• Kitabı okumaya başlamadan önce o ufacık, yazarın hayatı kısmına göz atıp Muriel Barbery'nin felsefe öğretmeni olduğunu öğrendiğimde aslında nasıl bir kitapla karşı karşıya olduğumu az çok tahmin etmiştim.


    Yine de bu kadar etkileyici olacağı aklıma gelmezdi. Betimlemeler, düşünceler ve bilinç akışları şahaneydi.

    İtiraf edeyim; bu kitabı - "bestseller" olmasının oluşturduğu önyargıyla olsa gerek- biraz rahat bir okuma yapayım ve kafam dağılsın diye elime almıştım; fakat daha ilk sayfalardan bu yargımın yanlış olduğunu fark ettim. Bazı cümleleri içime çekmek istercesine iki üç defa okudum, öyle ayrıntılar üzerinde öyle gözlemler yapılmıştı ki bunların nasıl gündelik hayatımızda gözümüzden kaçtığına şaşırdım.

    Karakterler ise unutulmazdı, Madam Michel ve Kakuro sayesinde "genel kültür sağanağı"na tutuldum demek yerinde olur sanırım. Edebiyat, resim, müzik, sinema... Ne ararsan vardı. Bunların yanı sıra karakterlerin bakış açıları ve herhangi bir olayı ele alış tarzları o kadar alışılmışın dışındaydı ki; bunda ana karakterlerin stereotip olmamasının etkisi büyük kanımca.

    Kitap ilerledikçe daha bir sarıyor ve yazar son bir sürprizle kapanışı yapıyor.

    Sıradışı ve zarif olabilmek dileğiyle. Keyifli okumalar.
  • Lise yıllarımda İkinci Yeni Atölyesi'ne katılmıştım, her hafta bir başka şairi işleyerek toplamda 8 haftalık bir atölye yapmıştık. Şair Zeynep Arkan başındaydı bu atölyenin. Sıra Ülkü Tamer'e geldiği zaman, "Çok arı bir Türkçe'si var, mutlaka okuyun Ülkü Tamer'i" demişti. Şiirlerini ilk o yıllarda okumuştum. Aslında Ülkü Tamer bilincinde olmadan şiirlerini bildiğimiz bir şair. Ahmet Kaya'dan Üşür Ölüm Bile şarkısını dinlerken, birçoğumuz sözlerin Ülkü Tamer'e ait olduğunu bilmeyiz. Adil Arslan'ın Ağıt'ı da yine Ülkü Tamer'e ait olan bir şiirdir. Ama en çok, Haluk Bilginer'in o meşhur sahnesinde hatırlarız Ülkü Tamer'i. "Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci" diye bağırmaya başladığında Haluk Bilginer, hepimiz hissetmişizdir "Konuşma" şiirinin büyüsünü. 

    Ama tüm bunları bir kenara bırakmamız gerek, çünkü bu kez bir şiir kitabı değil, "yaşantı" kitabı söz konusu. 

    Anı okumak hoşunuza gider mi bilemem. Ama esasında ben şunu düşünüyorum, bir metin ustalıkla ve samimiyetle yazıldıysa, destan da olsa eleştiri de olsa hatta bilimsel ağırlıklı bir makale dahi olsa okunurken insana keyif verebilir. 

    Okurken şunu sordum kendime, "Neden daha önce okumadın ki?". Anılar tarih sırasıyla gidiyor ve yazarın Robert Kolej yıllarındaki anıları ile ağırlıklı olarak başlıyor. Bir an gözümün önüne Ölü Ozanlar Derneği filmindeki sahneler geldi. Erkek lisesi ve sanata meraklı birkaç genç. İşin güzel yanı, tüm bunların bir filmden alıntı değil, düpedüz gerçek olması. Ve güzellik yalnızca lise yılları ile sınırlı kalmıyor. Tüm kitap boyunca hakim olan bir güzellik var ortada. 

    Çeşitlilik çok hoş. Tek bir yönünü görmüyoruz Ülkü Tamer'in. Şair yönünü, öğretmen yönünü, yayıncı yönünü, tiyatrocu yönünü, çevirmen yönünü, hatta ufak da olsa antrenör yönünü dahi görüyoruz. Bir bakıyoruz Cemal Süreya ile, Haldun Taner ile futbol oynuyor. Bir bakıyoruz Cüneyt Arkın'ı öğretmen olduğu sınıfa getiriyor. Bir bakıyoruz Adile Naşit'le tiyatro sahnesinde. Sürekli gelişim ve sürekli bir çok yönlülük. Ve incelik. Ve zeka. Ben hayran oldum. Ve kesinlikle okunmalı, diyorum. 

    Özellikle öğretmenlik anılarını gözlerim dolu dolu okuduğumu itiraf etmeliyim. Lise yıllarını ise hayranlıkla okudum. İngilizce dersinde tam metin olarak Odysseia okutulan bir okuldan mezun olan çevirmeni okumayı kim istemez? 

    Hiç kimseden ismini vererek kötü söz etmemiş olması da ayrıca dikkatimi çekti ve inceliğine bir kez daha burada hayran oldum. Güzel olan tüm anıları isim vererek anlatmış. Fakat ne zaman kötü bir davranışta bulunan birinden bahsedecekse, "ünlü bir yazar", "meşhur bir senarist" şeklinde anlatarak, hiç kimseye tek kötü söz söylememiş. Hatta bana kalırsa hakettikleri halde. Çokça uzatmış olduğumun farkındayım. Daha söylenecek çok şey var, geri kalanı okuyup sizin de görmenizi isterim. Yakın zamanda kaybettiğimiz bu büyük sanatçıyı daha yakından tanımak isterseniz, Yaşamak Hatırlamaktır kitabı bunun için çok uygun. Huzur içinde yatsın.
  • Içimizden sormak geliyor: Bunca sarsıntılar, iç kavgalar, komplolar, suçlar ve delilikler arasında, ilk önce italya'da, sonra da diğer Hıristiyan ülkelerinde bu kadar güzel ve faydalı sanatlar nasıl türedi? Türklerin egemenligi altında olan yerlerde buna hiç rastlamıyoruz. Bize ait avrupa ahalisinin zekâsında ve yaratılışında olan bu incelik, Türklerde rastlanmayan bir özellik olsa gerek.
    Voltaire
    Sayfa 78 - Zepros yayınları
  • Beş yaşında idim.Babaannem rahmetli,pirinç ayıklıyordu. Bir tane yeredüştü.Babaannem eğildi,aramayabaşladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmayaçalışıyor. Çocukluk iste,'aman babaanne dedim. Birpirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya,yorulmayadeğer mi?' Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı,öfkeyle doğruldu. 'Sen oturduğun yerden ahkâmkesiyorsun, ' dedi. 'Hiç pirinç üretilirken gördünmü?İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinçtanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği,çilesi var biliyor musun?'Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

    *Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.Alain'in proposlarini okuyorum. Birden irkildim.Babaannemi hatırladım. Alain, bir insan yerde biriğne görüp de eğilip almazsa,bütün uygarlığa karşıihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir iğneninüretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, elemeği vardır diyordu.

    *On dokuz yıl evveldi.*Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi.Sabahleyin, traş olmak için lavaboyagittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.Lütfen diyordu, traştan sonra jiletinizi çöpeatmayın.Yanda bir kutu var,oraya bırakın. Bir tek jiletledahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcıolun.Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdanberi çelik eşyadenince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşyaüzerinde'İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı. İste oülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpegitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor,gelenturistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu. *

    *İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda,radyolar,televizyonlar, bir haberi duyurur.Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfenhazırlığınızı yapın.**Okumadığınız,ilgilenmediğ iniz, kullanmadığınız nekadar kitap,dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj,kutuvarsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa,kapının önüne koyun.İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaçziyanına engel olun.*Japonlar son derece sade, basit,yalın mütevazıyasayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya iledolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş ,hayatın manasını anlayamamış , zavallı kimselerdir.Böyleleri ile, zavallı, evini mezat salonunaçevirmiş diye eğlenirler. Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır. Vaktiyle Japon ekonomisi birdarboğazdan geçiyor. İç borçlar,dış borçlargırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisitoplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı vetehlikeleri ile anlatır ve su andan itibaren der,Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dışborçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka birşey yemeyeceğim. Su üstümdeki elbiseden başka elbisegiymeyeceğim. Dediklerini yapar, en üstten en altabir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütünborçlarını öder. Bu durumun toplumun bütünkesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığınısöylemeye gerek yok. Geçenlerde Japon imparatorunun sarayınıgördüm. Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı,ne kadar gösterişten uzak...

    *Gerekmediği halde elektriği yakmakla, Suyukapamadan bos yere akıtmakta, Gece çamurluayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, Yemekyediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz dezalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

    *Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerleörülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

    Bir mıh bir nalı kurtarır. Bir nal bir atıbir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu,bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..

    Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zenginolalım, ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmakzorundayız. Bunda parayı da, maddiyatı da aşanbüyük bir edep ve incelik vardır.

    ~ALINTI~
  • *Beş yaşında idim. **
    Babaannem rahmetli,pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere
    düştü.Babaannem eğildi,aramaya
    başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya
    çalışıyor. Çocukluk işte,"aman babaanne dedim. Bir
    pirinç tanesi için bu kadar çaba harcamaya, yorulmaya
    değer mi?" Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı,
    öfkeyle doğruldu. "Sen oturduğun yerden ahkâm
    kesiyorsun, " dedi. "Hiç pirinç üretilirken gördün
    mü?
    İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç
    tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği,
    çilesi var biliyor musun?"
    Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

    *Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
    Alain'in proposlarını okuyorum. Birden irkildim.
    Babaannemi hatırladım. Alain, bir insan yerde bir
    iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı
    ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir
    iğnenin
    üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el
    emeği vardır diyordu.

    *On dokuz yıl evveldi.**
    Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi.
    Sabahleyin, traş olmak için lavaboya
    gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
    Lütfen diyordu, traştan sonra jiletinizi çöpe
    atmayın.
    Yanda bir kutu var,oraya bırakın. Bir tek jiletle
    dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı
    olun. Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan
    beri çelik eşya
    denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya
    üzerinde"
    İsveç çeliğinden yapılmıştır" diye yazardı. İste o
    ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe
    gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor,gelen
    turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu. *

    *İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda,
    radyolar,
    televizyonlar, bir haberi duyurur.
    Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz
    lütfen
    hazırlığınızı yapın.**
    Okumadığınız,ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne
    kadar kitap,dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj,kutu
    varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa,
    kapının önüne koyun.
    İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç
    ziyanına engel olun. *

    *Japonlar son derece sade, basit,yalın mütevazı
    yasayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile
    dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş ,
    hayatın manasını anlayamamış , zavallı kimselerdir.
    Böyleleri ile, zavallı, evini mezat salonuna
    çevirmiş
    diye eğlenirler.
    Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne
    kadar acıdır. Vaktiyle Japon ekonomisi bir
    dar boğazdan geçiyor. İç borçlar,dış borçlar
    gırtlağı
    aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi
    toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve
    tehlikeleri ile anlatır ve su andan itibaren der,
    Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış
    borçları
    son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir
    şey
    yemeyeceğim. Su üstümdeki elbiseden başka elbise
    giymeyeceğim. Dediklerini yapar, en üstten en alta
    bir
    israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün
    borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün
    kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını
    söylemeye
    gerek yok. Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını
    gördüm. Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı,
    ne
    kadar gösterişten uzak...

    *Gerekmediği halde elektriği yakmakla, Suyu
    kapamadan boş yere akıtmakta, Gece çamurlu
    ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, Yemek
    yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de
    zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

    *Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle
    örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,
    İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

    Bir mıh bir nalı kurtarır. Bir nal bir atı


    bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu,
    bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..

    Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin
    olalım,
    ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak
    zorundayız. Bunda parayı da, maddiyatı da aşan
    büyük
    bir edep ve incelik vardır.
  • "BİR PİRİNÇ TANESİ"
    Ben beş yaşında idim. Babaannem rahmetli pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi aramaya başladı. Sağa bakıyor sola bakıyor bulmaya çalışıyor.... Çocukluk işte

    'aman babaanne' dedim. 'Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya yorulmaya değer mi?'

    Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı öfkeyle doğruldu.

    'Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun ' dedi. 'Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanın göz nuru alın teri emeği çilesi var biliyor musun?'

    Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

    Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
    Alain'in proposlarını okuyorum. Birden irkildim.
    Babaannemi hatırladım. Alain bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu.

    İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri göz nuru el emeği vardır diyordu.

    On dokuz yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin tıraş olmak için lavaboya gittiğimde aynanın yanında ilginç bir not gördüm.

    Lütfen diyordu tıraştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu var oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa İsveç çelik sanayisine yardımcı olun.

    Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde 'İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı.
    İşte o ülke kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor ona sahip çıkıyor gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

    İsviçre'de zaman zaman belli periyotlarda radyolar televizyonlar bir haberi duyurur.

    Şu tarihte su saatte adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız ilgilenmediğiniz kullanmadığınız ne kadar kitap dergi gazete varsa kâğıt ambalaj kutu varsa velev kibir ilaç prospektüsü dahi olsa kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun.
    Fazla ağaç ziyanına engel olun.

    Japonlar son derece sade basit yalın mütevazı yaşayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş hayatın manasını anlayamamış zavallı kimselerdir. Böyleleri ile zavallı evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler. Bir insanın gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.

    Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar.
    Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve şu andan itibaren der Tanrı şahidim olsun ki Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.

    Dediklerini yapar en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.

    Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim ne kadar sade ne kadar mütevazı ne kadar gösterişten uzak.

    Gerekmediği halde elektriği yakmakla Suyu kapamadan boş yere akıtmakta Gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla Yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

    Hayat çok ince akıl almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.

    Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

    Bir mıh bir nalı kurtarır.
    Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
    bir komutan bir orduyu,
    bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu . . .

    Maddi durumumuz ne olursa olsun ister zengin olalım ister fakir hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.

    Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır...

    Yazarı bilinmiyor