• Dikkat, bu gönderi rahatsız olabileceğiniz müstehcen ifadeler içeriyor olabilir.
    TÜRKİYE'DE KADIN CİNSELLİĞİ VE TECAVÜZ -MART AYI HİKAYE ETKİNLİĞİ


    Yazdığım hikayeye başlamadan önce, sizleri uyarayım. Bazı sözler ve anlatımlar bazıları için rahatsızlık verici olabilir, can sıkıcı, iç bunaltıcı olabilir, umarım da olur. Rahatsız etmesi için uğraştım, rahatsız etmeli çünkü, rahatımızdan etmeli bizi. Yazsam mı diye çok düşündüm, sonra yazmaya karar verdim, umarım kaldırılmaz.Biraz ağır sözler, pornografik ögeler ve küfür içeriyor. Küfür dediğim de karakterlerimin ettiği başıboş küfürler değil, maalesef toplumumuzun hastalıklı zihinlerinin ürünü olan küfür…

    Belirli yerlerde sizlere kendimce mesajlar vermeye çalıştım, bu hikayenin asıl amacı sizi sarsmak ve harekete geçirmektir. Ya da çok abartmayın, benim anlatımım size yetmeyebilir, daha yirmisine yeni basmış birinin cümlelerini okuyorsunuz sonuçta, ama ana temayı kaçırmayın.

    ------------


    Saat gece dört… Odamdayım, kardeşim uyuyor. Sakince yatağımdan kalkıyorum. Parmağım ıslak ve buruşmuş. Uykum gelmiş, canım sıkılmış. Kardeşim sayıklıyor, üstünü örtüyorum. Ellerimi ve bacak aramı yıkıyorum. O’nu çok özlemişim. Tekrar odaya giriyorum. Etrafı kolaçan ediyorum, çok karanlık. Telefonumun ışığını açmam gerekecek. Şimdi aydınlandı ortalık. Çantamın gizli bölmesine elimi daldırıyorum, sigara paketini buldum sonunda! Çakmağı bulamıyorum, mutfaktaki ocaktan yardım mı alsam, ya koku sinerse üzerime, annemler uyanırsa, kirpiklerimi yakarsam! Aldırmıyorum, iyi gider şimdi sigara. İki koşup yakıyorum, dalıyorum balkona! Ciğerlerim bayram ediyor, efendim nerelerdeydiniz, bizi çok özlettiniz, daha çok çekin lütfen daha çok… Kırmıyorum onları, derin bir nefes daha çekiyorum. Az önce ıpıslak olan parmağım şimdi kurumuş, sigara kokusunu emiyor. Ve ben yine onu düşünüyorum. En gizli hazlarımda o var. Yeni tanıştık geçen, lisemin ilk yılı benim, şehri tanımaya çalışıyorum, yeni geldik biz buraya, derken onu gördüm. Benden yaşça çok büyükmüş. Ama çok düşünceli görsen bir, gözleri beni görünce nasıl parıldıyor. Beni bir kafeye götürdü, sigara içtiğimi görünce şaşırdı, daha küçüksün dedi, beni nasıl da düşünüyor! Zararı yok dedim, şimdi herkes içiyor, hem ben biraz da böyleyim, gamsızım biraz, yaşım da çok küçük değil, artık liseye başladım, arkadaşlarımdan içmeyen yok, içki uyuşturucu bile var, benimki çok masum kalır onların yanında, hatta aramızda kalsın ama, patlak olanlar da var, daha kaç yaşındalar, hiç mi ailelerini düşünmüyorlar, ileride kocalarının yüzüne nasıl bakacaklar? Haklısın dedi bana, sen sakın yapma, bak ben diyeyim kuzum, bu erkek milletine güven olmaz, hele senin yaşıtların şimdi, kızgın boğa gibi girecek delik arıyorlar, sen de gençsin tazesin daha, sakın onlara kanma, koru kendini kuzum. Tamam dedim gülümseyerek, elimi tuttu, elini tuttum. Hafifçe ürperdim, boynumdan ılık rüzgarlar geçti, sigaramı unuttum, dudaklarını uzattı, dudaklarımı uzattım, belli belirsiz öptü, hoşuma gitti, karnımda garip şeyler oldu, midem tatlı tatlı bulandı, çamaşırım ıslanıyor, eyvah, hazırlıklı değilim, daha vakti gelmedi ki, kalkmam gerekiyor! Bana nasıl da gülümsüyor, ama gitmeliyim dedim, sebebini sormadı, sarıldık öyle o anda, kalktım hemen markete koştum. Ped aldım bir paket, gizli saklı attım çantama, sanki uyuşturucu taşıyoruz, en yakın tuvalete girdim, kapıyı kapadım, oturdum, çamaşırımı indirdim, bir kırmızılıktır bekliyorum, fakat öyle değil, etrafı sel almış, hayır normal bir akıntı da değil, nedir ki bu, hastalık mı kaptım, evet evet olabilir, hem midem de bulanıyordu, ama çok da tatlıydı, hastalık zevk verir mi ki insana, eve gidince bakacağım, sorun yoktur umarım bende, ya da öyle yapmayayım ben, O'na sorayım, O'nunlayken oldu çünkü, hem bütün gün konuştuk, bana şehri anlattı, kitaplardan bahsetti, kadın kahramanlardan bahsetti, kadın haklarından bahsetti, O'na sormalıyım evet, O'na güvenebilirim.


    Sigaramdan bir yudum daha alıyorum. Bizim balkonun manzarası güzel, gittikçe evler işgal ediyor ama olsun, ben liseyi bitirene kadar manzara kalır, manzaranın keyfini çıkarayım. Sigaram bitiyor, yorulmuşum, kendimle çok oynamışım, ama O'nunlaykenki sigaranın yerini tutmuyor. Ne kadar da değişmişim, ona ruhumu satmışım, kölesi olmuşum, bedenim O'nu özlüyor, arkadaşlarıma laf eden ben değilmişim gibi.Ama ben seviyorum, bu başka, benden çok büyük olsa da, seviyorum işte, hiç incitmiyor beni, çok acıyacağını düşünmüştüm oysa, halbuki çok da değilmiş, isteyince acımıyormuş, biraz kirlenmişim gibi hissediyorum, ama O'nunla olma hissi bertaraf ediyor tüm bu düşünceleri, hem O dedi ki, ben artık bir kadınmışım, bir kadının bacak arası sadece kendi tekelindeymiş, istediğini alır, istediğini almazmış oraya, ailem bile kontrol etmemeliymiş onu, yüzyıllardır bastırmış kadınlar oranlarını, artık bastırmamalıymış, hem O'ndan daha iyisini bulamazmışım, O beni hiç incitmezmiş, kadın ruhundan çok iyi anlarmış...


    Bir yudum daha, ben artık kadınım, bunun şerefine, daha alışamasam da bu duruma, garip bir şekilde kendine çekiyor beni. Çok değişeceğimi düşünmüştüm, öyle de oldu biraz, ped yerine tampon alıyorum şimdi. Bu bile zevkli geliyor, aynı yurtdışındaki genç kızlar gibi. Artık rahatlıkla dolaşıyorum, rahatça temizleyebiliyorum içimi, nasıl olsa korumak zorunda olduğum bir şey kalmadı. Aklım o ilk seferime takılıyor. Mutlu muydum, değil miydim, garipti. Ben aslında yaşıtlarımdan hep olgun oldum biliyor musun, belki de o yüzden benden yaşça büyük adamı seçtim. Ama çok güven veriyordu, bir de öyle güzel öpüyordu ki tenimi, yine o ilk tanışmamızdaki gibi tatlı kramplar giriyordu mideme, bu sefer içim de sızlıyordu, bir boşluk olduğunu sezinliyordum, doldur diyordum, dolduruyordu... Annem duysa ne der, annemin babamı hiç böylesine arzuladığını sanmıyorum, gece biz uyurken kapı kilitleniyor, beş dakika sonra açılıyor, oysa O saatlerce uğraşıyor benimle, gerçi niye babamla kıyasladıysam, babam da iyi insandır, ama O'nun kadar iyi değil bu işlerde, annemin bu kadar sinirli olmasına şaşmamalı, ben ne kadar da gamsızım...


    Beni nasıl inandırdı, nasıl ikna etti o güne, öyle tatlıydı ki, geri çeviremedim. Okuldan çıktığım bir günde, yine beni okuldan aldığı bir günde, beni evinde götürmeyi teklif etti, bahçesi varmış, orada otururmuşuz, sigara içermişiz, bana yemek yaparmış…


    Sen de azarlayacaksın beni değil mi, senin baban olabilecek adamla nasıl olursun diye, hiç iğrenme yok mu sende diye, o erkek, onun canı çeker diye… Ben de diyeceğim sana, sevmiştim, güvenmiştim, hem aşkın yaşı olmazmış, bu kurallar normaller içinmiş, sevince görmüyor insan, kaç yaşındaymış, göğüs kılları çok muymuş, sevişirken boğuk boğuk sesler çıkarıyor muymuş…

    Evine gidiyoruz, arabayı durduruyor. Sahile çok yakın, tenhalarda bir ev, iki katlı, arkadan bahçeli, muhteşem deniz havası, daha havalar soğumamış, ılık ılık rüzgarlar esiyor, bu şehir her zaman rüzgarlıdır zaten, rüzgar gülleri vardır. Bahçeye geçiyoruz, kül tablası getiriyor içeriden, sigaramı kendi yakıyor, dudaklarım dudaklarına değsin diyor, gülümsüyor, o zamana kadar çokça öpüşmüşüz, biraz da elleşmişiz, ama kıyafetler hep kalmış üstümüzde. Yanıma yaklaşıyor, dumanı ağzıma üflüyor, soğuk puslu duman birden sıcacık oluveriyor, ben de karşılık veriyorum, henüz acemiyim, biraz da garip hissediyorum kendimi, ama bir eli saçlarıma değince, daha çok duman istiyor canım. Gel diyor, gel içeri, evim çok güzel, çok beğeneceksin. Kapıyı açıyor, bir müzik çalıyor, kendi söylüyor, en sevdiğim şarkılardan seçmiş.


    Birden sarılıyor, benim tüm sevincimi kazanmış, bana sürpriz hazırlamış, ayaklarım havada uçuyor, ellerini kalçamla belim arasına yerleştiriyor, ilk baş tedirgin oluyorum, kaç yaşında adam, kendine mukayet ol, karşılık verme, ama sesi öyle güzel ki, şakıyor da şakıyor, şimdi ben de ellerimi boynuna doluyorum, dokunabildiğim tek yer orası zaten, o her yerime dokunsa da, ben onun gibi değilim. Dudakları dudaklarımı buluyor, salsam mı kendimi, bu işin sonu nereye gidecek, ya birlikte olursak, olursak ne olacak ki, ne mi olacak, baban yaşında adamla yatacaksın, durdur dudaklarını, yapma diyorum sana, bu işin sonu iş değil kızım, böyle mi hamile kalınıyordu, ama çok güzel öpüyor, iyice sardı beni, müzik de iyice güzelleşti...


    Odasına taşıyor şimdi, tek tek öpüyor her yerimi. Henüz yeni açmış çiçeklerimi kokluyor, taze, yumuşacık bedenini altına almış, gemiyi o yönetiyor. Kendimi bir işe yaramıyor gibi hissediyorum, ama o bütün sorumluluğu almış, bedenini savunmasızca bıraktı şimdi, rüzgârlar üzerimden esiyor, denizin dalgaları kıyıları dövüyor, solukları hızlanıyor, yine de kendini tutabiliyor hâlâ, yüzünü indiriyor, ellerimi kafasına koyuyor, keyfine bak diyor, birazdan kadın olacaksın.


    Kadın olacağım, kadın olacağım... Annemin ilk kanadığımda söylediği sözdü bu. Kadın oldun, artık kendine dikkat et, kıyafetine çeki düzen göster, öyle sokaklarda erkeklerle oynama bak, memelerin büyüyor, sen koştukça sallanıyorlar, herkesi kendine baktıracak mısın, baban imam biliyorsun, kızına bak bir de babasına bak derler, baban cumaları minbere çıkıyor, cemaate kadınlar için tesettürü anlatıyor, kızı bile böyle olursa, kim takacak onun öğütlerini? Kadın olacağım... Bir kanla mı olacağım her seferinde kadın? Bir zar yırtılınca mı kadın olunur, patlayınca mı, kanayınca mı? Bir saniyede mi kadın olunur, tenin başkasına değince mi, zevkten kendinden geçince mi, acıdan ağlayınca mı? O aşağılarımda oyalanıyor, bense gözlerimi tavana dikmiş böyle şeyleri düşünüyorum. Şuan düşünmenin sırası mı?! Biliyorum değil ama engel olamıyorum işte. Nasıl kadın olunur onu bir anlasam ben de olacağım. Bir zara mı bağlıyız biz, varlığımızı bir zardan mı ibaret görmeliyiz; okuduğumuz onca kitaplar, izlediğimiz onca filmler, dinlediğimiz onca müzikler bizi kadın yapmaz mı? Halbuki ben çok okurum biliyor musun? Küçükken babaannem zorla okutuyormuş, çocuklar için 100 temel eser serisini, gazete veriyormuş, babaannem diğer kadınlardan çok farklıdır bu arada, ne zaman ona gitsem okur, boş boş evlilik programlarına baktığını hiç görmedim. Beni de o yetiştirmiş, onun sayesinde fen lisesini kazanmışım, ufkumu hep açar o, ama şimdi ne yapıyorum, nerede kaldı onun bana verdiği ahlâk eğitimi, ben burada ne yapıyorum, zevk alıyorum yabancı bir adamdan, benden yaşça büyük bir adamdan. Halbuki o görse beni burada şuan, boşuna mı okuttum sana der Kur'an, elifbayı öğrenmiştik birlikte, hani Ömer Seyfettin nerede, Muzaffer İzgü nerede, Ayşegül serisi nerede?! Susun artık düşünceler susun! Eski masum kız değilim ben, kadın olacağım birazdan, kolay mıdır kadın olmak sanıyorsunuz, birazdan çok acıyacak canım, büyükannemin altın gününde dedilerdi, orana kılıç sokmak gibiymiş, biri acıdan avaz bağırmış, kocası zevkten sanıp devam etmiş, birinin kanı taa tavana sıçramış, birinin beli kırılmış, birinin kocası içine girememiş, biri soluğu acilde almış...


    Susturuyorum düşüncelerimi, işte o an gelecek, ben de çok istiyorum kadın olmak, patlakmışım, fahişeymişim, onlar aklıma gelmiyor şimdi, kan dolmuşum içlerime kadar, bu hissi hiç bilmiyorum ben, dur, çok ilerleme acıyor, daha küçüğüm, bakireyim, yavaşça ilerle şimdi, evet öyle, lütfen öp ve saçlarımı okşa, kötü bir şey yapmadığıma inandır beni, yorganı alalım üzerimize, beni görmek mi istiyorsun, daha görmedin mi işte, ben iyi değilim ama utanıyorum, hava da aydınlık, yüzüne bakamamam ondan, haydi çek şu yorganı lütfen, evet oldu teşekkür ederim, dur hızlanma bekle, evet işte böyle yavaş, evet küçük bir sinek ısırığı sadece...


    Bana zafer kazanmış gibi bakıyor, sanki ben onun topraklarına katmak istediği bir şehirmişim de, amacına ulaşmış, beni satın almış, ilkinim diye bağırıyor, korkuyorum, aniden duraksıyor, özür diliyor ve devam ediyor. Yatağın başı duvara çarpıyor, ritmik bir "tak tak..." sesinden başka, bir de üzerimde O'nun hırıltılarından başka, ve bir de kafamdaki seslerden başka ses yok odada şimdi. Yorgan bir inip bir kalkıyor. Aniden içimden çıkıyor, boğuluyor gibi oluyor. Boş boş bakıyor suratıma, alıp kendime çekiyorum onu, babama bile sarılmamışım böyle.


    Kalkıp banyoya koşuyor hemen. Yüzüne bakmaya çalışıyorum, çırılçıplak yorgana sarılmışım, ne olduğunu anlayamamışım, su sesleri geliyor, gözlerim doluyor, müziğin sesi kısılmış, coşkulu halimden eser kalmamış. Ne yaptım ben Allah’ım, ne yaptım?!! Kaç yaşında adamla yattım, üzerim doğmamış çocuklarıyla dolu şimdi, kirlendim, pislendim, sarılmak istiyorum ona, hiç de güzel değilmiş kadın olmak, ağır bir yük biniyormuş üzerine, sarılmak istiyorum sadece şimdi, üzerimden bu yükü kaldırıp atsın, kadın olmama sevinsin istiyorum. Sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, ben küçük fahişen, oyuncağın değilim değil mi, sev beni lütfen, her şeyi yaparım, ne yapmak istersen yaparım, ne olmamı istersen o olurum, niye aniden gittin, memelerim mi küçük geldi, limon gibi mi demiştin, ama annem de çok büyük diyor, dar giyinme diyor,beğenmedin mi onları, daha çok küçüğüm bekle, git gide büyüyecek onlar, nasıl istiyorsan öyle sunayım, sen bir sarıl yeter, çok hareketsiz mi yattım, ruh gibi ölü gibi cansız gibi hiç gibi, kımıl kımıl mı olayım, seni isteklendireyim mi, seni ağzıma mı alayım, bunu bile yaparım, ben onlardan hep iğrendim biliyor musun, bir gün arkadaşımınkini gördüm, iğrendim, çok kaba ve korkutucu, ama sen istersen yaparım, sen yeter ki sev beni, okşa beni.


    Ağlamaya başlıyorum, ne yaptığımın farkına varıyorum, burada sahilde, lisemin ilk aylarında. Kadın olmak buymuş işte, yalnız başına üzerindeki adam yerine menili çarşafına sarılmakmış. Ağlamam kesiliyor, ayağa kalkıyorum, saçlarım dağılmış, yastığın altına gizlenmiş birkaçı, çıkarıyorum onları, kıyafetlerimi aramaya koyuluyorum, her yere dağılmış, saat kaç oldu, ailem merak etmiştir, arkadaşımdayım dedim gerçi, nasıl bakacağım yüzlerine, herkese fen lisesini kazanmış çok çalışkan diyorlar, çok edeplidir kızımız diyorlar, biz ona güveniyoruz, o ‘’öyle şeyler’’ yapmaz diyorlar, banyonun kapısı açılıyor. Çırılçıplak, gülümseyerek çıkıyor, özür dilerim, temizlik takıntım var da benim, hemen gitme, sarılalım diyor. Gözlerim ışıldıyor, beni seviyor, beni seviyor! Sertçe soksa da içime kendini, beni seviyor demek ki, yatağa geçiyoruz. Kaşık pozisyonundayız, sarılıyoruz, bir cenin gibi uzanmışım, dizlerimi karnıma çekmişim, çenesi saçlarımın üstünde, öpüp duruyor, çok hoşuma gidiyor, bir süre sonra yeniden kıpraşıyor, sırtımda sertliğini hissediyorum, yüzünü dön diyor, dilini dilime doluyor.


    Saatlerce benimle oyalanıyor, seni o noktaya ulaştırmadan bırakmam diyor, benim organım daha alışmamış ki, içimin dolu olmasını garipsiyorum, o zaman çok öpeceğim diyor, öpüyor da. Beraber duşa giriyoruz. Çocuğuymuşum gibi temizliyor. Beni evime bırakıyor, artık benimsin diyor, bırakmam seni. Hoşuma gidiyor.


    Eve gidiyorum, annem meraklanmış, nerede kaldın diyor, arkadaşım salmadı diyorum, odama geçiyorum hemen, sanki saatlerce öpüştüğüm belli olacakmış gibi dudaklarımdan, yatıyorum, bugünü düşünüyorum. Pişman mıyım, değil miyim, anlayamıyorum, babam gibi mi görüyorum onu, bilinçaltım bana kötü bir oyun mu oynuyor, zevk aldırdı sonunda bana, bundan sonra ne olacak ilişkimiz, yanındayken kendimi çok güvende hissediyorum, aynı zamanda iğreniyorum da kendimden, onunla evlenmem mi gerekiyor, artık zarım yırtıldı, kim kabul eder beni, insanların kulağına giderse ne olur, ne yapacağım şimdi, hala az az kanıyor, çamaşırımı değiştireyim, sonra da uyuyayım, çok yoruldum en çok da düşünmekten.


    Kaçıncısı olduğunu bilmediğim sigarayı söndürüyorum, dünya kadınlarını düşünüyorum, kadın olmayı düşünüyorum, ülkemde kadın olmayı düşünüyorum, gerdeğe kadar saklayamadığım bekaretimi düşünüyorum, gelinin kırmızı kurdelesini, ilk gece çarşaftaki kanı, gözyaşlarımı, O’nun böğürmesini, bir annenin doğumdaki çığlığını, bir kadının dövülürkenki çığlığını, kocası tarafından ters ilişkiye zorlanan kadının yalvarışını, saçlarının çekilişini, sevişirkenki tokat yiyişini, sperm fışkırtılışını, zorla bok yedirilişini, çocuklarının gözü önünde katledilişini, on yerinden bıçaklanışını, çocuğu olamayışını, yanına zorla ikinci kadın alınışını, yumuşacık tenine acı verici şaplaklar atılışını, kıpkırmızı bir biçimde kalışını, acıdan oturamayışını, acıdan yırtılan organının dikişlerini, çocuğunu kendi elleriyle toprağa verişini, sokaklara düşüşünü, her ay yüzlerce adamı içine alışını, vücudundaki izleri, ruhundaki izleri, aldatılışını, bir fahişe gibi sevişemediği için fahişelerle aldatılışını, ölü gibi yatışını, adamının orospusu olamayışını, adamının onu pazarlayışını, başka adamların koynuna sokuşunu, etrafında onlarca adam tarafından birer birer vajinasının parçalanışını, yüzünün, saçlarının, vücudunun spermden kandan terden geçilmeyişini, on ikisinde altmışlık adama verilişini, on birinde babasının çocuğunu doğuruşunu, okula gidemeyişini, çağlar boyunca ezilişini, yasalarca adının olmayışını, hep birinin kadını, birinin annesi oluşunu, sevişmekten başka bir işe yaramayışını, çocuk doğuramayınca değerinin bir hiç oluşunu, dul kalınca yardımsever erkeklerin avı oluşunu, babası olmayınca açık bir av oluşunu, bir delikten iki de memeden ibaret oluşunu, saçının uzun aklının kısa oluşunu, kuluçka makinesi oluşunu, kafasının öyle her konuya basmayışını, çoğu zaman sadece bir seks objesi oluşunu, pornolardaki bir et parçasından ibaret oluşunu, ‘’ince bel koca bir göt iri memeler uzun bir saç uzun bacaklar dolgun dudaklar iri gözler uzun kirpikler’’in kurbanı oluşunu, her yerde sadece bir nesne oluşunu, profesör olamayıp da kadın profesör oluşunu, penisi olmadığı için işe alınmayışını, alınırken ‘’ne zaman evleniyorsun ne zaman çocuk yapacaksın’’ sorularının muhatabı oluşunu, işe alınınca üç çocuklu evli patronundan seks teklifi alışını, kabul etmeyince orospu oluşunu, işten atılışını, aynı işe daha az ücret alışını, sevişmek isteyince orospu; istemeyince frijit, soğuk oluşunu, vücudunda bulunan her deliğe penis sokuluşunu, seksten zevk alamasın kocasına sadık olsun diye klitorisinin kesilişini, taşınabilir yatak aleti oluşunu, mutfak robotu oluşunu, bütün gün çalışıp bir de evde ücretsiz tam mesai yapışını, üstüne üstlük geceleri yatakta zerre zevk almadığı ilişkiye girişini, aşırı fedakarlıkta bulunuşunu düşünüyorum…

    Sigaram bitmiş. O’nunla geçen bir ayda hep buluştuk, seviştik, O’na iyice bağlandım, ara sıra hayvanlaşsa da bana iyi davranmaya çalışıyor. Ama gittikçe garipleşmeye başladığını sezinliyorum, yarın yine buluşacağız, bana yeni kıyafetler alacağını söyledi,. Sigara çöplerini topluyorum, poşete koyuyorum ve çantama atıyorum, yarın çöpe karışacaklar. Yatağıma uzanıyorum, uykum beni bekletmeden geliyor, göz kapaklarım kendiliğinden kapanıveriyor…


    Okula gidiyorum. Çıkış saati yaklaştıkça heyecanlanıyorum. Ne yapacağız? İlişkiye girmeden önce hep daha çok eğlenirdik, şimdi kendimi kötü hissediyorum zaman zaman. Göğüslerim büyüdü, birisi fark etmesin diye uğraşıyorum, kendimi daha kadınsı hissediyorum, yaşıtlarım daha çocuksu gelmeye başlıyor, O geliyor, yanına geçiyorum. Gaza basıyor, hızla sürüyor. Bana bakıp gülümsüyor, küçüğüm diyor, hoş geldin, beni çok seviyorsun değil mi? Evet diyorum, bana zevk vermediğin zamanlarda bile sarılınca geçiyor diyorum. Güzel, diyor. Benim için bir şey yapar mısın, diyor. Senin için her şeyi yaparım diyorum. Tamam o zaman diyor, benim hız tutkum var, hızı severim bilirsin diyor, bilirim diyorum. Bak gördün mü, kalkıyor, şuana kadar hiçbir şey istemedim senden, bence artık zamanı diyor, neyin diyorum. Bak gördün mü seni istiyor diyor, şaşırıyorum, korkuyorum, beklemediğim bir anda gelince boğulacak gibi oluyorum, kusacak gibi oluyorum, gözümden yaşlar geliyor, zor nefes alıyorum, bir ayağı gazda, bir eli direksiyonda, bir eli kafamı ileri geri ittiriyor, suya atılan taş sesleri gibi sesler çıkarıyorum, pantolonumu indiriyor, bir sigara yakıyor, bu arada nefes alıyorum, ağlıyorum, dur ne yapıyorsun diyorum, ne olur yapma diyorum, parmaklarını ağzıma sokuyor, konuşmama izin vermiyor, frene basıyor, araba duruyor, ormanlık bir alana gelmişiz şimdi, üzerimi soyuyor, gözlerinden ateş fışkırıyor, onu hiç böyle görmemiştim, çok korkuyorum, hiç böyle korkmamıştım, annemi istiyorum, meğerse daha kadın olmamışım, bir zarla olacak şey değilmiş kadınlık, ben daha çocukmuşum, gerçi kadın olsaydım da değişmezdi, ama O öyle demiyor, her kadın sertliği severmiş, her kadın tecavüz sahnesini çekici bulurmuş, ıslanırmış. Sigarayı atıyor, bacaklarımı kaldırıyor, suratımı direksiyona vurduruyor, gözlerimi kapıyorum, hiçbir şey düşünemiyorum, imdat diye bağırıyorum, kimse duymuyor, kafamı direksiyona bastırıyor, beni bir köpek gibi diz çöktürüyor, daha on beş yaşındayım, bakire sayılırım daha, zorluyor, canımı çok yakıyor, içim parçalanmış gibi hissediyorum, bıçak sokuyorlar gibi hissediyorum, tüm dünya gelmiş de kapıma dayanmış girişimi zorluyorlar gibi hissediyorum, beni arkadan boğuyor, üstünü bile çıkarmaya cüret etmemişken ben gittikçe sona yaklaşıyorum, acıdan belim uyuşmuş, sanki çocuk doğurmuş gibiyim, lütfen oraya girme dur bekle, yalvarırım n’olursun! Ben hayatımda böyle acıyı tatmadım!.. Sertçe vuruyor, ellerinin izi çıkıyor, derim kalkmış gibi oluyor, imdat!!..., sesimi duyan yok mu, yalvarırım dur canım çok yanıyor, yalvarırım dur, söz kimseye anlatmayacağım, yeter ki bırak da gideyim ne olursun! Boğmaya devam ediyor, artık bağıramıyorum da, nefesim tükenmiş, gözlerim şişmiş, kirpiklerim ıpıslak, içim kupkuru, onun suyundan hariç, etlerim parçalanmış, taze etlerim koltuğa yol olmuş akıyor, efendinim senin diyor, sana hükmediyorum diyor, canavarlaşıyor, yüzüme tokat atıyor, enseme vuruyor, arabanın anahtarını derime sürtüyor, ve bitiyor. Gözlerim yanıyor, vücudum fırına atılmış gibi kavruluyor, zangır zangır titriyorum, kriz geçiriyor olmalıyım, dilim tutuluyor, ağzımdan köpükler, tükürükler, sıvılar çıkıyor, yine tokatlanıyorum. Akşam olmuş, hava kararmış, çok da soğumuş, ne kadardır buna katlanıyorum, annem babam neredeler, gözlerim çok yanıyor, ağlayamıyorum, çok korkuyorum, üzerini giyiniyor, beni kucağına alıyor, ormanın derinliklerine götürüyor, konuşacak, bir şey söyleyecek halim kalmamış.


    Sen çaresizlik ne demek bilir misin, karşında senden kat kat güçlü birinin işkencelerine katlanmak, sahipsiz olmak ne demek bilir misin? Ne demek tecavüze uğrayan kadın olmak, ne demek? Kaşınan demek, belki aşık olan demek, o saatte orada ne işi olan demek, ayartan demek, zaten bakire olmayan demek, açık giyinen demek, frikik veren demek, kur yapan demek, azıcık sırıtan demek, kahkaha atan demek, kıvırtan demek, sigara dumanını üfleyen demek, yolda yürüyerek sigara içen demek, babası kocası abisi dayısı olmayan demek, kocasıdır hakkıdır yapar demek, sarhoş demek, rızası olan demek, geceleri evde durmayan demek, orospu demek, azgın demek, yollu demek, kaşar demek, motor demek, fahişe demek…


    Sen bilir misin güçsüzlüğü, onun gurur kırıcılığını? Sırf daha fazla kası var diye sana zorla sahip olanları, önündeki çıkıntıya güvenip kendini adamdan sayanları, azıcık oran açıldı diye, gözünü dikip bir daha kaldırmayanları, laf atanları, gece korka korka hızlıca yürütenleri, eve erkek ayakkabısı koyduranları, biber gazı bıçak sopa aldıranları, uçkurundan başka bir şey düşünmeyenleri, güçsüzü koruyacağına, ezip öldürenleri…


    Niye bu ülkede kadınların hep başı ağrıyor bilir misin sen? Sevişmeye sevişmek demedikleri; sikmek dedikleri, sokmak dedikleri, vurmak dedikleri, vurdurmak dedikleri, köklemek dedikleri, kaklamak dedikleri, bıçaklamak dedikleri, dağıtmak dedikleri, altına almak dedikleri, altına yatmak dedikleri, yapıştırmak dedikleri, yaslamak dedikleri, yatırmak dedikleri, pompalamak dedikleri, kaktırmak dedikleri, koymak dedikleri, amına koymak dedikleri, düzmek dedikleri, düzüşmek dedikleri, itelemek dedikleri, kaçak et kesmek dedikleri, döşemek dedikleri, köklemek dedikleri, attırmak dedikleri, becermek dedikleri, patlatmak dedikleri, basmak dedikleri için…


    Bedenimi toprağa fırlatıyor, sırtüstü düşmüşüm, ağzım gözüm kan ve gözyaşı içinde, soğuktan meme uçlarım dikleşmiş, fark ediyor, yeniden kalkıyor, tekme atmaya başlıyor, istediği gibi duramamışım, artık bir ümidim kalmadı, hayallerim de kalmadı, yarı baygın bir haldeyim.


    Arabalar geliyor, rahatlıyorum, sonunda beni buldular, çok şükür, acıdan ölüyorum, vajinam yırtılmış, tüm deliklerim yırtılmış, saçlarımda sperm kalıntıları, gözlerimin feri kaymış, arabalar duruyor, içinden birkaç adam iniyor, selamlaşıyorlar, onlar da pantolonlarını indiriyorlar, afallıyorum, bağıracak gücüm kalmamış, her yerim korku doluyor, başımı çevreliyorlar, sıkıştırıyorlar, bağırıyorlar, beni aralarına alıyorlar, alay ediyorlar, hırlıyorlar, saçlarımdan çekiyorlar, ellerimi, ağzımı, vücudumu hep dolduruyorlar, acı çektiriyorlar, işkence yaptırıyorlar, hayvanlaşıyorlar, üzerime atlıyorlar, terliyorlar,saçlarındaki, alınlarındaki, teri üzerime siliyorlar, boşalıyorlar, ağzım, ellerim, saçlarım, yüzüm tüm vücudum onlar kokuyor..


    Kendimi berbat hissediyorum, korkudan altıma yapmışım, dişlerim soğuktan ve çıplaklıktan birbirine çarpıyor, ağlıyorum, birilerini bekliyorum. Bir beyazlıktır beliriyor şimdi, adamların hepsi bir yok oldu bir geldi. Öldü mü diyor biri, öldü diyor öteki, giyiniyorlar, apar topar arabalarına biniyorlar, çırılçıplak kalıyorum. Ölmüşüm, farkında değilim, günler sonra bulunuyorum, vücudum bakılmaz hale gelmiş, üzerime beyaz örtü seriliyor, şimdi tabuttayım, yerin altındayım, benim gibi kadınların yeridir orası…Üzerime toprak atılıyor, babamı ilk defa ağlarken, üstelik benim için ağlarken görüyorum, toprak atılıyor, ama gözlerim rahatsız olmuyor. Hep önümü görüyorum, ben böyle olsun istemedim baba, özür dilerim, sizi hak etmedim, namusunuzu kirlettim, özür dilerim, ölümü hakkettim, ama çok canım yandı biliyor musun, keşke sadece bedenime tecavüz etseydi, onun yaraları çabuk sarılıyor, fakat ruhum, o bir türlü geçmek bilmiyor, burada şimdi sizsiz, mahşere kadar belki anca sararım yaralarımı, hesap günü varsa eğer sorarım Tanrı’ya neden sessiz kaldığını, şikayetçiyim O’ndan derim, beni annemin elinden aldı, bak nasıl şimdi, kendinden geçmiş, o kadar çok ağlamış ki gözyaşı kanalları artık çalışamaz hale gelmiş, bir canı almak, beni almak, on beş yaşındaki bir genç kızı, bir çocuğu, annenin evladını, babaannenin torununu almak bu kadar kolay işte, bir kadının canına kıymak, acıta acıta kıymak bu kadar kolay, keşke acı çekmeden öldürselerdi demek, keşke vurup öldürseydi demek, hatta hatta, ne yazık ki, ne iğrenç ki, keşke tek kişi olsaydı demek bu kadar kolay! Cenazem bitiyor…
  • 151 syf.
    ·3 günde·5/10
    İnsanoğlu kendine yapılan iyiliği de kötülüğü de kolay kolay unutmaz. Aklının bir köşesine yazar, gün gelir ansızın su yüzüne çıkarıverir eski yaşanmışlıkları; borçları, alacakları. Tabi iyilik ve kötülük kavramlarına inanıyorsa. Nitekim A'mak-ı Hayal kitabı Raci'nin iyi ve kötüyü aramak için çıktığı bir yolculuktu. İnsanın, kendisini aradığı mistik bir rüya.
    En muhteşem sanat eseri olan insanoğlunun, sanatçısını arayışı.
    #41927048


    " İyilik, insanlık sanatıdır " demiş Genceli Nizami. Ta, 12. Yüzyılda. Evet, iyilik bir sanattı. Gizli yapılan bir sanat aleni olursa iyilik, iyilik olmaz.

    Bugün sizlere; bir iyilik zincirinden, daha doğrusu zincirin halkalarından bahsetmek istiyorum.

    İyiler Ölmez, Mustafa Kutlu'nun kaleminden okuduğum beşinci hikaye kitabı. Diyebilirsiniz ki çok mu seviyorsun bu yazarı? cevabım "hayır" olurdu. Çünkü bu sıralar hikaye okumak hoşuma gidiyor. Kutlu'nun hikayelerini okumak insanı yormuyor üslubuna alıştıktan sonra rahatlıkla okunuyor.

    Şimdi gelelim zincirin halkalarına; zincir, bir bütünken güçlüdür, kırılmaz. Onu oluşturan halkaların da haliyle sağlam olması gerekir. Kardeşlik, sırdaşlık bağlarıyla halkalar kenetlenmeli sımsıkı. Kitapta her halka, ayrı bir hikayede anlatılıyor ve bir noktada buluşuyor halkalar (Hacı Kadir'in kahvesi)

    -- Sıtkı
    -- Civan
    -- Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa
    -- Doktor
    -- Dörtler Makamı

    Ben en çok Sıtkı ve Civan'ı beğendim. Söyle ki, kitap adeta Yeşilçam tadında başladı. Kendim de bir an, eski türk filmlerinden birini izliyormuş gibi hissettim. Fakat Yeşilçam esintisi çabuk geçti. Çünkü yazar klişelere bir dur der gibi,

    "Sevgili okur!" diyerek okura seslenmesin mi?

    " Sevgili okur! Burada araya girmek zorunda hissettim kendimi. Ben öyle dalmış gitmişim. O günlerin İstanbul'undan bahsederken..."(syf: 37)

    Böyle daha devam ediyordu nutuku. Ben daha fazla yazmak istemedim. Açıkçası şaşırdım ve eleştirme gereği duydum. Çünkü bu gördüğüm durum Tanzimat Edebiyatı 1. Dönemi'nde görülen bir durumdu. O dönem yazarların (Namık Kemal, Şinasi, Ahmet Mithat Efendi v.s) eserlerinde çokça gözlemlenir. Yazar hikayenin bir yerinde kahramana ya da olaya karşı yorum yapar, görüş bildirir.

    Ayrıca Kutlu, okura "seslenmeyi" bir kere yapmadı kitapta. Birkaç kez daha seslendi. İlk "Sıtkı" adlı hikayede seslendi. Ara ara da yorum yapmayı ihmal etmedi.

    " O güne kadar Atalay'ın yanına mümkün olduğu kadar fazla kalmış, mesleki sorular sormuş, hocası onu "işi ile ne kadar ilgili bir kız" şansın diye elinden geleni yapmış. Atalay buna inanmış. *Söyledik saftirik adam. *Kadınları hiç tanımıyor."(syf: 117)

    hatta bundan da ileri giderek Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa öyküsü birebir Uzun Hikaye adlı kitabında da yer alıyormuş nitekim yazar kendisi söylüyor. Tek fark Uzun Hikaye 'de fotoğrafçının adı Selami imiş. Hikaye ise birebir aynıymış. Açıkçası bu durum beni üzdü okurun düşüncelerini önemsemez gibi hem aynı hikâyeyi yazmış hem de kitap ile okur arasına girerek yorum yapmıştı. Böyle yaparak okuyucunun ne düşüneceğini kendisi yönlendirmiş oluyor. Bu da okuyucu açısından hoş bir durum değil.

    Kitabın sonunu da beğenmedim. Neden beğenmedim. Aceleye gelmişti bir an önce bitirme gayesi içinde olduğunu hissettirdi bana. Şöyle söyleyeyim başta hissedilen Yeşilçam tadı burda artık kabak tadı verdi, acı bir tat bıraktı damağımda. Hani olur ya televizyonda iyi bir dizi olur izletir kendini fakat bir anda senaristin acemiliğinden kötü bir final yapar ve orda noktalanır. Öyle hissettirdi bana kitabın sonu.

    Bu kadar eleştiriden sonra zincir halkalarına geri dönecek olursak (Umarım kafa karışıklığı olmamıştır). Bana göre hikayeyi ve bu iyilik halkasını en iyi anlatan şu diyalogtur:

    -- Bu bir serap olmasın hocam?
    -- Hayırrr... Bunca ilim adamı, sanatçı, siyasetçi yanılmış olamaz dediğim gibi muhalifleri temizlediler. Oysa biz korkmuş kapitalizmin aldatmaya dayalı sahte demokrasisinden öte gerçek demokrasiyi insan haklarını, özgürlüğü getirecektik.(syf: 23)

    #42554429


    İyilik; içten, samimi, emek vererek yapılırsa iyilik olur. Emekle yapılır. Emeğin yanında olunur. Emek korunur. İyilik yayılır. İdeolojilere bağlı değildir.

    Kitapta da bu var, tek olan zincir halkaları bir masa etrafında toplandı. Hepsi emeklerini koydu masaya. Düşmüşün, acizin, yaşlının, gencin, çocuğun toplumun bir köşeye attığı insanların yanında oldular. Fakat onlarda insandı dertleri, acıları kalp kırıklıkları vardı. İyilikle, tebessümle o yaraları sarmayı tercih ettiler.
    İsimleri dörtler makamı oldu. Öylece anıldı.

    "Böyledir
    Biz de iyiler ölmez"(syf:151)


    Keyifli okumalar dilerim.
  • 216 syf.
    Yazdıklarıyla ayrı, yaşam öyküsüyle ayrı, farklı bir yazar var karşımızda: Robert Walser

    Yazarı; İsviçreli Aylak Bir Yazar Robert Walser olarak tanımlıyor Ahmet Uğur Nalcıoğlu Sanırım haksız da sayılmaz. Ancak bu aylaklığı boş bir adam olmasından değil tam tersi hem yazdıkları ile hem de yaşamı ile dolu dolu bir adam olmasından kaynaklı.

    Öncelikle ufak da olsa yazardan bahsetmek gerekiyor sanırım. Çünkü bü kitabı okumadan önce yazar hakkında bir şeyler bilmek yazılanları daha fazla içselleştirip anlamamızı sağlayacaktır.

    Yazar 1878 yılında çocukların bolca olduğu bir ailede dünyaya geliyor. Okumak istese de maddi yetersizlikler yüzünden okuması yarım kalıyor ve 14 yaşında bankaya çalışmaya veriliyor. Ama bilirsiniz bu tür yazarların çocukluktan gelen tutkuları vardır. Yazarın da tutkusu tiyatrodur ve bu tutkusunun peşinden gidip seçmelere katılır ancak seçmelerde "fazlasıyla ruhsuz" olarak nitelendirilir ve bundan sonra bu tutkusundan vazgeçip tamamen yazıya yönelir.
    Madem siz oynatmıyorsunuz ben de yazarım düşüncesi sanırım :) Acaba vazgeçmese nasıl olurdu diye düşündüm. Yazdıklarını görünce o alanda da muhteşem işlere imza atabilirdi bence.

    Birinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı hikayeler bu kitapta Gezinti başlığı altında toplanır.
    Yazarın yaşam öyküsünü öğrendikten sonra hikayeler daha bir farklı geliyor. Çünkü çoğu hikaye otobiyografik izler taşıyor. Yazarın maddi sıkıntılar içindeyken çeşitli işlerde çalıştığı, bir dönem bir malikanede uşak olarak çalıştığını öğrendiğimde bu kitaptaki son hikaye olan “Tobald” daha bir anlamlı geldi ve yazarı tanıma adına da önemli bir kaynak teşkil ediyor.

    Yazarın yaşamı da, hayatı gibi ilginç bir şekilde son buluyor. Savaş sonrası çoğu yazarın düştüğü bunalımlı duruma Walser da düşüyor ve 1929 yılından ölümüne kadar olan süreçte akıl akıl hastanesinde yatıyor. Bu süreçte artık yazmayı bırakıyor ve şöyle bir söylemi var “Buraya delirdiğim için geldim, yazmak için değil” ancak yine de belirtilen kaynaklara göre yazmayı bırakamamış.
    Akıl hastanesindeyken çok sevdiği yürüyüşlerinden birini yaparken ormanlık bir alanda kalp krizi geçirerek yaşama veda ediyor.
    Gezinti hikayesini okuyunca bu yürüme olayını nasıl sevdiğini daha net anlayacaksınız.

    Yazar kendini şehirli olarak görmüyor. Bir dönem şehirde kalsa da dayanamayıp tekrar dönüyor. Yazdıklarına baktığımızda karamsarlık emareleri pek yoktur. Hikayelerinde karakterler genel olarak mütevazı bir yapıdadır. Ancak yeri geldiğinde ironiyi de, iğnelemeyi de es geçmezler. Gezinti hikayesinde kitapçıya girip onunla olan konuşmalarını buna örnek olarak verebiliriz.


    O konuşmadan bir bölümü şöyle ekleyelim.

    "Mümkünse, en değerli ve en ciddi ve doğal olarak aynı zamanda da en çabuk duyulmuş ve satılmış eserin adına ve tadına hemen şimdi vakıf olabilir miyim?..."
    "…bana bu en başarılı kitabı göstermenizi kibarca rica edebilir miyim sizden?"

    “Büyük bir memnuniyetle” dedi kitapçı.

    ....
    “Yılın en geniş kesimlere ulaşmış kitabının bu olduğuna yemin edebilir misiniz?”
    “Hiç kuşkunuz olmasın.”
    “Mutlaka okunması gereken kitabın bu olduğunu iddia edebilir misiniz?”
    “Mutlaka”
    “Bu kitap gerçekten de iyi mi?”
    “Büsbütün gereksiz ve yakışıksız bir soru bu!”
    “Size çok teşekkür ederim.”dedim ve sakin bir tavırla; “mutlaka okunması gerektiği için en geniş kesimlere ulaşmış olan kitabı, olduğu yerde öylece bıraktım ve başkaca tek bir söz söylemeden, sessizce uzaklaştım. Satıcı arkamdan haklı ve derin bir öfke içinde “yontulmamış cahil herif!” diye bağırdı elbette.

    Burada baktığımızda popüler kültürün insanları (kitapçı-yazar-okuyucu-eleştirmen) ne hale getirdiğini, nasıl düşüncelere ittiğini görüyoruz. Bu diyaloglarla çok güzel eleştiri yapmış yazar. Farklı bir tarzı olduğunu buradan da görebiliyoruz.

    Anlatımı yalın bir dille yapıyor ve okurken zorlanmıyorsun ve keyif alarak okuyorsun. Bazen öyle ilginç hikayelerle karşılaşıyorsunuz ki hayret etmemek elde değil.

    Bazılarını şöyle yazayım.

    “Hiçbir Şey”
    “İşte Şimdi Elimdesin” (çok fenaydı bu yaa:))
    “Hiçbir Şeyin Farkına Varamayan Adam”
    (Bu hikaye bana Gogol’ün burun hikayesini anımsattı) İçerik olarak aynı değil ama burun hikayesinde karakter burnunu kaybediyor ve aramaya çıkıyor, burada da adamın kafası gidiyor ama farkında değil öylece yaşamaya devam ediyor. Öyle derin anlamlar çıkarılır ki bu hikayeden.
    Nice gözleri olup göremeyen, kulakları olup duyamayan, kafası olup düşünemeyen insan var demeden geçemiyoruz.
    “Hiç Kimse”
    “Helblıng”
    “Hepsi Bu”
    Ne kadar çok hikaye yazdın yahu diyebilirsiniz ama bunlar daha ne ki? Kısa kısa bolca hikaye var bu kitapta. İçindekilerde 22 tane hikaye görünüyor ancak o hikayelerin içinde de hikayeler yer alıyor.
    Kısa hikayeleri çok fazla sevemiyorum ama bu yazdıklarım derin anlamlar içeriyor ve düşünmeye sevk ediyor o yüzden güzeldi.
    Bunların dışında bu kitap bolca yazara, şaire de referans oluyor. Benden bu kadar :)

    Son olarak beni bu yazarla ve kitapla tanıştıran pek değerli Roquentin ‘e de teşekkür etmeden geçmek olmazdı. Çok teşekkür ederim, var ol :)

    İncelemeye de kitabın son cümleleri ile veda etmek isterim. Çünkü bu kitabı okuduktan sonra aynı burada yazılanlar gibi hissedeceksiniz.

    "Şimdi sanki bütün dünyayla ya da en azından yarısıyla başa çıkabilirim gibi geliyor bana. Gurur, yanılsama, muhteşem yıldız! Kendimi harika hissediyorum. Şimdi öyle bir yaşama hevesi ve gücü var ki içimde, gerçekten kahkahalarla gülmekten alamıyorum kendimi. Kendimden geçiyorum! Yabani bir at olmak ve dörtnala neşeli diyarlara doğru koşturmak için yanıp tutuşuyorum. Tanrısal bir güzellik, ilahi bir iyilik var bu dünyada. Ne büyük zevk bu! Korkuları, sıkıntıları anlamıyorum artık. Hayat bir gül ve ben göğsümü gururla kabartmak ve bu gülü koparabileceğime kendimi inandırmak istiyorum. Yeryüzü gümbürdeyerek ayaklarımın önüne kapanıyor. Gökyüzü azıcık mahcup maviliğini parça parça gösteriyor. Bu alameti iyiye yormak istiyorum. Dünya; Seninle mücadele etmek istiyorum. Henüz çıktım bir yaşantının içinden ve şimdi daha geniş, daha uzak yaşantılara doğru seyahat ediyorum. Canlı hayat, canlı tecrübe, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz! Güzel olan bu: Bir şeylere dayanmalı insan, bir şeylere katlanmalı. Sıkıntıya neşeyle, güçle katlanınca hayat bir oyun kadar kolaylaşıyor. O halde haydi, yılmaz bir usta yüzücü gibi atılalım dalgalara! Bana öyle geliyor ki, daha şimdi bir şeylerin üstesinden geldim ve artık sağlam adımlarla ve kararlı bakışlarla yürüyebilirim ileriye." #42465953
  • 264 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitap, kadim uygarlıkların tarihi hakkında yeni bilgiler içermiyor. Ya da İslam öncesi Arap yarım adasında yaşayan halkların kültürleri hakkında yeni bir teori de ortaya koymuyor. Ayrıca Konstantinopolis'i kim aldı ve adı da hangi tarihte İstanbul olarak değişti şeklinde araştırma ve inceleme konularını da içermiyor. Kısacası bu kitap, geçmişe dair bir şeyler anlatmıyor. Bugünü yani yaşadığımız anı, zamanı ve yarını anlatıyor.

    O yüzden çok uzun inceleme yazısına gerek yok. Kitabın kendisi zaten sarih bir anlatıma sahip. Şifre, kripto, gizem barındırmıyor. Her şey net, her şey ortada ve her şey biliniyor.

    Burada yazılanlar, metafizik, distopya, ütopya, fantastik ve bilim kurgu değil. Ama, metafizik ve fantastik düşünceyle afyonlanan zihinlere panzehir olabilecek nitelikte bir çalışma. Uyanma vakti gelmedi mi? Bugünü göremeyen, yarını nasıl görüp okuyacak? Bugün feto, yarın ceto, çeto, deto, geto, heto gibi başka isimler altında tekrar ortaya çıkmaz mı? Esas sorgulanması, düşünülmesi gereken de bu değil mi? Aklını kiraya veren ya da devredenlerden olmamak için sorgulamacı okumalarda fayda var.

    Bugünü anlattığı için yaşananları iyi bilmeliyiz. Çünkü ileri de karşımıza birileri yine 'aldatıldık', 'kandırıldık' edebiyatına başvurmasın. Buna düşmemek için herkesin okuması gereken bir kitap.

    Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan tarafından yazılan METASTAZ adlı kitap, devleti esir alan ve yayılan kanserli hücrelere ışık tutuyor.

    Yaşarken yazılan bir tarih okuyoruz.

    Kitap 17 ana başlık ve onların altında çok sayıda alt başlığa sahip. Birileri hak, hukuk, adalet duygusuyla hareket edip emekleriyle bir yerlere gelmeye çalışırken, birileri de sınav sorularını çalarak kendi menfaatleri doğrultusunda neferler yetiştirme peşinde koşmuş. Adalet geç de olsa çoğu zaman tecelli eder.

    Din ile aldatmak ise en kötü yöntem. Dini duygular kullanılarak oluşturulmuş yapının, toplumu içten çökertmeye çalışmasının aleni uygulamasını gördük. Amerikan menfaatleri doğrultusunda çalışan yerli işbirlikçileri gördük (darbe girişimi sonrası ABD'li yetkililerin, niçin 'adamlarımıza' dokunuyorsunuz cümlesini duyduk).

    Okurken insan haykırıyor, küfrediyor. Şeyh, gavs gibi kelimelerin peşinde giden insanları görüyoruz.

    Kitap, Feto haricinde diğer cemaatlerin devletin çeşitli kademelerine yerleşmelerini de anlatıyor.

    Bu kitap esas olarak, 15 temmuz sonrası yaşanan gelişmelerin çok küçük bir kısmını inceliyor. Terör örgütü üyeliğinden içeri alınan ya da salıverilenlerin durumuna bakıyor. Birileri içeri girerken, nasıl oluyor da birileri dışarı çıkabiliyor. Siyaset, hukuk iç içe girmiş, hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunun esas unsur hale geldiğine dem vurur.

    Kitabın adı varolan duruma 'cuk' diye oturmuş. Çok su kaldıracak konular. Daha onlarca, yüzlerce kitap yazılabilir.

    Ezcümle: Atatürk yıllar önce durumu şu şekilde anlatmıştı:
    "Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz." Bu cümlenin dışındakilerin hepsi hikaye. Tavsiye ederim.
  • Hubris sendromu ve 1000kitap

    Hubris sendromu, kişinin gücü tatması ve olayların mihrağında bulunmasından keyif alması ile başlayan, gücü elinde bulundurmanın artarak devam eden hazzı ile tehlikeli doruklara çıkan, ekseriyetle liderlerde görülen bir kibir rahatsızlığı. "Rahatsızlık" kelimesini nezaketen kullandım zira bir şey bağımlılık haline dönerse haddizatında onun ismi "rahatsızlık" olmaz.

    Bu "rahatsızlık"ın bu siteye yaraşır çeşitli semptomları var:

    1. Görünüm ve imge(imaj her şeydir)kaygısı

    "Okumak" ile ilgili bir sitede dergi kapaklarındakilere benzer profil fotoğrafları koymak; kızlar Afrodit, erkekler de Eros canına yandığım! Değme felsefecilere ya da tasavvuf ehline taş çıkartacak sözleri profilin sol köşesine yazmak; içinden Nietzsche geçmiş Platon güdümlü Evliya görünümlü nefessiz kalmış balonlar sizi! Dikkat edin üfleyen çok olur!

    2. Kendi hükümlerine aşırı güven duyup, başkalarının öneri ve eleştirilerini ise küçümsemek

    En iyi 100 kitap, 1000 kitap v.s listeleri hazırlayıp iletisine yorum yapıp fikrini söyleyen kişilere "Ne yani! Şimdi senin bugüne kadar okuduğun en iyi kitap bu mu?" ve benzeri cevaplar vermek. En rafine zevklere "Ben" sahibim edasıyla 30 sayfalık 200 tane kitap okuyup (veya okuduğunu gösterip) handiyse şiiri parçalamış(bkz. Arthur Rimbaud), edebiyat sıçıyor sanki! Kamusal insan çöküntüsü seni! Nerde bu devlet!

    3. Güç gösterisinde bulunmanın ve zafer kazanmanın çok önemli olduğunu düşünmek, yüceltilmeye bağımlı olmak

    Breh breh breh! Senin maksadın paylaştığın alıntılarını incelemelerini, yorumlarını ve iletilerini geleceğe arşiv misali taşıyıp ne kadar gelişip gelişmediğini görmek, düşüncelerinin hangi cenahtan hangi cenaha kaydığını görmek değil ise okumuşsun evlad ama adam olamamışsın! Senin alıntın benim alıntımdan daha fazla beğeni alınca ne olmuş oluyor? Evde önüne daha fazla yemek mi koyuyorlar? Tuvalette daha az mı sıçıyorsun? İstenmeyen tüylerin uzamayı mı durduruyor? Rakıyı deniz suyuyla mı içebiliyorsun? Doğum yapmak yerine yumurtlamaya mı başlıyorsun? Ornitorenk değilsin sen! Kendine gel!

    Bunları nereden mi biliyorum? Saydıklarımın hepsi var bu bünyede. Bu arada kendi sağ omzuma öpücük kondurmaya bayılıyorum ben. Hep öperim kendimi! Sen de dene! Yukarıda yazdıklarımı unut nasıl olsa hiçbirini sen yapmıyorsun! Döşemeye devam ederdim ben bu yazıyı fakat elim dolu! Kendim söyledim kendim dinledim... Hadi eyvallah...
  • Yer: Türkiye’de herhangi bir ev.

    “Aç şu televizyonu da şu haberlere bir bakalım. Dünyada, ülkemizde neler olup bitmiş öğrenelim.”
    “İyi akşamlar. Ana haber bülteni ile karşınızdayız. Bugün yine erkeğe şiddet haberleri ile gündem sarsıldı. İki erkek, karıları tarafından sokak ortasında vurularak öldürüldü. Erkeğe şiddet günden gü…”
    “Kapat, kapat şu haberleri. İki haber dinleyelim dedik yine bunlar. Sıktı bu erkeğe şiddet haberleri.”
    “…”
    “Sana diyorum lan, kapat şunu. Değiştir kanalı.”
    “Peki, dur vurma. Değiştiriyorum.”

    Yer: Haberlerdeki erkeği öldüren kadının, arkadaşları ile konuştuğu meyhane.

    “Babam, herifim olsun vurucam o adamı. Ne demek ulan ‘senden boşanıyorum’. Sen kimsin de beni boşuyorsun? Var mı lan öyle boşanmak!”
    “Haklısın abla. Ben de olsam, ben de vururum.”
    “Görürsünüz lan. Ana haber bültenine çıkartıcam onu. İki kurşun sıktım mı, boşanma falan kalmaz!”
    “Haklısın ablacım. Hadi içelim.”

    xxx

    Yer: Türkiye’de herhangi bir başka ev.

    “Evet, bugün siyasi gündem de yine Erdoğan-Kılıçdaroğlu atışması vardı. Ülke gündemine oturan bir başka konu ise töre cinayetine kurban giden genç adam oldu.”
    “Hay Allah’ım. Hangi kanalı açsak, erkeğe şiddet haberleri. Kalk lan, topla şu sofrayı! İştahım kaçtı. Ne var yani, karısı değil mi? Döver deee, sever deee! Töre de önemli! Kim bilir neler yaptı da öldürdüler. Genç adam dediğin evinde oturur. Kır dizini, otur evinde.”

    Yer: Töre cinayetine giden erkeğin evi.

    “Töremiz budur gızım! Gardaşını vurmak sana düşer! Sevdiği gadına değil bizim istediğimize varacaktı. Töreye garşı geldi. Cezası ölümdür. Eğer duraksarsan, silahın geri deper! Vuracaksın gardaşını, sileceksin alnımıza sürülen bu gara lekeyi!”

    xxx

    Yer: Türkiye’de bir kahvehane.

    “Naciye Abla, okudun mu gasteyi?”
    “Yok okumadım, ne oldu yine?”
    “Yine bir erkeğe taciz haberi.”
    “Ederler ablacım, ederler. O saatte, o erkeğin dışarda işi neymiş! Taciz de ederler, ırzına da geçerler, öldürürler de!”
    “Ah be ablacım. Bazen benim bile saldırasım geliyor valla, minibüse bir biniyorlar. Valla yani namuslu bir kadını bile baştan çıkartırlar bu erkekler.”
    “Tabii kızım. Erkek köpek kuyruk sallamazsa, dişi köpek yanaşır mı hiç?”

    Yer: Taciz edilen erkeğin, evine yürüdüğü yol.

    “Vay babam vay! Hepsi senin mi oğlum?”
    “…”
    “Vay ürktü erkek kuş! Ürkme be babam! Yemeyiz seni, bu saatte dışarda olduğuna göre sen de arayıştasın demektir.”
    “Abla, polis geliyor, kaçalım!”

    xxx

    Yer: Türkiye’de başka bir ev, bir toplantının ortası.

    “Olur mu yav azizim! Berdel de neymiş! Ne kadar banal şeyler bunlar! Hala berdel diye bir şey mi var ülkemizde?
    “Var maalesef var! Bunlar bu ülkenin gerçekleri, gerçeklere ardımızı mı döneceğiz?”
    “Yav azizim, bütün iyimserliğimi götürdün yine bu haberlerinle! Felaket tellalı gibisin! Bizler okumuş, aydın insanlar olarak bunları defalarca anlattık, anlatmadık mı? Kitap bile yazdım bu konuda! İşin kaymağını yemişim gibi davrandılar! Bizim milletimiz böyle!”
    “Tamam da muhterem beyefendi, zaten kaymağını yediniz işin! Herkesin bildiği şeyleri tekrarlamadınız mı? Ne çözüm getirdiniz ki bu konulara?”
    “Olur mu yav? Ben ki bu işin uzmanı bir insanım! Yıllarca okudum, araştırdım bu konuları! Çözüm içimizde demedik mi? Demek ki çözümü sunmuşum! Cevheri çıkartmak milletin elinde! Ne yapsaydım yani? Gidip onlarla mı yaşasaydım daha iyi bir eser ortaya koymak için? Hayatında kitap yazmamış adam bizi eleştiriyor. Bu ne banallık!”
    “Muhterem beyefendi, siz eleştirilmek için illa kitap yazılması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Allah’tan jokey olmamışsınız!”
    “Neden böyle dedin yav azizim?”
    “Maazallah jokey olmak isteseydiniz önce at olmaya kalkışırdınız da ondan! Hayatımda sizin kadar saçma sapan değerlendirmeler yapan insan görmedim.”
    “Ben öyle mi demek istedim yav azizim?”
    “Bırakın bu azizim ayaklarını da, sıktı artık. Sizin her zamanki geri viteslerinizden de sıkıldı artık bu millet. Yazdığınız kitabın 500 sayfa olmasıyla da övünüyorsunuz. Yarısı kopyala yapıştır gibi oradan buradan alınan bilgiler değil mi? Sizler erkeğe şiddet konusunda ne gibi çözümler üretebildiniz? Her şeyiniz birilerinin kopyası veya çakması! Bu ülkenin hiçbir değerine sahip çıkamadığınız gibi, hiçbir sorununa da çözüm bulamıyorsunuz! Çakma aydınlar!”

    Yer: Berdelin yaşandığı herhangi bir ev.
    “Vallah Fato Hanımağa, oğluma karşılık oğlun. İkimiz için de kazançlı bir durum bu.”
    “Haklısın Zeyno Hanımağam, bizim kan davamız yoktur hiç değilse. Karşı köyün kan davalılarından biri kan parası yerine oğullarını vermişler.”
    “Senin oğlandan inşallah bir sorun çıkmaz, üniversite okuyacam falan diyordu.”
    “Çıkmaz, çıkmaz. Benim sözüm kanun gibidir. Çıkamaz sözümden. Yoksa başına gelecekleri bilir. Ablası vurur onu.”
    “Eee, desene çifte düğün yakın o zaman!”
    “Yakındır hanımağam yakın.”


    Nasıl? Yabancı gelmedi değil mi kulağa bu yazılanlar? Şiddet, ölüm, taciz, berdel… Tek bir farkla, erkeklere bunlar yapılsaydı nasıl olurdu diye tersine düşünüp yazdım bunları. Ama erkekler böyle haberlere konu olmuyor, kadınlar oluyor. Bizi doğuran, yetiştiren, eğiten kadınlar. Demek ki kusur bizde, insanlarda. Biz erkekler olarak kendimizi yetiştirememişiz, hâlâ daha kadınlarımıza düzgün davranmayı beceremiyoruz. Kadınlarımıza da kendilerini yetiştirme, haklarını savunma konusunda çok iş düşüyor. Hep beraber, kadın-erkek, hiç kimsenin şiddet görmediği, öldürülmediği, hayvan gibi takas edilmediği, parayla alınıp satılmadığı bir toplum hayal etmek çok mu zor? Sanırım benimkisi sadece bir hayal. Ama insan da hayal etmeden bir şeyler başarabilir mi?
  • Ece Ayhan, Kınar Hanımın Denizleri ve Bakışsız Bir Kedi Kara'dan sonra Yeni Dergi'de yayımladığı şiirlerini Ortodoksluklar (1) adı altında topladı. Üç şiir kitabı çıkarmasına karşın Ece Ayhan hem okurlardan, hem de eleştirmenlerden gereken ilgiyi görmedi. Bunun nedenlerini, anlaşılması güç, değişik bir şiir yazmasında, daha doğrusu, anlaşılmak istememesinde, eleştirmenlerin ise oldukça yükseklerde gezen ozanı biraz aşağılara indirmek için, çok zor, üstelik kolayca yanılgılara düşülebilecek bir çalışmadan kaçınmalarında arayabiliriz.

    Şimdiye değin Ece Ayhan üstüne yazılan yazılarda daha çok onun şiir anlayışından söz edildi, okura bu yönden ipuçları verildi. Ama zaten karmaşık, ağır bir konu üstüne olan bu yazılar çoğunlukla ele aldıkları konudan da ağır oldukları için, genellikle şiir bilgisi pek fazla olmayan okurlara göre Ece Ayhan'ı büründüğü örtülerden çıkaracak, hattâ bunları aralayacak nitelikte olmadılar.

    Ece Ayhan'ı tamamen ortalığa çıkaracak, açıklayacak bir inceleme yapılabilir mi, bilmiyorum. Yalnız, hemen hemen bütün şiirlerinde rastlanan anlamlarını bilmediğimiz, bu bakımdan kimisini bir uyum, bir gizlilik, bir kendine özgülük sağlamak için kendisinin uydurduğunu sandığımız sözcüklerin anlamlarını verip, bunların uydurma olmadığını, çoğu zaman şiirlerin açıklanmasına yardım ettiklerini göstermekle onu anlamak yolunda bir parça daha ileri gidebiliriz.

    Ece Ayhan'ın şiirine 'hiçbir zaman özenle seçilmiş birtakım tuhaf, ilginç sözcükler, imgeler, görüntüler dizisi gözüyle bakmak doğru değil. «Çocukların yırları bir yana, hiçbir yır başıboş değildir. Tutumuna, ne yapmak istediğine gelince: ikinci cephe'yi açmak, us dışında da bir anlam olduğunu savunmak, yır kuralları konusunda anarşist davranmak, anlamsızlığın anlamına doğru gitmek, bu gerçeklikleri dil kurallarıyla sınırlayamadığı için dili aşmak, yeni özün sonucu olan yeni biçimi, yeni biçimin de zorunlu sonucu olan yeni özü getirmek diye özetleyebilirim,» (2) diyor Ece Ayhan İkinci Yeni ve kendi şiir anlayışıyla ilgili bir soruya cevap verirken — daha şiir serüveninin başında.

    Gizli bir bağ var görüntüleri arasında; hepsi bir bütüne bağlı, tek bir düşünceye, tek bir duyguya yönelik. Bu görüntüleri çizmek, sıralamak için, örneğin, şiirinin Bakışsız Bir Kedi Kara ile Ortodoksluklar'da bir düzyazı biçimini alan serbest düzenini, kendine özgü cümle kuruluşları, tamlamaları, sözcükleri gibi özel yöntemler izliyor. Anlaşılması, görülmesi güç bu görüntüleri çözümlemek bakımından sözcükleri incelemek yararlı olur kanısındayız. Hiç değilse sözcüklerin kurduğu göz korkutan engeli aşarak herkes kendi şiir duyarlığına göre Ece Ayhan'la karşı karşıya kalabilir.

    Yazımızı «sözlük» ve «açıklamalar» olmak üzere iki bölüme ayırdık. «Sözlük» bölümünde kullanılma, rastlanma oranlarına bakarak «bilinmediklerini» kabul ettiğimiz sözcükleri kitaplarda (Kınar Hanımın Denizleri, Bakışsız Bir Kedi Kara, Ortodoksluklar) geçiş sıralarına göre topladık. «Açıklamalar» bölümünde ise Ece Ayhan üstüne yapılacak başka incelemelere yardımcı olacağını umduğumuz sözlüğün nasıl değerlendirilebileceğini çeşitli açılardan göstermeye çalıştık.


    I. SÖZLÜK



    Kınar Hanımın Denizleri


    Digan: (argoda) ben.

    Pera: Beyoğlu.

    Cezayir menekşesi: Zakkumgillerden, rutubetli yerlerde yetişen, parlak, mavi renkli bir çiçek.

    Dikran Çuhacıyan: Türk melodilerini Avrupa tekniğiyle besteleyerek bizde ilk kez yerli operetler yazan değerli bir Ermeni sanatçı. «Leblebici Horhor Ağa», «Arif», «Köse Kâhya» gibi operetleriyle ün yapmıştır. (Bunlardan «Leblebici Horhor Ağa» ile «Köse Kâhya» dan da söz edilmektedir şiirlerde.)

    Neyyire Hanım, Neyyire Neyyir: (1903-1942). Tanınmış, değerli sahne sanatçılarımızdandır. Uzun yıllar Darülbedayi'de çalışmıştır. Muhsin Ertuğrul ile evliydi.

    Saffet Nezihi Şener: Ece Ayhan'ın Siyasal Bilgiler'de okuduğu yıllarda Tıp Fakültesinde okuyan bir genç. O zamanlar şiirler yayımlamış birkaç dergide. (Açıklamalar bölümünde bir şiirini tam olarak verdik.) Çok genç yaşta ölmüş.

    Zanzalak ağacı: 1. Bir ağaç türü. 2. Saffet Nezihi Şener'in bir şiirinin adı.

    Zincifre: Eskiden deri hastalıklarında kullanılan doğal, kırmızı civa sülfürü.

    Tuba: Romalılardan kalma bakırdan yapılmış bir nefesli saz.

    Teodor Kasap: (1835-1905) Abdülaziz ve II. Abdülhamit devirlerinin tanınmış gazetecilerinden. Kayserilidir. «Diyojen» adlı mizah gazetesini çıkarırdı.

    Perhiz: Hıristiyanlarda oruç.

    Kel Hasan: Tanınmış bir tiyatro oyuncusu. Süpürgesi ve tenekesiyle sahneye çıkarmış.

    Serkldoryan: Bir burjuva kulübü. Bu kulübün adıyla çıkarılan sigaralar.

    Kantocu Peruz: Zamanında çok ün yapmış bir kantocu. Radyoda da söylermiş. Çok şişman olduğundan tahtırevanla taşınırmış.

    Atonal: Yeni bir bestecilik çığırına göre ton ve makam temeline bağlı kalmadan yapılan beste. (Ece Ayhan şiir yayımlamaya yeni başladığı yıllarda şiirlerini atonal müzikle karşılaştıran incelemeler yapılmıştır.)

    Art Tatum: Amerikalı caz bestecisi ve piyanist. Kör ve zenci.

    Leon Blum: (1872-1950). Fransız yazar, siyaset adamı. 1936'da front populaire'i kurarak birçok partileri birleştirdi, başbakan oldu. (Şiirde 1936 yılından da söz edilmektedir.)

    Kanlı Nigâr: Çok güzel bir kadınmış. Güzelliğiyle bütün İstanbul'da ün yapmış. Gençlere düşkünmüş. Seviştikten sonra öldürtürmüş sevgililerini.

    Goygoycu: Dilenci. Cumhuriyet'in ilânından önce muharrem ayının ilk haftasında aşure yapmak vesilesiyle sırtlarında torbalarla bir makam tutturarak mahalle aralarında buğday, nohut, şeker, pirinç, vb. toplamak üzere dolaşan, çoğu kör, topal olmakla birlikte aralarında gözü açık olanlar da bulunan dilencilere denirmiş. İlâhiye benzeyen ve kendilerine özgü bir makamla bir tekerleme söylerlermiş. İçlerinden gür sesli biri, «Gökte melek, yerde her can ağlar,» dedikten sonra hepsi bir ağızdan «Hoy goygoy canım» diye makamı tamamlamak âdetinde oldukları için bunlara halk arasında «goygoycular» denirmiş.

    Okarina: Güney Amerika'da topraktan yapılan nefesli bir çalgı.

    Hoffmann, E.T.A.: (1776-1882). Alman edebiyatçısı. Çok realist bir dille garip öyküler yazmıştır. İnsanları, özellikle kentlerde yaşayanları büyük bir dikkatle incelemiştir. Müzikle de uğraşmış, bu konuda birçok yazılar yayımlamıştır.

    Deniz Kızı Eftalya: Zamanında çok ünlü, çok güzel bir şarkıcı kadın.

    Kula: Al ile kır arasında bir at rengi.



    Bakışsız Bir Kedi Kara


    İlenç: Beddua, lanet.

    Selenli: İlenç, alp, hınç gibi sözcüklerde rastlanan ve sesli değerinde olup kendinden sonra sessiz alabilen r, l, m, n, s, f gibi sessizlerin bu bakımdan ortak adı.

    Malta humması: Akdeniz kıyılarında görülen, keçi sütüyle insana geçen ateşli bir hastalık.

    Boliçe: Yahudi kadını.

    Epitafio: (İspanyolca) Mezar taşına, ölen için yazılan yazı.

    Angut: Kazdan büyük, tuğla renginde bir kuş. Çok garip bir hayvan. Masallarda ölü yiyen, mezar açan bir kuş olarak da adı geçer. Angut, argoda küfür olarak da kullanılır.

    Yalvaç: Kitap getiren peygamber, resul.

    Danyal Yalvaç: Milâttan 700 yıl önce yaşadığı söylenen bir İsrail peygamberidir. Rüya yorumlarıyla ün yapmıştır. Remil (Bakışsız Bir Kedi Kara'da, bu sözcük de kullanılmış) denilen falı ve rüya yorumlamasını onun bulduğu söylenir.

    Canfes: Parlak, ince, çoğu zaman iki renkli gibi görünen ipek kumaş.

    Mısrâyim: Eski İbrani metinlerinde Mısır'ın adı.

    Dimi: Verevine, sık dokunmuş, pamuklu bir bez. Döşeme yüzü ve perdeler için kullanılırdı.

    Simruğ: Kafdağı'nda yaşayan efsanevi bir kuş. Sözlüklerde «simurg» (otuz kus) olarak geçer.

    Ming: Çin ismi. Ece Ayhan'ın çocukluk yıllarında filmlerde de bu adda bir kötü adam varmış.

    Hamsin: Kuzey Afrika'da esen sıcak güney rüzgârı.

    Kargabüken: İkiçeneklilerden zehirli bir ağaç ve bunun meyvası. Bundan striknin elde edilir.

    Zakkum: Çok güzel çiçekleri olan zehirli bir bitki.

    Esrik:'Sarhoş, mest.

    Albastı: Lohusa hastalığı.

    İpeka: Güney Amerika'da yetişen kusturucu bir bitki.

    Remil: Bir fal türü, özellikle kum falı.

    Ağınmak: Yere yatıp debelenmek. (Hayvanlar için kullanılır).

    Kösnü: Erkek ve dişinin birbirlerine karşı duydukları istek; şehvet.



    Ortodoksluklar


    Ortodoks: Dinsel anlamda «doğru insan» demektir. Sertlik, gâvurluk, orostopolluk anlamlarına da gelebilir.


    I

    Sapkı: Bir görevin, özellikle fizyolojik bir görevin ters bir yön alması.

    Berbername: Osmanlılarda bu «name»lerde açık, ayıp şeyler anlatılırdı. Bunlara berbername, hamamname gibi isimler verilirdi. Aralarında padişahlar için yazılanları olduğu gibi halk için yazılmış olanları da vardır.

    Erselik: Hünsa, kendinde hem erkek, hem de kadın organları bulunan.

    Lavta: Uta benzer, gövdesi uttan küçük bir çalgı.
    Malta Yahudisi (Jew of Malta) : C. Marlowe'un birkitabı.


    II

    Madrigal: Konusu daha çok aşk olan kısa şiir. Sonnet'e benzer. Sözleri böyle şiirlerden alman şarkılar.

    Gesualdo da Venosa: Venosa, İtalya'da bir kent. .Gesualdo, Venosa prensiymiş. Karısını çılgınlar gibi seven bu prens çok da kıskanırmış. Kendisini başkasıyla aldattığını sanarak kadını zehirlemiş. Sonradan yaptığına çok pişman olmuş ve hayatının geri kalan yıllarını bu konuyla ilgili madrigaller yazarak geçirmiş.


    III

    Bürümcük: Ham ipekten dokunan ince bir bez. 
    Hamamname: bak. berbername (I).
    İğdiş: Hayaları burulmuş.


    IV

    Bindallı: Mor kadife üstüne sırmayla kabartma dal, yaprak ve çiçek işlemeli giysi. 

    Köse Kâhya: Dikran Çuhacıyan'ın bir operetininadı.


    V

    Kirmastorya: Sonradan Mustafakemalpaşa adını almış olan ilçeyi kuran kadın.

    Sodomita: (İspanyolca) ibnecik.

    Cihannüma: Her yanı seyredebilmek için bazı evlerin çatılarına yapılan küçük oda ya da taraça.

    Ut yeri: Vücudun gösterilmesi ayıp olan yeri.


    VI

    Varak: Yaprak yaldız.


    VII

    Barduğomeos: Ermiş bir Ermeni. Sağ eli bugüne dek kalmış ve kutsal sayılıyor. Birçok manastırlarda böyle sağ ellere rastlanıyor.

    Ruzukan: 1. At adı 2. Bir Ermeni kralının adı.


    VIII

    Vire: Durmadan, habire.


    IX

    Üzgü: Eziyet, cefa.

    Tını: Bir cismin titreşiminden çıkan ses. (Müzik terimi).

    Tablatura:. Müzikte (Batı müziğinde) bir nota çeşidi.


    XI

    Çaça: Genelevdeki kadınlara yardımcılık, aracılıkyapan kadın.

    Lonca: Aynı meslekten olanların kurduğu örgüt.

    Ziba: İstanbul'da, kapanmış çok ünlü bir genelev sokağının adı.


    XII

    Fınduktar: Ermeni tarihinin garip bir kişisi. Kızları esir alınır, hayatı hep onları aramakla geçer.

    Diyakos: Papaz çömezi, papaza âyinde yardım eden kimse.


    XIII

    Angut: bak. Bakışsız Bir Kedi Kara bölümü.
    Akneri-Vank manastırı: Kars-Bitlis yöresinde bir zamanlar Türkiye'de bulunan Ermenilerin merkezi olan bir manastır.

    Domra: Kafkaslarda rastlanan bir çalgı.

    Hult ağacı: Cennette bir ağaç. Doğu ülkelerinde masallarda adı çok geçer.

    Vardapet: Ortodokslarda dinsel aşamada bir mevki.


    XIV

    Cinaedi: Puşt, oğlan

    Tavşandudağı: Doğuştan yarık üst dudak.

    Sayrılık: Hastalık.

    Pericik: Kilit dili.

    Aleko: Bir tiyatro oyuncusu. Sahnede ölmüş.


    XV

    Panola: (İspanyolca) Bir çalgı. Türkçeye Yahudilerin getirdikleri sözcüklerden biri.

    Nite: Nasıl.

    Büküntü: 1. Düğüm. 2. Barsakta meydana gelen ağrı.

    Puhu kuşu: İri cins bir baykuş. Ruslar İsa'nın bir dilenci kılığında Rusya'dan geçeceğine inanıyorlar ve bunu bekliyorlar. Puhu kuşu kılığında şimdi şehirlerde dolaşıyor geceleri.


    XVI

    Karabitsi oyunu: Eski bir Bizans seyirlik oyunu. Bizim şenliknamelerde de adı geçiyor. 

    Pençik: Beşte bir anlamına gelir. Rumelide devşirilen oğlanlardan padişaha verilen beşte biri.

    Tar: Bir çalgı.

    Hamparsum: Osmanlılarda ilk notayı bulan, şarkıları notaya çeken müzisyen.

    Ayvazovski: (1817-1900). Ünlü bir Ermeni ressamıdır. Kırım'da doğmuş ve orada ölmüştür. Rusya'da saray ressamlığında bulunmuştur. Bizim müzelerimizde olduğu gibi, Avrupa müzelerinde de tabloları vardır. Özellikle deniz resimleriyle ün yapmıştır.

    Raspop: Rusya'da Ortodoksluktan atılan papazlara verilen ad.

    Porne: (Rumca) Orospu.


    XX

    Maydos: Şimdiki Eceabat.

    Vartuvaria: Gül bayramı, özel ad.
    Selluka: Ege bölgesinde yetişen bir çiçek. Bu bölgede özellikle iplere dizilip satılıyor.


    XXI

    Kimesne: «Kimse» sözcüğünün eski şeklidir.

    Karakoncolos: Karakoncolosların kovulması şeklinde oynanan bir oyun. Karakoncoloslar (karakandzali) ne olduğu belirsiz birtakım yaratıklardır. Türkler bunları karakoncolos olarak adlandırıyorlar ve bunların Noelden on ikinci geceye kadar kötü etkileri olduğuna, gittikleri evlerin bolluğunu, bereketini yok ettiklerine inanıyorlar.

    Kayağantaşı: Yaprak yaprak ayrılabildiği için evlerin damlarını örtmekte ve üzerine tebeşirle yazı yazılan taş tahta yapımında kullanılan yumuşak, mavimtırak bir taş, arduvaz.

    Manil: Eski bir oyun. Dominoya benzeyen, çok dikkat isteyen bir oyun. Oyunun başında da olsa en ufak bir yanlış yenilgiye sebep oluyor.

    Kiril: Bugün kullanılan Rus alfabesini bulan Ortodoks papaz; bu alfabeye «kiril alfabesi» adı verilmiş.


    XXII

    Novotni: İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'da bir gazino.

    Lala: Gene İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'da bir birahane.


    XXIII

    Levanten: Orta Doğuda uzunca kalıp, yerleşmiş ya da evlenerek soyu karışmış Avrupalı.
    Kokot: Aşifte.
    Anzorot: (Argoda) Rakı.
    Ötümlük: Sonorite.
    Zangoç: Kilise çanını çalan.


    XXIV

    Üç Horan Kilisesi: Beyoğlu'nda bir Ermeni kilisesi.

    Sorokust: Ayin.

    Karatodori Paşa: Osmanlı Devletinin bir paşası. Müzikle uğraşırmış.


    XXV

    Potrebnik: Rusların dinsel kitabı.


    XXVI

    Fakfon: Gümüş gibi görünen bir alaşım.

    Arkegon: Yosunlarla eğrelti otlarının dişilik organı.


    XXVII

    Ayapera: Pera, Beyoğlu'na verilen addır. Aya ise «aziz» anlamına gelir.

    Değimsiz: Değersiz (sözlükte). Değerli (şiirdeki anlamı).

    Dudu: Yaşlı Ermeni karısı.

    Eprimek: Dağılıp parçalanacak hale gelmek, dağılıp parçalanmak, inhilâl.

    Arda: İşaret olarak yere dikilen çubuk.

    Arkebüz: Omuzda taşınan, uzun bir tabanca. Çok eski zamanlarda kullanılmış olan bu silâha Fransızlar «el topu» da derler.



    II. AÇIKLAMALAR


    Şiirin sözcükleriyle ilgili olarak: «Yırın tilciğe dayanması demek, tilcikle 'kurulur' demek gibi yalınç bir anlama geliyorsa amenna (ötekiler tilcikle 'yazıyorlardı'), ama 'salt' tilcik olanakları bakımından bir anlam veriliyorsa, hayır. Tilcik 'salt' görüntü yakalamak için bir araçtır demek de, yırı, bugünkü yırı anlamamak, yırın kendisini, tilciğin 'değerini' bilmemektir,» (3) diyor Ece Ayhan. Şiirlerinde sözcükler çok önemli bir rol oynuyor, ama başta da belirttiğimiz gibi, bu sözcüklerin incelenmesi üstüne kurulan yazımızla her şeyi çözümleyeceğimizi sanmıyoruz.


    a.) Sözcüklerin üç kitaba dağılışı:

    Verdiğimiz küçük sözlüğe bir göz atacak olursak açıklanması gereken sözcüklerin en çok Ortodoksluklar bölümünde bulunduğunu görürüz. Bu nedenle Ortodoksluklar'daki şiirlerin öbürlerine bakımla daha kapalı olduğu, daha güç anlaşıldıkları gelebilir aklımıza. Ama aslında Ece Ayhan bu şiirlerde biraz açılmıştır, aydınlıklaşmıştır.

    Daha okumaya başlarken yapıtın adının, içeriğiyle ilgili çok açık bir ipucu verdiğini, içeriği özetlediğini görüyoruz: Ortodoksluklar: sertlikler, orostopolluklar. İçindeki şiirlerin başlık yerine numaralar taşımaları bunların — konusunu yapıtın adıyla öğrendiğimiz — büyük bir bütünün bölümleri olduğunu gösteriyor bize. Öbür iki yapıtın adları, Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara, ilki anıları, geçmişteki olayları, ikincisiyse masalsı bir dünyayı aklımıza getiriyorsa da, içerikle ilgili böyle kesin, kolay anlaşılır bir ön açıklama yapmıyor; okur belirli bir şüphe, bir soru işaretiyle açıyor o kitapları.

    Ortodoksluklar'ı okumaya başlayınca Bakışsız Bir Kedi Kara'dan, özellikle Kınar Hanımın Denizleri'nden çok alışık olduğumuz tekil birinci şahsa göre çekimlenmiş yüklemlerin, tekil birinci şahıs iyelik zamiri eklerinin, kısacası «ben» in bu kitapta yok olduğunu farkediyoruz. Üçüncü şahısta bir anlatımla, sanki Ortodokslukları bir gözlemcinin dilinden dinliyoruz; gözlemlerini yapmış, belki kimi zaman aralarına karışmış, şimdi de bize anlatıyor çevresindeki bu Ortodokslukları. I ve VI numaralı şiirlerde «ben» kullanılmış, ama bu tümceler italik dizilerek ötekilerden ayrılmış.

    Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara'da çoğunlukla kendinden söz eder, çocukluk, gençlik günlerine dalar, «karaduygululuğunu» yalnızlığını anlatır, yakınır; gözlemci bir niteliği yoktur bu şiirlerde.

    Örneğin, Bakışsız Bir Kedi Kara'da

    Ey serseriliğin denizleri! Ey ahtapotları atılmışlar kıyıya mutsuzluğun! Bir kraliçedir oğlum kanatlarını açmış. Örtünür canfes. Unutur gitgide yakılmış babası büyücü. Selanik'te geçirir kışı.
    (Kılıç)
    dizeleriyle oğlunun hem dişi, hem erkek olma durumundan usulca, örtülü bir şekilde söz ederken Ortodoksluklar'da bunu çekinmeden, «göğse yazdırılmış, kezlerce yinelenmiş» bir sözcükle açık seçik belirtmiş:
    Arık bir çocuğun yüreğindeki eğriliktir. Bileğinde doldurulmuş ve bütün bir atmaca taşıması. Çalışır toplamaya tüylerini. Yazdırır göğsüne zafranla. Yinelediği bir sözcük kezlerce: Erselik!
    (I, Ortodoksluklar)

    Buradaki «Erselik» örneğinin gösterdiği gibi küçük sözlüğümüzdeki «bilinmeyen» sözcüklere çok şey sığdırılmış, yüklenmiş. Ortodoksluklar'daki hemen her şiirde böyle birkaç tane «bilinmeyen» sözcük var ve çoğu zaman bir anahtar görevinde bunlar. Çok çeşitli kaynaklardan gelen bu sözcüklerin anlamlarını düşünüp onlara gerekli boyutları vererek imgeleri genişletebilir, etkilenilen kaynağa yaklaşır ve şiiri anlayabiliriz. Aşağıdaki öbür bölümlerde bu düşüncemizi açıklayacak, pekiştirecek örnekler göreceksiniz.


    b.) Sözcüklerin ilgili olduğu konular:

    Sözlük bölümünde verdiğimiz sözcüklerin şöyle bir ayrımını yapabiliriz: Müzikle, tiyatroyla uğraşmış, bugün artık yaşamayan kişiler — çoğu Rum, Ermeni bunların —; efsanelerde, masallarda rastlanan kuşlar, kişiler; falcılıkla, büyücülükle ilgili sözcükler; zehirli bitkiler; İbrani, Ermeni-Bizans tarihinden kişiler, yerler, sözcükler. Bu çok genel, kaba ayırımdan Ece Ayhan'ın hoşlandığı konuları görüyoruz. Renkli, çarpıcı görüntülerini çizdiği sözcüklerin kaynağını onun okuduğu kitaplarda bulabiliriz. Dünyasını kitaplar üzerine kurar ve şiirinin ham maddesini bunlardan devşirir. Çoğu zaman ham madde olarak aldığı bu sözcüklerin anlamını bilmek yetiyor bize. Ama bazan da bir ansiklopedinin çerçevesi dışında, ilgili oldukları konularda özel bir bilgi gerektiriyorlar. Arkebüz, arkegon, domra, tar, okarina, ipeka gibi sözcükleri kitap karıştırmadan bilmek, bulmak biraz güç. Yalnız bu söylediklerimizden Ece Ayhan'ın değişik, anlaşılmaz bir şiir yazmak için birtakım kitapların başına geçip ilginç sözcükler aradığı gibi yanlış bir anlam çıkarılmamalı. Şiiri bir sözcükler yığını diye görmek olurdu bu.


    c.) Sözcüklerin anlamları yardımıyla şiirlerin açıklanması:

    Yukarda «erselik» sözcüğünü örnek göstererek «bilinmeyen» sözcüklerin anlamlarını bulduktan sonra bunlara gerekli boyutları vererek çoğu zaman şiirleri açıklayabileceğimizi söyledik. Başka örnekler verelim şimdi:

    Seriyor zambaklarını kıskançlığın bir delikanlı. Yeraltı gömütlüğü açık.

    Bir madrigal söylüyor Gesualdo da Venosa'dan. Yazıklanmanın kamburu.

    Kunduz karnı bir kadına, beklenmedik bir çılgınlık daha giyindirildi.
    (II, Ortodoksluklar)

    Gesualdo da Venosa'nın karısını çok seven bir prens olduğunu, ama sevdiği kadar kıskandığını da, hiç yoktan kendisini başkasıyla aldattığını sanıp kadını zehirlettiğini ve sonradan yaptığına pişman olup madrigaller yazdığını bilirsek, yani kısaca, Gesualdo da Venosa'yı sözcüğün tarihsel boyutları içinde düşünürsek şiirde anlaşılmayan bir yan kalmıyor. Garip bir sevgi belirtisinin ve kıskançlığın Ece Ayhan'ı etkilediğini anlıyoruz. Gerçi Gesualdo da Venosa'nın kim olduğunu bilmeden de «kıskançlık» motifi seziliyor, ama o kadar, o da belki şiirde «kıskançlık» sözcüğü geçtiği için.

    Örtemiyor üzüntüsünü, fakfon kanatlarıyla bir kokona, arkegon bozuğu. Bulanık çekimler.

    Ayrılırken esrikti, elinde potin ayağında şemsiye. İki parmakla istavroz çıkarmak bilir.
    (XXVI, Ortodoksluklar)

    Burada da fakfon ve arkegon sözcüklerinin anlamını bilmeden pek ileri gidemeyiz. «Gümüşe benzeyen bir alaşım» ve «yosunların, eğrelti otlarının dişilik organı» anlamlarına gelen fakfon ve arkegon sözcüklerini bilmediği için de kimseyi kınayamayız, ayıplayamayız. Bunların anlamlarını öğrenince şiir tamamen açıklanıyor. Arkegon ve fakfon'un ne olduğunu bilmeden «bulanık çekimler», «ayrılırken», «elinde potin ayağında şemsiye» sözcükleri yardımıyla bir şeyler seziyor, bir kokonanın konuşmasını andıran arkegon ve fakfon'da «on»ların yinelenmesiyle yaratılan dış güzellikle, uyumla avunuyoruz.

    Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara'da da sözcüklerin yardımı oluyor gene, ama çoğunlukla anahtar niteliğinde değiller. Öyle şiirler var ki içindeki sözcüklerin hepsinin anlamlarını bilmemize karşın gene de anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu iki kitapta genellikle etkilerin geldiği kaynaklar farklı. Ortodoksluklar'da çoğunlukla «bilinmeyen» sözcükler halinde ortaya çıkan etkiler, çağrışımlar, bunlarda «bilinen» sözcükler halinde ortaya çıkıyor, imgeleri kuruyor. «Bilinmeyen» sözcükleri açıklamakla, onları izleyerek etkilerin, çağrışımların kaynağına yaklaşabilirken bu yapıtlarda böyle yol gösterecek yardımcılar yok.

    Aşağıdaki örneklerde kaynağı ve etkinin dışsallaşmasını göstererek bu düşüncemizi açıklayalım.

    Ece Ayhan'ın özellikle ilk kitabında, sonraları gittikçe seyrekleşerek Ortodoksluklar'da yok olan, «abla» ve «ablanın intiharı» motiflerine çok rastlanır. Bunları sözlükte kısaca sözünü ettiğimiz genç ozan Saffet N. Şener'in aşağıda tam olarak verdiğimiz şu şiirine bağlayabiliriz:

    Ablamın Ölümü
    Bir kova devrildi taşlığa
    Sular serin serin akıverdi.
    Sıkıldı bu taraflardan
    Karanlığa çevirdi yüzünü
    Garipçe bakıverdi. (4)

    Şiirlerin tamamı çok yer kaplayacağından sadece «abla» sözcüğünün geçtiği dizeleri veriyoruz. (Örnekler çoğaltılabilir.)

    Uzamış masallardan güzleri
    bir halı sermek taşlığa ablamın
    biraz konuşmak istemek sonra çekip gitmek.
    (Kanlı Nigâr.)

    intihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam.
    (Fayton.)

    Benim hiç çin'de bir ablam olmamış korkunç hû.
    (Put, Zanzalak Ağacı, Saffet N. Şener, Zincifre, Ölüm.)

    nereye gitsem gelip beni buluyor
    çıkmaz bir sokakta ablam.
    (İbraniceden Çizmek.)

    Saffet N. Şener'in ince duyarlığı çevresinde dolaşan bu etkilenmenin ne denli değişik biçimlerde ortaya çıktığını görüyorsunuz. Ece Ayhan'ın şiiri bir ozanın etkilenebileceği kaynakların çeşitliliğini, değişikliğini göstermesi bakımından çok ilginç.

    Şimdi de Metin And'ın Bizans Tiyatrosu (5) adlı kitabından aldığımız şu bölüme bakalım:

    «Doğudaki inanca göre pantomimus ve mimus oyuncuları her türlü cinsel sapıklığa yatkın kişilerdi. Arnobius oyuncuları doğrudan doğruya cinaedi (oğlan, puşt) diye nitelendirir. Mima'ların hepsi de Theodora gibi utanmaz değilse de herhangi birinin tam namuslu bir hayat sürdüğü ileri sürülemez. Mimalar çok defa porne (fahişe) olarak nitelendirilir.»

    Gene aynı kitapta kiliseyle çatışma halinde olan tiyatroyu, bu cinaedileri, porneleri, kilisenin sonunda içine aldığını, çatışmayı hallettiğini öğreniyoruz.

    Bu bölümde görülen cinaedi ve porne sözcüklerinin geçtiği şiirlere bakalım.

    Kendini doğuruyordu bir cinaedi. Dimdoğru. Borçludur bir sayrılığa tavşandudağını.

    İndirdi periciğini kilidin. Dörtkaşlı Aleko. İğneardı mıydı başındaki ışkırlak?
    (XIV, Ortodoksluklar)


    Miydi? Bir levanten miydi? kokot'un yeğeni. Türiyor sözcükler anzarot'tan. Bir klarnitacının divan'ına giderdi.

    Vardı ötümlüğü ne güzel bir ses, her yortunun kilisesinde. Kuyu yüzüne çıkıveriyor zurnalarla da buluşup görüşmek.
    Bir zangoç, unutamadığı bir cinaedi'yi yeniden kurarken, bir gravür kazıyacaktır, tortudan. Şiir elinden tutuyor.
    (XXIII, Ortodoksluklar)


    Yüzükuylu çevrilirse, sırtında daha büyük bir yara görülür. Raspop kafasıyla porne türevleri.
    (XVII, Ortodoksluklar)


    Ancak cinaedi'yi, porne'yi tarihsel boyutları içinde düşünerek yukarıdaki şiirlere bir anlam verebiliyoruz. Cinaedi'lerle porne'lerin kilisede yaşamaları, kilisedeki yaşantıları ve bu durumun, bu zıtlığın yaptığı çağrışımları duyuyoruz yukarıdaki dizelerde.

    Ece Ayhan