Elif Ünal, Uçurtma Avcısı'ı inceledi.
 4 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bu kitaba saçma sapan kötü yorum yazanlara değinmek istiyorum öncelikle. Bu nasıl bir hakarettir!? Kesinlikle ve kesinlikle okuyarak bu yorumu yaptığınızı düşünmüyorum. Kimse de böyle yorumlara aldırmasın bence..
Kitaba gelecek olursam, yazar 375 sayfaya 3 kuşak sığdırmış resmen.. Yani olay örgüsü, karakterler, yer ve zaman kavramlarını kusursuz bir şekilde işlemiş.. Oraya gidip yaşıyorsunuz bütün olayları. Tek kelime ile bayıldım.
Kitapta herşeyden biraz var. Siyaset,aşk,dostluk,tutku,sabır.. Ve daha saymadıklarım.. Bence herkesin okuması gereken bir kitap. Hayatta yaptığımız değil de yapmadıklarımızın da ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. O yüzden bu kitabı okumalısınız. Eminim ki yer yer gözyaşlarınızı tutamayacaksınız. Ben biraz sulu göz olduğum için biraz abarttım bazı yerlerde :) Gerçekten çok etkilendim ama. Okuyunca anlarsınız. Yazarın, Püren Özgören'in ve emeği geçen herkesin ellerine, yüreğine sağlık.. Keyifli okumalar :) Pişman olmayacaksınız..

Numan Kılınç, Sokrates'in Savunması'ı inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

İyiliğin, saf düşüncenin temsilcisi Sokrates. Tabi bu benim için böyle ve bu durum her kitapta olduğu gibi üzerine çevrilen bir kaç sayfadan sonra da unutulmuyacak.

Bu kitabı okumayı neden bu kadar ertelediğimi bilemiyorum. Uzun ama çok içten bir önsözü vardı bir kere. Asıl içerik ise apayrı bir dünya. Bir yargılama anında söylenen sözler beni ne kadar etkileyebilir ki demeyin sakın! Belki bu savunma sayesinde kendinizi de sorgulayabilirdiniz. Hatta, küçük bir kesminiz hariç, kalanınızın bunu yapacağına eminim. Size tavsiyem: benim gibi ertelemeyin, hemen okuyun bu savunmayı. İyi okumalar...

Hüseyin DEMİR, Ölümse Beni de Götür'ü inceledi.
 10 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · 6/10 puan

Ah Be Sevgili Kardeşim, Nasıl Kıydın Kitaba?

Sevgili Yazar Kardeşim,
Gerek var mıydı şimdi bu yaptıklarına? Daha bu genç yaşında Allah sana bir nimet vermiş. Ne güzel kalemini sağlam tutmuş. Belli ki sana akıl nimeti de vermiş. Çok güzel bir olay örgüsü tasarlamışsın. Kitap her ne kadar 280 sayfa olsa bile çok rahatlıkla okunabiliyor. Kitabı bitirdikten sonra insanda ciddi anlamda hoş bir duygu bırakıyor. Bütün bunlar bence sana Allah’ın bir nimeti.

Peki, Sevgili Halil Uzuntaş;
Değer miydi kitabı böyle katletmeye? Gerek var mıydı sayfalarca yazdığın anlamsız ve gereksiz sözlere. Bir yazar yazdığı kitaba bu kadar zulüm eder mi? Doldurmasan o aforizmalarla o kitabı, 280 sayfaya çıkarmasan, sadece yazdığın olaydan ibaret olsa o kitap… Ne kadar hoş olacaktı bir bilsen. Ama sen ne yaptın sevgili kardeşim? Gittin gereksiz gereksiz basit aşk cümleleriyle doldurdun sayfaları ve okunmaz bir hale getirdin kitabı. Eğer yapmasaydın bunu şimdi bu satırları yazarken kesinlikle okuyun başlığıyla yazacaktım incelememi. Gel gör ki kitaba yaptığın bu zulümden dolayı okuyan herkese uzak diyorum işte… Bunu demek zorunda bıraktın ya beni, sana da helal olsun kardeşim.

Sevgili Kardeşim,
Benden sana ufak bir okur tavsiyesi, bir okur olarak kalemini beğendim. İnşallah daha güzel kitaplar yazarsın. Fakat şunu unutma; kitaba yazacağın güzel altı çizilecek bir sözü birçok insan beğenebilir. Sosyal mecralarda binlerce kişi paylaşabilir. Fakat bu etki en fazla 3-4 yıl sürecektir. Yazdığın kitabı yüzlerce yıl boyunca okutacak olansa, basit ama insanın ruhuna dokunan satırlar barındırıyor olması olacaktır.

Bir daha kitap yazarsan şayet gözümüze değil de hayrına gönlümüze dokunacak bir kitap yaz…

Şilan Şahin, Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Onca kitap okudum ama hiçbir kitaptan bu tadı aldığımı gerçekten hatırlamıyorum.Kelimelerin birbiriyle uyumu o kadar güzel,o kadar iyi düzenlenmişki...Maria Puder ve Raif'in yaşadıkları o duygular o kadar güzel dile getirilmişki sanki aşklarına dokunmadan ,zarar vermeden...Bence herkesin kesinlikle okuması gereken bir kitap .

Helen üce, Empati'yi inceledi.
12 saat önce · Kitabı okudu · 12 günde · 9/10 puan

olasılıksızda epilepsi hatalığı, empatide de sinesteziyi işlelmiş. çok sayfa sayısına karşın okumaya fazlasıyla değer bir kitap. insan psikolojisi, araştırma laboratuvrı, çılgın bilim insanları, zihin, kontrol. soluksuz okuduğum psikoloji üzerine yazılmış harikulade bir kitap diyebilirim. insan psikolojisi bir kitaba bu kadar güzel uyarlanabilir. akıcılık, kurgu çok güzel tasarlanmış.felsefe üzerine yazılan bilgiler size benliğinizi ve gerçekleri sorgulatacak. adam fawer dan yine çok güzel bir çıkış. kitabı okuduğunuza pişman olmayacaksınız. şimdiden heyecanlı okumalar...

Şiirkolik, Şeker Portakalı'ı inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Çocukluğumun kitabıydı şeker portakali küçükken okumuştum şimdi tekrardan okudum ..kucuk zeze 'nin duygusal dünyası karşılıyor bize kitapta gençlerimize çocuklarımıza bu kitabı alın okutun

Kübra, Silas Marner'i inceledi.
 12 saat önce · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 8/10 puan

Kitaba başlar başlamaz tam bir klasikle karşı karşıya olduğumu anladım. Sağlam cümleler, sağlam tasvirler, eski zamanlar, adetler, gelenekler, ahlak anlayışı, mütevazı hayatlar…

Silas Marner adında Raveloe köyüne sonradan gelen bir dokumacı vardır. Kendi halinde dokuma tezgahının başında akşama kadar çalışır durur. Arada köyün saçı kırpılmış şımarık bebeleri macera aramaya çıktıkça bu ürpertici adamın pencerelerine tünerler ve o fark eder fark etmez de tabanları yağlarlar. Ama ilk fırsatta tekrar o pencereye tüneyecekleri kuşkusuzdur. Çünkü pörtlek gözlü, bön bakışlı, çarpık ağızlı bu dokumacı korkuyla karışık bir saygı ve merak uyandırır bu bacaksızlarda. Çünkü neden uyandırmasın bebe bunlar? Fakat o ayağa kalkıp da kapıyı açınca onun o korkutucu bakışları bunları donlarına doldura doldura kaçmaya yeter :)

Silas Usta aslında yapayalnız, içine kapanık, kimseyle zorunda olmadıkça konuşmayan, sırtında çuvalıyla denk geldiğinizde, çoğu zaman bakışları boşluğa sabitlenmiş bir şekilde bulacağınız bir adamdır. Kimse onun bir kalbi olduğunu, bir geçmişi olduğunu düşünmez. Halbuki bu adamın onu dünyaya küstüren bir hayat hikayesi vardır. Belki bu hikayede kendi aptallığının da biraz payı vardır, insan kime dost diyeceğine dikkat etmeli. Sonuçta bizim sevdiğimiz herkes bizi sevmeyebilir. Bizim dost olduğumuz herkes de bize dost olmayabilir. Konu sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi gerekmeze bağlanırken sırtında hançer yarası ile yaşayan bu adamcağız hayata tutunmak için kendine bir meşgale bulur: ALTINLAR! Çalıştıkça altın gelir, geldikçe daha çok çalışır. Bu konudaki tek zevki, her akşam yemeğinden sonra altınlarını sakladığı yerden çıkarıp, onları nikotin krizi gelmiş de cüğarasını ciğerine ciğerine soluyan bey amcalar gibi bağrına basmaktır. ‘’Dokumacının eli, daha avcu paranın tamamını kavramadan bile önce, zor kazanılmış paranın yarattığı duyguyu bilmekteydi.’’ Adamın alın teri yani kime ne?

Derken bir gün… Ah denk gelmeler yok mu? Ah o kaşla göz arasılar? Kötülüğün katran dolu fıçısına ekmek banar gibi eline geçen kozu keyifle kullanan insanları, boyunlarından tutup kilometrelerce öteye gülle gibi fırlatmak, hiç fena olmazdı.

O zamanlar daha derebeylerinin olduğu zamanlar. Yörenin derebeyinin iki tane de oğlu var. Biri kumarbazın, menfaatçinin ve işe yaramaz sinsinin teki, ayrıca yakışıklı da değil. Diğeri sarışen, yakışıklı, uzun boylu, görünürde temiz huylu, yumuşak mizaçlı bir delikanlı. Yersen. Öyleymiş yani. Bu ikincisi kötü bir insan olmasa dahi –ki bu ileride yapacaklarından ve geçmişte de yediği nanelerden ötürü tartışılır- zaaflarıyla yaşayan, insanın madem arkasında durmak istemeyecektin, madem sevmiyordun da neden neden neden dediği fakat sürprizbozan vermemek için çırpınan benim gıcık olduğum bir karakterdi. En çok romanlarda fakat başımızı kaldırıp da şöööyle bir etrafımıza baktığımızda birçok kişinin olumlu olumsuz hak etmediği bir hayatı yaşadığını görürüz. Elbette ki karar mercii biz olmadığımızdan buradan çıkarılacak bir sonuç var: Bugünün ahreti var aslanım. Neyse hikayeye dönecek olursak Silas Usta, asıl altını göğüs kafesinin ardında taşıdığını bir gece karlar yağarken açık bıraktığı kapısından içeri giren mutluluk sebebi şeyde herkese kanıtlayacaktır.

Bir yanda derebeyinin zengin hayatı bir yanda Silas Ustanın mütevazı kulübesi. Derebeyi ve yörenin zenginlerinin sıkılmamak için yaptığı aktivetelerin başında kadınların abidik gubudik kıyafetlerle birbirini süzüp hasetinden çatladığı, adamların da kafayı buldukça oradaki hatunları daha bir güzel süzdüğü toplantılar var. Bu toplantıların birinde ben epey güldüm, ama siz okursanız gülmezsiniz, çünkü ben kendime güldüm. Bazen aklıma nereden geliyor böyle şeyler bilmem. Orada bir kemancı vardı. <‘’İşte, Solomon koridorda,’’ dedi derebeyi, ‘’galiba en sevdiğim şarkıyı çalıyor… ‘’lepiska saçlı çiftçi yamağı’…> Dedim ki herhalde Ankara’nın Bağları gibi bir şey. Belki Hayatı Tespih Yapmışım Sallıyormuşum gibi. Şarkının ismi çok komik geldi. Onlar birkaç tane daha adı verilen çeşitli şarkılarda raks ederken dışarıda bir kadın, elinde çocuğu karlara bata çıka gelmektedir…

Hayatlar birbiriyle nasıl kesişir, ufacık bir hareketimiz dahi başkalarını nasıl etkiler, her şeyin nasıl bir bedeli vardır, hiçbir şey asla ama asla gizli kalmaz, adaletin ayağı topaldır ama illa ki gideceği yeri bulur gibi düşüncelerinizi tazeleyecek, ince, güzel bir kitaptı. Okuduğum her Jane Austen’da hayal kırıklığı yaşamış ve gözlerimi devirmiştim. Bu kadar övecek ne vardı demiştim. George Eliot bana gerçek bir klasik keyfi verdi. Okuduğunuzda muhteşem tespitlerle karşılaşacaksınız. Kitabım rengarenk çizili. Keyifli okumalar.

Derya Özkanlı, Fatih - Harbiye'yi inceledi.
 11 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · 6/10 puan

Yılların bitmeyen tartışması...Garp mı Şark mı...
Nerimanın yüreği Şark'ta aklı garpta...Arafların en zorunda...İkiye bölünen,bir türlü huzur bulamayan ruhu onu bir şarka bir garpa savuruyor da savuruyor...Bir anda kanatlanıp uçan ruhu,bir anda cehennem ateşlerinde yanıyor...Aklıyla ruhu arasında çaresiz kalanların vücut bulmuş hali olan Neriman ateşlerde...Tercihler hep zordur...Hep çıkmaz sokak,hep dolmayan boş,almayan doludur...Tercihlerin senin hayatındır,alın yazındır,yolundur...
Verdiği kararla yüreğine dönüyor Neriman ve diyor ki akıl sen belki yanılırsan da yüreğim sen yolda koymazsın beni...Yüreğinin sesini susturmayanlara selam olsun...

Yaren Yıldız, Küçük Prens'i inceledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

İngilizce öğretmenimiz Küçük Prens’i okuyacağımızı söylediğinde onun bir çocuk kitabı olduğunu, çocukların okuması gerektiğini, yaptığı şeyin çok saçma olduğunu düşünmüştüm. Yetişkince davranmışım. Okuduktan ve öğretmenimle kitap üzerine tartıştıktan sonra Küçük Prens’in aslında ne denli önemli, değerli bir eser olduğunu anladım.
Kitap genel hatlarıyla yetişkinler ve çocuklar arasındaki farkı konu alıyor olsa da “baobab” ağaçları ile bize çok daha farklı bir mesaj vermek istemiş, yazar. Baobab ağaçları, 28 ve üstü metreye kadar uzayabilen, 30 metreye kadar genişleyebilen oldukça köklü ağaçlardır. Yazarın kitabı yazarken 2. Dünya Savaşı’ndan etkilenmiş olabileceği düşüncesiyle baobab ağaçlarını faşizmin simgesi olarak kullandığını düşünüyorum. Çünkü faşizm kitabın yazıldığı dönemlerde yeni yeni ortaya çıkmaya başlamış, henüz kök salmıştı. Küçük Prens ise burada yazarın kendisini simgeliyor ve koyun ise faşizme karşı çıkabilecek nitelikteki insanlar. Küçük Prens, koyunu baobab ağaçlarını gezegeninden kaldırması, onları yok etmesi için istemişti. Yani bir bakıma yazar koyuna ne olduğunu anlamamız için önümüze fırsatlar sunmuş.
Kitapta bir diğer dikkat çekilen nokta ise “evcilleştirmek”. Küçük Prens’e göre cins/tür olan varlıkları özel yapmak için onu sahiplenmek, ona kendinden bir parça vermekti, evcilleştirmek. Tıpkı günümüz dünyasında olduğu gibi. Bir köpek edinirsin, ona isim verirsin, onunla vakit geçirir, en önemlisi de ona değer verirsin. İşte o zaman o senin ‘evcil hayvan’ın oluverir bir anda. Küçük Prens’in gülü gibi, tilkisi gibi

Mathemazel, Körlük'ü inceledi.
 Dün 04:37 · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Körlük deyince insanın aklına görme fonksiyonunu kaybetmek gelir hep. Bunu kime sorsanız kuşkusuz bu cevabı verecektir.

Kör olmak kendi işlevini kaybetmektir aslında. "bıçak körelmiş" dediğimde neyi kastettiğim hemen anlaşılacaktır.

O halde "insanlık körelmiş" dediğimde neyi kastettiğime sayfalar dolusu cevap gelecektir. Benim aklıma gelenler yardımlaşma, diğergamlık, düşünceye saygı, tahammül, hoşgörü, fedakarlık, cinsiyete saygı, kişisel alanlara saygı, temizlik, hüsnü zan, eğitim, inançlara saygı, yaşama hakkına saygı...

Bu tip bir körleşme olduğunda sadece görememe yetisi çok insânî kalıyor. Birbirine hakaret eden, inanclar ve düşünceler ile alay eden, hayatı gösterişten ibaret gören, kendisine sunulanı sorgusuz sualsiz kabul eden, kendi gibi düşünmeyenleri küçümseyen insanları gördükçe körleşmenin sosyal çevremizde tıpkı bu kitaptaki gibi körlük salgınına dönüştüğünü görebiliyorum.
Kör olmak bir yerde iyi! Peki milyonlarca körün içinde bu saydıklarımı görmek... Bu tarif edilemez bir acı veriyor.

"Bunları görüyorum."dediğinizde linç edilme endişesi ile eskilerin tabiriyle " Gittiğin yer kör ise bir gözünü kapat." anlayışı içinde sessizce farkındalık oluşturmaya çalışıyorsunuz. Sadece linç edilme endişesi de değil bunları yaptıran size! Az çok durumun farkında olan kişilerin de körlükleri sebebi ile yerlerinden kıpırdayamayıp "Madem görüyorsun o halde sen daha iyi yaparsın." mantığı ile tüm işi sizin üzerinize yıkmaları da gördüğünüzü söylemenize engel oluyor. Sonuç ne peki kişisel haklara tecavüz edildiğinde, inanç ve değerleriniz ile dalga geçildiğinde, fedakarlık ve diğergamlığınız enayilik olarak görüldüğünde, tahammül sınırlarını zorladıklarında; hiç sesi çıkmayan, olana gözlerini kapayan, bencilliği tavan yapmış, sadece kendi çıkarlarına dokunulduğunda harekete geçen körleşmiş bir insan yığını içinde kendinizi buluveriyorsunuz. Ve bir kaygı sarıyor sizi " Ben ne zaman körleşeceğim kim bilir!"...

Kitabın beyaz körlük olarak gösterdiğini görebilme fonksiyonunu yitirmemiş olan kalp ve aklımızın süt beyazı bir körlük salgınına maruz kaldığı için görememesi olarak nitelendirebiliriz. O kadar parlak bir beyaz ki tarif edilemez bir boşlukta kendinizi arayıp duruyorsunuz. Bu arada dış dünyayı afedersiniz 130k (13=B) götürse de sizin tek düşünceniz karnınızın birazcık doyması. Bu açlık için insani değerleri bile satabilecek kıvama gelebiliyorsunuz. İçinde yaşadığı süt liman hayat dışardan bir gözle bakıldığında kokuşmuş bir foseptikten farklı değil. Bu sebeple görmediğiniz kokusundan rahatsız olduğunuz bu pisliklerden bir an önce arınmak için yağmuru bekliyorsunuz. En sonunda gözleriniz görmeye başladığında "insanlığımdan ne kaldı?" diye düşünüyorsunuz.

Kitabın dili akıcı fakat konuşma çizgileri bulunmadığı,virgül kullanılarak devamı getirildiği için biraz karmaşık gelebiliyor.ama anladığınızı görünce bunun çok da önemli olmadığını görebiliyorsunuz.
#18383429 etkinliğine dahil olmak için okuduğum bu kitapla ilk José Saramago kitabını okumuş bulunmaktayım. Emeği geçenlere ve bize tanıtanlara teşekkürü bir borç bilirim.