Nesli, Dönüşüm'ü inceledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Bir kitap okuduktan sonra kendimi sorguluyorsam ve düşünüp doğrularımı yanlışlarımı değerlendirebiliyorsam, sabah uyandığımda yüzümü yıkamanın verdiği temizliği, ferahlığı verebiliyorsa işte o zaman okunmaya ve tavsiye edilmeye değer…

Kapitalist sisteme ayak uyduramadığımızda, başkalarının çıkarlarında yer bulamadığımız anda ,en yakınımızdakilerin bile bizi gözden çıkarabildiğini, iş yerinde patronun, yalnızca işine yaradığınız sürece en iyi personeli olduğunuzu, toplumda insan olduğunuz için değil, gelir düzeyiniz iyi olduğunuz için kabul görüldüğünüzü ,tüm bunların hepsi bittiği anda ,en yakınlarınız tarafından bile ölüme terkedildiğinizi çarpıcı bir hale getirip, bir sabah uyandığımda kendimi böcek olarak görebilmeyi hayal ettiren Kafka’ya teşekkür ederim.

Kitap tam anlamıyla bakmak ve görmek arasındaki farkı anlamamızı sağlıyor.
Yoldan geçen birinin gözlüklerine bakabiliriz ama gözlüklerin ardındaki görmeyen gözleri göremeyiz
Kaldırımda çalışan işçinin güneş altında alnından akan terine bakabiliriz ama ,o terin ardındaki geçinmeye çalışan aileyi göremeyiz
Pet shop ta kafesin içindeki köpeğin, kedinin veya başka bir hayvanın sevimli tatlı oluşuna bakabiliriz ama, o kafesin içerisinde sırf bizler onları beğenelim satın alalım diye özgürlüklerinin kısıtlandığını göremeyiz.

Aslında bu kitapta böceğe dönüşen, Gregor Samsa değil çevresi, Sokakta yalnızlığa terkedilmiş insanlar ise toplumun ve kapitalizmin cinayeti!!!

Murat Sezgin, İkiz Bedenler'i inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

İkiz Bedenler Rizzoli&Isles Serisi’nin 5. kitabı. Her kitabında farklı olaylar, farklı cinayetler, farklı katillerle karşımıza çıkan Tess Gerritsen, bu kitabında da bizi farklı bir maceraya sürüklüyor. Serinin ilk üç kitabında Rizzoli’nin başından geçen olaylar daha çok öne çıkıyordu. Maura hangi kitapta öne çıkacak diye düşünürken İkiz Bedenler’de daha ön planda. Paris’teki Uluslararası Adli Patoloji Konferansı’dan yeni dönen Maura, evinin önünde biriken polisleri görür. Olay yerindeki polislerden biri de Jane Rizzoli'dir. Maura bu kalabalığa başta anlam veremez. Ama Rizzoli ona konferansla ilgili birkaç soru sorduktan sonra evinin önünde duran arabanın yanına götürür. Arabanın sürücü koltuğunda başından vurulmuş bir kadın cesedi vardır. Maura cesede iyice yaklaştığında her şeyiyle ona benzeyen bir kadın görmüştür. Cesede yapılan otopsinin ardından ölen kadının DNA’sı ve kan grubu Maura’nınkine uymaktadır. Arabadaki ceset Maura'nın ikiz kardeşidir. Evlatlık olarak büyüyen Maura cesedin kardeşine ait olduğunu öğrenince bu işin peşine düşecektir.

Bu tür kitapları heyecan ve merak duyguma kamçı olmaları için okuyorum. Tess Gerritsen bu alanda en çok sevdiğim yazarlardan bir tanesi. Şu ana kadar okuduğum kitaplarının hepsinden zevk aldım. Tıbbi polisiyenin kraliçesi olarak anılan yazar aklına hayran bıraktırıyor. Ele aldığı konuları sadece insanlar okusun diye ele almıyor. Ele aldığı konuların arasına insan ait şeyler yerleştiriyor. Heyecanlanırken ‘evet, ne kadar doğru bir noktaya parmak başmış’ diye düşüneceğiniz konular kimi zaman karakterlerin kendi içi hesaplaşmaları, kimi zaman tüm insanlığı ilgilendiren bir konu, kimi zaman da insana mal edilmiş bir yargı olabiliyor. Yani okumakla da kalmıyor kendinize gereken dersleri de çıkarabiliyorsunuz.

Kitap aslında iki konunun üzerinde duruyor. İlki, kötülük kalıtsal olabilir mi? Saç rengi, saç tipi, göz rengi, deri, yüz yapısı, hastalıklar vs. çoğu şey kalıtsal olarak ailelerimizden bize geçer. Her şeyiyle benzediğimiz ailemize kötülük bakımından da benzer miyiz sorusuna Maura ile cevap arıyoruz kitabı okurken. Ben kötülüğün kalıtsal olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta insanın oturup kendi başına karar vereceği bir şeydir bu. İkincisi ise kendini tanıdığını iddaa eden bir birey gerçekte kendini ne kadar tanıyabilir? Yine bu soruya Maura ile cevap aranıyor kitapta. İnsan bazen sevdiği şeyler hakkında konuşmak isterken dili tutulur. Tess Gerritsen incelemesi yazarken benim de ellerim tutuluyor, aklımdan geçen şeyleri yazıya dökemiyorum bir türlü. Polisiye kitapseverler için kesinlikle tavsiye ederim. İyi okumalar.

Fulya., Sevme Sanatı'ı inceledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · 9/10 puan

Bu kitap benim elimde eskidi. Herkese verdim (hatta kaybolsun elden ele dolaşsin istedim) fakat hep geri döndü, çünkü okuyan herkes bu kadar çizilmiş, karalanmış, notlar alınmış bir kitabi geri vermemezlik edemedi. Aklınızı, empati yeteneğinizi, iç görünüzü, benliğinizi ve kaleminizi alın oturup okuyun. Bittiğinde tatmin duygusu hissediyor olacaksınız ve sevgi alanlarınızda farklı açılar geliştireceksiniz.
Girişte Paracelusun dizeleri kullanılmış. Der ki: "Bütün meyvelerin çileklerle aynı zamanda olgunlaştığını zanneden biri, üzümleri hiç tanımıyor demektir".

nishtiman, Derviş ve Ölüm'ü inceledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · 10/10 puan

Bu kitap ilk defa ortaokul dönemlerimde elime geçmişti, büyük bir hevesle okumaya başlamış olmama rağmen dilinden midir, işleyiş tarzımdan mıdır bilemiyorum ama, çok sıkıcı gelmişti.

Yıllar sonra üniversite zamanlarımda tekrar karşıma çıkınca ilişkimize bir şans daha vermeye karar vermiş, biraz ön yargıyla da olsa okumaya başlamıştım. Allah'tan da ön yargılarıma kaptırmamışım dizginlerimi. Çünkü yıllar sonra fark ettim ki; kitap aslında hiç de sıkıcı değil, çok derin olduğu için iyi bir dinleyici istiyor sadece. Sığ sularda herkes yüzer ama asıl yüzme zevki derin sularda çıkar ya, işte bu kitap da derdini can kulağı ile dinleyene eşsiz derinliği ile öyle bir zevk veriyor.

Kitabın isminin " Derviş ve Ölüm " olmasından mütevellit dini bir eser olduğunu düşünmek yanlış olur. Bana göre kitabın asıl öne çıkan yönü, adalet ve vicdan kavramını sorgulamasıdır diyebilirim.

Boşnak yazar Meşa Selimoviç’in, ağabeyinin İkinci Dünya Savaşı yıllarında kurşuna dizilerek öldürülmesinden etkilenerek yazdığı roman Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlardaki varlığını henüz yitirmediği ama iç karışıklıkların baş gösterdiği dönemlerde küçük bir kasabada kurgulanmış.

Derviş ve Ölüm’ünde mutlak dinî doğrular üzerine kurulu küçük tekke hayatında kendi doğrularıyla yaşayan Ahmed Nureddin'in, abisinin suçsuz yere tutuklanıp idam edilmesinden sonra içine düştüğü derin karmaşa ve insanın vicdan ve ruh dünyasındaki çelişkileri, gelgitleri, ruhi bunalımları, varlık sancıları çok incelikle bir şekilde işleniyor.

Hayatı boyunca olaylara hep uzaktan bakmış, bir seyirci gibi sadece gözlemlemeyi tercih etmiş olan Ahmet Nureddin, esasında hayatın gerçeklerinden ve zaman zaman hepimizi bir girdap gibi içine çeken çelişkilerinden korkmaktadır ve kaçmaktadır. Ama yaşamı hiç beklemediği bir anda onun köşe bucak kaçtığı bu gerçeklerle yüzleşmesini sağlamıştır.

Kitaba hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak kitap bir çok şey anlatıyor diyebilirsiniz; dostluğu, kardeşliği, Bosna tarihini, her dönemin bozuk olan adalet sistemini ve daha birçok şeyi anlattığını söyleyebilirsiniz. Ama benim gördüğüm yazarın asıl derdi; içi-dışı asla bir olamayan '' insanı '', vicdan terazisi nefsinden yana ağır basan bir dervişin aracılığıyla okuyucuya anlatmak. İnsan kendi karanlığını yine en iyi kendi görür, kendi bilir. Tabi bu karanlığına gözlerini yummak için kendisini en iyi ikna eden de insanın bizzat kendisidir. Gerçi ne kadar aldatsak da sonunda canı cayır cayır yanan, kendisine hesap veremeyip bu vicdan sancılarıyla kıvranan da yine bizizdir, mutlak adaleti anlık vicdan rahatlığına tercih edemeyen bizler.

Aslında kurgusal açıdan bakacak olursak kitap 150-200 sayfaya sığabilecek bir kitap, ama yoğun ruhsal çözümlemeler nedeniyle 480 sayfa sürmüş. Tabi bu da kitaba biraz ağır bir hava veriyor yine de benim gibi bu tarz duygusal çözümlemeleri seviyorsanız beğeneceğinize eminim.

Derviş Ahmed Nureddin'in içinde bulunduğu kaos (insan, nefis, derviş, kardeş, arkadaş gibi onu Ahmet Nureddin yapan her sıfatı ) çok başarılı bir şekilde yansıtılmış. Romanda kurgulanan diğer bütün karakterlerin hikayedeki temel amacı, derviş'in iç dünyasında taşıdığı ama ortaya çıkarmaktan korktuğu yönlerini faklı insanların aynalarında gün yüzüne çıkarmak. Böylelikle derviş, aslında birçok yerde başkasının görüntüsünde kendisiyle karşılaşmaktadır... Gerçek hayatımızda da böyle değil midir? Çevremizdeki her insan, bakmasını bilen için bize tutulmuş ve kendimizi görmemizi sağlayan birer ayna değil midir....


Kitabı bir iki günde bitirmiş olsam da, bende yarattığı düşünsel yorgunluk binlerce sayfaya denk gelir. Güç ve adalet üzerine yazılmış en derin kitaplardan biri olması ve vicdan kavramını çok nitelikli işlemiş olmasıdır belki de kitabı bu kadar ağır yapan.

Zamanı geldiğinde mutlaka okumanızı öneririm :)

Son olarak:

Öldüğüm gün taşınırken tabutum acı duyacağını sanma bu dünyanın ardından...
Ağlayarak yazık oldu diye konuşma.
Yok oluyorlar mı batınca güneş ve ay?
Ölüm sandığın şey, aslında doğuştur.
Zindan gibi görünür mezar, oysa ruh özgürlüğe kavuşur
Hangi tohum büyümez ekilince toprağa?
İnsan tohumundan şüphen mi var yoksa?'

Ayşe, Fahrenheit 451'i inceledi.
 6 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 6/10 puan

Her distopya okuyuşumda içim umutla dolar! Biliyorum ilk bakışta bu cümle anlamsız geliyor, ama distopyalarda anlatılan dünyayı görünce insan hala şükredecek çok fazla şeyi olduğunu fark ediyor. Distopik romanlar hayata karşı farkındalık kazandırıyor, bu da şükretmeyi ve devamında da umudu getiriyor. Fahrenheit 451'i okuyunca da benzer hislerle doldum. Roman, kitapların ve okumanın tamamen yasak olduğu bir devirde geçiyor. Dahası sağda solda gizli saklı kalabilmiş kitaplar da işleri artık yangın söndürmek değil kitap yakmak olan itfaiyeciler tarafından yakılıyor. Romandaki esas oğlan Montag da tabii olarak böyle bir itfaiyeci ve kahramanımız -bütün distopyalarda olduğu gibi- bir şeylerin ters gittiğinin farkına varıyor. Sonrası malumumuz. Kitapların olmadığı bir dünya hepimiz için gerçek bir kabus olurdu. Peki böyle bir dünyada yaşasaydınız gizli saklı bir şekilde bir yerlerde kalmış kitapları nasıl saklardınız? Sürprizi kaçırmayalım ve bu sorunun cevabını okuyucuların keşfine bırakalım. Herkese iyi okumalar...

nishtiman, Kadının Adı Yok'u inceledi.
 12 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · 7/10 puan

Kadının Adı Yok perspektifinin neden önemli olduğunu ve bu kitabın kadın erkek fark etmeden neden okunması gerektiğini yazmadan önce, ülkemizde kadınların yaşadığı sorunları biraz daha net anlamak adına öncelikle birkaç veri paylaşmak istiyorum

Dünya Ekonomik Forumu tarafından her yıl yayınlanan Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporuna göre; Türkiye, kadın - erkek eşitliğinin varlığı bakımından 135 ülke arasında 124'üncü sırada yer alıyor. Kadın nüfusunun 37,2 milyon olduğu Türkiye'de,15 yaşın üzerinde olup da çalışabilecek durumda olan kadın sayısının 27,9 milyon olmasına karşın çalışan kadın sayısı sadece 7,6 milyonda kalıyor. Rakamlardan da anlayacağınız gibi, Türkiye'de kadının çalışma hayatına girmesinin önünde günümüzde bile çok büyük engeller olduğu anlaşılıyor. Kadınlar ülkedeki iş gücünün % 29,5 'luk kısmını oluşturmalarına rağmen, üst kademe yöneticisi olarak çalışanların oranı sadece % 1 gibi komik bir rakam! ( 2011 verileri )

Kadınların iş gücüne katılım oranı 1990 yılında yüzde 35’ken, Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla konuşma yapan siyasetçilerimizin '' en az üç çocuk '' gibi kadını sadece doğuran ama başka da bir işe yaramayan bir mahluk olarak gördüğü günümüz Türkiye’sinde ise 2016 yılı verilerine göre bu oran yüzde 24’e gerilemiş durumda.

Veriler bir yanda durursa Türkiye'de çalışan kadın olmak demek:

- Eşin, ailenin ve çevrenin 'çalışmanın ne gereği var?' baskılarına karşı her gün direnmek demektir.
- Hayatı bir gün öncesinden planlamak, prova etmek demektir: çocukları, işi, eşi, anneyi-babayı, akrabaları, işi, ev işlerini, yemeği istisnasız her gün bir sonraki gün için planlayıp, prova etmek demektir.
- Kendisiyle aynı işi yapan erkeklerden daha az maaş almak zorunda olmak demektir.( hepiniz oradaydınız be! )
- Bütün ev işlerini de tek başına sırtlanmak demektir. Çalışan kadın olmak bir tercihtir ve bu tercih çoğu zaman "ev işlerini ihmal etmemek" kaydıyla yapılır. Hayatın müşterek olması ne yazık ki kadın çalışıyorsa rafa kalkar. iş yerinde 8 saat mesai yapan kadından bu saatlerin dışında kalan sürede evin temizliği, yemek, çocukların bakımı, ödevi, vb. konuları da halletmesi beklenir.
- Sürekli olarak kazandığı parayı temizlikçiye, bakıcıya verdiği eleştirilerine maruz kalmaktır. Çalışıp da bunu duymayan kadın yoktur sanırım!
- Yaşanan her sıkıntının çalışıyor olmasına bağlanmasını sineye çekmek zorunda kalmak demektir.
- Kariyerinde ilerlemesinin altında mutlaka başka sebepler aranmasıdır. Kitaptaki karakterin de sık sık maruz kaldığı bu iğrenç ithamlarla da her birimiz tek tek uğraşmak zorundayız. Ne kadar farkındasınız bilmiyorum.
- Hamile kalınca işte çıkarılma, hamile kalabilir diye işe alınmama tehlikesi yaşamak demektir.
- Sürekli olarak evinle yeteri kadar ilgilenmiyorsun suçlamalarıyla yüz yüze gelmektir
- Anne olunca çalışmayı bırakması demektir
- İş ile ilgili çıkan her sorunun kadın olmasına bağlanmasına alışmak zorunda kalmaktır
- Çalıştıkları için erkeklerin iş bulamamasından yakınılmasını duymazdan gelmektir. Evet bunu hükümetin en aklı başında bakanı olarak bildiğimiz biri bile işsizliğin sebebi olarak söyledi televizyonda. Bu kulaklar neler duydu bir bilseniz!
- Kadının çalışmasının günah olduğu, kadının çalışmaması gerektiği fikirleriyle mücadele etmektir. Yani bu zihniyet için söyleyebileceğim bir şey yok cidden. Kadın çalışmasın, aç kalsın, para için bir başkasına muhtaç olsun diyen mantığa nasıl bir argümanla, ne anlatabilirsiniz ki?! Ya da anlatsanız bile o kalın kafası anlattıklarınızın ne kadarını alır ki?!
Hamile kadınların sokakta dahi gezmesine olumsuz yaklaşan kafaların çalışan kadınlara kustuğu kin ile mücadele etmek, işe giderken üzerine yapışan suçlayıcı gözlere direnmek, işte bunlar hayatımızı cehenneme çeviren ayrıntılar. Bir kadının çalışmasının günah olduğunu savunanlara kendini anlatmaya çalışmak boş bir çaba bana göre. Muhayyilesi abaküsü ancak bir adım aşabilmiş zihniyetteki insanlara ne anlatabilirsiniz ki! Allah bunların ömründen alıp nesli tükenmekte olan hayvanlara versin, en azından dünyaya daha fazla katkıları var o hayvanların.


Her üç kadından birinin 18 yaşın altında evlendirildiği bu ülkede, çocuk gelin rakamlarının korkunçluğunu anlatmaya benim sinirlerim dayanmıyor. Devletimiz de sağ olsun bu sorunun önüne geçmek yerine, meclisteki baronlarına ısmarladığı sübyancı yasalarla bunu normalleştirmeye çalışıyor!

Türkiye’de kadınların yüzde 38’i yaşamlarının herhangi bir döneminde fiziksel veya cinsel şiddetten birine maruz kalıyor. Geçen yıl erkek şiddeti nedeniyle en az 294 kadın yaşamını yitirirken, mağdurların yüzde 89’u yaşadığı şiddet sonrası herhangi bir kuruma başvurmuyor...

Neden başvuramıyor? Çünkü mağduru koruması gereken hukuk sistemimiz, onların yerine yasada nasıl açık bulurum da taciz, tecavüz zanlılarını kurtarırım diye kendini adamış durumda. Üçüncü sayfa haberlerinde bunlardan binlercesini okuyabilirsiniz ama bakın size aklımda kalan bir tanesini yazayım: '' Kadın kendisini sürekli döven kocasından boşanmak için dava açıyor, sonra adam bir şekilde! eşini boşanmamaya ikna ediyor ve üç çocuğu olan çift bir otele yerlesiyorlar. Baba oteldeki tartışmada çocuklarının gözü önünde eşinin başında şişe parçalıyor ve kırık camlarla karısının yüzünü kesiyor. Peki mükemmel savcılarımız ne yapıyor? Bu CANAVARI serbest bırakıp çocukları da bu canavara veriyor. '' Ne kadar korkunç dimi?

Rakamlar tecavüzün, tacizin ne kadar korkunç oranlarda olduğunu kör göze parmak sokarcasına gösterse de, bunun bir de muhtaç olduğu ya da canı tehlikede olduğu için boşanamadığından her gece nikahlı kocasından tecavüze maruz kalan kadın yönü var.
Mesela kitabın bir yerinde bununla ilgili şöyle bir diyalog geçiyor: " sevmediğim halde sırf parası için bir erkeğin altına yatsaydım asıl orospuluk o olurdu " bu sözlere de şöyle karşılık veriliyor: " nikahlı kocan ayol " bu cevap esprili gibi görünse de, maalesef bu ülkedeki evli kadınların çoğunun içinde bulunduğu durumun genel bir özetidir. Sevginin ve saygının bittiği bir evliliği, karşı tarafa muhtaç olmadığın için bitirebilmektir özgürlük. Maddi anlamda birilerine bağımlı olmak zorunda kalmadan sırf sevdiğin için biriyle beraber olabilmektir özgürlük. Salt geleceği güvence altına almak düşüncesiyle, maddi kaygılarla " nikahlı " da olsa bir adamın altına yatmak zorunda olamamaktır özgürlük.

Anlatabileceğim binlerce sorun, binlerce örnek var ama bir incelemeye sığdıramayacağım için bunu kitaba bırakıyorum.

Genel olarak beğendiğim, özellikle kadın-erkek meselelerine getirdiği farklı bakış açısı nedeniyle mutlaka okunmasını tavsiye ettiğim bir kitap.

Gelelim bana göre kitabı düşüren kötü yönlerine:

Kitabın aşırı feminizme kaçan bazı yönleri var ki, ayakları yere basmıyor. Türkiye'de kadının çok daha derin, büyük acıları varken yazarın anlattıkları bunların yanında biraz havada kalıyor. Yaşadığımız sorunları yüzeyselliğe indirgiyor. Özellikle başrol karakterimizin aşırı uçlarda yaşadığı psikolojik sorunları, kitabı kadın haklarını savunma bağlamından koparıyor. Ama kitabın hikayesinin ve anlattıklarının yanında bunlar yine de küçük kusurlar. Kitaba çok bir şey kaybettirmiyor yani.

Velhasılı kelam: Bu kitabı okuyan bir kadınsanız güçlü olmanızı, bir başkasına muhtaç aciz bir varlık olmamanızı, eğer bir erkekseniz de çevrenizdeki kadınları bu tarz dayatmalarla bir şeylere mecbur etmemenizi diliyorum...

Son olarak çok güldüğüm ve kitaptaki enteresan bakış açısını anlatan bir diyaloğu yazarak bitiriyorum incelememi. Lütfen kadınlarınıza, kızlarınıza iyi davranın, onları sevin, özellikle babaysanız kızlarınızdan sevginizi eksik etmeyin ki o sevgiyi önüne gelen insanda aramak zorunda kalıp da hayatını bitirecek hatalara kalkışmasınlar.

“erkekler de baba oluyor, onların da altlarından kan geliyor mu?”
“hayır gelmiyor, çünkü onların karnında yumurta oluşmuyor. ama kızım onlar da bebeklikten çıkınca sünnet oluyorlar ya. geçen yıl mustafa’nın kardeşinin sünnetine gitmiştik ya.”
bu iyi işte. “anne ben kanayınca, bana da öyle hediyeler falan gelecek mi?”
“…gelmeyecek kızım. çünkü bunu kimseye söylemeyeceğiz. gizli gizli olacaksın, kimseye hissettirmeden bitireceksin.”
“neden onlar büyüdüler diye düğün yapıyorlar, hediyeler alıyorlar, biz büyüyünce neden kimse bilmiyor, hediye getirmiyor?”
“öff… yeter artık yahu. ayıp canım. artık adet gördük diye de hediye mi gelirmiş. senin alt tarafından kime ne?”
“sünnette ne oluyor peki, pipi alt tarafta değil mi? pipileri kesiliyor diye bize ne? anne, ben adet filan olmayacağım. olursam da büyüdüğümü herkese ilan edeceğim. bütün arkadaşlarımı çağırıp pasta yiyeceğim. hediyeler alacağım. yetti artık be, yetti artık. ayıpsa neden kanıyoruz. kanamak kadın olmaksa neden ayıp? yetti artık anne yetti artık. eğer olursam, göreceksin bak adet olduuum diye herkese bağıracağım.”
“yeter kızım sus, bağırma, ayıp ayıp…”

Samet Ö., Evrim Kuramı ve Mekanizmaları'ı inceledi.
 8 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Böyle bir kitap hakkında nasıl bu kadar az yazılıp çizilir şaşıyorum yahu!
Toy olduğum zamanlarda birkaç kez Darwin'in Türlerin Kökeni adlı eserini okumaya yeltensem de sıkılıp ilerleyememiştim. Bana ilaç gibi çıkmıştı bu kitap, okuma alışkanlığı olmayan beni hiç sıkmadı, kulaktan dolma bilgilerimi düzeltti.
Öncelikle bu kitabı toplu yerlerde okur-taşırsanız neler olacağından bahsedelim; insanlar size dik dik bakar, başka bir gezegenden gelmiş bu genç adam neden böyle 'cıs, ayıp, günah' kitaplar okur diye. Bazen yaratılışçılık inancına kendini kaptırmış orta yaşlarında bir adam bazen de yaşlı bir dede ayıplar sizi.
Sadece bunlara bakarak Türkiye'deki bilim, din, evrim, yaşamın kökeni vb. birçok konuda hangi noktada olduğumuz, neden batının 50 yıl gerisinden geldiğimiz gibi soruları kolayca cevaplayabilirsiniz.
Bazı günlerde ise 'madem maymundan geliyorsak şimdiki maymunlar neden insan olmuyor' diyip nobel ödülü beklercesine bir gurura sahip olan varlıklar atlar önünüze. Bitti mi? Tabi ki hayır ama daha uzatmanın gereği yok. Gözümüzün önündeki düzeltilmesi gereken eksikliği gördük ama kim düzeltecek?
İşte Çağrı Mert Bakırcı ve ekibi bu amaçla başlamamışlardı yollarına. En başta ODTÜ'de biyoloji ve genetik topluluğu olarak kurulup sonra bu konuda yayınlar yapmaya başladılar. Evrim ağacı adı altında en başta sayılı bilim dergilerinden çevirilerle başlayıp sonra bu ülkedeki diğer değerli bilim insanlarını da yanlarına katarak şuanda bile büyümeye devam eden bir topluluk yarattılar sıfırdan. Bir de komünist manifesto gibi amaca yönelik yada semavi din yayarcasına bir kutsal kitap gerekiyordu. İşte böyle ortaya çıktı 'Evrim Kuramı Ve Mekanizmaları'
Kitabı yanlış anlaşılmaları düzeltmek üzerine kurduğu için bazıları tarafından eleştirildi tabi. Ama daha evrimin bilimsel bir gerçek değil de inanç olduğunu ısrarla sürdürenlere başka türlü nasıl öğretebilirdi yanılgılarını? Anlaşılırlık burada önem kazandığından bilimsel terimlere yer vermek yerine hikayeleştirme yöntemini kullandı bu amaçla. Başucu kitabı denilir tarzda, bilmediği konu hakkında atıp tutanlara tokat niteliğindeki bu kitabı herkes (evet sen de) okumalı. Artık 'maymundan mı geldik' sorusunu duymaktan sıkıldığımdan söylüyorum bunu. Evrim bu kadar basite indirgenebilir bir konu değil. Şu anda evrimsel robotik, evrimsel tıp vb. birsürü multidisipliner alan ülkemizde dahi yerleşmeye başladı bile. Çünkü evrim hayatın her yerinde olan bir kavram.
İçeriğe fazla değinmeden kitaptaki kontrol noktalarının size yol göstereceğini umarak iyi okumalar diliyorum.

Ferman Mammadov, Müfettiş'i inceledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi

Klasik veya klasik diye bildiğimiz eserlerin en dikkatimi çeken özelliği, eskimeyen olmaları ve her devir açısından baktığımızda güncelliklerini koruyor olmalarıdır. "Müfettiş" için bugün söyleyeceklerimle beş yıl sonra söyleyeceklerim genel itibariyle yine aynı olacaktır. Yani "modası" geçmeyecektir. Tabii ki, farklı zamanlarda okurken alacağım (kitabın vereceği demiyorum,, benim alacağım) zevk ve mesajlar farklı olabilir. Ki, olmalıdır da!

"Müfettiş" dokunaklı bir eser (piyes). Çünkü okuduğumuzda bize toplumsal özeleştiri ve dolayısıyla bireysel özeleştiri yaptıracaktır. 'Sen nasıl isen sana öyle muamele yapılır' perspektifini açık şekilde hissettiriyor. SSCB'deki toplum ve otorite ilişkilerini en canlı, en doğru, en iyi şekilde gözler önüne seren bir eserdir "Müfettiş". Ver bana korkuyu, vereyim sana rüşveti. Bu durumun zamanla yaşam tarzımıza dönüşmesi...

Zaman ve mekan açısından Sovyetler'in "ortasını" olmasa da "kenarını" yaşamışlığım vardır. Çocukluk yıllarımı hatırlayarak bu piyesin belli bir kısımlarına örnekler verebilirim. Revizyor'un (Müfettiş) köyümüze gelişini babamın telaşı ve akşam eve geç saatlerde gelişinden anlıyordum. Arabamızı kendisininmiş gibi kullanmasından, kendisine gönderilen yemeklerden, kesilen kurbanlardan...

"Müfettiş" noktası ve virgülüne kadar gerçekleri anlatıyor. Rus klasikleri <<sadelikte büyüklük>> çizgisine sadıktırlar. Gogol da bu sadıklardan. Bu da onu kalkıp ayakta alkışlamam için yeterli bir [edebi] sebeptir.

Nida Kayar, Dönüşüm'ü inceledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · 10/10 puan

Dönüşüm bittiğinde içimdeki tarifsiz öfkeye engel olamadığımı fark ettim.
Ve toplumun "sürü" psikolojisinin tümüyle kitapta ifade edildiği gibi olması çok üzücü.
Daha da üzücü olan kitabı okuyana dek bu duruma alışmış bir biçimde yaşıyor oluşumuzun farkında olmamam.
Alışmak, farkında olupta bir şey yapmamak mıydı?
Evet, bu bir soru!
Sonumuz zavalla Gregor Samsa gibi olmamalı.
Okumalı ama okumakla yetinmemeli bir şeyler yapmalı.

Gezgin, Huzursuzluk'u inceledi.
11 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Huzursuzluk! Bu kitabı okurken huzursuz olacaksınız. Ortadogunun vahşi yuzune tanık olacak; karanlık bir aşkın gizemini ararken Ezidi toplumunu yakından tanıma şansı bulacaksınız.