• 1957 – 59
    İstanbul, Fatih,


    Bütün gün beni, bu kâğıtların başında oturmaya iten yalnızlığımı düşündükçe acımın artmasını istiyorum. Bu büyük, kalabalık şehirde hiçbir teselli yok benim için. Acım, çok önceleri, başka sokakların, başka pencerelerin, yatak odalarının, bütün o anlamsız eşyanın bulunduğu ortamda çok daha büyüktü. Şimdi başka bir yerdeyim: bilememenin ortasında; içimi büsbütün öldürmüş olan acıyı bile duymuyorum. Bu en korkuncu. —Bir dal tutkuyla sonuna kadar gerildi, ama kırıldı artık. Yerinde sessizlik var. Hareketsizlik var. Ölüm ufka kadar uzuyor. Eşya korkunç varlığını —arada bir küllenmiş ateşinden başını kaldırıp— gösteriyor. Üzülüyorum, üzülmenin de anlamsızlığını bilerek. Durmadan gizlediğim varlığım, keşke yeni acılar içinde çırpınsaydı. Ne yazık, acı beni bırakmış gitmiş.

    Her gün bu kâğıtların basında oturup yazıyorum. Kendini bildi bileli yaşamaktan kaçan varlığım bir serüvenin uyartısını duyar duymaz nasıl da yana sıçramıştı. Sonra usul usul yaşayana sokuldum, başka bir yol yoktu benim için.Yalnızlıkta azar azar kazandığımı hovardaca harcamak için ne elverişli pazardı orası. Sonra sevincim büyüdü, büyüdü —artık yaşıyorum sanıyordum— ardından acım ve çırpınma nöbetlerim geldi. Şimdiyse hiçbirisi yok artık. — Gene de iyi günler onlar, yaşarken kötü günler geçirdiğimi sanıyordum. Ama anlamaya başladım artık; iyi günler onlar, yalnızlığı da, acıyı da fazlasıyla duymuştum.


    Şimdi artık iyi günlermiş diyorum. — Ah, bütün bir ömür boyu kaygısız, başıboş yaşamak. Süre geçiciliğini duyuruyor, içimde sinsi bir acıyı, hayal kırıklığını emziriyor. — Bırakmalı bunu; süre geçiciliğinin öğrenilmesiyle verdiği acıyı, hüzünden bir perde halinde yaşama üzerine çeksin, konuşmaların arasına katılan o bitmeyen susuşu bıraksın kişide, akşamları eve dönüldüğü saatlerde çıldırasıya yazmak isteğini uyandırsın. Yazmakla geçen zaman, ölümün uzaklaştığı zaman o.



    Nerden de anıyorum? Bir gün bir lokantada yemek yerken, lokantanın kâğıt peçetesine yazmaya başlamıştım, kâğıdım yoktu çünkü. Üzerinde Dandrino yazılı peçete, onu da bulmasaydım çıldıracaktım, kendimi insanların ve sokakların en bilinmedik yerlerine atacaktım. —Şimdi o lokanta kapandı artık, yazıların yazıldığı lokanta. Uzun bir zaman geçmiş, müşterisi masrafı kurtarmadığı için kapandı.— Hiçbirşey beklemeden sürüklendiğim zamanlardı onlar, yalnız durmadan ellerimizden kayıp giden o anlamın içine yerleşmeye çalışıyordum, sürüklenip geçirilen zamanlar, başka ne yapılabilirdi ki?


    Beyoğlu'nun bütün o sokaklarında, sonra Tarlabaşı caddesinde, ara sokaklarda ne kadar çok şey var yalnız insan için. Erkekler beyaz gömlekleriyle, arkası basık ayakkaplarıyla oturuyorlar, dükkânlar akşam üzerleri çok kalabalık oluyor. İngiliz sarayının yanındaki sokakta nasıl eski bir hüzün buluyorum; ama gene de sıkıcı, tek düzen değil. Köşeyi dönünce otomobiller insanın üzerine geliyor. İstiklâl Caddesi'nin susan, bekleyen kalabalığı, hüznü ne kadar çok sevdiğimi bana anlatıyor.



    Hikâyeye nasıl başlayacağımı bilemiyorum, hikâye yazmak, bütün olup biteni anlatmakla hiçbirşeyi söylemiş olmam ki. Hem elimden gelmez bu. Çok başka çeşit anlatmalıyım, yaşamaya sabırsızlıkla atıldığım zamanla, herşeyi yitirip, bıktığım zaman arasındaki büyük farkı. — Olayları birer birer sıralamak sıkıntı veriyor bana, hem olay da nedir ki? Önemli olan bizim iç yaşamamızdır, bu sürüp duran acıdır. Varlığımın, kopmuş, aşırılığa sürüklenmiş varlığımın bu çoktan ölü töreler arasındaki serüveni bu, kendim için ayrı bir yaşama kurmaya çalışmıştım, hepsi o kadar.

    Yalnızlıktan kurtulmak için yaşamaya atılmıştım. Yıllarca bu yalnız çocukluk; kendi içime hapsettiğim duyguları açığa vurmuştum, herkese paylaştırmayı düşünmüştüm. Yalnızlığım içinde, bütün kazandığımı sandığım bilgiye ve değere karşılık, bir hiç sayıyordum kendimi. İçimdeki o uzayıp duran boşluğu, sokaklarla, insanlarla, dışımda olan varlıklarla dolduracaktım. Ah, sevdiklerim için bir saraydı orası, orasını bir cennet yapacaktım, çevremde uyandıracağım hayranlık, sadece o bile yetecekti belki. Kuralları, görenekleri tanımıyarak, kendime iyice bağlanmak istiyordum, böylece kazanacaktım dünyanın önüme serdiği hazineleri; oysa şimdi varlığın bunaltısından kurtulamadım daha. Hâlâ, bu tutkular içinde, niçin dünyaya geldim diyorum, ben kimim? Ne oluyorum? Bu acıyı çekip durmak için mi? Kendimi kurtarmak için hepsini anlatmalıyım.



    Şehre yeni gelmiştim daha. Yaz tatilini geçirmek için ne güzel yerdi orası. Sessiz sokaklar alabildiğine uzuyordu, kırlara kadar açılıyordu bir uçları. Oralarda günlerce dolaşabilirdim diyordum. Her sokak ayrı ayrı günlerimi alabilir; sonra uçlarının artık yeşil, otlu kırlara açıldığı yerde bitkisel bir koku dolduruyordu ortalığı. Tedirginliklerin azalmayıp arttığı süre için ne umulmaz bir yer.


    Ayhan'ların evi şehrin en güzel eviydi belki, büyük şehre giren cadde üzerindeki son evlerden biri. Kalkıp onu görmeye gittiğim günü düşünüyorum. Ne çılgınlık! Öteye, pencerenin önüne oturmuştu. Ne kadar büyümüş, güzelleşmiş diye düşündüm. Burda işte, pencerenin önünde. Koridoru geçmiştim, aydınlıktı içerki oda, dışarda pencerenin önünde akşam oluyordu. Yakında büyük bir kalabalık yukardan doğru sökün eder, beyaz, bembeyaz, toz içinde, yer yer çamura bulanmış gövdeleri, şehrin gençleri top sahasından dönerler. Bağrışmalarını duyacaktık. Orda pencereye yakın, düşler içinde oturup duruyor. Oysa eskilerde — eskiden buraya kışın gelirdim, beraber bazı geceler kayakçıların; dönüşünü beklerdik, ceketleriyle, güzel cırcırlı ceketleriyle iner gelirlerdi yamaçtan doğru.—


    Yollar karlarla kaplı olurdu, araba tekerleklerinin geniş izlerini hatırlıyorum. Onu sevmemeye çalışıyordum. Uzun aylarımı dolduran şehirde değildi o, şehire ailesiyle kalkıp pek gelmezdi. Benim şehirdeki hayatım bilinmez bir serüven gibi geliyordu ona; oysa burda kalıp ömür boyu sessiz yaşamak isterdim, —günlerimi dolduran tedirginlikler bitsin burda, doğaya karışayım, ondan bir parça olayım,— anlatırdım da bunları ona. Bazı şeyleri anlayan bir duyarlığı vardı. Ama şimdi anlıyorum ki kendimi gene de dar kalıplara sokmaya çalışmıştım. Yalnızlıkta geçen sürede bitmeyecek bir enginlik kazandığımı, ruhumun yükselip gelişerek artık kimsenin bulunmadığı bir yerde, uzakta da mutlu olabileceğini sanıyordum. Düşlerin büyük ülkesinden sıyrılıp, küçük yaşamalara ihtiyaç duymak, varlığını onların eline teslim etmeye mecbur olmak, ne kötü talih.

    İlk gençliğimi dolduran iç-savaşlarımı unutamıyorum hiç. Durmadan kendi kendimle savaşırdım; kararsızlık içinde varlığımı ordan oraya atardım. Ayhan'a kitaplar, çocukluk günlerimi düş içinde geçirmeye yardım, etmiş kitaplar götürürdüm; onun da benim duyduklarımı duymasını, aynı hayalleri kurmasını isterdim. Yaşanan dünyadan ve insanlardan durmaksızın bir kaçış. Fakat küçük şehirdeki yaşamamda insanlar arasına sokulmaya kalkmıştım artık. Geçen zaman içimde karşı duyduğum sevgiyi büyütmekten başka bir işe yaramamış.

    Gündüzleri küçük evimizin önüne çıkıp karları küreledim, kışın geldiğimde. Ellerim kıpkırmızı, buz keserdi. «Kolay gelsin» derlerdi yoldan geçenler, bazan şapkalarını çıkarırlardı. O zaman bir sürü kırlangıç havalanırdı çitin kenarından. — Gelecek, kendim için büyük bir gelecek düşünmemeye karar vermiştim. Bütün tedirginliğimin düşçülüğümden geldiğini sanıyordum, geçen zamanla düşlerimin gerçeğe uymadığını görüyordum çünkü. Yalnızlık sürüp duruyordu. İçimde çok tuhaf görüntüler biriktirerek. Akşamları evde pencerenin önüne oturur, kırmızı kaplı bir deftere bir şeyler yazardım. Yazdığını zamanlar herkesden ayrıldığımı, gizli ve ayıp sayılacak bir iş yaptığımı sanıyor, kilitliyordum odamın kapısını. Dört duvar arasında herşeye karşılık, yüceldiğimi, kimsenin — benim sevgili bir-iki yazarımın dışında — erişemiyeceği bir yerlere yükseldiğimi sanıyordum. Sonraları titreme nöbetleriyle de geldi bu duygular bana, ardarda hergün deftere bir şeyler yazıyordum. Daha birçok yazarı tanımadığımı, sonra çok genç olduğumu düşünüyordum. Bu yandan bakılınca yazılarım bir değer taşımazdı. Ama beni odama kapanıp, kapıyı kilitlemeye sürükleyen tanrısal güç, bütün umudum ondaydı işte. Ama dışarıya, güneşin altına çıkınca kalmıyordu bu duygu. Orda yalnızlıkta kazandığımı sandıklarım hemen dağılıp gidiyordu. O zaman yukarıya tepelere çıkıyor, büyük ağaçların altında düşünmeye ve kendi kendimi aşmaya bırakıyordum kendimi. Ah, o zaman yazdıklarımı Ayhan okusaydı. Gizlice eline geçseydi de onlar. Kimbilir ne düşünürdü. Benden nefret mi ederdi?

    Ayhan'ı haftada bir gün görüyordum. Burda, sessizlikte, insanların arasında mutluydum. Köy yollarına doğru yürürdüm, karanlık uçuşurdu çevremde. Ama şimdi anlıyorum; mutlu günlerdi onlar. Kırlarda, açık gökyüzüyle, serin rüzgârlı havayla dolu. Ortalık sakin olurdu. — Bağlamışım kendimi, gizliden gizliye. Bilmeden, ince, sağlam bağlarla, ondan ayrılırsam, mutsuz olurdum, çok kötü olurdum; yalnız odamda günlerce oturup kaldığım vakitlerde geliyordu bu duygu bana. Onun orda, şehrin dışına doğru olan evlerin birinde olduğunu, orda oturduğunu, arasıra da beni düşündüğünü bilmek, yetiyordu bu benim için, daha fazlasını istemiyordum.

    Gün geçtikçe onu düşünmem artıyordu. Beni yaşamaya sürüklemiş sabırsızlıklarımın içinde bilemezdim sonunu. Aldanıyor muydum? Düşündüğüm yoktu böyle şeyleri. Bir toplum varmış, olur olmaz her düşünceye izin vermezmiş, umurumda değildi bu. Gene de umurumda değil, aradan yıllar geçti, bir çok şeyleri öğrendim, gene de aldırmıyorum törelere. Biz ölü bir doğanın ortasındayız, ölü bir doğayla çevrilmiş bir kaç insan, içtenliği, doğal yaşamayı bir yana bırakıp kendimiz için menfaatler, töreler yaratıyoruz. Nemize gerek böyle şeyler! Biz önce kendimizi kazanmayı, kendimize karşı içten olmayı bilmeliyiz; sonra hiçliğin bizi beklediğini bilerek bırakmalıyız bu sahte, içleri boş kalıpları.

    Güzel günler ardarda geliyordu, karlarda gezmelerle, koşmalarla, oyunlar uydurmakla dolu. Güneş hep aydınlıktı. Akşamları herkesin toplandığı. gazinoya gidiyordum. Şehirden uzaktım. Gelecekten çok, içinde yaşadığım duygular ilgilendiriyordu beni, her gün, sevgi duygumun bilmediğim bir yanını bularak mutlu oluyordum. İçimden akıp giden suların orda durmadan —bir gün çöküp yıkılmak üzere— bir şeyleri aşındırdığını bilmeli miydim?


    Ama nasıl başlıyordu o unutulmaz hastalık! Kendimi bütün bütüne açsam, içimin bütün kinini döksem ortaya. Herşeyi bütün ayrıntılarına kadar anlatmalı mıyım? Ama sonunda, geçenleri unutmak yeni bir yaşamaya atılmak için savaşmıştım. Savaş içindeki çılgınlıklarım olayları silip götürmüş belleğimden. Şimdi burda, artık içimde yeni hiçbir belirtinin olmadığı yerde, mahpus muyum? Neyin tutsağıyım bilmiyorum. Şimdi hepsi uzak, eskimiş plâklar üzerindeki izler gibi aşınmış görünüyor. Çılgınlıklarıma bir sebep bulmak için uğraştığım saatler... artık hepsi geçip gitti, sakinim, oldukça güvenliyim; ama silindim artık, isyanım sanki tükenip bitti, hayır, ölmüyorum, yalnız yaşamaya karşı duyduğum sabırsızlıktan yorgun düştüm, o kadar.


    Sonra şehre gelip yerleşti Ayhan ailesiyle. Yitirme korkusuyla iki uzun yıl geçti, bu iki uzun yılda biz birbirimizin olmaya çalıştık, şehirde yaşanacak ne varsa birlikte yaşamaya çalıştık, sonra zaman geçti, ayrılma çanı çaldı, önce bunu duymak istemedim, ailesi alıp onu törelerin içine sürükledi, bense gene yalnız kalmayı seçtim, içimi kaplayan acıyı dindirmek için. Şimdi anlıyorum ki bu toplumun dışında kalmışım. Bundan pişmanlık duymuyorum, seviniyorum üstelik. Kendimi kendim kuracağım, inançsızlığın, boşluğun ortasında olsam da, geçmiş bir inanca sarılmadan.


    28 Şubat


    Camın gerisinde oturdum, gidişini düşündüm. Yoldan tek-tük insanlar geçti, daha çok ihtiyarlar bu saatte. Odamda güneş pencereden uzaklaşmıştır, akşam olunca daha üzüntülü, daha yetersiz bir vakit. Ne yapacağım? Çıksam şimdi sokaklara kötü bir kalabalık; habersiz boydan boya habersizlik. Burda camın gerisinde oturmak en iyisi; karşıda bahçenin ortasında bir çınar ağacı, alçak duvarlı bir bahçe görünüyor. Tahta bir yapı, kiremit rengine boyamışlar, duruk bir gökyüzü. Çıksam şimdi dışarı, ayaklarımın altında tozlu bir kaldırım, parke döşeli bir yer burası. Ama nereye gitmeli? Bu camın gerisinde oturmak en iyisi, gidecek yer yok, her yer donuk bir beyazlıkta. — Hep geriye ittim düşüncelerimi, bilinç altına, hiç düşünmek istemedim. — Burda «susalım» dedim. Söylersem çok üzücü şeyler söyleyeceğim. «Peki..» diyordu. Bu pastahane camının gerisine oturmuştuk.


    Ama şimdi onu anmak için oturmadım. Gidişini düşünüp üzülmüyorum. Yalnız yetersizlik duygusu: bu şehir kötü, benim bu şehirde işim yok, ötekiler gibi olamam ben, hepsini bitirdim artık. Hepsi bana yetersiz. Bunu ona da söyledim «Ötekiler gibi olamam ben» diye. «Ben hepsini bitirdim artık.» «Sen gidersen yapacağım bir şey yok.»

    «Üzülmez misin?» dedi. —Kendi değerini ölçüyor.—

    «Bilmem ki» dedim. «Üzülecek gibi değilim artık. Yalnız bu duygu. Vakitlerimi öldürürüm.»

    Sırf vakit geçsin diye şimdiye kadar yaptıklarımı yeniden yaparım.

    «Biliyorum, sana onlar yetmeyecek diyorsun. Gider Adnan'ı bulurum. Bütün gün o büyükçe pastahanede otururuz.»

    Sonra Nişantaş'ta bir ev, düzgün, mermer merdivenli. Sonrasında bir şey yok. Kitap okurum belki. Ne kitap, ne bir şey. Bir yerlere gitsem değil mi? Nerde, gitmek de istemiyorum; sanki dünyanın bütün şehirlerini gördüm, her şehirde yaşamış kadar yorgunum.

    «İçki mi? İçmiyorum, içkiyi de bitirdim ben.»

    «Artık içince üzülüyorum.»


    Bırakmalı bunları. Gitti o. Sonrasını bilmiyorum. Büyük bir boşluğa düşmedim, düşlerim karmakarışık olmadı, keşke olsaydı diyorum şimdi. O zaman gidişiyle yitirilen anlamı kazanmaya alışırdım; yeni baştan, her şeye yeni baştan başlardım.; ama şimdi hiçbirşeye başlayamam; kiremit renkli yapıyı göreceğim, akşam olunca gidip yatacağım. Sonra sabah, kitap dolabına güneş vurmuştur, akşamdan kalma esvaplarım koltuğun üzerine atılmış, kalkıp düzeltmeli. Sonrası var mı? Hep aynı mı böyle? Bir örnek: kazanılacak bir şey yok, yitirilmiş bir şey yok.

    O vakit, onun gidişiyle yitirilen anlamı yeniden kazanmaya çalışırdım. Yorgun bir geceden sonra eve döndüm gene. Dairenin girişinde loş bir sıcaklıkla burun buruna geldim. Uykum gelmiş. Büyük gün. Yeni bir gün yarın, yeni bir gün ışığı, bir yeni kararsızlık, seçmelerimi yeniden yapabilirim. Seçmek, bir şeyler yapmak isteyecek miyim o vakit. Aydınlık, tozlu caddeye çıkacağım. Yüksek binalar, hafif kurşuni yüzleri. — Talimhane'de akşam başlamış. Soğuk, güzel bir bahçe. Dışarısını düşündükçe tozlu bir cadde düşünürüm. Burası, aydınlık, belirli: kitap dolabı, lâmbanın ışığı, kâğıtlar, her şey belirli, tozsuz. (Neden düşündükçe hep binaları, caddeyi, tozlu belirsiz görüyorum? Benim yaşamamda hiç konu yok mu? Geleceği düşündükçe parke döşeli bir yol, düz yüzlü binalar, ıslanmış, geniş pastahane camları düşünürdüm.)

    Gidişinden bu yana ilk kahveyi içiyorum. Garson getirdi, tablayı itti önümden. — Talimhane'de oturduğumuz zamanlar, ne kalabalık akşamlardı onlar. Kırmızılı, mavili balonlar asılıdır sanki gökyüzünde. Bir bayram sevinci, akşamüstünün alacakaranlığında bir parıltı, bir duyumsuzluk.


    Top oyunuyla bitmiş bir akşam mı? Bilmem ki şimdi; anmak istesem hep birbirine karıştırırım. Bir kalabalık, bir parıltılı akşam düşüncesi düşer aklıma. — Sonra nasıl sessizce çekip gitmişti ama. «Hiç ummazdım» diyemiyorum. Korkak bilincim insanlara karşı kuşkuluydu eskiden beri. — Asmalımesçit'in oralarda asılı, sakin bir gök vardır, binalar bütün Fransız biçimleriyle dururlar, yeşil pancurları sallanır durur. O gittiği vakit orası gene eskisi gibiydi, ama değişen ne var diye sormadan edemiyorum kendime. Eski burası. Her yer eski, değişmiyor. Yıllar eşyayı bitirmiyor, ama biz bitiyoruz, günden güne değişip ölüme doğru gidiyoruz, içimizdeki ses hep birşeyler söyleyip duruyor.

    Sessizce çekip gitmişti. Hiç ummazdım diyemiyorum, umardım diyemiyorum, bir şey diyemiyorum bu konuda. Sessizce merdivenlerinden çıkılan loş bir ev düşüncesi doldurmuş aklıma; sinirli, hırçın bir baba, iyi kalpli, dert ortağı bir anne hatırlıyorum. — Bütün bunlar benim gerçeğime aykırıydı, hiçbir vakit insanların çıkar bağlarıyla karışan dostluklarını düşünmemiştim.

    Evimiz olursa bizimki gibi olmasın, demişti galiba bir gün. Şehir dışında karlarla örtülü bir ev gelmişti aklıma. Şehrin sokakları yağmurla ıslaktı, uzaktaki eve hangi yollardan geçilip gidileceğini düşünmemiştim o vakit. Yalnız, uzakta, bir ev. Karları nerden düşündüm bilmiyorum. Ona anlattığımda gülmüştü. Sıcak bir salon, güzel, her vakit oturulacak bir yer orası. «Bir evimiz olsaydı» dedim.

    «Uzakta bir ev mi?»
    «Karlarla örtülü bir ev mi?»
    O vakit herşey düzelecek miydi? Herşeyi yetersiz görmekten kurtulacak mıydım?



    6 Mart


    İçimi acılarla kıvrandıran bu soruları çözümlesem bir. Eşyanın özünü hiçbir zaman anlıyamadım, kendimce yorumlıyamadım. Bilmemek korku veriyor; geçmiş günleri düşündükçe içimi bir korku titretiyor; korkuyla sürdürüp duruyorum bu yaşamayı. İçimi saran korku davranışlarıma yayılıyor, iyice belirli oluyor. Bir kapıyı açıp girerken, bir yere otururken, bir insana bakarken önliyemiyorum bunu. Korku başını alıp büyüyor, arasıra anlaşılmaz hastalıklarla üzerime çullanıyor. Titreme ve sinir nöbetleri geçiriyorum. Korkunun beni sürüklediği bayağılıkları birer birer anlıyorum artık. Yalnızlıkta, ölümün, bilinmiyen birisi olarak kalmanın korkusu öldürüyor beni. Kaçıp isyan etmek; mutlaka bir isyan bulmalıyım.


    Anlıyorum ki insanoğlu şimdiye kadar çözümlendiğinden farklıdır. İnsanoğlu büyük bir bataklıktır, herşey onda kaybolur, çıkmamak üzere dibe gider. Eve döndüğüm vakitler bütün gün omuz omuza yaşadığım bayağılıkları düşünüyorum. Ama anlıyorum ki kendim de onlardan farklı değilim. Batağın içindeyim, durmadan daha da dibe saplanmaktan kendimi alamıyarak. — Kaç geceler bunları söyliyerek sessizliğe ermeğe çalıştım, durdum.



    Geçmiş için bir hikâye uydurmak, onu yıllar yılı saklayıp durmak. Bütün bu satırları yazmakla kendime en uygun olanı yapıyorum.



    Suç bende değildi, üçgen biçimli bir odamız olmadığı için. Bağnazlık hep. Ben iyiyi seçmiştim, kendimi düşünmeden, iyiliğe atılmıştım. Sinirli bir baba, bu yaşayışı anlamıyan. Ailemi de yollamıştım hem. Ama babası geleceklerini duyar duymaz kaçmış, kardeşini mi kıskanıyorsun diyerek, vurmuş kapıyı, çekip gitmiş. Annesi ne demiştir o vakit. Sen üzülme, her şey düzelir mi demiştir; babanı ben razı ederim mi demiştir, bilmiyorum. Bana hiçbir şey söylemedi. Niçin babası böyle yapmıştı. — Pencerenin önünden geçenler azaldı. — Yıllarca, sinirli bir yaşama, anlamadan, bilmeden, insanları sevmeden, tanımadan onları, sürüp giden bir yaşama. Annesi bir cümleye takılıp kalmıştır. Hep toplumun önceden belirli düşünceleri, bir sürü aptal bilinç. Bu toplum sayısız aptal bilinçten kurulmuştur.


    Oysa bu cahillikten çoktan bıkmıştım. Bu insanları zorla düşündürmeli. Ama nerde? Gazinoların, en lüks yerlerin, bütün bu cahil insanların toplandıkları yerlerin ardında bilgisizliğin, insanları tanımamanın, vahşice bir kötüye kullanma düşüncesinin yattığını biliyordum. Onları tanımanın tiksintisi. Herşeyi yetersiz bulmanın huzursuzluğu. Bu toplumla nasıl yaşarım ben? Herkesin beğenilerinin ötesine geçmişim bir kere. Onlardan ayrı bir yaşama. Burjuvaların yaşadıkları yerlere tiksintiyle bakıyorum. — Gece gelecek artık, bu pastahaneden, bu camın gerisinden kalkıp gitmeli. Kendime verdiğim önem de boş; böyle çılgınlar gibi kendi kendini sevip durmanın ne yeri var. — Tanrım, burjuvadan tiksinmek, beni kendimden de tiksinmeye mi götürüyor? Yalnız olduğumu bilerek, burjuvalar gibi dış görünüşlere sarılmadan, yalnız çağın içinde kahramanlık sayılanı seçerek, iyi olmaya çalışayım. Bütün burjuvaları aldatmak pahasına da olsa doğru bildiğim yolda yürümeliyim. Ama içime uyan değerliyi nerde bulacağım?


    21 Mart


    Uzun zaman onu düşünmedim. Günlerin geçtiğini duyuyordum. Gecelerle günler birbirine karışıyor. Yaşamamı çok başka yerlere sürükledim. Beyoğlu'nun başka yanlarına. Azalan acım günden güne beni rahata götürüyor. Yaşamamın bütün acı gerçeğini kabullenmeye hazırım. Gene de tamamen iyileşemedim; düşünerek kurduğum yaşamam için tam bir mutluluk umamam. Özentisiz, kendi çevresini kendi kurmaya çalışarak, durumunu kendisi saptayarak.

    Onu sevmeye, kendimden ayırmamaya başladığım zamanı anmak istiyorum. Tuhaftır, bana yakın olanı pek de umursamak istemezdim. Sonraları uzun boylu düşündüm bunu, bana yakın olanı, beni sevmeye geleni umursamak istemeyişim nerden geliyordu? Yalnızlık, bırakılmışlık, eskiden beri yerleşmiş içime. Niçin yerleşmiş?


    Son günlerden biriydi. Bahçe parmaklığının kenarında güneşli bir gündü o gün, söz vermiştim kendi kendime, sevmemek için, hazırlandım. Çok çalıştım. Günlerce evde oturup kendimi hazırladım. Ne güzeldi. Güneşi görüyordum, sonra su yollarını, ağaçları. Üzüntüsüz, bir şeyler akıyordu içimde.

    Sonraları durmadan düşündüm. Artık her şey geçmişti. Şehirdeydim. Bana yakın olanı sevmemek istemem, kendimi sevmememden mi geliyordu? Bunu kabullenmek ne kadar korkunç! Bu, uzun zaman sarsıntısını yaşadığım küçüklük duygusunu kabul etmek olurdu. Ama sonradan yaşım ilerledikçe yenmiştim bunu. İlgilenmek istemeyişim, kaçışım hangi sebebe bağlanabilir? Ah, insanoğlu böyledir. Hiçbir insana güvenememek bizim kaderimiz. Kazanmak istediğimizi tamamen kazanınca beğenmemek, durmadan yenilerini kazanmayı düşünmek. Ben de kendime yakın olanı, ucuzcana kullanmaya —bütün üzerine titremelere karşılık— yol alıyordum, her insan gibi.



    28 Mart


    Günler bahara doğru gidiyor. Artık çok zaman geçti, hiçbir umut yok. Gelmemesine gitti bir kere o. Bütün dostlarımın bildiği, yemekleri çok sevilen bu lokantada onu nerden de anıyorum? Bütün bu satırları peçete yerine kullanılan kâğıtlara yazmasam deli olacağım. Bir yandan da, herşeye karşılık insanoğlu küçük ve cılız bir varlıktır, diyorum. — Nasıl anıyorum, akşam yemeği yenen bu yerde? Bilmiyorum —büyük, kalabalık bir şehrin ortasında burası— zenginlikler yaşayan beyler, hanımefendiler için yapılmış bir yer mi? Bilmek bile istemiyorum. Ne olurdu? Şimdi pencere önünde tek ve büyükçe masadayım, hiçbir şeyi, içime en acıtıcı köklerini sarmış özentilerimi anlamanın verdiği, idrâkin de sınırlarını aşan yalnızlığı düşünmeseydim. — O çok ayrıydı. O akşam yemeği, geçen aylarla, varlığımdan ne kadar çok şeyler sürüklemiş. Bana ne kalmış? Geriye ne kalmış? Korkunç bir kuşkuyu yaşıyorum. Korkuyorum. Şimdi oturduğum masadan, kenarında oturduğum pencereden bile emin değilim. Kimim? Neyim? Nerden geliyorum? Nerden gelip bu masaya oturuyorum? Pencerenin önünü seçmişim? Farkında bile değilim. Anlamıyorum, bu anda beni varlığımdan bile kuşkuya düşürecek ne çeşit bir güç olabilir? Bilmiyorum. Hafif şarkılarla başlamış. Hepsinin üstünde bu soru: Nasıl anıyorum? Hepsinin üstünde. — Ne korkunç bir yalnızlıktı o; onu ellerimle, gören, görmeyi becerebilen gözlerimle nasıl da yitmeye bıraktım? İstemiyordu ama gidiyordu. Bilmiyorsunuz; şimdi bunları anlatmak hiçbirşeyi değiştirmiyor. Gece yarısı daktilomun başında, tavan arasındaki odada oturup uzun uzun yazdıklarımın çok şeyleri değiştirmesini isterdim. Çok şeyleri. Onlarla o insanüstü gücü kazanacağımı ummuştum. Yanılmışım. —Şimdi artık hiçbirşeyi kimse değiştiremez. Yalnızlığım, yıkılmışlığım bile önemsiz. Caddelerle, kenar mahalle içki yerleriyle, geceleri sabaha kadar mavi kapılarını açık tutan kulüplerle bütün bir ömrü geçirmek mümkündür. Hepsinin üstünde ansızın anıyorum: saçları ne kadar güzeldi, beyaz ve solgun yüzü acımı arttırıyor. Ben şehrin kahvelerinde, lokantalarında yaşayan orta tabakadan insanı, birdenbire herşeyin üstünde anıyorum, son gecemiz miydi? Hangi elbiselerini giymişti? Evet hatırlıyorum, elbisesinin gri ve kahverengi yuvarlakları daha belleğimden silinmemiş, unutmamışım. Biliyorum. Bildiğim bir şeyler var benim de. — Bu dar bir geçitmiş gibi uzanan lokantada akşam yemeklerini yemeğe gelmiş silik resimleriyle titreşen insanların herşeyi bilmesinin ne önemi var? Saçları ne kadar güzeldi; pırıl pırıl, inceydi. Bilmiyorlar. Herşeyi bağıra bağıra anlatmalıyım. Duymalılar. Ağlıyor muyum? Ağlamam bile önemsiz. «Bütün gün ölüyorum» demeliyim. Nasıl karşılayacaklardır? Yanılıyorum. Kimseler bilmemeli. Yıllarca sokakta, deniz kenarı meyhanelerinde yaşıyorum, anlamamalılar. Deniz kenarında zengin yalıları olanlar, o zamanki utangaç iyimserliğimi. Bilmiyorlar, ne kadar gizliyim. Nasıl önlerinden geçiyorum: Çok uzaklara onu yeniden bulmaya, ince, güzel saçlarını yeniden görmeye gidiyorum. Kilometrelerce uzakta. Yeni bir şehrin beni tedirgin eden karanlığı. Işıklar, elektrik ampulleri yanıyor. Bahçe parmaklıkları, bahçe içindeki evler önünden geçiyorum. Birden soruyorum: aylar sonra burdayım, bu yeni şehirdeyim, ayları, günleri sayarak bekleyip durduğum bu anı yaşamanın tedirginliği miydi? Yolda neler görüyorum? Nasıl da tedirginim? Uzağım? Nasıl uzağım? Nasıl uzakları yadırgıyorum? Akşam mı? — Kendimi yeni davranışlara sürüklüyorum. — Niçin sürüklenip gidiyorum? Kim beni yeni, yabancısı olduğum bir dünyaya götürdü. Hangi görünmez güç? — En büyük acım bu: o bütün çocukluğunu yaşamamış. İlk gençliğini yaşamamış. Anmam bile kötü. Küçük kahverengiler ve iç içe girmiş griler. Bacakları ne kadar kalın, ne kadar yumuşaktı. Şimdi daracık, şarkıları duyulan bu akşam yemeği yenilen yerdeyim —eskiden ağrılarla gelirdim, sıkılırdım— sessiz sokakta, ıslak, ince kumaştan elbiseler giyerdim; sonra bilmiyorum nasıl başka, uzak bir şehirde gözyaşlarım kalmış.



    Şimdi akşam. Burdayım. Yeryüzündeyim. Büyük şehirde, sessiz bir sokaktayım. Pencerenin dibindeyim. Sokaklar yağmurla ıslanmıştı —ben gelmeden önce yağmur yağmış— eskiden de sokaklarda yürümüştüm. Bildiğim yerler buraları, kapıyı açıp girmiştim. Sessizdi içerisi. Güzeldi. İyice biliyorum. Her akşamki gibi bir akşam bu. İşi hiç büyütmemiştim. Yemeğimi ısmarlamıştım; başkaları da gelmişti, beraberce yiyorduk yemeğimizi. Biliyorum, iyice sakındım, sanki tamamen unutmuştum; içimi yakan sıcaklığı silinmişti. Birden anıyorum: birden ince ve güzel saçları, kahverengi kareli, gri elbisesini anıyorum. Unutmamışım. Seviyor muydum? Sadece kendimi, hırçın üstünlük duygumu yenmek için mi seviyordum onu? Bu bayağı toplumda ne güçlü bir bağlantıydı o. Gerçeği yenmek mi istemiştim? Elbet düşününce herşeye bir sebeb bulunabilir. Düşünmeyi —beni birdenbire sarsan anısı geçene dek— sonraya bırakmalı. Uzaktaydı, başka bir şehirde, başka insanlara yakındı. Aydınlık pastahane camları önünden geçen görüntüsü beni hiç rahat bırakmamıştı. Gülüyordu, ürkek sevinçlerini ona hiç çok görmedim.

    Gittiğimde, kahverengi noktalı, gri elbisesinin yabancısıydım. Bunu ona da söylemiştim. Hiçbirşeye sahip olamıyacağını bilen acım sonucu değiştirmiyor. Yaklaşmayın! Siz akşam yemeklerini yiyen mavi gözlü beyler, küçük hareketli, zarif kadınlar. Bu yabancılığa hiçbirşey karışmamalı. Erginlik çağındaki kızların, eve geç geldiklerinde, ana babalarına görünmeden çıktıkları odalarında, kimseler görmesin diye eski okul defterleri arasına sakladıkları yazılar yazacağım. Ne kadar aldanmışım. Toplumu bir yana atıp içimin sürüklenişlerine kapılmıştım. Uzaklaşış sonraları çok büyüdü. Yanılmışım. Duymadın. Kimselerin bu yabancılığı bilmesi gerekli değil. Kahverengi kareler, gri renkler. Yabancılığımı düzenli masalar, ürkek hanımlar, ardarda içilen içkiler gidermiyor. — Anıyorum. Yüzünün unutamıyacağım görüntüsü nasıl da belleğimden silinmemiş!



    17 Nisan

    En korkuncu bu! Günlerdir onu yaşadığımı biliyorum, ne kadar unutmaya çalışsam da. Uykularımın ortasında sıçrayıp uyanıyorum. Göğsümü bastırıp duran, çevremde kara bir gölge gibi dolaşıp duran bilincimin ölü gözlü görüntüleri. Birden sıçrıyarak uyanıyorum, sanki varlığımın büyük bir parçası onunla beraber gitmiş. Yitirilen bir daha elde edilmeyecek. Yalnız burda oturup düşüneceğim. Artık hiçbir şey yitirmedim diyebilinceye kadar. Bir gün yorgun odama döndüğümde görüntüsünü bulmam mümkündür. Uzanmış yatıyor. Alkolden düşünecek halde değilim, bende sabit fikir haline geleceğinden korkuyorum.

    Anı defterimde onun tuttuğu yere yeni sayfalar eklemek; bitmeyecek bu uğraşı. Ne zamana kadar sürecek? Şimdi kurtulmak için yazmaktan başka çare olmadığını anlıyorum.

    Gece mi şimdi? Uyku saati mi? Hiçbirisi değil! Cama elimi uzatıyorum, varlığımın gücünü duymak için. Çıksam şimdi dışarı, bomboştur sokaklar. Şimdi sen gelmeden önceki eşyalar, koltuk, kitaplık, yorgun elbiseler, ütüsüz, öyle durup duruyorlar. Sen uzanmış yatıyorsun. Niye ki? Düşünüyorum, yağmurdan önceki zamanı, Tepebaşı'ndaki pastahanede yorgun musun? «Sevdaya dayanmak zor.» Sen mi böyle derdin? Sevdaya dayanmak zor diye. Niye başka şey söylemezdin de böyle derdin? Derdin derdin işte, niyesi var mı? Bütün bu yaşamamızın, aşkın, gecenin, sokakların, çeşitli ışıklarla başlayan sokakların ortasında; yaşadığımı duyar mıydım o vakit?, Nerde, anlamazdım. Anlasaydım olmaz mıydı? Varoluşumu, nedenimi, başlangıcına inerek —ama bu insan acı çeksin diye mi yaratıldı.— Senden önce başkası geldi bu boşluğun ortasına. Herşeye boyun eğmiyen bu isyan gereksiz mi büsbütün? Otururduk. Yaşamama nerden girmişti? Gerekli olan onunla yaşayabilmekti. Sonra gene gereksiz diye düşünürdüm, niye gerekli olmalı. Ama güzel, yaşamaya, onu anlamaya gitmek. Niçin onu bu kadar istemiştim? Aşkı niçin bu kadar istemiştim? Muhtaç mıydım? Sevilmeye mi muhtaçtım ben? (Küçükken hoş tutulmuş bir çocuk, o kadar sevilmiş, gizli tutulmuş sanki, sanki yeryüzünün bütün kötülüklerinden esirgenmiş, anlıyorum.)



    Çocukluk hastalıkları gibi başlıyor bunaltı. Akşamları oturup yazılar yazıyorum; anlaşılması için. Bütün bu anlamsızlık anlaşılsın da, artık çok geç kalınmış olsa da daha iyi bir dünya kurulsun diye. Bütün bu çılgınlıkların sonunda hiçbirşey olmadığı, bu dünyada yaşamaya bile imkân olmadığı? Yalnızca yazmaya, durmadan yazmaya ihtiyacımız olduğu anlaşılsın artık. Öf, yazmaktan başka kurtuluş yoktur. İnsanoğlunun bayağılığını, her gün, yeniden, yüzüne vurmaktan başka. Yaşanıp da ne yapılacaktır, pastaha-nelere gidilecek, yollarda yürünecek, evlerde oturulacaktır; sonra, sonra kötü bir yaşamayı sürükleyip durmanın acısı. Bütün kentlilerin yaşaması böylece kendinin olmayan zamanlara bölünüp gitmekle rezil olmadı mı?
  • Islak saçlarımla sokağa atıyorum kendimi. İçimde aşkın patlamaya hazır coşkusu, üzerimde siyah pantolon, beyaz gömlek, aklımda Feride...

    Haziran akşamının sıcaklığı bir anda sarıveriyor nemli vücudumu. Sinek kaydı tıraş olmuşum, yüzümde seksen derece limon kolonyasının keskin ferahlığı, hava mis gibi, dışarıda bahçe duvarlarını çılgınca sarmış hanımeli kokusu.
    Feride de hanımeli gibi kokar, diyorum kendi kendime.
    Yüzüme tatlı bir akşam esintisi çarpıyor. Akşam güneşi karşı evin camlarından kıpkızıl çarpıp yüzüme yansıyor. Tüm renkler bakır kızılına dönüşüyor bir kaç saniyeliğine. Sonra her duvar kendi rengine bürünüyor teker teker. Mavi, yeşil, cırt pembe, kavuniçi...

    Mahallenin veletleri dikişleri patlamak üzere olan topu, taşları üst üste dizerek kurdukları kalelere sokmak için deli gibi sokakta koşturuyorlar.
    Naciye Teyze ve seksenlik saz arkadaşları kapı önüne attıkları tahta taburelere oturmuşlar. Duvar dibinde ekose bir masa örtüsüne sarılmış alüminyum çaydanlık duruyor. İhtiyar heyetinin ellerinde çay bardakları, bir tepsinin içinde Münevver Teyzenin pişirdiği dereotlu çörekler, hem yiyorlar hem sokaktan geleni geçeni izliyorlar.
    Hepsi kocaları gömmüş, torun tombalaktan bıkmış kadınlar. Naciye teyze hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor. Asuman’ın aşağı mahalledeki Manifaturacı İrfan’la kırıştırmasından bahsediyor büyük ihtimal. Asuman; Kör Naci’nin en büyük kızı. Bir kaç yıl önce boşanıp, iki bebesiyle baba evine döndü. Biraz oynak, hafif meşrep bir kadın, genç kızlığından biliyorum, önüne gelene mavi boncuk dağıtırdı zilli. Muhitte fingirdemediği herif kalmadığı için adı yosmaya çıktı ama o karşı koyulmaz albenisiyle yine de herkes tarafından seviliyor. Mahallenin bütün erkekleri o göte hayran. Babamdan biliyorum. Kapının önünde Feride’nin geçişini beklediğim bir akşam, meyhaneden dönüyor babam. Kafası milyon kere milyon.
    N’apıyon la lüzumsuz, diye sataşıyor bana.
    Hiç, diyorum, hiç, oturuyorum.
    Tam o sırada fırtınaya yakalanmış balıkçı gemisi gibi kıçını sallayarak geçiyor sokaktan Asuman. Babam arkasından bakıyor, gözü Asuman’ın entarisinin altında sallanan kalçalarına kayıyor. Şehvetle hiç alakası olmayan bir tavırla, Şu karıdaki göt bende olsa üç tane apartmanım vardı şimdi, diyor sırıtarak. Aklınca bel altı espri yapıyor bana.
    Baba senin zaten üç tane apartmanın var, diyorum.
    Doğru söylüyon lan işe yaramaz, deden sağolsun, deyip bahçe kapısından içeri giriyor.
    Girerken de anneme bağırıyor, Nezaket, bana şekersiz bi kahve yap!
    Biraz şımarık sanırım benim babam...

    Bu Asuman’ın bir zaman bana da kanca atmışlığı var ama ben gözümü açtığımdan beri Feride’ye aşığım tabi hiç yüz vermiyorum. Değil Asuman feriştahı gelse işlemez çünkü köpek gibi seviyorum Feride’yi.
    Mesele şipşak Feride’nin de kulağına gidiyor, tabi küçük yer. Feride bu, Tepebaşı Mahallesinin eli maşalı kızı, azıcık da deli, durur mu! Sokakta yakalıyor Asuman’ı.
    Bülent’e yanaşma, sen git Rüstem Ustaya görün, yılların ustası, o motordan anlar, diyerek veriyor ayarı. Asuman çekiniyor Feride’den. E haklı tabi. Deli Bülent’in deli yavuklusu. Bulaşmaya gelmez.

    Usuldan yürümeye başlıyorum. Seviyorum bu taş döşeli sokakta yürümeyi. Dip dibe evler, rengarenk boyanmış duvarlar, pencere önlerine asılı begonyalar, sardunyalar... Kedisi, köpeği hiç eksik olmuyor mahallenin. Kuşları da öyle. Gece gündüz kuş sesleri yankılanıyor havada. Tepebaşı burası, heralde kuş sesi gelecek, diye geçiriyorum aklımdan. Tepebaşı muhitin en eski mahallesi. İstanbul fethedildiğinden beri var sanırım. Fatih Sultan Mehmet Han Konstantinopolisi aldıktan sonra her sabah bu tepeye çıkıp şehri seyredermiş güya. Ben inanmıyorum tabiki. Şehir efsanesi. Mahalleninin semti kutsama şekli bir nevi. Ama mahalleli özellikle mahallenin yabancılarına ballandıra ballandıra anlatıyor bu hikayeyi.
    Babam bir gün karşımızdaki Ruhi Abilerin evin çatısına bakıp, Bülent şurdaki kargalar var ya, ben çocukken de o çatıya tünerlerdi, yaşlandım, ölecem, hala o çatıda pezevenkler. Ne biçim hayvan lan bunlar, hiç ölmüyorlar, dedi.
    Baba, diyorum, Kargalar yüz seneden fazla yaşıyor, o karga senin dedeni filan tanıyor olabilir ha ona göre.
    Harbi mi lan? O zaman bahçede don atlet dolaşmayalım oğlum, çok ayıp olur, diyor babam sırıtarak.
    Babamın bu büyüklere olan saygısı gözlerimi yaşartıyor.

    Sokaktan aşağı inerken top oynayan çocukların arasından geçiyorum. Veletlerden birinin pis burun vurduğu top baldırıma çarpıyor.
    Dönüp bakıyorum, hangi pezevenk attı lan bu topu, diye kızıyorum.
    Muhittin abinin fırlama oğlu Refik cevap veriyor, pezevenk filan ayıp olmuyor mu Bülent abi, diyor.
    Siktirme lan ayıbını, bacak kadar boyunla posta mı koyuyosun lan sen bana enik, deyip yakalıyorum kulağından.
    Ben de Fenerliyim Bülent abi, ayıp valla, cimbomlulara madara ediyosun burda beni, diye kıvrak bir çalımla can damarımdan yakalıyor beni.
    Mahallenin veletleri iyi tanıyor beni. Kırmızı çizgilerim net. İlki Feride, ikincisi Fenerbahçe. Herkes bunu biliyor.
    Doğru söylüyorsun lan Refik, diyorum, bırakıyorum kulağını.
    Kim gassaraylı lan burda?, diyorum.
    Çıt yok. Hepsi dut yemiş bülbüle dönüyor. Azıcık daha gürlesem hepsi altına sıçacak.
    Sikerim lan dalağınızı, bu mahallede Fenerli olmayanı barındırmam, gidin babalarınıza da söyleyin bunu, diyorum.
    Beşiktaşlı olduğunu bildiğim Müsaim abinin oğluna bakıyorum bunu söylerken. Gözlerini kaçırıyor çocuk. Hepsi put gibi bana bakıp, onaylarcasına aşağı yukarı kafa sallıyorlar.
    Kim Fenerli peki?, diyorum.
    Hepsinin eli havada.
    Mülayim, gel bakim koçum buraya, diyorum.
    Mülayim veletlerin en küçüğü. Diğerleri on iki on üç yaşında ortaokula gidiyorlar, Mülayim daha sekiz yaşında ilkokul bebesi, ama cin gibi maşallah. Çok da sevimli serseri. Nerden öğrenmişse, beni her gördüğünde, bonjur Bülent abi, diyor. Çıkarıp bir beşlik veriyorum, git kendine gazoz al diyorum, ama terli terli içme, hasta olursun. Topukları kıçına çarparak koşuyor bakkala.
    Geliyor Mülayim.
    Bonjur Bülent abi, diyor.
    Bonjur Mülayim, diyorum. Dövüyor mu bu itler seni?, diye soruyorum.
    Dövmüyorlar ama dalga geçiyorlar, bazen de sen küçüksün deyip beni oynatmıyorlar Bülent abi, diyor.
    Albay huzurunda esas duruşta bekleyen erler gibi karşımda dikilen veletlere dönüyorum. Hepsinin suratında aha boku yedik bakışı.
    Baştan sona hepsini şöyle bir süzüp, Mülayim’e yanlış yapan bana yanlış yapar, anladınız mı lan keresteler, diyorum.
    Hepsi tek bir ağızdan, yaya yaya, anladık Bülent abi!, diye bağırıyorlar.
    En büyük kim, diyorum.
    Feneeeeeer!, diye bağırıyorlar.
    Hoşuma gidiyor öyle bağırmaları.
    Aferin benim koçlarıma, diyorum. Çıkarıp her birine beşer lira veriyorum.
    Gazoz alın, ama terli terli içmeyin, cırcır olursunuz, diyorum.
    Abiliğin gereğidir, seneye kırık not getireni mahalleye sokmam, diye inceden ayarı da verip tekrar yürümeye başlıyorum. İki adım sonra yine o heyecanlı bağırışları sokağı inletmeye başlıyor veletlerin. Aynı sokakta, aynı hırçınlıkla, aynı mutlulukla büyüdüğümü hatırlıyorum, dudağımın kenarı hafifçe kıvrılıyor, tebessüm ediyorum.
    Kendimi yokuşun tatlı eğimine teslim edip, kösele kunduralarımı aklımda yarattığım ritme uydurarak yürümeye devam ediyorum.
    Tak... Feride... Tak... Feride... Tak... Feride...

    Salına salına, usulca dönüyorum köşeyi. Kafamın içinde İnce Saz çalıyor. Biliyorum melodiyi, “Balat” bu. Hani şu Ekmek Teknesi diye bi dizi vardı bir zamanlar, işte o başlarken çalan müzik. Zaten mahallemiz de benziyor o mahalleye, biraz karakterler farklı sadece.
    Fırın desen var. Rizeli Bayram abi nar gibi kızarmış çıtır çıtır somun yapıyor, bir de bayatlamayan Vakfıkebir ekmeği.
    Berber desen var. Şükrü abinin tarife standart, ilkokula giden her çocuğu alaburus kesiyor, ortaokula gidenlere subay traşı, gençlere amerikan. İhtiyarların kafada iki tel saç kalmış, iki makas sallayıp kaldırıyor koltuktan. İhtiyarlar da lak lak etmeye gidiyor zaten. Alan razı, satan razı.
    Babam her gün mutlaka uğruyor Şükrü Abinin berber dükkanına. Muhabbetini seviyor çünkü. Muhabbet adamıdır babam. Bir ekmek teknesinin Nusret Babası değil belki ama Tepebaşı’nın Yadigar Abisidir. Bir evin bir oğlu, laf ebesi.
    Dedem yedi kızdan sonra buluyor oğlanı, soyuma sopuma benden yadigar kalsın diye Yadigar koyuyor adını. Babam pek hazzetmiyor isminden gerçi.
    Yadigar nedir ulan, gümüş tespih miyim, abanoz baston muyum ben? Koysana Ferdi, Orhan filan fiyakamız olsun, diye rahmetli dedeme söyleniyor.
    Anlayacağınız babam arabesk seviyor.
    E sen benim adımı Bülent Ersoy yüzünden mi Bülent koydun o zaman?, diyorum.
    N’alakası var terez, Ecevit’in adını verdim ben sana, diyor. Siz bilmezsiniz, halk adamıydı Ecevit, Kıbrısı Rumlar’dan da o kurtardı, diye anlatıyor heyecanlı heyecanlı.
    Bülent lan; şu bizim Berber Şükrü okusaydı kesin pırofözör olurdu, zehir gibi kafa var ama babası dangalak bunun, okutmadı çocuğu, diyor sohbet arasında.
    Konu değiştirmekde babamın üzerine kimseyi tanımam. Laf lafı açıyor lafındaki gizli özne babamdır benim. Taksicilikten alıştım, diyor.
    Güya müşteriler sıkılmasın diye sürekli farklı konulardan konuşuyormuş, öyle söylüyor. Tabi ne annem ne de ben, hayır yahu n’alakası var. Sen gevezesin, diyemiyoruz.
    Baba, diyorum.
    Sen de beni okutmadın ama şimdi Şükrü abinin babasına laf söylüyorsun, ayıp olmuyo mu?
    Ekşi ekşi bakıyor suratıma.
    Sende kafa mı vardı lan hayta, anca top peşinde koştun, okudun da ben mi okutmadım, diyor babam azıcık kızarak.
    Baba fen lisesini kazandım ya ben, taksiye kim çıkacak diye göndermedin ya hani sen beni, bak her şeyi unutmaya başladın sen, alzaymır mı oluyon yoksa, balık alayım da pişirsin annem, diyorum.
    Hamsi al, yanına rakı açarız, ablanı ara enişten olacak zibidiyi de alsın gelsin, torunumu özledim, diyor.
    Yine konuyu ışık hızıyla değiştirmeyi başarıyor.

    Enişte bey de Ablam gibi doktor, ismi Berkant. Evet, onun da babası şarkıcı Berkant hayranıymış vakti zamanında. Nedir ulan bu ana babaların çocuklarına artiz ismi koyma hevesi. Biz Feride ile konuştuk. Kız olursa Bilge, oğlan olursa Ömer koyacağız çocuğumuzun ismini.
    Neyse işte, biraz aristokrat ama temiz çocuk bizim Enişte. İlk zamanlar baya yadırgıyor bizi, mahalleyi, özellikle de babamı. Ama alışıyor tabi zamanla. Babamla rakı bile içiyorlar bahçede. Başlarda rakı içerken ne dinleyecez kavgası oluyordu ama çok şükür ablamın sihirli dokunuşlarıyla o meseleyi de aşıyoruz kazasız belasız. Şimdi önce babam Orhan Gencebay takıyor kaset çalara. Kaset bitince bu kez Enişte Bey Müzeyyen Senar koyuyor. Bana hava hoş, nasıl olsa ikisine de bayılıyorum. Ha Akşam Güneşi, ha Benzemez Kimse sana...
    Fenerbahçeli olduğundan mıdır nedir, seviyorum keretayı. Ara sıra maça filan gidiyoruz bununla. Yoğurtçu Parkında iki bira parlatıyoruz tabi önce. Azıcık kafamız güzel olacakki tadı çıksın maçın.
    Sen jozef mezunudur eniştem, şakır şakır fransızca konuşuyor. Safiye ile Cerrahpaşa’da fakültenin ilk yılı tanışıyorlar. Berkant üçüncü sınıf o zaman. Kantinde görüyor ablamı, görür görmez yakıyor abayı.
    Ama inattır bizim kız. Ölse namusuna laf söyletmez, babama laf getirmez, öyle bir bakışa, iki göz kırpmaya düşecek sosyete zillilerine hiç benzemez. Pas vermiyor oğlana.
    Enişte bey mezun oluyor, Hatay’a atanıyor. Ablama öyle vurulmuş ki İstanbul’dan ayrılmak istemiyor. Anası profesör, babası ağır ceza hakimi. Ense kalın, çevre geniş, cemiyetin bütün ağa babalarını tanıyorlar, adam bulup Taksim İlkyardım’a yaptırıyorlar eniştenin tayinini.
    Adam altı sene peşinden koşuyor ablamın, dile kolay. Takdir ediyorum azmini. Ablam diye söylemiyorum çok güzel kız tabi Safiye, çok talibi var ama kimseye yüz vermiyor, korkularından kimse mahalleye de yanaşamıyor.
    Damat bey tabi bilmiyor bizim mahallenin tatavasını, takılıyor ablamın peşine, geliyor bi akşam. Ulan Moda mı burası zibidi, bekar bi kızın peşinden kapısına kadar geleceksin. Ben İzmir Foça’da askerim o vakit. Ayıptır söylemesi jandarma komandoyum, bi çift fırfırım var, eğitim çavuşuyum. Kışlanın dışında adım atmamışız ama Anneme, elimde kalaşnikof, ardımda karlı dağlar, o biçim asker fotoğrafı gönderiyorum. Anacığım öpüp öpüp seviyor fotoğrafı ben gelene kadar.
    Neyse, hala çocukları kapının önünde görüyor Enişteyi yemlenen tavuk gibi gezinirken.
    Sen hayırdır birader, ne dolanıyosun buralarda sansar gibi, deyip sarıveriyorlar etrafını çocuğun.
    Ik mık derken anlatamıyor meramını Enişte Bey. Hoş anlatsa nolacak, var mı öyle gelinlik kızın kapısının önünde volta atmak. İlla ki olacak bunun bi hesabı. Kalabalık sülaleyiz neticede anladın mı. Halaoğlu, dayıoğlu derken bi temiz sopasını yiyor Berkant efendi. Öyle kalabalık ki, bir vuran ikinciyi vuramıyor, heriflerin içinde uhde kalıyor az dövdük diye.
    Eniştenin kafa göz yamuluyor. Gözlükler bi yanda, rugan ayakkabılar bi yanda. Ablam giriyor araya, kurtarıyor bizim eşkıyaların elinden çocuğu.
    Ondan sonra anlıyor neyin ne olduğunu Eniştem. Amma hakkını verelim, katır gibi dayanıklıymış herifçioğlu. Çok şükür kaşına atılan dikiş izi haricinde kalıcı bir hasar kalmıyor eniştede. Onunla da şimdi hava atıyor hergele.
    Karizmatik gösteriyor Bülent bu dikiş izi beni, diyor.
    Çok hoşuna gittiyse bi tane de öbür tarafa imza atalım eniştecim, diyorum.
    Yok ya, sizinkiler insan döver gibi dövmüyorlar, istemez, kalsın, diyor şapşal şapşal sırıtarak.

    Öyle her köşe başında süpermarket filan yok bizim mahallede. İki tane bakkalımız var.
    Biri Hidayet Bakkal. Muhsin Amca. Sofu, dini bütün, beş vakit namaz kılıyor. Sabah namazlarında müezzinlik yapıyor camide. Bakkalda içki, sigara satmıyor. Dürüst adam ama kafa hafiften gidik. Tuhaf rüyalar görüyor sürekli. Sadece görse iyi, bakkala gelenlere kilit atıp mutlaka anlatıyor. Bir gün bana da atıyor kancayı.
    Bülent bu gece bi rüya gördüm evlat, diyor.
    Hayır olsun Hidayet Abi, ne gördün?, diyorum, başlıyor anlatmaya. Tam bir saat beni esir alıyor. Rüya rüya değil sahabe hayatından bir kesit.
    Kuran okumuşsun ama sehiv secdesi yapmayı tercih unutmuşsun, o yüzden böyle malum olmuş Hidayet Abi, diyorum.
    Cevabım rahatlatıyor adamcağızı. Yüzü aydınlanıyor.
    Hay ağzın bal yesin Bülent. Doğru ya. Hep ondan oluyor. Bu gece yerine getireyim vecibemi, diyor.
    Babamla yan yana gelmeye görsünler, mahallede siyasi kriz çıkıveriyor. Babam Ecevit diyor, Muhsin Amca Erbakan. Haydiiii, çık bakalım işin içinden çıkabilirsen. Veresiye verdiği için müşterisi hiç eksik olmuyor.
    Öbürü Sedef Market. Nurettin Abinin dükkanı. İçki, sigara, erotik dergi ne varsa satıyor. Yalnız, özel tüketime giren her türlü şey peşin.
    Eğlencenin veresiyeyi olmaz diyor.
    Filozof gibi adam. Ankara’da Siyasal Bilgilerde okurken eylemlere karışıp atılıyor okuldan. Yine de rahat durmuyor, bir sürü eyleme bulaşıyor özgürlük, eşitlik, emek diye. Tutuyorlar, atıyorlar bunu içeri. Sağmalcılarda iki yıl yatıyor. Ağır solcu, atesit. Allah, kitap tanımıyor. Niçe diyor, Marks diyor. Tezgahının üzerinde kitap eksik olmuyor. Samsun içmekten sararmış bıyıkları, uzamış kırçıllı sakalı, yuvarlak okuma gözlükleriyle hakikaten filozof galiba lan bu diyorum bazen.
    Mahalleli ona Eflatun diyor. Küçükken; dükkanı eflatuna boyalı diye öyle diyorlar sanıyordum. Meğer Eflatun başka Eflatunmuş, azıcık aklımız ermeye başlayınca anlıyorum.
    Nasıl babam Berber Şükrü’nün yanına mutlaka uğruyorsa ben de Eflatun’a selam vermeden geçmiyorum eve. Çok seviyorum Nurettin Abinin bana sürekli yeni bir şeyler öğreten muhabbetini.
    Sen de okumalıydın Bülent, diyor her seferinde. Ablan okudu doktor oldu bak, sen de direksiyon sallıyosun İstanbul trafiğinde, okusan mühendis olurdun kesin, diyor. Ruhumu okşuyor kereta.
    Sen de sahaf açmalıymışsın Nurettin Abi, ne bu tipitiple, kaşar peyniriyle uğraşıyosun, sen kitaplarla haşır neşir olacak adamsın, diyorum.
    Açtık evlat, açtık da; rahat bırakmadılar bizi, komunist dediler, anarşist dediler, yaktılar dükkanımı, diyor. Boğazımda bişey düğümleniyor, yutkunmam bir hayli vakit alıyor. Başka da bir şey söyleyemiyorum. Susuyorum.
    Bakkalda bir de çırağı var Nurettin abinin. Bizim İbrahim. Yetimdir İbo. Babası harfiyat kamyonunun altında kalıp öldü geçen sene. On bir yaşında ama evin en büyük çocuğu. Ardında beş kız, bir oğlan daha var. Annesi evlere gündeliğe gidiyor. Babam kira almıyor onlardan. Bu ev sizin diyor. Bunu her düşündüğümde boğazıma bir şeyler düğümleniyor. Aslan babam!
    Nurettin Abi okuluna devam etmek ve derslerinde başarılı olmak şartıyla çırak alıyor İbrahim’i yanına. İbrahim’in okul harçlığını koyuyor cebine, bir de evin mutfak malzemelerini gönderiyor her hafta.
    Akşama kadar sağa sola koşturuyor İbo. Güleryüzlü, uysal. Güzel çocuk uzun lafın kısası. Ama hayat güzel çocuk, çirkin çocuk ayırmıyor tabi. Yapıyor yapacağını...
    Hizmet, diyor Nurettin abi.
    Hizmet, esnafın cilasıdır, ne kadar çok hizmet edersen o kadar parlarsın.
    Sana bir hikaye anlatayım mı Bülent, diyor bir gün.
    Nurettin Abinin hikayelerine bayılıyorum.
    Tabi ki anlat, zevkle dinlerim abiciğim, diyorum.
    Başlıyor anlatmaya.
    Sene dokuz yüz yetmiş dokuz Bülent. Memleket darbelerden çıkmış başka bir darbeye kör taylar gibi koşuyor. Anormal zamanların anormal insanlarıyız, solcuyuz, devrimciyiz, tehlikeliyiz. Ama en nihayetinde genciz, damarlarımızda yalnızca Kavaklıdere şarabından tedarik ettiğimiz üçüncü sınıf etil alkol değil, bir de aşk denen dördüncü sınıf zehir dolaşıyor. Tehlikeli, tumturaklı laflar edip hayatla dalga geçiyoruz güya. Sokaklar evimiz, her köşe başı bizim. Şimdiki gibi suratsız değilim o zaman, o biçim yakışıklıyım. Bir bakan kız ikinciye baksa miyop oluyor. Ama öyle kolay kolay beğenmiyorum kimseyi. İstiyorumki Kızıl olsun. Yanlış anlama, tamam solcuyuz filan ama Sovyetler’le Çin’le alakası yok bunun. Bu mesele safi gönül işi. Öyle hoşuma gidiyor işin aslı. İçim akıyor kızıla. Turnaların kızıl ufka uçuşu gibi.
    Şiir seviyorum tabi, şiirsiz olur mu hiç. Nazım seviyorum en çok. Ankara’da bombalar patlıyor, bizim de ödümüz patlıyor tabi. Hani az önce tehlikeliyiz dediysem, biz tatlı su tehlikelisiyiz, kız kaçırandan kaçarak büyüyen çocuklarız, bizim bakışlarımız, gülüşlerimiz, fikirlerimiz tehlikeli anlarsın ya.
    İşte yine bir gün okula gidiyoruz tehlikeli adamlar olarak. Muhabbet yine Fenerbahçe. Aga Kemal diyor ki, Oğlum maç Sami Yen’de olsaydı nah atardınız o son golü. Hep bir ağızdan, H.sktir lan!, diyoruz. Alayımız Fenerli, kereste içimizdeki tek Cimbomlu, yine de seviyoruz hırtoyu. Okulun kapısına gelince görüyoruz kalabalığı. Bir gürültü patırtı, bir bağrış çağrış. Anlıyoruz ki eylem var, dalıyoruz kalabalığın arasına. İşte tam da o anda görüyorum eylemin orta yerinde o kızıl dilberi.
    Sedef adı, çok sonra öğreniyorum. Beyaz tenine saçları düşmemişte gül yaprağı yağmış sanki. Ağız burun kalemle çizilmiş, kaş göz minyatür, gülüşü cennetin yeryüzüne aksedişi, kirpikler arş-ı alemi delip geçen güneş ışığı mübarek. Vuruluyorum tertemiz, oracıkta. Bizim bölümden olsa tanırım, tanımıyorum, tanımak istiyorum, gidip o kalabalığın içinden çekip çıkarmak istiyorum. Bir anda kafamın içinde bir film seti kuruluyor. Ben Tarık Akan oluyorum, o Gülşen Bubikoğlu. Gece kapısında yatıyorum. Penceresinin baktığı sokağa kırmızı yağlı boyayla ve kocaman harflerle SENİ SEVİYORUM yazıyorum. Perdenin kenarından gizli gizli bana bakıyor. Onun da gönlü var biliyorum, ama güzelliğin şanındandır nazlanıyor. Sonra siren sesleri yırtıyor gecenin karanlığını. Etrafımı bıyıklı polisler sarıyor. Tutuyorlar kollarımdan, sürüklüyorlar karanlığa doğru. Meğer kızın babası ihbar etmiş, gomunistin biri sokağa anarşik yazılar yazıyor diye. İşte tam o anda kendime geliyorum. Bıyıksız polisler yaka paça bindiriyorlar beni de ekip otosuna. “Ne polisi anarşist bey” diyorum. “Kes lan“ diyor vuruyor MP-5’in dipçiği suratıma. Alnımdan sızan kızıl kan yanaklarımdan süzülüp beyaz gömleğime damlıyor. O’nu görüyorum sonra. Gülşen Bubikoğlu gibi üzerime eğiliyor, başımdan akan kanı siliyor, yüzümü okşuyor. Sonra ekip otosunun loş havasında aniden buharlaşıyor. Velhasıl kelam, bir daha göremiyorum kızıl saçlı dilberi. Soruyorum, soruştuyorum. Uluslararası İlişkilerde okuyormuş, Sedef’miş adı, öğreniyorum. Ama o günden sonra bir daha gören olmuyor. Günlerce, haftalarca arıyorum onu. Bulsam sarılacağım ayaklarına ama bulamıyorum bir türlü...”
    Yutkunuyor Nurettin Abi. Boğazında bir şey takılıyor da boğuluyor sanki. Bir bardak su içiyor, gözlerini sıkıca yumarak.
    Sonra?, diyorum. Sonra n’oldu, Abi? Buldun mu ha? Bulabildin mi?
    Yüzüme bakıyor. Çaresizlikle, acıyla kahırla..
    Sonra, diye başlıyor tekrar anlatmaya.
    “Sonra öğreniyorum ki işkencede ölmüş, öldürmüşler. Narin bedeni yüksek voltaja dayanamamış Sedef’in. Sivas’a göndermişler cenazesini. Trene binip gidiyorum Sivas’a. Tenine dokunamadım ama toprağına sürüyorum elimi yüzümü.
    İşte ondan sonra da iflah olmadım Bülent. Kendimi bulduğum her ateşin içine attım. Her eyleme ölümüne karıştım. Gözümü çomaktan sakınmadım. Beni de tutukladılar, bana da işkence ettiler, elektrik verdiler, aç bıraktılar, dövdüler, her gün dövdüler ama ben ölmedim. Beni öldüremediler. Başaramadılar Bülent, başaramadılar!”
    Nasıl oldu o?, diye soruyorum yüzümü iki avucumun arasında tutarak.
    Çünkü insan yalnızca bir kere ölür Bülent, bir kere öldükten sonra hiç bir silah seni bir daha öldüremez, diye veriyor yanıtını.
    Donakalıyorum. Üzerimden Afrika’nın kuru topraklarında suya koşan hayvan sürüleri geçiyor sanki. İçim parçalanıyor, gözlerim doluyor. Çok sevmiş ulan adam, benim gibi sevmiş, diye geçiriyorum kafamdan. Başkaca bir şey düşünemiyorum. Dükkana neden Sedef ismini verdiğini o zaman anlıyorum. O küçük bakkal dükkanı gözümde bir tapınağa, bir mabede dönüşüyor o saatten sonra.

    Bazen Muhsin Amcadan alıyorum alacağımı, ama çoğunlukla Nurettin abiden. Denge politikası izlemeye özen gösteriyorum bir nevi. Neticede Yadigar Abinin veliyahtıyım. Mahalledeki dengeleri gözetmem şart.
    Başı sıkışan bizim evin kapısını çalıyor. Babam kimseyi geri çevirmiyor sağolsun.
    Rızkın kapısını aralık bırak ki bereket gün ışığı gibi hanene sızsın, diyor filozof edasıyla.
    Baba, diyorum. Nerden buluyosun bu afilli lafları?
    Okuyoruz oğlum, cahil miyiz biz, diye atarlanıyor.
    Ne okuyosun ya, anca Tommiks, Teksas. Ben hiç görmedim onların içinde böyle alengirli laflar, diyorum daha da kızdırmak için.
    Doğru düzgün okumamışsın, resimlerine bakıp kapatmışsın, deyip meselenin uzamasını engelliyor. Akıllı adam vesselam.
    Değişik adam benim babam. Çizgi roman hastası mesela. Askerde okumaya başlamış çizgi romanları, yetmişine merdiven dayadı hala okuyor. Hasta Fenerli. Ablamı, beni, hala çocuklarını, teyze çocuklarını hatta mahallenin bütün çocuklarını Fenerli yaptı.
    Neden?, diye soruyoruz.
    Atatürk Fenerli, diyor. Bu beni ikna etmeye yetiyor da artıyor bile.
    Rakı içer babam. Yalnızca rakı ama. En pahalı şarabı, en ünlü viskiyi getir ağzına sürmez. Annem olmadan uyumaz. Annemle helalleşmeden kapıdan çıkmaz. Kapıdan çıkarken de, taksisinin kontağını çevirirken de besmele çeker. Namuslu adamdır. Mert adamdır. Kara gün dostudur. Herkesin abisidir mahallede. Yaşıtları bile Yadigar Abi der babama. Gururlanırım...
    Babam senin gibi adama beni nasıl verdi Yadigar diye takılıyor Annem ara sıra babama.
    Lan zaten vermedi, kaçırdım ya ben seni, diyor muzur muzur sırıtarak.
    Öyle ya, benim de kaçasım varmış zaar, diye cilveli cilveli bakıyor annem babama.
    Hooop! Ayıp ama ya. Kesin kurlaşmayı, ben hala burdayım, dikkatinizi çekerim, diyorum.
    Oğlum senin işim gücün yok mu, git bak bakalım Feride evde miymiş diyor babam. Güya aklınca bana laf sokuyor.
    Feride evde baba, diyorum bütün ciddiyetimle.
    Elimi sol göğsümün üstüne koyup, onun evi burası, diyorum...
  • Bir gâye olmadan inşâ edilmiş bütünlük anlamsızdır. Bütünü inşâ edemezseniz zâten bir gâyeniz de yok demektir. O zaman sanırsınız ki, bu bir vehimdir. İnsanın yaradılıştaki gâyesiyse, âlemin içindeki sırrı çözmektir. Alem, yaratılmış varlık bütünlüğüdür. Yaratılmış olan ne varsa, gördüğümüz, görmediğimiz, bilâistisnâ her şey âlemdir. Bir tek Allahın varlığı âlemin dışındadır. Alem bilmekten gelir; bilinen, bilindik olandır. Nefıs bir terimdir bu. Şu hâlde âlemin özünde anlam vardır. Kur’ândan çıkardığımız kadarıyla, insan dışında hiçbir yaratılmış olan, anlama vâkıf olma kâbiliyetine sâhip değildir. Bu minvâlde insan, Allahın âlemdeki halifesidir. Çünkü anlamı o ekmiş ve anlamın sırrını çözmek insana bırakılmıştır.
  • Doğayı ve hayvanları neden severiz biliyor musunuz?

    Çünkü bizleri koşulsuz dinler, koşulsuz sahip olduklarını verir ve karşılıksız severler...
  • Ruhlar âleminde başlayan, anne rahminden çocukluğa adım atan, gençlik ve ihtiyarlıktan ebed tarafına geçip giden mukadder bir yolcudur insan…
    Aczimiz, fakrımız, irademiz dışında sevk ediliyoruz. Bu yolculukta lazım olan bütün ihtiyaçlarımız en güzel biçimde karşılanıyor. Kalp, ruh, akıl, fikir ve vücut azalarımızla bütün mahlukatın üstünde halife-i arz ve eşref-i mahlukat olarak üstün vasıflarla eksiksiz donatılmışız.

    Yaşadığımız hayatta ışıl ışıl çiçekli baharlara benzeyen çocukluk ve gençlik yıllarımız bir rüya gibi geçtiğinde ihtiyarlık sabahında uyanırız. Teessüfle, şaşkınlıkla ve üzülerek etrafımıza bakınırız “Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.”(17. Söz, İkinci Makam.)

    Gençlik, güzellik, zenginlik, şan, şöhret, güç, kuvvet gibi geçici, zail, mecazi güzellikler gençlik uykusundaki gafleti kalınlaştıran sebepler bizi terk ederek yapayalnız bırakmıştır. İnsandaki kalp, ruh, akıl ve binlerce duygular, hissiyatlar ve latifeler ancak ebedi, baki ve daimî güzellikleri ister, bekler, tatmin olur. Dünyanın maneviyattan uzak, eğlenceli renkleri, yalancı yüzü, fani mahbupları, temelsiz ve geçici zevkleri insanı yaşlılığında ahlar, figanlar, pişmanlıklarla ağlatır. Çirkinliklere müptela olanları: “Vâesefâ, vâhasretâ!” hüzünlerini verir.

    Bu yüzden pek çok insan “menşe-i ahzan” hüzünlerin kaynağı olan yaşlanmaktan korkar. Gençlik yılları fırtınalı geçmiş, inançtan, ibadetten uzak, mesuliyet şuurunu idrak edememiş insanlar, yaşlanmayı kâbus gibi görürler. Zaman, mekân ve yaşadığı kirli şartlar onlara dönüp bakmaz, acımaz. Etrafındaki kalabalıklar azalır, alkışlar kesilir ve fani dostluklar kaybolur, gider. Ne yapsa ne etse nafile. İhtiyarlığın işaretleri, ölümün keşif kolları hastalıklar bedeninde kendini göstermiştir artık. Ömür sermayesi tükenmiş, güneşin batışı gibi gücü azalmış, güzellikler kaybolmuştur.

    Eskimiş, yıpranmış, mecalsiz vücuda beyhude gayretler, çeşitli kozmetikler ve estetik operasyonlar gençliği geri getiremezler. “Hakiki soğuk ve sakil (sıkıntılı) ve çirkin ve zulmetli ve elemli olan ihtiyarlık ise, ehl-i dalaletin ihtiyarlıklarıdır.”(11. Rica) “Evet, hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da sel dolaplarını sür’atle çalıştırıyor.” (Mesnevî-i Nuriye)

    “İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir. Evet, hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da sel dolaplarını sür’atle çalıştırıyor. (Mesnevi-i Nuriye) bulutların geçip gittiği gibi kaybolan zamanın, Fani, zail, boşa geçen ömrün arkasından çaresiz gözyaşlarıyla bakmanın faydası yoktur.

    Ebedi âlemlere yolculuğumuzda bu dünya; iyiliği yapmak, kötülükten uzak durmak, amel-i salih işlemek, ihlasla hayrat kazanma yeridir. Dinimizin bize emrettiği önemli vazifelerimiz var. Bizlere İyi – kötü, yararlı – zararlı, hayır – şer olanları bilip anlayacak akıl, fikir, şuur, vicdan muhasebesi ölçüleri verilmiş.

    İnsana hitap eden, doğruyu gösteren uyarıca levhaları iyi okumalıyız:” Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyleyse, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine(Yaradan’a) feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın.” (Mesnevî Nuriye, Habbe.)

    Rabbimizi bize tarif eden delilleri ve bize tebliğ edilen emirleri iyi anlamalıyız. Bize ihsan edilen nimetleri Allah’ın rızasına uygun istifade edip, şükürle yolunda sarf etmeliyiz. O’nun gönderdiği Sevgili Peygamberimizin (asm) işaret ettiği “Sırat-ı Müstakim” yolunda ihlasla, ibadetle ahiret âlemlerine istikametle yürümeliyiz. “Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı O’nun yanında, herşeyin dizgini O’nun elindedir. Herşey O’nun emriyle hâlledilir. O’nu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.” (20. Mektup)

    “Madem iman gibi hadsiz derecede kıymettar bir nimet bizde vardır. İhtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefat da hoştur. Nâhoş birşey varsa o da günahtır, sefahettir, bid’atlardır, dalâlettir.”(10. Rica) diyen hakikatlere ve işaret levhalarına bakmalıyız.
  • 56 yaşında hayata gözlerini yuman milyarder Steve Jobs’un yazdığı son yazı:

    İş yaşamında büyük başarılara ulaştım. Kimilerinin gözünde yaşamım başarının simgesi, fakat işin dışında çok az neşem oldu benim. İşin sonunda zenginliğim alışmış olduğum hayatın bana getirdiği tek gerçeklik. Ölümle yüzleştiğim şu anda, yatağımda uzanıp hayatımı gözlerimde canlandırırken, farkettim ki gururlandığım bilinirliliğim ve servetim ölümün karşısında ne kadarda anlamsızmış.

    Arabayı kullanmak için, size para kazandırması için birilerini işe alabilirsiniz ancak hastalığınızı taşıması için kimseyi işe alamıyorsunuz. Kaybedilen maddesel şeyler bulunabilinir ya da yerine başkası konur fakat kaybedildiğinde bulunamayacak ya da yeri dolmayacak tek şey var o da “Yaşam.” Şu an hayatınızın hangi sahnesinde olursanız olun, zaman ile, o sahne perdesinin kapanması ile yüzleşeceksiniz.

    Ailenize,eşinize,arkadaşlarınıza çok kıymet verin ve sevin. Kendinize iyi davranın ve insanlara değer verin. Yaşlandıkça ve umut ediyorum akıllandıkça farkediyorsunuz ki 300 dolarlık saat de 30 dolarlık saat de aynı zamanı söylüyor. İç huzurun bu tarz şeylerle elde edilemediğini anlıyorsunuz. İster first class ister ekonomi uçun, bilin ki o uçak düşerse siz de düşeceksiniz.

    O yüzden umut ederim ki şunu anlarsınız; kahkaha attığınız, sohbet ettiğiniz,şarkılar söylediğiniz, kuzeyden,güneyden,Doğudan,batıdan,cennetten ve dünyadan konuştuğunuz,ahbaplarınız,dostlarınız, eski arkadaşlarınız, erkek kardeşiniz,kız kardeşiniz varsa bilin ki gerçek mutluluk bu.

    Çocuklarınızı zengin olması için eğitmeyin, onları mutlu olmaları için eğitin. Böylelikle büyüdüklerinde herşeyin fiyatını değil,değerini bilirler.

    Yemeğinizi ilacınız gibi yiyin aksi halde ilacı yemek yerine yersiniz.

    Sizi seven kişi sizi asla bırakmayacaktır. Bırakmak için yüzlerce neden saysa da mutlaka sizde kalmak için neden bulacaktır. Bilin ki insan ile insan olabilmek arasında çok büyük fark var ve bunu anlayan çok az insan var. Doğduğunuzda sevildiniz ve ölürken de sevileceksiniz. Bu arada kalan zamanı başarmak zorundasınız.

    Hayattaki en iyi altı doktor güneş ışığı ,dinlenmek,egzersiz yapmak, sağlıklı yemek,kendine güven ve arkadaşlar. Bunları hayatınızın her evresinde muhafaza edin ve sağlıklı bir ömrün tadını çıkarın.

    Steve Jobs Steve Jobs