DUA, Ve Aşktan Olacak Ölümüm'ü inceledi.
 5 saat önce · 8/10 puan

Her adımda ölmek isteyen bir adam var ve ölünce sevememekten korkuyor. Hem ölmek istiyor hem istemiyor. Ayrıca hem severken hem yerebiliyor. Bazen agresif, isyankar ve sevecen olabiliyor. Şair kendi iç dünyasına bir yolculuk yapıyor ve bu yolculuğunu oluşturan kelimeleri hiç zorlamadan sıralıyor. Seçme şiirler olduğu için, şiirler özel olarak aşk ve ölüm üzerine seçilmiş. Şiirler tek başına konu ve yapı olarak güzeldi. Özellikle bazı şiirleri gerçekten şiir gibi şiirdi tekrar okumak isterim.

Fakat Pablo Neruda yı tanımak için bu kitap yanlış bir seçim. Hayat hikayesi, düşünceleri, eserleri kitabı hazırlayan kişinin yazıları derken fazla detaylıca anlatılmış ki bu bölümler kitabın yarısını kaplamış geriye az sayıda şiir kalmış. Şiir seçimi yapan kişi veya kişiler şiirleri pek güzel sıralayamamış. Bu durum yayınevi kaynaklı olabilir. Beş altı aşk ölüm şiirinin arasına farklı türde bir şiir eklenmiş ve tam ruh dünyanız ölüme ve aşka gelmişken rotayı ters bir yöne çevirmek zorunda kalıyorsunuz. Sonra tekrar aşk ve ölüm şiirleri. Seçki seçkiye benzememiş. Bölümlere ayrılsa ve daha fazla şiire yer verilse çok daha hoş olabilirdi. Sırf ismine uyumlu olması adına biraz zorlama olmuş. Bu sebeple isme aldanıp kitap almamak gerektiğini bir kez daha kendime hatırlatmak istiyorum.

inci, Toprak Ana'yı inceledi.
 5 saat önce

Toprak Ana...Savaşın dehşetli ikliminin oradan oraya acımasızca savurmaya çalıştığı sancılı bir anne olan Tolgonay'in bağrından acımasızca koparilan yasamlarin destansı hikayelerine yutkunarak şahit olacaksınız .


Savaş ...Hangi kelime onun hasarlarinin,yuttuklarinin,
doymakbilmezliginin ,acimasizliginin ,
gaddarliginin karşılığı olabilir ki ? Sadece kelimesi bile yüreğimden kocaman bir şeyler koparıyor oburcasina.Gözümden yaşlar gerceklesebilecek bütünün resmini hemen algilarcasina su ile yangını söndürmeye acele edercesine akmaya başlıyor.
Savaş;açlığın ,ciplakligin ,yoksullugun ,
hastalıkların ,ölümlerin büyük resmi maalesef .
Renksiz ,Siyah beyaz ...Çalınmış hayatlar ,tarumar edilmiş yuvalar,koparılmış sevgiler ,yıkılmış umutlar kadrajda nasıl tebessüm edebilir ki ,elbette ki acının ,hüznün,gözyaşının rengi siyah beyaz olacak .


İşte Tolgonay Ana da böylesine tarifsiz acılar eşliğinde aynı kaderi paylaştığı,kendi kanından ve canından üç oğlunu ve eşini emanet ettiği ; bağrında tarihin kanlı ayak izlerine şahitlik etmiş ,uğruna nice canlar
gömülü, birikmiş hasretlere,acılara şefkatiyle kucak açmış olan Toprak Ana ile dertleserek teselli bulacaktır.Ikisi de canından kanından bağlı olduklariyla koparilarak delik deşik edilmiş,sahip olduklarından mahrum bırakılarak kimsesizlige terk edilmiş ,yakın bağ kurduklarindan ekinsiz bırakılarak kan kaybetmiş ,canları hiçe sayilarak ayaklar altında acımasızca ezilmiş ,çıplak ,yüreği yetim kalmış ortak kadere sahip iki Ana ...Tolganay Ana hayatın indirdiği tüm darbelere rağmen Toprak Ana 'nin yüreğiyle hayat bulacak ,sohbetiyle yaralarını iyileştirmeye ,dindirmeye çalışacaktır .




Nefretin artık toplumda maya tuttuğu,her seyin savaş mantığı ile çözülür hale geldiği bir zamanda ;savaş azginlasmis pencesiyle tüm hayatlara ,özgürlüklere tüm yirticiliğiyla sahip olmaya çalışacak ,kimsenin gözünün yaşına bakmadan hayalleri ,umutları, biricik hikayelerini yutup yok sayacaktir.En küçük bir buğday tanesini,hatta çocukların bir kaşık çorbasını bile tikinmakla beslediği doymakbilmezligiyle yeryüzünü bir cehenneme cevirecektir .Böylesi bir cehennemde tüm erkekler orduya katılmış ,kalanların ise sakat ve hasta olduğu bir coğrafyada ; takati kesilen,
dünyanın bunca ağrısını kendi yüreğinde taşıyan Tolgonay Ana ,Aliman gibi kadınlar ,genç kızlar,çocuklar ,beli bükülmüş yaşlılar bile ordunun aç kalmaması için,milletini yaşatma sevdası uğruna,başkaları çekmesin diye kendileri çekmeye razı, kendi yaşamlarını feda ederek canla başla,gözyaşları içinde zafer bekleyisleri agitlari ile sıkıntılı bekleyislerle ,tum dayanılmaz yorgunluklariyla,agaran saçları ,yetimleri pahasına mutluluğun kirintisinin yuvalarını senlendirecegi aydınlık günler hatrına , canlarını dişlerine takarak çalışacaklardir.




Cengiz Aytmatov bu eseriyle bir kez daha gönlümü fethetti.Tahlillerindeki anlatımıyla derinden etkilemeyi başardı yine.Yaşadığı coğrafyanın sıkıntılariyla ,acilariyla dertlenmis ,hikayelerinin gücünü destansı bir tat ile birleştirerek kelimeleriyle resmetmis gercek manada adeta yaşayarak okuduğum bir eser oldu Toprak Ana .Sanki o savaşı yaşayan bendim .Kendi acısına rağmen baskalarina ümit soluklayan bendim.Yoksullugun bağrında cirpinarak yaşam mücadelesi veren yine ben.Evladını savaşa gönderince tüm sert kışa ,soğuğa rağmen bir kez olsun görebilmek tesellisiyle gözleri yolda bekleyen,tren raylari altında tüm çığlıklarıyla özlemini eze eze yüreğinde bastıran anaydim ben . En çok ihtiyaç duyulan bir zamanda malı mülkü çalınınca milletine nasıl hesap vereceğini düşünen ,acliklarini nasıl giderecegiyle öz beynini kusarcasina kafa yoran ,kıvrım kıvrım kıvranan celladin elindeki meyyit gibiydim.Aliman ile Tolgonay'in ilişkilerinin sıcaklığıyla benim de gönlüm ısındı .Yazarın toprak kadar geniş, herkesi kucaklayabilecek bir sineye sahip anne üzerinden toprağın vücut bulup kimliğe burunmesi,kisilestirilmesi karşısında adeta mest oldum.Yazarın dupduru sevgiyi tarifi ,betimlemeleri muhteşemdi .Suvankul'un çok sevdiği eşine
"Ey Güneş ;yüz görümlügü olsun diye isinlarini
gönder ;sıcaklığını ,aydinligini ver "sevgisini ifade edişi, hitabeti karşısında hayran kaldım .Ilişkilerin kelime ve duygu kıtlığı yasadigi bir zamanda yeni nesil evliliklerin Aytmatov 'dan öğreneceği çok şey var muhakkak!!!



»»»Ey yağmur bulutu, dünyanın üzerine sağnak sağnak boşal, her damlan bir konuşmacı olsun da, onlara sen anlat!

»»»Ey besleyici Toprak Ana, hepimizi bağrına basan sensin. Onlarla sen konuş Toprak Ana, insanlara sen anlat!

***Söyle bana Toprak Ana, gerçeği söyle: insanlar savaşmadan yaşayamazlar mı?



Keyifli okumalar ...

Mr.Kuralay, İnsan Neyle Yaşar'ı inceledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi

İyiliği, ahlaklı birey olmayı ve sevginin önemini vurgulayan ibretlik hikayeler. Öykülerin her biri okurken düşündürüp hayatımızı sorgulamamıza sebep olan türden. Tolstoy, İncil'deki ahlak üzerine temel öğretileri hikaye şeklinde öğütlüyor biz okurlara. Açgözlülüğün insanı ne hale getirdiğini ' İnsana Çok Toprak Gerekir Mi? ' adlı hikayesinde çok etkili bir kurguyla anlatmış.

Li-3, Otuz Beş Yaş'ı inceledi.
 5 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi

!!!!!!!İNCELEME DEĞİL, BODOSLAMA YORUMLAMA!!!!!!

Eveeeet çocuklar. Samet, oku bakalım "otuz beş yaş" şiirini!
Tabi örtmenim!!

"Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider"
...

Sanırım buna benzer sahneyi bir çoğumuz yaşamışızdır. Bir kısmını hala ezbere biliriz. Halk arasında bile "yolu yarıladık" demenin şiircesidir bu sözler. Dante gibi ortasındayız ömrün. Ne gocaman bir laf.

Sabahın köründe hangi akla hizmet bilmiyorum bu şiir kitabını okumaya başladım ve birden yaşlandığımın farkına vardım. Yüzüme vurma Cahit abiğğ dedim sessizce.

Bu kitaptaki şiirlerinde ana his şu bence;

"Gençlik bir kuş idi tutamadık,
Yaşlılık bir mal idi satamadık"

Dizelerinde sürekli yakınma var. "Genç olsam şimdi" havası ile darlandım. Yahu gençken neler yaşadın be adam dedim ve hayatına baktım biraz.

Şair Galatasaray Lisesi mezunu. Paris'te yaşamış. Haliyle Fransız şairlerden etkilenmiş olsa gerek ki, yazdığı şiirlerde bu sezilebiliyor. Şiirlerinde genelde ölüm ve yaşam sevinci temaları var. Ama ağırlıklı olarak ölüm havası hakim. Bohem bir hayatı olmuş şairin. Yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı hayatın
buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine yer bulmuş.

Cahit Sıtkı, geçirdiği kısmi felç sonucu konuşma yeteneğini yitirmiş, tedavi için götürüldüğü Viyana’da 12 Ekim 1956’da 46 yaşındayken yaşamını yitirmiş.

Otuz Beş Yaş şiiriyle şiir yarışmasında birincilik kazanan şair, herkes tarafından ölüm şairi olarak nitelendiriliyormuş.

Şiirlerinde romantizm ve sembolizm etkileri var. Yazı dili gayet açık, ahenkli, sade ve içten. Çok fazla derinlik yok şiirlerinde. Öküz altında buzağı aramıyoruz yani. Çünkü anlatmak istediklerini gayet açık bir şekilde anlatıyor. Şiirlerinde her ne kadar Garip akımının izleri olsa da vezin ve kafiyeden kopmamış Cahit Sıtkı. Güzel bir harman olmuş diye düşünüyorum. Ayrıca yer yer halk deyimlerine yer vermesi de, şiirlerinin halk tarafından daha sıcak karşılanmasında etkili olduğunu düşünüyorum.

Genç cumhuriyet dönemimizin, erken demir alan karizmatik, ölümün ve özlemin kuşattığı şairini saygıyla anarken, işbu şiiri iliştiriyorum

OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız,
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?

Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.


Okuyacak olan arkadaşlara keyifli okumalar şimdiden. :)

NOT: İlk defa sanırım, bir şiir kitabı hakkında bir kaç söz söylüyorum. Kopuklukların farkındayım. Umarım çok sırıtmamıştır. Sırıtmış ise de çok bozuntuya vermeyiniz :)

NOT 2: Şimdi aklıma geldi. İlk şiir kitabı yorumlamam değilmiş :/

Murat Mesut, Yatakta On Beş Saniye'yi inceledi.
5 saat önce · 4/10 puan

İçinde ilk sayfalarda nesire benzer yazılar vardı.
Daha sonra şiire benzer şeyler...
Bunu hakaret kastı ile ya da küçümseme ile söylemiyorum.!
İmla redakte desen..!
Kitabın adı, içindeki bir şiirden seçilmiş, dikkat çeksin diye belki, ( yazarın inisiyatifi dışında yayın evi de ticari kaygı adına bu ismi seçmiş olabilir.)
Argoyu hiç sevmem şiir bile olsa, kitapta vardı..!
Hediye eden dosta ve yazarına ayıp olmasın diye kısa keseyim.
Karabasanları gündüzlerine taşıyan, ruhunda sancılar çeken birinin kelimeleri.
Kitaba adını veren şiirle sözü bitirmiş olayım (sh : 62 ) :

''Yatakta on beş saniye

Gözlerimi açtım.
tavan yine aynı.
Gözlerimi kapadım.
Karanlık, o da aynı.

Pencereyi, demir parmaklık gibi gördüğüm kirpiklerimin arasından süzülen güneşin
yüzümdeki sıcaklığı ile hissedebiliyorum.
sabah ayazında kalmışçasına batıyor gözlerime ayyaş bir üşümüşlük.
ben küçükken de kirpiklerim gözüme kadar gelir ve acıtırdı.
O zamanlar bu kadar acıtmamasının nedeni sanırım,
çingenelerin mesken tuttuğu,küçük çocukları afsunladığı o dönemde
tek yanılgımın,
zamane çingelerinin döğmeleriyle beni cezbedişi,
uzun kirpikli çocukları öpmesi,
büyük göğüsleriyle
kafamı kendinlerine yaslamalarıydı .
Ama nefeslerindeki o dayanılmaz tütünün kokusuyla,
anlamadığım zırvalarla
hep ürkütülen, korkutulan ruhumla
hayatımın dışlanmışlığının son perdesindeki
uysal karakteri oynadım.


Gözümü açtım.
Tavan yine aynı.

müstakil bir evin yanan sarı ampulünün bekçiliğinde
güneş yavaş yavaş terkediyor tüm bedenimi.
güneş doğuyor mu batıyor mu
Arafta, bilemiyorum .

Gözümü kapattım.
Mavi bir bulut yavaş yavaş tavanımdan ayrılarak
penceremden,şehrimden, denizlerden geçti.
türkçe konuşan insanların ülkesini geçerek
daha önce hiç duymadığım bir dilin konuşulduğu çöle yolcuğa çıktı.
ayaklarımı ellerim,
ellerimi ayaklarım gibi düşünüp bir örümcek gibi hissettim.
ben gözüm kapalıyken bile tebessüm edebilirim.

Gözümü açtım.
Burnum hala üşüyor.
Hayattayım...

Gözümü kapattı yüreğim.
Mardinin tüm sokakları, o kadar dar değilmiş.
uyduruk yalanlarıyla süslenmiş tarih kitabımın arkasında
o büyük harflerle yazılan başkentimsi tamlamayı
-ki neden gözüme sokuldu bunca yıl bu harfler
ve neden hep taştan bir adama saygı duruşunda bulunduk tanrıymış gibi
her kış sabahı
ve üşür insan hele ki tepesinde sıcak soğuğun boğazına çatarken,
kafatasımı çatlatırcasına kaynatan yazları da hiç unutmam
sıradaki bekleyişleri-
ordaki gibi basit bir kroki ya da küçük bir köy değildi.


Gözümü açtı sağ kulağımdaki korku.

Midyattaki köhnemiş bir caminin
gür yapılı megafonuyla seslenen zat'ında vaktiyle dediği gibi ;
-Sağa yatıp bilmem kaç fatiha okursa çocuklar, rahat uyur.
Sağıma yatıp solumla düşündüm ben ama
o gün bugündür sağ kulağım hep daha az işitir .

"Gözümü kapattı katli vacip bir düş
Anlattım olmayanı
aslında en olanları."

Deniz Pınar

salih, Kumarbaz'ı inceledi.
 5 saat önce · Kitabı okudu · 8 günde

Kumardaki tehlikelere karşı bedava bir sigorta vardır: hiç oynamamak.
Kumar! Tdk'ya göre manası "ortaya para koyarak oynanan talih oyunu", bizim aklımıza genellikle iskambil kağıdı ya da zar gelir kumar denildiğinde. Ama bence kumar bunlarla sınırlı değildir, aslında kırmızı ışıkta karşıya geçmekte bir kumardır, rizikosu düşük ya da yüksek masaya hayatımızı koyarız orda da, yani hayattta bir nevi kumar gibidir. Kumar bir hastalık mı? Evet kesinlikle bir hastalık, Necip Fazıl'ın deyimiyle ilacı olmayan hastalık ve en büyük bağımlılıklardan biri.
Neyse kitaba geçelim; ben Suç ve Ceza dışında hiç Dostoyevski okumamıştım. Dostoyevski okuma etkinliği vesilesiyle okudum bu kitaba. Beni bu kitaba çeken de tabiki ismi ve konusu. Dostoyevski biraz da zamanı kısıtlı olduğundan belki de konu sıkıntısı yaşamamak için kendi hayatından kopya çekmiş biraz. Kendisinden çok şey kattığı romanın baş karakteri Aleksi İvanoviç'in kumar tutkusu, aşkı ve hayatını nasıl kumara adadığı-yatırdığını okuyoruz. Dosto bu kitapta özeleştiri yaptığı gibi aslında kumara başlangıç nedenini de romanda anlattığı için bir nevi özsavunma da içeriyor. Roman kurgu olarak idare eder ama yan karakterler beni çok tatmin etmedi. Ama yine de bütüne bakarsak hayatta olduğu gibi kumarda da aç gözlülüğün ve hırsın zararlarının anlatıldığı güzel bir kitap diyebiliriz.

VENTUS, Gökyüzüne Not'u inceledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · 6/10 puan

"Ben seni iki mavinin arasında sevdim. Denizin hemen üstünde gökyüzünün biraz altında..."

"Bu kitap hayatımı değiştirdi" demeyeceğim veya " sonu hiç beklemediğim bir şekilde bitti", "herkese tavsiye ederim inanılmaz" filan.
Basit bir aşk hikayesi, öyle müthüşmel bişey de değil. Ama akıcı yani belki bir kahve molasına, belki bir otobüs yolculuğunda kısa süre içinde bitirebilirsiniz.
Sade bir dili var, bir cümleyi dakikalarca düşünüp 'ne demek istedi acabaağğ' dedirtmiyor. Nasıl yapıyor bilmiyorum ama son sayfaya kadar küçük bir gülümsemeyide yüzünüze yamalamayı başarıyor kitap:)

Ve emin olun bissürü espri var,bi ara intihar etmeyi bile düşündüm:dd
Psikolojisi bozuluyor yav insanın:dd

Yaniğğ çerezlik kitap tarzımsı bişey:)
Çok boş zamanınız varsa okuyun derim:)

Berdan Tabar, İnce Memed 2'i inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · 12 günde · Puan vermedi

Nasıl anlatayım ki ben İnce Memed'i, o ağaları, hükümeti, beyleri, zulümü, umudu nasıl ? Yaşar Kemal'in öyle büyüleyici bir anlatımı var ki; sanki ben romana sonradan dahil olmuşum, Vayvay köyündeki Ali Safa Bey'in tüm yaptıklarına rağmen köyden çıkmayan köylülerden biriymişim gibi hissettim resmen. Seyran'ı, Koca Osman'ı, Kamer Anayı, Topal Ali ve daha nicesini tanıyan yıllardır onlarla yaşayan birisi oldum ve kitap bitince de ''sonrasında ne oldu acaba?'' diye düşünüp hüzünlendim.

Kitapta öyle güzel ayrıntılar, yerler, hikayeler var ki.. Benim çok beğendiğim bir hikayeyi size anlatmak istiyorum. Bir yılanı çeşitli şekillerle öldürebilirsiniz. Kafasını taşla ezerek vs. Ama bunun başka bir yolu da yılanda çok küçük, önemsiz bir yara izi bırakmaktır. Çünkü sarıca karıncalar o yaradan içeri girip yılanı içten içe öldürür yok ederlermiş. Bir küçücük yara, yani ufacık bir karşı gelme, başkaldırma sarıca karıncaları yani halkı harekete geçirirmiş. Bu bölümden gerçekten çok etkilenmiş, durup durup düşünmüştüm kitaba ara verdiğim anlarda. Ne kadar da doğruydu, ufacık bir kıvılcım yetiyordu, yeter ki ona cesaret edebilelim.

Çukurovanın bataklıklarını, sarı sıcaklarını, tarlalarını, eziyetini bile bal döndürücü anlatımıyla ballandıra ballandıra size sevdirerek anlatabiliyor Yaşar Kemal. Serinin bu 2. kitabında daha çok diğer karakterler ön plandaydı, İnce Memed daha çok son bölümde ön planda oldu. Bu yöntemi kullanması gerçekten hoşuma gitti. Çünkü çok daha kapsamlı bir olay örgüsü olması sağlanmış bu yöntemle. Söylemek istediğim çok şey var ama öz ve kısa olmasını istediğim için burda bitiriyorum incelememi. Serinin böylece daha yarısını tamamlamış olmama rağmen şiddetle tavsiye ediyor ve umudunuzu her zaman diri tutarak mutlu ve güzel bir ömür geçirmenizi diliyorum, iyi akşamlar efenim =)))

Semih, Ah Biz Ödlek Aydınlar'ı inceledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · 9/10 puan

Aziz Nesin'in okuduğum 3. kitabı oldu. Daha önce okuduğum iki kitabı da kendi tabiri ile gülmece eserlerdi. Bu kitap ise, deneme türündeki yazılarından, konferans konuşmalarından, ödül törenlerindeki konuşmalarından ve gazete-dergi yazılarından oluşan bir eser. Kitabın son kısımlarında başka ülkelerin dillerine çevrilen kitaplarının önsözlerine yer verilmiş. Açıkçası bu önsöz kısmını biraz gereksiz buldum. Olmasaydı da olurdu. Ya da "Aziz Nesin'in Önsözleri" olarak başka bir kitap haline getirilebilirdi. Tabii bu benim şahsi fikrim.

Kitap farklı farklı konuların işlendiği deneme türündeki yazılardan oluştuğu için incelemeyi bir bütünlük içerisinde yapmak pek mümkün değil. Bu nedenle şimdiden uyarayım, biraz savruk bir inceleme olacak. Haydi başlayalım.

Kitabın önsözünde Aziz Nesin şöyle bir cümle kuruyor: "Ben herkesçe ve herkesin kendi alıcı anteninin gücüne göre, kolay anlaşılmak isteyen bir yazarım." Bu cümle Aziz Nesin'in ne amaçla yazdığını ve dilinin neden bu kadar edebilikten yoksun olduğunu anlamamıza yeter sanırım. Ayrıca kitabın içerisinde Aziz Nesin özeleştirilerine de çokça yer vermiş ve üstat birçok yerde kendisini acımasızca eleştirmekten kaçınmamış. Hatta bir yerde şöyle diyor: "Çalakalem yazdığımı söyleyenler haklıdırlar."

Aziz Nesin'in gülmece eserlerine yer vermediği bu kitabında birçok yerde "ölüm" konusu üzerine ciddi ciddi eğildiğini fark ettim. Gerçekten de birçok yazısının alt metninde ölüme dair ince cümleler bulmak mümkün.Benim de son zamanlarda sıkça üzerine düşündüğüm bir konu olduğu için cımbızla çekmem daha kolay oldu sanırım. Mesela ölümün, bir insanın ulaşabileceği en üst düzey, en yüce ve en ulu yer olduğunu düşünüyor yazarımız. İşte sen tam olarak oradasın sevgili Aziz Nesin.

Yine kitabın içerisinde sanata, sinemaya ve tiyatroya dair Aziz Nesin'in eleştirilerine çokça yer verdiğini görüyoruz. Ancak bu noktada Aziz Nesin'in kuru bir eleştirmen olarak eleştiri yapıp kenara çekilmediğini, yapıcı eleştirilerinin akabinde çözüm önerilerini de sunduğunu görüyoruz. Tam da şimdilerde ihtiyacımız olduğu gibi...

Kitabın en beğendiğim kısmı ise, Atatürkçülüğün heykel dikmek olmadığının, hatta heykel dikmenin Atatürkçülüğe taban tabana zıt bir davranış olduğunun, heykel dikmek için harcanacak paranın okul yapımına harcanmasının daha doğru olduğunun, ülkece ihtiyacımız olanın heykeller değil eğitim ve üretim olduğunun ifade edildiği kısımdı. Ne kadar da doğru bir eleştiri...

Yazımın geri kalan kısmında, geçen sefer yaptığım gibi yine başımdan geçen bir anı ile yazımı sonlandırmak istiyorum. Bu sefer ise yakın zamanda başıma gelen şaşırtıcı bir olayı size anlatacağım. Ancak şimdiden ön yargılarınızı bir kenara bırakmanızı istiyorum sizden.

Bildiğiniz üzere, şu anki olağanüstü hal döneminde 695 ve 696 sayılı KHK'lar ile taşeron işçilere kadrolu işçi olma imkanı sağlandı. Fakat bunun için idari kurumlar elbette belli başlı sebepler arıyor. Bunlardan birisi de işçinin hüküm giymemiş olması... Geçen hafta ofisimize bir vatandaş geldi ve yayınlanan KHK'lardan sonra kendisinin kadrolu işçi yapılmadığını, buna sebep olarak da eskiden hüküm giymiş olmasının gösterildiğini söyledi. Haline üzüldüm tabii. Sonra hangi suçtan dolayı hüküm giydiğini sorduğumda, eski Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin vermiş olduğu bir karar sonucu hüküm giydiğini söyledi. Mahkemenin ismini duyunca şüphelendim ve sebebini tekrar sordum. Çünkü DGM'ler klasik mahkemeler gibi işlemiyordu. Soruma vatandaşın verdiği cevap manidardı. Sivas olaylarından dolayı hüküm giydiğini, aslında suçsuz olduğunu; fakat yoldan geçerken onu da aldıklarını ifade etti... Bu esnada gözüm gayriihtiyari çantama gitti. Çünkü çantamın içerisinde okuduğum bir Aziz Nesin kitabı bulunuyordu. Acaba çantamda Aziz Nesin kitabı olduğunu bilseydi dilekçesini yazdırmak için bana gelir miydi, hiç sanmıyorum. Hatta arkasına bakmadan çıkıp gideceğine de eminim. Neyse, konuyu derinleştirmeden vatandaşın isteğini yerine getirerek dilekçesini yazdım ve gönderdim. Sonuçta bizim işimiz bu.

Peki bu anıyı neden anlattım? Şimdi eminim içinizde birçok kişi o dilekçeyi neden yazdığımı sorgulayacak ve dilekçeyi yazmadan adamı kovmamın daha doğru bir davranış olduğunu söyleyecek. Ancak ben sizin gibi düşünmüyorum. Hatta Aziz Nesin'in de bunu isteyeceğine pek emin değilim. Çünkü o her zaman doğru bildiğini savunmuş ve asla yanlışa yanlışla karşılık vermemiş bir adam...

Netice itibarıyla Aziz Nesin'i gülmece eserlerinin dışında da tanımak isteyen benim gibi okurların kesinlikle okuması gereken bir eser.

LâMekan, Küçük Kara Balık'ı inceledi.
10 saat önce · Puan vermedi

Küçük kara balık özgür ruhlu küçük kahramanımız.Çoğumuzun içinde bulunduğu düzene kendi düzeninde başkaldıran minik balık.Masal tadında bi hikaye .Yazarın samimiyeti de olunca daha da harmanlamış. Okurken bazı yerlerinde çok güldüm.Ve bir masaldan ders çıkarılacak çok söz var

Herşeyin bir başı, bir de sonu vardır. Tıpkı günün, gecenin; ayın, yılın bir sonu bir başı olduğu gibi

Bazı şeyler fazlasıyla özetlenmiş.

Lâlcivert, Kaçan Ayna'yı inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · Puan vermedi

Bazı kitaplar güzeldir keyifle okursunuz, bazı kitaplar etkileyicidir her duyguyu hissedersiniz, kitabın içine girersiniz adeta… Fakat bazı kitaplar da vardır ki derin izler bırakır okuyucusunda. Hayatı boyunca yanında taşıyacağı imgeler bırakır okuyanına…

İşte bu kitap öyle. Hepimizin yaşadığı fakat farkında bile olmadığı iç çatışmaları simgeleştirip hikaye adı altında sunuyor bizlere…

Biz insanlar gerçekten çok garip varlıklarız. Bir hayatı yaşıyoruz fakat kendimizi tanımadan. Kendimizi tanımaya kalktığımızda ve varlığımızı sorgulamaya kalktığımızda ise bitmek bilmez, dibi görünmez bir kuyunun içinde buluyoruz kendimizi.

Soru basit, iki kelime sadece: Ben kimim?

Var mı acaba bu soruya cevap verebilen? Ya da bu soruyu zaman çizgisinden soyutlayabilen?

-Ben kimdim, kimim, kim olacağım, kim olmalıyım, kim olabilirim….?

Peki ya toplum, çevre, ‘diğer’leri ?

-Ben A (B, C, D..) için kimdim, kimim, kim olacağım, kim olmalıyım, kim olabilirim….?

Pandoranın kutusu gibi…

Giovanni Papini bu kitabında bu kutuyu ucundan gösteriyor bizlere. Kutuyu açmayı ise bizlere bırakıyor. Bir su yansımasındaki ‘geçmiş ben’imizle karşılaştırıyor mesela bizleri. ‘Ben’in en büyük düşmanının yine ‘ben’ olacağını gösteriyor. Nefretin bir zaman çizgisiyle ‘ben’de başlayıp ‘ben’de bittiğini anlatıyor. ‘Ben’ den kaçmak isteyip de kaçamayışımızı anlatıyor…

Geçmişi öldürmek, geçmişin prangalarından kurtulmak, sizce özgürleştirir mi insanı? Yoksa daha da mı sıkar kelepçelerini? Katlanamadığımız geçmişin varlığı mı yokluğu mu daha sancılıdır?

‘Ben’ olmak geçmişle bir bütün müdür? Yoksa sadece şimdiden ibaret midir ‘ben’?
Kitaptaki her hikaye çok derin sorgulamalar içeriyor. Fakat benim genel bağlamda ortak bulduğum iki genel kavram vardı: ‘ben’ ve ‘zaman’. Bunların yanına kimi hikayelerde ‘ölüm’ ve ‘yaşam’ eşlik etti.

Ben kitabı okurken çok büyük keyif aldım. Soru sormanın, doğru soruyu sormanın verdiği keyfin bazen cevaplardan daha tatmin edici olduğunu düşündüm okurken. Sayfaların kenarına köşesine çirkin el yazımla bir dolu soru yazdım, soruları yazdıkça hem rahatladım hem bunaldım. Biraz da mazoşist gibi hissettim kendimi. Rahatsız oldukça, sorular açık seçik acımasızca yüzüme çarpıldıkça, ‘ben’in çukurlarına düştükçe daha çok okumak istedim.

Buna benzer ‘bir ben var bende, benden içeri’ tarzı duyguları yeri bende bir ayrı olan Miguel de Unamuno’nun Sis’inde ve Luigi Pirandello’nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi’nde yaşamıştım daha önce. Zaten birkaç hikayede direk bu kitaplar geldi aklıma, benzer sorgulamalara değindiklerinden dolayı.

Papini’den okuduğum ilk kitaptı ama son olmayacağını biliyorum… Felsefi sorgulamalarla bezenmiş, bir hikaye deneyimi yaşamak istiyorsanız siz de bu kitabı kesinlikle okumalısınız :)

ibiaryu, Tabu'yu inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · 70 günde · Beğendi · 9/10 puan

İçim ürpere ürpere okuduğum okurken bir sürü ama bir sürü birbirinden delice alıntıya maruz kaldığım. Bana zaten tek tük olan tüm sosyal medya hesaplarımı kapattıran bu yegane kitabı tüm psikolojisi bozuklara tavsiye ediyorum nema lanın tavsiyemdir. :))