• 64’lerin Feriköyü’ne dönelim…

    - Dönelim… Nüfus az. Herkes birbiriyle dost, arkadaş. Daha çok azınlıkların yaşadığı bir muhit. Mahalle kültürü hakim. Irk, din, dil ayrımı yok. 12 yaşındayım. Cumbalı bir evde yaşıyoruz. Babam, Nestle Fabrika’sında çalışıyor, annem ev hanımı, bir kardeşim var. Annemle babamın en yakın arkadaşları Rum ve Ermeni. Hep birlikte, güle oynaya yaşıyoruz. Ve Kostas… Ah Kostas…

    Kostas kim?

    - Benim ilk aşkım… Sonsuz aşkım… Benden dört yaş büyük. O kadar yakışıklı ki, ona bakarken yüzüm kızarıyor. 16 yaşında, çok iyi bir futbolcu, bütün mahalle onu seviyor, motoru var, hep bizim evin önünden geçiyor, ben camdan ona bakıyorum. Sevdiğini camdan seyrettiğin, masum ve güzel yıllar... Ve tabii aşkıyla kavruluyorum.

    Sizin varlığınızdan haberi var mı?

    - Olmaz mı? Bu kadar güçlü duygular ancak karşılıklı yaşanır. Bir gün top sahasında, avucumu açıyor, içine bir kağıt bırakıyor. Heyecanla açıp bakıyorum. Bir kalp çizmiş, “Benim olur musun?” yazıyor. Çok uzun süre o minik notu hiç yanımdan ayırmıyorum, kim bilir kaç kere bakıp, sonra tekrar katlamışımdır.

    Platonik aşk…

    - Dibine kadar. Ama daha güzel değil midir platonik aşklar? Arkadaş doğum günleri oluyor, orada bir-iki dans ediyoruz, heyecandan ikimiz de titriyoruz. “Bakkala ekmek almaya gidiyorum” diyorum, Kostas köşede bekliyor beni. Bir-iki dakika onu görüyorum. Onun için yaratılmış olduğumu ruhumun taa en derinlerinde hissediyorum. Ben Kostas’nın Gülçin’iyim, o da benim Kostas’ım, biz birbirimize aidiz. Geri kalan herkes, her şey bu evrende teferruat. Üç yıl bu böyle devam ediyor…

    Kostas’nın ailesi…

    - Onlar da seviyor beni, bizi, mahallemizi. Babasının Beyoğlu’nda 'Şık Excelsior' diye bir kumaş dükkanı var, evlendirme dairesinin karşı köşesindeki güzel binanın altında. Ama işte gel zaman, git zaman, ülkenin siyasi iklimi değişiyor. “Ermenidir, Rumdur” gibi ayrımlar başlıyor. Tedirginlik, korku, üzerimize bir kara bulut gibi çöküyor. Yavaş yavaş, alttan altta bir düşmanlık yayılıyor, Kostas’nın ailesi bir süre direniyor ve sonunda, “Burada artık bize ekmek yok” diye tüm aile göç ediyor. Bir gece, aniden toplanıyor, gidiyorlar…

    BANA ÖLDÜĞÜNÜ SÖYLEDİLER

    Sonra?

    - Sonrası benim için kabus. 15 yaşındayım, bir sabah uyanıyorum ki 'varlık sebebim' gitmiş, Kostas’ım artık yok! O kadar büyük bir acı yaşıyorum ki, yemeden, içmeden kesiliyorum. Ailem hayata devam edebileyim diye, “Duyduk ki Kostas Yunanistan’da trafik kazası geçirmiş ve vefat etmiş” diyor. O daha da büyük darbe oluyor. Mahvoluyorum. Bir çiçek gibi küsüyorum dünyaya. Ve bir daha Kostas’tan hiç haber alamıyorum. Tam 20 yıl! Karşılıklı izimizi kaybediyoruz. Ama kalbimin bir yerinde o tertemiz gülüşlü genç adam duruyor! Benim ebedi aşkım olarak…

    Ve siz kızlarınızın babasıyla tanışıyorsunuz…

    - Evet. İyi bir insan, efendi bir insan. Tanışır tanışmaz, “Benim niyetim ciddi” diyor. O yıllarda önemli olan bu, iyi bir izdivaç yapmak. Kızların 20’sine gelmeden evlenmesi uygun bulunuyor. Ailem de onaylıyor, altı yıl nişanlı kalıyoruz ve evleniyoruz.

    Üzülmüyor musunuz?

    - Üzülmez olur muyum? Ama Kostas yoksa, kiminle evlenmişim ne önemi var? Eşime ilk günden anlatıyorum, “Bak başkasından duyma, böyle böyle biri vardı hayatımda” diyorum.

    Eşinizi seviyor musunuz?

    - Elbette. Ama iyi bir arkadaş gibi. Gerçek aşk, başka bir şey. Dünya güzeli iki kızım oldu eşimden, çocuklarımın üzerinde de çok emeği var ama ona aşk hissettiğimi söyleyemem.

    Ne işi yapıyor çocuklarınızın babası?

    - Türk Hava Yolları’nda çalışıyor. Ben liseyi bitiriyorum, bana hosteslik formları getiriyor. “Sen de çalışırsan, aile bütçesine katkın olur, bir an evvel evlenebiliriz” diyor, nişanlıyız o yıllarda. Gerçekten de sınavlara giriyorum ve kazanıyorum…

    Kaç sene hosteslik yapıyorsunuz?

    - Uçmaya başlamam 71. Evlenince, yer hizmetlerine geçiyorum. O zamanlar öyle, evlileri uçurmuyorlar. Dokuz yıl dış hatlarda, yerde çalışıyorum. Bir süre sonra eski hostesleri tekrar geri çağırıyorlar, yine imtihan, tekrar uçmaya başlıyorum. Evliliğimizin 13'üncü yılında ayrılıyoruz çünkü anlaşamıyoruz. Annemin evine taşınıyorum…

    Arada Kostas düşmüyor mu aklınıza?
    Düşmez olur mu? Sanırım herkes için geçerlidir: İlk aşk unutulmuyor. O ilk heyecanlar, korkular, kalp çarpıntıları… Tarifi olmayan bir masumiyet ilk aşk. Belki de masumiyetimizi, çocukluğumuzu özlüyoruz…

    BİR TEPSİ BAKLAVA

    Sonra?

    - Sonra… İşimi yapmaya devam ettim. Otomatiğe bağladım. Hayat şartları, iş, güç, maddi zorluklar, hep bir mücadele. Aşk, çooook geride kalan güzel bir masal oldu. O zamanlar nereden bilebilirdim ki, bir gün bir şey olacak ve benim ikinci hayatım başlayacak…

    O şey neydi?

    - Bir kutu baklava! Atina’ya uçuşum vardı. Havaalanında birlikte çalıştığım insanlardan biri dedi ki, “Atina’daki bir arkadaşıma baklava göndermek istiyorum. Götürür müsün?” “Tabii” dedim. O kadar sıradan, olağan bir talep ki. İnince, “Sizi dışarıda biri bekliyor” dediler. Aval aval oraya doğru yürüdüm. O beyefendinin karşısına geldiğimde, dizlerimin bağı çözüldü! Düşecek gibi oldum. Bu bir mucize! O adam, karşımda duran adam, Kostas, benim Kostas’ım! Yıllar önce öldüğünü söyledikleri Kostas’ım! O kadar büyük bir şok yaşadık ki karşılıklı! “Gülçin sen misin?” dedi. “Evet” dedim. “Gerçekten sen misin?” Ağlamaya başladık. Aradan 20 yıl geçmişti ama Kostas fazla değişmemişti. Aynı güzel yüz, gözler, o sıcak gülümseme. Korka korka birbirimize sarıldık.

    bir şey demediniz ki?

    - O bana sordu: “Evli misin?” “Ayrıldım” dedim, iki kızım olduğunu söyledim. O da demesin mi, “Ben de ayrıldım. Benim de iki oğlum var!”

    Sormadınız mı, “Beni bunca yıl neden aramadın? Niye gelip beni bulmadın?” diye…

    - Sormadım. Onu yeniden bulduğuma o kadar memnundum ki, mutluydum ki, sormadım, aklıma bile gelmedi. Zaten kendisi anlattı, aramış, izimi bulamamış, o da benim gibi kendine zaman içinde yeni hayat kurmuş…

    Peki nasıl izah ediyorsunuz 20 yıl sonra tekrar karşılaşmayı…

    - Edemiyorum. Allah’ın bir lütfu. Hediyesi. Şansı. Nimeti. Yarım saat sohbet edebildik ancak çünkü benim geri İstanbul’a uçmam gerekiyordu. Üç-dört gün sonra ben yine bir uçuştan dönerken, baktım Atatürk Havalimanı’nda karşımda. “Seni bir kere kaybettim. Bir daha kaybedemem. Hayatımın geri kalanını seninle geçirmek istiyorum. Benimle evlenir misin?” dedi. Ve evlendik. Ben ikinci hayatımı yaşıyorum, hep beklediğim hayatı. 25 yıldır diz dize, el eleyiz sevdiğim adamla…

    Son 25 senedir Yunanistan’da mı yaşıyordunuz, Türkiye’de mi?

    - Hep gittik geldik, iki ülkede de yaşadık. Bir gün Atina’dayız, hiç unutmuyorum dedim ki, “Kostas iyi güzel ama sonunda biz yine ayrılacağız!” Gözlerimin içine baktı: “Hayrola?” dedi. “Sen Hıristiyansın, ben Müslümanım” dedim, “Benim mezarım İstanbul’da olacak, seninki Atina’da.” Durdu, durdu, “Merak etme, biz o zaman da ayrılmayacağız!” dedi. O hafta da İstanbul’da fıtık ameliyatı olacaktım. Aynı hastanede, ben fıtık ameliyatı olurken, o sünnet oldu. Birlikte yan yana yataklarda yattık. Benim için bunu bile yaptı, 39 yaşında sünnet oldu. Sonra Müftülüğe gittik, Müslüman da oldu, Koray ismini aldı. Kostas Koray.

    Zamanı geldiğinde ikimiz de artık doğduğumuz yere, Feriköy’e gömüleceğiz…
  • Rabia, çarpıcı bir tezat oluşturan kişiliklerin kısa süren olaylı aşkından dünyaya gelmiştir. Babası, Ramazan geceleri Karagöz oynatan, maskaralıklarıyla herkesi gülmekten kırıp geçiren ve daha on dokuz yaşında dönemin en ünlü zenneleri arasında sayılan Kız Tevfik’tir. Annesi ise, ibadete ve paraya düşkünlüğüyle nam salmış mahalle imamının kızı, hem kendini hem de etrafını mutsuz edecek kadar çatık kaşlı, asık suratlı, kasvet yumağı Emine. Rabia, değil evlenmek, biraraya gelmeleri bile mucize sayılan anne ve babasının hızla boşanmasının ardından, temelini korkudan alan bir İslam anlayışının ateşli temsilcisi olan dedesi tarafından yetiştirilir. Zevkin ve sevincin her türlüsüne karşı “dinmeyen bir kin, affetmeyen bir düşmanlık” besleyen, tekmil haz ya da keyif kaynaklarını günah addeden imamın cemaate aşılamak istediği naslar bıçak gibi keskindir. “İşte bunun için yolunun üstünde gülümsemeler dudaklarda donar, kahkahalar kısılır, çocuklar çil yavrusu gibi dağılır” (s. 15). Ancak Rabia, Sinekli Bakkal’da ikamet eden diğer çocuklar gibi imamı görünce yolunu değiştiremediğinden, daha küçük yaştan itibaren, günahlar ve yasaklarla örülü bir dünyanın ortasında buluverir kendini. Bu yüzden de, yaşıtları bayram salıncaklarının, kukla oyunlarının ve çocuk olmanın tadını çıkarırken, onun zihni cennet ve cehennem tasvirleriyle meşguldür. Ne var ki, dedesi, “Dante’yi solda sıfır bırakacak bir dehşetle” Allah’ın kahr-ı gazabının cehennem yolcularına çektireceği azabı ve gerçek bir mümine olmayı başardığı takdirde cennette nasıl mükafatlandırılacağını anlatadursun, Rabia’nın nazarında cehennem cennetten çok daha çekicidir. İmama benzeyen, kocaman sarıklı, asık suratlı erkeklerle, annesine benzeyen nursuz kadınların biraraya gelerek, makamı uyku getiren ilahiler söyledikleri cennet, pek sıkıcı bir yer olmalıdır.

    Rabia’nın sesinin güzelliğinde ve zekasının parlaklığında kârlı bir kazanç kapısı keşfeden imamın onu hafız yapmaya karar vermesiyle birlikte yaşamı yepyeni bir seyir alan çocuk, daha on bir yaşında, İstanbul’un en küçük fakat en yanık sesli hafızı olarak nam salacaktır. Bundan sonra da, şimdiye değin nasıl yaşıtlarından farklı olduysa, adım adım hemcinslerinden farklılaşacaktır. Üstelik bu farklılık, kadınlardan ziyade erkeklerin gözüyle görüldüğünde değer yahut mana kazanıyor olmalıdır ki, Rabia’nın hemcinslerine zerre kadar benzemediğini roman boyunca onunla karşılaşan her erkek ayrı ayrı, uzun uzun dile getirir. Erkekler, “onun konuşmasında, bakışındaki başkalığın, yüzyılların yarattığı yüksek bir medeniyetin eseri olduğunu…” (s.100) kemiklerinde hissederler. Örneğin, Bilal’e göre Rabia, parayla alınan Beyoğlu orospularından değil, ancak nikahla alınabilen kadınlardandır.

    Bununla birlikte, kendi kategorisindeki diğer kadınlara da benzemez. Keza, mahallenin külhanilerinden tulumbacıbaşı Sabit, Rabia’ya sataşmaya kalktığında öylesine “erkekçe” bir tepkiyle karşılaşır ki, bu hadiseden sonra bütün adamlarını etrafına toplayıp, Rabia’nın bildikleri kızlara hiç benzemediğini, bundan böyle kimsenin ona saygıda kusur etmeyeceğini ve bu saygının bir nişanesi olarak istisnasız herkesin ona “Rabia abla” diye hitap etmesi gerektiğini ilan eder. Bu kadarla da kalmaz; hem kendisi, hem de adamları, ne zaman Rabia’nın işlettiği bakkal dükkanının önünden geçseler, fare kadar sessiz olmaya gayret ederler. Benzer şekilde, Selim Paşa’ya göre Rabia, kendi konağında görmeye alıştığı, “durmadan cinsiyetini belli eden, cinsiyetini sömürmeye uğraşan kadınlar”dan tamamen başka, bambaşkadır. O, “kalın sesinde, dik kafasında bir erkeğin gücünü, dengesini” taşır. Hangi sınıftan ya da kesimden olursa olsun, romandaki tüm erkeklerin derhal fark ettikleri bu başkalık, bu “erkeksilik”, Rabia’nın fiziksel görünümüne de yansımış olmalıdır ki, vücudu, bir kadın vücudundan çok bir erkeğinkini andırır. Kalçaları tıpkı bir erkek çocuğunki gibi dar, göğüsleri ise göze batmayacak kadar belli belirsiz bir yuvarlaklıktadır. Kısacası, gerek kişiliği gerekse fiziksel görünümüyle Rabia, “Sinekli Bakkal’ın erkek dünyasına meydan okuyan bir bayrak” (s. 87) gibidir.

    Şöhreti ve yaşı arttıkça, imamın ve annesinin kıskacından kurtulma fırsatı bulan Rabia, Selim Paşa’nın konağında, yaşamına yön verecek olan insanlarla karşılaşır. İşte tam da bu aşamada Halide Edip Adıvar, imamın korkuya dayalı dindarlığının karşısına alternatif bir İslam anlayışı çıkartmaya başlar.[2] Tamamen aşka dayalı olan ve kıyamet korkusu nedir bilmeyen bu İslam anlayışının romandaki temsilcisi bir Mevlevi dervişi olan Vehbi Dede’dir. Hayatı ilahi bir şaka gibi görüp, kainatı sevecen gözlerle değerlendiren Vehbi Dede’nin bağlı olduğu Mevlevi tekkesi ise, “şakadan anlamayan, gülmeyen ve güldürmeyen bir yaratılış”tan korkan tüm kişiler için adeta bir sığınak vazifesi görmektedir.

    Kıyafetinden tavırlarına kadar her şeyiyle öteki hacılardan, hocalardan ayrılan Vehbi Dede’nin ne denli farklı bir insan olduğu, daha Rabia ile ilk karşılaşmalarında açığa çıkar. Bu karşılaşmada, küçük kız alıştığı üzere el öpmek için atıldığında, Vehbi Dede onu büyük bir insan kabul ederek Mevlevi selamı ile selamlar. Vehbi Dede’nin gerek Rabia’da, gerekse okurda bıraktığı bu ilk izlenimin ardından görülür ki, imamın İslam anlayışı nasıl korkuyu ve korkutmayı şiar ediniyorsa, kainatta Hâlik’ın yaratmadığı tek şeyin korku olduğuna inanan dervişin İslam anlayışı da gücünü aşktan almaktadır. Roman boyunca giderek belirginleşecek olan bu tema, Rabia’nın en sıkıntılı anlarında, en yakınlarından şu tavsiyeyi almasına sebep olacaktır: “Yatarken Vehbi Dede’yi düşün. O sana herkesten çok sükun verir. Onun dininde azap, cehennem yok” (s. 294).

    Sinekli Bakkal okuru, Vehbi Dede ile tanışmasının hemen ardından, Rabia’nın gönlünü kaptıracağı kafirle, bir İspanyol asilzadesi olan Peregrini ile tanışır. Babasını hiç tanımayan Peregrini’nin hayatına yön ve kişiliğine şekil veren annesi olmuştur; Papa İtalyan olduğu için İtalyan tabiiyetine geçecek kadar koyu bir Katolik olan ve “dinin haricinde hiçbir ihtirasa boyun eğmeyen” annesi. Peregrini ne zaman annesinden bahsetse, kıyaslama yapmaktan kendini alıkoyamaz. “Sen dostum, hiçbir zaman dindar bir Katolik kadının zihniyetini anlayamazsın. Sizin kadınlar daha çok dengeli, daha çok dünya ile ilgilidir” (s. 156). Katolik kadınların dindarlığını marazi bulan Peregrini’nin Müslüman kadınların dindarlığına duyduğu sempati ve saygı, Rabia’yı tanımasıyla daha da pekişecektir.

    Geçmişte, annesinin üzerindeki hakimiyeti ne denli büyük olursa olsun, Peregrini’nin rahip olmaya karar vererek manastıra kapanmasında bundan başka sebepler de rol oynamıştır. Zira Peregrini yirmi dört yaşına geldiğinde, yeryüzünde tatmadığı tek bir haz bile kalmadığından emin olacak kadar nefsini doyurmuş, gönlünü eğlendirmiştir. Rahip olduğunda, artık bıkkınlık veren bu süfli hayatın izlerinden ruhunu tamamen arındırabileceğini sanmıştır. Ne var ki, aradığı içsel huzuru manastırda bulamayınca, buradaki hayatı tam manasıyla bir çileye dönüşmüştür. Nihayet, Hıristiyanlıktan soğumasından başka bir işe yaramayan manastır hayatı, zaten bir türlü uyuşamadığı Katolik dünyası tarafından afaroz edilmesiyle noktalanınca, Peregrini de, memleketini ve dinini terk ederek Doğu’ya yönelmiş ve İstanbul’a yerleşmiştir. Bu tebdil-i mekanın sebebini şöyle açıklar: “Batı’nın ruh iklimi bana çok soğuk geldi, doğu ikliminde dinlenme ve şifa arıyorum” (s. 71).

    Tam onbeş senedir Müslümanlar arasında, onlardan biri gibi yaşayan Peregrini aradığı şifayı İstanbul’da bulmuş olmalıdır ki, memleketine dönmeyi aklının ucundan bile geçirmez. Zaten o, İstanbul’daki diğer Avrupalı piyano hocalarına hiç mi hiç benzememektedir. “Türkçe’yi Türk gibi söyleyen, doğu felsefesini ve kültürünü İstanbul’da en iyi bilenler arasında sayılan” Peregrini, öteki Hıristiyanlardan ve Batılılardan öylesine farklı ve İslamiyete öylesine yatkındır ki, Vehbi Dede, şu yorumu yapmaktan kendini alıkoyamaz: “Ecdadının İspanyol olduğunu söylüyorsun. Belki Müslümanları İspanya’dan kovdukları zaman Hıristiyan olmuş eski bir Müslüman ailesindensin. Belki de bir gün aslına dönecek, Müslüman olacaksın!” (s.157). Anlaşılan Vehbi Dede’nin bu sözleri, Peregrini’yi uzaktan yakından tanıyan ve tanıdıkça onun gerçek kimliğinden daha çok kuşku duyan hemen herkesin hislerine tercüman olmaktadır.

    Rabia’nın Vehbi Dede ile tanışmasında olduğu gibi, Peregrini ile tanışmasında da bir “el öpme krizi” yaşanır. Bu sefer, Peregrini tokalaşmak için elini uzattığında, “kız, belki her uzatılan eli öpmeye alışık olmasından, belki el sıkmak adetini bilmemesinden, belki de Peregrini’nin pürüzsüz Türkçesinden onu Müslüman sanmasından … (s.49)” uzatılan eli öpüp başına koyar. Rabia’nın bu “alaturka” hareketi, Batı yanlısı Hilmi ve arkadaşlarının yarı alaycı tepkisine yol açarken, Peregrini’nin bir hayli hoşuna gider. Zira böylelikle Peregrini, bu kızın, ders verdiği alafranga zengin kız çocuklarından tamamen farklı bir dünyası olduğunu kavramıştır. “Onların hepsi Avrupa çocuklarının saman kağıdı kopyası gibi idiler; halbuki bu kız, arkasındaki üç sıkı kumral örgüsüyle, açık yüzüyle nohudi yemenisiyle İstanbul şehrinin, medeniyetinin, kültürünün yüzyıllar süren gelişmesinin vücuda getirdiği yerli bir örnek!” (s.50).

    Peregrini’nin bu “yerli” kızı beğenmesi, babasının gözünde “Kafiristandan esen bir rüzgara kafasını kaptıran bir fırıldak” olan Hilmi’yi ve onun, en az kendisi kadar Batı yanlısı arkadaşlarını büyük bir şaşkınlığa düşürür. Ne de olsa onlar, Hıristiyan alemini reddederek ve onun tarafından reddedilerek İstanbul’a yerleşen bu asilzadenin dinsizliğini kendilerine örnek almakta, din ile gericiliği bir tutmaktadırlar. “Türk diyarında her değişikliğe, her ileri atılışa dindarları engel gördükleri için kendilerini din baskısından kurtulmuş sayan” bu gençler, Peregrini’yi en çok dinsizliğinden ötürü sevmektedirler. Oysa aslında, “din bir kere insanın kanına girdiği takdirde bir daha çıkmayacağından”, Peregrini de din lakırdısı işitmeye, etrafında dindarları görmeye bayılır. Aynı Peregrini, küçük hafız Kuran okurken adeta büyülenir. Bu dakikadan itibaren de, Rabia’nın dünyasını keşfedebilmek için can atacağından, öncelikle kızın okuduğu ayetlerin manasını öğrenmek ister.

    “Rab, meleklere, biz dünyaya hakim olacak birini (adem) göndereceğiz, dediği zaman onlar, biz senin kudsiyetini ilâ, hamdüsena ile meşgulken, sen oraya fitne ika edecek, kan dökecek bir kimse mi gönderiyorsun, dediler.”

    Ayetin mealini dikkatle dinleyen Peregrini, adeta bir itirafta bulunurcasına, “beni Allah’ımdan, ruhbaniyetten ve manastırdan ayıran işte meleklerin bu mantığı, bu itirazı olmuştur” (s. 51)
  • “Sonra gene o bildiğimiz düşünce geçti kafasından: İnsan hayatı ancak bir defa yaşanır ve kararlarımızın hangilerinin doğru hangilerinin yanlış olduğunu kestiremememizin nedeni, verili bir durumda ancak bir tek karar verebilecek olmamızdır; ikinci, üçüncü ya da dördüncü bir yaşamımız yok ki çeşitli kararlarımızı birbirleriyle karşılaştıralım.”
    Milan Kundera
    Sayfa 226 - İletişim Yayınları