• .
    Sevmek, insanoğlunu sevmek istiyorum. Ama engel oluyorlar, vermiyorlar bana! Verin, bana bir insan verin de seveyim onu... Nerede o insan? Nereye saklandı? Diogenes'in feneriyle aradığı gibi, ben de hayatım boyunca onu arıyor, bulamıyor, bulamayınca da kimseyi sevemiyorum.

    Yazıklar olsun beni insan düşmanı yapana!

    Dostoyevski
  • Çünkü zamanla her şeyi sever insan, çünkü bir gün öleceğini anlar.
  • 246 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    https://youtu.be/ka9VQ-ZYw9U bu Avatarlardan bahsediyorum :))
    Hava bükücü olan değil.

    Böyle sizin de değişik yanlarinız var mı? Mesela ben bir kitap okuduğum zaman kitap bana istem dışı izlediğim ya bir filmi ya da bir kişiyi hatırlatır ve buna tam manasıyla inandığım zaman ise kitabın bütünü o benzettiğim şey üzerine yol alır ve bu gerçekten çok güzel oluyor...

    Peki neden bu muhteşem kitabı Avatar filmine benzettim... onu dur. Şöyle yapalım...
    Sen ya bu kitabı okumuş Avatar filmini izlememişsin...
    Ya da filmi izlemiş bu kitabı okumamışsındır.

    Nasıl mantık( kahkaha atan emoji ve şu diğer emoji onu ben de tam olarak bilmiyorum)

    Sizden istediğim önce filmi sonra kitabı okumak. Belkide alakasız ve ilgisiz de bulabilirsiniz ne yapalım bende böyle bir takıntıyım...

    Biraz da kitaptan bahsedelim. Kitap sağ beyinli insanların ilgisini çeken muhteşem bir eser bu sol beyinli insanların ilgisini çekmeyeceği anlamına gelmiyor( bir de anlamina geliyor deseydim aboooo :))))

    Soyutsallık ve Aborjinlerin mistik dünyasına hoş geldiniz. İlk önce Aborjinler kimlerdir onu kisaca şöyle parantez içinde vereyim;

    (Avustralya yerlileri ya da Avustralya Aborijinleri Avustralya kıtası yerlilerine verilen ad.) kızıl derililer var ya o tarz işte, böyle daha kalıcı olur.

    Gerçek insan ve Mutant insan bu iki kavram eser boyunca karşınıza epey çıkacaktır. Aborjinlerin kendileri dışında diğer insanlara Mutant demesi ve kendilerinin bozulmayan gerçek insanlar olarak tarif etmesi...

    Doğaya ve tabiyata olan mistik saygıları. Hayvanlara ve dünyaya olan bakışları beni etkilediği gibi sizi de etkileyeceğinden eminim.

    Baştan sona şöyle bir fragman şeklinde verelim, Amerikalı kadın doktor Avusturalya kıtasına Aborjinleri araştırmak ve ordaki insanları anlamaya çalışması ve ordaki yaşam koşullarına o Aborjinlerin doğaya olan inanılmaz etkileşiminden ve daha bir çok alanda onlardan hem ruhsal hem de fiziksel ders aldığı güzel bir eser.

    Fazla uzatmadan bitireyim. Kesinlikle okunması gerekir. Yani oku daha ne diyim.
  • 180 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    “Cumhuriyetin en başarılı eserlerinden biridir tam bağımsız Köy Enstitüleri. Geçmişte başarıya ulaşmış, başarısı da kapatılmakla ödüllendirilmiştir. Çünkü; ülkemizde her başarının bir ödülü değil, cezası vardır.”

    Ç News

    *

    Köy Enstitüleri açıldığı yıllarda değil de, kapandığı yıllardan sonra daha çok gündemde olmuş, her dönem geçmişe ait bir özlem, bir merak yaratmıştır. Günümüzde de hep gündeme gelmesine rağmen, yararlı bir konu olduğu için süregelen iktidarların hiç hedefinde olmamış, döneminde yarattığı kültüre hala yaklaşılamamıştır.

    “Köy Enstitüleri Demokrat Parti döneminde 27 Ocak 1954'te kapatılmıştır. Bu bir spoilerdır. Bu incelemede SPOILER vardır, çünkü tarih dediğimiz şeyin ta kendisi SPOILER olmasına karşın, bazı okurlar SPOILER şikayetleri ile kendilerine eğlence aramaktadır. Evet, bu incelemede SPOILER vardır!”

    İncelemeyi üç bölüme ayırdım ve anlaşılır bir şekilde sizlere sunmaya çalıştım. Umarım faydalı bir paylaşım olur. Keyifli okumalar.

    *

    BÖLÜM I: Genç Cumhuriyet, Atatürk, İmkansızlıklar ve Baykurt’un Fikirleri;

    Cumhuriyetin ilk dönemlerinde 3 Mart 1924 yılında öğretim Birliği, 1 Kasım 1928'de yeni abecenin (alfabe) kabulü ile 1932 yılında Halkevleri kurulmuştur. Bu programlar Yeni alfabenin kabulü ile Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde tüm ulusa yayılmaya çalışılmıştır. Özellikle yeni harflerin öğretilmesi ve kısa zamanda okuma yazma oranının yükselmesi bu seferberliği başarılı kılmıştır.

    Şimdi bu programlar ve projeler yeterli miydi? Kesinlikle yetersizdi ama fakir Cumhuriyet daha yeni gelişiyordu ve her şeyi yapabilmesi imkansızdı. (Osmanlı’dan geriye büyük bir enkaz kaldığını unutmamak gerekir.) Bunun nedenlerinin en başında nitelikli ve bilgili insan yoksunluğuydu. Özellikle okumuş ve tahsilli insanların cephelerde şehit olması, zaten azalan ülke nüfusunda büyük bir gedik oluşturmuştur. Özellikle Yunanistan ile yapılan mübadele sonrası, Anadolu da ki ermeni asıllı zanaatkarlar Yunanistan’a gitmek zorunda kalmış, iş bilen yerli halk pek az kalmıştır. Çiftçilik, hayvancılık, el işçilikleri, duvar işçilikleri, aklınıza ne gelirse her şeyden yoksun bir devlet düşünün. Açlık, hastalık, parasızlık…

    Fakir Baykurt, ilk olarak eğitim alanında atılımın yapılması gerekliliğini söylese de, o da bu fakirliğin ve yetersizliğin farkındadır. İstediği şey o olsa da, daha ülke düşman işgalinden kurtulmamışken, Mustafa Kemal İzmir’de Birinci İktisat Kongresini toplamış ve eğitimin önemi çok öncelerde vurgu yapmış ve geleceğin savaşının cehaletle olacağını daha cephedeyken vermiştir.

    Bu ve benzeri birçok olumsuzluk varken asıl etkeni Sayın Baykurt çok net ifade ediyor:
    "Yazgıcı anlamda değil, ama gerçekten Atatürk'ün erken ölümüyle Türkiye büyük fırsatlar yitirdi." #44894868

    Bu eksiliğin bir şekilde kapanması ve özellikle köyden başlayan ve toplumu kucaklayan bir sisteme ihtiyaç vardı. 1935 yılından başlamak üzere Köy Eğitmen Kursları ve Köy Öğretmen Okulları açıldı. Bu projelerin yararı ya da yararsızlığından çok, köylerde öğretmenlik yapan öğretmenler sahiplenici değildi. Kısa bir tatilde dahi hemen şehirlerine koşuyorlardı ve köyde yaptıkları şey, eğitimden çok zorunluluktan doğan ezberci bir eğitimdi. Kısacası faydasız idi.

    Sayın Baykurt, Cumhuriyet’in ilk yıllarına ve Atatürk’e bu konuda birkaç kere eleştiri getiriyor ama kendisi doğduğunda yani 1929 yılında Cumhuriyet 6 yaşında, Atatürk vefat ettiğinde ise kendisi 9-10 yaşlarındadır. Yani, dönemi yaşamış bir yetişkin değil, dönemin içinde büyüyen bir çocuktur. Hali ile düşünceleri gayet normaldir. Yaşadığı yıllar ve özellikle Köy Enstitülerinin kapanması ve vefatına dek, yaşayıp kendisi de göreceği üzere, her şeyi yapmak ve hatta en iyisini yapmak, imkanlar dahilinde her zaman zor olmuştur. Baykurt, Atatürk’ün yapmak istediği ve başarmış olduğu şeyleri bildiği için, onun döneminde böyle bir şey olsaydı, yüzde yüz başarıya ulaşacağını bildiğinden, üzüntüsünü dile getirmesi çok doğaldır.

    BÖLÜM II: Köy Enstitüleri’nin Kuruluşu, Sağladığı Yararlar, Hedefleri ve Kapatılışı;

    “17 Nisan 1940 tarihinde 3803 Sayılı Köy Enstitüleri yasası TBMM’den geçti. Köy Öğretmen Okullarının adı bu tarihten sonra Köy Enstitüleri oldu. Yasanın çıktığı 1940 yılında Köy Enstitüsü sayısı 10’du. 1944 yılında bu sayı 20’ye ulaştı. 1948 yılında Van’da açılan Ernis Köy Enstitüsü ile sayı 21 oldu.”
    Köy Enstitüleri nerelerde kurulmuştur, harita üzerinden detaylıca bakalım:
    https://ibb.co/w02NMMJ
    Haritaya baktığınızda, ülkenin dört bir yanına yayılmış bu enstitüleri göreceksiniz.

    Köy Enstitüleri; Mustafa Kemal’in genç Cumhuriyeti’nin temeli sağlam Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç'un eseridir.

    Fakir Baykurt’un 96-102 sayfaları arasında değindiği ilkelere başlık halinde baktığımızda, başarının zaten kaçınılmaz olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Bu Enstitüler ezberci eğitimi değil, öğrenirken uygulayan, uyguladığını test edebilen, test ettiğini geliştiren, geliştirdiğini bir başkasına aktaran bu sayede de sürekli olarak aktif olabilen bir projedir. Bu proje başarıya ulaşmış, ulaştığı içinde kapatılmıştır. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte, siyasetin kirli çamaşırlarına birazdan değineceğim.

    Enstitüleri Enstitü Yapan İlkeler:
    1- Fırsat ve olanak eşitliği,
    2- İş eğitimi ilkesi,
    3- Öğrencinin yönetime katılma ilkesi,
    4- Özveri ve özgecilik ilkesi,
    5- Kendi kendine öğrenmeyi sürdürme ilkesi,
    6- Yıl boyu eğitim ilkesi,
    7- Herkesi başarılı kılma ilkesi,
    8- Karma eğitim ilkesi,
    9- Çalışmalara halkın katılımı ilkesi.

    Bu ilkeler doğrultusunda Köy Enstitüleri, köyden başlayarak çağdaş ve modern eğitimin ilkesinde toplumu bilgilendirici bir yapıya büründürdü. Bu Enstitüler Çağdaş, bilimsel, laik ve ulusal eğitime bağlı kalmak koşuluyla kendi sistemi vardı. Devletten aldığı ödenekle yetinmiyor, kendi kurduğu, inşa ettiği, ektiği ve biçtiği, ürettiği her şeyden gelir elde edebiliyor ve ayakta duruyordu.

    Doğrusu “köylü milletin efendisidir” değil, Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği şekilde “Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür” sözü bu şekilde ete kemiğe bürünüyordu. Çalışan, üreten ve ürettiğinin karşılığını alan bir köylü, şehrin can damarı oluyordu.

    Köy Enstitüleri sadece okul değil, bundan daha fazlasıydı. Bu Enstitülerde el işçiliği, çiftçilik, hayvancılık gibi birçok konuda eğitim alınıyor ve köylü ile birlikte doğru bilgi kitapların dışına çıkılarak uygulanabiliyordu. Her gün bir saat serbest okuma yapılıyor, tiyatro yarışmaları yapılıyor, başarılı öğrenciler ödül olarak ülkenin başka yerlerine düzenlenen gezilere gitmeye hak kazanıyor, bu gezilerde tüm ülkeyi gezme şansı yakalayarak, coğrafya insanını tanıyor ve bilgileniyordu.

    Bu proje dünya üzerinde benzeri olmayan, tamamen kendi ürünümüz olan bir projedir. Birçok konudan elbet yararlanılmıştır ama, net olarak söylemekte fayda var ki;
    "Köy Enstitüleri yerlidir." #44840137

    Enstitüler "Eğitimden sağlığa, tarımdan tekniğe, yazından iç politikaya, iç politikadan öğretmen hareketine kadar Köy Enstitülerinin, ülkenin demokratikleşmesinde olumlu etkileri olmuştur." Bu etkiler, Enstitüler kapatıldıktan sonra dahi etkisini sürdürmüş, verdiği mezunlar ve yetiştirdiği insanlar ile ülkemize büyük bir fayda sağlamıştır. İçlerinden yazarlar, şairler, mühendisler, öğretmenler, profesörler, doktorlar daha nice branşlarda başarı göstermiş Cumhuriyet bireyi yetiştirmiştir. Bu yetişen insanlarda, öğrendiklerini aktarmış ve Köy Enstitüleri madden yıkılmış olsa da manen varlığını koruyabilmiştir.

    Köy Enstitüleri nasıl kapatıldı?

    "ABD kaynaklı yeni emperyalizme ortam hazırlamak için önce ışıkları söndürmek gerekiyormuş. Hazırlanan plana göre, sonra karşı koyanları ezerek öbürlerine gözdağı vermek vardı.

    >Daha sonra da her türden din okuluyla, aşırı derecede çoğaltılan cami hutbeleriyle, antikomünist yayınlarla gençliği, öğretmenleri uşaklaştıracaklar.

    >Böylece Türkiye akla, bilime, öz çıkarlarına ters, karanlık bir ortamın içine itilecek. İstedikleri fazlasıyla gerçekleşti." #44895977

    Fakir Baykurt, açık kalan dönemin ilk beş yılının verimli, kapatılma korkusunun yaşandığı son beş yıl ise verimsiz olduğunu aktarmıştır. Ülkenin geleceğine faydası dokunan bir kurum, hem de devletin kendisi tarafından kapatılır mıydı? Bunun mantıklı yanı mı vardı?

    Bu sorulara cevap vermeden önce şunu iyi bilmemiz gerekir ki, devletler tek başlarına var olmazlar, kendi kendilerine sürdürülebilir sistemleri yok ise, yok olmaktan kurtulmak, kolayı seçmek, koltuğu kaybetmemek gibi birçok varsayım üzerine olan, olmuş ve olacak olanı bilmek ve ön görmek gerekir. Yani;

    1946’da CHP iktidarı ile kanunlaşıp kurulan Köy Enstitüleri, adına kapatma dememek için 27 Ocak 1954 tarihinde Menderes’in iktidar partisi Demokrat Parti tarafından çıkarılan bir yasayla Köy Enstitüler Öğretmen Okullarıyla birleştirildi ve şalteri indirildi. Ondan sonraki eğitim sistemimiz, bugüne kadar geldiği şekil ile verimsiz, temelsiz, ezberi bile şüpheli, ne bireye ne devlete faydalı şekildedir.

    Bu kapatılma esnasından önceki dönemlerde, bu projenin savunucusu İsmet İnönü olmasına rağmen, kapanışında doğan muhalefete gereken sertlikle müdahale edememiş, bu gidişe dur diyememiştir. Neden?

    Öncelikle Atatürk’ün vefatı sonrasında genç Cumhuriyet bir belirsizliğin içine girdi. Yönetim bakımından sahipsiz kalmadı şüphesiz ama Atatürksüz bir gelecek düşünmedikleri için panik başladı. Cumhurbaşkanı seçiminden başlayan bu panik, ilerleyen yıllarda da devam etti. İnönü’nün yaptıklarını ya da yapmadıklarını bu incelemede paylaşmayacağım, o ayrı bir konudur fakat, bu durum sadece İnönü konusu değildir. Mustafa Kemal’in yanı başında ki dava adamları, hızlıca ona ve kurduğu Laik, Çağdaş, Tam Bağımsız Cumhuriyet’e ihanet edeceklerdi. Konuya bugünden baktığımızda, ihanetin bedelinin çok ağır olduğu da ortadadır.

    Özellikle 1940’lı yıllardan sonra, yavaş yavaş Amerika ve İngiltere yakınlaşması var, bunun tersine birde Sovyetler ile yakınlaşma var. Bu durum değişkenlik göstererek bir o taraf bir bu taraf diye giderken, Menderes’li dönem Amerika ile paralel yürümeye başlamış, ona uygun yasalar çıkarmaya başlamış, LAİK Cumhuriyet’in fişini çekmek için kolları sıvamıştır. Bu süreç 1960’da kendisinin idamı ile son bulmuş, lakin süreç devam etmiştir. Özallar, Erbakanlar bayrağı dimdik ayakta tutmak için fazlasıyla çaba göstermiştir. İçlerine Demirel, M. Yılmaz, Çiller’i de ekleyip, günümüzün iktidar kadrosunu da Refah Partisi’nin kök kadrosu olduğunu varsayarsak, olayın 1940larda kalmadığını, bizzat 2019’da da devam ettiğini görmekteyiz.

    Köy Enstitülerinin kapanması ile birlikte okullarda okutulan ders kitaplarımızda değişti. Amerika’dan alacağımız ekonomik yardım karşılığında, tarımımızdan ve eğitimimizden vazgeçip, demokrasimizi de ayaklar altına almaya başlamıştık. Nasıl ki, Atatürk döneminde ki Cumhuriyet çağdaş bir modelse, özellikle Menderes ve sonrasında ki dönemlerde zıttı olmak ve çağ dışı olmak için maraton koşanlarla doludur.

    Kısacası Kapatılması gerekiyordu, çünkü;
    - Amerika gelişmiş bir Türkiye istemiyordu,
    - İngilizler emperyalizme karşı bir eğitim istemiyordu,
    - Batı ve Avrupa sorgulayan toplum istemiyordu,
    - Tam bağımsız bir ülke istemiyordu,
    - Köylüsü okusun, bilgilensin istemiyordu,
    - Köylü üretsin ama kazansın istemiyordu,
    - Özgür değil, toprak ağalarına bağlı bir toplum isteniyordu,
    - Din üzerinden kesilmiş propaganda, yeniden hortlatılıyordu,
    - Tekke ve zaviyelerin açılması isteniyor, tarikatlar yeniden açılmak isteniyordu,
    - Amerikan güdümünde Din devleti olması beklenen Türkiye, Laik düzenden koparılıp, tamamen sömürge edilip, köle zihniyeti ile yönetilmek isteniyordu.
    Dönemin İstihbarat bilgilerine baktığınızda, ülkenin bölünmesi için Avrupa ve Amerika’nın nasıl birbiri ile savaştığını görmek mümkündür.

    "Kırk yıllık Amerikan yardımıyla, daha çok borçlanma doğuran dış kredilerle geldiğimiz sonuç ortada.

    Niçin kendi gücümüzü harekete geçirmeyi bilmiyoruz? Bilmiyoruz, çünkü BAŞIMIZDAKİLER bunu istemiyor." #44843309

    Bu oyunda kurtlar (Avrupa-Amerika) vardı.
    Tam önlerinde bir de koyun (Türkiye) vardı.
    Kurtlar koyunu görüyor fakat, hangisinin yemesi gerektiği konusunda anlaşamıyorlardı. Her kurt kendisi için plan yapsa da bir türlü istediği sonucu alamıyordu.
    Türkiye hala bu durumdan kurtulmuş değildir.
    Tam bağımsız bir ülke olarak kurulan Türkiye, 1940’lardan itibaren bu yoldan sapmış ve bağımlı hale gelmiş ve getirilmiştir. Yapımda ve yayında emeği geçen herkese teşekkür etmek gerekir. Özellikle Din üzerinden, insanları bölüp, çağdaşlığı düşman edinen insanları ayrıca tebrik etmek gerekir ki, belgeli olmak kaydı ile ülkeyi parsel parsel satarken gram üzüntü duymamışlardır.

    "DP’nin Önce ikinci, sonra birinci adamı olan Adnan Menderes, 1950 seçimlerinden önce ağalara söz verdi, eğer kendisini destekleyip seçimi kazandırırlarsa Enstitüleri kapatacaktı.

    Ağalar ve onların buyruğundaki şeyhler köylüleri kötü biçimde etkilemeyi başarıp DP’yi kazandırdılar. 1951’de Enstitüler kapatıldı." #44835304

    Uğur Mumcu ne güzel söylemiş;
    Muhafazakârlık, "muhafaza" ve "kâr" hecelerinden oluşuyordu... #31301285

    Köy Enstitülerinin kapatılmasına yakın şu yalanlar kanıtsızca ortaya atılmış ve Enstitülerin adına leke sürülmeye çalışılmıştır:

    - Enstitülerde “goministlik” öğretilmektedir,
    - Kızlı, erkekli okudukları için toplumun ahlakı bozulmaktadır,
    - Enstitülerde din dersi olmadığı için din elden gitmektedir,
    - Rus Klasiklerini okudukları için suç işlemektedirler,
    - Öğretmenler militan yetiştirmektedir…
    Görüldüğü üzere konuların çoğu din ile alakalıdır. Çünkü, din üzerinden toplumu ayrıştıran Menderes, afyonun ne olduğunu da bulmuştu… Bir yere kadar tabi…

    *

    “Türkiye’de Köy Enstitülerinin rahatsız ettiği insanlar, bütün devrimlerin rahatsız ettiği insanlardır: Hacılar, hocalar, ağalar, para babaları, eski bey paşa oğulları, medrese kalıntıları, ulema bozuntuları ve bunlara yaranan yada kananlar.

    >>Atatürk Anadolu halkıyla birlikte Kurtuluş Savaşını yalnız dış sömürgenlere karşı değil, bu iç sömürgenlere karşı da kazanmıştı.

    >>O SAĞKEN SÜT DÖKMÜŞ KEDİ GİBİYDİ HEPSİ <<

    >>Sonradan yoksul ve bilgisiz yurttaşlarımızın dertleriyle güçlenip aslan kesilmeye başladılar.

    >>”Din iman gitti, ahlâk, Türklük gitti, Türkçe gitti!” yaygaralarıyla oy avına çıktılar ve olanlar oldu. "

    ~Sabahattin Eyüboğlu #44896297

    Bölüm III: Kitap bize ne gibi bilgiler sunuyor ve okumamız gerekir mi?

    İkinci soruya hızlıca cevap vermem gerekiyor. EVET, OKUMANIZ ŞART!

    Kitabın içeriği Fakir Baykurt’un yazdığı yazılardan, onunla yapılan söyleşilerden oluşuyor. Özellikle ilk bölümde ki soru cevap kısmı fazlasıyla doyurucu ve bilgilendirici. Bu bölümlerden Köy Enstitüleri hakkında bilgi alabiliyor ve ne olduklarını, ne amaçla kurulduklarını ve nasıl faydalar sağladığını ilk ağızdan okuyabiliyorsunuz.

    Bu röportaj sonrasında ki bölümlerde, Baykurt’un yazmış ve yayınlanmış olan yazıları var. Bu yazıların sonunun bir çoğunluğu kapatılan Köy Enstitülerin yerine açılan ve kesinlikle faydalı olmadığını söylediği İmam Hatip okulları ile ilgili. Ben konuya değinmeyeceğim çünkü, faydasını görmediğimiz şeyin gerçek anlamda tartışmasını yapmak ve anlatmak durumuna düşmek şahsım adına da gereksiz olacaktır. Günümüz eğitim sitemi zaten yetersiz, bir diğer taraftan ihtiyaç fazlası olup, asla bitirdikleri bölümü değil, başka işi yapmak isteyip te aileleri tarafından zorlanan ve günlük siyasete kurban edilen insanlar var ki, onlarda bunun acısını yıllar sonra çekecektir. Söz söylemek bize düşmez.

    Kitabın içeriğinde fazlasıyla öneri kitaplar var. Bu kitapları edinmek ve okumak isteyeceksiniz. Önerilen kitaplardan bende olanlar şu şekildedir;

    1- Türkiye'de Köy Enstitüleri
    2- Bizim Köy
    3- Köy Enstitüsü Yılları
    4- Sitede ekli olmayan ama muazzam bir kaynak olan “Kuruluşunun 36. Yılında Köy Enstitüleri Özel Sayısı” https://ibb.co/Kr0qnpw

    Kitaba yazı yazmış insanların hepsi Köy Enstitüleri içerisinde öğretmen olarak bulunmuş, okumuş ve o havayı solumuş insanlardır. İsimlerden yola çıkarak birçok kitaba da ulaşmış olursunuz, o yüzden not almayı unutmayın.

    Kitabı okuduğunuzda fazlasıyla bilgi birikiminizin artacağına şüphe etmeyin. Bunun yanında okumak üzere fazlasıyla kaynak kitap önerisi de almış olacaksınız. Kaynakça kısmında da bolca kitap önerisi mevcut.

    Etkinlik düzenleyip, alıp ama okumayı ertelediğim bu muazzam eseri vakit çok geçmeden okumama vesile olan Ebru Ince ‘ye de teşekkürlerimi iletiyorum. Ve kim bilir etkinliği düzenlemesi için neler ettiğini bilmediğim Tuco Herrera ya da ayrıca teşekkür ederim. İyi ki varsınız. : )

    Ve son sözü Köy Enstitülerinin kurucusuna bırakıyorum:

    "Yaşamın amacı, ileri millet olarak yaşamaktır. Ortaçağ hayatından farksız, geri bir hayata razı olan insan kalabalığıyla çağımız uygarlığına katılamayız, diri millet haline gelemeyiz."

    ~İ.Hakkı Tonguç

    *

    Köy Enstitülerinin ne olduğunu bilmek ve bu fırsattan BİLEREK ve İSTENEREK nasıl mahrum bırakıldığımızı öğrenmek hepimizin boynunun borcudur.

    Okuyunuz ve okutunuz! 10/10
  • 264 syf.
    ·15 günde·Beğendi·9/10
    Varoluşçuluk Jean Paul Sarte’nin (1905-1980) vasıtasıyla öğrendiğim ve bakış açıma büyük bir zenginlik katan değerli bir felsefedir. Bulantı’da varoluşçuluğun temellerini atmaktadır.

    Satre, bu kitabı bize bir günlük tutmuş gibi anlatmaktadır. Az önce ismini aktardığım Roquentin’in [ben de bilmiyorum Fransızca bu ismin nasıl okunduğunu:)] dünyaya duyduğu tiksintiyi anlatmaktadır. Varoluşçu felsefeden anladığım, var olmanın izahını yapma çabasıdır. Kitabın bu kadar çok hoşuma gitmesinin sebebi de tam burasıdır. Bir irade ile var olan insan, bu iradesini bir şey üzerine kullanmıyorsa neden vardır? Çünkü hem kendi varoluşu, hem de iradesinin varoluşu bir sebep gerektirmektedir.

    Satre (yanılıyorsam düzeltin lütfen) dini olmayan bir adamdır. Yani bir yaratıcı varlığına inanmamaktadır. Oysa birçok yerde ziyadesiyle hissettim ki; o da varlığı için gerçek bir sebep aramaktadır. Sebep bulamayınca da dünyadan tiksinmektedir. Haklıdır da. Çünkü bir yaratıcı yoksa bu, rastlantısal var oluş insanı boşluğa ve karanlığa sürüklemektedir (en azından beni).
    Varoluşu anlamlandırmaya çalıştığınızı düşünün. Ve etrafınıza bakın. Yalnız olduğunuzu, aslında tüm insanların yalnız olduğunu düşünün. Bu, sizde bir rahatsızlık oluşturacaktır. Zira kitabın birçok yerinde benim de midem bulanmadı değil. İzninizle şimdi kendi bakış açıma dönmek istiyorum. Satre beni affetsin. Çünkü eğer yaşasaydı bu yorumumdan sonra bu kitabı yazdığı için pişman olacaktı.:)

    Varoluşçuluktan benim anladığım iki önemli başlık var. Birincisi az önce de bahsettiğim varoluşu anlamlandırma çabası ve ikincisi ise insanın var olduğu yere ve zamana göre şekilleneceğidir. Satre, bu kitapta yalnızlığa vurgu yapmıştır sık sık. Bence de haklıdır. Evet, insan yalnızdır. Bin kişinin arasında bile olsa yalnız ölür. Sizi en iyi anlayan insanın yanında bile zaman zaman yalnızlık hissedersiniz. Bunların hepsi doğrudur. Fakat eğer bir Müslümansanız size Allah yeter! O, sizi her zaman anlar ve her zaman sizinledir. Yaşamın gayesi de o zaman tamamlanmış olur. Bakınız ehli Müslim insanlara. Bir huşu içindedirler. Mutludurlar. Sıkıntı ve dert çekerken bile ümitsiz ya da sahipsiz değildirler. Çünkü onlara Allah yeter!

    Şimdi birçoğunuzun aklına etrafta tanıdığınız, Müslüman olan veya olduğunu iddia eden ama mutsuz, ama sıkıntılı, ama açgözlü insanlar gelecektir. Unutulmamalıdır ki insanların yaptığı hatalar İslam’a dâhil değildir. Zira insan denen canlı yaratılış itibariyle en güzel şeyleri bile mahvetme kapasitesine sahiptir. Bu, o şeyin eksik ya da kusurlu olduğu anlamına gelmez. Ayrıca Allah nicelik peşinde midir? Yani çok Müslüman mı olmalıdır, yoksa az da olsa gerçekten iyi Müslümanlar mı olmalıdır? Bence ikincisi. Çünkü biz insanlar bile kalitenin, kalabalıktan önemli olduğunu düşünürüz öyle değil mi? Gerçek bir dost yüzlerce arkadaş gibi görünen ama ne olduğu belirsiz insandan daha iyi değil midir(?)!

    İnsan bulunduğu ortamda şekillenir. Çok doğru. Kömür ocağında çalışanın yüzünün kararması nasıl muhtemelse, bankada çalışanın zamanla faizi öylesi büyük bir günah olmasına rağmen normal bir şey kabul etmeye başlayacağı gibi. Ya da daha net bir örnek vereyim. Hem de kendimden ödün vereyim. Epey açık vereceğim ama anlaşılmam için bu gerekiyorsa yapacak bir şey yok. Annemin anlattığına göre ben, annemin yanına bile şortla çıkmazmışım. Çok utangaçmışım. –Ki, bu dönemler çok da küçük değildim. Buradaki kırılma şudur. 15 yaşından itibaren Bodrum (Muğla) dolaylarında barlarda ve diskolarda çalışmaya başlamıştım (1996). Annem anlatıyor; ‘Bir gittin oraya, geri geldin; utanan sıkılan oğlum gitmiş, yabancı biri gelmiş. Şimdi evde şortla dolaştığına şükrediyoruz (şorttan kastı boxer).’ Yıllar içinde çok daha beter hale gelmişim. Onun söylediğini göre.

    Annem haklı. Artık çok da umurumda değildi sıkı sıkı giyinmek. Fakat önceden o kadar dikkat eder miydim giydiklerime hatırlamıyorum. Unutmuşum eski halimi. Yeni halim, sanki hep öyleymişim gibi olmuş. Çünkü insan sürekli şekillenmeye devam ediyor. Kuran’da söylenen yanlış ortamlara girmeyin onlardan biri olursunuzu ne kadar haklı çıkarıyor değil mi(?).
    Yine kendimden bir örnek vereyim, nasıl değiştiğime dair, ortamla birlikte. İlk gittiğim zamanlarda, hem yaşça küçük olduğum için, hem de ayak işleri bana yaptırdıkları için onlar öğlenleri (akşama hazırlık saatleri) keyfediyorlardı. Ben de masaları falan silerken duyuyordum ne konuştuklarını. Barlar caddesinde olduğumuz için, turistler geçip duruyorlardı sokaktan. Onlar da gördükleri kadınlar için ‘vay be şuna bak…, ufff şu ne gider…, şunu alacaksın…, şunu bir elime geçirsem… vs.’ Sansürlü söyledim, mana anlaşılacak şekilde. Açıkça söylesem konuşulanları, RTÜK beni kapatır:) Ve nefret etmiştim hemcinslerimden. Ben asla onlar gibi olmayacaktım. İğrenç yaratıklardı onlar çünkü. Oysa ben iyi bir insandım. Öyle de kalacaktım.

    Yıllar sonra (yaklaşık 10 sene) barın önünde oturup konuşuyorken birden sanki biri beni dürtmüş gibi irkildim. O an ne yaptığımıza, neler konuştuğumuza baktım. Bir zamanlar tiksindiğimi söylediğim konuşmanın içindeydim. Nasıl olmuştu bu? Hani ben onlardan olmayacaktım? Nasıl olmuş da bu hale gelmiştim?

    Sonra hafızamı yokladım geçen bu zaman içindeki olayları hatırladım. Yavaş yavaş maden ocağındaki işçinin yüzünün nasıl karardığını anladım. O yüzden kimse benim gibi ergenlikler yapmasın. Yani girdiğiniz ortamın bir parçası olursunuz. Bu, kaçınılmaz! Bu yüzden hevesle, gıpta ile bakanlar, lütfen uzak durun. Hiçbir şey göründüğü gibi değil.

    Çok uzattıysam bağışlayın. Hemen toparlıyorum.

    Bulantı, okuduğuma çok mutlu olduğum kitaplardan biri. Satre’nin anlatmak istedikleri tam olarak benim anladıklarım olmayabilir. Fakat önemli olan benim bu kitaptan bir sürü yeni şeyler öğrenmem ve çıkarımlar yapmamsa, çok karlı bir okuma yolculuğu olduğunu söyleyebilirim.

    İyi bir okuma dilerim.
  • Akıl hastanesinin bahçesinde sigara içiyordum. Merakımdan sanırım, bir şekilde orada buldum kendimi. Kendi halinde, oldukça normal davranan, yüz çizgilerinden kırklarında olduğunu düşündüğüm bir adamla göz göze geldik. Ben bir kaç kafamı çevirsem de, o gözlerini üzerimden hiç çekmedi. Kıyafetlerinden anladığım kadarıyla misafirdi orada, hasta demeye dilim varmıyor şimdi. Önce biraz çekindim, sonra cesaretimi toplayıp küçük adımlarla yaklaştım yanına.

    “Sigara versene” dedi hemen. Sigarayı uzatırken “neden buradasınız ?” demiş bulundum. Sigarasını yaktı, tekrar gözlerini dikti üzerime. Kırpmıyordu bile, ürkmedim desem yalan olur.

    “İyi günler” dileyerek uzaklaşmaya karar verdim. “Belki de yanlış bir soru sormuşumdur. Belki canını sıkmışımdır ya da ne bileyim adam deli işte!” diye geçirdim içimden.

    “Sen neden burada değilsin?” diye bağırdı arkamdan. Öyle bir bağırdı ki, arkamı dönmeye korktum. Cinnetle bağırır gibi.. Döndüm yüzümü, olduğum yerde, yaklaşmadan baktım yüzüne. Bu sefer sesini daha da yükselterek, tekrarladı; "Sen neden burada değilsin? Onca sahtekarın, onca vicdansızın, onca ihanetin içinde durabilmeyi nasıl başarıyorsun ? Çocukların vurulduğu, çiçeklerin koparıldığı, sevgilerin harcandığı, umudun tükendiği, renksiz, yapay bir dünya var dışarıda. Uyuşmadan uyum sağlayamadığım, gürültüsünden uyuyamadığım. Kirli, kibirli, kaba bir dünya var. Çıkarları uğruna seni çakıyla son model bir arabayı çizer gibi çizecek binlerce insan var. Kanını emecek bir sürü vampir. Sana kullanılıp, köşeye atılmış pis bir mendil gibi hissetirecek bir sürü katil. Sen neden burada değilsin?"

    Nursen Yıldırım
  • 144 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Kimi yolunu bulur...
    Kimi yoldan çıkar...
    Kimi yolu şaşırır...
    Kimi yolun sonuna gelir...
    Kimi yol gözler...
    Kimi yollarını ayırır...
    Kimi yollarını birleştirir...
    Kimi yol ayrımında...
    Kimi gurbet yolunda...

    Ve herkes .... Nerdeyse tüm dünya savaşta...

    Siz bu satırları okurken kim bilir kaç insan savaşta can veriyor, kaç asker şehit oluyor...

    Tetiğe basan kaç kahraman ve kaç sahte kahraman nişan alıyor insana ...

    İnsanlık petrol aşkı, toprak hırsı, din istismarcılığı ... sebepleriyle birbirinin boğazını kesiyor, kanını içiyor ve tüm dünya seyrediyor.

    SON 10 YILDIR ÇATIŞMA YAŞANMAYAN 10 ÜLKE sıralaması şöyle :

    Şili
    Japonya
    Kosta Rika
    Mairitus
    Panama
    Katar
    İsviçre
    Uruguay
    Vietnam
    Bostvana

    Birleşmiş Milletler'e göre dünya üzerinde 195 egemen devlet bulunmaktadır. Vatikan ve Filistin gözlemci statü kapsamında değerlendirilir. Bu demektir ki 185 ülkede kan akıyor.

    Dünyada en uzun süren savaşlardan bazıları şunlar :

    İsrail-Filistin
    İsrail topraklarını pekiştirmek ve devleti savunmayı amaçlarken Filistinliler Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te bağımsız bir devlet kurmak istiyor. 120 binden fazla insan öldü.

    Ne zaman başladı: 1948

    Son durum: İsrail Filistin bölgelerinde yayılmaya devam ediyor.

    Endonezya
    Endonezya Papua’sı ve Batı Papua devletlerinde yerel halk uzun dönemdir ayrılıkçı mücadele yürütüyor. Ölüm sayısı on binlerce kişi ile 100 binden fazla gibi değişik iddialar var.

    Ne zaman başladı: 1969

    Son durum: Tartışmalı referandumda Endonezya Papua'sı ve Batı Papua'nın Endonezya’nın egemenliğini kabul ettiği sonucu çıksa da düşük yoğunluklu çatışmalar devam ediyor.

    Keşmir
    Hindistan, Pakistan ve Keşmirli isyan grupları arasındaki Keşmir toprağı ihtilafı. 47 bin ile 100 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor.

    Ne zaman başladı: 1947

    Son durum: “Sınır Çizgisi” adlı fiili sınırında kesintili çarpışmalar var.

    Türkiye
    PKK, Türkiye’nin en büyük azınlığı olan Kürtler için daha fazla hak ve özerklik talep ediyor. 33 bin 500 ile 45 bin arası insanın öldüğü tahmin ediliyor.

    Ne zaman başladı: 1984

    Son durum: Barış Süreci Temmuz 2015’te bozuldu. Bu tarihten itibaren Türkiye hükümeti Irak’ın kuzeyindeki PKK üslerine yönelik operasyonlarını sürdürüyor. Türkiye Suriye'nin kuzeyindeki Kanton yönetimlerine yönelik ilk kara operasyonunu 28 Ocak 2018 günü Afrin'de başlattı.

    Savaşlar yıkar : hastaneyi, okulu, parkları...
    Savaşlar öldürür: erkeği, kadını, askeri, çocuğu...
    Savaşlar tahrip eder : ağacı, börtüyü böceği, denizi, dağı...
    Savaşlar yok eder : insanlığı, barışı, sevgiyi...

    VE SAVAŞ TECAVÜZ EDER KADINA, ÇOCUĞA....

    İstanbul’dan Ankara’ya giden bir otobüs dolusu insanın tahlilini başarıyla yapan Mehmet Yılmaz özellikle yolculardan biri olan gazeteci Ömer ile Bosna dramını anlatıyor.


    Madem tarih hayatın öğretmeni, ders çıkarmak gerek.

    Bildiğimiz ama kabullenemediğimiz şeyleri “ unutmayın” dercesine gerçekçi tarzla ve akıcı bir üslupla okuyucusuna hatırlatmak istiyor yazar.

    Nitekim ses olmak gerek ; şiirle, şarkıyla, romanla...

    Sesinize sağlık Mehmet Y.
    Final çok başarılıydı. Akıl plan yapar kader gülermiş dercesine.

    Şimâl beni kitapla buluşturduğun için ayrıca sana da teşekkür ederim .

    Barışla kalmak dileğimle...