• Ne gariptir ki, insan "dünyaperest" oldukça daha fazla bunalıma düşmektedir. İhtirasları büyümekte, madde karşısında doyumsuzluğu artmakta, deniz suyu içerek susuzluğunu gidermek isteyen kimseye dönmektedir.
  • 128 syf.
    ·Beğendi
    “Elma dersem çık armut dersem çıkma”
    Okuyucuyla konuşan, kurmacaya davet eden bir eser.
    Modern çağın doyumsuzluğu ve duygusuzluğu eleştiriliyor.
    Bu eserde beni en çok etkileyen; insan olarak çok güçlü, yıkılmaz hissettiğimiz zamanlarda aslında zayıf olduğumuzun farkına varıp mükemmelliği aramak yerine tevekkül etmenin önemini aklıma getirdi.
    Çoğu zaman hayat bizim planlarımız dışında yaşanıyor ve biz de buna uyuyoruz veya uymak zorunda kalıyoruz..
    Akıcı ve farklı bir eser okunması tabiki tavsiye edilir
  • 186 syf.
    Herkese selam

    LÜTFEN HAYVANLARA EZİYET ETMEYELİM VE ONLARI KORUYALIM!!!!!!!

    Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin 2018’de hazırladığı rapora göre Türkiye’de 8 milyonun üzerinde hayvan işkenceye maruz kalıyor. Hayvanlara kötü muamele konusunda olumsuz örneklerin teşhirinden hukuk mücadelesine, medya dilinin analiz edilmesinden hak ihlallerinin raporlanmasına kadar birçok alanda çalışma yapan komite, hazırladığı raporlarla durumun ciddiyetini ortaya koyuyor.

    Türkiye’de hayvana şiddet konusundaki cezai müeyyideler ne yazık ki caydırıcı değil. Bu da çoğu zaman iç karartan pek çok katliamla karşılaşmamıza sebep olabiliyor. Bazen devletin vurulması için ihaleye çıkardığı 2 kızıl geyik için doluyor gözlerimiz, bazen zehirlenip bir torbaya sarılarak boş bir araziye atılan köpeklere bazen de bir ormanda dört bacağı kesilmiş bir halde bulunduktan sonra can veren yavru bir köpeğe ağlıyoruz yürekten.

    Her gün insanlığımızdan utandığımız bunlar gibi nice olaya tanık oluyoruz. Geyikler, kuşlar, köpekler ve daha pek çok canlı gözlerimizin önünde can veriyor. Biliyoruz ki tüm bunların sorumlusu biziz, bizim türümüz. Mantığın almadığı nokta ise şu: İnsan nasıl bu kadar kötü olabiliyor? Sanırım, her şeye kadir olan türümüzün konu kendileri dışında herhangi bir canlıya geldiğinde aynı büyüklüğü gösteremediğini söylemek yanlış olmaz. Peki, tüm bunların bir soykırımdan farkı nedir?

    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

    “OKO” İdris Baluken’in yayımlanan ikinci eseridir.

    Kitapta, ana karakter olarak karşımıza çıkan Oko bir Sivas kangalı. Doğduğu topraklardan koparılıp İstanbul, Yakacık’ta bir çiftliğe getirilen Oko, burada büyür. Tanık olduğu çiftlik yaşamı, sahipleri ve insanlar üzerinden hikaye anlatılmaya başlanır. İnsanların dünya üzerinde bıraktığı haksızlığa, eşitsizliğe karşı yola çıkan Oko, Cico ve diğerleri yeni bir toplumsallık adına mücadele başlatırlar. Zulmedilenlerin gözünden, adaletsizliğin anlatıldığı ve özgürlüğe açılan kapılara giden mücadelenin sergilendiği romanda konu, köpekler üzerinden işlenir.

    İnsanlığın bencilliği, doyumsuzluğu sert bir şekilde eleştirilen romanda Oko, insanlığın dünyaya hükmedecek bir varlık değil, ancak dünyanın biyolojik bir parçası olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle sıklıkla kitapta insanlığın doyumsuzluğuna bir eleştiri getirilmektedir. Ayrıca özgürlük kavramanın sadece insanlar arasında var olduğu düşüncesi de eleştirilir. Özgürlük tüm canlılar için kaçınılmaz bir istektir ve doğal bir haktır. Bu uğurda Oko’nun verdiği mücadele ise takdir edilesidir.

    Romanın en önemli özelliklerinden birisi ilerlemeci, kalkınmacı araçsalcı anlayışa yapılan itiraz… Biyolojik varlığın ve özel olarak da insanın, doğanın efendisi değil parçası olduğu anlayışı Oko’nun kent yaşamıyla birlikte işleniyor. İnsanın hayvana karşı işlediği suçların dehşeti, insanın bütün yaşama dair tutumunun izdüşümü. Oko ile Hayırsızada köpek katliamını bir kez daha hatırlamak Kerbela’nın acısını daha gerçek kılıyor. Ya da şöyle söylemek de mümkün. Kentlerin ortalarında zehirlenen, dağ başlarında ölüme bırakılan, patileri kesilen hayvanların acısını hissetmeyenlerin öteki acıları gerçek olabilir mi?

    Oko hayvana dair bir ütopya gibi de okunabilir, bir modern zamanlar fablı gibi de…

    Çiftlik yanınca Oko’nun yolunu içgüdülerinin ormanına değil bilgilerinin kentine çevirirken, yeni bir yaşam kurmanın bedelini de üstlenmeye dair bir şeyler anlattığı kuşkusuz Baluken’in.

    Hasılı Oko, derdi olanın, umuda, aşka ve özgürlüğü dair sözü olanın sözüdür ve hayata söylenmiştir.

    Oko’, yaşadığımız ve tanık olduğumuz tüm katliamların ardından belki de elini bir kez olsun taşın altına koymamış biz insanlar için yok ettiğimiz tüm canlılardan, tüm kültürlerden af dilememize bir vesile...

    Keyifli okumalar dilerim....:)
  • insan bazı imkansızlıkları kabul edebiliyor ama
    bir türlü o imkansızlıklarla yaşamayı öğrenemiyor.
    hayat gördüğünden ibaretse gördüğü kadarını,
    daha fazlası ise daha fazlasını istiyor.
    yaradılışının doğasındaki doyumsuzluğu en çok neye
    karşı hissederse farkında olmadan ona ait oluyor.
    kimi bir sese, kimi bir gülüşe, kimiyse herhangi
    bir maddeye tutulup kalıyor. aklını kullanan kalbinden
    kurtulacağını zannetse bile gün geliyor kalbinin
    esiri oluyor.
  • 96 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hikaye burjuva sınıfından her şeye sahip bir kadının doyumsuzluğu, macera arayışı ile başlıyor gibi görünse de aslında kendini bulma sürecini anlatıyor. Kendi iç mahkemesi ile savaşan Irane yaşadığı duygu sellerini kimseye anlatılmamasıyle birlikte iç çatışmaları uç noktalara ulaşıyor. Sahip olduğu her şeyi kaybetme korkusuyla derin bir buhrana sürüklenen Irane'nin yaşadıklarında kendinizden bir şeyler bulacaksınız.

    Bir insanın hayattan beklentileri nelerdir ? İyi bir eş, güzel bir ev, mutlu bir aile, güzel bir çevre, arkadaşlar, eğlence ve size sınırlandırmayacak maddi olanaklara sahip olmak... Bunların hepsi hepimizin hayallerini süsler. Peki bunların değerini sahip olduğumuz zaman anlayabiliyormuyuz. Hele ki çaba harcamadan sahip olduysak. Yani tüm bunlara sahip bir insan olarak doğduysak. Her şeyin kıymetini bilirmiydik yoksa her şeyi yok sayıp kendimizi kanıtlayabileceğimiz, kendimiz olabileceğimiz yeni yollar aramaya mı başlardık. Onları kaybetme riski ile karşılaşıncaya kadar sahip olduklarımızın kıymetini anlayamıyoruz. Bu konuda bestselleri de sağlığımız ve zamanımız oluşturuyor.

    Zweig'in en sevdiğim hikayelerinden biri olan korku konusu, işleyişi, psikolojik tahlilleri ile okumaktan zevk aldığım mükemmel bir kitap. Zweig kesinlikle insan ruhundan çok iyi anlıyor bunu kitaplarında da başarılı bir şekilde kullanıyor. Kitapla kalın sevgiyle kalın...
  • ÇIPLAK DOĞDUK, ÇIPLAK ÖLECEĞİZ...
    Manevi yönden baktığımız da imtahan dünyasıdır. Dünyalık olarak baktığımızda ise, maddeye, eşyaya, rahata bağımlılıktır yaşam.

    Doğmadan daha amniyon zarıyla korunan insan, doğduktan sonrada anne-baba tarafından sarılıp, sarmalanır ve korunur. Büyüdükçe hayatta imtihanlarla karşılaşır. Hastalık, varlık, yokluk, felaket vesaire olarak uzar gider.

    İlk paylaşımlar cocuklukla başlar ölene kadar devam eder.

    İnsan oğlunun doyumsuzluğu kişinin önce ferdi duygularını dejenere etmiş ve bencil bir insan yapmıştır. Öyleki toplumun bozulmasına neden olarak ayrıştırıcılığa neden olmuştur. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” olgusundan uzaklaşıyor ve yalnızlık çekiyoruz.

    Yalnız olan bir insanın varlıklı olması ne kazandırır, paylaşımda bulunamayan mutluluğu yakalamaktada zorlanır.

    Kapitalizm tuzağına düşen insanoğlu dünya malına temah etmekte ve ihtiyacından fazlasını tüketip, aşırı lüks bir hayat hayali ve gayreti ile çabalayarak yitip gitmektedir. Öyleki, elindekiyle yetinmeyip diğer kişilerin sahip olduklarına göz dikmektedir. Kıskançlık duygusu ile ilişkiler çıkmaza girmektedir. Yaşam maksadından ve kültürden uzak, sadece yaşamak için çabalayan bir insan olmuştur. Keza, bu bencil insanların var olduğu bir toplumda kargaşa ve çekişme kaçınılmazdır.

    Gelişen teknolojinin ve yapay zekanın insanoğluna sunduğu konforlu yaşam sayesinde ne yazık bencillik duygusuna ek olarak tembellikte kazandırmıştır.

    Kişiler hiç ölmeyecekmiş gibi konfor satın alıyor, ama ölümü aklına getirmiyor.
    Yazlık başka kışlık başka evler, ayrı ayrı eşyalar kullanıyor ve lüks tüketim sevdasında koşturup duruyor.
    Geçmişi unutarak geleceğe umutla bakamıyor ve akabinde buhrana kapılıyor.

    İnsanlığın faydasına bir şey bırakmadığın takdirde de unutulup gidersin, onun içindir ki, ameli güzel olanlardan olup kendinden iyi bahsetirenlerden olmalıyız.

    İyi olalım derken suistimallerle karşılaşılsada, yinede vaz geçmemeli hem insanlığı hemde vatanımızı yüksek muasır seviyeye çıkarmalıyız. İnsanlar ölürken kefenden başka birşey götürmüyor.
    Sözün özü “Çıplak doğup, çıplak ölüyoruz.”



    Ümit GÜDER
  • Vicdanın, ahlakın merhametin insan olma duygusunun kalmadığı her toplumda nefsin eğitilmediği ruhun sukunete eriştirilemediği her toplumda bu olayların olması normaldir. Batı hrsitiyanken bile böyle adi değildi çünkü tahrifte olsa din duygusu vardı ama 2020 dünyasında artık batıda din kalmadı dinin yani merhamet vicdan erdem ahlak duygusunun en önemlisi ahiret inancının olmadığı bir dğnyada her insan nefsinin arzularında çığır açar zenginse birde para çoksa binlerce kadın versen yetmez erkek ister ona doymaz cocuk ister ateizm budur dünyayı cennete çevirmek yani her ama her arzuyu burada yaşama hissi buda doyumsuzluğu doğuruyor ve neticesi şeytanın fikirleri ile nefis artık daha başka şeylere yöneliyor o yüzden havadan sudan daha büyük ihtiyaçtır din

    Din = her şeydir