• 120 syf.
    ·Puan vermedi
    ️Mine Söğüt'ün "Gergedan" kitabını okudum.
    ️Gergedan Mine Söğüt'ün son kitabı. 2019'da basılmış olmanın güncelliğiyle kitabında, ülkede yaşanan ve yaşanmış olayları yakalayabiliyorsunuz.
    ️Öykülerde ilk dikkatimi çeken Gergedan Öfkesi oldu belgesel edasıyla gergedanları araştırdığımda en belirgin özelliğinin yaşam alanlarına yaklaşıldığında ölümcül siniriymiş.Her öyküde mutlaka gergedandan söz edliyor.
    ️Öykülerde metaforlar çok sık kullanılmış gerçek mi hayal mi çıkaramadığım çok olay oldu. Karamsar bir yaşama sahip insanların toplandığı bir popülasyon ve hayatın hiçbir anında mutlu olamamışlar gibi. Sadece öldürmek, kan ve ölüm üzerine kurulmuş bir yaşantıya sahip bu insanlar..
    ️"Seyirci aile trajedilerine hiç dayanamaz hep ağlar sanki kendi trajedisi yokmuş gibi başkalarınkine bakıp bakıp ağlar" kitabın özeti gibi. kendi trajedimizi görmezden gelip başkalarının trajedisini ağlarız. Kapalı kapılar ardında neler olup bittiğini asla bilemezsiniz ve kapalı zihinlerin ardında neler olup bittiğini de bilemezsiniz.
    ️Mine Söğüt, güncel olaylara, yaşadığımız günlere getirdiği sert yaklaşımla okurunu derinden sarsıyor.
    Yazar gelmiş geçmiş tüm faşist iktidarlara ve o iktidarların peşine canı gönülden takılıp Duran şu insanlığa da öfkelidir kitabında bunu çok net bir şekilde hissedebiliyorsunuz.
    Keyifli okumalar🤓
    ~~~~~
    "Peki hiç insan öldürdün mü?" diyor Passolini. Kendi katilini arar gibi.
    "Peki hiç aşığını öldürdün mü?" diyor Haneke. Aşkı arar gibi.
    "Soru sormam hayat belirtisi ama ille de bir cevap istemem aptallık."
    "Öyle kolay pes etmez küfrü duasından büyük olanlar."
  • 236 syf.
    ·12 günde·Beğendi·10/10
    Uzun bir aradan sonra bitirebildiğim ilk edebi eser olmasının verdiği etkiyi göz ardı ederek yorum yapacağım.
    İsmail Güzelsoy'dan okuduğum ilk kitap Hatırla olmuştu Hatırla' yı o kadar beğendim ki yazarın tüm kitaplarını okumak istedim. Ve basit bir araştırmayla esasında bir seri oluşturduğunu öğrendim. Bu serinin ilki Banknot Üçlemesi başlığında toplanan Sincap, Rukas ve İyi Yolculuklar adlı kitaplar. Sincap beni Hatırla kitabı kadar başka alemlere alıp götürmese de çok severek okudum ve satırları hazmederek okumak bana oldukça keyif verdi.
    Seri diye geçse de kitaplar birbirleriyle alenen bağlantılı değil yani tek tek ve karışık sırayla okunsalar da bir anlam bütünlüğü bozulmaz bana göre.

    Sanat mı kendini yarattırır yoksa insan mı sanatı yaratır teması sıkça işlenmiş. Meydana getirdiğimiz eserler veyahut benim gibi (sanatsal yaratıcılığı sıfır ya da eksilerde diyelim) insanlar için konuşmak gerekirse ortaya çıkardığımız her iş, düşünce, oluşum aslında bize kendilerini mi yarattırıyorlar sorusunu düşündürüyor. Bir kovalamaca ile geçen kitapta güven duygusu , sevgi, aşk, sadakat Türk filmi tadında işlenmiş.
    Serinin devamını okumak için hevesim hala çok fazla.
    Kitap severlere tavsiyemdir.
  • %32 (55/172)
    ·Beğendi·Puan vermedi
    İyilik içten gelir 6655321.İyilik seçilen bir şeydir. İnsan seçemediğinde insanlıktan çıkar.” Anthony Burgess Otomatik Portakal

    İnsan o kadar laf yer, o kadar hal, hareket mimiği yutarda sıradan bi kitapta okuduğu 3 cümlelik bir yazıyı saatlerce düşünür.

    Şahsiyet Dizisinde geçen bi’ konuşmayı hatırlattı bu cümle bana, şöyleydi;

    “65 yaşıma geldim. Geçen doğum günümde yine bir dilek tuttum, çocuk gibi. Yine imkansız bir dilek tabi. Ne diledim biliyor musunuz? İyi bir insan olmayı.”
    İyilik insanın içinde. Onu bulun, ona yönelin.
  • 112 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Biçim ve içeriğiyle tipik bir Hüseyin Kıran romanı...

    "Ben gecenin gönderdiği. Bendim. Sadelik ve keşmekeşle dolu, vahşi, edepsiz, dipsiz, akrobat tabiatlı bir cins. Kendi başına bir melek. Kendini tutamayan bir çekiç. Öfkesinin örtüsünü atıp atılan bir kaplan. Bir deyyus. Bir çakmak, karanlıkta çakan. Griliği içinde gevşek, gerili çelik bir yay. Humus yumuşaklığı. Gölgesinde uyuyan. Bereketli et. Ben, Gecedegiden. Ne hayvan ne insan. Dürtülmeyince konuşmayan. (s.81)"

    Zaman sırasına göre Resul olsa da, bütün eserlerini hesâba kattığımda, Gecedegiden H. Kıran'ın ilk romanı gibi duruyor. Elbette benim nazarımda.
  • 102 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Toplum baskısının bir çocuk üzerinde yarattığı etkileri ve doğurduğu sonuçların anlatıldığı kısa, güzel, dehşet bir roman okudum. Gün içerisinde bitirdiğim bir kitap oldu. Yaşar Kemal'in öyle güzel betimlemeleri var ki kitabı yaşıyor gibi okuyorsunuz. İnsan psikolojileri harika tasvir edilmiş, mükemmel bir roman diyebilirim.
    ‘Yılanı Öldürseler’ Yaşar Kemal’in okuduğum beşinci kitabı. Her hikayesinde bana sonu görünmeyen kırlarda gezindiğim hissini veriyor. Bu kitap insanoğlunun cehaletinden dehşete düşürüyor, toplum baskısı ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi. Çukurova'da Türk tarzı bir ‘Kırmızı Pazartesi’ romanı..

    Kitabın konusu gerçekten çok etkileyiciydi. Yazar ailesinin onuru uğruna annesi Esme’yi öldüren Hasan’ın hikayesini anlatıyor. Okumamda bana eşlik eden ve kitap hakkında analizleriyle büyük katkılar sağlayan Gökhan kardeşime teşekkür ederim... Gökhan Alkan
  • 168 syf.
    Nasıl söylemeli, nasıl başlamalı bu kitaba acaba? Normalde etkisi altına alsa dahi kitap, gün geçtikçe o hissiyat kaybolur. Ama Rosshalde gün geçtikçe hisleniyor, anlamlanıyor. Bu kadar hissi mevcut olunca da bir iki kelime insan kendinden bir şeyle tanımlamak istiyor yapabildiğince. Hermann Hesse derin bir yazar her şeyden önce. Ve karakterleri akılda kalıcı oluyor. Knulp mesela... Zaman geçse de eskimeyecek bir karakter. Az buçuk herkesin kendine rastlayacağı. Bu kitap ise yıkık bir aile üzerine kurulu. Bay Veraguth, Adele, Albert ve Pierre... Bay Veraguth'un ressam oluşu kitabı bazen adeta bir tabloya çeviriyor. Hesse'nin ressamlığı işte o satırlarda konuşuyor. Zaten kapaktaki resimde Hermann Hesse'ye ait. Rosshalde olsa gerek.
    Kitabın farklı bir atmosferi var, farklı bir dokusu var. Kelimeler piyanoda yan yana sessiz tuşlar gibi, usta bir elin dokunuşu ile müzikale dönüşüyor. İmgesel cümleler yeri geldiği zaman iğreti edebiliyor doğrusu. Sürekli ve kendini göstermeye çalışırcasına bir çaba ile olunca ama serpiştirilmiş halde ve yerinde kullanımla anlatımı zirveye taşıyor. Hermann Hesse'nin anlatımı bana açık bir havada yıldızların altında hafif esen rüzgarın dokunuşunun tadını veriyor.

    Hesse ve güzel anlatımından sonra kitaba döner isem; bir aile var tüm kitapta. Baba Veraguth bir ressam, kendisine sanatı koza yapıp içine saklanmış ve bununla hayatının hoşlanmayan yanlarını göz ardı eden. Oğlu Pierre'e çok bağlı ve o olmasa bir adım orda durmayacak biri. İçine kapanmış halinde bir çok duygu var aslında. Karısı ile istediği gibi gitmeyen evliliği daha doğrusu karısının umduğu gibi biri olmayışı, aileyi birbiri ile yaşamak zorunda olan insanlar haline getirmiş. Atölyesindeki yağlı boya kokusu bastırmış hepsinin üstünü. Adele, karısı, sessizliğinin içinde bir kabulleniş ve sabır halinde. Ama bu bir yerden sonra sinir bozucu olabiliyor. Hayat içinde böyle değil midir, gereksiz suskunluklar ve konuşmaktan kaçışlar insanların arasına en büyük mesafeyi ören. Haklı bir durumda iken bu kabullenişi ve kendinden emin olmayan hali sevemeyeceğim bir karakter haline getiriyor kendisini, her ne kadar saygı duyulası olsa da. En çok izi kitapta Pierre bırakıyor. Bir babasının bir annesinin yanına giden bu çocuk onların düştükleri çukurda debelenmekte sürekli. Bir çocuk sorgulamaya başlayıp da, yüzündeki çocuk ifadesi büyüyünce acı veriyor bana. Her şeyin farkında olmaya başlayan bir çocuk, çocukluğundan çalınmış hissi veriyor. Pierre'de ne yazık ki ailesinin karmaşası arasında, çok sevilse bile bütünlük ve beraberliğin eksikliğinin hissinde daima.

     Kitap konusu itibariyle bir aileden bahsediyor sadece evet, ama gelin bir de bunu size Hesse anlatsın. Sıradan bir konu iyi bir kalemle yazılınca nasıl da büyüleyici olabiliyor, duyguları nasıl da geçebiliyor görmelisiniz. Her konu iyi bir yazarın elinde değerlenirmiş. Olağanüstü kurgularda acemiler elinde harcanabiliyor malesef. Karakterin baskın olduğu kitapları seviyorum, olayı ve verilmek isteneni bir karaktere yükleyip anlatmak insanın kendini görmesinde daha etkili oluyor fikrimce. Kendini yerine koymak deyimi karakterle örtüşünce tam gerçekleşiyor.

    Kasvetli ve boğuk havası içindeki bir hayatın acıya dönüşen adımları her sayfada hızlanıyor. Sona yaklaşırken biliniyor aslında ne olacağı ama merak içinde kalıyor insan yine de. Hani bazı kitaplar okumadan bile size ait bir şeyleri barındırdığını hissettir ya Rosshalde de benim için öyleydi. Yanıltmadı Hesse.

    Daha çok okunmasını ve incelenmesini umuyorum. Herkese güzel okumalar...
  • 104 syf.
    ·1 günde
    Ben pek inceleme yazmayı beceremem. Tam ifade edememekten, yazara ve kitaba haksızlık etmekten korkarım.. O yüzden arka kapak yazısını paylaşmayı tercih ederim hep..
    Söyleyebileceğim: Kale Arkası bir öykü kitabı olmasının yanında bizi çocukluğumuza götüren, samimi ve buram buram ekmek kokan bir kitap..
    -arkakapak-
    "Kale Arkası, Galip Çağ'ın ikinci öykü kitabı. İlk kitabı Komşu Kapısı'nda çocukluk ülkesinin sokaklarında dolaşan Çağ, bu kitabında evlerin içine bakıyor, insanların yüzüne ve bir ırmak gibi akışına zamanın... Sanki bir şeyi arar gibi, tam bulmuşken tekrar yitirir gibi...

    Bir başka Adalı yazar, Sait Faik'in yolundan mı gidiyor Çağ? Dilin o patika yolundan... Yazmasa deli olmayacak belki ama yine de tutup kalemi öpecek bir hikaye kahramanı gibi...

    Maçı kale arkasından seyreden çocuklar gibi seyrediyor Çağ hayatı; öyle hüzünlü, öyle umutlu, öyle içten... Çocuk gibi...

    Tevazu dolu, usulca akan, sadelik dolu öyküler. İnsan sıcaklığı, aile, geçmiş özlemi, sadakat, mizah, samimiyet... Bir kalp haritası... Kitabı okuduktan sonra dudaklarınızda asılı kalan tebessümü, kirpiklerinizde asılı kalan gözyaşını bir aynaya emanet eder gibi...

    Galip Çağ, kaleyi değil, kalenin arkasını savunuyor; kendi yanağından öper gibi... Gerisi hikaye..."