DERYA..., Elveda Gülsarı'ı inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

"Vefa" günümüzde artık sadece bir semt adı...Biz insanlar unuttuk vefayı...
İyiliğe karşı balık,kötülüğe karşı fil hafızalıydık çünkü...Bir kahvenin kırk yıl hatırı mı olurmuş dedik,kırk dakika da unuttuk kahveyi de hatırı da...Oysa güzel insanlardı bizim atalarımız...Komşusu açken tok yatmazlardı...Bir evden cenaze çıktığında bir hafta televizyon açmazlardı...Garibana öksüze yetime kol kanat gererlerdi...Yabancı diye bir şey bilmezlerdi...Herkes kardeş herkes dosttu...Acıları paylaşır sevinçleri bölüşürlerdi...
Ne zaman böyle olduk...Nasıl bu duruma geldik...Bana değmiyorsa yılan varsın yaşasın demeyi kimden öğrendik...Allah'ın selamında bile bencil olduk,selamsız gezdik sokakları...Bir çocuğun saçını okşamadık,bir yabancıya gülümsemedik hiç...Vefasız olduk...Hayırsız olduk...

"Elveda Gülsarı" dostluğu,vefayı,sevgiyi,sadakati,paylaşmayı,iyi insanları bir kere daha hatırlattı bana...Bir hayvanın sahibine ve sahibinin hayvana duyduğu müthiş bağlılık,dostluk,güven,inanç..."Elveda Gülsarı" geçmişiyle hesaplaşan Tanabay'ın duygu dolu hikayesi...Bozkırlarda geçen bir ömrün sonbaharında Tanabay ve Gülsarı...Omuz omuza,yürek yüreğe geldikleri sonda başlangıçların anılarında onlar...Ayrılığın bile ayıramadığı iki can iki yürek onlar...Güzel insanlar hala varsa umut da hep vardır...

Mehmet Deligöz, Yeraltından Notlar'ı inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

"Yeraltından Notlar"ı okurken zihnimde bir yandan Oğuz Atay "Yalnızlığına iyi bak,sahip çık.Kaç kişinin emeği var onda kimbilir?" bir yandan Sabahattin Ali "Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım.Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka birşey değildir" diye cümleler kuruyorlardı.Gerçekten de Dostoyevski'nin hayatı can sıkıcı rüyadan başka birşey değil miydi? Ahlaki hezeyanlar,kumara düşkünlük gibi kötü alışkanlıklarının yanı sıra son anda idamdan kurtulması fakat cezasının ağır hapis ve sonrasında da sürgüne çevrilmesi şeklinde yaşadığı zorluklar sorumuzu cevaplamaya yetiyor sanırım.
Yaşadığı hayatı sorgulamaya başlaması neticesinde ortaya çıkan bu eserde Dostoyevski'nin "yeraltı" dünyasını okuyoruz yerüstündeki dünyamızdan.Anlatıcının kendi iç çelişkilerini okuduğumuz "notlar" da kahraman yok anti kahraman var.Dostoyevski böyle tanımlıyor anlatıcıyı, muhtemelen de kendisini.
Yaşadığı travmalar, kendisiyle sürekli çelişen bir karakter mi yaptı onu gerçekten, yoksa birçoğu kurgu mu bilmiyoruz ama anlaşılan Dostoyevski kendisini anti kahraman olarak görüyor.Ancak biz okurların gözünde yazın dünyasının benzersiz bir kahramanı.
Biraz gaddarca olacak ama Dostoyevski'nin içine dönmesi biz okurlar için hayırlı olmuş.Zira sonrasında Suç ve Ceza,Karamazov Kardeşler gibi büyük eserler netice vermiş.
Vesselam..

İlim Dikel, Soğuk Kahve'yi inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kendi çapımda deneme yazıyorum ve kitap çıkarmak istesem Soğuk kahveye bin basar. Kendim iddali değilim Ahmet Batman iddiasız. Kelimeleri evirip çevirip aynı şeyleri tekrarlayıp durduğu bir kitap. Bu okuyucuya saygısızlik bence. Ve kitabı derin okuyan bi insan bu kitap yüzünden feminizme yönelebilir diye düşünüyorum. Bizimle değilsin soğuk kahve

Freshblue, Küçük Prens'i inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · 9/10 puan

''Bütün koca adamlar bir zaman çocuktular. Gerçi aralarında bunu hatırlayanlara az rastlanır ya.''

''Biliyor musun, insan üzgün olunca günbatımının tadına daha iyi varıyor.''

''Hep aynı saatte gelsen daha iyi olur.'' dedi tilki, ''sözgelimi öğleden sonra saat dörtte gelecek olsan ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Her geçen dakika mutluluğum artar. Saat dört dedi mi meraktan yerimde duramaz olurum. Mutluluğumun armağanını veririm sana. Ama gelişigüzel gelirsen içimi sana hangi saatte hazırlayacağımı bilemem. Ayinsiz olmuyor.''

Filiz, Keloğlan Masalları'ı inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Keloğlan annesiyle birlikte köyde yaşarmış.Arkadaşlarını sever onlara karşı çok sıcak kanlı olurmuş .köydeki herkes de dürüst ve güvenilir biri olduğu için severmiş keloglanı. aynı zamanda keloğlanın her bir bölümünde değişik değişik maceralar vardı. Ben çizgi filminide çok severek izliyorum .Umarım sizde kitabi beğenirsiniz.Küçük büyük herkese tavsiye ederim keyifli okumalar.

Kitabı 2 kez yarım bıraktıktan sonra, kendime bırakmayacağıma dair söz vererek 3. kez başladım. İyi ki başlamış ve bırakmamışım. Yoksa beni hayalgücüne hayran bırakan bu güzel insanın kitabından mahrum kalacaktım. Kitap hakkında oldukça güzel incelemeler var, çok detaya girmeyeceğim ama ben. Kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum, tavsiye ederim. İlk sayfalarda sıkıcı olsa bile kısa bir süre sonra merak her yanınızı sarıyor. Keyifli okumalar dilerim.

Nergiz, Küçük Prens'i inceledi.
7 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Küçük prens kitabını büyük bir zevkle okudum. Küçük prensin her sabah bitkilere günaydın demesi, onlarla sohbet etmesi. Onun bakış açıs, kısacası hayal dünyasına hayran kaldım diyebilirim. Bu kitap sadece çocuklar için değil, her yaşa hitap ediyor. "Sizde bir zamanlar çocuktunuz." Bu güzel kitabı ısrarla tavsiye ediyor, keyifli okumlar diliyorum:)

Ayşegül Balcı, Nebevi Nefes'i inceledi.
8 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi · 8/10 puan

Riyazüssalihin ile beraber iki kitap okumaya kalkınca böyle oluyor. Hadisleri okurken kendinizi kaptırıp diğer kitapları göremiyorsunuz. Şimdi yarım kalan kitaba devam edebilmenin güzelliğini yaşıyorum. Yeni şehirde...

Sare, Suç ve Ceza'yı inceledi.
9 saat önce · Kitabı okuyor · Puan vermedi

İlk Suç ve Ceza ya başladığımda 20 sayfa kadar okuyup bırakmıştım. Biraz da şu ankine göre küçük olduğum için anlamamıştım. 2. ve 3. başlayışlarım da aynı şekilde 100. sayfaya gelemeden bırakmamla sonuçlandı. Bu sefer bitirmeyi umuyorum. Hadi inşallah :)

Ayşe Y., Tehlikeli Oyunlar'ı inceledi.
Dün 19:31 · Kitabı okudu · 32 günde · Beğendi · 8/10 puan

TEHLİKELİ BİR OYUN MU BU OYNADIĞIMIZ?
"Bütün hayatımı kelimeler uğruna harcadım, içi boş kelimeler uğruna. Kelimelerin gerçek anlamlarını bilmeden onlarla oynadım. Oyunları da kelimelerin içinde tutukladım."(Tehlikeli Oyunlar, s.448)
“Tehlikeli Oyunlar”ı araya pek çok kitabı da sığdırarak ve uzun bir ara vererek tam 32 günde bitirmişim. Ben saymadım günleri de 1000 Kitap benim yerime sayıyor:) Kitabı bitirip alıntılarımı gözden geçirip bir şeyler yazmak istediğimde A4 boyutunda yaklaşık yedi sayfalık bir alıntı biriktiğini fark ettim. 1000 Kitap’a gelip alıntı eklemeye başlayınca fark ettiğim bir husus var: Bazı kitaplar öyle dolu ki elinizden gelse kitabın her sayfasından alıntı yapmak istiyorsunuz. Hatta bence bazı kitaplar öyküsünden çok cümleleri, dili ve üslubu için okunuyor. “Tehlikeli Oyunlar” da tıpkı Atay’ın diğer kitapları gibi –Bir Bilimadamının Romanı hariç- satır satır alıntılanabilecek dolulukta.
"Peki bu kitap ne anlatıyor?" diye soracak olsak herhalde aşağı yukarı kitabı okuyan herkes “Hikmet Benol ismindeki bir adamın hayatından kesitler” cümlesinde hemfikir olacaktır. Kitapta Hikmet’in evliliğinden, karısı Sevgi’den, sevgilisi Bilge’den, komşularından, arkadaşlarından kısacası bir bireyin sıradan günlük yaşamından bahsediliyor. Peki Hikmet Benol mühim bir adam mıdır? Cevabımız kocaman bir “hayır” olacak. Peki Oğuz Atay nasıl oluyor da sıradan bir adamdan 476 sayfalık hacimli bir roman çıkartabiliyor. Üstelik bu roman hemen her satırıyla dolu dolu ve her satırıyla okunmaya değer oluyor. O da Oğuz Atay farkı diyebiliriz. Oğuz Atay’ın ironik dili kitabın her satırına sinmiş durumda. Zaman zaman kendine göndermeler yapıyor ki bence bu göndermelerden en güzeli şu satırlar:
"Beni okumayı sakın ihmal etmeyin, bütün kitapçılarda bulunuyorum, bu herif de ne konuştu -deli midir nedir- böylesini de hiç görmemiştim şekerim adam bir türlü susmak bilmiyor demeyin arkamdan olur mu?"(s.319)
"beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım..." (s.318)

Oğuz Atay’ın sağlığında kıymetinin pek bilinmediğini, “Korkuyu Beklerken” hikayesinin sonunda “Ben burdayım sevgili okuyucu sen nerdesin?” cümlesiyle okuyucusuna seslendiğini düşündüğümüzde bu satırlar daha da anlam kazanıyor. Zira her yazar okunmak ister. Bu bağlamda Oktay Akbal’ın 1977 yılında yaptığı şu değerlendirmeler Oğuz Atay’ı anlamak için okur olarak üstümüze düşenleri de ifade ediyor:
“Kolay okumalar, hızlı sevgiler, beğeniler, alışkanlıklardan koptuğumuz, kopabildiğimiz, rahat ve geniş zamanlarımızı güç bir kitabı çözmeye, sevmeye, ondan bir şeyler almaya, öğrenmeye ayırabildiğimiz bir gün Atay’ın romanlarını çok seveceğiz. Onlarla çağımız insanının, daha doğrusu büyük kentte yetişmiş kentsoylu bir aydının tüm duyarlığı, iç muhasebesi, kendi kendisiyle tartışması, kendini eleştirmesi, çok değişik bir güldürü havasıyla bizlere ulaştırması, sunması var…”(Cumhuriyet, 19 Aralık 1977)

Kitaba inceleme yazmak için alıntılarımı gözden geçirdiğimde oyun kelimesinin hem benim alıntılarımda hem de kitabın genelinde bir leit motif şeklinde sıklıkla tekrar edildiğini fark ediyorum. İşte içinde oyun geçen alıntılardan birkaçı:
"Yarın için senden iyi oyunlar yazmanı, yazdığın gibi, içinden geldiği gibi oynamanı bekliyoruz." (s.56)
"Birlikte oynuyoruz. Bu arada anılarımla da oynamama izin verir misiniz albayım? Oyunlar yazmayacak mıydık albayım? Aklıma takılan anılardan kurtulmama yardım etmeyecek miydiniz?" (s.45)
"Ben de bir zamanlar başını hatırlayıp sonunu unuttuğum, bazı cümlelerini aklımda tuttuğum bir ya da birkaç oyunda, küçük rolleri oldukça başarısız yorumlamıştım; seyircinin baskısı yüzünden, rolümü değil kendimi hissetmiştim." (s.60)
"Oysa ben bütün cümlelerin baş tarafını kaçırdığımı çok iyi biliyordum; oyuna geliyordum." (s.62)
Kimse rolünü ezberlememiş. Bu ne biçim tiyatro? (s.459)
"Oyuna gelmemeliydim bana oyun oynanmamalıydı. Bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim(...)Oynadıkları oyunu hiç anlamıyorlardı. Yaşamak istiyorlardı; en çok buna kızıyordum. "(s.63)
"Zaten biz her zaman alkışlarız. Beğensek de beğenmesek de, oyumuzu versek de, vermesek de, her şeyi oyun sandığımız için durmadan ellerimizi çırparız." (s.147)
"Bu düzmece oyun sona ermeli. Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yalvarıp yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız. Gerçekleri rüya yapmalıyız."
"Her şeyi unutmayalım. Yağmurun dinmesini beklediğimizi unutmayalım. Hayatın bir oyun olduğunu unutmayalım. En büyük hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Aklımızı korursak bütün oyunları istediğimiz gibi oynayabileceğimizi unutmayalım." (s. 398)

Alıntıları ve kitabın tamamını düşündüğümüzde Oğuz Atay’ın genelde aydın insanın yalnızlaşmasını, bireysel sorunlar içinde boğulmasını, tutunma çabalarını anlattığını söylemek mümkün. Özelde ise Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış arafta bir Türk aydını anlatılıyor. Hikmet Benol bir Bozkırkurdu belki ama bir taraftan da Atay onunla; Türk aydınının modernleşme macerası içerisinde kendisini tam olarak bir yere ait hissetmeyen arada kalmışlığını, yalnızlığını çeşitli oyalanma vasıtaları bularak dindirmeye çalışmasını –kadınlar, oyunlar, arkadaşlar, içki vs.- ama son kertede kendi kendisine yenik düşmesini anlatıyor. Hikmet Benol diğer taraftan "Siz ona bakmayın; hiçbir işte tutunamamıştır." (s. 429)cümlesinde ifade edildiği gibi bir tutunamayan aslında...
Kitapta tersten bir isim sembolizasyonu yapıldığı da görülüyor. Hikmet, isminin aksine kendine bile faydası olmayan bir adam. Karısı Sevgi’de sevgiyi değil sevgisizliği buluyor. Bilge de romanın pek çok böümünde de geçtiği gibi felsefe okumuş olmasına rağmen Bilgelikten pek nasibini almamış.

Tehlikeli Oyunlar gerek altı çizilesi cümleleriyle, gerekse asırlık yaralarımıza yaptığı nazik, ironik tespitlerle okunası bir kitap. Hayatı bir oyun olarak görmek yaraları hafifletir mi derseniz Oğuz Atay bu sorunun cevabını Hikmet Benol üzerinden veriyor. Sürprizi bozmamak adına bu sorunun cevabını kitaba bırakıp herkese oyunla gerçeği dozunda yaşadığımız, hakiki manada dolduğumuz ve doyduğumuz yaşanılası hayatlar temenni ediyorum. İyi okumalar…

Sergen Özen, Malte Laurids Brigge'nin Notları'ı inceledi.
 20 saat önce · Kitabı okudu · 9 günde · 7/10 puan

Dünya edebiyatına yön verip seyir değiştiren yazarlar vardır. Nasıl ki Gogol’un yarattığı Akakiyeviç karakteri birçok yazar için ilham kaynağı olduysa, Rilke’nin, Malte karakteri de birçok ‘içe dönük’ diye tanımlayacağımız Peter Kien, Raskolnikov, Meursault gibi karakterlerin atası olmuştur.
Kitabın önyüzündeki portre ne kadar ilginç değil mi? Mezar suratlı zayıf bir adam… Şişmiş göz altı torbaları ve hafif yana eğilmiş baş… Tam olarak biçare profilli bir portre. Malte’nin içindeki bütün hezeyanlarının resme yansıması. Dış dünyaya güvenini yitiren, içe dönük, toplumun arasında kaybolmuş; değişen dünyaya ayak uyduramayan, baskı ve şiddetten dolayı içine kapanan bir adamın ‘içi’nin portresi…

Rilke, Malte için altı yıl Paris'te yaşar. İlk yazdığı mektuplardaki melankoli, onun ilk andan itibaren Paris yaşamının hoşnutsuzluğunu gösterir. Zor sever, zor olanı sever, ekmeği zorluktur sanki. Nefret ettği Paris’te altı yıl yaşayıp dönüp dolaşıp yine bu şehre gelmesi, ilhamı hüzünden aldığından başka bir şey değildir. Polyanna gibi bir hayatta Malte Laurids Brigge’nin Notları eseri ortaya çıkmazdı sanırım. Schopenhauer’ın eserlerini okuyan onun intihar etmiş olabileceğini düşünür oysa ki ailesi ve dostlarıyla mutlu bir hayat yaşamıştır. Rilke yalancı değildir, realisttir. Eserin genelinde hakim olan çocukluk, korku, kaygı, ölüm, melankoli, cinsellik gibi konular onun gerçek dünyadaki yaşantısından izlerdir. J. London nasıl Martin Eden ise, Rilke de Malte Laurids'in ta kendisidir. İdrak edilemeyen dünyayla geçinme uğraşı ilhamla birleşince Malte çıkmıştır ortaya…

“Beni öbür insanlardan şimdi eskisinden daha çok ayıran bazı farklar var. Değişmiş bir dünya. Yeni anlamlarla dolu yeni bir hayat. Her şey çok yeni olduğu için şu anda biraz zorluk çekiyorum. Kendi ilişkilerimde acemiyim henüz.” (Sf. 61)

Toplumsal değişiklikler karşısında paniğe kapılır Malte. Deli gibi bakar etrafına, akıl yürütemez, hudutsuz bir korku duyar. Korku ve paniğin kendince mantığı yoktur belki ama sebepleri vardır. Ne var ki bu sebepleri korkunun sahibinden öğrenemeyiz. Korku içinde bir lokantayı terk ettiğinde bile korkunun nedenini anlatmaz. Belki de küçücük bir şey vardır açıklayacak, ama kapalı bırakır…
Korku vardır her yerde. Yollar korku kokar. “Görmeyi öğreniyorum” der. Eşyaya, insana, sese bir farklı bakmayı öğrenmektir amacı, ama görür ki her şey göründüğünden başka türlü. Onlardan abes yansımaktadır. Absürdden çıkan dehşeti, havanın her zerresinde duyar. Korkusu büyük dayanma gücü azdır. Kısaca; baskı, korku ve şiddet onun içine kapanmasına, dış dünyaya güvenmemesine neden olur. İçine dönük olan biri toplumla nasıl iyi ilişki içinde olabilir?


Büyük bir şehirdedir ama, ne bir dosttan, ne bir buluşmadan, ne bir ziyaretten söz eder. Hani bir söz vardır ya, “Kalabalıkların arasında yalnız hissediyor insan.” İşte Laurids’nin hayatı bundan ibarettir. Çok haklı değil mi diyesi geliyor insanın. Kalabalığın büyük cümbüşünden kurtulmak için çeviriyoruz her kitabın sayfasını. Yüzlerce ses, samimiyetsiz yüzler, itici kaynaşmalar, her şeyin çıkara dayandığı güruh toplulukları. Çok haklısın demek geliyor içimden...

Ama o böyle istedi, kendi tercihiydi. Zor ve imkansız şartlar içinde anlamını aradı. Her şeyin hatta ölümlerin bile yerli yerinde durduğu büyük aile ilişkilerinin özlemini duydu. Ailesinin çevresi kırsal alan veya küçük yerleşme yeriydi. Büyük şehir anaforunda, insanlardan kaçılan değerlere doğru koştu, koştu, koştu...

Mete Özgür, Yol'u inceledi.
Dün 18:37 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

"Erkekler daha çok sever o yüzden de kadın şair yok denecek kadar azdır." gibi basit, cinsiyetçi, hiç bir dayanağı olmayan alelade bütün cümleleri reddediyorum. Sevgisini bir şekilde meşrulaştırma çabasının cümlesidir çünkü. Sevgiyi böyle bir cümleyle ölçmeye kalkmak acizliktir. Bunlardan biri de "Günümüzde iyi şair yetişmiyor" Laf! (Hatta laugh)... Günümüz şiirinde, neredeyse bir kaç kelimeyle şair olmaya özenen her ne kadar primci tacirler cirit atıyor da olsa, diğer yandan; hatrı sayılır, kallavi, nitelikli, donanımlı, duyarlı ve hassas şairler de yetişiyor. Bu tür derme çatma cümleleri kuranların, Gülten Akın'dan, Nilgün Marmara'dan, Günseli İnal'dan ve Birhan Keskin'den (isimler çoğaltılabilir) haberdar olduklarını düşünmüyorum. (Niye bu kadar sinirlendim bilmiyorum. Sanırım beni bu popüler kültür mahvetti.)

Sizi temin ederim, bundan yıllar sonra bahsettiğim tacirlerin (Kimlerden bahsettiğimi anladınız siz) esamesi okunmazken, Birhan Keskin gibi zamanının ötesinde şairlerin kırılgan şiirlerini bütün hassasiyetimizle okumaya devam edeceğiz. Sorarım size; şu Birhan Keskin dizeleri eskiyebilir mi?

"Yenildim ben, unutuldum ve üzgün değilim inan.
Büyüktü çünkü onların dünya arzusu
Benim otların sesiyle kaplı kalbimden
Söktüm atımı söğüdün gölgesinden
Şimdi yol benim yeniden.
...
Bir cümledir insan
arşla ferş arasında ve hep haklı
Vardım işte demek için
ömür denen cisimde saklı." (s.71)