemin kapıları açıldı ve salındı yeryüzüne tüm kötülükler!!!

En önde SİNYALCİLER !! Halk arasındaki tabiriyle "abi bi milyon versene" diyen piyade ve lojistik sınıfı askerlerimiz !!! Sakladığın , vermek istemediğin parayı vücudunun röntgenini çekmek sureti ile belirleyen yılmaz işsizlik neferleri .. Ordumuzun bel kemiği ve olmazsa olmazları ...
Hemen ardından AÇLAR geliyor!!! Yediğin patates kızartmasının son tanesini , içtiğin sigaranın son fırtını , son lokma için sakladığın kolanın son yudumunu gözünü dahi kırpmadan yokeden bu elit askerler , dişinizin kovuğunda kalmış minik kıyma partiküllerinin kokusunu dahi tam 5 km öteden alabilecek donanıma ve öz güvene sahip !!
Onları TEKELCİLER takip ediyor !!! Bu korkusuz yiğitler akşam 10 dan sonra konan yasağı delip evlerinize "mutluluk" ulaştırıyorlar ŞİŞE ŞİŞE !!! Tankımızın , topumuzun , tüfeğimizin hammaddesi ,mühimmatımızın asıl kaynağı , ordumuzun gözbebeği , görünmeyen ama EN kahraman birliklerimiz onlar ..Nice olurdu onlar olmayaydı halimiz !!!
Ve onları İşportacılar , yere kitap açanlar izliyor .. Umulmadık anlarda umulmadık işlere imza atan , tabiri caiz ise intihar savaşçıları olarak adlandırılan yüce savaşçılar .. Sokaktaki sesimiz ,soluğumuz , ordumuzun beraber atan yüreği bu birlikler ..
Karşı istihbarat ve espiyonaj için canlarını feda eden CAPS bölüğü de uygun adım selamlıyor BAŞKUMANDANI !!! 50 gigabytlık adil kullanım kotalarına acımaksızın bir KELOĞLAN filminden CAPS almak için tam 12 gigabytelık filmi umarsızca indiren yağız askerlerimiz !!! VAR OLUNNNN!!!!!

COME AND JOIN THE "DARKSIDE "!!! TUCO NEEDS YOU!!! HE CANNOT DO IT ALONE !! ENLIST TODAY!!!

Öhöm öhööööm başlıyorum;

Öncelikle kitabın bana gelme hikayesine kısaca değinmek istiyorum, DUA 'nın kitap yurdu puanlarından ücretsiz alabileceği kitaplar arasındaydı, biz konuşurken dedim ki bana da gönder isimlerini söyledi ve değişik geldiği için şaka niyetiyle bu kitabı bana göndersene dedim(ve burdan anlıyoruz ki Dua'ya asla şaka yapılmıyor) iki gün sonra bir kargo numarası ve bir mesaj geliyor ben sana kitap aldım diye, tabi ben şaka sanıyordum ve inceleme yazarım ben de diye ona şaka yapıyordum gel gelelim doğruymuş ve inceleme sözü vermiş olmuşum =)) şaka falan derken çok güzel bir kitabım oldu.

Oya Uysal 10 kitabı olan bir kadın şairimiz ve yine dizelerden kaleler ören güzel bir kadınımız " Tek korunağım duvarlar / - yalnızlıktan ördüğüm duvarlar-" (35) diyor işte o zaman alıyorum yalnızlığımın kıyısından şiir kitaplarımı ve başlıyorum kendi kalemi örmeye kimseler girmesin diye...
Sonra beni hissetmiş olacak ki "sokul, harflerden hayaller çizen parmaklarımdan / zarar gelmez sana/ aram iyi olmadı hiç insanlarla" (41) diye yanına çağırıyor beni gidiyorum harflerinin içine, başlıyoruz dertleşmeye "kimi sevsem çoğaltarak sevdim, gereğinden çok, fazladan" 49) diyor ben de 'Hangimiz yapmadık o hatayı, kendimizden çok içimizi kaplayanlar yakmadı mı en çok canımızı?' diye soruyorum ona...
"Her yanıta bir sorusu daha varken herkesin, susmayı seçtim, sessizliği, sessizliğin kalbindeki yara izlerini" şiirlerle o yaralara pansuman yapan sizleri seçtik biz de derdinizde derdimizi bulmayı, yaralarımızı birlikte ize çevirmeyi istedik...

Bütün çizdiğim yerleri kendimce düşündüklerimle yazmak istiyorum ama o kadar çok ki daha fazla uzatmayayım diyorum.

Ve son olarak "Ayrılığın bir son değil, aslında aşka başlangıç olduğunu öğrendim zamanla" bu kitabından ayrılsamda artık Oya Uysal 'ın kitaplarını ilk fırsatta okuyacağımı düşünüyorum, siz de okuyun efendim okuyun. Sitede 26 okunması olması beni çok üzdü o kadar saçma kitapların bile binlerce okuyucusu olması ile bu şairin böyle kalmasına üzüldüm ve yine değeri anlaşılmamış, dizelerinin kıymeti bilinmeyen bir şairimiz daha umarım en yakın zamanda hakkettiği değeri görür şairimiz...

Kitapla kalın, kitap dostlarım...

Beyza, Anna Karenina'yı inceledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · 24 günde · Puan vermedi

Yarım bıraktığım bu romanı ruhuma huzur vermeyen yerinden alarak bitirdim.Genel incelememi yazmadan önce belli başlı karakterlere değinmek istiyorum.

Anna; aşka ruhunda yer bulamadan evlenmiş, güzelliği, çekiciliği ve zekasıyla çevresinde bulunanları kendine hayran bırakan ve kendisini uçuruma sürükleyen geç gelen aşkıyla(Vronski) kıskanç bir kişiliktir.Biricik tutkusu vronski uğruna her şeyden vazgeçmiştir.Ruhsal bunalımları ve gelgitleriyle savaş içerisindedir adeta.Kendini mahvetmek ve vronskiye ceza vermek uğruna hiçbir hareketten geri durmamıştır.Tek gerçeği olan bu aşk onu örümcek ağına çekecek ve hayat ışığını yok edecektir.Pişmanlığı son anda hissedecek fakat inancın kollarında silinip gidecektir...

Vronski; genç, yakışıklı, lükse ve eğlenceye düşkün, soyluluğuyla övünen bir karakter.Bayanlarla içli dışlı fakat bağlanmak konusunda geri duran vronski Anna'yı gerçekten sevmiştir.Onun için ailesini, eğlenceli hayatını, mesleğini ve çapkınlığını geride bırakmıştır.Anna'nın her an yanında bulunmuş ve mutluluğu uğruna hiçbir şeyden ödün vermemiştir.Fakat bir süre sonra o da her şeyi akışına bırakmış yaşamına devam etmiştir...

Levin; köy hayatında mutlu, çalışmayı seven, din konusunda sorgular içinde yüzen ve Kiti'ye aşık bir adam.Tolstoy'un kendi kişiliğini en çok hissettiren karakterimiz.Romanda sonsuz mutluluğa erişen başkişimiz.Levin için inanç olsun veya olmasın bir insanı mutluluğa götüren kavram iyiliktir.Kendini devamlı sorgulamaya ittiği inanç konusunda uzlaştığı tek nokta da bu olacaktır...

Genel bakış açıma gelirsem Anna Karenina Rus toplumunu en güzel ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.Ahlaksız kabul edilen bir kadına bakış açısıyla, Hristiyan öğretilerine bağlı bir adam(öyle görünsün de ne olursa olsun)gözler önünde.Diğer tarafta Tanrı bilincine varmaya çalışan kişilik ve daha birçokları.

Hakkında yazılabilecek bir sürü şey bulunan bu roman Tolstoy'un Rus toplumuna inen bir balyozudur hiç kuşkusuz.Aşkın,tutkunun,çalışkanlığın,evlilik hayatının,dostluk ve kardeşlik bağlarının,çaresizliğin,yalnızlık ve bitmişliğin,saplantılı düşüncelerin,masumiyetin her sayfada ayrı ayrı bizi karşıladığı bir başyapıt.İçine adım attığınız anda zamandan ve mekandan soyutlanıyorsunuz.Eğer bir klasik okumakla yetinecek olsaydınız(ki çok saçma olurdu) bu romanı okuyun derdim..!

mehmet temiz, Ezilenler'i inceledi.
 6 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Dostoyevski, bu kitabında görünüşte bir aşk hikayesi anlatıyor. Ama aslında sadece görüntü olarak öyle. Esas olarak o günkü toplum yapısı içerisindeki ruhsal, fiziksel, ve sosyal olarak ezilenlerin hikayesini anlatıyor. Zaten Dostoyevski'den de romantik bir aşk hikayesi yazmasını bekleyemeyiz herhalde.

Hayır, kitapta ilk aklınıza geldiği gibi işçi sınıfının, köylü sınıfının nasıl ezildiğinin hikayesi anlatılmıyor. Aksine belkide ezildiğinin farkına varmayan insanların hikayesi anlatılıyor.

İç dünyası ve yaşantısı kötülüklerle dolu bir prens, bu prensin kişiliği tam gelişmemiş ama iyi niyetli oğlu ve onun etrafında biri soylu , diğeri ise onun için ailesini terk etmiş iki kız. İşte tüm hikaye sanki bu aşkın anlatımından ibaret görünse de esas olarak anlatılan apayrı bir hikaye mevcut. O da, 12 yaşında bir kız çocuğu olan Nelly'nin yürek burkan dramatik hayat hikayesi.

Peki bu hikayede gerçekten ezilenler kim ? Nelly mi ? prensin oğlu mu ? kızlar mı ? terk edilen aile mi ? ..vs.. İşte yazar burada kitabını yazmış, okuyucuya da düşünün ve bulun demiş. Ama bunu yaparken de yolları göstermiş.

Kitapta, muhteşem bir kurgulama, harika bir anlatım, eğer bazı uzun konuşma metinlerini saymazsak, kitabın son sayfasına kadar süren müthiş bir akıcılık ve sürükleyicilik mevcut. Ben büyük beğeniyle okudum. Kesinlikle okunmasını da tavsiye ediyorum.

Sergen Özen, Artemis'i inceledi.
 5 saat önce · Kitabı okudu · 7 günde · 8/10 puan

Gezegenlerin her biri, isimlerini mitolojik karakterlerden almıştır. Artemis kökeni Yunancadan gelen mitolojik bir kelimedir.

Dünyadan gelen az sayıda insan, birkaç kabarcıktan oluşmuş bir şehre ayak basıyorlar: Artemis. 2000 civarında insanın yaşadığı bu şehri adlandırıyorlar aynı zamanda. Para birimi, konaklanılan oteller, barlar, farklı maceralar yaşamak isteyen turistler, katmanlar, koridorlar, taşçılık işleri ile romantik bir şehir oluşuyor gözümüzde. Fantastik olmamakla birlikte yakın geleceği konu alan bir “Bilim” eseri olarak da tanımlayabiliriz Artemis’i.

Jasmine Bashara. Kısa boylu, kurnaz ve esprili; araştırıcı, çalışkan ve her gün üzerine koyarak ilerleyen bir kadın. Hiçbir zaman kahramanlık peşinde koşmayan, sadece zengin olmayı arzulayan, şehrin altını üstüne getiren Suud uyruklu bir kadın. Cinsellik konusunda rahat davranan bir kadın karakter oluşturulmasının altında mesaj yattığını söyleyebiliriz. Bir erkeğin alışkın olduğu rahat davranışların aynısını bir kadının göstermesi Weir’in feminizme ayna tutması olarak yorumlanabilir. Jazz’ın dilinden çıkan mizahsal argo ve küfür bu bağlamda değerlendirilmelidir.
Evet, olaylar Jazz’ın dilinden aktarılıyor. Anlatım, çoğunlukla Jazz’ın gördüğü ve planladığı olayları diğer karakterlere aktarması şeklinde oluşuyor. Kitapta yer alan teknik hava ile anlamlandırılması güç terimler, bölümlerin sonunda yer alan Jazz ile Kelvin’in özet niteliğindeki mailleriyle açıklığa kavuşup bu problemi minimum düzeye indiriyor.

Bir suç işliyor karakterimiz. Hasat araçlarını sabote ediyor, sabotaj suçu ile beraber kaçakçılık işine de bulaşan Jazz için hayatta kalmanın tek yolu her şeyi bilen Sanchez Alimünyum’u (şirket) durdurarak kendini temize çıkarmak. Tanınmamak için peçe takıyor kimi zaman; işlediği suçlar nedeniyle tanınmaması için elzem olan bir yöntem olarak görüyor bunu. Yakalandığında dünyaya, yani ülkesine gönderilerek cezalandırılacak; fakat bir kadın olarak ülkesinde, karşı cinsinden daha ağır yargılanıp ceza alacağını da biliyor. Çokça farklı kültürlerden bezenen Weir, karaktere bir Arap kökeni vermesiyle riski artırma düşüncesi de oluşturmuştur sanırım. Farklı kültürlerden karakterlerin romanda önemli kişiler olup, o kültürlerden bilgi vermeleri, Weir’in araştırıcı bir kimlik taşıdığını da gözler önüne seriyor. Entel bir kişinin dilinden süzülen akıcı ve anlamlı cümlelerin sonunda argolu bir küfür kendini gösterse de durum pek değişmiyor. Marslı’daki ince mizahlar Artemis’te yerini avam bir dile bıraksa da, Farklı bir evrendeki macera, merak bilgi ve gizemin etkisinin çok canlı olduğunu söyleyebilirim.

Jazz’ı sevemedim. Bencil ve kötü bir karakter çizilmesine karşın, güçlü ve “kendi yolunu kendi çizen” bir kadın her zaman takdir edilmeye değer ne de olsa.

#27496820 />
0’ın altında ve üstünde seyreden kabarcıklar bir şey ifade ediyor: Üst seviye arttıkça zenginlere hitap eden bölgeler, alt seviyesi alçaldıkça fakirlere hitap eden bölgeler oluyor. Jazz, Conrad kabarcığında -7’ye iniyor. Soğuyan, daralan, kötü şartları olan bir şehir. Böyle bir yapı içerisinde doğal olarak o durumda yaşayan Ploretarya sınıfının yansıması gösterilmiş olabilir mi burada?

Yakın geleceği konu alan, henüz tanışmadığımız ve görmediğimiz olaylar zincirlerine sağlam bir kurgu oturtulması elzemdir. Bilimkurgu kelimesinden ikinci kelime olan Bilim-“kurgu”nun önemini söylemeye gerek var mı? Bu önemli bir mevzu, e Dostoyevski okumuyoruz sonuçta.
Kitap biter ve delice sorular hâlâ havadadır. Şu oksit neredeydi, nasıl birbirlerine bağlanıyordu vs vs. Birçok şey havada kaldı fakat Weir'in gizemli ve mizahsal dünyası tek başına beğenerek okumam için yeterli sebepti. Artemis’i Marslı’dan sonra okumam kendi adıma talihsizlik olabilir, ama iyisi mi önce Artemis’ten başlayın derim.

Keyifli okumalar.

Yasin Bektaş, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'yu inceledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · 7/10 puan

Kitabı okurken İstanbul'u baştan aşağı dolaşıyorsun. Eski Türk filmi tadında, yer yer kendi yaşantımızdan kısa pasajlar bulabileceğimiz şekilde içten yazılmış. Müzeyyen'e olan sevgiden, hayranlıktan, belki kavuşamamış olmaktan bahsetmekte. Üstüne basa basa durduğu Sadri Alışık'ın filmlerindeki rolü olan kavuşamamış seven adamı anlatma. Okumakta fayda var. Farklı bir anlatımla karşı karşıya geliyorsunuz. Acaba bu yazılanlardan Müzeyyen'in haberi var mı? Herkese iyi okumalar.