• Kitap Yunus Emre kitabı.Ve utanarak söylüyorumki geç kalmışım okumakta ve Yunus Emre'yi tanımakta.Yunus Emre lafı geçince iyi bir hekim,iyi bir âşık, iyi bir şair olarak düşünür beynimi durdururdum bu konuyla.İskender Pala Yunus Emre'yi iyi bir araştırmacı yazar olarak tanımlamamış sadece bu kitabında.Yunus Emre'yi hissetmiş,onu okuyucuya biliyorum sandığı bu güzel insanı tam anlamıyla yaşatmış.Okurken ağlamak huy olmadı bende,sadece hissederek okunduğu zaman insan durduramaz kendini.Dünyalık zevklerden,hislerden uzak kalınan güzel anlardan biridir Yunus'u okumak,tanımak,yaşamak.Her kelimesi ayrı güzel yazılmış fakat öyle bir yazı vardıki sanırım okuyan herkes gözlerine yüreğine hakim olamaz ağlamamak için.
    Yunus'a sorarlar:"Herkese şifa dağıtırsında kendi gözlerine niye şifa dağıtmasın ey Yunus?"şöyle cevap veriyor:"Adı güzel kendi güzel Muhammed'in mübarek gözleri bu dünyayı 63 sene gördü bize de ziyadesi gerekmez."Bunun üzerine hiç bi söz söylenmez zaten.Oğlunu bulunca açılan gözleri oğlunu gördükten sonra kapandı ve Yunus buna razıydı.
    Aşık Yunus neyler iki cihânı sensiz,
    Sen Hak Peygambersin şeksiz,gûmansız
    Sana uymayanlar gider imânsız,
    Adı güzel ,kendi güzel Muhammed.
    Sitare 'nin ölümüyle kendini sarsan Yunus'a Mevlana'nın öğütlerinden sonra Hakk yoluna ömür adayan bir Yunus ...Dünya işlerinden Ahirete dönen Hakk âşığı bir kul olan Yunus'u İskender Pala'dan okumak ayrıca keyifli bir durum.Aşık Yunus,Derviş Yunus,Tabduk Emre 'nin ögrencisi yunus olarak gördük ama sonunda "Bizim Yunus"olarak bildik. Nefsini terbiye etmeyi başarmış,Hakk sevgisini dünya zevklerine galip getirmiş,yazmakla bitmeyen bir sevda olmuş "Bizim Yunus" diyerek son veriyorum.
    Ten fanidir,can ölmez
    Çün,gitti geri gelmez
    Ölürse ten ölür
    Canlar ölesi değil
  • Herkesin bu kadar beğenip yere göğe koyamadığı bir yazar ve kitap hakkında nasıl inceleme yazacağım bilmiyorum. Linç edilmekten korktuğumu da belirtmek isterim :D Bu linç kültürünü bırakalım hanımefendiler ve beyefendiler :))

    Orhan Pamuk’un okuduğum ilk kitabıydı. Yazar hakkında bir hükme varmak için çok erken olsa da, en iyi eseri olarak adlandırılan Masumiyet Müzesi’ni sitedeki bir çok okurum aksine ben yavan buldum. Bir şeyin eksikliğini ciddi anlamda hissettim. Onun ne olduğunu tam çözemedim hala. Konusunu aslında çok orijinal buldum o ayrı. Kendim de bir çok şeyi biriktirmekte takıntılı olduğum için ve hayatımın geride kalan bir zaman dilimini takıntılı bir insanla paylaştığım için o takıntılı aşk ve eşya biriktirme, eşyayla kendini tedavi etme çabaları beni çok kötü etkiledi. Evet gerçekten çok kötüydü..

    Kemal’e kızarak başladığım hikayede, Kemal’e acıyıp Füsun’a kızarak bitirdim. Kemal’e kızmamın sebebi aşırı korkak davranmasıydı. Bu acıyı sevdiğini biliyorum. Bunu açıkça hissettim. Hatta ben bir noktadan sonra Füsun’a kavuşmaktan da korkacak diye bekledim. Bana gerçekçi gelmeyen ilk şey, dönem olarak darbe ve siyasi hareketliliğin olduğu bir dönemde politik olarak hiç suya sabuna dokunmadan hikayeyi bitirmiş olması. Duvarlarda yazan sloganları okurken görülüp gözaltına alınan insanların olduğunu bildiğimiz bir dönemde, “normal” insanlara göre bu kadar “anormal” davranan birinin nasıl fark edilmediğini, yanlış anlaşılamadığını aklım almadı.
    80 darbesinde yaşadığı en büyük zorluğu sokağa çıkma yasağı sebebiyle Füsunların evinden erken kalkmak olarak anlatan Kemal beyi boğmak istedim açıkcası. Kemal’in kitabın sonlarında O P ile konuşurken Kar romanından bahsedip siyaseti sevmediğini söylemesi bile benim için yeterli olmadı açıkçası ne kahramanı ne de yazarı temize çıkarmak için. Siyasetten bahsetmemek için ve apolitik karakterler yaratmak için çok zorladığını düşünüyorum. Bu da benim kitapta bir eksiklik hissetmeme sebep oldu.
    İkisi çok farklı yazarlar olsalarda takıntılı aşk kısmı hariç benzer bir hikaye yine İstanbul’da Vedat Türkali tarafından da yazıldı. Bir Gün Tek Başına kitabını okurken dönemin bütün ruhunu hissettiğimi hatta o kitabın karakteri olan Kenan’la birlikte uykusuz kaldığımı ve korkuyu bu kadar net işleyip bu kadar net hissettirdiği için Vedat Türkali’ye çok kızdığımı hatırlıyorum. Evet O P kasti olarak politik olmaktan kaçınmış ama dönemin olaylarını bu kadar görmezden gelip basit bir iki cümleyle anlatması beni çok incitti. Yani “artık sokaklarda bombalar patlıyor, ülkücülerin elinde olan kahvehanelerde katliam planları yapıldığı söyleniyordu” diyor “kahramanımız” Kemal. Eee Kemalcim sonra ne oluyor ? Sen ne yapıyorsun ? Füsunlardan erken kalkmak zorunda olduğuna mı üzülüyorsun ? Diye soruyordum bende ona bu satırları okurken. Sonra senin neden bu kadar tuzun kuru aşık olmak, takıntılı derecede aşık olmak insanı bir gerçeklikten bu kadar uzaklaştırabilir mi gerçekten diye düşünüyordum. Sonra hayır diyordum. Bunlar benim düşüncelerim tabi. Hatta bir ara Kemal’in apolitik olduğu için bu kadar korkak olduğuna karar verip kendimce bende onu cezalandırdım ve 1 hafta okumadım kitabı yarım bıraktım. Sonra yeniden başlayıp, bitirip kendimi de Kemal’i de kurtarmaya karar verdim.

    Kitap ilerledikçe Kemal’e acımaya Füsun’a kızmaya başladım. Füsun’un Kemal’i sevdiğinden bile emin değilim şu an. Bu konuda da Füsun’a çok kırgınım. Yaptığı hiçbir şeye anlam veremedim bu kadının son yaptığı da dahil. Ve Füsun’un en az Kemal kadar takıntılı olduğunu düşünüyorum.

    Bekaret konusu kitapta sıkça işlenmiş. Orhan Pamuk’un bu konuda da be mesaj vermek istediğini tam kavrayamadım. Aşılmış bir konu olarak mı gösteriyor yoksa en azından kendisini olmasa da konuşulmasını tabu olmaktan çıkarmak mı istiyor bilemedim.

    Kitabın yine en beğendiğim kısmı eşyalar biriktirmesiydi bu anlamda kendime benzettiğim için belki de. Eşyaya yüklenen anlamlar çok güzeldi. Aşk acısını bunlarla somutlaştırmaya çalışması beni çok etkiledi. Resmen acı çektim Merhamet Apartmanında Kemal’le beraber.
    Zaman zaman antropoloji ve antropologlardan bahsetmesi çok hoşuma gitti severek antropoloji okumuş biri olarak. Beklediğim şey eşyalara yüklenen anlamlara ve biriktiriciliğe antropolojik bir yorum getirmesiydi, o da olmadı..

    Esasen kitap çok övüldüğü için çok yüksek bir beklentiyle kitabı okumama da bağlıyorum hayal kırıklığımı.

    Yine de küpe konusunun çözülmüş olması ve onca şeyden sonra Kemal’in mutlu bir hayat yaşadım demesi içimi rahatlatmadı değil. Kemalcim bu şarkı sana : https://youtu.be/5cpE6wX5w3c
    Son olarak Metin T.’nin bu kitaba gönderme yazarak yazdığı hikayesini daha keyif alarak okuduğumu itiraf etmeliyim. Yorumda bizimle paylaşırsa çok sevinirim. Bütün Masumiyet Müzesi ve Orhan Pamuk severlerin alınmamasını ve çok acımasız davranmamalarını rica ediyorum.

    İlk taşı günahsız olanınız atsın lütfen. Teşekkürler :)
  • Tante Rosa. Tante Rosa’m...

    Bir kadının absürt ama hayatın göbeğinde dans ettiği bir yaşam hikayesi.

    Toplum kurallarından dem vurup duruyorum. Sevmiyorum çünkü. Başımıza gelmiş en büyük felakettir toplum bana göre. Evlilik, aile, çocuk, sevgili, iş, akraba, okul... Hepsi bana garip kurallar bütünü gibi geliyor. Zorlama ilerleyen ve buna kendini mecbur hissettiğin kurallar bütünü.

    Tante Rosa da kaptırıyor kendini bir süre bu kurallara. Okula gidiyor. Hem de din okuluna. Ama boyun eğmiyor kimseye. Öğretmenleri ile dalga geçiyor. Aslında bunu bilerek de yapmıyor. İçinden gelmiyor bazı davranışlar. Ne hikmetse içinden gelmeyen her davranış başına iş açıyor. Ailesi tarafından hor görülüyor. Tamam diyor. Kurallara uyacağım. Büyüyor. Evleniyor. Bu defa da evlilik kurallarına ayak uyduramıyor. Terk ediyor kocasını. Bir başkasını buluyor. İnsan birisinin sahip olmadığı özellikleri bir başkasında aramanın peşindedir çoğu zaman. Asıl problemin başka kişide değil var oluşta olduğunu anlamaz. Sonunda yalnız kalıyor. Yaşlanıyor. Kitabı özetleyecek değilim aslında. Tante Rosa nedir onu açıklamak istiyorum.

    Tante Rosa hayata adapte olmaya çalışan bir kadın. Her ne kadar bunu istese de başaramıyor. İçindeki insan buna müsaade etmiyor. Dik durmaya çalışıyor. Dik duruş sahibi olmanın en büyük erdem olduğunu anlıyor. Topluma karşı, aileye karşı, her şeye ama her şeye karşı dik duruş... İşte kadın böyle olmalı. Dik durmalı.

    Bazen güleceğiniz bazen de hüzünleneceğiniz bu kitabı siz okurlara tavsiye ediyorum. Tante Rosa size iyi gelecek.
  • Dikkat dikkat bu inceleme ağır Yaşar Kemal içerir :)
    Yoksa siz hala Yaşar Kemal okumayanlardan mısınız ?
    Konu Yaşar Kemal olunca ne yazık ki yazacağım herşey eksik kalıyor. Kendisiyle henüz tanışmayan varsa kaybettiği çok şey var demektir. Kitabı övmeye bile gerek yok yazarın adına bakmak yeterli. Yinede birkaç kelam etmek gerekirse Yaşar amca yine bildiğiniz gibi döktürmüş. (Bilmiyorsanız okuyun :)). Abartmıyorum kitaplarını okuyunca içime yaşama sevinci, yüzüme bir gülümseme yayılıyor. Köylülerin hayatını o kadar güzel şiirsel destansi anlatıyor ki sanki yanlarında onlarla birlikteymisim gibi hissettiriyor. Böylesi güzel eserler bırakıp sonsuzluğa uçmuş olan kendisine Allah'tan rahmet diliyorum.
  • Bu inceleme bir devam incelemesi sayılabileceği için önce Yeni Roman incelemesini (okumadıysanız) okuyunuz, aksi takdirde okuduklarınız boş gelebilir: #30544221. O incelemede akımın eserlerini(şimdilik 4 eseri) mini bir etkinlik şeklinde okuyacağımı belirtmiştim. Kitaplar kısa olduğu için incelemeleri de kısa kısa olacak. Kitap puanlarını da beğenip beğenmeme durumuna göre değil, temsil etmeye çalıştıkları akıma uygunluğuna göre verdim.

    Yönelişler ikişer ya da üçer sayfalık 24 dört bölümden oluşan; bize bu bölümlerde farklı insan tiplerini nesnel ve sinema sahnesindeki gibi dolaysız bir anlatımla sunan bir kitap. Her bölümün sonunda boş sayfalar olduğunu görüyoruz. Bu boşluklar, insanın belleğinde anlamlandıramadığı boşluklara benzetilebilir. Ayrıca bu boşlukların ilk defa 20. yüzyılda değil de 18. yüzyılda Sterne’nin Tristram Shandy kitabında okurda aynı etkiyi bırakmak için kullandığını belirtmeliyim. Anlatıyı sorunlaştırma zaten 18. yüzyılda başlamıştı. Bu yüzden yeni romancıların salt bir yenilikle karşımıza çıktığı yanılgısına düşmeyelim. Yeni Roman açısından bakıldığında kitabın bu akımın ilk örneklerinden ve akıma sıkı sıkıya bağlı olduğunu görüyoruz. Şimdi kitabı Yeni Roman’ın insan, nesne ve biçim anlayışı bakımından çok kısa inceleyelim.

    Yazar, diğer Yeni Romancılardan farklı olarak insan ve aile ilişkilerini incelemeye çalışmıştır. Romanın her bölümünde insanlar arası ilişkiler yazarın kendine has tarzı ile dile getirilmiştir. Bu ilişkileri iç hayatımızdaki görünmeyen akışlarla, dış gerçeği bir arada vererek bize sunmuştur. Bilince büyük değer veren yazar, bilinçteki görünmeyen akışların ancak insanların bir arada bulundukları, aralarında uzak ya da yakın bir ilişki kurulduğu zamanlarda ortaya çıktığını belirtiyor. Buna rağmen kitapta insanların yine de silik, ruhları elinden alınmış bir şekilde karşımıza çıktığını görüyoruz. İnsan isimlerin yerine “aşçı kadın” ve “alttaki kiracı” ya da o, onlar gibi zamirlerin kullanılması bu silikliği belirginleştiriyor.

    Kitapta, akımın diğer kitaplarında olduğu gibi nesne yine insanın efendisi olarak karşımıza çıkıyor. Eserde nesne “sımsıcak, ışıltılı, insana şefkat sunan esrarlı bir sığınak olarak tanıtılıyor”. Nesnenin, insan ilişkilerinin anlatıldığı özellikle belirtilen bir kitapta böyle bir anlayışla öne çıkması Yeni Roman akımının maddesel anlatımına bire bir uyuyor.

    Geçişlerdeki boşlukların yeni bir biçim arayışında olduklarının göstergesi olduğunu ama salt yeni bir biçimden söz edemeyeceğimizi belirtmiştim. Ama 19. yüzyılın kökleşik roman anlayışının değişmez biçimine gerek dil bilgisi, gerek anlatıcı, gerekse olay dizilimi bakımından karşı çıktıkları düşünüldüğünde bu biçim arayışının eskiye göre bir tık önde olduğunu da belirtmek gerekir.

    Yönelişler’e normal bir okur olarak bakarsam beğenmediğimi belirtmek isterim. Yeni bir anlayış, yeni biçimler var ama bu yenilikler okura roman okuduğunu gerçekten hissettiriyor mu çok tartışılır. Bu kitapla Yeni Roman Okumalarının 3’üncüsünü gerçekleştirmiş bulunuyorum. İkinci kitap Mösyö Songe için yazmaya değer pek bir şey bulamadım. Kitap yaşlı bir adam olan Mösyö Songe’nin düşüncesel zımbırtılarından ibaretti. Onun yerine örnek aldığı Samuel Beckett’i okumak en azından zaman kaybına yol açmaz. Bu yüzden onun incelemesini es geçiyorum. Son okuma olarak önümde Silgiler var. Onun incelemesinde artık Yeni Roman dosyasını kapatıyorum. Keyifli okumalar.
  • Sayfa sayısına bakarak hemen okunacak bir kitap gibi gelebilir. Ama benim için sindire sindire okumak, o bilinmeyen kadının duygularını kalbimin derinliklerinde hissetmek o kadar güzel geldi ki yavaş yavaş okudum. Hem bir an önce okuyup bitireyim dedim hem de bitirmeye kıyamadım. Çok önerilen, beğenilen ve kesinlikle bunları hak eden bir kitap. Daha ne denilir bilemiyorum bu yüzden burada bırakıyorum. İyi okumalar.
  • Sherlock tadını aldığım , heyecanla okuduğum sürekli kendi kendime tahminlerde bulunup acaba diğer sayfada katili kesin bilebilir miyim dediğim sonra hayır hayır o değildir diye çelişkiye düştüğüm son ana kadar böyle bir şekilde okuduğum bir kitaptı,filmde gerçekten muazzam olmuştu.Okuyacağınız kitaplar arasında olsun diyerek bol kitaplı bir gün diliyorum.