arifsahin, bir alıntı ekledi.
 07 May 18:12 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

"Freud'un 'ruhbilimsel insan'ı en az klasik ekonominin 'ekonomik insan'ı kadar gerçekçi olmayan bir yapıdır. Değerin ve ahlaksal çatışmaların doğasını kavramadan, insanı ve onun duygusal ve düşünsel tedirginliklerini anlamak olanaksızdır."

Kendini Savunan İnsan, Erich FrommKendini Savunan İnsan, Erich Fromm

İnsanın Anlamı ve David Hume'un İnsan Bilimi
Batı düşüncesi, başlangıcından (yaklaşık M.Ö.5 y.y.) beri üç önemli faaliyet alanı üzerine odaklanmıştır: Dünya, tanrı ve insan. Ama felsefi sorgulamaların amacının “kendini-bilme” olduğu noktasında ortak bir kanı vardır. İnsanın kendini bilgi nesnesi yaparak “kendini-bilme” amacı, sadece felsefe araştırmalarının değil, aynı zamanda insanın kendini ve içinde yaşadığı evreni bilmeye, anlamaya yönelik olan tüm yapıp etmelerinin de ortak amacıdır. İnsan düşüncesinin, evren ve kendine yabancı olan, dolaylı olarak kendisiyle ilişkili olan alanlar kadar, kendisini de konu edindiğini, dahası, evrenin ilk mitolojik açıklamalarında, evrenbilim yanında her zaman insanbilimin de var olduğunu, evrenin başlangıcı sorunu ile insanın başlangıcı sorununun çoğu anlatılarda- dini, mitolojik ve felsefi- içiçe girmiş olduğunu görüyoruz. Evrenbilim ve insanbilim düşüncelerine eşit mesafede duran, birini diğerine tercih etmeyen bu araştırmalar, ontolojik ve epistemolojik sorunların yanında, doğal olarak insanın anlamının ne olduğu ya da ne olması gerektiği ile de ilgilenecektir. Montaigne, “Dünyada en önemli şey, kendi olmayı bilmektir”1 der. Ancak “kendi-olmayı bilmek”, kendini her ne ise o şekilde anlamak ve anlamlandırmaktır. İnsanı her ne ise o şekilde anlama ve anlamlandırma çabası, insana özgü bir doğanın varlığından hareket etmek zorundadır. İnsana yönelen her türlü çalışma, insanı anlamaya yönelik her türden düşünme biçimi, farklı kabullerden hareket etse de, bir insan felsefesi olarak değerlendirilmek zorundadır. Örneğin etik, siyaset felsefesi gibi alanlar, amacı insanın anlamını belirlemek ve tanımlamak olan belli bir ‘insan doğası’ anlayışından hareket eden bir ‘insan felsefesi’ olarak karşımıza çıkarlar.2

Düşünce tarihinde, en azından ciddi olarak Platon ve Aristoteles’ten beri haberdar olduğumuz,3 insana özgü bir doğanın var olduğu anlayışının, form, doğa, ya da öz vb. metafiziksel kavramlarla çeşitli biçimlerde yorumlandığını ve 17.yy’a kadar batı düşüncesinin merkezinde yer aldığını söyleyebiliriz. Günlük konuşmalarımızın ve düşüncelerimizin genel bir bölümünü oluşturan insan doğası, insanı insan yapan, insan varlığının özüne ait olan bir nitelik olarak karşımıza çıkıyor. İnsanın kazanılmış değil, ama doğuştan getirdiği yapıya insan varlığının özgün kuruluşunun bir ifadesi olarak ‘insan doğası’, algı, yargı, bellek ve arzu gibi güçlerle tanımlanır ve tek başına alınınca boş olan, kendi dışından gelen etkilerle oluşup şekillenen, ama son tahlilde yarattığı şeylerle ya da başarılarıyla, yani, dil, din, hukuk, devlet sanat, bilim ve felsefe gibi değerleriyle anlam kazanan bir şeydir.4 Sınırlı olan insan yetileri dizisi, yani, insanın yapabileceği şeylerin hepsi; Kültürel faklılıklarına rağmen, insanları bütün toplumlarda ortak olan yapıp etmelere yönelten yetenek, yapabilme gücü.5 Genel olarak ‘insan doğası’, özgürlük, ifade, birinin bilinci, gelecek bilinci ve akıl gibi karakteristik özellikleri olan, kendileriyle insanın ne olmadığını –bir Tanrı, hayvan, sıradan herhangi bir şey, sahip olunan, kullanılan bir obje- anladığımız, bilebildiğimiz şey(ler)dir. Ama her biri, akıl, eylem ve düşüncede basit tutarlı bir hesaplaşma, basit akli bir yöntem ve büyük oranda da, dünyanın ve kendisinin metafiziksel bir oluşum süreci olarak anlaşılabileceği için, insanın değişmez ve zorunlu bir anlamının olup olmadığını belirleyecek bir ölçütten bahsetmek güçleşecektir. Öyleyse, insanın özü ya da doğasına özgü olduğunu kabul ettiğimiz, özgürlük, bilinç, ifade ve akıl gibi insan için en temel özelliklerin, insanın anlamı ve değerini belirlemede yeterli olmadıklarını söyleyebiliriz.6 İnsanın anlamını ve değerini belirlemeye çalışan böyle bir yaklaşımın doğal sonucu, evrensel bir öz belirleme yerine, Tanrı, hayvan ya da bir nesneden farklı olarak insanı belirleyen anlam ya da anlamların insana yüklenmesi ve nihayet insani değerlerin ve eylemlerin ölçüsünü belirleyecek olan pratik bir teorinin belirlenmesine yönelik olacaktır. Ancak bu bakış açısı çok da tatmin edici değildir. Çünkü, sıradan insanlar karşılaştıkları insanların davranış, karakter ve kişilikleriyle insan doğasını bildiklerini, söylerler. Böyle bir yaklaşımın gerisinde görülebilir, hissedilebilir ve duyulabilir nitelikler yığını vardır. Buna göre insanlar övünen, duygusal, tanınmak yada hayranlık uyandırmak için istekli, genelde hırslı, umutlu yada umutsuz, bencil yada kendini kurban etme yeteneğinde olan, başarılarıyla tatmin olan, kendilerinde vicdan olarak adlandırılan bir şeye sahip olan, vefalı ya da vefasız olan bir varlıktır. İnsanları gözlemek ve insanlarla ilgili tecrübelerde bulunmak, bir dizi davranışın önceden bilinebileceği anlayışına neden olur. İnsan doğasına ilişkin olan tespitlerimiz de büyük oranda bu tecrübe ve gözlemlerimize bağlıdır.

İnsan, davranışlarıyla insan dışı yada hayvan olarak düşünülebileceği gibi üst insan yada aziz olarak da düşünülebilir. Yaygın insan doğası anlayışı, insanı hayvanlardan daha üstte bir yere; melekler, peygamberler ve azizlerden daha aşağı bir yere yerleştirmekle insana ortada bir yer tahsis eder. Bu yer, insanın ne olduğunu değilse bile, ne olmadığını anlamamıza yardımcı olur. Böyle bir fikir, kaynağında Helenlik olan, en basit ve hareketsiz olandan en karmaşık ve en etkin olana doğru yükselen hiyerarşik bir düzeni ifade eden, ‘büyük varlık zinciri’ temasında hayat bulur.7

Düşünce tarihinde, evrene, tanrıya, ruha ilişkin sorgulamaların yanında, yaşamın sorgulanması da dahil, insanın anlamı üzerine düşünmenin gerekliliği, insanın kendisi vasıtasıyla tanımlandığı doğasına yabancılaştığı her dönemde hatırlatılmıştır. Herakleitos bu hatırlatmayı “kendimi araştırdım”8 diyerek; Sokrates “kendini bil” ile, Sofist Protagoras “ bütün şeylerin ölçüsü insandır”9 ifadeleriyle yapmışlardır. Felsefe, bilim ve dinin ortak amacının bir bütün olarak insanı tanımak ve tanıtmak, anlamak olduğu düşünülünce, “insanın unutulmuşluğu” ve “insanın kendi özüne yabancılaşması” teması üzerine inşa edilen bu hatırlatmaların, değişik biçimlerde de olsa, hep var olduğu görülecektir. Ancak sorunun, özellikle 19.yy’dan başlayıp içinde bulunduğumuz zamana doğru artarak, çok daha önemli hale geldiği de unutulmamalı. Takiyettin Mengüşoğlu, yüzyıllardan beri bilim ve felsefe ile uğraşan, kılı kırk yaran açıklama ve inceleme yapan insanın, kendini unutmuşluğundan ve nihayet, geçen yüzyılın (20.yy) ortalarından itibaren felsefenin insana, onun varlık yapısına ve problemlerine, insanın evrendeki yerine yöneldiğinden bahseder.10 İnsanın anlamını ve evrendeki yerini belirleme açısından bir hayli önemli olan bu yönelmede, hemen hemen her bir düşünürün katkısı olsa da, sırasıyla, Descartes, Pascal, Hume, Kant, Hegel, Marx, Schopenhauer, Nietzsche ve Dilthey’in katkıları göz ardı edilmemelidir. Ayrıca, geçen yüzyıldaki varoluşçuların, yapısalcıların, post-yapısalcı ve post-modernistlerin çalışmalarının da insana yönelik olduğu unutulmamalıdır. Dahası bu çalışmaların her biri, ciddi olarak David Hume’la başlayan bir ‘insan bilimi’ kurma anlayışının bir davamı olarak okunabilir.

Ama hangi bakış açısıyla yaklaşılırsa yaklaşılsın, örneğin, insan filan falan şeyleri yapar dediğimizde yada filan falan yeteneklere sahiptir dediğimizde, insanı belli bir ‘doğa’ya bağlı olarak tanımlamış oluyor muyuz? İnsan öznesine ya da insan olmaya ne ekliyoruz? Açıkça söylemek gerekirse hiçbir şey. Yapılan tanımlarda bunu kanıtlar nitelikte: Aristoteles, insanı akıllı hayvan, akla sahip olan bir hayvan olarak tanımlar. “İnsan gülen bir hayvandır”der Bergson. Biyologlar insan varlığının anlamını canlılık ve zihinsel donatılar çerçevesinde belirlemeye çalışırlar. “İnsan araçları kullanma yeteneğinde olan bir varlık” olarak tanımlanır. Akbabalar devekuşu yumurtalarını kayalara çarparak kırarlar, kayalar bu durumda araç olmuyorlar mı? “İnsan dile sahip olan tek hayvandır”denir. Hayvanlar kendi aralarında iletişim kurmuyorlar mı? vb. bu tanımlama ve itirazlar uzar gider, ama dikkat çekici olan, insanı tanımlamada hep yetersiz kalıyor olmamızdır. Her hangi bir tanımlamada karar kılsak bile, insanın kendisine ilişkin bilgilerindeki karışıklıkla karşılaşıyoruz; insan kendisine ilişkin bilgi verirken gerekli şartlardan hareket ediyor, ama kendisine ilişkin bilgilerindeki kargaşa nedeniyle, kendisini tanımlayacak olan yeterli şartı ele geçiremiyor, bu nedenle de insana ilişkin yapılan her tanımlamadan şüphe edilebiliyor. Bu şüphe de gösteriyor ki, insanın anlamını belirlemek, zannedildiğinin aksine, hiç te kolay değildir.

Öyleyse, insanın anlamını belirlemenin ve insanı tanımlamanın önündeki bazı güçlüklerden bahsedilebilir: her şeyden önce, bir varlığı, insan olarak düşünebilmemiz için, zorunlu olarak orada olması gerekenlerin hepsi değil de bir kaçının yer aldığı ayırdedici özellikler dışında, her biri gerekli ve birlikte yeterli olabilecek hiçbir şartın olmaması ve insanla insan olmayanlar arasında keskin bir ayrımın yapılamaması; bu iki güçlük, ‘insan varlığı’ kavramının içerdiği belirsizliklerden ikisi gibi görünüyor. İnsanın klasik bir anlayışla yorumlanması, belli bir ‘insan doğası’ anlayışından hareketle insanın evrendeki yerinin ve alın yazısının belirlenmiş olması, insanın özgürlüğü ve sorumluluğu gibi bir dizi sorunun da ana nedeni olarak görülebilir. İnsanın anlamını belirlemeye çalışan, ve özgürlüğü insanın vazgeçilmezleri arasına koyan genelde bütün özgürlük yanlıları, özelde de varoluşçu filozoflar, tözsel bir insan doğası hakkında konuşamayacağımız ve böyle bir insan doğası tanımının kınanması gerektiği noktasında hemfikirdirler.11 Bu ve benzeri ifadeler, aslında, insanın ne olduğunu bilmediğimizi12 ve tüm insanlar için bütünüyle geçerli olabilecek tek bir kavrayışın, tanımın varolmadığını söylemektir. 13 İkinci olarak, insanın anlamını belirleyecek, tanımlayacak olan bir çabanın, insanı sınırlandıracak olan bir tanımlamadan hareket etmesi; oysa, insanı anlamaya ve tanımlamaya yönelik olan her çaba, hiçbir bilgi olanağını dışarıda bırakmamalıdır. İnsanın ne olduğunu belirleme çabalarının karşılaştıkları bir başka güçlük de, insanın değişen yapısına, daha doğrusu değişen kavranışına ilişkindir: artık insan, gittikçe daha gerçek bir özgürlük, daha çok eyleyen bir özgürlük olarak ve gittikçe azalan bir doğa olarak düşünülür.14 Bu güçlüğü, metafizik temelli bir etik yerine etik temelli bir metafizik kurmak isteyen Kantçı çabada da görüyoruz.; burada insan artarak kişileşen ve azalarak “şeyleşen” bir şey olarak karşımıza çıkar.15 Kant’ın ünlü üç eleştirisinin neyi bilebileceğimiz, neyi yapabileceğimiz ve neyi umabileceğimize ilave olarak, insanın ne olduğunu açıklama gibi bir görevi de üstlendiği söylenebilir: insan, akıl sahibi, anlama yetisine sahip olan bir düşünce varlığı, ama aynı zamanda, duyumları algılaması ve duyması bakımından, duyulur dünya varlığı olması açısından bilen ve eyleyen bir varlıktır.16 Ancak Kant’ın insan varlığını tanımlamasında, akla yaptığı vurgu hiçbir zaman gözden kaçırılmamalıdır. Kant’a göre, insan ‘akıl sahibi varlık’ olarak bilir ve eyler. ‘İnsan varlığı’ (human being) kavramının da bu güçlüklere zemin hazırladığını söyleyebiliriz. insanlar isimler aracılığıyla değil de fiiller aracılığı ile daha iyi tanımlanabilir olan varlıklardır. İnsanlardan (human being) söz ederken, ‘being’in bir isim fiil olduğu ve devam eden bir sürece işaret ettiği çoğu zaman unutulur. Bu unutkanlığımız, insanı yanlış tanımlayışımızın ana nedenidir. Bu unutkanlıkla, insanları daimi etkinlik süreçleri olarak değil, taşlar gibi, somut ve değişmez varlıklar olarak düşünüyor ve yanlış tanımlıyoruz. Halbuki sosyal ve psikolojik varlıklar olarak insanları, şeyler olarak değil etkinlik olarak göz önüne almalıyız.17 İnsanı anlamaya yönelen her türlü araştırma biçimi, herkeste ortak olan ‘temel insani olan’ dan hareket etse de, anlaşılırlık için, tözsel değil, süreçsel düşünmek zorundadır.18 İnsanın anlamını belirlemenin önündeki bu güçlüklerin bertaraf edilmesiyle insanı tanımlamanın mümkün olacağını düşünmek, en iyi ifadeyle büyük bir yanılgı olacaktır.

Düşünce tarihinde insandan başka kendisi için giderek ve artan bir biçimde sorunsal olan başka bir alan bulmak hemen hemen imkansızdır. Nitekim, Max Scheller, ‘düşünce tarihinin hiçbir döneminde insan, kendisi için günümüzdeki kadar sorunsal olmamıştır.’19der. Bunun nedenlerinden biri, birbirlerine ilişkin hiçbir şey bilmeyen, çoğu zaman birbirlerinden habersiz bilimsel, felsefi ve teolojik antropojilerin olması, insanı araştırmayı üstlenen bilimlerin durmadan çoğalmasıdır. Filozof olsun olmasın hemen herkesin bir insan anlayışından, her kültürün, her dünya görüşünün ‘farklı insan imgelerinden’ bahsedilebilir.20 Bu nedenle de Scheller, ‘insan hakkında açık ve tutarlı bir bilgimiz’in olmadığında21 ısrar eder. Bu durum, insanın ne olduğuna ilişkin görüşlerimizi açıklamak aydınlatmak yerine, her biri farklı insan tanımlaması, betimlemesinden hareket edeceği için, karıştırmış ve belirsizleştirmiştir. Bunun en önemli nedeni, felsefi soruların genel karakterinde -bir felsefe sorusu, tüm birikimine rağmen dün ne idiyse bu günde odur- ve insanın ‘somut varlık bütününden’ kopartılarak incelenmesinde aranmalıdır. Bir taraftan, “...nın doğası nedir?” ile başlayan sorular belirgin olarak bulanıktır. Çünkü, bir şeyin “doğasının ne olduğu sorulduğunda istenilen şey, kendileri vasıtasıyla bir şeyi tanımladığımız özellik yada özellikler, yani ayırdedici nitelikler olabilir; ama “...nın doğası”na ilişkin sorular sorulduğunda, istenilen ayırdedici özelliklerin bütünüyle, tam olarak tanımlanamadıklarını, bir yönüyle eksik kaldıklarını da biliyoruz. Öte taraftan, dünden bu güne insan, ya biyolojik özellikleriyle ya ruh-beden ilişkisiyle ya da suje veya bilinç özellikleriyle inceleme konusu yapılmış, ama bir bütün olarak insanın varlık şartlarının neler olduğu üzerinde durulmadığı için varlık bütününden koparılmış, insana yönelik her türlü açıklama tek yönlü ve eksik kalmaya mahkum edilmiştir. Ayrıca, insanın, ne olduğunun değil, ne idiğinin bilinebileceği gerçeği göz ardı edilmemelidir. İnsanın anlaşılması, ancak insanın ‘olmazsa olmaz’ varlık şartlarının tespitine yönelik bir çalışma ile, insana, problemlerine ve kendi gerçeklerine dönmekle mümkün olabilir. Ne var ki, insanı anlamanın ve kavramanın bu yolu da metafiziktir; metafizik olduğu için de varsayılan bir ‘insan doğası’ anlayışından çok farklı olması beklenemez. Böyle bir yaklaşımla insanı anlamaya yönelik araştırma biçimlerinden birisi olarak, geçen yüzyılın başlarında ortaya çıkan bu teori ‘felsefi antropoloji’dir.22

Ağır bir anlatımla dile getirilmiş, Tüm Değerlerin Yeniden Değerlendirilmesinin ilk kitabı olan Deccal'de Hıristiyanlığa savaş açılmış; din ve ahlak ilişkisi anlatılıyor. Kitaptn dört bölüm çıkardım.
1- Ahlakçılığın Kötülüğü
2- Yahudi ve Hıristiyan Metinlerin Yanlışlığı
3- Mantıksal Püritenizmin Önemi
4- Dini Kurumların Kötülüğü

Nietzsche'nin yazılarını doğru anlamak, onun gündeminin bütünsel doğasını duymaktır. Argümanları, insanların mum ışığında güneşin ışığıyla gördüklerini inkar ettiğini gösteriyor. Nietzsche, okuyucularının zihninde en temel düşünce şemalarını kırmak istiyor; iyilik ve kötülük yoktur. Sadece kendiniz için yapabileceğiniz her şey var ve yapamayacağınız.

Deccal'de varoluşçulukta büyük bir ilerleme temsil ediyor. Nihilizm kokan satırlar. Tanrı'nın insana olan inancın temelsiz olduğu ve bu nedenle de anlamın ahlaki anlayışını anlamamızın yanlış olduğunu söyler. Hıristiyanlığa bağlılık, özveri ve kendini feragat etme kavramı, insan olarak kim olduğumuzun inkarıdır. Hıristiyanlığın, zayıfları ayrıcalıklı kılan bir dünya görüşü olduğunu anlamasıdır. Bu anlayış altında Hıristiyanlık kurgusaldır ve doğanın gerçekliğine aykırıdır, ki bu hayattaki tek ahlaki değer; güç ve kontroldür.

Bir ögretinin kendi yangınından çıkması gerekir. Hıristiyanlık kendi yangınından çıkmamıştır. Sitede bulunan Deccal-Hıristiyan Karşıtı kitabıyla aynı kitap olup, farklı yayınevi farklı isimle piyasaya sürülmüş yer yer değişkenlik gösterir. İnsanlara yeni değerler getirmeye çalışan Nietzsche yasaklanmışa erişmeyi amaçlıyor. ( Nitimur in Vetitum)

Pelda Yılmaz, bir alıntı ekledi.
28 Mar 01:38 · Kitabı okuyor

Her gönüllü davranış, çözülmesi bir tatmin duygusuna yönelecek bir yetersizlik duygusuyla başlar.

İnsan Doğasını Anlamak, Alfred Adler (Sayfa 41 - Atlantis)İnsan Doğasını Anlamak, Alfred Adler (Sayfa 41 - Atlantis)
Pelda Yılmaz, bir alıntı ekledi.
28 Mar 01:03 · Kitabı okuyor

Bir bireyi değiştirmek basit bir süreç değildir. Olumlu düşünme,sabır, her şeyden önce de bireysel kibirden soyutlanmayı gerektirir

İnsan Doğasını Anlamak, Alfred Adler (Sayfa 18 - atlantis)İnsan Doğasını Anlamak, Alfred Adler (Sayfa 18 - atlantis)
F.Betül U., bir alıntı ekledi.
14 Mar 17:22 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

"Bir insanın kişisel hesaplarıyla toplumun mutluluğu arasındaki eşitsizliğin derecesi, o insanın insanlığa karşı düşmanlığın ölçüsünü verir."

İnsan Doğasını Anlamak, Alfred Adler (Sayfa 255)İnsan Doğasını Anlamak, Alfred Adler (Sayfa 255)
F.Betül U., bir alıntı ekledi.
14 Mar 17:12 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

"Birey, insanların ortak mutluluğu kavramına bağlı kaldığı ölçüde kötülükten uzaklaşır."

İnsan Doğasını Anlamak, Alfred Adler (Sayfa 250)İnsan Doğasını Anlamak, Alfred Adler (Sayfa 250)
F.Betül U., bir alıntı ekledi.
14 Mar 10:42 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

"Bir insanın karakteri asla ahlaki bir yargıya temel oluşturmaz, karakter o insanın çevresine karşı tavrı ve içinde yaşadığı toplumla ilişkisinin bir göstergesidir."

İnsan Doğasını Anlamak, Alfred Adler (Sayfa 207)İnsan Doğasını Anlamak, Alfred Adler (Sayfa 207)