Yolda gidiyorsunuz. Kafanızı çevirip yandaki küçük parka baktınız ve bir anda bu anı daha önce de yaşamış olduğunuzu hissettiniz. Evet, Deja Vu. Sizce nedir Deja Vu; Geçmiş mi, rüya mı yoksa geleceği mi görüyorsunuz?

"Okuyucuyu sarsan tüyler ürpertici bir roman... Nora'nın kötü çocuk Patch'le fırtınalı aşkı okurları kendilerinden geçirecek."

Okurken gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız ve en kötüsü de bunu yaşayan tüm kadınların durumlarını kabul etmesi ve hatta kendilerini suçlaması. Kısacası şeriatın hakim olduğu Afganistan gibi ülkelerde kız çocukları daha dünyaya geldikleri andan itibaren bu düzene ve kurallara alışmış ve benimseyerek büyüyorlar.

Tolstoy etkinliğimiz devam ediyor ve ben de elimden geldiğince bu büyük yazarı anlamaya ve kitaplarından alabildiğim kadar çok verim almaya çalışıyorum. “İnsan Ne İle Yaşar” kitabıyla başlayan Tolstoy serüvenim, “Diriliş” ve “Anna Karenina” ile devam ediyor. Bu büyük eser hakkında birkaç şey yazmadan edemedim. Aslında amacım, Tolstoy’un büyük eserlerini okuyup, genel bir kanıya vardıktan sonra yazmaktı ama eser muhteviyatı sayesinde beni yazmaya itti.

Aslında kitabı okurken, aldığım not sayısı çok fazla değil. Bunun en büyük sebebi; yaptığım okumanın oldukça akıcı ve canlı olmasının verdiği tembelliktir. Eserdeki olaylar ve karakterler, gözümün önünde, tüm saydamlığıyla canlandı. Tolstoy bunu yaparken, okuru elinde tutabilmeyi başarıyor ve kitabın sonuna kadar da bırakmıyor. Hafta sonları okuyamama rağmen, kitabı kısa denebilecek bir sürede bitirebildim.

Eser, Anna Karenina karakterinin etrafında şekilleniyor gibi gözükse de, yan karakterlerin çokluğu ve derinliği, eseri farklı bir boyuta taşıyor. Her bir karakter, Tolstoy’un bir düşüncesine yönelik giydirilmiş ve esere iliştirilmiş. Bu iliştirilme, yapaylıktan uzak, sırıtmayan bir yapıya sahip. Eseri okudukça, olayların içinde, Tolstoy’un dünya görüşü ve zamanının toplumsal yapısı ve sıkıntılarını da bulabiliyor okur. Kadın hakları ve kadının toplumdaki yeri, dinin insan ve toplum üzerindeki etkisi, politikanın çürümüşlüğü, devlet kurumlarının işleyişi (işleyemeyişi), evliliklerin gelebileceği noktalar, çocuk sevgisi (sevgisizliği), “Diriliş” eserinde şahlanacak olan “toprak mülkiyeti” konusu, yalnızlaşan kadın profili ve bu yalnızlığın oluşturabileceği bunalımlar, eserin içinde okurun bulabileceği konular. Bu konuların evrensel nitelik taşıyor olması da, okurun, konuları günümüzle ilişkilendirebilmesini sağlıyor.

Zaman zaman eser hakkında olumsuz düşüncelerim oluşmadı değil. Karakterlerin, av hakkındaki düşünceleri ve hayvanları, amaçtan ziyade bir araç olarak görüp, onlara karşı acımasız davranmaları beni rahatsız etti. O zamanki toplum için yadırganmayacak bir konu olan av, benim en hassas olduğum konulardan biridir. Hayvanların toplum için, çoğu zaman, insandan daha yararlı olduğunu düşünüyorum.

Rahatsız olduğum bir diğer konu da şu; karakterlerin hayatı sorgularken, bir olay üzerine, anında aydınlanma yaşamaları ve bu aydınlanmanın gerekçesini de dine bağlamaları oldu. Elbette insan zaman içerisinde dine yönelebilir ve huzuru onda bulabilir fakat böylesi bir eserin, bir anda dini kitap hüviyetine bürünüp, kişinin aydınlanmasını sadece ve sadece dine bağlaması, insanı üzüyor. Tolstoy, iç huzur meselesini oldukça derin inceliyor aslında ama vardığı noktanın kesinliği konusunda en ufak tereddüt yaşamıyor oluşu, benim gibi okurları rahatsız edebilir. Sonuçta din konusu, geçmişin ve zamanımızın en büyük muammalarından biridir. Bu konuya Tolstoy’un, bu şekilde son noktayı koyma çabasını doğru bulmuyorum. Aynı durum bana göre “Anna Karenina” kadar iyi hatta daha iyi olan eseri “Diriliş” için de geçerli. Müthiş giden eserin sonu beni inanılmaz üzmüştü. Böylesi bir sonu Nehlüdov’a yakıştıramamış ve bütün o sorgulamalardan daha farklı bir sonucun çıkmasını beklemiştim. Tolstoy’un zamanının peygamberi ilan edilmesinde, bu tarz yazımların etkisi olabilir diye düşünüyorum.

Anna’nın yaşadığı değişim ise en etkilendiğim kısımlardan biriydi. Bu değişimin, onun kitap okumasından sonra hızlanması ve kitapların etkisinden midir bilinmez, insanlara karşı olan tutumundaki farklılık, muhteşem bir şekilde aktarılmış. Keşke bu aktarımdaki güzellik, Anna’nın son zamanlarda yaşadıklarında da sürebilseydi. Anna’nın yaşadığı son olayın (kitap hakkında tat kaçırıcı bilgi vermemek için böyle diyorum), kitabın gidişatındaki akıcılığı bir anda bitirmesi ve eserin devamında bu olayın etkisinin zayıflığı okurun canını sıkabilir.

Affedilemez dediğimiz olaylar üzerine insanda oluşabilecek affetme duygusu ve bu duygunun insanı ne denli mutlu edebileceği; bunun tam tersi olan, küçük olayların, insanda oluşturacağı yıkımın büyüklüğü, eserin en önemli dersi niteliğindedir bana göre.

Duygular üzerine olan hakimiyetiniz, bu eserden sonra sanırım biraz daha artacaktır. Böylesi büyük eserler, hayatın fark edemediğimiz yönlerini gösterirler bizlere. Normal yaşantılarımızda anlayamadığımız, anlasak da umursamadığımız bütün o eksik duygular gün yüzüne çıkar ve okuru sarıp sarmalar. Anna Karenina’yı okurken, ben de bu sarmaşıklığın içinde kayboldum ve Tolstoy’un yazım üzerine olan hakimiyeti konusunda afalladım. Acemi bir yazar olarak, ondan alabileceğim binlerce şey olduğunun farkındayım, o yüzden eseri bitti sayamıyorum. Hayatımın her anında bu eser ve böylesi büyük eserler olacak.

Etkinliğimize son sürat devam ediyor, sizlere keyifli okumalar diliyorum.

Onur Erol, Dorian Gray'in Portresi'ni inceledi.
 7 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bu roman söylenecek her övgüyü sonuna kadar hak ediyor. Hayatımda okuduğum en derin, en etkileyici romanlardan biriydi Dorian Gray'in Portresi. İnanılmaz gizemler barındıran, uçurumların ucunda sallanan bir uçurtma gibi söylenen sözler sizi ciddi anlamda sarsıyor. Sarsmaktan öte aslında alt üst ediyor. 1890 baskısında gördüğü tepkilerden dolayı, 1891'de basılan versiyonda bıçağın ucunu törpülemiş ama görüşlerinden asla vazgeçmemiştir.

Temposu hiç düşmeyen sürekli sizin ilginizi ayakta tutan bir roman Doria Gray'in Portresi. Yazarın yaşantısıyla çok önemli bağlantıların bulunduğu romanda yapılan bir portre resmin Dorian Gray'in hayatını nasıl baştan aşağıya değiştirdiğini görüyoruz. Yazar fazla ironi kullanmadan direk okura verilmek isteneni vermiştir. Ancak anlatımlarındaki derinliğin portre ile bağlantılı olması ve olayların bu portre etrafında dönmesi sizi sürükleyen unsurlardan biri olacaktır. Portre Dorian Gray'in ruhu gibi değişecek midir? Yoksa portre Dorian Gray'i değiştiriyor mudur? Acaba Bay Dorian Gray'in gerçek yüzü portreye yansıyacak mıdır? Bütün bunların cevabını romanın sonunda ve romanın her köşesinde bulacağınıza eminim.

Şiirleri, kısa öyküleri, oyunları ve tek romanıyla edebiyat dünyasına damgasını vurmuş bir yazarın 46 yaşında Paris'te bir otel odasında ölmesi oldukça üzücüdür. Lakin geride bıraktığı eserleri onu fazlasıyla ölümsüzleştirmiştir. Bu dünyadan bir Oscar Wilde geçmiştir dememiz sanırım ona duyacağımız saygının en büyük ifadesi olacaktır. Son olarak yazarlar yaşantıları ve tercihleri ile değil, vermiş olduğu sanat eserleriyle hatırlanmalıdır.

Aydın Nasuh, Seçme Hikayeler'i inceledi.
 8 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 8/10 puan

Paul Roche ne güzel açıklamış; "Çehow yaşamı olduğu gibi aktarır."
Evet bu hikayelerinde yaşadığı dönemin sıradan insanlarını, gündelik olayları yapay bir kurgudan uzak anlatıyor bize Çehov. Bu noktadan baktığımızda zaten en ünlü ve öncü öykü yazarı da kendisidir.

Ben yazarın uslubunu da çok hoş buluyorum. Oldukça sıradan gündelik hayatları, bize sıkıcı gelebilecek alelade bir konuyu; nükteler, budalalıklar ve hoş detaylar ile o kadar ustaca aktarıyor ki ister istemez hikayenin içinde buluyorsunuz kendinizi.

Bana göre öykü, düz yazının en naif halidir, öyle ki bir roman yazmaktan çok daha fazla beceri ister öykü yazmak. Bu noktada okur için klasik öyküleri okumak temel bir gerekliliktir ve kuşkusuz bu eserlerden bazıları Çehov'un hikayeleri olacaktır.

Yadigar Soydan, Anna Karenina'yı inceledi.
 7 saat önce · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · 10/10 puan

Okuduğum ikinci Tolstoy kitabı. Uzun zamandır kitaplığımda duran fakat bir türlü okumak kısmet olamayan kitabı, etkinlik sayesinde tahmin ettiğim süreden daha erken okumuş oldum. Öncelikle kitabın kalınlığı sizi korkutmasın, kitabın dili o kadar anlaşılır ve akıcı ki, sayfaları nasıl bu kadar hızlı ilerlediğini fark edemiyorsunuz bile. Fakat bazı kısımlarda olayların derinlemesine ve uzun uzun konuşulması bazen beni sıktı.

Farklı yerlerde yer alan hayatların bir şekilde ortak bir payda da buluşarak oluşturduğu bütünlüğü izliyoruz aslında kitapta. Ana karakter Anna Karenina'nın etrafında şekillenen hayatlar. Fakat kitabın başında ve sonunda ana karakterin ağırlığı oldukça az gibi geldi bana. Toprak, çiftçi, efendi,köylü ve bunların yer aldığı düzen, üst sınıf insanların yaşamları, sosyo ekonomik durum, o döneme ait yaşam tarzı, kadının ve erkeğin toplumdaki rolü gibi bir çok konu hakkında fikir sahibi oldum. Pembe dizi izliyormuşsunuz gibi severek okuyacağınız, sonrasında ne olacağını heyecanla bekleyeceğiniz bir kitap.

Murat Sezgin, Keder Atlısı'ı inceledi.
Dün 15:18 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Yeni yazarlara ve kitaplara açık biri olarak şunu söyleyebilirim ki Faruk Duman bambaşka bir tecrübe, bambaşka bir yazar; Keder Atlısı da bambaşka bir kitap. Sadece bir kitabını daha yeni bitirmişken alıştığınız öykü tarzını bir anda yıkabilecek bir yazar olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kitabında yer alan her hikâyede farklı biçimsel özelliklere yer veren yazar okuyucusunu sık rastlanmayacak bir anlatımın içine sürüklüyor. Kendi deyimiyle ‘Türkçemizin şırıltısı’nı yaptığı tasvirlerle, kurduğu cümlelerle gösteriyor bizlere. En beğendiğim kısımlardan birini örnek olarak göstermek istiyorum: “Kasabanın girişinde, otobüsün artık yorulduğunu anladın. Tuhaf bir duyguya kapıldın sonra: Belki bir hülya yaşadın, terlemiş, diye geçirdin içinden, yordum onu çok: Otobüs, atındı senin, köpükler içinde. Yorgundun, kasabaya girdiğinde anlamıştın iyice, sonra atından inip derin bir nefes almıştın. Asan elindeydi, kasaba taş kokuyordu…” Bunun gibi buraya yazabileceğim çok örnek var. Bu tip tasvirlerin arasında bazen anlam veremediğiniz ya da anlam vermek için çok çabalayacağınız cümleler var. Yine örnek olarak şu cümleleri gösterebilirim: “Esmeyi bilen rüzgâr. Uzun, karlı gecelerde, uzakta kurtların uluduğu, kıvılcımların çakıp söndüğü. Bunun da ağır bir sessizlik olup dağıldığı evlerde”. İki örnek yazarın tarzını tam anlatamayacağı gibi ben de henüz yeni okumaya başladığım için tamamıyla anlatamam. Yazarın doğup büyüdüğü mahallelerin izlerini taşıyan, farklı anlatım biçimleriyle ve yakından şahit olduğunuz olaylara ya da durumlara kısa ama etkili bakışlar atan Keder Atlısı, açık olmak gerekirse herkesin okuduktan sonra beğenebileceği bir kitap değil bana göre. Hafifçe bir Hasan Ali Toptaş havası sezdim bazı hikâyelerinde. Onun için Toptaş okuyanlar ve beğenenler için Keder Atlısı’nı da önerebilirim. Yazarın diğer kitaplarını okumak için Keder Atlısı yeterli oldu, Seslerde Başka Sesler ile Faruk Duman okumaya devam edeceğim. Hepinize keyifli okumalar.

Öz, Sis'i inceledi.
 21 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bu kitabı ocak ayındaki fuarda almış,8 Ocak 2017 diye de üzerine not düşmüştüm.Ancak sırasını beklemek zorunda bıraktığım kitaplardan biriydi.Belki de yazarı tanımıyor oluşum ve aldığım ilk kitabı olmasıydı bu sıralamanın nedeni.Hakkında bildiğim tek şey ise,bir gün bir arkadaşıma hediye aldığım kitaba yazdığım ve ona ait olan “Yaşamın tek öğretmeni yalnızca yaşamdır” sözüydü.Ve artık okunma zamanı geldiğini düşünüp elime aldığım andan itibaren içinde kaybolduğum düşünsel bir serüvene dahil olacağımı tahmin edemediğim ve bitişinden üzüntü duyduğumu hissettmeme de neden olan güzellikte bir kitap olduğu fikriydi.Böylesi güçlü bir yapıtla karşılaşınca istiyorsunuz ki bundan sonra elinize aldığınız ilk kitaptan itibaren tüm diğerleri bu şekilde sizi doyursun,düşünsel sarsıntı yaşatsın,size eklemlensin,varlığınıza yeni bir esinti kaynağı olsun…

Bu,bir roman tasvirindeki derinlikli bir felsefi yaratımdı bana göre..Ve felsefeye ilginiz varsa ruhunuza ayrıcalıklı bir doyum sunacağına emin olun…

Kitaba normal bir romana başlar gibi başlıyorsunuz,varlıklı bir adam,güzel bir kadın,bir ev, süregiden bir yaşam ve birkaç insan daha.. Normal ve bilindik bir hikaye kurgusu başlangıcı olduğunu size düşünürerek kadın-erkek ilişkisi ile başlatılan romanın aslında öyle olmadığını ve olmayacağını, satırlarda kontrolsüzce ilerleyişinizi fark ederken dikkatinizi daha farklı bir çabayla toplamaya başlıyorsunuz.Bu çaba daha çok düşünsel yetilerinizi ortaya koymanız gerektiğinin alarmını verir gibi bir uyarıya dönüşmeye başlıyor!Çünkü şimdiye kadar okuduklarınızdan farklı bir kurguda yer aldığınızı hissettiren bir yazarla tanışmış olduğunuzu anlamaya başlamakla birlikte romanın felsefi derinliği olan bir anlatıya dönüşeceğinin idraki üzerinde olacağınız Unamuno’nun ne demek istediğini anlamak üzere size farkındalığınızı artırıcı bir oturuş pozisyonu aldırıyor..Algılar açık,dikkat uyanık,beyin çalışmaya hazır…

Önsözden itibaren karşılaştığınız cümlelerdeki felsefi mesajların hayata dair değinmelerinde zihin istemdışı da olsa sorgulamaya başlıyor bile. Altını çizdiğim ilk satırlardan biriydi önsözde; “..bir yerde acı yoksa ironi de yoktur ve sakınım mizahla kavga halindedir..” Önsözün çekiciliği ise başlı başına kafa yorulması gereken bir bölüm olarak önce sizi etkisi altına alarak düşündürmeye zorlarken kitabın sonlarına geldiğinizde zaten yaşamış olduğunuz genel şaşkınlığınız daha da artıyor.Önsözü yazan kim?

Hem bir hikaye hem de varoluş gerçekliğinin sorgulanmaya başlandığı sahnelerin içinde yer alırken diyalogların çokça oluşu ve akıcılığı size kendinizi bir tiyatro sahnesinin baş aktörlerinden biriymiş gibi hissettiriyor.Konu itibariyle insan-aşk-acı-ruh-varlık-evlilik-yaşam vs. ekseninde sorgulanan varoluşun ruhunuzdaki tezahürü o anda başkalaşım geçirmeye müsait bir hal alıyor.İşte tam da o bölümleri bir solukta okumamak gerek,anlatım dili ne kadar akıcı olsa da.Çünkü o bölümlerde insanın hayat ile olan bağlantısının felsefi temeline “varoluş” yoluyla uzanırken,bu sorunlara dair yanılsamaları sıradışı bir üslupla uzunca bir diyalog içerisine yerleştiriyor yazar.Anlatının omurgasını bu diyaloglar oluşturuyor. Yazar,her okurun beynine,ruhuna Agusto vasıtasıyla ulaşma amacını güderken bunu ustaca kaleme döktüğü bir anlatıya dönüştürüyor.

Agusto Perez’in hissettiği aşkın beraberinde acıyı getirmesi, ona kendi varoluşunun kaynağına dair sorgulamaları başlatırken acı duyduğu ölçüde var olabildiğini de öğretiyor.İlk kez, acı çektikçe düşündüğünü,düşündükçe varlığını,acı çektikçe ruhunu hissediyor. Descartes’in o ünlü “düşünüyorum öyleyse varım” sözü,onun zihninde sürekli “varım o halde düşünüyorum” , "seviyorum öyleyse varım" gibi kendince söylemleriyle değişimlere uğruyor ve soluksuz bir septik sorgulamanın içinde buluveriyor kendini.Düşlerimizin düş kırıklıklarına dönüşümünde yaşadığımız acının derinliği, insanı felsefi boyutuyla düşünmeye zorluyor belki de her seferinde.Bir nedensellik döngüsü içinde yaşamın varoluş gerçekliğini aklileştirme çabasıyla Perez, içinde bulunduğu durumu ve geldiği noktayı ruhsal bir bakış açısıyla yeniden irdelerken kendinde gördüğü eksiklikleri de zihninde kurguladığı psikolojik deneylerle tamamlamaya ve aradığı sorulara yanıt bulmaya çalışıyor.Ruhunda çığlık atan aşkın acısıyla zihnindeki ve ruhundaki karmaşayı dindirme çabası onu üç kadın arasında kurguladığı deneysel bir deneyime sürüklerken, aşkını da bu deneye teslim etmekten başka çaresi kalmıyor. Bu bölümleri heyecanlı bir film izler gibi tasvir etmekten kendinizi alamıyor,içinizden yükselen sesleri Agusto’ya duyurmak istiyorsunuz hatta.Onu uyarmak ister gibi.Bir aşk bir insanı tahmin edemeyeceği bir sona ulaştırabilir mi?Felsefeyi ve tüm kavramları bir yana bırakarak düşünecek olursak Agusto’nun son noktada -deney sonrasında- yaşadığı acının boyutlarını anlamamak imkansız olurdu.İnsanların sevinçleri farklı olsa da acıları ortaktır neticede ve bazı acılardaki duyguların derinliğini duyumsamak elbette ruhun ilk ve en kolay algıladığı şey olabiliyor.Özellikle bu bir kadının sadece gözlerinde başlayan aşkın acısıysa!... Fakat her deneyimin acısı, her kişiyi farklı bir idrak boyutuna ulaştırırken kimilerinde ise yaşamın en öngörülemez noktasına taşımış olduğu sürprizini de beraberinde getiriyor.

Agusto’nun yaşamında,düşüncelerinde ve hayatını etkisi altına alan bu aşk deneyiminde her şeyin bir sis tabakası gibi beynini kapladığını, görünenle görünmeyeni,bilinenle bilinmeyeni varoluş temelinde ayırt etme noktasında yaşadığı her şeyin düşsel bir yanılsama gibi olduğunu ve fakat aynı zamanda olmadığını da anlamaya, hatta kendini ikna etmeye çalışırken, karmaşık olan hayatın idrakinin kavramsal zorluğunu da ustaca gözler önüne seriyor yazar.Özellikle finalde.Kitaptaki en önemli bölümlerden biri de sonda yer alan Agusto’nun köpeği Orfeo’nun monologlarının dikkate değer oluşu.Bağlılık kavramının üzerinde bu noktalarda üstüne basa basa durmuş ve bizi en acıtan ve düşündüren bölüm olarak müthiş bir tasvirle sahnelenmesini sağlamış diye düşünüyorum.

Bunun dışında bahsi geçen varlık,mülkiyet,mülkiyetin gücü,maddi kavramlar üzerine değinmelerinin boşuna olmadığını,yazar hakkında biraz araştırma yapınca anlıyorsunuz.Faşizme olan karşıtlığı nedeniyle tepkilere maruz kaldığı,sürgün edildiği ve ölümüne dair bilgiler sizi ona ve onun deliliğinin boyutlarını anlamaya daha da yaklaştırıyor.

Yazar ummadığınız bir sürpriz de yapıyor sonlarda. Birden bire kendinizi bambaşka bir yerde bulmanız, ummadığınız biriyle bir diyaloğun sahnesinde olmanız sizi şaşkına çevirirken, yazar şimdiye kadar böyle bir sahnenin içinde yer almadığınızı da size fark ettirerek sıra dışı bir deliliğin üstadı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.İşte sadece oldukça ilginç olan bu deneyimi yaşamanız için bile okunmayı hak eden bir kitap.

Çok hassas olma çabasıyla ve çok zorlanarak,ipucu vermemeye çalışarak, adeta kıvranarak kapalı ifadelerle bu incelemeyi yazma gayretinde oldum elimden geldiğince,fakat aynı zamanda bunun bir inceleme olmadığının da farkındayım böyle bir yazarla tanıştıktan sonra..Ancak bir edebi yapıtta varoluşçuluğu; bilindik bir konu olan aşk ile böylesi bir ustalıkla anlatma,okuru hiç beklemediği bir yerden vurup düşünsel yetilerini zorlayıcı bir kurgunun içine çekme ve tüm bildiklerinizi size yeniden sorgulatma yeteneğine sahip Unamuno’ya hayran kaldığımı,zekasının ne kadar incelikli kıvrımlara sahip olduğunu belirtmeliyim.Böyle yazarlar tanıdıkça hiçliğinizin bir kez daha farkına varıyorsunuz..

Mutlaka okuyun..
Keyifli okumalar dilerim.
Sevgiler...

Hüseyin DEMİR, Masal Sokağı'ı inceledi.
Dün 15:44 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Küçük yaştaki öğrencilere yönelik masallar içeren bir kitap. Hem boyut olarak hem de şekil olarak çocukların dikkatini çekebilir. Fakat masalları içerik açısından çok vasat buldum. Pek eğlenceli oldukları söylenemez. Ayrıca olumlu davranışları özendirecek bilgiler de çok az. Bu kitapla aynı tarzda daha güzel masal kitapları bulunulabilir. Bunların neticesinde kitabı ek tavsiye etmiyorum. Fakat kitap elinizde mevcut ise 3 ve 4. Sınıflara okutulabilir.