Hera, Yılanı Öldürseler'i inceledi.
 7 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Yaşar Kemal'in Çukurovası'nda bu defa kan var! Üstüne üstlük ortasında küçücük Hasanla...

Bu hikayesinde kan davalarını ele almış sevgili Yaşar Kemal. Öylesine gerçekçi anlatıyor ki insan okurken "BATSIN KANINIZ DA DAVANIZ DA! YETER!" dedirtiyor. Ortada kalmış Hasan'ı da olaya karıştırmaları, beynini yıkamaları da ayrı bir köpürtüyor insanı. Hurafeler, dedikodular diz boyu... İnsanın içi açıyor. Ah cahillik! Kör cahillik diyorum.

Velhâsıl Yaşar Kemal ne yazarsa içinde de yaşatıyor.

Dilanur, Körlük'ü inceledi.
11 saat önce · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bu kitap hakkında ne yazsam, kitabı nasil anlatsam bilmiyorum. Çünkü ne söylesem yetersiz, eksik kalır bu kitabın mükkemmelliğinin yanında.

Öncelikle şunu söylemeliyim, son zamanlarda okuduğum en etkileyici, en çarpıcı kitaplardan biriydi benim için. Yazarın üslubuna, fikirlerine, kurgu gücüne, sanki olayları yaşıyormuşuz gibi anlatışına hayran kalarak okudum. Kitapta yer ve kişi isimleri olmamasına rağmen bu hiç sıkıntı oluşturmuyor. İlk başta garipsesemde bazı yerlerde böyle olmasına sevindim bile çünkü fazla karakter var isimler olsaydi yorabilirdi okuyucuyu. Karakterler nasıl ifade ediliyor derseniz, meslekleriyle bazı sosyal vasıflarıyla ve fiziksel özellikleriyle.

Araba kullanmakta olan bir adam kırmızı ışıkta beklerken aniden kör oluyor. Ama bu bizim bildiğimiz körlükten birazcık farklı. Çünkü bu bir beyaz körlük. Hastalığın pençesine düşenler sanki bir süt denizindeymiş gibi bembeyaz görmeye başlıyorlar. Ve bu körluk felaketi hızla artan bir ivmeyle tüm şehre yayılmaya başlıyor. Halk korku içinde ve büyük bir kaos ortamı var. Devlette korku içinde tabi ve mantıklı bir çözüm üretmek yerine çareyi bütün körleri ve yakınlarını eski boş bir akıl hastanesine kapatmakta buluyor. Bana göre kitabın en güzel yerleri burdan itibaren başlıyor. Bir akıl hastanesinde mahsur kalan yüzlerce kör ne kadar sağlıklı, huzurlu, güvende bir yaşam sürebilir hayal edelim ? İşte yazarın o insanı derin derin düşündüren, toplumsal eleştirileri bu kısımlarda yoğunlaşıyor. Daha önce de söylediğim gibi sizde adeta akıl hastanesinde yaşayan  o körlerden biri oluyorsunuz farkında olmadan. Onların yaşadıkları korkuları, hüzünleri, dehşet verici olayları sizde yaşıyorsunuz. İşte böyle düşündürücü etkileyici bir kitap.
 Tek sevmediğim yanı diyalogların virgüllerle ayrılmış olması. O yüzden biraz daha dikkat gerektiriyor okurken.1 puanımı bunun için kırdım :). Daha fazla uzatmak istemiyorum kesinlikle okunması gereken kitaplardan...

"Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler... "

Derya, Kuyucaklı Yusuf'u inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Yusuf...Yusuf...Yusuf...Sessiz seven,içine ağlayan,mutluluğu mutsuzluktan ayırt edemeyecek kadar mutluluğa yabancı olan,çocukluğunu yaşayamayan Yusuf...Bir ölümle başlayan hikayesi,başka bir ölümle biten yusuf...Kitabı bitirdiğimde tıpkı Yusuf'u bastırır gibi kitabı bastırdım göğsüme...Onun o yetim,öksüz yüreğine dokunmak istedim...Bir damla mutluluğun çok görüldüğü çocuk ruhunu okşamak istedim...Büyümeden büyümek zorunda kalan,çocukluğunu yaşayamayan tüm çocuklara sarılmak istedim...Belki yüzlerinde küçücük bir tebessüme yer açarım diye...Tüm balonları ellerini verip,koşun gülün yeniden çocuk olun diye...

mehmet temiz, Zamanın Hükmü'ü inceledi.
11 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Necib Mahfuz'un 1919 dan başlayan ve 1970 lerin sonuna kadar olan, Mısır tarihindeki önemli olayları,esas itibariyle 1930 lu yıllardan başlayarak ,bir aileyi ön plana çıkartıp hızlı bir şekilde anlattığı kısacık bir kitap.bu kadar yıllık bir tarihi bu kadar kısa bir kitapta başarılı bir şekilde anlatmak ancak Necip Mahfuz gibi usta bir yazarın yapabileceği bir iş olsa gerek ki, yazar da bunu başarmıştır.Kitabı okudukça insan bazı şeylerin tarih boyunca defalarca yaşanmasının kesinlikle bir tesadüf olamadığını,bu durumların olsa olsa insanların bilerek cahil bırakılmalarından kaynaklandığını daha iyi anlıyor. Okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

"Gözünüzün önüne bir kare getirin. Canlı, güzel, eşkenar bir dörtgen. Ve bu karenin size kendisinden söz ettiğini varsayın. Onun size söylemeyi akıl edeceği en son şey dört açısının eşit olduğudur. Bu onun için öyle doğal, öyle sıradan bir şeydir ki artık farkında bile değildir."(kitaptan)

Distopyanın atası olduğu söylenen bu kitap, bence daha önce okuduğum 1984 ile benzer yönler içeriyordu.
"Biz" kitabı ise , konuları 1984 'e ilham olsa da, bence daha dağınık bir anlatıma, zayıf hatta kopuk bir hikaye kurgusuna sahipti.
Açıkcası ben kitabı okurken odaklanma problemi yaşadım. Matematiksel dili edebi dile baskın çıkmıştı biraz sanki:)

Kitapta ise, anlatılan gelecek zamandaki bir dönemde , yönetim ilkesine göre mutluluk ile özgürlük asla bir arada bulunamıyor.-Tek Devlet- ise özgürlüğü ortadan kaldırarak mutluluğu geri getiriyor.

"İnsanlar birinin çıkıp onlara mutluluğun ne olduğunu söylemesini ve ardından onları bu mutluluğa zincirlemesini isterler ! Peki, bugün yaptığımız bu değilse nedir ?" (Kitaptan)

Oğuz Aktürk, Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
21 May 23:22 · Kitabı okudu · 12 günde · Beğendi · 8/10 puan

Her gün etrafınızda gördüğünüz insanları aslında ne kadar görüyorsunuz hiç sorguladınız mı?

Kendiniz için yıllar sonrasına zaman kapsülü niteliğinde bir mektup bıraktınız mı? Bilinmeyen bir kadın ya da bilinmeyen bir adam olabildiniz mi? Asıl değerin, bilinen ve alışılmış doluluklarda değil, bilinmeyen ve tarif edilemeyen boşluklarda olduğunu anlayabildiniz mi?

Sizin hiç Tyler Durden'iniz oldu mu?

Peki hiç mi kafes olup bir kuşu aramaya çıkmadınız?

Kürk Mantolu Madonna, boşlukların felsefesidir. Tablodaki kadının aşağıya doğru gizemli bakışından tümevarım yoluyla bütün romana yayılmış kocaman bir boşluktur. Bu öyle bir boşluk ki, çukur ve kapanmamış yer olarak tanımlanan bir boşluk. Peki Raif Bey TDK'ya cevap olarak ne diyor?
"Ben de, o zamana kadarki hayatımın boşluğunu, gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım." 86. sayfa

Boşlukların farkındalığında olarak yaşamak gerçekten kolay mı zannediyorsunuz? Dolu dolu geçirdiğimiz hayatların niteliği konusunda kendinizi hiç sorguladınız mı?
Hayatı genel izleyici çemberi içinde yaşamak nasıl bir histir peki?

Raif Bey, koşuyor, hastalanıyor, çevirmenlik yapıyor, seviyor, deliriyor. O da benim, senin, onun gibi sadece bir insan. Bir ruhunun bulunduğunu geç de olsa fark etmiş bir insan. Peki biz vücutlarımızla yaptığımızı sandığımız bu eylemleri gerçekten de ruhumuzu ve yüreğimizi de ortaya koyarak gerçekleştirebiliyor muyuz? Gerçeğin mayasını gözümüzle değil, esas yüreğimizle görmek istiyor muyuz?

Kürk Mantolu Madonna, boşlukların ütopyasıdır. Boşlukların anlamını en güzel şekilde idrak edeceğiniz romanlardan birisidir. Raif Bey anlatıcı için, Maria Puder de Raif Bey için bir ütopyadır. Fakat aynı zamanda boşlukların distopyasıdır da diyebiliriz. Çünkü boşluklar bu ikilemde kaldıkları sürece anlamlı olan olgulardır zaten. O bilinmez boşluğun kapanıp kapanmayacağını bilmeden yaşamak, beynini ve ruhunu bitirmek harika bir distopya değil midir? Bu kalabalık hayatta, bu dolulukların kirlettiği hayatta, yüreğimizi ve ruhumuzu gereksiz şeylerle doldurmaya çabalayan yüzlerce olayın, nesnenin, insanın olduğu bu hayatta biraz da boşlukların olmasını arzulamak harika bir ütopya değil midir?

Kürk Mantolu Madonna, toplumların analizidir.
"Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi." diyor bize Raif Bey 149. sayfada. Gerçekten de bir kişiden bütün insanlara yayılan bir tümevarım mümkün müdür? Sınırların denendiği bir romandır Kürk Mantolu Madonna. Sınırlardan korkmamamızı öğretir, sevmenin sınırı mı olurmuş yani?

O aşağı bakış yok mu o aşağı bakış. Ah, Raif! Seni anlıyorum. Anlamaz mıyım hiç? Belki o kadın yukarıya ya da sana doğru baksaydı sen o kadınla hiç ilgilenmeyecektin. Ama o kadının aşağı doğru bakması yok mu... O aşağı ki neler olmuyor o yeryüzünde. Her gün bombalar atılıyor, çocuklar ve masumlar ölüyor o aşağıya bakılan yerde. Boşluklar her gün bombalarla, ölümlerle, yalanlarla dolduruluyor. Belki de bu ilk bakış sana bu kadar şeyi düşündürdü. Neden olmasın? Hayatla savaşı olan bir insanı tanımak istedin diye suçlu mu oldun yani?

O zaman Raif, sana diyorum. Boşluklarını bir insanla kapatmaya veya kapatmamaya çalışan sana diyorum ki, senin Maria'nı günümüzde Madonna ile karıştıranlar var Raif. Biliyorum, üzüleceksin bunları okuyabiliyorsan eğer fakat gerçek bu. Özür dilerim sana o hasta yatağında bunu söylediğim için. Biz de senin defterini okuduk işte fena mı? Hem sen de seni dinleyecek ve anlayacak birilerini aramıyor muydun? Bir kişiye de olsa içindekileri dökmek istiyordun... Artık içini dökebildiğin ve onları anlayan milyonlarca insan oldu. Biz bu kitap oldukça senin boşluklarını kapatmaya her zaman devam edeceğiz Raif.

İbrahim PÜSKÜL (Hiçbir şey yok!), Tuhaf Dergi Sayı :2'ı inceledi.
Dün 01:20 · Kitabı okudu · 14 günde · Puan vermedi

Merhabalar diyerek başlayalım incelememize. Bayadır bir yorgunluk var üzerimde. Pessoa’ nın ruh halinin üzerime çökmesinden midir yoksa havaların ısınmasından mıdır bilinmez. Okuyorum paylaşamıyorum. Aslında var aklımda bir şeyler ama kitabı elimden bıraktığımda geriye alamıyorum bırakın yazmayı. Anlatamadıkça da zihnimi ağırlaştırıyor anlatamadıklarım. Bu akşam bir yazma isteği geldi bakalım dedim bir deneyelim ne çıkacak ortaya, hem de şu miskinliği üzerimizden atalım. Elbet dedim her derde devadır yazmak. En son bitirdiğim edebi eser geldi önüme, baktım bir dergi. Olsun hep kitap mı inceleyeceğiz bu defa da dergi olsun onda da emek var, hem kitap incelemelerinden daha az rastlıyoruz dergi incelemelerine.

Aslına bakarsanız ben pek sevmem dergileri. Sevmem dediğim okuyamam, pek bir süslü gelir kalem sahiplerinin yazıları. Kaç defa OT aldım, yahu yazmışta yazmış adamlar nasıl bitireceksin. Bir ara Kafkaokur alıyordum iyiydi fena dergi değildi, hem sadece edebiyatta değil adamlar tablo bile yorumluyor. Gogh’un Yıldızlı Gece’sinin gizemini onların yazılarından öğrenmiştim hiç unutmam. Aramız iyiydi, takipte ediyordum. Ta ki bir arkadaşın onlar milletin yazılarından alıp alıp yayımlıyorlar diyene kadar. Bilmem doğru mudur yanlış mıdır ama ben etkilenirim böyle şeylerden. Bıraktım okuyamadım bir daha, üstelik elimde okunmamış birkaç eski sayısı da vardı durur hala kitaplığımın raflarında.

Tabi dergilerle biraz soğukluk girdi araya. Bu yılın Ocak ayına kadar. Ocak ayında Cemal SÜREYA’ nın ölüm yıl dönümü vardır bilmem bilir misiniz? Onun hatırına gittim Kafa ile Arka Kapak dergilerini aldım. Bir de Bavul Oğuz ATAY’ı, Düşünbil de Camus kapak yapmış, hazır dedim gitmişken şunları da alayım. Neyse başladım okumaya Bavul ile Kafa’yı bitirdim. Bavul fena da değilmiş. Emrah SERBES vardı ilk yazı da. Baya sarsıcı yazmış yine baya da küfürlü. Bir daha ki ay yine alırım dedim ben bunu. Hem şansıma Turgut UYAR’da kapakta. Sonradan öğrendik kapakta Turgut UYAR adına yazılan söz onun değilmiş meğer. Olur mu canım bu kadar da saygısızlık? Adamlar bir de pişkin gönderin yenisine verelim diyorlar. Sen nasıl edebiyat dergisisin açıp iki şiirini okumadın mı bu naif şairin? Elbette benim dergi bulacağı yeri bulmuştu çoktan. Bu dedim son olsun daha da almam hiçbirinizi.

Yine dayanamadım bu ay Dostoyevski’nin hatırına Tuhaf dergisini aldım. Değerli okurlarımızın da etkisi oldu elbet dergilerle yeniden barışmam da. Eve geldim hemen elime aldım dergimi. İçinde ben ilk karşılayan Dostoyevski posteri. İlk Dostoyevski posterim, anlatılmaz bir sevinç. Yahu bu hediyeyi aldıktan sonra artık derginin ne önemi var? Açtım ilk sayfaları tabi ki Dostoyevski’ye ilişkin yazıları arıyorum içinde. Beni Orhan PAMUK karşıladı. Ne güzel anlatmış Dostoyevski’yi. Ecinniler diyor başka da bir şey demiyor. Siz de bırakın elinizdeki kitapları okuyun şu Ecinnileri. Görün siyasi roman nasıl olurmuş, karakter nasıl işlenirmiş. Sonra Dostoyevski’nin torunu Dimitri karşıladı beni, diyor ki dedemi SSCB müfredatına koymaları epey zaman aldı, ben ilk okuldayken yasaktı. Bir de Avrupa da katıldığı konferanslardan bahsediyor. Aklıma doğrudan 2008 Çek yapımı Karamazovi filmi geldi. Filmin başında Dostoyevski’nin torunu ile ilgili bir diyalog var. İlk gördüğümde herhalde tiye alıyorlar demiştim ama konferans meselesini Dimitri’den duyduktan sonra doğruluğuna kanaat getirdim. Karamazov Kardeşler okuyanlara tavsiyemdir iyi gider üstüne. Nette araştırdığınız da bulmak zor da olsa oyunculara roller yakışmış. Hele bir baba rolü ile İvan vardı ki eyvah eyvah. Sonra Hakan Günday ile Ahmet Mümtaz Taylan’ın empati üzerine bir söyleşisi var on numara. Zaten severim ikisini de. Levent Kızak’ın bir sokak köpeği üzerine yazısı vardı çok samimi, bir de fotoğrafını koymuş keratanın. Beyaz bir köpek. Yazıyla bütünleşince hayvanların hislerine de inanıyorsunuz. Sonra Yaşar KEMAL’in gülerken çekilen tek fotoğrafının hikayesi, Mazhar ALANSO’nun yazısı, Derya ALABORA’nın röportaji daha neler neler. Güzel dergiydi vesselam, hoştu tadımlıktı. Yalnız en çok hoşuma gidenlerden birisi üç korner bir penaltı isimli kısa anıydı. Cemal SÜREYA ile yayınevi sahibi Mehmet Rauf’un küçük bir iddiasından bahsediyor. Genç bir şairin şiirlerinin basılması için tutuşulan bir iddia. Genç şair de Ahmed Arif. Zaten bu Ahmed Arif ile Cemal SÜREYA’nın sevimli anıları vardır. Bir de kız kardeşini istiyordu Arif Süreya’nın. O da güzeldir.

Neyse çok uzun oldu. Yazma isteği baya birikmiş içimde. Ne anlattım ne anlattım. Beni yeniden dergilerle barıştıranlara selam olsun. Sağlıcakla..

Keyifli Okumalar Dilerim..

Mathemazel, Memleketin Birinde'yi inceledi.
 17 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Aziz Nesin den okuduğum ilk kitap.
Nasıl anlatsam?
Anlamlıydı.
İğneleyiciydi.
Mizah doluydu.
Düşündürücüydü.
Zekiceydi.
Akıcıydı.
Eğlendiriciydi.
Ama...
Sanki masal değil de gerçek gibiydi!
Keyifli okumalar.
MATHEMAZEL

Firuze çicek, Açlık'ı inceledi.
 21 saat önce · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 9/10 puan

Kendimden utandım. Gerçek yazar olması bir tarafa açlığını gidermek için eline geçen her fırsatıyazmak için bir malzemeye ya da daha fazla ihtiyacı olduğunu düşündüğü birine vermesi Yok artık dedirtiyor. Bizlerin bırakın açlığımızı gidermeyi, daha lüks bir yaşam için neler yaptığımızı düşününce insanlık nereye gidiyor diye sormak gerekiyor.Üstelik dünyada bu kadar çocuk açlıktan ölürken!

Hatice SARI, Dönüşüm'ü inceledi.
21 saat önce · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 10/10 puan

Hayatımda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Gerçekten bir kitabın bu kadar iyi betimlenerek yazılacağını bilmezdim. Okurken kendimi istemsiz olarak böcek gibi hissettim. Franz Kafka resmen bir şaheser yazmış. Bu kitabı hep hatırlayacağım.