• 832 syf.
    ·19 günde·9/10
    Kocaman bir seri Zaman Çarkı ve ilk kitabı Dünyanın Gözü. Kütüphanemde yazdan beri okunmayı bekleyenler arasındaydı. Ayrı bir dünya, farklı yerlere götüren ve yolculuk yaptıran bir kitap. Kitap 800 sayfa son kısımları hariç gayet sürükleyici, bu kısmın biraz uzatıldığı hissene kapıldım fakat genel itibariyle akıcı.

    Bu dünyada Aes Sedailer, Trolloclar, Karanlık Varlık Ba'alzamon, Yeşil Adam, Ogierler var. Hepsiyle tanışıp o dünyanın içinde yaşanılanları köylerden, çiftliklerden, şehirlerden geçip hanlarda kalarak güzel bir kurguyla okuyoruz.

    Trolloclar, Karanlık Varlık'ın yaratıkları, iri yapılı vahşi hayvan-insan melezi. Gölge Savaşı sırasında yaratılmışlar.
    Aes Sedailer, Tek Güç'ü kullanan kişiler, farklı renklerde Ajahlar olarak kategoriye ayrılıyorlar.

    İki Nehir olayların başladığı yer, festival zamanı çiftliğinden yola çıkan Rand ve babası Tam köye fıçılarda içki götürüyor. Rand 14 yaşında, O ve köydeki diğer yaşıtı iki çocuk Mat ve Perrin siyah pelerinli ürkütücü atlıyı görüyorlar. Festivalden önceki gece Trollocların saldırısına uğruyorlar. O zamana kadar Trollocların sadece masallarda hikayelerde geçtiğine inanıyorlar. O sırada köyde bulunan bir Aes Sedai olan Moiraine ve muhafızı Lan köye tekrar saldırı olmaması için onlarla Tar Valon'a gelmeleri gerektiğini söylüyor. Rand, Mat, Perrin, hancının kızı Egwene ve Aşık Thom Merrilin yola çıkıyorlar. Köyün Hikmet'i Nynaeve de sonradan arkalarından geliyor.

    Çıkılan yolculukta yazar bu dünyayı verilen detaylarla tanıtıyor. Köyde yaşayan insanların tutumları, çevrede bulunan özellikler, geçilen yerler; Taren Salı yolu, Taren'in karşısı, Baerlon Şehri, Caemlyn Yolu, Beyazköprü... Birkaç yerde Trolloclarla karşılaşıyorlar ve Moiraine Sedai'nin yaptığı büyüler sayesinde atlatıyorlar. Daha sonra Aridhol yeni adı Shadar Logoth denilen ölü şehre varıyorlar, burada çeşitli tuzaklarla karşılaşıyorlar. Buradan da ayrıldıklarında bir kez daha Trollocların saldırısına uğruyorlar ve herkes bir yerlere savruluyor, ayrı yolculuk etmek zorunda kalıyorlar.
    Rand, Mat ve Thom bir tarafa gemi yolculuğuyla Beyazköprü'ye varıyor. Egwene, Perrin karşılaştıkları Elyas ve kurtlarla yolculuk yapıyor. Moiraine, Lan ve Nynaeve başka yoldan hareket ediyorlar. Rand ile Mat Thom'un öğrettiği top çevirme ve flüt çalma sayesinde yemek yiyebilecekleri ve uyuyabilecekleri hanlar buluyorlar, köyden köye bu şekilde ilerliyorlar, öncesinde de çiftliklerde çalışıyorlar. Thom Beyazköprü'de karşılaştıkları Myrddraalle giriştiği kavgada arkada kalıyor ve kitap boyunca bir daha rastlamıyoruz ama akıbeti belli değil, ileriki kitaplarda karşımıza çıkabilir. Köy köy ilerleyerek ama hep Soluklar tarafından takip edilerek Caemlyn'e varıyorlar. Bir süre sonra bütün ekip Aşık Thom hariç burada buluşuyorlar. Fal Dara ardından Karanlık Varlık'ın çürüttüğü Afet'ten geçip Dünyanın Gözüne ulaşıyorlar. Rand burada Karanlık Varlık ile karşılaşıyor ve onu etkisiz hale getiriyor.
    Burada Valere Borusu bulunuyor, bunun Gölge'ye karşı savaşmak üzere ölü kahramanları geri çağıracağına inanılıyor.

    Kitap boyunca Rand'ın gözünden olanları okuyoruz. Kendi evinde üzerine atlayan Trolloc, Baerlon'da, Geyik ve Aslan'da onu tehdit eden Myrddraal. Her yerde Yarı-insanlar, Shadar Logoth'ta onları kovalayan, Beyazköprü'de takip eden Soluklar. Her yerde Karanlıkdostları...

    Zaman Çarkı, Çağların Deseni'ni dokur ve yaşamlar da dokuduğu ipliklerdir. Kimse kendi yaşamının ipliğinin Desen'e nasıl dokunacağını, bir halkın ipinin nasıl dokunacağını bilemez.

    Zaman Çarkı yedi çubuklu bir tekerlek ve her çubuk bir Çağ'ı temsil ediyor. Çağlar gelip geçtikçe yaşanılanlar efsaneye mite dönüşüyor ve tekrar o Çağ geldiğinde unutulmuş oluyor. Her Çağ'ın deseni o Çağ geldiğinde biraz değişik oluyor ama yine her seferinde Çağ aynı Çağ'dır.

    Seri bu kitapla İki Nehir'den yapılan yolculukla başlıyor. Devamında daha bir sürü okunmayı bekleyen macera var. Bu kitap ile birlikte değişik bir atmosfere giriş yapıyoruz. Yazarın verdiği derinlemesine detaylarla değişik varlıklarla tanışıp bu dünyayı onların gözünden anlıyoruz. Maceranın devamında da neler olacağını merak ediyorum.
  • Nasıl ki bir Gül’ün varolabilmesi için bütün bir Evren’in varolması elzem ise, bir İnsan’ın varolabilmesi için de, Evren’in yanında bütün bir Hayat’ın varolması gerekir. Çünkü şey Doğa’ya doğarken insan Hayat’a doğar. Bu nedenle insan, Doğa’ya bağlı beşeriyeti yanında, metafizik bir varlıktır. Metafizik bir varlık olduğu için de, her şeyiyle bir sorudur.

    İnsan denilen soruya verilecek yanıtlar her şeyden önce, insanın üçlü yapısını, hissî, vicdanî ve aklî yapısı dikkate alınarak verilmelidir. Bu üçlü yapıdan birisinin ihmali ya da reddi insanı sakatlar, en azından rencide eder. İnsanın ‘duyu’sunu sakatlayan; ‘duygu’sunu körelten, ‘aklı’nı ketleyen her türlü yanıt, insan denilen soruya tam bir karşılık olamayacağından bunalıma neden olur. Bunalım her türlü bildirişim ve iletişim imkanını ortadan kaldıracağından sonuç insanın kendi kendini imhasıdır.

    İhsan Fazlıoğlu
  • 120 syf.
    ·4 günde·10/10
    Ne zaman insanların kötü taraflarıyla karşılaşıp her şeyden ümidimi kesecek olsam, aklıma Sait Faik gelir, der ki:

    " Şimdilik kötülere kızmaya bile hakkımız yoktur."
    Sonrasında neden böyle dediğini de açıklar:

    " Önemli olan kötülüğü iyilikle beraber ortadan kaldırmaktır. O zaman insanlık denilen şey kafasını kaldırır: "Durun bakalım," der, " biz de varız." Onun, insanlığın terazisi içinde teker teker tartılan kıymetler ancak kötülüğün silahlarını düşmanca değil dostça, elinden alır."

    "Bu korkunç bir çocukluğun,sefil, bahtsız bir çocukluğun devamıdır. Bu tatmin edilemeyen insanoğlunun zelzele anıdır."

    Sait Faik insanların kötülüğünü yaşamanın zorluğuna, kötü geçirilen çocukluğa, iyilik ve kötülük kavramlarının kendisine bağlar. Kavramlar ortadan kalkınca geriye ne iyilik ne de kötülük kalır. Çünkü, aslında her şey zıttıyla kaimdir. işte romanımızda da bu zıtlıkların çatışması sonucu kendini kaybetmiş bir kadın var, Nevin. "Bir insan kendini nasıl kaybeder?" diyebilirsiniz. Peki ya biz kendimizi hiç bulduk mu? Hiç kendimiz olduk mu?

    İnsan sosyal bir varlık olduğu için diğer insanlarla sürekli iletişimde, bunun sonucu olarak da devamlı etkileniyor ve etkiliyoruz. Ancak; toplum normları bizi devamlı baskı altında tutuyor. Örneğin; Nevin, Batılı tarzda modern bir baba tarafından büyütülen bir kadın, ancak bu tarzı ( Doğulu daha muhafazakar) insanlara uymuyor, eleştiriliyor, dışlanıyor. Ama baktığımızdaki gazeteci ( Batılı) arkadaşlarına da uymuyor. Bir türlü çevresine uyum sağlayamayan Nevin, kendini bulmak üzere bir yolculuğa çıkıyor.

    Severek okuduğum bir eserdi. Bir hikayeci olan Sait Faik'in böyle güzel roman yazması ayrıyeten takdir edilesi.
    Ayrıca kitapla tanışmama vesile olan Karavandaki Adam 'a teşekkür ederim. Kendisinin ayrıntılı incelemesini buradan izleyebilirsiniz.
    https://youtu.be/y4TsVyCXVjE
  • Efsaneye gören insan denilen varlık, kadın ve erkek olarak iki parçaya bölünmüştür; o zamandan beri aşk yoluyla birleşmeye çalışmaktadır.
  • "İnsanı sadece biyolojik bir varlık olarak göremediğimiz, onun varoluşuna çeşitli yüce anlamlar yüklediğimiz için, gövdeden akan kanın, can denilen şeyi çekip almasını, dolayısıyla o kişinin ölmüş olmasını bir türlü kavrayamadığımızı düşünüyorum. Hayvanlar ölümü anlıyor ama insanlar anlayamıyor. Can denen şey, her türlü yaralanmaya, berelenmeye açık hâldeki insan bedeninden bir saniyede çıkıp gidiveriyor ve insanlar bunun sonucunda aklını kaçıracak kadar sarsılıyorlar."
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 16 - DK yayınları, 1. Baskı
  • 610 senesinin Ramazan ayı… İnsanlık tarihinin en önemli olayı yaşanır. Hz. Muhammed, vahye hazırdır artık. Son altı aydır görmekte olduğu rüyalara bir yenisi daha eklenir. On gün kadar sonra gerçekte yaşayacağı vahiy olayını ilkin rüyasında görür. ALLAH böylelikle O nu bu şok edici, ağır olaya hazırlar. Fazla yıpranmaması sağlanmış olur.

    Ve tarihler 610 senesi ramazanının 27. gecesi gösterdiği anda ilk vahiy inmeye başlar. Gecenin ilerlemiş bir saatidir, Hz. Muhammed, başını mağaranın duvarına yaslamış uyumaktadır. Anlayamadığı bir varlık tarafından anlayamadığı bir biçimde uyandırılır önce, mağara nur dolmuş, her yan ışıl ışıl parlamaktadır. Şaşırır, korkar… Her yönden aynı anda gelen bir ses, bütün benliğini doldurur:

    “Oku!”

    Şaşkınlık ve korkuyla cevap verir:

    “Ben okuma bilmem ki!” Göremediği bir kuvvet tarafından şiddetle sıkıldığını hisseder. Kaburgalarının çatırtısını duyar, ölecek gibi olur. Ses, tekrarlar:

    “Oku!" O, yine :

    “Ben okuma bilmem ki!”, der. Ve tekrar aynı şekilde sıkılır. Aynı emir bir kez daha yinelenir:

    “Oku!” O, ise üçüncü kez okuma bilmediğini tekrarlar. Bütün “Oku!” emirleri ve sıkıp bırakmalar, Hz. Muhammed’in vahiy hazırlığının son aşamalarıdır. Çünkü O bir insandır ama vahiy olayında insandan bambaşka bir canlı türü olan melekle doğrudan iletişim kurması gerekmektedir. Bunun için de ya meleğin insanlaşması ya da insanın melekle aynı yaşam boyutuna geçmesi şarttır. Daha sonra vahiy indirilirken melek Cebrail’in insanlaştığı ve Hz. Muhammed’in yaşam boyutuna geçerek O nunla iletişim kurduğu da görülecektir ama bu ilk olayda ALLAH’ın dileği, Hz. Muhammed’in melekleşmesi şeklindedir. Tekrarlanan oku emirleri ve o sıkıp bırakmalar da işte buna yöneliktir. İlk üç “Oku!” emrine verdiği “Ben okuma bilmem ki!” cevabı hala bilincinin yerinde olduğunun yani hala insani yaşam boyutunda bulunduğunun göstergesidir. İlk üç sıkmadan sonra istenilen gerçekleşir ve Hz. Muhammed, deyim yerindeyse tam olarak vahiy moduna geçer. Melek Cebrail üzerinden, ALLAH’tan insana doğru kutsal bir iletişim kurulur, vahiy denilen o manevi nehir çağlamaya başlar:

    “Oku! Yaradan Rabbinin adı ile! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle yazmayı öğreten Rabbin en büyük kerem sahibidir.” (Alak,96:1-5)

    İlk vahiy aynı zamanda hangi anlam ve biçimde olursa olsun her tür okumanın ancak ALLAH’ın ismiyle, yani O na dayanarak, O nun gösterdiği bakış açısıyla gerçekleşebileceğini, O nun işaret ettiği değerlerden yola çıkmayan bilgi ve bilinç sahibi olma girişimlerinin kişiyi hiçbir yere götürmeyeceğinin habercisi olur.

    Ve ilk vahyin “Oku!” emriyle başlıyor oluşu bu işin Hz. Muhammed’in zaman içinde kendi düşünce süreci sonucunda oluşan bir şey olmadığının da göstergesidir. Eğer öyle olsaydı ilk ifade şekli başka bir iradenin komutu şeklinde olmayacaktı.

    Hz. Muhammed gösterdiği ilk tepkiyle kendisinde peygamber olacağına dair en küçük bir tahmin ve ön hazırlık bulunmadığını, tam aksi büyük bir tevazu içinde olduğunu da kanıtlamış olur.

    Ama niçin Hz. Muhammed seçilmiştir? Bu sorunun cevabı O nun arkada bıraktığı 40.5 senelik yaşamda gizlidir. Özellikle de son beş senesinde. Evet, Son Elçi olarak O seçilmiştir. Çünkü O nun yaşadığı dünyada ALLAH’ı, insanı, Evren’i, bu ikisinin var oluş amacını ve insanlığı bunaltan sorunları, O ndan daha çok düşünen, bunların çözümünü kendine O ndan daha çok dert edinen başka biri yoktur. Ve işte bu yüzden bütün o soruların yanıtları ve sorunların çözümleri O nun eliyle insanlığa ulaştırılacaktır.

    O nu Son Elçi yapan neden budur.

    İlk vahiy bu beş ayetle son bulur. 20. yy. ın önemli İslam düşünürü Mevdudi, bu olayı şöyle yorumlar:

    “Vahyin gelişiyle ilgili, bu ilk tecrübe idi ve Hz. Peygamber bundan ilk kez geçiyordu. Bu ilahi mesajda kendisinin ne kadar büyük bir mevkiye getirildiği belirtilmemişti. İlerde kendisini ne gibi bir görev beklediği açıklanmamıştı. Aksine, bu ilk ve belki de eksik bir tanışma idi. Maksat Hz. Peygamber’i fazla heyecanlandırmamak, yıpratmamaktı. Bu ilk ve ani şok geçtikten sonra kendisi zihnen vahyi kabul etmeye ve peygamberlik görevini yürütmeye hazır olunca ayrıntılara girilecekti. Nitekim böyle yapıldı.”

    Sonra mağara eski karanlığına ve sessizliğine bürünür. Hz. Muhammed yorgun ve heyecan içindedir. Dışarı çıkar, Mekke’ye yönelir. Ve Cebrail, bir kez daha belirir. Bu kez görünmektedir. Görüntüsü bütün göğü kaplamıştır. Artık vahyin dışında bir nitelikle konuşmaktadır. Sanki dev bir insan gibidir:

    “Ey Muhammed’” der. “Sen ALLAH’ın Elçisisin. Ben ise Cebrail’im.” Olduğu yere çakılıp kalır. Uzun bir süre hiç kıpırdamadan, bakışları göğe sabitlenmiş durumda bekler. Mevdudi’nin sözünü ettiği aşamaların ikincisine geçilmiştir. Yavaş yavaş kim olduğu ve kendisinden ne beklendiği iletilmeye başlanır.

    Eve, Hadice’nin yanına vardığında heyecanı hala geçmiş değildir. Titremektedir. Sadece:

    “Beni örtün!” diyebilir. Biraz kendine gelince de merakla başında beklemekte olan Hadice’ye yaşadıklarını bir çırpıda anlatır. Hadice’nin işi O nu sakinleştirmek olur:

    “Ey amcamın oğlu” der, “Korkma! ALLAH seni korur. Zarar görmene izin vermez. Çünkü sen akrabalarını gözetirsin, acizlerin yükünü paylaşırsın, yoksula yardım eder, doğru konuşursun ve emanete de sahip çıkarsın.” Sonra birlikte Hz. Hadice’nin kuzeni Nevfel oğlu Varaka’nın yanına giderler. Varaka, Mekke’nin en bilgililerinden biri ve ALLAH’ın birliğini kabul etmiş bir Hristiyandır. Hz. Muhammed’i dikkatle dinler. Sonra da:

    “Sevin ey Muhammed!” der. “Çünkü sen gelmesi beklenen Son Elçi’sin! Sana görünen de peygamberlere vahiy getiren melek Cebrail’dir. Eğer insanları açıkça dinine davet edeceğin günlere yetişebilirsem sana ilk iman edeceklerden biri de ben olurum. Eğer toplumun seni bu şehirden sürgün ettiklerinde hayatta olursam ben de seninle beraber göçerim!” Hz. Muhammed bir kez daha şaşırır ve sorar:

    “Halkım beni kendi şehrimden sürgün mü edecek?” bilge Varaka başını acı acı sallar:

    “Senin getirdiğin şeyleri getiripte insanlardan düşmanlık görmemiş kim vardır ki?”
  • “Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmak denilen o umutsuz düşü… Olur gibi görünmek değil, var olmak. Her an bilinçli, tetikte… Aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o yarılma… Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık… Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta belki de yok edilmek… Her kelime yalan… Her jest sahte… Her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi… İntihar etmek? Hayır. Fazlasıyla iğrenç… İnsan yapamaz ama hareketsiz kalabilir, susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip, içine dönebilir. O zaman rol yapmaya gerek kalmaz, bir kaç farklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere. Böyle olduğuna inanır insan. Ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer. Sığınağın yeterince sağlam değil. Her tarafından yaşam parçaları sızıyor ve tepki vermeye zorlanıyorsun. Kimse gerçek mi yoksa sahte mi diye sorgulamıyor. Kimse sen gerçek misin yoksa yalan mısın demiyor. Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir. Belki orada bile değil. Seni anlıyorum Elisabeth, susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışsın. Anlıyor ve hayranlık duyuyorum. Bitene kadar bu oyunu oynamalısın. Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın.”

    Ingmar Bergman/ Persona (1966)