• (Lütfen okuyun)
    Geçtiğimiz aylarda öğrencilere seminer vermesi için İsa Altun’u davet etmiştik.

    İsa Altun bir polis memuru. Bir yandan yazarlık yapıyor bir yandan da okul okul gezip öğrencilere konuşmalar yapıyor. Yayınlanmış bir sürü de kitabı var.

    Bahsettiği mevzular, ihmal ettiğimizde genelde ah ettiğimiz konulardan oluşuyor. Uyuşturucu tehlikesi, siber zorbalık, intihara sürükleyen oyunlar vs.

    Hiç hoşunuza gitmeyecek konular yani.

    Ama anlattıkları tüm anne babalar için gerçekten çok önemli. Fırsatınız olursa gidip bir yerlerde dinleyin derim.

    Gidemeyecekler için de aldığım notları derledim. Başına sonuna da kendimden bir şeyler ekledim.

    Bu yazdığım örnek vakalar, dijital dünyanın tehlikelerine dair yapılan ve bazen de “Abartmayın be kardeşim, felaket tellallığı yapmayın!” diye hafife aldığımız uyarıların daha da abartılması gerektiğini gösteriyor.

    Lütfen dikkatle okuyun!

    ***

    15 yaşlarında bir çocuk internette bir kızla tanışmış. Birkaç ay boyunca yazışmışlar. Bir gün kız, çocuğa şöyle bir mesaj göndermiş:

    “Babam yazışmalarımızı gördü. Pek hoşuna gitmedi tabii. Mutlaka seninle tanışmak istiyor.”

    Çocuk biraz panik yapmış. Ama kız babasının iyi bir insan olduğunu ve görüşürse iyi olacağını söylemiş. “Hem babam seni tanırsa sever ve bundan sonra çok daha rahat görüşürüz” demiş kız.

    Çocuk da en sonunda kabul etmiş. Bir yer ayarlayıp kızın babasıyla buluşmuş.

    Daha ilk buluşmada adam çocuğa arabada taciz girişiminde bulunmuş. Ve olay mahkemelik olunca her şey açığa çıkmış.

    Ortada kız falan yokmuş. Bu iğrenç senaryoyu yazan kişi, sahte bir kız ismiyle ve resmiyle çocukla aylarca sohbet etmiş. Bıkmadan, usanmadan...

    Sonra da buluşmayı gerçekleştirip arabada taciz girişiminde bulunmuş.

    Çocuğunuzun dijital hayatını takip edin veya tanımadığı kişilerle internette konuşmasına izin vermeyin tavsiyeleri boşuna verilmiyor.

    Çünkü internet, hasta ruhlu insanlara, akla hayale gelmeyecek iğrençlikte senaryoların yazılabildiği iğrenç bir film seti hizmeti veriyor.

    ***

    Polis bir çeteyi takip ediyormuş. Sonunda bir villada adamları kıstırmışlar ve baskın yapmışlar. Bu baskında çete elemanlarının kullandığı bir ajanda bulunmuş.

    Ajandada bazı çocukların sosyal medya profillerine dair bilgiler varmış. Bu bilgiler incelenince, genelde aileleriyle problem yaşayan çocuklara dair notlar alındığı görülmüş.

    Bu bilgilerle ne yapılacaktı bilmiyorum. Ama şunu iyi biliyorum. Çocuklara, ailenizle veya özel hayatınızla ilgili sosyal medyada hiçbir şey paylaşmayın tavsiyeleri boş yere verilmiyor.

    ***

    14 yaşlarında bir çocuk pompalı tüfekle bir arkadaşını vurmuş. Çocuğun tüfeği nasıl aldığı araştırılınca, 5000 TL’lik akıllı cep telefonunu 1000 TL’ye satıp bu pompalı tüfeği aldığı ortaya çıkmış.

    Çocuklara çok pahalı telefonlar almayın tavsiyeleri de boşa değil yani.

    ***

    Uzmanlar genelde çocukların 15 yaşına kadar teknolojik cihazlarla olan iletişiminde çok sıkı takip edilmesi gerektiğini söylüyorlar. 15 yaşın nasıl bir önemi var acaba diye düşünenler için bir bilgi daha.

    Şimdiye kadar görülen davalarda, 15 yaşından küçük çocukların, zorbalığa uğradıklarında veya başlarına kötü bir şey geldiğinde anne babalarıyla paylaşmadıkları ortaya çıkmış. Mesela "mavi balina" gibi tehlikeli oyunlarda, 15 yaşından küçük çocuklar aldıkları tehditleri anne babalarına söylemiyorlarmış. Çünkü söylerlerse anne babalarına da kendileri yüzünden bir zarar geleceğini düşünüp korkuyorlarmış. Zaten bu tip oyunları oynayarak intihar edenlerin yaşlarına bakınca, insan bu korkunç gerçeği daha iyi anlıyor.

    ***

    Ve bu seminerden aklımda en çok kalan üç cümle;

    “Tanımadığın bir insanı sosyal medyada eklemek, bir yabancıyı evine götürmekle aynıdır.”

    “Akşam yemeklerini eşref saati hâline getirin ve telefonlarınızı kapatıp çocuklarınıza sohbet edin.”

    “Telefonunuza dokunduğunuz kadar çocuğunuza dokunmuyorsunuz!”
    Salih Uyan
  • 208 syf.
    ·5 günde·8/10
    ******""Eser miktarda spoiler içerir.""*****

    -Düşünsene ölmüyorsun! Kimse ölmüyor.-

    Bir yakınımızı kaybetmişizdir, ailemizi, sevgilimizi, dostumuzu, arkadaşımızı; ölmüştür ya da hayatımızdan gitmiştir.
    Her zaman deriz: Kaybettikten sonra değerini anlıyoruz. Elbette doğrudur bu. Ölüm var olanımızı alır, götürür ve biz kaybeden oluruz. Bu klişe ile yüzleşiriz.. Hem de her defasında.
    Peki ya ölümü kaybedersek nasıl olur?Ölümün yok olduğuna, öldüğüne şahit olursak. Kısa denecek bir süre gözlerimiz parlayabilir, bu bize heyecan verip güzel gelebilir... Sonrasını düşünelim: çaresi olmayıp acı çeken hasta insanları, sürekli yaşlanarak nüfusun büyük bölümüne hakim olan bakıma muhtaç insan kitlesi, dinin ana gücünü kaybederek kendini yok etmesi ve dinlere inanan insanlarda oluşacak psikolojik boşluk, sonuçsuz intiharlar ve tabi unutmamak gerekir cenaze işlerinden para kazananlar...
    Gerçek kaos... İnsanlığın en içten ve en yoğun arzuladığı ölümsüzlük ile başlıyor. İnsanın en büyük korkusu olan ölüm yok olduğunda, en çok arzulanan, sahip olmak istenilen ancak insanlığın henüz tatmadığı ölümsüzlüğün, kavuşunca anlamını yitirmesi ve anlamının çok hızlı değişmesi garip olduğu kadar normalleşecektir.

    Ve ölüm, yaşamı merak etti; bir insanın bedeninde ki yaşamı ve onu tanımaya başladı. Yaşam tüm insanların arzu ettiği kadar güzeldi, ölüm insanlara hak verdi. O da bir insan bedenine girmeye karar verdi çünkü aşık olmuştu artık(Aşık olunca ona benzemek gerekirmiş, insanlarda zorunluymuş bu!); yaşama, hissetmeye, duygulara, hiç tatmadığı sıcaklığa, müziğe, viyolonselciye...

    Sonra bu aşk ölümü intihara zorladı, ölüm ölümü öldürdü.
    -Ve ertesi gün hiç kimse ölmedi.
  • Pakize Türkoğlu kimdir?
    Ben 1927 yılında Gazipaşa’da doğdum. Yaylaya göçtüğümüz bir mevsimmiş, yaylada doğmuşum. Sağlıklı olayım diye beni yaylada kar suyu ile yıkamış ebem. Köyümüz dağ köyüydü, aile gibi herkesi tanırdık. Böyle bir ortamda büyüdüm. Mektep denilen küçük bir yapı vardı orada, sonradan öğrendim ki orası benim doğduğum yıllarda açılan millet mekteplerindenmiş. Latin harflerine geçişte orada köylülere okuma yazma öğretilmiş. “Mektep” lafını oradan duydum. Bizim köyden mektebe giden iki çocuk vardı ve onlar farklı şarkılar öğrenip söylüyorlardı. Köyümüzde okul olmadığı için onlar Gazipaşa’daki ilkokula gidiyorlardı. “Ben de mektebe gideceğim” diye ağlardım. Bomboş küçücük bir yerdi. Babam “Asıl mektep Gazipaşa’da” dedi. Bir gün o çocuklar tatile geldiklerinde anamı sıkıştırdım onlara gidelim diye. Amacım o çocukların mekteple ilgili sözlerini dinlemekti. Mektebe gitmenin nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyordum. Gittik, çocuklar evde yoklardı ama analarının yünden dokuduğu torbaları vardı evlerinde. “Mekteplileri mi görmeye geldiniz? Tarlaya gittiler” dedi anaları. “Ben de mektebe gideceğim” dedim, hoşuna gidecek zannettim ama öyle olmadı “Sus, tövbe de okuyan kızlar cehennemde yanar” dedi. Hayalimi söndürdü adeta. Benim anam da ona çıkıştı beni kırdığı için. O gece eve geldim, mektebe gidersem yanar mıyım yanmaz mıyım diye düşünüyorum. Babam Alanya’daydı onun gelmesini bekledim. Babam atından inerken eğilmesini istedim ve kulağına “okula giden kızlar yanar mı?” dedim. “Hayır, öyle bir şey olmaz, Allah kadını erkeği ayırmaz” dedi babam. “Kızlar da gider erkekler de gider. Madem çok istiyorsun seni göndereceğiz mektebe” dedi. Başka bir ailenin yanına gidip okumam gerekiyordu. Yaşımın dolmasını bekledik. O sene cumhuriyetin onuncu yılıymış ve köydekiler onuncu yıl törenlerine hazırlanmaya başladı. Erkekler “biz gideriz kutlamaya” deyince köydeki kadınlar “biz de gideceğiz Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe” dediler. Onuncu yıl törenine düğün yani eğlence diyorlardı. Benim okula gitmeme daha bir sene vardı ama ben Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe gideceğim diye çok ağlayınca babam beni bir yıl erken yazdırdı okula. Cumhuriyetinin onuncu yılında Gazipaşa İlkokulu’na kayıt oldum. O kadar farklı bir şeydi ki benim için Gazipaşa’daki okul. Bir dağ köyünde büyümüş çocuk için çok farklı şeylerdi. Daha okula giderken çok engelden geçtim. Eşeğe bindirdiler, köyümüzden iki kişi beni götürdü. Taş köprü dedikleri yerden geçmek çok zordu. Bana o taş köprü sırat köprüsü gibi geldi. Okul yolu böyle bir şeydi. Köy çocukları için, özellikle kız çocuklar için köylerinin dışında o yıllarda bir yere okumaya gitmek zordu.

    Babanızın eğitim düzeyi neydi?
    Babam imam kökenli bir ailenin torunu. Hatta evliya torunu deniyor. Osmanlı döneminde imam hatip okulunda okumuş. Rüştiyede de okumuş, Sultaniyeyi yarım bırakmış. Bir bilinç kazanmış. Osmanlı döneminde çok okumak isteyen biriymiş. Cumhuriyet döneminin getirdiği yenilikleri çok iyi anlamış. Annem de Cumhuriyet’in getirilerini iyi biliyordu. Bizim köydeki kadınlar “Kemal’in iyilikleri” diye anlatırlardı cumhuriyet döneminin iyiliklerini. Çünkü bunlar kurtuluş savaşını yaşamışlar, kocaları gitmiş, vatan kurtulmuş. Bunları biliyorlar. Öteki köyün muhtarı bir kadın olmuş mesela kurtuluş savaşı sırasında. Böyle bir hayranlıkları vardı Mustafa Kemal’e karşı.

    İlkokul yıllarınız nasıldı?
    Oranın zengin bir ailesinin yanında kalıyordum. Kocaman bir ev, kiremittendi. Sahil evi olduğu için benim gördüklerimden farklıydı. O ailenin kızları vardı ben de onlarla birlikte okula gitmeye başladım.

    Aileniz sizi ilkokul okumanız için başka bir ailenin yanına nasıl bırakıyor, bu aile neye göre seçiliyor?
    O dönem böyle dostluklar vardı. Şehirlerde oteller, yurtlar yoktu ama çok uygar ilişkiler vardı. Babamın canciğer dostu Sarı Mehmet’in yanında kalıyordum ben. Ahbap, kendisine emanet edilen çocuğa kendi çocuklarından bile iyi bakmak zorundaydı. Kendi çocuklarını ihmal etseler bile bana daha iyi bakarlardı. Yazın bizim yayla evimizde de emanet çocuklar olurdu ve babam onlara bizden daha çok itina gösterirdi. Çaresizlikler olduğu zaman insanlar bir dayanışma, bir imece ortamı yaratırlar. Ben hiç kendimi yabancı gibi hissetmedim orada. Evin hanımı olan Sultan Teyze bana “benim kızım” diyordu. Zaten öyle bir yakınlık göstermeseler ben okuyamayacaktım.

    Okulunuz nasıldı?
    Okula gittik, küçük bir binaydı ve orada hiç görmediğim yeni şeyler gördüm. Boynumda bir altın kolyem vardı, başöğretmen çıkarmamı söyledi. Ben köyde hissetmediğim bir duygu hissettim: herkesin eşit olması. Eşitlik insanı çok rahatlatır. Yani o altını çıkartınca çok rahatladım çünkü herkesle eşit olacaktım. Bir de öğretmen beni kaydederken “Bak buraya yazıyorum Evliya Zade Şevki Kızı Pakize diye” dedi. Herkese “zade” yazmıyorlardı, belli ailelere yazıyorlardı. Bir yıl sonra soyadı yasası çıktı. Soyadları konunca o zadeler silindi. Altın takılmayacak, zade olmayacak yani zenginlik olmayacak, soyluluk olmayacak. Bir de forma giyince kimin dindar olduğu, kimin yoksul olduğu belli olmadı. Ben o zaman bunun bilincinde değildim ama Cumhuriyet eğitiminin nasıl sağlam bir temele oturduğunu sonradan anladım. Laik eğitimin temelinde bunlar varmış. Uygarlığı okulda tanıdım mesela ilk kez tulumba gördüm, musluk gördüm. Bunları kullanmayı bilmiyordum ve evinde kaldığımız abla göstermişti bana. Bunları köyümüzde daha önce hiç görmemiştim. Şimdiki yorumuma göre bunlar bir çocuğun uygarlıkla karşılaşmasıydı. Okul tabi ki daha uygar olacak, yoksa çocukta bir ilerleme yaratmaz.

    Herkes çocuğunu okula gönderiliyor muydu?
    Cumhuriyetin kurulduğu andan itibaren kızların okula gitmesi söylendi. Gazipaşa’da herkes çocuğunu okula göndermiş ama arada çay olan köyler ulaşım zorluğu nedeniyle gönderememişler. Ben nasıl olsa Gazipaşa’da başkasının evinde kalıyorum diye sonradan Alanya ilkokuluna yazdırdı babam beni. İlkokula orada devam ettim. Kendisi de Alanya’da çalışmaya başladı ve biz Alanya’ya göçtük. Yazın köye kışın Alanya’ya göçüyorduk. Köy çocuğu ilçenin okuluna gittiğinde “öteki çocuk” oluyor. Önlüklerimiz olduğu için anlaşılmıyor köylü olduğunuz, o önlüklerimiz olmasa köylü olduğumuz belli olurdu. Gazipaşa ve Alanya’da ilkokul okurken yeni yeni sözcükler öğrendim, eşyaların adlarını öğrendim. Anladım ki ben okumak istiyorum, memur olmak istiyorum. Ebe hanımı görmüştüm, belki ebe olurum diye düşünmüştüm. Öğretmenlerimiz bizi iskeleye götürmüştü, iskelede oturan üç kişiden biri bizi görünce kalktı ve “Selam, irfan ordusunun güzide erlerine” dedi. Öğretmenliğe verilen önemi burada anladık. Ben artık o andan itibaren öğretmen olmaya karar verdim. Bir okul arayışına girdik ama hiç okul yoktu. Benim zengin ilkokul arkadaşlarımdan bazı kızlar savcının karısından ud dersleri aldılar. “Ben de ud dersleri alacağım” dedim babama. “Alabilirsin ama sen memur olmak istiyorsun, onlar ev kızı olmak istiyor” dedi. “Yok, ben ev kızı olmam” dedim. O dönemde zengin ev kızları ud çalmayı öğrenirdi. Sonra o arkadaşlarımdan bazıları kuran öğrendiklerini söylediler. Ben de o teyzeye gidip kuran öğrenmek istedim. Babam “Kuran kafanı karıştırır, sen başka okuma istiyorsun” dedi. Benim anam çok sağlam duruşu olan ve hayata karşı dirençli bir kadındı. Hoca kızıydı, babasının dizinin dibinde on beş yıl Kuran okumuş bir kadın fakat bana memur olmam gerektiğini söyledi. Bu kadar dindar bir insan olan annem bana böyle söyledi ve ben ne ud dersine gittim ne Kuran dersine. Köye döndük, bana bir okul bulunamadı. Köyde ipek kuşaklar dokurdu teyzelerimiz. Teyzem bana ipek kuşak verdi onu belime kuşandım, oyalı yazma taktım köydeki diğer kızlar gibi. Bir gün Alanya’dan bir akrabamız geldi ve merdivenlerden “Size bir muştum var” diyerek çıktı. Bir mektup getirdi babama. Alanya başöğretmeni yazmış mektubu. Köy enstitüsü açılmış. Milli eğitim memuruna gelen yazıda köylerden okumuş olan kızları toplayın deniyormuş. Babam beni aldı Alanya’ya götürdü. Beni bir imtihana soktular. Önüme bir kâğıt koydular ve buraya yazı yazmamı istediler. Bu yazdıklarımız öğretmenler kurulu tarafından değerlendirilecekmiş ve ona göre okula alınacakmışız. Sanırım dünyanın en güzel yazısını o gün yazdım ben. İki paragraflık bir kompozisyon yazısıydı. Kısa süre sonra bizi tekrar çağırdılar ama milli eğitimdeki memur bana “Sen mutlaka kazanacaksın çünkü kız öğrencilerin de olmasını istiyorlar” dedi. Alanya’nın yüz bir köyünden ilk kez bir kişi devletin yatılı bir okulunda öğrenim görecek dedi. Okuyan kızlar azdı, köylerde okul yoktu. Köy enstitülerine girecek kişilerin köylü olması şarttı. Ben Alanya okulunda okumuştum ama köy yaşamından uzak değildim bu nedenle bana çağrı geldi ama Alanya’da oturuyor olsam yine de çağırırlardı çünkü kız öğrenciler de olsun istiyorlardı. Kayıt olup köye geri döndük.

    Köy Enstitüsü’ne ilk gidişinizi anlatır mısınız?
    Okula giderken beni babam götürmedi, dayılarım götürdü. Bunu bir nedeni babamın hoca olmasıydı. Hocalık yapmıyordu ama hoca çocuğuydu, herkes onu hoca olarak görürdü ve beni yanına alıp götürseydi sürekli soracaklardı kızını nereye götürüyorsun? Kızını neden okutuyorsun? diye. Bu nedenle babam beni dayılarımla gönderdi. Gidişimiz kolay olmadı. Bir at arabasıyla yol aldık. Handa kalacaktık ama hana kızları almıyorlarmış. Öyle olunca dere kenarında kalan köylülerin yanında kalmaya karar verdik bir geceliğine. Ertesi sabah otobüs geldi ve ben ilk kez otobüse bindim. Bana dünyanın en lüks aracı gibi gelmişti. Okula geldiğimizde beni bir öğretmen karşıladı. Beni getiren kişiler babamın mektubunu teslim ettiler. Beni karşılayan Hakkı Bey elimden tuttu ve beni müdüre götürdü. Müdür odası çok mütevazıydı. Benden önce gelen kız öğrenciler beni yatakhaneye götürdüler. Dikiş makineleri vardı ve o yıllarda bir kadın için dikiş makinesi çok mühim bir araç. Bakanlıktan gelen kıyafetleri ve ayakkabıları verdiler ambardan çıkarıp. Müdür odasının yanında kalıyorduk kız öğrenciler olarak. Benden önce gelen öğrenciler hemen alışmışlar ve oranın sahibi gibi olmuşlar. Ben de artık okulun sahibi gibi olmayı istedim, öteki çocuk olmak istemiyordum.

    Kız öğrencilerle erkek öğrencilerden farklı bir görevlendirme ya da ayrımcılık yapılıyor muydu?
    Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında laik eğitimle toplumsal ilerlemede kadın ve erkeğin aynı hak ve görevlere sahip olacağı bir toplum yaşamını yeni düzenin ön koşulu olarak görmüş ve böyle bir düzenleme yapmışlar. Enstitüye ilk gittiğimde beş kız öğrenci vardı. 60 öğrenci arasında benimle birlikte sadece altı kız öğrenci vardı. Kadın sayısı az olmasına rağmen biz hiçbir zaman bunu hissetmedik okulda. Aklımıza bile gelmedi az olmamız. Bunun nedeni eğitmenlerin, öğretmenlerin bize büyük bir kabul gösteriyor oluşuydu. Bir de köylü yaşamında kadın erkek hep bir arada çalışır. Enstitüde de bu yaşam vardı. Bir eğitim cennetiydi orası. Okulun insanda olumsuzluk hissi verecek hiçbir yanı yoktu. Öğrenciler kadın ya da erkek değil insandı. Normal okullarda bu ayrım vardı ama enstitüde kız erkek ayrımı hiç olmazdı. Herkes her işi yapardı. Köy enstitüleri açıldığında kadınların da orada eğitim alabilmeleri için pozitif ayrımcılık yapılmıştır. İsmet İnönü bu konuda çok çaba harcamıştır. Trenle gittiği köylerde insanlara kadınların okuması gerektiğini anlatmıştır. Köylülere kızlarını okula göndermeleri gerektiğini söylemiştir. Bu konuda radyo konuşmaları da yapmıştır.

    Diğer okullardan farklı olarak enstitüde hangi dersleri görüyordunuz?
    Biz bataklık kuruttuk, tuğla taşıdık, dikiş öğrendik. Bataklık kurutmak bir dersti bizim için. Amelelik değildi yaptığımız, bilimsel bilgiler işin içindeydi hep. Eğitimimizin analitik ve çözümleyici yanı üretimci olmasıydı. Bizim yaptığımız işlerle hem eğitim ucuzluyor yani eğitim masrafları azaltılmış oluyor hem de öğrenciler nitelikli bilgi alarak yaşam kalitesini yükseltiyordu. Gündelik yaşamda kullanılacak bilgiler veriliyordu uygulamalı olarak, aynı zamanda bu bilgilerin bilimsel altyapılarını da öğreniyorduk. O dönemdeki insanlar için çok farklı bir şeydi bu. Enstitüdeki eğitim sistemini garipsiyorlardı. Bataklık kurutmamıza çok şaşırdılar. Onlara göre öğrenci dediğin oturur masada yazı yazar. Hatta sizin kuşakların bilmediği bir şey vardır: O dönem Osmanlı yönetiminden yeni çıkmış olan toplumumuzda bir çocuk ortaokula başlayınca veya liseye gidince asla elinde bir şey taşımazdı. Çünkü o okuyor, efendi oluyordu. Mesela valizini taşımazdı, birisine taşıtırlardı. Kendisi şehirliyse köylüye taşıtırlardı valizi. Ancak köy enstitüsündeki öğrenciler kendi valizlerini kendileri taşıyor, yataklarını kendileri hazırlıyor, her işlerini kendileri yapıyordu. İnsanlar çok şaşırdılar bu duruma. Köye gideceğim zaman beni almaya gelen dayıya heybeyi yanlış bağladığını söyledim. O da yanlış bağladığını fark edince “Sen nerden biliyorsun bunu bağlamayı?” dedi bana. Okulda bunları öğrendiğimizi söyleyince “Eskiden okuyan kişiler işe el sürmez, eşyasını taşımazdı. İsmet’in elbet bir bildiği var ki böyle bir eğitim yapıyor” dedi İsmet İnönü’yü kastederek. Karşıdan bizi görenler amelelik yapıyoruz sanıyorlar ama biz ders yapıyorduk. Tüketici değil üretici eğitim sistemiydi bu. Tüketici eğitim çok pahalı, buna para yetmez. Köy enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç bu üretici eğitim sisteminin ülkemiz için şart olduğunu düşünerek getiriyor. Üretici eğitimde derslerin işleniş yöntemleri tamamen farklıydı. Tüm dersler iş içinde yapılıyordu. Edebiyat dersi kapsamında çocuklara her ne olursa olsun mutlaka günde bir saat kitap okutuluyordu. Orada okuma alışkanlığı kazanıyordu çocuklar. Öğretmenlerin de yılda belli bir sayıda mesleki ve meslek dışı kitap okumaları zorunluydu. Köy enstitülerinden edebiyatçıların, yazarların çıkması bu şekilde oldu. Üretim içinde eğitim yöntemi müthiş bir buluştu. Yeni bir eğitim kültürüydü bu. Öğrenciler okulun her işine katıldıkları gibi yönetimine de katılıyorlardı. Öğrenciler de öğretmenler kadar eğitimden sorumlu ve yetkili oluyorlardı. Haftalık toplantılarda söz alıp yapılan işleri değerlendirme ve gerekirse eleştirme hakkına sahiptiler. Bu, eğitimde demokratikleşmedir. Köy enstitülerinde erkeklerle birlikte aynı işleri yaparak bir eğitim alıyorsunuz. Ortaya erkeksi bir kadın tipi çıkmıyor ama hanım hanımcık da olmuyorsunuz. Cumhuriyetin yeni insanı kadın veya erkek bu şekildeydi. Karma eğitim en iyi şekilde köy enstitülerinde gerçekleşti. Sosyalleşme denen şeyi kadın ve erkeğe birlikte veriyordu oradaki eğitim. Klasik eğitimlerde ise kadınlar okuldan sonra geri planda kalabiliyor, sosyal hayata yeterince katılmıyor.

    Günümüzdeki eğitim kültürünü nasıl buluyorsunuz?
    Okuma yazma icat edileli bin yıllar olmuş neden hala dünyada bu kadar okuma yazma bilmeyen insan var? Kaldı ki eğitim sadece okuma yazma değildir. Bunun nedenlerinden biri eğitimin pahalı bir yatırım olmasıdır. Para yetişmiyor eğitime. Diğer sebebi ise yöneticilerin kadınların eğitimde geri çekilmesini istemesidir. Oysa Anadolu kadını geri çekilirse Anadolu çöker. Kadınlar bir taraftan çocuklarına bakarken bir taraftan bu toplumun ekonomisine katkı sağlayan insanlardır. Bu işleri okumuş kişiler olarak yapmaları gerekiyor. Yöneticiler kadınları eğitimden geri çekmeye zorlamamalıdır. Kadınlar eğitim gördüğü sürece anneliği ve mesleklerini daha iyi yapar. Atatürk tüm kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını cumhuriyetin bir koşulu olarak görüyor. Kadınların sadece okuması değil, erkeklerin yaptığı her meslekte var olmasını istiyor. Düşünün cumhuriyetin kurulduğu o yıllardan bu yıllara ne kadar değişmiş. Bugün kadını geri çekmek istiyorlar. Suyun geri akması gibi bir şey bu. Kadınlar cahil kalırsa ülkenin gelişmesi engellenmiş olur. Kurtuluş savaşına katılmış kadınları geri çekmeye çalışıyorlar. Zorunlu eğitime değil ama kadınların zorunlu eğitimine karşılar.

    Kadın müzesi hakkındaki fikirleriniz nelerdir?
    Eğer bir toplumda kadınları geriye çekmek isteyen düşünceler varsa kadın müzesi kurulmalıdır. Belki kadın müzesi kurularak toplumda kadınları geri plana çekmek isteyenlere karşı bir alternatif oluşabilir.

    “Kızlar Da Yanmaz” kitabını yazarken neler düşündünüz?
    Ben bu kitapta kendimi anlatmadım, eğitimle ilgili anılarımı anlattım. Türkiye’de eğitimi anlatmak için yazdım ve eğitimin engellenmek istendiği zaman neler olabileceğini yazdım. Eğitim çocuğun yanına götürülmelidir. Batı medeniyeti, okumuş insanlarım omuzlarında yaratılmıştır. Öyle ben demokrasiye geçtim demekle olmuyor. Özellikle kadınların büyük ölçüde okumadığı bir ülkede demokrasiye geçilemez. Hiçbir batı ülkesi yoktur ki bu kadar okumamış insan olsun. Bu kitabı yazma nedenlerimden birisi budur. Eğitim için çok lüks harcama yapılmayacaktır. Şehirlerimizde çok büyük yapılar yapılıyor, çok paralar harcanıyor ama ilkokullar kötü durumda. Çocukların eğitimine yeteri kadar önem verilmeli. Bir taşımalı eğitim denen şey var. Çocuk eğitim için taşınmaz, eğitim çocuğun ayağına gitmelidir ve en güzel, en konforlu yer okullar olmalıdır. Ancak bu şekilde demokratik bir ülke oluruz. Bugün Türkiye’de hala milyonlarca okuma yazma bilmeyen kadın var. Bu bir ayıptır artık.

    Aksu Köy Enstitüsü’nde okuduğunuz yıllarda sizi etkileyen öğretmenlerinizi anlatır mısınız?
    Köy enstitülerine öğretmen atarken bir kural vardı; buraya isteyenler, bu işten anlayanlar gelecekti. Yani arkadaşınızı, akrabanızı tayin etmeyeceksiniz. O işin adamı olabilecek kişileri atayacaksınız denmiş. Aksu’ya ilk gelen öğretmenlerden biri okul doktorumuz Dr. Bedia Hüdaverdi’dir. Kendisi İstanbul’da yetişmiş doktor bir ailenin kızı. Bizim enstitüye geldi. Hem doktorumuz hem sağlık bilgisi öğretmenimiz oldu. Öncelikle öğrencilerin sağlık durumlarını ele aldı. Bizim yeme içmemizi düzenledi. Bize yeni yemekler çıkardılar bu şekilde, iyi beslenmemiz için bilgiler verdiler. Hasta gelen arkadaşları tedavi etti. O geldikten sonra enstitüye gelen çocuklara sağlık muayenesi yapmaya başladı. Aynı zamanda okul dışında da doktorluk yapardı. Gece gündüz gelirdi köylüler yardım isterlerdi. Enstitü öğrencilerine iğne yapmayı öğretti. Gittiğiniz köylerde sağlık memurları yetişinceye kadar iğne yaparsınız derdi. Mezun olup köylere gidecek öğretmenlere birer de sağlık dolabı veriliyordu zaten. Sağlık bilgilerinin uygulamalarını hep öğretti bize. Dr. Bedia’dan önce Antalya’da hiç kadın doktor yokmuş. Bir keresinde bizi muayene için hastaneye götürdü. Enstitünün arabasıyla bir yere kadar gittik, ondan sonra yürüyecektik. Dr. Bedia’nı üzerinde de beyaz forması var. Bütün Antalyalılar sokağa çıktılar onu görmek için. Hastaneden sonra eczaneye gittik ilaçlarımızı almaya bu sefer eczanenin etrafına toplandı insanlar Doktor Hanım’ı görmek için. Antalyalı bir avukatla evlendi sonra, Bedia Kervancıoğlu oldu adı. Onun dışında Ruhi Esin ve eşi Zühre Esin vardı bizleri çok etkileyen. Zühre Esin edebiyat öğretmenimizdi. Zühre Hanım bizi bir seferinde Perge’ye götürdü. Biz o zaman “Perga” derdik oraya. Bizden Perge hakkında kompozisyon yazmamızı istedi. Niçin bir tarafta eski zamanlarda böyle bir şehir yapılmış da şimdi sıtmalı insanlar, saz evler var diye. O zamanlar ören kültürü yoktu kimsede. Böyle bir eğitim verilmiyordu. Perge’den taş taşıyordu köylüler, biz de taşıdık. O sıralarda oradan bir lahit çıktı. Müdürümüz bakanlığa yazı yazdı burada çok sayıda eski eser var diye. Bir konferansçı geldi ve anlattı bize işte o zaman öğrendik eski eserlerin korunmasını. Biz o lahdi çok özen göstererek enstitünün bahçesine getirdik ve etrafına çiçekler dikerek güzel bir görüntü oluşturduk. O lahdin içinde gözyaşı şişeleri bile vardı ve tarih öğretmenimiz bize bunları anlatarak eski eserlere karşı bir bakış kazanmamızı sağladı. Diğer öğretmenlerimizden hatırladığım Hakkı Rodop vardı eğitim başı olarak. Talat Ersoy kurucu müdürdü. Hamit Özmenek müdür yardımcısıydı. Bunlar hatırımda kalan ve enstitünün kuruluşunda çok emeği olan kişilerdi. Dikiş öğretmenimiz Pesent Yılmaz vardı. Durmuş Bey vardı inşaat öğretmeni.

    Çok farklı bir eğitim veriliyormuş enstitüde.
    Eğitimin bir ayağı da güzel sanatlardı bizde. İş içinde öğrenim verilirken aynı zamanda öğretmenler bize dünyaca ünlü sanatçıları ve eserlerini anlatırlardı. Farklı sanat dalları hakkında hem teorik hem pratik eğitim alıyorduk. Yüksek köy enstitüsünde ise sanat tarihine çok önem veriliyordu. Ünlü ressam Malik Aksel bizim sanat tarihi öğretmenimizdi. Eğitimde bölgesellik vardı. O bölgenin ihtiyaçlarına göre şekillendiriyorlardı. Mesela bir bölgede soba yakmak bir ihtiyaçsa bu mutlaka öğretiliyordu. Bir öğretmen bunları biliyor ve uyguluyor olmalıydı. Şimdi bu işler küçümseniyor, “Ders mi anlatacağım soba mı yakacağım?” deniyor. Gündelik hayatımızda kullanılan aletlerin, makinelerin işleyişi daha ilkokuldan başlanarak anlatılsa toplumumuz için çok faydalı olurdu. Bize enstitüde bisiklet kullanmayı bile öğretmişlerdi ikinci dünya savaşı yıllarında. Daha sonra motosiklet kullanmayı da öğrettiler. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde ise özellikle kız öğrencilere araba kullanmayı öğrettiler. Müdür bize bir araba tahsis etti ve başımızda bekledi biz öğrenene kadar. Enstitüler kapatılmasaydı bu kadar çok trafik kazası olmazdı Türkiye’de. Düşünün şimdi, ta o yıllarda motosiklet öğrenen köylü kızları var bir tarafta, diğer tarafta ise 2015 yılında hala “Haydi Kızlar Okula” diye kampanya yapılıyor.

    Kadınlara ne gibi tavsiyeleriniz olur?
    Öncelikle şunu belirteyim bizim aldığımız eğitim o dönem bir devlet politikasıydı. Bugünün okumuş kadınları zaten bazı şeylerin farkında. Kadınlar bilinçlenmelidir. Bilinçlenmenin başı “Ben kadın olarak bu toplumun neresindeyim? Toplumdaki yerim nedir? Kendi toplumumun dünya toplumları arasındaki yeri nedir? Diye düşünmektir. Mesela kadınların sorunları varsa kadın müzesi açmak bu sorunları aşmak için bir alternatiftir. İyi bir eğitimle kadınların da erkeklerin de sorunları çözülür.
  • _ Ah ,insan öyle fani ki, yaşadığından gerçekten emin olduğu bu dünyada bile, varlığının tek bir gerçek iz bıraktığı bu dünyada bile, sevdiklerinin ruhunda ve hatıralarında o da sönüp kaybolacak, hem de çok çabuk !
  • 160 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    > Hele şöyle yamacıma bir yanaşın bakalım. Bugün gene hep birlikte kalemi kuvvetli, eserleri birbirinden güzel mi güzel bir yazarın kitabına saracağız. Sizi bilemem, ama ben kekimi, Selanik gevreğimi, kahvemi aldım ve uzun aradır paslanmış olan parmaklarımı çalıştırmaya başladım bile.

    https://imgyukle.com/i/24365.ECYvft

    > Diyet filan derken, şu serin geçen Ankara gününde her şeyi bir kenara bıraktım ve kendimi bu güzel kitaba inceleme yazarken mükâfatlandırmak istedim. Neyse, zaten birazdan burası panayır yerine döneceği için, ben daha fazla goygoy yapmadan, olayı saygıdeğer Jack London abimizin, Adem'den Önce adlı kitabına bağlayayım. :)

    “Cümbüşümüz muazzamdı. Dizginlemesi mümkün değildi.” (s.42)

    > Bir varmış bir yokmuş. Bir zamanlar, kurgu roman yazarları türlü türlü güzel hikâyeler yazar ve yazdıkları bu şeyleri de dergilerde yayınlarlarmış. O zamanın literatüründe, "Ana akım" ve "tür"ler arasındaki kalıplaşmış duvarlar henüz inşa edilmemiştir ve zamanın, o “An”ın usta kalemşörlerinden Rudyard Kipling, Mark Twain ve Jack London da, diğer birçok yazar gibi, bugün bize bir bilim kurgu ya da fantezi gibi görünen eserleri kaleme almışlardır. Elbette okumakta olduğumuz bu gibi birçok spekülatif kurgu eserler o zaman zarfında olan okurlara çok farklı gelmekteydi. Bazı mekanizmalar ve araçlar akla hayale sığamayacak yüksek bir teknoloji ürünüydü, buhar gücü normaldi, ama ötesini düşünmek bile, o günün şartları için pek de mümkün değildi. Ama insanların, bu dur durak bilmeyen evrimsel gelişime fazlasıyla merakı vardı.

    Hayat da bazı şeyler;
    “Sadece bir rastlantıydı, hem de ne rastlantı.” (s.122)

    > Charles Darwin'i az çok hepimiz biliyorduk, ama James Dewey Watson ve Francis Crick ise bu kitap yazılırken henüz doğmamıştı bile ve biz sapiens’ler, DNA hakkında bir şeyler bilebilmekten daha on yıllarca gerideydik. İşte bu bağlamda, Jack London 1907 yılında, Adem’den Önce başlıklı kısa bir romanı kaleme aldı ve bu eseri yazarken kuvvetle muhtemel, Stanley Waterloo’nun 1896’da basılan “Story of Ab” - “Ab’ın Hikâyesi” romanından da bir hayli etkilendi. Hatta bu durum o zaman bir hayli dikkat çekmişti ve yazar, yapılan suçlamaları da bizzat kabul etmiş, ama protohuman’a ait evrim fikrinin tamamen kendi hayal ürünü olduğu iddiasından da vazgeçmemiştir. Birçok kitap eleştirmenin dâhil olduğu ve neşredilmiş bu iki eser incelediğinde, eleştirmenlerin varmış oldukları ortak fikir, Waterloo’nun kaleme almış olduğu taslağın aşırı uzun ve bir hayli sıkıcı olduğudur görüşüdür. London’un eserinin ise okunabilir, akıcı ve sürükleyici olduğu düşüncesi eleştirmenler arasında daha öne çıkmıştır. Roman, içeriğinde Darwin teorisini de barındırmaktadır ve yazar, farklı seviyelerde protohuman’lar (ilk insanlar) arasında bir geçiş zamanı hayal ederek, bunu, türler arası farklı şiddet tarzlarına bakmak amacıyla kullanmıştır. Bu düşünce hakkında şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki, bu romanın uzun yıllar ABD’nin birçok üniversitesinde, antropoloji eğitimi alanlar için bir nevi yardımcı kitap olarak kabul görüp, eğitim sistemine dâhil edilmiş olmasıdır. Yani buradan da anlayacağınız üzere, kitapta aşırı romantikleşmiş ve ortama uysallıkla yaklaşan ilk insanlar beklemeyiniz lütfen! Aksine, şiddetin insan evrimini ne derece ve nasıl etkilemiş olabileceği ile bizim atalarımız hakkında neler söylediğini gözlemleyeceğiz.

    “Yirminci yüzyılın çocuklarının bizi görmesini isterdim.” (s.25)

    > London, romanında üç ayrı protohuman grubunu betimlemektedir. Maymunlara pek de uzak olmayan “Ağaç İnsanlar” türüne göre büyüktürler, dik yürümekte zorlanmaktadırlar ve vakitlerinin çoğunu da çoğunlukla ağaçlarda yaşayarak geçirmektedirler. Az biraz göçebedirler ve sosyal olarak sadece aile, kabile vari gruplar halinde toplanmış gibi görünürler. Sonra, hikâyenin ortasındaki grup “Mağara İnsanları” vardır. Onlar ise fiziki olarak daha iyi yürüyebilmektedirler ve gruplar halinde, suya daha yakın büyük bir bölgede, yaşamalarına imkân sağlayan mağaralarda yaşamaktadırlar. Bu türün düşünce ve becerisini gitgide nasıl da geliştirdiğini okuyacağız. En son ve en gelişmiş grup ise “Ateş İnsanları”dır. Aslında onlar Neandertaller olarak düşündüğümüz insan türüne daha yakın olabilirler. Ateşi kontrol etmektedirler ve onlarda kabile gruplarında yaşayarak, avlanmak için ok ve yay kullanmaktadırlar.

    “İnanın bana, insanı hayrete düşürecek kadar basit varlıklardık.” (s.25)

    > Yazar, “Mağara İnsanları”ndan bir tanesinin ömrü boyunca yaşadıklarını hayalen tasvir ederek ve Mağara İnsanı’nın tüm hayatını, ayrık parçalar halinde başarılı bir şekilde kaleme alarak biz okurlara aktardı. Yazarın kaleminden aktarılan bu tür ırksal hatıralar çoğu insan için, kendilerini yalnızca belirsiz bir şekilde, örneğin rüyamızda bir boşluğa düşme (evrime göre; uzak primat atalarımızın ağaçlardan birçok şey yaptıkları için) veya bilinmeyen bir karanlıktan içgüdüsel olarak korkma eğilimi gibi gösterirler.

    “Siz hiç rüyanızda rüya gördünüz mü?”

    “Pek çoğumuz uçma rüyası, canavarların bizi kovaladığı rüyalar, renkli rüyalar, boğulma rüyaları, sürüngenli ve fareli rüyalar görüyoruz. Kısacası o diğer kişilik hepimizde iz bırakırken, bazılarımızda tamamen siliniyor, bazılarımızdaysa daha etkili oluyor. Bazılarımız diğerlerine nazaran daha güçlü ve daha tamamlanmış ırksal anılara sahip.”

    > Bence fantezi edebiyatının bir parçası olarak, bu hikaye eğlenceli olduğu kadar sürükleyicidir de. İlginç bir anlatım ile başlayarak, sona kadar bizi başında tutan bu kitap, milyonlarca yıl önce başlamış olan yaşama göz atmak suretiyle, biz insanlara atalarımız hakkında bir nebze olsun bilgi sunmaya çalışıyor. Karakterimizin gözünden okuduğumuz hikâyemizde, kendisinin atalarının anısını görecek ve onların yaşadıkları ilkel yaşamı keşfedeceğiz. Bu anıların anlatım tarzı ve yazarın kaleminin ustalığı, okurken bizleri edebi olarak ileri taşıyacak bambaşka bir eser sunmaktadır.

    “Onlar Bizim atalarımız, tarihleri bizim tarihimizdir. Sakin unutma, günün birinde ağaçlardan sallanarak inip dimdik yürüdüğümüz ne kadar kuşku götürmezse, çok daha önceki bir başka gün denizden sürünerek çıkıp karadaki ilk zorlu maceramızı başarıyla göğüslediğimiz de aynı ölçüde kesindir."

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~
  • Uzun zaman önce küçük bir kasabada Gepetto adında bir oyuncakçı yaşarmış. Ahşap oyuncaklar yapıp satarmış. Çocuklar onun göz alıcı renkli oyuncaklarına bayılırmış. Gepetto ise hep bir çocuğu olsun istermiş: -Bugün ona kendi gerçek çocuğum gibi davranacağım. Güzel bir oyuncak yapacağım. Gepetto ormanda iyi bir ağaç kütüğü aramış ve sonunda bir çam kütüğü bulmuş: -Ahaa..İşte tamda aradığım gibi bir odun parçası. Gepetto kütüğü bir bebek gibi sırtında taşıyarak evine götürmüş. Kütüğü masasına koyarak çalışmaya başlamış. Becerikli elleriyle kütüğe bir form vermeye çalışmış. Önce oyuncağın kafasını, sonra ellerini ve ayaklarını yapmış. Gepetto sonunda güzel bir oyuncak ortaya çıkarmış: -Ohh ne kadarda yakışıklı bir oğlan oldu. Bana çocukluğumu hatırlatıyorsun evlat. Seni hiç kimseye satmayacağım. Adını da Pinokyo koyuyorum evlat. Gece vaktiymiş. Gepetto yanında Pinokyoyla uyuyakalmış. Gepetto derin bir uykudaymış. Tüm gün çalıştığı için yorgunmuş. Aniden ortaya bir peri çıkmış: -Gepetto özgün ve güzel oyuncaklarınla birçok çocuğu mutlu ettin. Yaptığın asil işin karşılığında sana özel bir hediye vermek istiyorum. Peri pinokya’ya sihirli değneğini sallamış ve sürpriz… Oyuncak hareket etmeye başlamış. Hemen yataktan fırlayarak perinin önünde saygıyla eğilmiş: -Teşekkür ederim peri, bana can verdin. Yürüyebiliyorum. Dans edebiliyorum. -Evet dostum. Artık sende canlısın. İyi bir çocuk olmak zorundasın. Babanı üzme. Her zaman sözünü dinle. Eğer iyi bir çocuk olursan sana özel bir hediye vereceğim. -Gerçekten mi? her zaman babamın sözünü dinleyeceğim. -Shhh..baban uyuyor. Onu rahatsız etme. Sabah ona sürpriz yaparsın. Ertesi sabah, Gepetto uyandığında pinokyo’yu yanında otururken bulmuş. Ona bakıyor, gözlerini kırpıştırıyormuş: -Vay canına, oyuncağım canlanmış. Pinokyo’m canlı hahaha. -Evet baba canlıyım. Gepetto Pinokyo’ya sarılmış: -Buna inanamıyorum, hiç böyle mutlu olmamıştım. Gepetto ve pinokyo birlikte mutlu bir yaşama başlamış. Pinokyo’nun okul çağı gelmiş: -Baba büyüdüm. Artık diğer çocuklar gibi okula gitmeye hazırım. Bana kitap ve kalem al lütfen. -Elbette sana hemen alırım oğlum. Gepetto’nun kırtasiye ürünlerini alacak parası yokmuş. Sahip olduğu tek paltoyu satarak parasını pinokyo’ya vermiş: -Ama baba palton nerede? -Şey, onu bugün giymedim. Çok eskidi, yıprandı. Artık onu giymek istemiyorum. Şimdi git evlat. Çok şey öğren ve beni gururlandır. -Teşekkür ederim baba, hoşça kal. Görüşürüz. Pinokyo neşe içinde okula doğru yola çıkmış. Yolda mağazaları, insanları, pazarı görmüş. Birden, bir kalabalık görmüş. Ne olduğunu öğrenmek için yavaş yavaş kalabalığa doğru ilerlemiş. Büyük renkli bir çadır varmış. Bir sirk çadırıymış. Kapısında bir palyaço dikiliyormuş. Pinokyo kapıdan geçmeye çalışırken: -Bilet almadan içeri giremezsin. Pinokyo biraz düşündükten sonra babasının ona verdiği parayı çıkarmış. -Bu parayı al ve bana bilet ver. Palyaço ona bilet vermiş. Pinokyo heyecan içinde çadıra girmiş. Bir sihirbaz gösteri yapıyormuş. Bir ayı tek tekerlekli bisiklete biniyormuş. Pinokyo’nun ağzı açık kalmış: -Vay canına, ne müthiş bir yer burası.

    Sirk müdürü onu kenardan görmüş.-Ooo yoksa bu canlı kukla.. onu yakalayıp sirkimde çalıştıracağım. Artık gösteri için kuklacılara para vermem gerekmiyor. Gösteri biter bitmez pinokyo’nun yolunu kesmiş: -Sirkten henüz ayrılma. Artık bu sirkin bir elemanı olacaksın canlı oyuncak. -Bırak gideyim. Okula gitmem gerekiyor. -O halde okula gitmek yerine niye buraya geldin? -Üzgünüm, babama yalan söyledim. Babam bana kitap için para verdi, bende hepsini bilet almaya harcadım. Bir daha asla yapmayacağım. Lütfen bırak beni. -Hmm.. Git iyi bir çocuk ol. Bir daha da babana yalan söyleme. Sirk müdürü kitap alabilmesi için ona beş altın vermiş: -Teşekkür ederim çok iyi ve cömertsiniz. Pinokyo parayı almış ve neşe içinde koşarak oradan ayrılmış. Yolda giderken kurnaz bir kedi ve açgözlü bir tilki pinokyo’nun elindeki parayı görerek onu durdurmuşlar: -Ahşap çocuk, böyle aceleyle nereye gidiyorsun? -Kitap almak için kırtasiyeciye gidiyorum. -Kitap demek. Niye onun yerine hamburger almıyorsun? Ve de… -Dondurma… Hem bize de verirsin birazcık. -Hmmm.. O kadar param yok benim. -Bu çocuk biraz aptal gibi. Onu soyabiliriz… Elbette elinde beş altın para var. Bir ağaç dikip dallarından para toplayabilirsin. -Bu mümkün mü? -Evet tabi. Benimle gel. O paraları dikebileceğin güzel bir yer göstereceğim sana. Pinokyo onlara inanarak kediyle tilkinin peşine düşmüş. Tilki sinsice ikisinden uzaklaşmış. Biraz yürüdükten sonra bir çiftliğe varmışlar: -Bence doğru yer tam burası. Pinokyo bir çukur kazmış. Hemen elindeki paraları çukura atmış ve üstünü toprakla örtmüş: -Yaşasın bu ağaç büyüyünce kendime kitap, babama da palto alabilirim. Size de hamburger ve dondurma alacağım. -Seni sersem. Git buradan. O para benim meowww… Korkak pinokyo geri geri gitmiş ve bir çukurun içine düşmüş:

    -Kedi kedi imdat, yardım et bana.Bu tuzağı ona kuran tilkiymiş. Kedi: -Hala sana yardım edeceğimi mi sanıyorsun? Seni sersem. Kedi ve tilki çukurdaki paraları alarak kaçmış. Pinokyo yapayalnız kalmış. -Ne yaptım ben? Yanlış kişilere inandım. Babamı dinlemedim. Kediyle tilki beni kandırdı. Bunu hak ettim. Birden peri ortaya çıkmış. -Söylesene ne oldu pinokyo? Bu çukura nasıl düştün? -Ben okul için kitap alacaktım. İki kurnaz hayvan tutup bu çukura attı. Sonrada altın paralarımı çaldılar. Bunu söyler söylemez Pinokyo’nun burnu uzamaya başlamış. -Ahh.. Şey, burnuma ne oluyor? Neden böyle uzuyor? -Yalan söylediğin için. Bundan böyle her yalan söylediğinde burnun uzayacak. Pinokyo utanarak periye tüm gerçekleri anlatmış. Gerçekleri söyleyince burnu eski haline gelmeye başlamış. -Doğru söylediğin için seni serbest bırakacağım. Babana gitmene izin vereceğim. Peri değneğini sallamış ve Pinokyo uçarak tuzaktan kurtulmuş: -Teşekkür ederim sevgili peri. -Tanrı seni korusun. İyi bir çocuk ol. Bir daha yalan söyleme. Pinokyo eve doğru yürümeye başlamış. Yolda arkadaşı Romeo ile karşılaşmış. Romeo: -Dur, dur Pinokyo. Öyle aceleyle nereye gidiyorsun, benimle gelsene. Oyuncak diyarına gidiyorum. -Oyuncak diyarı mı? Nerede orası? Hem neden gideyim? -Oyuncak şeker ve çikolatayla dolu bir yer. Seni azarlayacak baban yok. Oyun oynarken kimse bir şey demiyor. Derste yok. -Harika bir yermiş. Hadi gidelim. Pinokyo arkadaşıyla oyuncak diyarına gitmiş. Pinokyo ve Romeo şekerlerden yemeye, oyuncaklarla oynayıp eğlenmeye başlamış. Günlerce oyun diyarında kalmışlar. Bir gün Pinokyo vücudunda garip bir değişim olduğunu hissetmiş. Artık eşeklerinki gibi bir kuyruğu ve büyük kulakları varmış:



    -Ahh… Bana neler oluyor? Burada şüpheli bir şeyler dönüyor.Uzakta eşekleriyle giden bir adamı görmüş. -Daha hızlı. Sizi pazarda satacağım ahmaklar. Pinokyo bunun bir hile olduğunu fark etmiş. Oyuncak diyarının yönetimi kötü bir eşek satıcısının elindeymiş. Çocukları tatlı ve oyuncaklarla oraya çekiyor, sonra onları eşeğe dönüştürerek pazarda satıyormuş. Pinokyo oradan elinden geldiğince hızlı kaçmış. Köydeki pazara ulaştığında bazı dedikodular duymuş: -Gepetto’yu duydunuz mu? Köyün her yerinde oğlunu aramış ama onu bulamamış. Onu aramak için denize açılmış. -Evet fırtınada gemisinin battığını duydum. -Ne kadar yazık. Bunu duyunca Pinokyo çok üzülmüş ve kendini suçlu hissetmiş. Hemen koşarak boğulmaktan korkmadan denize atlamış. Pinokyo bencil davrandığı için kendinden utandığı an vücudu normal halini almış. Kuyruğu ve büyük kulakları yok olmuş. Ahşap olduğu için suyun üstünde süzülmeye başlamış. Nereye gideceğini bilmeden yüzmüş. Denize iyice açılmış. Suyun içinden büyük bir ağız çıkarak onu yutmuş. Bu büyük bir balinaymış. -Neredeyim? Burası karanlık. Ahh, baba ben ne yaptım? Keşke seni bir daha görebilsem. -Elbette oğlum, her zaman senin yanındayım. -Babaa.. -Pinokyo.. Baba oğul birbirlerine sarılmışlar: -Özür dilerim baba. Sana yalan söyledim. Paranı sirk izlemek için harcadım. Pinokyo babasına her şeyi anlatmış. -Sorun değil evlat. Seni affediyorum. Şimdi buradan kurtulmalıyız. Ama nasıl? -Baba, kibrit kutun var değil mi? -Evet. -İçeride epey gemi enkazı görüyorum. -Evet, bu odunu yakıp balinanın yediği balıkları pişirdim. Uzun zamandır bu sayede ayakta kaldım. -İyi o zaman midesindeki bütün odun parçalarını ateşe vermeliyiz. Ta ki duman boğazına ve burnuna ulaşana dek. -Harika fikir Pinokyo. Bunu daha önce denemeliydim. Tahta parçalarını toplayarak ateşe vermişler. Devasa alevler ve kapkara bir duman çıkmaya başlamış. Balina midesinde bir yanma hissetmiş. Öksürünce Gepetto ve Pinokyo dışarı fırlamış. İkisi kıyıya yüzmüşler. -Pinokyo bizi kurtardın. -Oğlunum, seni korumak benim görevim. -Gurur duydum. O anda peri ortaya çıkmış: -Pinokyo sonunda iyi bir evlat olduğunu kanıtladın. Babanı kurtardın. Ve söz verdiğim gibi sana özel bir hediye veriyorum. Peri Pinokyo’ya değneğini sallamış. -Ahh, bir ses duyuyorum. Ve cildim.. insan oldum.. kalbim atıyor. -Ahh, peri. Bana bir evlat verdin. Cömertliğin için teşekkür ederim. -Yaptığın iyilikler için. Eğer iyi şeyler yaparsan evren seni her zaman güzel şeylerle ödüllendirecektir. O günden sonra Pinokyo ve Gepetto mutluluk içinde yaşamış ve çocuklar için güzel oyuncaklar yapmaya devam etmişler.
    https://masaloku.com.tr/pinokyo.html