• *Edebiyatımızda noktalama işaretini, ilk kez Şinasi 'Şair Evlenmesi'nde kullanmıştır.
    *Edebiyatımızda ilk çeviri roman, Kamil Paşa'nın yaptığı Telemak'tır.
    *Edebiyatımızda ilk roman,Taaşşuk-u Talat-ı Fitnat'tır.
    *Edebiyatımızda ilk köy romanı,Nabizade Nazım'ın "Karabibik"adlı eseridir.
    *Edebiyatımızdaki ilk realist romancı Recaizade Mahmut Ekrem'dir.
    *Edebiyatımızdaki ilk realist roman Araba Sevdası'dır yazarı Recaizade Mahmut Ekrem'dir.
    *Edebiyatımızda ilk edebi roman,Namık Kemal'in "İntibah"adlı eseridir.
    *Edebiyatımızda ilk psikolojik roman,Eylül'dür(Mehmet Rauf)
    *Edebiyatımızda ilk tarihi roman,Namık Kemal'in "Cezmi"adlı eseridir.
    *Edebiyatımızda ilk kadın romancı Fatma Aliye'dir.
    *Edebiyatımızda ilk makaleyi Şinasi yazmıştır.(Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi)
    *İlk tiyatro Şinasi'nin Şair Evlenmesi'dir.
    *Edebiyatımızdaki ilk pastoral şiir A.Hamit Tarhan'ın Sahra adlı şiiridir.
    *Edebiyatımızdaki ilk psikolojik roman denemesi Nabizade Nazım'ın Zehra adlı eseridir.
    *Edebiyatımızda çoçuklar üzerine yazılmış ilk eserler Nabi'nin Hayriye'si ve Sümbülzade Vehbi'nin Lütfiye'sidir.
    *Edebiyatımızdaki ilk eleştirmen Namık Kemal'dir.
    *İlk çoçuk yayınımız ise Eftal ve Mümeyyizdir.(1869)
    *Türk Edebiyatı'nda bilinen ilk çocuk gazetesi Çocuklar İçin Mümeyyiz'dir.
    *Hazine-i Evrak ilk edebiyat dergimizdir.
    *Türk Edebiyatı'nda iç monolok tarzı yazılmış ilk roman Bir Düğün Gecesi'dir.(A.Ağaoğlu)
    *Türk Edebiyatı'nda yayınlanmış ilk öykü kitabı Emin Nihat Tarlan'ın *Müsameratname'dir.(1872)
    Türk Edebiyatı'nda mensur şiir yazımı ilk defa Halit Ziya ile başlar.
    *Türk Edebiyatı'nda post-modern tarzda eser veren ilk yazarımız Oğuz Atay'dır.(Tutunamayanlar)
    *Türk Edebiyatı'nda batıdan yapılan ilk fabl çevirisi Şinasi tarafından yapılmıştır.
    *Türk Edebiyatı'nda yazıya geçirilen ilk masallar Billur Köşk Masalları'dır.
    *Türk masallarını ilk defa derleyen İ.Kunoş adlı Macar bilim adamıdır.
    *Divan Edebiyatı'nın ilk şairi Hoca Dehhani, son şairi ise Şeyh Galip'dir.
    *İlk yerli çizgi roman, Türk Kahramanı Köroğlu'dur.(1953)
    *Ülkemizde ilk çocuk çizgi roman türü Kara Maske'dir.(1943)
    *Beyanname ile yayın hayatına giren ilk edebiyat topluluğu Fecr-i Ati'dir.
    *Cumhuriyet sonrası ilk beyanname yayınlayan edebi topluluk Yedi Meşaleciler'dir.
    *Kutatgu Bilik ilk Türk dünyası ansiklopedisisidir.
    *Batılı tekniğe uygun ilk ilk roman Aşk-ı Memnu'dur.
    *Heceyle yazılan ilk manzum tiyatro eseri Eşber'dir.(A.Hamit Tarhan )
    *İlk bibliyoğrafya Keşfiz-Zünun'dur.(K.Çelebi)
    *İlk hatıra kitabı Babürname'dir.(Babürşah)
    *İlk hamse yazarı Ali Şir Nevai'dir.
    *Edebiyatımızdaki ilk antoloji Harabat'tır.(Z.Paşa)
    *Edebiyatımızdaki ilk atasözleri kitabı Durub-ı Emsal-i Osmaniye'dir.(Şinasi)
    *İlk mizah dergisi Diyojen'dir.(Teodor Kasap)
    *Edebiyatımızdaki ilk hikaya kitabı Letafet-i Rivayet'tir.(A.Mithat)
    *Basılan ilk küçük hikaye kitabı Küçük Şeyler'dir.(S.Sezai,ilk gerçekçi hikaye)
    *Edebiyatımızdaki ilk fıkra yazarı Ahmet Rasim'dir.
    *Bilinen ilk Türk yazarı Yollug Tigin'dir.
    *İlk mensur şiir yazarı R.Mahmut Ekrem'dir.
    *İlk sosyolog Ziya Gökalp'tir.
    *Ülkemizdeki ilk müslüman kadın tiyatrocu Afife Jale'dir.
    *Edebiyatımızdaki ilk çağdaş roman Mai ve Siyah'tır.(Halit Ziya)
    * Edebiyatı'ndaki ilk deneme yazarı Nurullah Ataç'tır.
    *İlk tezkiremiz Mecalis'ün Nefais'tir.(A.Şir Nevai'dir)
    *İlk matbaada basılan ilk kitabımız Vankulu Lügati'dir.
    *İlk edebi topluluk Servet-i Fünun'dur.
    *İlk divan sahibi sanatçımız Yunus Emre'dir.
    *Türk şiirinin en eski lirik şiir örneği Aprın Çar Tigin'dir.
    *Aydınlar arasında heceyi ilk kez deneyen sanatçı M.Emin Yurdakul'dur.
    *Şiirde ilk defa Türk kelimesini kullanan sanatçımız M.Emin Yurdakul'dur.
    *Serbest müstezatı aruzla deneyen ilk şairimiz Tevfik Fikret'tir.
    *Şiirde noktalam işaretini ilk kez kullanan Servet-i Fünun sanatçısı Tevfik Fikret'tir.
    *Divan Edebiyatı'nın Sebk-i Hindi tarzını ilk temsilcisi Naili'dir.
    *Edebiyatımızda anjabmanı ilk kez Tevfik Fikret kullanmıştır.
    *İlk Türkçe gazete 1831'de kurulan Takvim-i Vaka'dır.
    *İlk Türkçe özel gazete 1860'da kurulan Tercüman-ı Ahval'dır.
    İlk Nobel Edebiyat Ödülü alan ilk Müslüman yazar Necip Mahfuz'dur.
    *Amerikan Kız Koleji'nde okuyan ilk Türk Halide Edip Adıvar'dır.
    *Hayat hikayesini İngilizce yazan ilk yazarımız Halide Edip Adıvar'dır.
    *Milli Mücadele'de bulunan ilk kadınlarımızdan biri Halide Edip Adıvar'dır.
    *Türkiye'de kurulan ilk kadın derneği kurucularından biri Halide Edip Adıvar'dır.
    *Atatürk'e muhalefet olan ilk kadınlarımızdan biri Halide Edip Adıvar'dır.
    *Sürgüne gönderilen ilk kadınlarımızdan biri Halide Edip Adıvar'dır...
  • 386 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Jack London ile tanışmam çok çok eskilere dayanır. Çocukluk dönemlerimde okumuştum Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş'i... Ve ikisi de beni çok etkilemiş kitaplardı.
    Uzun yıllar sonra da Martin Eden ile tekrar hayatıma girdi Jack London. Ama bu sefer bir farkla, hayatıma aldığım Martin Eden ismindeki bir kurgu karakter değil, Martin Eden ismi altında Jack London'un kendisini konuk etmiştim.
    Kitap genel olarak eğitimsiz, cahil ve alt sınıfa mensup bir gencin nasıl çalışıp didinerek sevilen ve başarılı bir yazar olduğunu, bunu yaparken neler kazandığını ama karşılığında neleri kaybetmiş olduğunu anlatır. Kitap çok etkileyiciydi. Hem hırsı, inancı hem de insanların iki yüzlülüğünü, "ye kürküm ye" mantığını çok çok güzel işlemiş. Öte yandan, hayatımda okuduğum hiç bir kitap bende "tamam artık şimdi kitabı biraz kenara koy ve yaz" hissi uyandırmamıştı. Bu kitap, pek çok "yazarlık" kitabından daha çok yazma hevesi aşılıyor insana.
    Öte yandan, Jack London o kadar harika yazmış ki, yayın evi ve çevirmen resmen kitabı katletmişler ama Jack London kitabın ölüsünü bile okutturdu.
    Sevgili yayın evi ve çevirmene saygılarımı sunmak isterim.
    Normalde klasikleri iş Bankası Yayınları'ndan veya Can'dan okurum. Ancak bu kitabı aldığım esnada sabırsız davranmıştım ve diğer yayınevlerinin baskıları tükenmiş olduğu için "Dünya Tilki Yayınları Klasikleri" serisinden okumuştum. Çevirisi de Alper Emre Has'a aittir. (Kitap bu, uzak durun görürseniz kaçın diye şuraya iliştireyim http://www.dr.com.tr/...urunno=0000000620471)
    Öncelikle çevirmene değinmek istiyorum. Çeviri zor iştir, o yüzden bir çevirmene yazara duyduğum saygı kadar saygı duyarım. Yani iki dili de akıcı şekilde bilmek ve kullanmak yeterli değildir, iki dilin de kalıplarına, deyim ve deyişlerine hakim olacaksın. Ama bu da yetmez. Şu an bana örneğin "şu incelemeyi haydi İngilizce yaz" deseler, yeni bir sayfa açarım, beynimdeki Türkçe şalterini kapatıp İngilizce şalterini açarım ve aynısını rahat rahat yazarım. Ancak bana şu yazdığım incelemeyi verip "haydi bunu çevir" deseler, beynimde aynı anda iki dilin de işlemesi gerekecek ve bu gerçekten zor... O yüzden çevirmenleri her zaman takdir etmişimdir, ancak bu konuda iyi değilsen de çevirmenlik yapmamalısın.
    Gelelim hatalara...
    1. Bağlaçlar ve eklerin yaklaşık %70'i hatalıydı. Tek bir sayfada en az 3 adet bağlaç hatasının olması demek, en az 3 cümleyi 2 veya daha fazla okumama sebep oldu. Çoğundaki hatalar barizdi o yüzden sinirlenmekle yetindim ancak bir kaç tanesinde iki şekilde de kullanımı anlam bozukluğu yapmamakla birlikte anlamı değiştiriyordu. Olduğu gibi kabul ettim mecburen
    2. Kelime hataları... Çok eskiden kitaplardaki yanlış yazımları hoş görürdüm. Sonuçta bugünkü teknoloji yok ve otomatik dil bilgisi kontrolleri bu günkü seviyede değil. Ancak bugün bilgisayarda herhangi bir kelimeyi yanlış yazdığımızda altında kocaman kırmızı çizgi belirince üstüne gelip bir sağ tıklamak, ve düzeltmek ne kadar zor olabilir. Kitabı yavaş yavaş, tadına vara vara, her kelimeyi özümseyerek okumak isterseniz sayfada en az 10 adet yanlış yazım kelime vardır. Örnek vermek gerekirse "kelime" yerine "kelme" yazılmış... O yüzden bunlara başta çok sinirlendim ama sonra hızlı okumayı tercih ettim ve bıraktım kelimelerin 3-4 harfini gözüm görsün, beyin gerisini doğru şekilde tamamlar... Evet bu yaptığım farkettiğim hataları azalttı ancak aldığım zevki de öldürdü
    3. Deyim ve deyiş hataları... Hayatımda ilk kez "bitmek tükenmez" kalıbını burda duydum. "Bitmek tükenmek bilmez" ya da "bitmez tükenmez" denir. Bunun gibi onlarca deyim ve deyiş hatası var.
    4. Yan cümleciklerin kullanımında özne yüklem uyumsuzlukları, fiil çekimindeki uyumsuzluklar... Aynı cümlede hem şimdiki zaman, hem geçmiş zaman, hem hikaye geçmiş zaman... Ortaya ne bulursa karıştırmış resmen, çorbaya dönmüş. Evet anlaşılıyor ama kulak tırmalıyor.
    5. En çok güldüğüm kısımlardan biriydi... Martin Eden yukarıda da bahsettiğim gibi, düzgün eğitim almamış cahil bir çocuk. Bir arkadaşı da kitapta onun konuşmalarındaki dil bilgisi hatalarını düzeltiyor. Kız güzel güzel anlatıyor. "Konuşurken 'geliyom' diyorsun, 'geliyorum' demen gerek, arada harfleri yutuyorsun vs gibi Türkçe dil bilgisi kurallarından açıklamaya başlamış. Tamam, kabul... Derken bir anda şöyle bir cümle görüyorum. "kendinden bahsederken 'do' dersin ama nesneden konuşurken 'does' kullanman gerek! Ve ben bu noktada sağlam bir küfür savurdum. En başta ben okuyucu olarak İngilizce bilmek zorunda değilim, sen böyle bir açıklama yapamazsın. Türkçe'deki dil bilgisi kuralları ile başka örnek verirsin. Tamam orjinalliğine saygı göstereceksin anlıyorum, o zaman daha evvel verdiğin " 'geliyom' denmez 'geliyorum' demen gerek" örneğini de orjinal halinde tutman gerek. Ama bunu yapıyorsan da güzel bir dipnot koyup İngilizce'deki kuralı az çok anlatman lazım. Yuval Noah Harari'nin Sapiens kitabında yazar, verdiği arkeolojik örnekleri bile çevrildiği dile göre seçiyorken sen, alt tarafı bir çeviri yapıyorsan biraz daha dikkat etmen gerek.
    6. Dipnotlar...Yukardaki verdiğim örnekte olduğu gibi, kitapta dipnot yok! Bir sürü etkilendiği yazar var, isimler felsefik akımlar vs vs, bunlara dair tek bir açıklayıcı bilgi koymamış. Gerçi hakkını yemeyeyim, toplamda 2 adet dipnot vardı, ilkini hatırlamıyorum önemsiz bir bilgiydi, ikincisi de çoğu kişinin bildiği bir balık türü...
    7. Tercüme hataları... İngilizce'de de eş anlamlı kelimeler var sonuçta. Google translate kalitesinde bir çeviri var... Bir kaç sefer anlamlandıramadığım cümleyi kafamda İngilizce'ye çevirdim, ve tekrar Türkçe'ye çevirerek Jack London'un ne demek istediğini gördüm.
    8. Kitap kesilmişti! Daha evvel de farkında olmadan kesilmiş kitaplar gördüm ama hayatımda ilk kez bunu fark edebildim. Ve kesinlikle bu benim dikkatim ve başarım değil, çevirmen ya da editörün başarısızlığıdır. Bir anda, konuşmanın ortasında birinn türemeleri, bambaşka bir mekana geçmeler... Başta ben farkedemedim heralde sandım ama daha sonralarda konuşmanın ortasında, hemen arka arkaya tekrar eden replikler ve cevaplanmayan soruları farkedince anladım ki saçma şekilde kesilmiş...
    9. Zamir kullanımı... Türkçe ve İngilizce arasındaki bir fark da, 3. tekil kişi kullanımıdır. Türkçede yalnızca "o" kullanırken İngilizce ve pek çok dilde daha cinsiyet ayrımı vardır ve İngilizce'de kadın için "she", erkek için "he", nesne için de "it" kullanılır. bir kadın ve erkeğin sohbet ettiğini hayal edin... "He did", "she did" dendiğinde kimin yaptığı nettir, ancak "o yaptı" denilince "hangi o" sorusu doğar ve bu, cümlenin içindeki ipuçlarından anlaşılabilir. Kitapta, ya kesildiği için ya da Jack London zaten öyle yazdığı için, aynı paragrafta farklı öznelerin olduğu yerler vardı. ve sürekli gizli özne kullanıldığı için "yaptı, etti" gibi, özne değişiklikler farkedilmiyordu. X kişisi ile başlıyor paragrafa diyelim ben x kişisi hala onları yaşıyor diye okurken bir anda bakıyorum ki son cümle Y ile ilgili... ama radaki hangi cümleden itibaren özne değişti belli değil... Çeviri esnasında bu anlam kargaşasını da çevirmenin engellemesi gerekirdi.
    Çevirmen için eleştirilerim, aklıma gelenler bu kadar...
    Gelelim editöre...
    Anlaşılan editörümüz, kitabı okumadan baskıya göndermiş. En azından, içinde bu kadar ağır editör eleştirileri olan bir kitapta biraz daha özen gösterebilirdi...
    Sonuç olarak... Yukarda dediğim gibi, editör ve çevirmen kitabı öldürmüş ama Jack London, ölü kitabı bile okutturuyor. Bundan sonra da ne bu yayınevinden bir şey alırım, ne de bu çevirmenin bir çalışmasını okurum.
  • 392 syf.
    Bu kitabı yıllar evvel yolculuk esnasında otobüsün uğradığı bir dinlenme tesisinden almıştım. Bu ve bununla beraber birkaç tane daha Sherlock kitabı. O zamanlar aradaki farkı bilmiyordum. Zira bu kitabın üzerinde de Sherlock Holmes yazıyor, Arthur Conan Doyle'nin kitapları üzerinde de.

    Uyarı mahiyetinde şunu belirtmek isterim ki; Green'in kitapları Sherlock öncesi döneme ait. Yani Doyle'ninkilerden daha önce yazılmış. Fakat Sherlock aynı derecede oturmuş bir karakter değil Green'in kitaplarında. Ayrıca aynı derecede tatmin etmedi beni, bir Sherlock hayranı olarak.

    Ve paylaşmak istediğim en önemli kısım: Bu kitabın çevirisi berbat. Okumayı öyle zorlaştırıyor ki, gönül rahatlığıyla çevirmenin yatacak yeri yok diyebilirim.:)

    Biraz araştırdım kitabın çevirmenini (Füsun Dikmen). Birçok çevirisi var. Açıkçası diğerlerini okumadım ama bu kitaptan sonra kesinlikle böyle bir şey denemem. Neden mi?

    -Türkçemiz isim cümleleri ve yardımcı fiillerle; İngilizce, fiil cümleleriyle kurgulanan bir dildir. Çeviride istenilen mânâ oturmuyorsa veya tam olarak içinize sinmiyorsa, isim cümlesini fiil cümlesine dönüştürme (ya da tersi) üzerinde kafa yormak gerekir.
    -Türkçemizde edilgen çatı (passive voice) daha sık kullanılırken, İngilizce'de edilgen çatının kullanımı aynı derece yaygın değildir. Edilgen cümleleri etken cümlelere dönüştürme (veya tersi) üzerinde orijinal metin örneklerini inceleyerek kendinizi eğitmeniz gerekir. İngilizcesinde “shall, agrees, etc.” kalıplarını görüp Türkçe'ye etken çatıyla aktarmak yerine, Türkçe sözleşmelerde daha yaygın kullanılan edilgen çatıya dönüştürmeye kendinizi alıştırmalısınız.
    -Bağlaçlar yazarın tercihi olmakla beraber kötü bir tercih de olabilir. Ayrıca bir dilde güzel duran bağlaç, çevirince mantıksal akışta veya paragrafın bütünlüğünü sağlama bakımından sakil kalabilir. Dolayısıyla çevirmen bağlacı kaldırma veya başka bir bağlaçla değiştirme inisiyatifi alabilmelidir. Örneğin, “but” için “ama, fakat” diyebildiğimiz kadar, “olmasına rağmen, olmakla beraber, oysa, ancak vb.” karşılıklar da düşünebilmeliyiz.

    Green, bu kitabın çevirisini görse bu kitabı yazar mıydı acaba? Sanmıyorum. Zira çevirmen çok kötü bir çeviri yapmış. Bağlaçlardan cümleleri kırıp Türkçe'ye çevirmiş ve ardından Türkçe bağlaçlarla birleştirmiş. Bu sayede çok çok kolay ve çok çok hızlı Türkçe'ye çevirmiş olması muhtemel olan eser okuyana adeta Çin İşkencesi olmaktadır. Bunu bir örnekle açıklarsam çok daha anlaşılır olacaktır:

    ''During the service, they stand, kneel and sit to follow what the rest of the crowd do.''
    ''Ayin süresince kalıp, diz çökmüş ve oturmuşlar, kalabalığın geri kalanı ne yapıyorsa onu yapmışlar.'' Bu, cümlenin doğru çevirisi.
    Bir de böyle çevrildiğini düşünün: ''Ayin süresince kalmışlar diz çökmüşler ve oturmuşlar takip edip kalabalığın geri kalanını.'' Bunu da okursunuz ve çok fazla anlam kaybedilmeden ne demek istediğini anlarsınız. Fakat çok sıkılır ve yorulursunuz. İşte bu kitap beni böyle yordu.

    Çevirmenin ne kadar önemli olduğunun anlaşılması adına birkaç örnek daha vermek istiyorum. Zira deyim ve atasözlerini çevirmek çok çok daha zordur.

    ''You have made your bed and now you must lie in it.'' Bu cümlerin anlamı “Yatağını yaptın ve şimdi içinde yatmalısın!” değil elbette. Bu sadece kelime çevirisi. Diller arasındaki aktarım değil. Doğrusu; ''Kendi düşen ağlamaz.'' olmalıdır.

    ''Blood is thicker than water.'' Bu cümlenin çevirisi olarak “Kan, sudan daha kalındır.” derseniz, yine çeviri hatası olur. Zira bu cümlenin Türkçe'deki en yakın karşılığı yine bir atasözü olan ''Et tırnaktan ayrılmaz''dır.

    Son olarak, eğer başladığım kitabı bitirmek gibi bir zorunluluğum olmasaydı bu kitabı bitiremezdim. Sırf prensibimden vazgeçmemek adına bu çileye katlandım:) O yüzden böyle bir prensibi olanlar bu kitaba hiç başlamasın bence. Diğerleri zaten istediği zaman bırakabileceği için onlara sözüm yok.:)
  • 184 syf.
    Öykü nedir? Buna çok farklı yanıtlar verilebilir. Benim için öykü, az kelime ile bir dünya yaratabilme ve okuru bu dünyaya hapsetme becerisidir. Yazım şekli ne olursa olsun, bunu başarabilen bir yazar başarılıdır.

    Samanta Schweblin’in ‘Ağızdaki Kuşlar’ isimli kitabı, bu konuda ne kadar başarılı sayılır? Birlikte irdeleyelim.

    Daha ilk öyküden karanlık ve puslu bir dünyaya giriş yaptığınızın farkına varıyorsunuz. Afallıyor, daha önce okuduğunuz öykülerden farklı bir muhteviyata sahip kitaba alışma evresine giriyorsunuz. İnsanları ve çevreyi seçebilmekte güçlük yaşıyorsunuz. Gizemli bir dünyada el yordamıyla geziniyorsunuz. Peki yazar bunu nasıl sağlamış? Cevap: Sembollerle (simge).

    Yazar hakkında araştırma yaptığınız zaman, çoğu otoritenin, yazar ile Kafka arasında bir bağ kurduğunu göreceksiniz. Ben iki üç öyküsünden sonra bu bağı nasıl kurduklarını anlayamamıştım. Ta ki ‘Mesut Medeniyete Doğru’ öyküsünü okuyana dek.

    “Biletini kaybetmişti ve bilet gişesinin beyaz parmaklıklarının ardındaki adam, bozuk parası olmadığını söyleyerek ona yeni bir bilet satmayı reddetmişti. Şimdiyse istasyondaki dar banklardan birine oturmuş, dört bir yana doğru göz alabildiğine uzanan kuru tarlaları izliyor ve yakında korkunç bir şeyler olacağı içine doğuyor.”

    Öykü bu şekilde başlıyor. Yazar, okurun zihnine kuşku tohumu ekiyor en baştan. Korkunç bir şeyler olacağını söyleyerek okuru öyküye hazırlıyor. Ve bozuk parası olmadığı için bilet alamayan bir adamı işaret ederek, öyküde bir tuhaflık var hissi oluşturuyor. Enfes bir giriş değil mi?

    Kahramanımız Gruner, başkalarıyla tanışıyor ve ertesi gün gardan ayrılacağı inancıyla, o geceyi garda geçiriyor. Ertesi gün bilet alabilmek için parasını bozdurmak istiyor ama bunu başaramıyor. Kimse parasını bozmuyor. Gidecek kimse olmayınca da, tren garda durmuyor. Grumer çaresiz, beklemeye başlıyor. Öyküyü özet geçmek değil amacım. Şuna işaret etmek istiyorum: Okur olarak, bir öyküde mantık aramak yaptığımız en büyük uğraşlardan biri. Grumer’in durumunu okurken, bu mantığı devreden çıkarmanız gerekiyor. Zira yazarımız, öyküyü mantık çerçevesinde işlememiş. Öyle olsaydı eğer, Grumer bir şekilde treni durdururdu ya da bozuk parası olmadığı için trene nasıl binemeyeceğini söyler ve kavga çıkarırdı. Ama ortada bir gariplik var. Grumer hiçbir şekilde normal insanlar gibi davranmıyor. Neden?

    Bu soruya cevap vermeden önce bir başka öyküye değinmek istiyorum: ‘Devrim Rüyası’

    Bir grup arkadaş, barda son içkilerini almak için ayaklanırlar ama barmen onlara içki vermez. Çünkü bar kapanmak üzeredir. Müşteriler içkilerini almakta kararlıdırlar. Bu sebepten ötürü mekanı boşaltmazlar. Bunun üzerine barmen türlü hilelere başvurur. Normal durumda barın ışıkları kapanması ve müşteriler de söylenerek - en fazla tartışma çıkararak- bardan ayrılmaları gerekir değil mi? Peki neden insan davranışları bu öykülerde olması gerektiği gibi işlemiyor?

    Schweblin, insan davranışlarını yeniden şekillendiriyor ve ortaya hazmedilmesi zor bir kara mizah çıkarıyor.

    ‘Mesut Medeniyete Doğru’ ve ‘Devrim Rüyası’ öykülerinde yazarımız yeni bir davranış biçimi yaratıyor ve her bir davranışa bir anlam yüklüyor. Yani eylemi sembolleştiriyor. Ve öyküsünü bu semboller üzerine inşaa ediyor. Barmen, patronun ya da kapitalist sistemin sembolü oluyor; alınamayan bilet, hayatımızda yapamadığımız köklü değişiklikleri ifade ediyor. Alt metin okumasını şart koşan öyküler, okura görmesi gerekeni anında göstermiyor. Bu sembolleri anlamak biraz da okurun tecrübesine ve algısına bağlı. Yazar, üst tarafta okuru farklı bir durumun içinde boğuştururken, alt tarafta farklı bir amaç güdüyor. Zaten kendisi de bu durumu Flannery O’Connor’ın şu sözleriyle ifade ediyor: “Okur size bakarken onu kıyasıya dövemezsiniz. Dikkatini başka yöne çeker, sonra onu kıyasıya döversiniz ve kendisini neyin çarptığını asla anlamaz”

    Sembolik hava, öykülere gizemli bir hava katmış. Bu da okurun diri kalmasını sağlıyor. Oldukça zekice bir yöntem. Peki her öykünün sonunda okur bulanık ve gizemli dünyadan sıyrılıp gerçekliğin berraklığına ulaşıyor mu? Hayır. Bazı sembolleri anlamak çok güç. Hatta imkansız. Yazar, okuru fazla düşünmüyor. Ortaya attığı her sembolü açıklama gereği duymuyor. ‘Kazıcı’ öyküsündeki çukurun neyi simgelediğini bir türlü anlayamadım. Belki kitabı okuyan başka okurlar, bu eksikliği giderirler. Her ne kadar bazı sembolleri anlayamamış olsam da öykülerde garip bir çekicilik vardı benim için. Yazarın yarattığı dünyada var olmak mutlu etti beni.

    Schweblin okuru elinde tutmayı çok iyi başarıyor. Gerilimli ve merak uyandırıcı öyküler yaratmış. Kelimeleri süslemeden vermiş okura. Betimleme yok denecek kadar azdı. Sade ve anlaşılır bir dil ile işlemiş öykülerini. Bu demek değildir ki, öyküler basit bir dille yazılmış. Aksine her bir cümle, yazarın okura attığı pençelerden biri. Öykü ilerledikçe üstünüzdeki pençeler de artıyor ve finalde (birkaç öyküsü hariç) son darbeyi yiyorsunuz.

    Öykülerdeki karanlık atmosfer zaman zaman çok sertleşiyor. Bir köpeğin ölümüne şahit olduğunuzda afallıyorsunuz. Zihninizde canlanan sahne sizi fazlasıyla rahatsız ediyor ama yazar bu konuyu öylesine ustaca işliyor ki yazara kızamıyorsunuz. Aksine vahşet üstünden yaptığı eleştiri karşısında yazara şapka çıkarıyorsunuz. Kitaba adını veren ‘Ağızdaki Kuşlar’ öyküsünde canlı canlı kuş yiyen bir kız çocuğu ile karşılaşıyorsunuz. O satırları okurken bile mideniz bulanıyor. Fakat derine indiğiniz zaman kuşun aile içi iletişimsizliğin bir sembolü olduğunu fark ediyorsunuz. Yazar, konuyu bu şekilde işleyerek okurda iğrenme duygusu oluşturuyor. Bile isteye hem de. Aile içi iletişimsizlik, birey-çocuk arasındaki çatışma ancak bu denli çarpıcı işlenebilirdi.

    Bazı yerlerde kitap hakkında büyülü gerçekçi dendiğini gördüm. Hatta yabancı sitelerde, kitap açıklamasında ‘magical realism’ (büyülü gerçekçilik) yazıyor. Peki bu öyküler büyülü gerçekçi mi? Elbette hayır. Büyülü gerçekçilikte yaratılan dünya nesnel dünyadan farksızdır. Aradaki fark, nesnel dünyaya başka bir dünyadan karakter ya da olay sokmaktır. Örneğin bir hayaletle kahvaltı yaparsınız ya da buzdan bir adam sevgiliniz oluverir. Bu durumda nesnel dünyanın kuralları işler öyküde. Bir tek, farklı dünyadan gelen nesne kendi dünyasının özelliklerini barındırır. Yani buzdan adam sıcağa gittiğinde erir ya da hayalete hiçbir şey işlemez. Schweblin’in öykülerinde böyle bir durum söz konusu değil. Schweblin öykülerini, dış dünyadan izole edilmiş, yeni bir dünyada inşaa ediyor. Aslında bu dünya nesnel dünyadan çok da farklı değil. Sadece, nesnel dünyaya semboller eklenmiş. Kuş, çukur, köpek gibi… Kafka’nın dünyasına çok benzeyen bir dünya olsa da işlenme şekli düşünüldüğünde özgün bir dünya yaratmış yazar.

    Peki her öyküsünde sembol kullanmış mı? Hayır. Yazar, farklılıkları da denemiş. Örneğin, ‘Muhafaza Edilenler’ öyküsünde bilim kurguya yaklaşmış; ‘Noel Baba Evimizde Kalıyor’ öyküsünde klasik bir yazım tercih etmiş; ‘Benavides’in Ağız Valizi’ öyküsünde kara mizahın dibine vurmuş. Bu da yazarın deneysel bir kaleme sahip olduğunu gösteriyor. Bu yüzden de yazarın yazma şekli konusunda net bir şey söyleyemiyoruz. Genel kanım, sembolik yazdığı yönünde. Yaptığı farklılıklar da kitaba ayrı bir renk kazandırmış.

    Schweblin’in yarattığı karakterlerin iki özelliği var: Endişeli ve korku içinde. Köpeği öldürmek zorunda kalan bir karakterin ya da karısını öldürüp bavula tıkıştıran bir karakterin endişesini duyumsuyoruz. Karakterlerin korkma sebebi ise karşı taraftakilerin tepkileri. Karısının ölüsü karşısında hayranlık duyan insanlar, kuş yiyen kızın babasına karşı son derece saygılı ve olağan davranıyor oluşu karakterleri afallatıyor. Sembollerle, içinde bulunduğumuz yaşamın ne kadar çürümüş olduğunu göstermiş yazar.

    Kitabın İngilizce basımında 20 öykü yer alıyor. Türkçe çeviride 18 öykü var. ‘Butterflies’ isimli öyküsü Türkçe’ye çevrilmemiş. Bu durumu çevirmene sorduğumda, kendisine 18 öykü halinde geldiğini belirtti. Çeviri konusunda bir aksilik görmedim. Başarılıydı. ‘Butterflies’ öyküsünü de Türkçe’ye çevirdik. Okumak isteyen olursa iletebilirim.

    Yarattığı dünyanın farklılığı, kullandığı sembollerin derinliği ile Schweblin oldukça başarılı bir iş çıkarmış. Ağızdaki Kuşlar kitabı, öykü severlerin sürekli yanında bulundurmak isteyeceği bir kitap.

    “Burada mı yaşıyorsunuz?”
    “Çalışıyorum,” dedi, “daha ileride,” diyerek kırların içlerini işaret etti.
    “Ne iş yapıyorsunuz?”
    Birkaç saniye tereddüt etti, kırlara baktı, sonra şöyle dedi:
    “Bizler madenciyiz.”
  • Bu iletimi, çeviri çeviri diye, haklı olarak kendini yerlere atan Kübra A. 'ya ithaf ediyorum.

    1 Haziran 2015 yılında bir sitede yayınlanmış bir öyküm vardı. Bir üç ay olmuştur tekrar ele almamın üstünden. Amaç yeniden şekillendirmek. Nihayet bitirdim. Şekillendirme dediğim de, 600 kelimeydi, 3100 kelime oldu. Öykülerde pek kullanmam ama, neredeyse 13 sayfaya çıktı ya, hadi dedim girişine bir epigraf koyayım. Kahraman bir kadın, mesela bir kadın şairden bir şiir olsun.

    Kim olsun? Bir yandan aklımdan kadın şairler geçti, bir yandan izlek (tema). Nilgün Marmara’yı düşündüm ilk elden. Uymadı. Anna Ahmatova geldi aklıma, Galina’ya danıştım. İzleğini öykünün sordu. Anlattım, uymaz dedi. Ve, Emily Dickinson’u önerdi.

    Bingo. Tabii ya, nasıl da aklıma gelmedi. Yokluyorum kendimi şöyle bir ve buluyorum. Buluyorum dediğim, ucundan sonundan birkaç parça bulduğum hepi topu. Ama uyacağını hissediyorum. Bir de dile getiremediğim bir melodisi şiirin. Dile gelen kısmını söylüyorum. Hani, diyorum, baharda gelsen yazı harcardım diye bir şey vardı. İşe yarıyor. Galina okuyor şiiri ezberden. Rusça. E, bu Rusça ya, diyorum. Beklersen, bir 10 sene sonra Türkçe'sini okurum diyor.

    İlla joker açtıracaksınız diyor, büyük kızım Zeliha’ya yazıyorum. Aynı ipuçlarını ona veriyorum. Ezberimde babacık diyor ve yazıyor.

    “If you were coming in the fall,
    I ’d brush the summer by
    With half a smile and half a spurn,
    As housewives do a fly.”

    Kızım bu İngilizce ya? Affedersin ama kocaman adamsın, çeviriver babacık, diyor. Çeviriyorum.

    Eğer hazanda gelmiş olsaydın
    Yazı biraz gülümseyip
    Biraz da hakir savuştururdum
    Ev hanımlarının sineklere yaptığı gibi...

    Bir on dakika geçmiyor, kızım kendi çevirisini atıyor.

    Eğer sonbaharda gelecek olsaydın
    Yazı biraz gülümsemeyle
    Ve biraz da burun kıvırarak savuştururdum
    Ev hanımlarının sineklere yaptığı gibi...

    Ana, iki çeviri birbiriyle amma alakasız, diye düşünüyorum.
    Bunun illaki bir çevirmen versiyonu vardır. Siteye girip yokluyorum biraz. Yok. Sonra nette buluyorum.

    Bilseydim sonbaharda geleceğini
    Yazı bir yana iterdim
    Yarı kızgın, yarı gülüşle
    Ev kadınlarının sinekleri kovduğu gibi…

    Gel burdan yak!

    1) Siz olsaydınız nasıl çevirirdiniz.
    2) Şiir çevirmeleri neye delalettir?

    Ben, Can Yücel bu işi iyi biliyor, diyorum.

    Merhum Ahmet Kaya'nın parçayı İbranice okumuşlar. Sözleri hangi kaygılarla çevrilmiştir kim bilir?

    https://www.youtube.com/...list=RDMMQDnXEllpelQ

    Kübracık, Zerdali aklımda kalmasa hayatta bulamazdım seni. İhtiyarların da bir canı var ama ayol! :)))

    Bu arada KARGO BEDAVA :)))