• 296 syf.
    Okudugum kitabın tüm sorunsal düzen - yaşam, ölüm, kader, vicdan- içerisinde kaybolmuşken, sona doğru yapraklar hızlanırken, yazarın evreni, kimliği, toplumu ve kendisini sorularla boğarken yazmaya başladığım bu incelemeye, yağmur damlalarının gökyüzünden yeryuzune dansı, her bir damlanın yere inişinde ki hızı, o hızdaki aşkı, aşkla toprağı öpüşüyle toprağa can verişi, o can ile doğanın uyanışı,O uyanıştaki gök yüzünün çığlıkları eşliğinde başladım.
    Ve üzülerek başlıyorum yazıma. Üzüntüm böylesine geniş kapsamlı bir kitabın okuma oranın "bir" olması. Ve dolayısıyla üzerine bir incelemenin olmaması....

    Daha geçen günlerde ilk defa bir kara deliği görüntüleyen insanlık, o görüntü üzerine ne denli heyecanlandıysa ben de bu kitaba o denli bir heyecanla başladım. Çünkü bilirsiniz evren sürekli genişleyen ve gizemlerle dolu...Ve bizler o giz içerisindeki kilitleri açmaya çalışan varlıklarız. Peki ya 'içimizdeki kara delikler'...

    Hani derler ya bir kitap/film okudum/izledim hayatım değişti. İşte bu kitap o kitap. Çok yüksek girdim sanırım. Ama hak ediyor. Çünkü çok nadir kitap size ayna tutar, sizin sorularınızı sorar ve üstüne muhabbet eder. Kitap aslında metafizik sorunsal ansiklopedisi. Kitabı nasıl tanımlıyayım bilemiyorum ama şöyle bir şey şimdi hani bir bebek ilk kendini aynada görür ve nasıl tepki vereceğini bilemez, şaşırır güler suratı asılır kimi ağlar heyecanlanır... ben de aynen o bebekler gibi şoka girdim... ya bir kitabın bir bolumu etkiler anlarım hadi bir sayfası yine anlarım arkadaş her satırmı her satırı ya.... Sonra dedim ben bu kitabı hemen bitirecem sonra vazgeçtim çünkü hiç bir insan uzun süre aynanın karşısın da durup kendine bakamaz.. Hatta bence bu kitap tek başına okunmamalı her konu başlığının sonunda yoruluyorum dilin ağırlığından değil yani içeriğinden, sen bu kadar geniş envaii çeşit konuyu ikli/üçlü sayfalara nasıl sığdırdın be adam...

    Öncelikle kitabın kapak tasarımından söz etmek istiyorum. Kapak siyahın baskın oldugu turunç çizgilerle örülmüş tuğlalarla duvarı çağrıştırıyor. İşte o duvarın bende uyandırdığı hissiyat insanların kendilerine koydukları(başta kendimiz, sonra aile, peşinden toplum, kültür, ve sonunda da siyasal din/tanrı) sınırlar, kalıplar, çizgiler oluyor. Kendimizi koydugumuz o sınırlandırmalar bizim hapishanemiz oluyor zamanla ve o hapishanede çürüyüp gidiyoruz.
    Kitap bir deneme türü. Parçalar halinde belli başlı konular içerisinde işlenen başlıklardan oluşuyor. Bu parça parça konular da kitabın aslında bütünlüğününü temsil ediyor.
    Kitabın geniş içeriği altı başlıktan oluşup ve o başlıklar içerisinde akan ara başlıklarla parçalara ayrılmış o parçalar içerisinde de bir bütünlüğü oluşturuyor. Tabii burdan da yazarın ne denli bilgi edinimine sahip olduğu çıkarımına varabiliyoruz.
    Genel kapsamda üstünde durulan ya da benim algıma hitap eden konu: Tanrı. Evet aslında tanrı başlı başına bir konu. Konuşulması gereken bir konu. Konuşulmasının gerekliliği kadar uzak durdugumuz, çekindiğimiz, korktugumuz...bir konu. Adını ne koyarsanız koyun ister tanrı ister allah, rab, hüda, xoda, ellah... tüm bu isimlerin hepsi Yaradan'a çıkıyor. Allah hiç bi sıfata sığmayan çözümlenemeyen bir olgu. Varlığı ile yokluğu arasında süregelen tartışmalar hep vardı ve var olmayada devam edecek. Bunu kimi zaman içten içe sorarız kendimize kimi zamanda haykırırcasına. Yazarla aynasal çakışma noktamız işte burdan geliyor. Şu iki alıntı ya bakarsanız ( #44138653 , #44136688 , ve daha bir çok noktası) beni benden alan kısmı özetlemiş olurum. Ama yazar Çilingir burayla sınırlı kalmıyor üzerinde durdugu bir diğer konu ise "kimlik"(!) "Her kimlik vicdana cenderedir. Ulusal, siyasal, sınıfsal, etnik, dinsel, kısacası bütün kimlikler vicdanı sınırlar, onu ruhun derinliklerine iter. Kimliklerinden arınan insan çıplak insana yönelir."  Yazarın kimlikle ilgili bu yorumu onun insan lar üzerinde ki kimliksel kalıpların yorumlamasıdır. İnsan özünde ruhun üzerindeki deriden derinin içindeki kemikten ibarettir. Ama o aynı insan o ruhu yani çıplaklıgını yok etmek için kimlikler yanı kalıplara koyar kendini. Zamanla o kalıpsal kimlikler bir zehire nefrete dönüşür ve ölümler saçar. Zihni küfüler oluşur. Burda ayrıca şu konuya değinecem kitabın bu platform üzerinde ki okuma oranı ve az okunuşu üzerine. Bu coğrafyada yaşayan her birimizin olduğu gibi onun da bir etnik bir kimliği var; Ermeni. Kendisi Ermeni kökenli biri. Sizde bilirsiniz ki bu coğrafyanın en derin kanayan yarası etnik/dini/mezhepsel savaşları  ve bu savaşlar üzerindeki soykırımlarla acının kanın dinmediği bir coğrafya. Ve ne yazıkki hala bir barış sağlanamayan vahşet söylemleriyle yönetiliyoruz. Birbirimize kırdırılıyoruz. En yakın örneği, o kadar barış çağrısına karşın bir suikaste kurban giden; Hrant Dink.... Yazarın kendisi kimlik üzerinde ki analizleri yorumları çok yerindeyken ve tüm kimliklerinden sıyrılıp kendi benliğini sorgulayabiliyorken malsef toplumumuz daki ermenilere karşı bir kin güdüsü beslenmekte ve ermenilere karşı ciddi bir cephe oluşturulmakta. İşte okuma oranının düşüklüğünüde  buna bağlıyorum ben. Oysa tüm kimliklerden sıyrıldığımız zaman dır insan oluşumuzun gerekliliği.... Deyip lafı uzattığımı fark ediyorum:) ve buraya da benimde kendime sürekli sordugum ve soracağım, yazarımızında üstünde durduğu soruyu bırakıp noktalıyorum:
    İnsanın yanıtını aradığı temel soru şudur: Yaşamın bir anlamı var mı? Varsa eğer, nedir bu!.

    Kitapla ilgili arka kapağında ki muhteşem özetide bırakıyorum buraya:
    İçimizdeki Kara Delik, yazarın, yaşam, ölüm, kader, vicdan ve inanç gibi insanlığı her dönem meşgul eden temel konularda yaptığı içe yolculukları dile getiren yazıları içeriyor. Oşin Çilingir, kendi deyimiyle "hiçbir türe girmeyen" bu yazılarında, özellikle tasavvufun dili olan 'kuşdili'nin sırrını aralıyor, insanı insan yapan değerleri sorguluyor. "Kendi yüreğinde sürgünler"in, "Tanrı'nın ötesindeki Tanrı" ve "insanı aşan insan kavramı"nı arayanların, bir yağmur damlasında yaşamı, bir yürek sızısında hiçliği duyumsayanların satır aralarında usulca teferrüce çıktığı eserinde Çilingir ruhuyla didişiyor. Kitabın sayfalarında Can Yücel ve Lekeci Tatyos, Sri Maharaj ve Yogananda, Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet, Gomidas ve Vivaldi, Feridüddin Attar ve Yunus Emre, Nusret Fateh Ali Han ve Kazancı Bedih, Hallac-ı Mansur ve Şeyh Bedreddin, Saroyan ve Sait Faik, Van Gogh ve serseri ressam Ohannes, Kurusawa ve Angelopoulos, Sabri Altınel ve Hilmi Yavuz, Brecht ve Camus, Hesse ve Nietzsche, Musa, İsa ve Muhammed Peygamberler hep birlikte insanlığın dünü, bugünü ve yarını üzerine hasbıhal ediyorlar.
  • 308 syf.
    ·8/10
    << Edebiyat hakikatların hayalle süslenmesidir. >> (s.13/78. Baskı)

    Çok büyük ihtimalle, okumuş olanlarımızın bu kitapta altını çizdiği ilk cümle budur. Kitabı okuyup bitirdikten sonra yukarıdaki alıntıyı kendimce şöyle bir değiştirdim: "Bu roman hakikatlerin hayalle süslenmesidir." Eğer böyle değiştirerek okumasaydım, edebiyat nedir, hakikat nedir, hayal nedir diyerek felsefi bir sorgulama başlatacaktım. Edebiyat'tan roman'a çember daraltarak ayrıca tüm romanlarda "hakikatlerin hayalle süslenmesi"ni aramanın da yersiz olacağına dikkat çekmek istedim.

    Romanın olay örgüsüne giriş yapmadan önce, on beş sayfalık ve içinde yukarıdaki alıntının da olduğu masal bölümü vardır. Bu ilk bölümün kurgudan , olay örgüsünden ve konu(lar)dan bağımsız yazılması, ekseri okuru şaşırtmış olmalıdır. Hatta itiraf edelim ki, ilk bölümle diğer bölümler arasında bağ kurmada ve kurgusal bütünlüğe ulaşmada hayli zorlanmışızdır. Bir okur olarak ben şahsen ilk bölümün ne anlam taşıdığını son bölümün bitimine kadar anlayamadım. Bitti ve bu incelemeyi not olarak düşüyorumsa ilk bölümü "kaba" ifadesiyle özetliyeyim; maç öncesi antrenman veya olay örgüsüne temastan önce zihinsel bir ön alıştırma yaptırmak. Bundan dolayı da yazarımıza buradan eleştiri adına puan çıkarıyorum.

    Hakikatlerin hayalle süslenmesi kurgu, olay örgüsü, konuları aktarırken okuru meşgul edecek "hikaye" içindir. Böyle yapınca eserdeki verilmek istenen mesajlar, bize kim olduğumuzu sormadan ve selam dahi vermeden bilinçaltımıza doğru yol alıyordur. Dolayısıyla romanda reenkarnasyon aramaya, mahşer tasavvuruna, bin yıl öncelerine gitmeye de gerek yoktur. Eğer bunu yaparsak romandan masal diye bahsetmemiz gerekecektir. Yine ilk bölümde bir cümle geçer: "Sen kayısı ile zerdaliyi birbirine karıştırırsın ama manav karıştırmaz." Atsız bu cümle ile bizi uyarıyor. Kullandığı teknik gereği roman masalımsılık kazanmıştır. Yazarın "uyarısına" rağmen ben yine de masalımsı roman dedim ama bunu betimleme ihmalinden dolayı dile getirdim. Romanın ismi Ruh Adam olsa da, masalımsı bir "kıvamda" olsa da, betimlemesiyle istenilen düzeyde olmazsa bir yönüyle eksik demektir. Genellikle, biz, betimleme konusunda ihmalci ve tavizci edebiyata sahip olduğumuz için Atsız'a ne diyebilirim ki?! Hele ki, böyle 'hayalle süslediği' kurguda...

    Baş karakter Selim Pusat'ı anlatmak isterdim. Onu anlatmak limitsiz spoiler vermek olacaktır. Spoiler sözcüğü kapitalizm icadı olduğu için kabullenmezdim. Bu saatten sonra ise bende alerji nedenidir. Selim'le ilgili sadece bir kaç cümle ile kifayetlenmek istiyorum. Ona ya buz adam ya da kristal adam demeliyim. Buzun sıcakla teması, yağın sıcakla teması gibi değildir. Buz yağa göre çok serttir ama cızzz ediverir hemen erir ve buharlanır. Kristal de çok serttir. Örneğin, bir kristal bardağı beton üzerine bırakın ve oluşan tabloya bakın. Paramparça olmuştur. Daha sert olanın akibeti... Selim de böyledir; askeri disiplinli, sert mizaçlı karakter. Selim de cızzz etti eridi, temasta parçalandı. O aşkla temas etti... Daha önce biraz farklı ancak sertlik anlamında Selim'i andıran Reis Bey'le tanışmıştım. Taş gibi, kalbi mühürlü. Fakat, sonrasında merhamet ve şefkat abidesine dönüşmüştü. "Ateşini bulmuş ve değişimişti". Onun ateşi merhamet duygusuydu. Selim'inki ise aşk.

    Selim'i aşkla tanıştırmadan önce, insan ve aşkın onda nasıl tezahür ettiğine değinmek istiyorum. İnsanı beden ve ruh diye incelemek yanlıştır. İnsan on unsurdan müteşekkil bir bütündür: toprak, su, hava, ateş (beden); kalp, ruh, sır, hafi, ahva (ulvi boyut) ve nefs-i natıka. Günümüz literatürüne şehvet içgüdüsü ve nefsani arzu da aşk olarak geçtiği için aşkı üç yönde inceleyebiliriz - içgüdüsel, nefsani ve duygusal. Bir kadının sesi ve ya güzelliği erkekte hem içgüdüsel hem de duygusal uyarılmaya sebep olabilir. Fakat biz ikisine de aşk deriz. Hatta evli bir erkekte çekici bulduğu bir kadına karşı nefsani bir arzu oluşabilir. Buna da aşk diyeceğiz. Kolayından ve cahilce hepsine aşk demeye alışkınız. "Ruh Adam"da Atsız bunu, böyle bir zihniyete yönelik ilmi ve psikolojik olarak irdeliyor.

    Romanda benim açımdan dikkat çeken konulardan biri de tasavvufun değerlendirilmesidir. Ayşe karakteri üzerinden tasavvufun yorumlanması Atsız'ın bu alanda bilgi sahibi, imanlı ve inançlı kişi olduğunu da gösteriyor. Sadece, tasavvufa din felsefesi gözüyle bakmak benim kabullendiğim görüş değildir. Çünkü kelimelere önem veririm, manaya kelime ile ulaşırım. Bu yüzden din ve felsefe sözcüklerini bir araya getiremem. Çoğu ise kelimeleri önemsemez, kast ettiği manaya odaklıdır. Yani mana üzerinden kelimeye ulaşır. 'Din felsefi' tabiri dışında romandaki tasavvuf yorumu çok hoşuma gitti diyebilirim.

    Ana karakterin kurmay adayı ve askeri kişiliği üzerinden rejim eleştirisi de çok dikkat çekiyordur. Kralcı diye gösterilir ama onda imparatorluk özlemi vardır, Osmanlı özlemi vardır. Daha doğrusu, sanırsam seküler, iktidar-muhalifet kaftanlı, parti çatışmalı, maskesi demokrasi olan rejimin sahteliğine karşı güçlü askeri nizamı olan Türk hükümdüarlığına özlemdir ve bu Selim'de hayati dava olarak kendini gösteriyor.

    Eserdeki isimler de dikkat çekiyor ve mutlaka eleştiriye tabii tutulmalıdır. Romanın en bariz şekilde sanatsal yönünün belli olduğu nokta isimlerdir. Boşuna mı kahramanımız adı Selim'dir?! Ahh..şu spoiler denen şey! Mecburen kesiyorum...

    Etkinlik vesilesiyle Atsız ile tanışmaya kapı açmış oldum. Onun son eseri benim ilk okuduğum oldu. Daha önce kendisinden tek bir cümle/satır okumadığım Atsız'ı, türkçü-ülkücü, politik bir şahsiyet olarak "bilirdim". Ruh Adam'ı okudum ve karşıma usta bir yazar çıktı. Şair tarafını henüz keşfetmediğimden ötürü bu kitapta geçen şiirler üzerinde durmak istemedim.

    Ve son olarak..Romanın etkisi altındayken hayal ediyorum ki, Selim Pusat'la karşılaştım. Elimi omuzuna arkadaşca vurarak:

    Bu nə sirrdir düşdüm ana
    Məhəbbətin qüdrətini mən belə bilməmişdim ana!
    (Bu ne sırdır düştüm ana
    Muhabbetin kudretini ben böyle bilmemiştim ana!)
  • Aşağıdaki yazıyı sonuna kadar okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum bir arkadaşımın hidayetine vesile oldu.

    Peygamberimiz (asv)'in İblis ile diyaloğu ilgili Muhyiddin ibn Arabi'nin Şeceretü'l-kevn isimli eserinde Şeytanın Hileleri başlığıyla şöyle bir rivayet nakledilirse de kaynağı verilmemiştir:
    İbn-i Abbas (R.A.) Hazretleri'nden naklen Muaz b. Cebel rivâyet ediyor.

    “Bir gün Resûlullah (S.A.V.) ile beraberdik. Ensârdan birinin evine toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk.

    Ev sahibi:

    “İçeridekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var, görülecek bir işim var... ”

    Bunun üzerine, herkes Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz'in yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük O'ydu. İzin Ondan çıkacaktı...

    Resûlullah (S.A.V.) efendimiz duruma vâkıf oldu ve:
    «Bu seslenen kimdir, bilir misiniz?»
    buyurdu. Biz hep birden şöyle dedik:

    “En iyi bilen Allah ve Resûlüdür.”

    Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
    “O, lâin iblistir. Şeytandır. Allah'ın lâneti onun üzerine olsun...”
    Buyurunca hemen Hz. Ömer:

    “Ya Resûlâllah, bana izin veriniz, onu öldüreyim.” dedi.

    Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:
    «Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... Öldürmeyi bırak.» Sonra şöyle buyurdu:
    «Kapıyı ona açın gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz...»
    Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani râviden. Şöyle anlattı:
    “ Kapıyı ona actılar. İçeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki; şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da bir manda dudağına benziyordu. Sonra şöyle bir selâm verdi:

    “Selâm sana ya Muhammed! Selam size ey cemaat-ı müslimin."

    Onun bu selâmına Resûlullah (asv) Efendimiz şu mukabelede bulundu:

    «Selâm Allah'ındır, ya lâin. »

    Sonra ona şöyle buyurdu:

    «Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş? »

    Şeytan şöyle anlattı:

    “ Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. ”

    Resûlullah (S.A.V.) efendimiz sordu:

    «Nedir o mecburiyet?»

    Şeytan anlattI:

    “ İzzet sahibi Rabbin katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:
    “Allah-ü Teâlâ sana emir veriyor. Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. O'na gideceksin ve Ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyliyeceksin bir bir O'na. Sonra o ne sorarsa doğrusunu diyeceksin." Sonra... Allah-ü Teâlâ buyurdu ki:
    “Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... Seni kül ederim. Ruzgâr savurur... Düşmanların önünde seni rusvay ederim.”
    "İşte böyle ya Muhummed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettigini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur."

    Bundan sonra Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz şöyle sordu:

    «Madem ki sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?»

    Şeytan şu cevabı verdi:

    “Sensin ya Muhammed... Allah'ın yaratıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki”

    Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz sordu:

    « Benden sonra en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?...»

    Şeytan anlattı:

    “ Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.”

    Bundan sonra, sual-cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resûlüllah (asv) Efendimiz sordu; şeytan anlattı.

    «Sonra kimi sevmezsin?»

    “ Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan âlimi. “

    « Sonra?...»

    “ Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez. ”

    «Peki bu fakirin sabırlı olduğnu nereden bilirsin?»

    “Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz, her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden saymaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı onun sabrını; halinden, tavrından ve şikâyet etmeyişinden anlarım. ”

    «Sonra kim?...»

    “ Şükreden, zengin. ”
    
«Peki ama o zenginin şükreden olduğunu nereden anlarsın?»

    “ Onu görürsen ki aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki o şükreden bir zengindir."

    Resûlüllah (asv) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu:

    «Peki ümmetim namaza kalkınca senin halin nice olur?»

    “Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. ”

    «Neden böyle olursun ya lâin?...»

    “ Çünkü bir kul, Allah için secde ederse bir derece yükselir. ”

    «Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?»

    “O zaman bağlanırım. Ta, onlar iftar edinceye kadar.”

    «Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?...»

    “O zaman da çıldırırım. ”

    «Peki ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun?...»

    “ O zaman da eririm, tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.”

    «Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?»
    
“ Ha işte o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.”

    Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz sebeplerini sordu:

    «Neden öyle testereyle ikiye biçilirsin ya Ebâ Bürre?...»

    Bunun üzerine iblis: “ Onu da anlatayım..." dedikten sonra anlatmaya başladı:

    "Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:
1) Allah Teâlâ, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.
2) O sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
3) Allah Teâlâ, onun verdiği sadakayı cehennemle arasında bir perde yapar.
4) Allah Teâlâ, belâyı, sıkıntıyı ve âhları ondan defeder."

    Bundan sonra Resûlullah (asv) Efendimiz ashâbı hakkında ona bazı sorular sordu:

    «Ebû Bekir için ne dersin?...»

    İblis buna şu cevabı verdi:

    “O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam'a girdikten sonra nasıl bana itaat eder? ”

    «Peki Ömer b. Hattab için ne dersin?...»

    “Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım. ”

    «Peki Osman b. Affan için ne dersin?»

    “Ondan utanırım... Hem de çok... Nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar.”

    «Peki Ali b. Ebû Tâlib için ne dersin?»
    “Ah o'nun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa, ben kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam; ama o beni bırakmaz. ”

    Resûlüllah (asv) Efendimiz yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevapları da kısmen bitirdikten sonra, şöyle buyurdu:

    «Ümmetime saadet ihsan eden, seni de tâ, belli bir vakte kadar şâki kılan Allah'a hamd olsun.»

    Resûlüllah (asv) Efendimizin o cümlesini duyan lâin şöyle dedi:
    
“ Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah durursun? Ben onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki, onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini, ümmîlerini ve okumuşlarını... Fâcirlerini ve âbidlerini... Hasılı, bunların hiç biri elimden kurtulamaz.  Fakat... Allah'ın hâlis kullarını... Evet, bunları azdıramam."

    Bunun üzerine Resûlüllah (asv) Efendimiz sordu:

    «Sana göre ihlâs sahibi muhlis kullar kimlerdir?...»
    
“ Bilmez misin ya Muhammed? Bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O, Allah için bir ihlâsa sahip değildir.  Bir kimseyi görsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz... Bilirim ki o ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım."
    "Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir."
    "Bilmez misiniz ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misiniz ki; ya Muhammed, baş olma sevgisi büyük günahların en büyükleri arasındadır. ” 

“Ya Muhammed, bilmez misin; benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini, bir başka yere tayin etmişim. Sonra... O her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını meşâyiha saldım. Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim."

"Gençlere gelince; aramızda hiç bir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Cocuklara gelince... Onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar."
    "Bızimkilerin bir kısmını da âbidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zâhidlerin. Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden diğerine hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye... İşte böylece onlardan ihlâsı alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları İbadeti İhlâssız yaparlar gayri... Ama bu hallerinin farkında olamazlar. ”

    İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikâyesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi:

    “Bilmez misin ya Muhammed, Rahip Barsisî; tam yetmis yıl ihlâs ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda ona öyle bir hal ihlâs edilmişti ki: Her dua ettiği hasta duası bereketiyle şifâyab oluyordu. Onun peşine takılıp hiç bırakmadım...Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah Teâlâ, aziz kitabında, onu şöyle anlatır:

«...Şeytanın hali gibidir ki; o insana: Kâfir ol...Dedi... Vaktaki o kâfir oldu; bu defa da ona şöyle dedi: Ben senden uzağım... Ben. Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.»

    İblis bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı:
    
YALAN

    "Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendedir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim. «Muhakkak ben size nasihat ediyorum. . .» dedim... Bunu yaparım, çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir."

    GIYBET - KOGUCULUK

    "Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da benim meyvelerim ve şenliğimdir."

    NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK

    “ Her kim talâk üzerine yemin ederse... günahkâr olacağından endişe edilir, isterse bir defa olsun isterse doğru bir şey üzerine olsun, her kim talâkı ağzına alırsa, bu hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile kıyâmete kadar meydana getirecekleri çocuklar da hep zina çocuğu olur. Ağıza alınan o talâk kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer. ”

    NAMAZ

“Ya Muhammed, namazlarını tehir edene gelince... Onu da anlatayım. O, her ne zamanki namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki:"

“ Henüz vakit var. Sen de meşgulsün; hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın." Böylece o vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namazı yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse ona insan şeytanlarından birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O bunda da beni mağlup ederse... Bu sefer onun hesabını namazda görmeye bakarım. O namazın içinde iken... “Sağa bak... Sola bak..." derim... O da bakar... O ki öyle yaptı... yüzünü okşar, alnından öperim. Bundan sonra ona: “Sen ebedî yaramaz bir iş yaptın." derim ve böylece onun huzurunu bozarım."

"Sen de bilirsin ki ya Muhammed! Her kim namazda sağa ve sola çokca bakarsa Allah onun namazını kabul etmez. Yüzüne atar."

"Bunda da ona mağlûp olursam... Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da başlar namazını çabuk kılmaya. Tıpkı horozun gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi."

"Bu işi ona yaptırmakta da başarı kazanamazsam, bu sefer cemaatla namaz kılarken, onun yanına varırım. Orada onun başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım. Imamdan evvel de, secde ve rükû yaptırırım."

İşte... O böyle yaptığı için kıyâmet günü, Allah onun başını eşek başına çevirir. O kimse, bunda da beni yenerse bu defa ona namazda parmaklarını çıtırdatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur.”
  • 1957 – 59
    İstanbul, Fatih,


    Bütün gün beni, bu kâğıtların başında oturmaya iten yalnızlığımı düşündükçe acımın artmasını istiyorum. Bu büyük, kalabalık şehirde hiçbir teselli yok benim için. Acım, çok önceleri, başka sokakların, başka pencerelerin, yatak odalarının, bütün o anlamsız eşyanın bulunduğu ortamda çok daha büyüktü. Şimdi başka bir yerdeyim: bilememenin ortasında; içimi büsbütün öldürmüş olan acıyı bile duymuyorum. Bu en korkuncu. —Bir dal tutkuyla sonuna kadar gerildi, ama kırıldı artık. Yerinde sessizlik var. Hareketsizlik var. Ölüm ufka kadar uzuyor. Eşya korkunç varlığını —arada bir küllenmiş ateşinden başını kaldırıp— gösteriyor. Üzülüyorum, üzülmenin de anlamsızlığını bilerek. Durmadan gizlediğim varlığım, keşke yeni acılar içinde çırpınsaydı. Ne yazık, acı beni bırakmış gitmiş.

    Her gün bu kâğıtların basında oturup yazıyorum. Kendini bildi bileli yaşamaktan kaçan varlığım bir serüvenin uyartısını duyar duymaz nasıl da yana sıçramıştı. Sonra usul usul yaşayana sokuldum, başka bir yol yoktu benim için.Yalnızlıkta azar azar kazandığımı hovardaca harcamak için ne elverişli pazardı orası. Sonra sevincim büyüdü, büyüdü —artık yaşıyorum sanıyordum— ardından acım ve çırpınma nöbetlerim geldi. Şimdiyse hiçbirisi yok artık. — Gene de iyi günler onlar, yaşarken kötü günler geçirdiğimi sanıyordum. Ama anlamaya başladım artık; iyi günler onlar, yalnızlığı da, acıyı da fazlasıyla duymuştum.


    Şimdi artık iyi günlermiş diyorum. — Ah, bütün bir ömür boyu kaygısız, başıboş yaşamak. Süre geçiciliğini duyuruyor, içimde sinsi bir acıyı, hayal kırıklığını emziriyor. — Bırakmalı bunu; süre geçiciliğinin öğrenilmesiyle verdiği acıyı, hüzünden bir perde halinde yaşama üzerine çeksin, konuşmaların arasına katılan o bitmeyen susuşu bıraksın kişide, akşamları eve dönüldüğü saatlerde çıldırasıya yazmak isteğini uyandırsın. Yazmakla geçen zaman, ölümün uzaklaştığı zaman o.



    Nerden de anıyorum? Bir gün bir lokantada yemek yerken, lokantanın kâğıt peçetesine yazmaya başlamıştım, kâğıdım yoktu çünkü. Üzerinde Dandrino yazılı peçete, onu da bulmasaydım çıldıracaktım, kendimi insanların ve sokakların en bilinmedik yerlerine atacaktım. —Şimdi o lokanta kapandı artık, yazıların yazıldığı lokanta. Uzun bir zaman geçmiş, müşterisi masrafı kurtarmadığı için kapandı.— Hiçbirşey beklemeden sürüklendiğim zamanlardı onlar, yalnız durmadan ellerimizden kayıp giden o anlamın içine yerleşmeye çalışıyordum, sürüklenip geçirilen zamanlar, başka ne yapılabilirdi ki?


    Beyoğlu'nun bütün o sokaklarında, sonra Tarlabaşı caddesinde, ara sokaklarda ne kadar çok şey var yalnız insan için. Erkekler beyaz gömlekleriyle, arkası basık ayakkaplarıyla oturuyorlar, dükkânlar akşam üzerleri çok kalabalık oluyor. İngiliz sarayının yanındaki sokakta nasıl eski bir hüzün buluyorum; ama gene de sıkıcı, tek düzen değil. Köşeyi dönünce otomobiller insanın üzerine geliyor. İstiklâl Caddesi'nin susan, bekleyen kalabalığı, hüznü ne kadar çok sevdiğimi bana anlatıyor.



    Hikâyeye nasıl başlayacağımı bilemiyorum, hikâye yazmak, bütün olup biteni anlatmakla hiçbirşeyi söylemiş olmam ki. Hem elimden gelmez bu. Çok başka çeşit anlatmalıyım, yaşamaya sabırsızlıkla atıldığım zamanla, herşeyi yitirip, bıktığım zaman arasındaki büyük farkı. — Olayları birer birer sıralamak sıkıntı veriyor bana, hem olay da nedir ki? Önemli olan bizim iç yaşamamızdır, bu sürüp duran acıdır. Varlığımın, kopmuş, aşırılığa sürüklenmiş varlığımın bu çoktan ölü töreler arasındaki serüveni bu, kendim için ayrı bir yaşama kurmaya çalışmıştım, hepsi o kadar.

    Yalnızlıktan kurtulmak için yaşamaya atılmıştım. Yıllarca bu yalnız çocukluk; kendi içime hapsettiğim duyguları açığa vurmuştum, herkese paylaştırmayı düşünmüştüm. Yalnızlığım içinde, bütün kazandığımı sandığım bilgiye ve değere karşılık, bir hiç sayıyordum kendimi. İçimdeki o uzayıp duran boşluğu, sokaklarla, insanlarla, dışımda olan varlıklarla dolduracaktım. Ah, sevdiklerim için bir saraydı orası, orasını bir cennet yapacaktım, çevremde uyandıracağım hayranlık, sadece o bile yetecekti belki. Kuralları, görenekleri tanımıyarak, kendime iyice bağlanmak istiyordum, böylece kazanacaktım dünyanın önüme serdiği hazineleri; oysa şimdi varlığın bunaltısından kurtulamadım daha. Hâlâ, bu tutkular içinde, niçin dünyaya geldim diyorum, ben kimim? Ne oluyorum? Bu acıyı çekip durmak için mi? Kendimi kurtarmak için hepsini anlatmalıyım.



    Şehre yeni gelmiştim daha. Yaz tatilini geçirmek için ne güzel yerdi orası. Sessiz sokaklar alabildiğine uzuyordu, kırlara kadar açılıyordu bir uçları. Oralarda günlerce dolaşabilirdim diyordum. Her sokak ayrı ayrı günlerimi alabilir; sonra uçlarının artık yeşil, otlu kırlara açıldığı yerde bitkisel bir koku dolduruyordu ortalığı. Tedirginliklerin azalmayıp arttığı süre için ne umulmaz bir yer.


    Ayhan'ların evi şehrin en güzel eviydi belki, büyük şehre giren cadde üzerindeki son evlerden biri. Kalkıp onu görmeye gittiğim günü düşünüyorum. Ne çılgınlık! Öteye, pencerenin önüne oturmuştu. Ne kadar büyümüş, güzelleşmiş diye düşündüm. Burda işte, pencerenin önünde. Koridoru geçmiştim, aydınlıktı içerki oda, dışarda pencerenin önünde akşam oluyordu. Yakında büyük bir kalabalık yukardan doğru sökün eder, beyaz, bembeyaz, toz içinde, yer yer çamura bulanmış gövdeleri, şehrin gençleri top sahasından dönerler. Bağrışmalarını duyacaktık. Orda pencereye yakın, düşler içinde oturup duruyor. Oysa eskilerde — eskiden buraya kışın gelirdim, beraber bazı geceler kayakçıların; dönüşünü beklerdik, ceketleriyle, güzel cırcırlı ceketleriyle iner gelirlerdi yamaçtan doğru.—


    Yollar karlarla kaplı olurdu, araba tekerleklerinin geniş izlerini hatırlıyorum. Onu sevmemeye çalışıyordum. Uzun aylarımı dolduran şehirde değildi o, şehire ailesiyle kalkıp pek gelmezdi. Benim şehirdeki hayatım bilinmez bir serüven gibi geliyordu ona; oysa burda kalıp ömür boyu sessiz yaşamak isterdim, —günlerimi dolduran tedirginlikler bitsin burda, doğaya karışayım, ondan bir parça olayım,— anlatırdım da bunları ona. Bazı şeyleri anlayan bir duyarlığı vardı. Ama şimdi anlıyorum ki kendimi gene de dar kalıplara sokmaya çalışmıştım. Yalnızlıkta geçen sürede bitmeyecek bir enginlik kazandığımı, ruhumun yükselip gelişerek artık kimsenin bulunmadığı bir yerde, uzakta da mutlu olabileceğini sanıyordum. Düşlerin büyük ülkesinden sıyrılıp, küçük yaşamalara ihtiyaç duymak, varlığını onların eline teslim etmeye mecbur olmak, ne kötü talih.

    İlk gençliğimi dolduran iç-savaşlarımı unutamıyorum hiç. Durmadan kendi kendimle savaşırdım; kararsızlık içinde varlığımı ordan oraya atardım. Ayhan'a kitaplar, çocukluk günlerimi düş içinde geçirmeye yardım, etmiş kitaplar götürürdüm; onun da benim duyduklarımı duymasını, aynı hayalleri kurmasını isterdim. Yaşanan dünyadan ve insanlardan durmaksızın bir kaçış. Fakat küçük şehirdeki yaşamamda insanlar arasına sokulmaya kalkmıştım artık. Geçen zaman içimde karşı duyduğum sevgiyi büyütmekten başka bir işe yaramamış.

    Gündüzleri küçük evimizin önüne çıkıp karları küreledim, kışın geldiğimde. Ellerim kıpkırmızı, buz keserdi. «Kolay gelsin» derlerdi yoldan geçenler, bazan şapkalarını çıkarırlardı. O zaman bir sürü kırlangıç havalanırdı çitin kenarından. — Gelecek, kendim için büyük bir gelecek düşünmemeye karar vermiştim. Bütün tedirginliğimin düşçülüğümden geldiğini sanıyordum, geçen zamanla düşlerimin gerçeğe uymadığını görüyordum çünkü. Yalnızlık sürüp duruyordu. İçimde çok tuhaf görüntüler biriktirerek. Akşamları evde pencerenin önüne oturur, kırmızı kaplı bir deftere bir şeyler yazardım. Yazdığını zamanlar herkesden ayrıldığımı, gizli ve ayıp sayılacak bir iş yaptığımı sanıyor, kilitliyordum odamın kapısını. Dört duvar arasında herşeye karşılık, yüceldiğimi, kimsenin — benim sevgili bir-iki yazarımın dışında — erişemiyeceği bir yerlere yükseldiğimi sanıyordum. Sonraları titreme nöbetleriyle de geldi bu duygular bana, ardarda hergün deftere bir şeyler yazıyordum. Daha birçok yazarı tanımadığımı, sonra çok genç olduğumu düşünüyordum. Bu yandan bakılınca yazılarım bir değer taşımazdı. Ama beni odama kapanıp, kapıyı kilitlemeye sürükleyen tanrısal güç, bütün umudum ondaydı işte. Ama dışarıya, güneşin altına çıkınca kalmıyordu bu duygu. Orda yalnızlıkta kazandığımı sandıklarım hemen dağılıp gidiyordu. O zaman yukarıya tepelere çıkıyor, büyük ağaçların altında düşünmeye ve kendi kendimi aşmaya bırakıyordum kendimi. Ah, o zaman yazdıklarımı Ayhan okusaydı. Gizlice eline geçseydi de onlar. Kimbilir ne düşünürdü. Benden nefret mi ederdi?

    Ayhan'ı haftada bir gün görüyordum. Burda, sessizlikte, insanların arasında mutluydum. Köy yollarına doğru yürürdüm, karanlık uçuşurdu çevremde. Ama şimdi anlıyorum; mutlu günlerdi onlar. Kırlarda, açık gökyüzüyle, serin rüzgârlı havayla dolu. Ortalık sakin olurdu. — Bağlamışım kendimi, gizliden gizliye. Bilmeden, ince, sağlam bağlarla, ondan ayrılırsam, mutsuz olurdum, çok kötü olurdum; yalnız odamda günlerce oturup kaldığım vakitlerde geliyordu bu duygu bana. Onun orda, şehrin dışına doğru olan evlerin birinde olduğunu, orda oturduğunu, arasıra da beni düşündüğünü bilmek, yetiyordu bu benim için, daha fazlasını istemiyordum.

    Gün geçtikçe onu düşünmem artıyordu. Beni yaşamaya sürüklemiş sabırsızlıklarımın içinde bilemezdim sonunu. Aldanıyor muydum? Düşündüğüm yoktu böyle şeyleri. Bir toplum varmış, olur olmaz her düşünceye izin vermezmiş, umurumda değildi bu. Gene de umurumda değil, aradan yıllar geçti, bir çok şeyleri öğrendim, gene de aldırmıyorum törelere. Biz ölü bir doğanın ortasındayız, ölü bir doğayla çevrilmiş bir kaç insan, içtenliği, doğal yaşamayı bir yana bırakıp kendimiz için menfaatler, töreler yaratıyoruz. Nemize gerek böyle şeyler! Biz önce kendimizi kazanmayı, kendimize karşı içten olmayı bilmeliyiz; sonra hiçliğin bizi beklediğini bilerek bırakmalıyız bu sahte, içleri boş kalıpları.

    Güzel günler ardarda geliyordu, karlarda gezmelerle, koşmalarla, oyunlar uydurmakla dolu. Güneş hep aydınlıktı. Akşamları herkesin toplandığı. gazinoya gidiyordum. Şehirden uzaktım. Gelecekten çok, içinde yaşadığım duygular ilgilendiriyordu beni, her gün, sevgi duygumun bilmediğim bir yanını bularak mutlu oluyordum. İçimden akıp giden suların orda durmadan —bir gün çöküp yıkılmak üzere— bir şeyleri aşındırdığını bilmeli miydim?


    Ama nasıl başlıyordu o unutulmaz hastalık! Kendimi bütün bütüne açsam, içimin bütün kinini döksem ortaya. Herşeyi bütün ayrıntılarına kadar anlatmalı mıyım? Ama sonunda, geçenleri unutmak yeni bir yaşamaya atılmak için savaşmıştım. Savaş içindeki çılgınlıklarım olayları silip götürmüş belleğimden. Şimdi burda, artık içimde yeni hiçbir belirtinin olmadığı yerde, mahpus muyum? Neyin tutsağıyım bilmiyorum. Şimdi hepsi uzak, eskimiş plâklar üzerindeki izler gibi aşınmış görünüyor. Çılgınlıklarıma bir sebep bulmak için uğraştığım saatler... artık hepsi geçip gitti, sakinim, oldukça güvenliyim; ama silindim artık, isyanım sanki tükenip bitti, hayır, ölmüyorum, yalnız yaşamaya karşı duyduğum sabırsızlıktan yorgun düştüm, o kadar.


    Sonra şehre gelip yerleşti Ayhan ailesiyle. Yitirme korkusuyla iki uzun yıl geçti, bu iki uzun yılda biz birbirimizin olmaya çalıştık, şehirde yaşanacak ne varsa birlikte yaşamaya çalıştık, sonra zaman geçti, ayrılma çanı çaldı, önce bunu duymak istemedim, ailesi alıp onu törelerin içine sürükledi, bense gene yalnız kalmayı seçtim, içimi kaplayan acıyı dindirmek için. Şimdi anlıyorum ki bu toplumun dışında kalmışım. Bundan pişmanlık duymuyorum, seviniyorum üstelik. Kendimi kendim kuracağım, inançsızlığın, boşluğun ortasında olsam da, geçmiş bir inanca sarılmadan.


    28 Şubat


    Camın gerisinde oturdum, gidişini düşündüm. Yoldan tek-tük insanlar geçti, daha çok ihtiyarlar bu saatte. Odamda güneş pencereden uzaklaşmıştır, akşam olunca daha üzüntülü, daha yetersiz bir vakit. Ne yapacağım? Çıksam şimdi sokaklara kötü bir kalabalık; habersiz boydan boya habersizlik. Burda camın gerisinde oturmak en iyisi; karşıda bahçenin ortasında bir çınar ağacı, alçak duvarlı bir bahçe görünüyor. Tahta bir yapı, kiremit rengine boyamışlar, duruk bir gökyüzü. Çıksam şimdi dışarı, ayaklarımın altında tozlu bir kaldırım, parke döşeli bir yer burası. Ama nereye gitmeli? Bu camın gerisinde oturmak en iyisi, gidecek yer yok, her yer donuk bir beyazlıkta. — Hep geriye ittim düşüncelerimi, bilinç altına, hiç düşünmek istemedim. — Burda «susalım» dedim. Söylersem çok üzücü şeyler söyleyeceğim. «Peki..» diyordu. Bu pastahane camının gerisine oturmuştuk.


    Ama şimdi onu anmak için oturmadım. Gidişini düşünüp üzülmüyorum. Yalnız yetersizlik duygusu: bu şehir kötü, benim bu şehirde işim yok, ötekiler gibi olamam ben, hepsini bitirdim artık. Hepsi bana yetersiz. Bunu ona da söyledim «Ötekiler gibi olamam ben» diye. «Ben hepsini bitirdim artık.» «Sen gidersen yapacağım bir şey yok.»

    «Üzülmez misin?» dedi. —Kendi değerini ölçüyor.—

    «Bilmem ki» dedim. «Üzülecek gibi değilim artık. Yalnız bu duygu. Vakitlerimi öldürürüm.»

    Sırf vakit geçsin diye şimdiye kadar yaptıklarımı yeniden yaparım.

    «Biliyorum, sana onlar yetmeyecek diyorsun. Gider Adnan'ı bulurum. Bütün gün o büyükçe pastahanede otururuz.»

    Sonra Nişantaş'ta bir ev, düzgün, mermer merdivenli. Sonrasında bir şey yok. Kitap okurum belki. Ne kitap, ne bir şey. Bir yerlere gitsem değil mi? Nerde, gitmek de istemiyorum; sanki dünyanın bütün şehirlerini gördüm, her şehirde yaşamış kadar yorgunum.

    «İçki mi? İçmiyorum, içkiyi de bitirdim ben.»

    «Artık içince üzülüyorum.»


    Bırakmalı bunları. Gitti o. Sonrasını bilmiyorum. Büyük bir boşluğa düşmedim, düşlerim karmakarışık olmadı, keşke olsaydı diyorum şimdi. O zaman gidişiyle yitirilen anlamı kazanmaya alışırdım; yeni baştan, her şeye yeni baştan başlardım.; ama şimdi hiçbirşeye başlayamam; kiremit renkli yapıyı göreceğim, akşam olunca gidip yatacağım. Sonra sabah, kitap dolabına güneş vurmuştur, akşamdan kalma esvaplarım koltuğun üzerine atılmış, kalkıp düzeltmeli. Sonrası var mı? Hep aynı mı böyle? Bir örnek: kazanılacak bir şey yok, yitirilmiş bir şey yok.

    O vakit, onun gidişiyle yitirilen anlamı yeniden kazanmaya çalışırdım. Yorgun bir geceden sonra eve döndüm gene. Dairenin girişinde loş bir sıcaklıkla burun buruna geldim. Uykum gelmiş. Büyük gün. Yeni bir gün yarın, yeni bir gün ışığı, bir yeni kararsızlık, seçmelerimi yeniden yapabilirim. Seçmek, bir şeyler yapmak isteyecek miyim o vakit. Aydınlık, tozlu caddeye çıkacağım. Yüksek binalar, hafif kurşuni yüzleri. — Talimhane'de akşam başlamış. Soğuk, güzel bir bahçe. Dışarısını düşündükçe tozlu bir cadde düşünürüm. Burası, aydınlık, belirli: kitap dolabı, lâmbanın ışığı, kâğıtlar, her şey belirli, tozsuz. (Neden düşündükçe hep binaları, caddeyi, tozlu belirsiz görüyorum? Benim yaşamamda hiç konu yok mu? Geleceği düşündükçe parke döşeli bir yol, düz yüzlü binalar, ıslanmış, geniş pastahane camları düşünürdüm.)

    Gidişinden bu yana ilk kahveyi içiyorum. Garson getirdi, tablayı itti önümden. — Talimhane'de oturduğumuz zamanlar, ne kalabalık akşamlardı onlar. Kırmızılı, mavili balonlar asılıdır sanki gökyüzünde. Bir bayram sevinci, akşamüstünün alacakaranlığında bir parıltı, bir duyumsuzluk.


    Top oyunuyla bitmiş bir akşam mı? Bilmem ki şimdi; anmak istesem hep birbirine karıştırırım. Bir kalabalık, bir parıltılı akşam düşüncesi düşer aklıma. — Sonra nasıl sessizce çekip gitmişti ama. «Hiç ummazdım» diyemiyorum. Korkak bilincim insanlara karşı kuşkuluydu eskiden beri. — Asmalımesçit'in oralarda asılı, sakin bir gök vardır, binalar bütün Fransız biçimleriyle dururlar, yeşil pancurları sallanır durur. O gittiği vakit orası gene eskisi gibiydi, ama değişen ne var diye sormadan edemiyorum kendime. Eski burası. Her yer eski, değişmiyor. Yıllar eşyayı bitirmiyor, ama biz bitiyoruz, günden güne değişip ölüme doğru gidiyoruz, içimizdeki ses hep birşeyler söyleyip duruyor.

    Sessizce çekip gitmişti. Hiç ummazdım diyemiyorum, umardım diyemiyorum, bir şey diyemiyorum bu konuda. Sessizce merdivenlerinden çıkılan loş bir ev düşüncesi doldurmuş aklıma; sinirli, hırçın bir baba, iyi kalpli, dert ortağı bir anne hatırlıyorum. — Bütün bunlar benim gerçeğime aykırıydı, hiçbir vakit insanların çıkar bağlarıyla karışan dostluklarını düşünmemiştim.

    Evimiz olursa bizimki gibi olmasın, demişti galiba bir gün. Şehir dışında karlarla örtülü bir ev gelmişti aklıma. Şehrin sokakları yağmurla ıslaktı, uzaktaki eve hangi yollardan geçilip gidileceğini düşünmemiştim o vakit. Yalnız, uzakta, bir ev. Karları nerden düşündüm bilmiyorum. Ona anlattığımda gülmüştü. Sıcak bir salon, güzel, her vakit oturulacak bir yer orası. «Bir evimiz olsaydı» dedim.

    «Uzakta bir ev mi?»
    «Karlarla örtülü bir ev mi?»
    O vakit herşey düzelecek miydi? Herşeyi yetersiz görmekten kurtulacak mıydım?



    6 Mart


    İçimi acılarla kıvrandıran bu soruları çözümlesem bir. Eşyanın özünü hiçbir zaman anlıyamadım, kendimce yorumlıyamadım. Bilmemek korku veriyor; geçmiş günleri düşündükçe içimi bir korku titretiyor; korkuyla sürdürüp duruyorum bu yaşamayı. İçimi saran korku davranışlarıma yayılıyor, iyice belirli oluyor. Bir kapıyı açıp girerken, bir yere otururken, bir insana bakarken önliyemiyorum bunu. Korku başını alıp büyüyor, arasıra anlaşılmaz hastalıklarla üzerime çullanıyor. Titreme ve sinir nöbetleri geçiriyorum. Korkunun beni sürüklediği bayağılıkları birer birer anlıyorum artık. Yalnızlıkta, ölümün, bilinmiyen birisi olarak kalmanın korkusu öldürüyor beni. Kaçıp isyan etmek; mutlaka bir isyan bulmalıyım.


    Anlıyorum ki insanoğlu şimdiye kadar çözümlendiğinden farklıdır. İnsanoğlu büyük bir bataklıktır, herşey onda kaybolur, çıkmamak üzere dibe gider. Eve döndüğüm vakitler bütün gün omuz omuza yaşadığım bayağılıkları düşünüyorum. Ama anlıyorum ki kendim de onlardan farklı değilim. Batağın içindeyim, durmadan daha da dibe saplanmaktan kendimi alamıyarak. — Kaç geceler bunları söyliyerek sessizliğe ermeğe çalıştım, durdum.



    Geçmiş için bir hikâye uydurmak, onu yıllar yılı saklayıp durmak. Bütün bu satırları yazmakla kendime en uygun olanı yapıyorum.



    Suç bende değildi, üçgen biçimli bir odamız olmadığı için. Bağnazlık hep. Ben iyiyi seçmiştim, kendimi düşünmeden, iyiliğe atılmıştım. Sinirli bir baba, bu yaşayışı anlamıyan. Ailemi de yollamıştım hem. Ama babası geleceklerini duyar duymaz kaçmış, kardeşini mi kıskanıyorsun diyerek, vurmuş kapıyı, çekip gitmiş. Annesi ne demiştir o vakit. Sen üzülme, her şey düzelir mi demiştir; babanı ben razı ederim mi demiştir, bilmiyorum. Bana hiçbir şey söylemedi. Niçin babası böyle yapmıştı. — Pencerenin önünden geçenler azaldı. — Yıllarca, sinirli bir yaşama, anlamadan, bilmeden, insanları sevmeden, tanımadan onları, sürüp giden bir yaşama. Annesi bir cümleye takılıp kalmıştır. Hep toplumun önceden belirli düşünceleri, bir sürü aptal bilinç. Bu toplum sayısız aptal bilinçten kurulmuştur.


    Oysa bu cahillikten çoktan bıkmıştım. Bu insanları zorla düşündürmeli. Ama nerde? Gazinoların, en lüks yerlerin, bütün bu cahil insanların toplandıkları yerlerin ardında bilgisizliğin, insanları tanımamanın, vahşice bir kötüye kullanma düşüncesinin yattığını biliyordum. Onları tanımanın tiksintisi. Herşeyi yetersiz bulmanın huzursuzluğu. Bu toplumla nasıl yaşarım ben? Herkesin beğenilerinin ötesine geçmişim bir kere. Onlardan ayrı bir yaşama. Burjuvaların yaşadıkları yerlere tiksintiyle bakıyorum. — Gece gelecek artık, bu pastahaneden, bu camın gerisinden kalkıp gitmeli. Kendime verdiğim önem de boş; böyle çılgınlar gibi kendi kendini sevip durmanın ne yeri var. — Tanrım, burjuvadan tiksinmek, beni kendimden de tiksinmeye mi götürüyor? Yalnız olduğumu bilerek, burjuvalar gibi dış görünüşlere sarılmadan, yalnız çağın içinde kahramanlık sayılanı seçerek, iyi olmaya çalışayım. Bütün burjuvaları aldatmak pahasına da olsa doğru bildiğim yolda yürümeliyim. Ama içime uyan değerliyi nerde bulacağım?


    21 Mart


    Uzun zaman onu düşünmedim. Günlerin geçtiğini duyuyordum. Gecelerle günler birbirine karışıyor. Yaşamamı çok başka yerlere sürükledim. Beyoğlu'nun başka yanlarına. Azalan acım günden güne beni rahata götürüyor. Yaşamamın bütün acı gerçeğini kabullenmeye hazırım. Gene de tamamen iyileşemedim; düşünerek kurduğum yaşamam için tam bir mutluluk umamam. Özentisiz, kendi çevresini kendi kurmaya çalışarak, durumunu kendisi saptayarak.

    Onu sevmeye, kendimden ayırmamaya başladığım zamanı anmak istiyorum. Tuhaftır, bana yakın olanı pek de umursamak istemezdim. Sonraları uzun boylu düşündüm bunu, bana yakın olanı, beni sevmeye geleni umursamak istemeyişim nerden geliyordu? Yalnızlık, bırakılmışlık, eskiden beri yerleşmiş içime. Niçin yerleşmiş?


    Son günlerden biriydi. Bahçe parmaklığının kenarında güneşli bir gündü o gün, söz vermiştim kendi kendime, sevmemek için, hazırlandım. Çok çalıştım. Günlerce evde oturup kendimi hazırladım. Ne güzeldi. Güneşi görüyordum, sonra su yollarını, ağaçları. Üzüntüsüz, bir şeyler akıyordu içimde.

    Sonraları durmadan düşündüm. Artık her şey geçmişti. Şehirdeydim. Bana yakın olanı sevmemek istemem, kendimi sevmememden mi geliyordu? Bunu kabullenmek ne kadar korkunç! Bu, uzun zaman sarsıntısını yaşadığım küçüklük duygusunu kabul etmek olurdu. Ama sonradan yaşım ilerledikçe yenmiştim bunu. İlgilenmek istemeyişim, kaçışım hangi sebebe bağlanabilir? Ah, insanoğlu böyledir. Hiçbir insana güvenememek bizim kaderimiz. Kazanmak istediğimizi tamamen kazanınca beğenmemek, durmadan yenilerini kazanmayı düşünmek. Ben de kendime yakın olanı, ucuzcana kullanmaya —bütün üzerine titremelere karşılık— yol alıyordum, her insan gibi.



    28 Mart


    Günler bahara doğru gidiyor. Artık çok zaman geçti, hiçbir umut yok. Gelmemesine gitti bir kere o. Bütün dostlarımın bildiği, yemekleri çok sevilen bu lokantada onu nerden de anıyorum? Bütün bu satırları peçete yerine kullanılan kâğıtlara yazmasam deli olacağım. Bir yandan da, herşeye karşılık insanoğlu küçük ve cılız bir varlıktır, diyorum. — Nasıl anıyorum, akşam yemeği yenen bu yerde? Bilmiyorum —büyük, kalabalık bir şehrin ortasında burası— zenginlikler yaşayan beyler, hanımefendiler için yapılmış bir yer mi? Bilmek bile istemiyorum. Ne olurdu? Şimdi pencere önünde tek ve büyükçe masadayım, hiçbir şeyi, içime en acıtıcı köklerini sarmış özentilerimi anlamanın verdiği, idrâkin de sınırlarını aşan yalnızlığı düşünmeseydim. — O çok ayrıydı. O akşam yemeği, geçen aylarla, varlığımdan ne kadar çok şeyler sürüklemiş. Bana ne kalmış? Geriye ne kalmış? Korkunç bir kuşkuyu yaşıyorum. Korkuyorum. Şimdi oturduğum masadan, kenarında oturduğum pencereden bile emin değilim. Kimim? Neyim? Nerden geliyorum? Nerden gelip bu masaya oturuyorum? Pencerenin önünü seçmişim? Farkında bile değilim. Anlamıyorum, bu anda beni varlığımdan bile kuşkuya düşürecek ne çeşit bir güç olabilir? Bilmiyorum. Hafif şarkılarla başlamış. Hepsinin üstünde bu soru: Nasıl anıyorum? Hepsinin üstünde. — Ne korkunç bir yalnızlıktı o; onu ellerimle, gören, görmeyi becerebilen gözlerimle nasıl da yitmeye bıraktım? İstemiyordu ama gidiyordu. Bilmiyorsunuz; şimdi bunları anlatmak hiçbirşeyi değiştirmiyor. Gece yarısı daktilomun başında, tavan arasındaki odada oturup uzun uzun yazdıklarımın çok şeyleri değiştirmesini isterdim. Çok şeyleri. Onlarla o insanüstü gücü kazanacağımı ummuştum. Yanılmışım. —Şimdi artık hiçbirşeyi kimse değiştiremez. Yalnızlığım, yıkılmışlığım bile önemsiz. Caddelerle, kenar mahalle içki yerleriyle, geceleri sabaha kadar mavi kapılarını açık tutan kulüplerle bütün bir ömrü geçirmek mümkündür. Hepsinin üstünde ansızın anıyorum: saçları ne kadar güzeldi, beyaz ve solgun yüzü acımı arttırıyor. Ben şehrin kahvelerinde, lokantalarında yaşayan orta tabakadan insanı, birdenbire herşeyin üstünde anıyorum, son gecemiz miydi? Hangi elbiselerini giymişti? Evet hatırlıyorum, elbisesinin gri ve kahverengi yuvarlakları daha belleğimden silinmemiş, unutmamışım. Biliyorum. Bildiğim bir şeyler var benim de. — Bu dar bir geçitmiş gibi uzanan lokantada akşam yemeklerini yemeğe gelmiş silik resimleriyle titreşen insanların herşeyi bilmesinin ne önemi var? Saçları ne kadar güzeldi; pırıl pırıl, inceydi. Bilmiyorlar. Herşeyi bağıra bağıra anlatmalıyım. Duymalılar. Ağlıyor muyum? Ağlamam bile önemsiz. «Bütün gün ölüyorum» demeliyim. Nasıl karşılayacaklardır? Yanılıyorum. Kimseler bilmemeli. Yıllarca sokakta, deniz kenarı meyhanelerinde yaşıyorum, anlamamalılar. Deniz kenarında zengin yalıları olanlar, o zamanki utangaç iyimserliğimi. Bilmiyorlar, ne kadar gizliyim. Nasıl önlerinden geçiyorum: Çok uzaklara onu yeniden bulmaya, ince, güzel saçlarını yeniden görmeye gidiyorum. Kilometrelerce uzakta. Yeni bir şehrin beni tedirgin eden karanlığı. Işıklar, elektrik ampulleri yanıyor. Bahçe parmaklıkları, bahçe içindeki evler önünden geçiyorum. Birden soruyorum: aylar sonra burdayım, bu yeni şehirdeyim, ayları, günleri sayarak bekleyip durduğum bu anı yaşamanın tedirginliği miydi? Yolda neler görüyorum? Nasıl da tedirginim? Uzağım? Nasıl uzağım? Nasıl uzakları yadırgıyorum? Akşam mı? — Kendimi yeni davranışlara sürüklüyorum. — Niçin sürüklenip gidiyorum? Kim beni yeni, yabancısı olduğum bir dünyaya götürdü. Hangi görünmez güç? — En büyük acım bu: o bütün çocukluğunu yaşamamış. İlk gençliğini yaşamamış. Anmam bile kötü. Küçük kahverengiler ve iç içe girmiş griler. Bacakları ne kadar kalın, ne kadar yumuşaktı. Şimdi daracık, şarkıları duyulan bu akşam yemeği yenilen yerdeyim —eskiden ağrılarla gelirdim, sıkılırdım— sessiz sokakta, ıslak, ince kumaştan elbiseler giyerdim; sonra bilmiyorum nasıl başka, uzak bir şehirde gözyaşlarım kalmış.



    Şimdi akşam. Burdayım. Yeryüzündeyim. Büyük şehirde, sessiz bir sokaktayım. Pencerenin dibindeyim. Sokaklar yağmurla ıslanmıştı —ben gelmeden önce yağmur yağmış— eskiden de sokaklarda yürümüştüm. Bildiğim yerler buraları, kapıyı açıp girmiştim. Sessizdi içerisi. Güzeldi. İyice biliyorum. Her akşamki gibi bir akşam bu. İşi hiç büyütmemiştim. Yemeğimi ısmarlamıştım; başkaları da gelmişti, beraberce yiyorduk yemeğimizi. Biliyorum, iyice sakındım, sanki tamamen unutmuştum; içimi yakan sıcaklığı silinmişti. Birden anıyorum: birden ince ve güzel saçları, kahverengi kareli, gri elbisesini anıyorum. Unutmamışım. Seviyor muydum? Sadece kendimi, hırçın üstünlük duygumu yenmek için mi seviyordum onu? Bu bayağı toplumda ne güçlü bir bağlantıydı o. Gerçeği yenmek mi istemiştim? Elbet düşününce herşeye bir sebeb bulunabilir. Düşünmeyi —beni birdenbire sarsan anısı geçene dek— sonraya bırakmalı. Uzaktaydı, başka bir şehirde, başka insanlara yakındı. Aydınlık pastahane camları önünden geçen görüntüsü beni hiç rahat bırakmamıştı. Gülüyordu, ürkek sevinçlerini ona hiç çok görmedim.

    Gittiğimde, kahverengi noktalı, gri elbisesinin yabancısıydım. Bunu ona da söylemiştim. Hiçbirşeye sahip olamıyacağını bilen acım sonucu değiştirmiyor. Yaklaşmayın! Siz akşam yemeklerini yiyen mavi gözlü beyler, küçük hareketli, zarif kadınlar. Bu yabancılığa hiçbirşey karışmamalı. Erginlik çağındaki kızların, eve geç geldiklerinde, ana babalarına görünmeden çıktıkları odalarında, kimseler görmesin diye eski okul defterleri arasına sakladıkları yazılar yazacağım. Ne kadar aldanmışım. Toplumu bir yana atıp içimin sürüklenişlerine kapılmıştım. Uzaklaşış sonraları çok büyüdü. Yanılmışım. Duymadın. Kimselerin bu yabancılığı bilmesi gerekli değil. Kahverengi kareler, gri renkler. Yabancılığımı düzenli masalar, ürkek hanımlar, ardarda içilen içkiler gidermiyor. — Anıyorum. Yüzünün unutamıyacağım görüntüsü nasıl da belleğimden silinmemiş!



    17 Nisan

    En korkuncu bu! Günlerdir onu yaşadığımı biliyorum, ne kadar unutmaya çalışsam da. Uykularımın ortasında sıçrayıp uyanıyorum. Göğsümü bastırıp duran, çevremde kara bir gölge gibi dolaşıp duran bilincimin ölü gözlü görüntüleri. Birden sıçrıyarak uyanıyorum, sanki varlığımın büyük bir parçası onunla beraber gitmiş. Yitirilen bir daha elde edilmeyecek. Yalnız burda oturup düşüneceğim. Artık hiçbir şey yitirmedim diyebilinceye kadar. Bir gün yorgun odama döndüğümde görüntüsünü bulmam mümkündür. Uzanmış yatıyor. Alkolden düşünecek halde değilim, bende sabit fikir haline geleceğinden korkuyorum.

    Anı defterimde onun tuttuğu yere yeni sayfalar eklemek; bitmeyecek bu uğraşı. Ne zamana kadar sürecek? Şimdi kurtulmak için yazmaktan başka çare olmadığını anlıyorum.

    Gece mi şimdi? Uyku saati mi? Hiçbirisi değil! Cama elimi uzatıyorum, varlığımın gücünü duymak için. Çıksam şimdi dışarı, bomboştur sokaklar. Şimdi sen gelmeden önceki eşyalar, koltuk, kitaplık, yorgun elbiseler, ütüsüz, öyle durup duruyorlar. Sen uzanmış yatıyorsun. Niye ki? Düşünüyorum, yağmurdan önceki zamanı, Tepebaşı'ndaki pastahanede yorgun musun? «Sevdaya dayanmak zor.» Sen mi böyle derdin? Sevdaya dayanmak zor diye. Niye başka şey söylemezdin de böyle derdin? Derdin derdin işte, niyesi var mı? Bütün bu yaşamamızın, aşkın, gecenin, sokakların, çeşitli ışıklarla başlayan sokakların ortasında; yaşadığımı duyar mıydım o vakit?, Nerde, anlamazdım. Anlasaydım olmaz mıydı? Varoluşumu, nedenimi, başlangıcına inerek —ama bu insan acı çeksin diye mi yaratıldı.— Senden önce başkası geldi bu boşluğun ortasına. Herşeye boyun eğmiyen bu isyan gereksiz mi büsbütün? Otururduk. Yaşamama nerden girmişti? Gerekli olan onunla yaşayabilmekti. Sonra gene gereksiz diye düşünürdüm, niye gerekli olmalı. Ama güzel, yaşamaya, onu anlamaya gitmek. Niçin onu bu kadar istemiştim? Aşkı niçin bu kadar istemiştim? Muhtaç mıydım? Sevilmeye mi muhtaçtım ben? (Küçükken hoş tutulmuş bir çocuk, o kadar sevilmiş, gizli tutulmuş sanki, sanki yeryüzünün bütün kötülüklerinden esirgenmiş, anlıyorum.)



    Çocukluk hastalıkları gibi başlıyor bunaltı. Akşamları oturup yazılar yazıyorum; anlaşılması için. Bütün bu anlamsızlık anlaşılsın da, artık çok geç kalınmış olsa da daha iyi bir dünya kurulsun diye. Bütün bu çılgınlıkların sonunda hiçbirşey olmadığı, bu dünyada yaşamaya bile imkân olmadığı? Yalnızca yazmaya, durmadan yazmaya ihtiyacımız olduğu anlaşılsın artık. Öf, yazmaktan başka kurtuluş yoktur. İnsanoğlunun bayağılığını, her gün, yeniden, yüzüne vurmaktan başka. Yaşanıp da ne yapılacaktır, pastaha-nelere gidilecek, yollarda yürünecek, evlerde oturulacaktır; sonra, sonra kötü bir yaşamayı sürükleyip durmanın acısı. Bütün kentlilerin yaşaması böylece kendinin olmayan zamanlara bölünüp gitmekle rezil olmadı mı?
  • Kısasa Kısas der ki, "Karşınızdaki insan, size ne yaparsa, siz de ona aynı şekilde karşılık verin."
    Bu, her zaman için iyi bir fikir değildir.
    Kısasa Kısas, meseleyi daha da büyütebilir. Bir küçük ilan verdiğim gazeteyi aradığımda başımdan neler geçtiğini anlatacağım. İlanın, daha kaç gün gazetede yayınlanacağını öğ­renmek istiyordum.
    Görevli kadın bağırarak, "Telefon numaranız nedir?" diye konuştu. Kadının tüm aksiliği üzerindeydi. Telefon numaramı ver­dim ama hiç şansım yoktu. İlanım, bilgisayarda kayıtlı değildi.
    "İlanı, iş yerimin telefon numarasını kullanarak da vermiş olabilirim," dedim. Kadın, o numarayı da denedi. Yine, ilanımın kayıtlı olmadığını söyledi. Soyadıma göre arama yapmasını rica
    ettim.
    "Bu soyadına kayıtlı, verilmiş hiçbir ilan yok," diye tekrar
    etti.
    Sesi gerçekten de çok öfkeli geliyordu . "Küçük ilan mı demiştiniz?"
    "Evet."
    Sözde alçakgönüllülük gösterip, "Telefon numaranızı söyle­
    mezseniz, ilanınızı bulamayız," dedi.
    "Anlıyorum," dedim. "Size iş çıkarttığım için üzgünüm. Bu
    kadar düzensiz olduğum için hepsi benim suçum .. . " diyerek özür
    diledim.
    "Elimizde doğru telefon numarası olmadığı sürece, ilanını­
    zı bulmamız zor," diyerek açıklama yaptı. Sesi sanki yumuşu­
    yordu.
    "Evet, anlıyorum," dedim. "Zamanınızı ayırıp ilanımı
    aradığınız için size gerçekten de minnettarım. Sizi uğraştırdı­ğım için özür dilerim. Dert açmak istememiştim."
    Ardından, kadın canlandı, "İlanınızın ne zaman yayınlan­
    maya başladığını biliyor musunuz?"
    Bir an düşündüm. "Pek emin değilim. Gazeteyi kaybettim
    de. Büyük olasılıkla geçen Pazar."
    "Ben de geçen Pazar'ın gazetesine bakacaktım. İlanınız ilk
    kez o gün yayınlanmışsa, en son ne zaman yayınlanacağı da ya­
    zıyor olmalı."
    Bu teklifi, işi gereği yapmadığı ortadaydı. "Oh, çok incesi­
    niz," dedim.
    "Bir bakayım," dedi. Ve ilanımı buldu.
    Görevli kadını, bana yardım etmeye nasıl yöneltmiştim? Dü­şüncesini bir anda nasıl değiştirmiştim?
    Kısasa Kısas yöntemini kullandığımı sanabilirsiniz.
    Sonuçta, o bana iyi davrandı; ben de ona iyi davrandım. Ama,
    dikkat edecek olursanız, o bana iyi davranmadan önce, ben ona
    zaten iyi davranıyordum. Kısasa Kısas yöntemini kullanmıyor­
    dum.
    Kullansaydım, konuşmanın ne yöne kayacağını bir
    düşünsenize. Sözde alçakgönüllülük gösterip, "Elimizde doğru
    telefon numarası olmadığı sürece, ilanınızı bulmamız zor," de­mişti. Kısasa Kısas yöntemini uyguluyor olsaydım, "Anlıyorum,
    yetenekli birisi geldiğinde tekrar arayacağım," demem gerekir­
    di. Ve o da Kısasa Kısas yöntemini uygulayıp, aynı tarzda cevap
    verecek olsaydı, konuşmanın gerilimi çabucak doruk noktasına çıkacaktı.
    İyi bir karşılık, iyi bir karşılığı hak eder. Ama, kötü bir kar­şılık da, kötü bir karşılığı hak eder. Bu durum Kısasa Kısas yön­
    teminin büyük bir meselesidir. Karşılıklı ilişkiler yalnızca iyi niyet değil, aynı zamanda kötü niyeti de beraberinde getirir.
    Kısasa Kısas yöntemi, amacınızın meseleyi çözmek oldu­ğunu unutturur. Konuşmanın akışında, insanların sözleri yapı­cı ya da yıkıcı olsun, Kısasa Kısas yöntemi meseleyi büyütebilir.
    Kısasa kısas yöntemi, dört stratejik etkeni göz ardı eder:
    1• Mesele. Kısasa Kısas yöntemi, hiçbir yanlış anlamaya
    yer bırakmaz. Bu görevlinin kaba olmak istemediğini
    düşünelim. Lafı yapıştıracak olsaydım, gereksiz yere,
    bir kısırdöngüye girmiş olacaktık.2. Amaç. Görevliye ters cevap verseydim, elime ne geçecekti ki? Böyle davranarak onun, benim için ne yap­masını sağlayacaktım? Kesinlikle hiçbir şey. Aslında,
    ona sözlü saldırıda bulunduktan sonra, bana yardım
    etme konusunda daha az istekli olacaktı.
    3• Yöntem. Bu görevlinin düşünceleri neydi? Kısasa Kısas
    yöntemine göre: Kimin umurunda? Karşınızdaki insa­
    nın ne düşündüğünü hiç umursamayın. Aynı şekilde
    karşılık verin.
    4.
    Sonuç. Karşınızdaki insanın hareketlerini tekrarlarsa­
    nız, nasıl bir tepkiyle karşılaşırsınız? Kısasa Kısas yön­
    temine göre: Sonuçların canı cehenneme; karşınızdaki
    insana,davranışını, aynı şekilde iade edin.
    'Karşınızdaki insan, aynı akılsız yönteme başvuruyor ve
    bir de, sizin kadar inatçıysa, kısırdöngüye yakalanmanız kaçı­
    nılmazdır. Ardından, kendinizi aşağıdaki diyalogu tekrarlarken
    bulabilirsiniz:
    "Hiç de mantıklı davranmıyorsunuz!" "Ben değil, siz
    mantıksız davranıyorsunuz!" "Oh, öyle mi?" "Evet, öyle!"
    KISASA KISAS YÖNTEMİ; GENELLİKLE, BÖYLE SONUÇLAR DOĞURUR
    - İKİ TARAF DA BİRBİRİNİN BAŞININ ETİNİ YER, CANINI SIKAR, BİRBİRİNİ
    KIŞKIRTIR, BASKI YAPAR, SIKIŞTIRIR, DURMADAN AZARLAR ve HEPSİNDEN
    ÖNEMLİSİ BİRBİRİNİN HAREKETLERİNİ TEKRARLAR - iki taraf da birbirini
    taklit eder.
    DR DAVİD STİEBEL
  • 86 syf.
    ·30 günde·Beğendi·8/10
    Mutlu olmanın kitaplardan öğrenilebileceği bir yanılgı mıdır?

    Mutlu olmak kitaplardan öğrenilebilir mi?

    Hem mutluluk nedir?

    Görünür bir şey mi ?

    Var mı?

    Yok mu?

    Nerede ?

    Kimde?

    Sende.

    Bende.

    Bana kalırsa mutluluk öncelikle insanın kendini tanımasıyladır, kendini nelerin mutlu ettiğini keşfetmesiyledir. Bu keşif aslında bir yolculuk gibidir, yaşam yolculuğunda bunları bulur farkına varırız. Ancak bu yalnız keşfetmekle de bitmiyor. Çünkü insan bir çevre belki de bir çerçeve içinde yaşıyor ve bunun içerisinde de bazen sıkışıyor. İstediklerini elde etmesi, istediği gibi yapması her ne yapmak istiyorsa, zorlaşabiliyor. Ancak bu zorluklardan bahsetmek istemiyorum. Böylelikle onları reddediyorum. Asıl olarak bizim neden kendimize mutluluğu layık göremediğimizi sormak istiyorum. Çünkü mutluluk yalnızca kişinin kendi içindedir.

    Bu kitabı gerçekten keyifsiz olduğum bir anda bir arkadaşımdan aldım. "Hiç mutlu değilim bu kitabı okuyabilir miyim?" dedim. Sonrasında o anda bir sayfa açtım. 38. sayfa. "Yakınlık ve Uzaklık" başlıklı. Bu iki sayfalık deneme beni çok etkiledi ve ben bundan sonra kitabın tamamını okumaya karar verdim. Bu kitap niteliği itibarıyla o kadar değerli ve özgün ki. Günlük hayatta karşılaşılan olaylardan yola çıkıyor ve hepimizin deneyimlerine yeni bir bakış açısı kazandırmayı amaçlıyor.

    İncelememi yazmaya ilkin şöyle başlamıştım. "Mesut olma sanatı, insan olma hastalığı." Çünkü yazar insan özelliklerini tek tek ele alıyor; mesut olmak vazifesi, zaferler öfke, sinirlilik, hayali hastalıklar, küçük sebepler, huysuzluk, kader, evlilik, karamsarlık, teselli... Bunların hepsi insan için ama bizler bunları olumlu şekilleri ile var edemiyoruz, onları orantılı bir şekilde yaşayamıyoruz.

    Yazar iki farklı şey söylüyor, bu çelişkisini kitap bittikten sonra farkettim. Kendisi hem saadetin beklenmeyen anda geldiğini hem de saadete niyet etmek, onu amaçlamak gerektiğini söylüyor. Bana kalırsa bu ikisinin aynı anda var olması mümkün değil ben bu iki fikirden beklememeyi mantıklı buluyorum. Beklenen genelde gecikir veyahut hiç gelmez. Charles Dickens: " Mutluluk bir armağandır ve işin sırrı onu beklemekte değil geldiğinde memnun olmaktadır." diyor. Mutlu olmak bir sonuç değil süreçtir.

    Mutluluk insanın hep uzakta sandığı ve uzakta aradığıdır.

    Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum, diyor yazar ve sonra bunu şu cümlelerle temellendiriyor.

    Aslında kimse, onu yaşarken hayatının en mutlu anını yaşadığını bilemez. Bazı insanlar kimi coşkulu anlarında hayatlarının o altın anını şimdi yaşadıklarını içtenlikle ve sık sık düşünebilir ya da söyleyebilirler belki, ama gene de ruhlarının bir yanıyla bu andan da güzelini, daha da mutlu olanını ileride yaşayacaklarına inanırlar. Çünkü özellikle gençliğinde hiç kimse bundan daha kötü olacağını düşünerek hayatını sürdüremeyeceği gibi, insan eğer hayatının en mutlu anını yaşadığını hayal edebilecek kadar mutluysa geleceğin de güzel olacağını düşünecek kadar iyimser olur.

    Sabahattin Ali ise, mutluluğun farkına varanlardan ve onu tüketmekten korkanlardan. O " Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim." diyor Kürk Mantolu Madonna'sında. Ben Sabahattin Ali'nin kendi hayatında hep buna çabaladığını düşünüyorum. Hep bir mutluluğu biriktirme arzusu yarına da bırakma isteği.

    Mutlu olmak üzerine yazılanlar saymakla bitmeyecektir. Belki de mutlu olmayı kendimize dert ettiğimizden ve bunu hayata şart koştuğumuzdan.

    Bana kalırsa insan yalnız kendisi ile ve kendisi için, kendisine değer vererek yaşarsa, yaşadığı anı kavrarsa, ben şu an buradayım ve şu an en güzel an olabilir derse belki mutluluğa yaklaşabilir ve daha kolay ulaşma şansı artar.

    Bence mutluluk somut bir varlığa büründürülmeye çalışılmadığında var olacaktır.

    Mutluluk somut değildir ama mutluluk veren şeyler somut olabilir. Taze kavrulmuş leblebi kokusu, yeni alınmış bir kitabın ilk sayfasının dokusu, birinin seni anladığını onun gözlerinde okuduğun an, doğduğun şehre döndüğünde alınan ilk nefes, bir çocuğa gülümsediğin, yıllar sonra eski bir dosta rastladığın, anneni kucakladığın, bir leylak kokladığın, çimlerde oturduğun, kuş sesleri duyduğun, bileğinde nabzını hissettiğin, sağlıkla gözlerini açtığın ve bunları bu yeni günde yine yapabileceğini bildiğin her an mutluyum de. Mutluluğu öyle basitleştir ki anlatılamayacak kadar yayılsın her yana. Sese, nefese, gülüşe, öpüşe...

    Konuşmak kolaydır, teori üretmek kolay. Hikayeler uydurabilir herkes ama hikayesini hayatına uyarlamak herkesin harcı olmayabiliyor. Hikayeye dönüştürülecek hayatın ipleri gene bizim elimizde ve kimse mutluluğa geç kalmaz.

    Mutlu olmak vazifesi başlığı vardı kitapta. Bence bu bir vazife, bir zorunluluk olarak bakılabilecek bir şey değil varlığına şükür edilebilecek bir şey. Küçük dertleri veya olumsuzlukları büyüterek çoğaltmamalı. Mesut olmak aslında biraz da kendi kendimize dert tohumları ekmemekten doğar. Mutluluğu aramak belki ama mutsuzluktan kaçmak kesinlikle önemli.

    "Mutlu olmayı ileride görüyorsanız ona şu an sahipsinizdir çünkü ummak mutlu olmak demektir." diyor Alain ve yine "Uyku tutmayacağından korkan adamı kolay kolay uyku tutmaz. " derken de bence mutluluğun beklenecek bir şey olmadığı vurgulanıyor olabilir. Mutluluğun bu kadar üzerine düşmemeli, kaybetme korkusu beraberinde kaybetmeyi getirir.

    Son bir alıntı ile bitirmek istiyorum incelememi. Victor Hugo: "Yaşam en yüce mutluluğu sevildiğine ikna olmuş kişiye sunar; kendisi olduğu için sevilmiş - hatta diyebiliriz ki, kendisine rağmen sevilmiş kişiye.

    Her birimizin en yüce mutluluğa ulaşması dileğiyle.

    İyi okumalar!