• 136 syf.
    ·6 günde·9/10
    Rousseau'yu oldum olası sevmişimdir. Kendisi bir filozof olmaktan çok adeta hikaye anlatıcısı gibidir. Herhangi bir filozofun eseri düşünüldüğünde ilk akla gelenlerden biri metnin aşırı yoğunluğu ve ağırlığıdır. Rousseau'da bu durum farklı. Kendisi çok samimi bir dille ifade ettiği düşüncelerini adeta bir keşif süreciymiş gibi anlatır. Okurunu kendisinin çıkacağı düşünce keşfine davet eder. Bu keşiflerin ucu kimi zaman ilk insanlara dek giderken (İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı), kimi zaman da modern toplumun düzenine gider.

    Toplum Sözleşmesi denildiğinde isim olarak bildiğim ama içerik olarak bihaber olsam da ağır, kalın ve nitelikli bir eser beklentisi içine giriyordum. Halbuki bu istemsizce içine girmiş olduğum beklentilerin ikisi hakkında yanıldığımı eseri okuduğumda çok iyi anladım. Toplum Sözleşmesi genel olarak, haklı ve doğru bir toplumun temellerinin atılmasını amaçlar. Aynı zamanda bu eser maalesef tamamlanamamış daha kapsamlı başka bir eserin yalnızca bir kısmını oluşturur. Rousseau bu yapıtları tamamlayabilseydi şayet modern düzen hakkında bu denli nitelikli olan yalnızca tek bir eserle yetinmeyecektik adeta. Rousseau ilk olarak modern toplumlardaki insanların köleleşmesini inceler. Ama bunun nasıl olduğunu değil bunu yasallaştıran ilkeler ile ilgilenir bu eserde Rousseau. Konunun kökenlerine bu eserinde değil de İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı'nda bolca değinecektir. Zaten bu açıdan bakıldığında da Toplum Sözleşmesi'ni İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı'ndan sonra okumak gerektiğini düşünüyorum.

    Rousseau, aileleri ve devletleri olgusal olarak karşılaştırır. Ebeveynlerin çocuklarına gösterdiği sevgisi, onlar için ortaya koyduğu özeni adeta karşılamaktadır. Yani elde edilen ve devam ettirilen sevgi, özen için gösterilen çabayı bilfiil karşılıksızlaştırır. Buradaki ifadeden kastım kasıtlı bir çıkar görülmemesidir. Bir dersimizde bunun çok benzeri bir konuda, sevgi duymanın da bir çıkar olup olmayacağı konusunda uzun bir tartışmaya girmiştik. Bu durumda sevgi kasıtlı olmaktan çıkmakta, kasıtsız, amacı kurulmadan, adeta olgunun sonunda açığa çıkan bir duygu haline gelmektedir. Yani bizim sevgiyi de salt bir çıkar olarak göremememizin ana sebeplerinden birisi zannımca sevginin bu kasıtsız açığa çıkışında yatmaktadır. Fakat bu durum devlette ise farklılaşarak devlet başkanın bizatihi kendisinde yine kendi halkına beslemediği bu sevginin yerini bir hükmetme zevki alır. Buna sevgi bile demez Rousseau, sadece zevk der. Bir ebeveyn en baştan sevgi duyma amacıyla çocuğunun başını okşamaz, sevgi adeta en başta açığa çıkan bir durum değildir. Bir amaç içerisinde olma sevgi duyma yetisi ile alakalı değildir. Fakat devlet başkanının bu hükmetme zevki devleti bir noktadan sonra salt bu zevki hissetmek için her şeyi meşrulaştıran bir sistemler bütünü haline getirir.

    Rousseau daha sonrasında güç-hak ilişkisini inceler. Güçlü olana boyun eğmek bir ödev ahlakı olamaz ona göre. İnsan boyun eğmeye zorlanıyorsa şayet boyun eğmek zorunda değildir. Ama daha sonrasında güçlü haklı ise o zaman güçlü olmaya bakılması gerektiğinden söz eder. Buraya birazdan tekrar döneceğiz çünkü bu noktada Rousseau çelişkili gibi gözükse de kendini bütüncül olarak destekleyen bir olgular sisteminden bahseder. Fakat güçlünün yok olmasıyla ortadan kalkacak olana halen daha hak diyip diyemeyeceğimizi de sorar. Demek ki hak, ona hükmeden gibi kabul edilenler yok olsa dahi ortadan kalkmayan, yok olmayan bir olgudur. Ortadan kaldırılamaz olandır. Son zamanlarda sıkça duyduğum bir sözü anımsattı bu da bana. Hak alınmaz, diye bir söz. Evet hak alınmaz, verilemez de. Hak zaten en başından beri vardır, yasa koyucunun yaptığı iş bu hakkı bulmaktır, yoktan var etmek değil. Haklar insan çeşitliliği arttıkça kendi kendilerini siyaset ve ahlak felsefesi açısından adeta türetmekte, hak koruyucularının ve yasa koyucuların yaptığı iş de bunları keşfetmeyi kendilerine ilke edinmektir.

    Rousseau mükemmel bir benzetme yapar. Başkasının kölesi olmak, topluma dinginlik, huzur veriyormuş gibi gözükse bile bu köleliğe değer mi? İnsanın zindanda da sessizlik, dinginlik içinde yaşadığından bahseder ama bu orayı özlenir, aranır bir yer yapmaya yeter mi diye sorar. Hayır. Köle mutluluğu dediğimiz bir kavram var. Eğer bir insan köleliğini yaptığı kişiyi tatmin ederse mutlu olur bu olguya göre. Dolayısıyla burada da başkalarına bağlanan bir mutluluk duygulanımı görüyoruz. Duygulanımlar insanın içinden geldiği için, bu tüm duygulanımların tek tek bütünü toplum sözleşmesini oluşturmaktadır, bir tek uğruna hissedilen duygulanımlar değil. Başka bir deyişle, eğer siz toplumdaki belirli bir kesimden iseniz, salt bu kesimin mutluluğu ile toplumun bütünü huzura kavuşamaz. Toplum sözleşmesi olarak anılan düzen öyle üst düzey bir düzendir ki toplumun her kesimi başka herhangi bir kesimden kendini gerek maddi gerekse de manevi olarak soyutlamaz. Bunun aksinin yaşandığı yüzyılların sonucunu Rousseau belki de göremedi ama o ana kadar yaşanmış olan yaşanmaması gereken şeyleri çok nitelikli olarak izah edebildi.

    Savaşa yol açan insanlar arasındaki ilişkiler değil, olaylar arasındaki ilişkidir. Burada o, "olaylar" kelimesi ile mülkiyeti kastetmiştir. Gerçekten de öyle, dünya savaşlarında gereksiz yere ölen milyonlarca insanı düşününce, mikro açıdan, yani bizzat bir askerin açısından başka hiç kimse ile hiçbir sorunlu ilişkisi yoktu. Sorunlu ilişkiler devletlerin birbirleri ile olanlardı ve bu makro sorunlu ilişkiler bütünü, adeta mikro ilişkiciklere mal ediliyordu. Ki zaten insanlık da bu anlayıştan yıllardır çıkamadı, çıkamıyor da. Doğal yaşam halinde nasıl savaş çıkmıyorsa, her şeyin yasa gücüne bağlı olduğu toplumda da savaş olamaz ona göre. Zaten üstte bahsettiğim gibi savaşlar da insanla insan arasında değil, devletle devlet arasında olmaktadır. Bu durumda insanlar da birbirlerine insan olarak değil, asker olarak; yurdun üyesi olarak değil, koruyucuları olarak saldırır. Özleri birbirinden ayrı olan şeyler arasında hiçbir gerçek ilişki kurulamaz Rousseau'ya göre. Buradan hareketle de insan-asker kavramının ilişkisizliğinden bahsedebiliriz. Önceki çağlarda iki devlet aralarında savaş kararı almışsa bu kadar önceden her iki devlete de bildirilirdi. Bu ön uyarı devletlerden çok insanları uyarmak için idi. O yüzden tarihte insanları, uyrukları da öldürüp hapsedenler Rousseau'ya göre haydutturlar, hükümdar değil.

    Kölelik ve hak kelimelerinin zaten en başta çelişmeli kelimeler olduğunu, birinin bulunduğu yerde ötekinin bulunmayacağından söz eder. Toplumun üyelerinden her biri bütün haklarıyla kendini "bir" olan topluma adarsa şayet durum herkes için "bir" haline gelir. Böyle bir "bir"lik olunca da bunu başkalarının zararına çevirmekte de kimsenin bir çıkarı olamaz zaten en baştan. Çünkü "bir" olmaklığın bozulması bu "bir"i oluşturanların tamamını etkilemektedir. Bu açıdan aristokrasi ve burjuvazinin yanlışlığını görüyoruz aslında. Toplumda belirli seçkin bir kesimin çıkarı için toplumun geri kalanının tamamı adeta feda edilmektedir her defasında. Bu da zaten bu anlayışa hakim toplumların baştan "bir" olamadıklarının bir göstergesidir. Rousseau'nun toplumunda her kesimden insan diğerinin kötü yola düşmesinden çıkar sağlamaz, çünkü bu bütünlüğü yok eder. Bu açıdan bakıldığında da kendini topluma bağlayan kişi aslında kendini bilfiil hiç kimseye bağlamamış olur. İşte tam da burada ilk başta bahsettiğimiz güçlü olmaya bakılmalı sözünün asıl anlamı da ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda güçlü olmak da zaten "bir" olmaklıkla açığa çıkmaktadır. Burada bir de Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi olgusunun bir tür özet cümlesini de paylaşmak istiyorum:

    "Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz."

    İşte Rousseau tam da bu tüzel bütünlüğü kasteder. Bu tüzel bütünlük de zorunlu bir yasa değildir. En baştan bir gönül işidir. Bütünün birliğinin devamı bireylerin de devamı anlamına gelmektedir. Doğal yaşamdan toplumsal yaşama geçiş insanda çok önemli bir değişiklik yapar. Davranışındaki içgüdünün yerine adaleti koyar, böylece daha önce yoksun olduğu değer ölçüsünü verir ona. Rousseau toplumunda bir "ilk oturma hakkı"ndan söz eder. Bir kişi ilk nereye yerleştiyse orada kalmalı, daha fazlasını talep etmemelidir. Toplum ve genel irade de aynı zamanda kişilerin mallarını kabul etmekle onların, bu malları yasal bir biçimde ellerinde tutmalarını sağlıyor. Zorbalıkla ele geçirme diye bir mevzu da kalmıyor.

    Yeri gelmişken belirtelim. Rousseau bu eserinde sonradan doğası bozulmuş olan insanın, girebileceği muhtemel en iyi halinin bir tablosunu çizmektedir bize. Çünkü ona göre insanlar ilk başta barış halinde yaşarlarken yanlış bir gelişim sergileyip bugünkü hallerine gelmişlerdir. İşte onun Toplum Sözleşmesi de tam da burada başlar. Bu geri döndürülemez yanlış gelişimi ne denli daha az zararlı hale gelebileceğini tasarlar Rousseau. Bu yanlış yola neden ve nasıl girildiğinden de incelememin başında bahsettiğim gibi İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökeni adlı eserinde izah eder. O esere ayrı bir inceleme yapmak istediğim için pek ayrıntıya girmeyeceğim. Rousseau'ya göre bu sözleşme doğal eşitliği ortadan kaldırmaz, aksine maddesel eşitsizlik yerine manevi ve haklı bir eşitlik getirir. İnsanlar da güç ve zeka bakımından olmasalar da sözleşme ve hak-hukuk yoluyla eşit olurlar.

    Bu toplumda çıkarlar arasında da bir ortaklık vardır. Bunlar birbirinden ayrı çıkarlar dahi olsa eninde sonunda birleştikleri ortak bir noktada mevcuttur. Bu da genel istem kavramını meydana getirmektedir. En temel çıkar bütünlüğün devamının sağlanması olarak kalmaktadır. Dolayısıyla her türlü bireysel gibi gözüken çıkar da bir noktada mutlaka ortak çıkara ulaşacaktır. Basit bir örnek verecek olursak, bir kişi fizikten hoşlanıyorsa bu ona bir haz verecek ama eninde sonunda topluma, devlete faydalı olacaktır. Ya da bir çiftçi ektiği ile kendi karnını doyuracak ama gelişerek toplumun bütününe de yarar sağlayacaktır. Genel istemin kendini dile getirebilmesi için de ayrı ayrı birleşmeler olmamalıdır. Her yurttaş kendi görüşüne göre fikrini söyleyebilmelidir. Şayet ille de parça parça birleşmeler olursa da bu defa da birleşmelerin sayısı artırılmalıdır. Toplumdaki birleşmeler sadece çok az sayıda sınırlı kalırsa eğer tıpkı aristokrat sınıfı gibi bir birleşmenin oluşup toplumun geri kalan kısmını birleşmeye fırsat bile vermeden kullanması içten bile değildir. Yetki verme genel istemin yönetimi altında olunca da bu elbette ki egemenlik halini alacaktır. Bu sistemde herkes başkalarına sunduğu koşullara ister istemez kendisi de uyar. Bu açıdan herkes kendi için istemeyeceği şeyi başkası için en baştan isteyemez. Bu adeta çıkar ile adaletin uyuşmasıdır Rousseau'ya göre.

    Egemenlik işlemi de dolayısıyla ast-üst ilişkisini değil, bütünün tüm üyelerinin birbirleriyle yaptığı bir sözleşmedir. Temeli toplum anlaşmasıdır. Ayrıca bu sözleşmede, kabul edilmesi bakımından bireylerin haklarından vazgeçme söz konusu değildir. Onlar vazgeçme yerine değiş tokuş yapmışlardır, çünkü durumları öncekinden de iyi olmuştur adeta. Toplum sözleşmesinin bir amacı da sözleşmeyi yapanların korunmasıdır bu yüzden de. Adaletin uygulanabilirliği için de ilk başta karşılıklı olarak kabul edilmesi gerektiğinden söz eder Rousseau. Yasama ile yönetme farkı önemlidir. Yasacıyı makineyi bulan, icat eden bir mühendis, yöneticiyi ise yalnızca onu kurup işleten olarak görür Rousseau. Dolayısıyla hükümet, makinenin mucidi olan egemen varlık ile karıştırılmamalıdır. Aynı zamanda Rousseau aristokrasiyi toplum kurumlarının yarattığı eşitsizliğin, doğal eşitsizliğe üstün gelmesiyle açığa çıkan bir durum olarak ifade eder. Bu fark oldukça önemli. Burada kurumların yaşattığı eşitsizliğin ne olduğunu az çok tahmin edebiliriz; zenginlik. Doğal eşitsizlik ise yaş ve tecrübe olarak örneklendirilebilir. Böylece kendisinin ifadesiyle babanın varı yoğu oğula geçti, böylece bu aileleri soylulaştırıp yönetimi de babadan oğula geçer bir hale getirdi. Bu noktada Rousseau üç çeşit aristokrasiden de söz eder: Doğal aristokrasi; ki bu basit halklar içindir, seçime bağlı aristokrasi ve soydan gelme aristokrasi.

    Sonsuza kadar sürecek bir devlet yoktur. Şayet böyle olmasaydı ütopyaların imkansızlığı da söz konusu olmazdı. En iyi ihtimalle bir devlet diğerlerinden daha geç ölür, ama her devlet eninde sonunda ölecektir Rousseau'ya göre. Politik bütün, adeta doğduğu anda bir anlamda ölmeye başlayan bir insan bedeni gibidir. İyi bir devlette işler parayla dönmez. Mesela parayla asker tutulmaz, paralı bir temsilci olunamaz. O devlette yurttaşlar ödevlerinden kurtulmak için değil, onu bizatihi kendileri yapmak için para verirler. Rousseau temsili demokrasinin de bir yönünden söz eder. İnsanlar temsili demokraside ancak bu temsilcileri seçerken özgürlerdir. Bu kısa süren özgürlük anlarını insanlar o kadar kötüye kullanırlar ki onu böyle yitirmeyi de adeta hak ederler zaten Rousseau'ya göre. Çünkü bir temsilci ne kadar nitelikli olursa olsun bütünün tüm ayrıntılarını temsil edemeyecektir. Mutlaka bir eksiklik olacak, unutulan ya da göz ardı edilen bir kesim mutlaka olacaktır. Ayrıca yürütme gücünü elinde tutanlar halkın efendileri değil, görevlileridir. Bu ayrım çok önemli, bu görevi kendilerine hükümdarlık anlamı gibi mal eden kimi liderler oldukça dünyada en iyi yönetim, toplum düzeni bile hiçbir işe yaramaz hale gelecektir.

    Toplumda yeni bir yasa konulma zorunluluğu doğarsa da bu zorunluluğu herkes hissetmelidir. Başkalarının koyduğu yasaları bizlerin ihtiyacına göre denk gelip gelmemesi adeta şans işi haline gelmiştir modern çağda. İşte Rousseau'nun toplumu bu işi asla şansa bırakmaz. Modern çağda iş öyle bir noktaya gelir ki, bir raddeden sonra verilen oylar devlet bekası ya da genel istenç için değil, şu adam ya da şu parti için söz konusu olmaya başlar.

    Son olarak Rousseau'nun derin tarih bilgisinden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Rousseau eserinde Roma İmparatorluğu'ndan birçok ayrıntılı örnekler verir. Ona göre Roma İmparatorluğu toplum sözleşmesine bazı açılardan en çok yaklaşabilmiş devlettir. Rousseau eserinde son olarak din konusuna da değinir. Dinlere saygının çok önemli olduğunu belirtmenin yanında egemen varlığın yurttaşların yalnızca yaşamdaki halleriyle ilgilendiğini söyler. Egemen varlık bile olsa insanların dinsel inancına karışamaz der. Bu ayrım zannımca günümüzde de çok önemli. Din, anlamı itibariyle hayatı anlamlandıran, hakikatleri açıklama iddiasıyla ortaya çıkan inanç sistemidir. Fakat felsefeyi bir dini ya da aşkın varlığı, yaratıcıyı (nasıl isimlendirirseniz) kanıtlama ya da çürütme adına araç olarak kullanma baştan mantıksal olarak pek akılcı gelmiyor bana. Kanıtlama dediğimiz olgu bu dünya olgularında gerçekleşen, bizatihi bu dünyaya bağlı olan bir durumdur. Fakat Tanrı kavramı aşkındır, bu kanıtlama olması ya da çürütme olması yönünde gerçekleşmez. Din zaten yapısı itibariyle kayıtsız şartsız bir teslim olma durumudur. Mantıklı olması da gerekmez, ama mantıklı ise bu inanmayı güçlü hale de getirebilir. Bu yüzden kişilerin neye inanılması ya da inanılmaması gerektiğini tartışmak zaten baştan anlamsız hale gelir. İnanç kişide başlar, bitecekse de kişide biter. Bu açıdan bir dinin ilkelerinin kanıtlanması da o inanan kişiden zaten istenemeyecektir, felsefe onun kendisi dışındaki tezleri tartışır. Dinin kendisini değil, onun evrene ya da topluma ilişkin söylemlerini, gerçekten de bu böyle midir diyerek tartışır felsefe. Çünkü toplum ve evren felsefenin konusu olduğu için bu açıdan ona söz hakkı doğmaktadır. Bu açıdan dindeki tutum ile felsefedeki tutum birbirinden farklılaşır. Dine inanan teslim olur, felsefeci ise bu teslim olma dışında sorular sorar. Din yaratıcının varlığını zorunlu kılar, felsefe böyle bir zorunluluğu onaylamaz, tartışır. Kişi inanmak istiyorsa inanır, felsefe buna karışmaz da, fakat inanan kişi ya da din öğretileri kişilere bir zorunluluk tanırsa bu mutlaklaştırmaya karşı çıkar ve bunu sorgular felsefe. Bir örnek verelim, kimi dini perspektiften bakanlar mesela şeriati tartışılamaz bir şey olarak görürler ama felsefe, şeriat toplumu ilgilendirdiği için sorgulamaya başlar. Kişinin kendisinden çıkıp başka olgulara dayandırılan şeyleri tartışır felsefe. Dikkat ediniz, reddetmez ama sorgular ve tartışır. İlkeler bireysel inanç olarak kaldığında sorun yoktur ama kişi veya din o ilkeleri başkalarına adeta olması gerekenmiş gibi lanse etmeye başladığında o zaman felsefeye söz hakkı doğar.

    Rousseau hakkında son bir yorumda bulunup incelememi sonlandırmak istiyorum. Rousseau bizzat insanlara yasalar vermek için Tanrıların gerekli olduğundan söz eder, çünkü yasacı insandan üstün olmalıdır ona göre. İnsan doğasını bilmesine rağmen onunla ilişiği olmayan üstün bir akıl olması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Rousseau'nun sürekli olarak bahsettiği "egemen varlık" ya da "yasacı" kavramlarının Tanrısal bir bağlantısı da kuruluyor. Bunun iki sebebi var, ya kendisinin de bahsettiği gibi bu düzeni ancak bir Tanrı sağlayabilir ya da bu toplumsal sözleşme insanların uygulayabileceğinden çok daha üstün bir şeydir, bu yüzden de bir ütopya haline gelmektedir.

    Kendisinin demokrasinin belirli uygulanışlarını eleştirdiğinden de söz etmiştik. Ancak ona göre toplum sözleşmesini destekleyen ideal bir demokrasi anlayışı da vardır. O yüzden şunları dile getirir Rousseau:

    "Bir Tanrılar ulusu olsaydı demokrasi ile yönetilirdi. Böylesi olgun bir yönetim insanların harcı değil."

    Ne dersiniz, belki de en baştan beri imkansız olanı belirtmeye çalışıyordu Rousseau. Ya da düşünce keşfinde o denli uzaklara gitti ki insanlıkla bağlantısını kaybetti artık.

    Emin değilim, ama şundan şüphem yok: Her ne şekilde olursa olsun Rousseau'nun sizi çıkaracağı düşünsel keşiften asla pişman olmayacaksınız, bu keşfi kaçırmamanız dileğiyle...
  • Şeriat devleti uygulamasında halkın kafa yapısını ve zekasını geliştirmek diye bir amaç söz konusu olmamıştır.Eğitim sistemleri akılcı düşünceye sahip insan tipi yetişmesini sağlayacak şekilde ayarlanmamıştır.Aksine düşünemeyen insan yetiştirmek üzere ayarlanmıştır.Çünkü korkulmuştur ki akıl geliştikçe ve kişilerdeki düşünme yeteneği pekiştikçe iman zayıflar, din verileri konusunda şüphecilik artar ve sonunda din ve devlet ortadan kalkar.Bundan dolayıdır ki Gazali gibi ünlüler, değil sadece felsefe gibi insan zekasını eleştiriciliğe, yaratıcılıga sürükleyen
    "matematik" gibi teknik konuların dahi derinlemesine okutulmamasını isterlerdi.
  • İslam şeriatına göre "özgür akıl" ürünü diye bir şey yoktur ve olamaz.Çünkü insan bir yaratıktır ve kendisini yaratanın emirlerini aynen bellemek ve izlemek zorunluğundadır.Daha başka bir deyimle İslam,akılcı düşünceyi değil ve fakat "körü körüne inanma" geleneğini ön plana almıştır. Aklı sadece Muhammed'in Kur'an ve Kur'an olmayarak yerleştirdiği emirleri bellemekle görevli saymıştır. Kişiye, kendi aklına göre davranma olanağını bırakmamıştır.Nice sayısız örneklerden bir ikisini belirtmek gerekirse Ahzab Suresinde şöyle der: "İnanan erkek ve kadınların Tanrı ve Peygamberin verdiği kararlar dışında davranmaları ve başkaca karar almaları yakışık almaz... ". (33 Ahzab 36). Yine aynı şekilde Kehf Suresinde: "Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında 'Ben yarın onu yapacağım' deme" (18 Kehf 23-24).
  • Atatürk "Kader" denilen şeyi kişilerin ve toplumun özgür iradeye dayanmak gereken yaşamlariyla bağdaştırmamakta ve onu insan iradesinin haysiyeti bakımından küçültücü bulmaktadır. Getirmek istediği şey akıl rehberliğinin kadercilige üstün olduğu inancını pekiştirip kişiyi özgürlüğüne kavuşturmaktır."Şeriat devleti" anlayışından "Laik devlet" anlayışına geçmenin "Kadercilik"ten ve "Özgür irade yoksunluğundan" akılcılığa ve daha doğrusu özgürlüğe geçiş demek olduğunu çok iyi bilmekteydi.