• 520 syf.
    ·4 günde·9/10
    Aşk için insan neler yapabilir ? Aşk için kendini, çevresini, dünyasını, düşüncelerini değiştirebilir mi ? Bir insan kendini ne kadar geliştirebilir ? Bu gelişim sonucunda elde edeceği şey ne olur ? Bu sorulara sizler için ben değil, Martin Eden yanıt versin.

    Martin Eden geçimini denizcilik ile sağlayan, sıradan bir adamdı. Bir tesadüf sonucu karşılaştığı hayatının aşkı için yapmayacağı şey yoktu. Sıfırdan başarıya giden bu yolda, önüne çıkan engellere aldırmaması, kimsenin ona inanmaması, buna rağmen kendini bilmesi ve denemeye devam etmesi takdir edilesi ve örnek bir davranış.

    Yazılmasının üstüne 100 seneden fazla geçmiş olmasına rağmen, kendim ile bağdaştırdığım bir çok yönü olan bu karakter, son zamanlarda beni en çok etkileyen kişi olabilir.

    İş bankası yayınlarında bulunan çevirmen notları, kitabı daha iyi anlamak açısından çok başarılı olmuş.

    Bu kadar geç tanıştığıma üzüldüğüm kişi olan Martin Eden ile tanışmayanlarınız var ise, en kısa zamanda tanışmanızı öneririm.

    Keyifli okumalar.
  • 80 syf.
    Cengiz Aytmatov'un kalemini çok seviyorum. Yaşadığı toprakların yaşadığı zor zamanları tüm gerçekliğiyle anlatıyor. Bu kitabı da yine buram buram kendi toprakları kokuyor. Ülkesinin yaşadığı zor şartları, savaşı, savaş sırasında köylerde kalan insanları anlatıyor. Cemile kitabında aşk ve tabiatın çocuk dikkat ve masumiyetiyle sunulduğu şahane bir duygu tablosu resmedilmiş. Ayrıca töre ve çevre şartlarının insan unsurlarıyla ilişkileri açısından daolağanüstü bir hikaye...
    Keyifli okumalar....
  • 228 syf.
    Eski Yunan denilince Homeros'la birlikte akla gelen ilk isim olan Hesiodos'un hayatı ve eserleri hakkındaki bilgiler ile günümüze gelen Theogonia, İşler ve Günler kitapları içinde barındıran güzel bir eserle karşı karşıyayız.

    Eserin uzun ilk bölümünden gördüğümüz kadarıyla; Hesiodos, Anadolu'dan Yunanistan'a göçmüş bir ailenin çocuğu olarak büyümüş. Yaşadığı toprakları yadirgadığı ve daha verimli topraklara sahip olan Anadolu'daki yurdunu özledigi ifade edilmiş. Nitekim çizdiği tanrı tasvirleri ve insanlara verdiği öğütlerin Anadolu izleri taşıdığı örneklerle verilmiş. İşler ve Günler'de çiftçilikle ilgili verdiği bir tavsiyede turna kuşlarının ötmesini beklemelerini tavsiye edişi, ayın belirli günlerinde yapılacak işler veya belirli günlerde olacak işlerin mahiyeti, adetler(gece iş yapilmamasi, ocak kenarında çıplak olunmamasi, suyu Tanrılari anmadan içmeme veya kullanmama gibi) Anadolu kültürüne ait olduğu ve Hesiodos'un bir nevi köklerini dile getirdiği ifade edilmiş.

    Bunlarla birlikte Homeros'ta insanlarla iç içe olan tanrılar dünyası Hesiodos'la birlikte görünmez kalın duvarlarla ayrılıyor gibidir. Aynı zamanda Homeros'ta Zeus'tan da üstün görünen kader kavramının Hesiodos'ta Zeus'un gerisinde kaldığı yani Zeus'un kaderden üstün bir güç olduğu ortaya koyulmuş. Tanrı kadere hakim güçtür diye ifade edebiliriz bu durumu. Hesiodos uzun uzun tanrı anlatımı yapar, kim kimden doğdu gibi, akıllara tevrati getiren Theogonia'da, bu eserde açıkçası biraz sıkıldım. Bu kitabında en çok ilgimi çeken Pandora ve Prometheus hikayeleri oldu. Azra Erhat, Pandora hikayesinin Yunan'a ters olduğunu, bunun yine Anadolu'dan getirilen bir inanç olduğunu ifade etmiş. Pandora'nın kabahati yüzünden insanlığın başı beladan eksik olmaz, bu da akıllara Havva yüzünden cennetten kovulan Adem'i akla getirir. Nitekim Hesiodos eserlerinde kadınlar hakkında hoş şeyler söylemez. Prometheus ise Zeus'u kandiran ve önemli bir imge olan ateşi insanlara veren, Tanrılara karşı gelen biri olarak kötü görülür. Zaten Hesiodos'un vurguladığı üç temel olgu vardır: Düzen(Adalet), Tanrıya itaat ve çalışma. Bu arada Hesiodos'un kendisini peygamber gibi gördüğü yorumu da haksız bir yorum değildir.

    İşler ve Günler eserinde, kardeşine kızar, anlaşılıyor ki babadan kalan miras konusunda kardeşi, yargıçlara rüşvet vererek avantaj sağlamıştır. Hesiodos da hem onu yerer hem de tavsiyeler verir. Tavsiyelerinin ana noktası insanın emegiyle kazanması ve her daim çalışkan olmasıdır. Başkasından fayda gelmeyecegi, gelse de kısa süreli olacağı vurgulanır; bunla birlikte insanın başkasının kazandıkları karşısında iştaha geleceği yani onlarda olanın kendisinde de olmasını isteyeceği söylenir. Yani insan her daim çalışmalıdır, nitekim tanrılar da çalışkan insanı severler. Dike diye geçen ve kısaca adalet manasına gelen kavram da ana noktalardan biridir ve kardeşinin rüşvet verdiği yargıclar nezdinde yargiclari, adaleti sağlayan güçleri ve başka pasajlarda da kralları sert bir şekilde yerer ve uyarır ozan/peygamber.

    Kadınlar konusunda düşünceleri hoş değildir, dönemin izlerini taşır ki aslında günümüzde de halen geçerli bir anlayıştir genel olarak kimi yerlerde: #60094223
    Burada özellikle;
    "Kız oğlan kızla evlen ki
    Doğru bildiğin yola sokabilesin onu" dizeleri oldukça manidardir. Çünkü buradan bakireliğe neden önem verildiği hakkında çıkarımlarda bulunabiliriz. Homeros'un eserlerinde kadının cinselliğinden korkuldugu veya tehlikeli olarak görüldüğü izlenimi edinmistim. Bu izlenim ile yukaridaki dizeleri birleştirip ele aldığımda, bakirelik istemi, erkeğin kadın karşısında duyduğu acziyeti, özgüvensizliği aslında diyebilirim. "Kadın, cinsel açıdan deneyimli olmasın, arzusu sadece benle yaşayacağı cinsellikle sınırlı kalsın ki cinsellik istemi seviyesi yukarıda olmasın; beni yetersiz görmesin," diyor gibidir bu yönde isteği olan erkek bir açıdan kendi arka belleginde belki de. Bu sadece cinsellikle sınırlı olan bir durum da değildir aslında, kadından genel olarak evde oturması veya eğer çalışma hayatında olacaksa bile kocasından statü ve maddi kazanç bakımından aşağıda olmasi beklenir. Aynı mantık.

    Diğer bir değinmek istediğim nokta ilk bölümde Erhat'in Yunan, Finike, Anadolu ve Mezopotamya kültürlerinin etkilesimine vurgu yaparken degindigi bir karşılaştırmadir. Prometheus özelinde Yunan'da insan, Tanrıya baş kaldırmıştır, yani kul olmaktan kurtulma yoluna girmiştir. Lakin Babil özelinde Doğu insanı, kul olarak doğmuş ve kul olmaya devam etmiştir, baş kaldırmamistir. Sadece Tanrı, dinsel inanç özelinde de değil, genel olarak her alanda Doğu insanı otoriteye sıkı sıkıya biat etmeyi sever, baş kaldırani hor görür, hoşlanmaz ondan. Tanrıya, padişaha, kutsal kitaplara, buyruklara koşulsuz biat her şeyden oncedir hatta akıldan da, zaten akıl da nedir ki bunların yanında. Halihazırda akıl da bunları anlamak, daha doğrusu bunlara ne şekilde daha iyi riayet edebiliriz diye verilmiştir insana. Kırmızı çizgileri çoktur bu insanın, geçmez onları ve geçirmezdi kimseyi, geçmeye kalkişani dışlar, dislamakla da kalmaz vurur, linç eder onu. Sonuçta en ufak bir eleştiriyi anasına edilmiş küfür diye algılayan bir insan çıkar ortaya. Diğer tarafta Prometheus'u takip eden Batı insanının ise Doğu insanın kutsal diyeceği, kırmızı çizgiler deyip geçmeye cekinecegi konularda enine boyuna düşündüğünü, eleştiri getirdiğini hatta dalga geçerek bunu yaptığını görürüz. Tabiki bu aşamaya uzun ve zorlu bir süreç sonunda gelmiştir; bu süreç sırasında ne yobazliklardan geçmiş ne aydın insanların kellelerini almışlardır onlar da ama sonuçta bir noktaya evrilmislerdir. Bu noktada kendilerini de eleştirirler. Yani gelişmiş bir eleştiri kültürü hakimdir. Aklı, birtakım kutsallara, kırmızı çizgilere daha iyi nasıl riayet ederiz diye değil her konuda özgürce kullanmaya çalışırlar. Tabiki bu noktaya geliş sürecinde onlar da aklı Doğu insanı gibi kullanmislardir lakin surda gedik açıp düşünsel evrime devam edebilmislerdir. Sonuçta da biri kendilerini eleştirince anasına kufrediliyormus gibi algilamayan, aksine bundan ders çıkarıp kendini gelistirebilen bir insan figürü ortaya çıkmıştır. Bu duruma bir örnek vereyim; bizim ülkemizde veya Arap dünyasında din konusunda bir ilahiyatci ile bir dine inanmayan birinin tartışmak için halka açık bir yerde canlı yayın verdiklerini düşünelim. Ne olur sonucu bu olayın veya olabilir? Akliniza hemen kötü şeyler geliyor mu? Benim geliyor. Diğer tarafta ben Richard Dawkins ile bir Piskopos'un birbirleri ile dalgaya varacak şekilde(dalga derken de hemen olumsuz anlamayalim, iki taraf da mizahi ve zekice cevaplar veriyorlar birbirlerine, iki taraf ve izleyenler de gülüyor, ya sen nasıl konuşursun al kafana bu taşı demiyor yani) tartisabildiklerini gördüm ki bu ABD'de oluyor zira ABD'nin halkında da yobazlik azimsanmayacak düzeydedir. Veya benzer şekilde Miraç hadisesini tartissa az öncekine benzer iki kişi ve dine inanan biri bu olayı klasik literaturde olduğu şekli anlatirken diğeri buna tebessum etse hemen hakaret, saygısızlık ve taşlama vs vs gelir. Bu şuna benziyor arkadaşlar, ben çıkıp karşınıza ciddi ciddi Zombileri anlatıyorum. Var mıdır yok mudur önemli değil, ben buna inanıyorum diyorum. Ama karşıdaki yok, bunu biliyor veya buna inanmiyor. Haliyle de kendi açısından bu olayı ciddi ciddi dinlemek veya bu olayı ciddiye almak zorunda değildir. Buna inanan alabilir ama herkesten bunu bekleyemez veya herkesin bu olayı kendisi gibi görmesini, bu olay hakkında kendisi gibi yorum yapmasını, davranmasini... Bu ne ki aslında sırf Hz eki kullanilmayinca saldirmaya, susturmaya, düşman gibi görmeye başlanıliyor. Neyse anlatmak istediğimi anlatabilmisimdir umarım. Ayrıca bu durum sadece dinsel inanç konusu ile sınırlı değil, siyaset ve daha birçok konuda benzer karsilastirmali örnekler verilebilir.


    İyi okumalar
  • 140 syf.
    ·324 günde·Beğendi·9/10
    İnsanların bilinçaltı, yaşamak için temin etmek zorunda oldukları ihtiyaçlar ve arzu duydukları dünyevi tatlar dolayısıyla aşağı yukarı aynı dürtüleri ve telkinleri içerir. Her insanın yaşama daha iyi tutunabilmek için zihninde kurguladığı bazen kendisini dahi kandıracak seviyeye varan hileleri vardır. Bir inzivaya çekilip "Ben ne yapıyorum?" sorusunu kendine soran ve hayat hikayesini baştan sona gözden geçiren biri bu bilinçaltı birikimini kusmaya başlar. Yaşarken oldukça yalın olan çoğu an, bu tefekkür sırasında tüm sırları çözümlenmiş, nedeni ve nasılı kavranmış, oldukça dürüst bir şekilde tekrar hatıra gelir. Kitapta bu ruh halinde olan bir karakterin kaleme aldığı anılarını okuyoruz.

    *SPOILER*

    Gereksiz takıntıları olan hastalıklı bir kişiliği yansıtan karakterin, dibe vuruşuyla son bulan hayat hikayesini anlatışını okurken kendi kişiliğimizde de bulunan birçok hissiyatı gözlemliyoruz. Karakterin bu hissiyatların esiri olarak yaptığı şeyleri ise aklı başında hiç bir insan evladının yapmayacağı kesin.
    Masum görünen bu hastalıklı hissiyatların daha da beslenmesi halinde kişiyi nasıl bir çöküşe sürükleyeceğini canlandırması açısından kitap oldukça kaliteli bir ders içeriyor.
  • “İnsan denen şey, anılarını yakıt olarak kullanıp yaşamını sürdürüyor olamaz mı acaba? O anıların gerçekte önemli olup olmadığının, yaşamın sürdürülmesi açısından hiçbir önemi yok. Sadece yakıt. İster gazetenin reklam broşürü olsun, isterse felsefe yazıları; ister pornografik fotoğraflar olsun, isterse on bin yenlik kağıt para desteleri; ateşe verdiğinde hepsi sadece bir kağıt parçası değil midir?..”
  • "İNSANLAR DEĞİŞEBİLİR Mİ PEDER?"
    "HANGİ YÖNDEN?"
    "TAŞIDIKLARI GENLER AÇISINDAN..."
    "GENLERİ DEĞİL AMA SERGİLERDİKLERİ DAVRANIŞLAR DEĞİŞİR. NE YAPTIĞIMIZI KONTROL ETME GÜCÜNE SAHİBİZ ÇÜNKÜ HER İNSAN ÖZGÜR İRADEYLE DOĞAR. TABİATIMIZ HEP AYNI KALACAKTIR; TIPKI BİR ALKOLİĞİN İÇKİ İÇMEYE DOĞUŞTAN MEYİLLİ OLMASI GİBİ... DOĞAMIZA KARŞI VERDİĞİMİZ SAVAŞ ASLA BİTMEZ AMA BU SAVAŞTA GALİP GELMEK MÜMKÜNDÜR."