• 128 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Orijinal adıyla Belleğin Dehlizlerinde ya da Türkçesiyle Bağdat'ı Düşlemek, Haifa Zangana'nın Irak'a ait hatıratı. Buna ihtiyacı vardı Zangana'nın; çünkü bellek unutur, çünkü korkarız, çünkü susarız, çünkü ölürüz... Ve tamamen yok olur, en kötüsü bile.
    8 yıldan fazla bir zamanda oluşturduğu bu kitap, Zangana'nın hapishane yaşamından sürgündeki yıllarına kadar anılarını oluşturur. Ve bunların yanında yaşanan savaşlara, Irak'ın kültürüne, insan hayatına verdiği değere ve en çokta kadına verdiği değere şahit oluyorsunuz.

    .

    "Sessizlik, hayatta kalmaktan duyulan utanç ve suçluluktan kaçmak için kullandığınız bir sığınak haline gelir."
    Susmayın...
  • 430 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Geçen gün bir arkadaşımın yazdığı paragraf için ‘ne demek istediğini bir kerede anlayamadım, çok fazla imgelem var’ dediğimde buna sevindiğini gizemli olmak için yazdığını söyledi; ben daha çok içimi dökmek, kendimi açıklamak için yazıyorum. Yazdıktan sanki bir nebze rahatlıyorum. Okurken nasıl unutuyorsam her derdi, yazarken o dertleri, okuduğum hayatların dertlerini anlatasım geliyor.
    Bin Muhteşem Güneş’i Çarşamba günü matematik bütünlemesinden sonra almış Pazartesi kimya ve fizik bütünlemelerinin olduğu gün bırakırım demiştim, tamamen bitirmek için çaba harcamayacaktım ama öyle bir kitaptı ki..bitirmeden edemedim.
    Khaled Hosseini’nin daha önce Uçurtma Avcısı kitabını okudum, o da çok güzeldi. Bu kitabını okurken hep, savunduklarını, dertleri, bulunduğu coğrafyayı ne güzel anlatmış, ne çok insana duyurmuş olanları diyerek hayran oldum kendisine. Onun kitaplarını okuyunca, yaptıklarına bakınca da 'coğrafya kaderdir' diyebiliyor musunuz?
    Kitabı okurken belki içinde olduğum durumdan belki de kitaptan dolayıdır çokça ağladım. Ağlarken acaba anneme mi, kendime mi yoksa Meryem’e mi Leyla'ya mı ağlıyorum diye düşündüm çokça. Neden ağlıyordum Leyla ağlamış mıydı onca felakete, göğüs germeye rağmen. Leyla’yı düşün diye hatırlatıyorum kendime çokça, onun yaşama tutunmasını, ayakta kalmasını, hem kendi hem ailesi hem ülkesi hem de tanımadığı onlarca insan için yaptıklarını düşün. 'Anne'liği Leyla ile gördüm bu yaşımda, belki de ondandır her gün Allah’a ellerimi açıp dua etmem; dünyadaki bütün anneler ve kendi annem için dua etmem, bütün babalara uysallık, iyi geçim istemem..dünya kadınların, annelerin istedikleri gibi bir yer olabilse keşke
    Bugün babalar günü ve ben Raşit’i ve onun gibilere baba demezken Meryem’in özür dilemesine, ikisinin ona karşı tutumlarına hayran kaldım. Annelik kadar dokunaklı ve güzel işlenen babalık kavramı da sizi çokça düşündürüyor. Kitaptaki bir diğer baba Babi’nin sözleri sık sık aklıma gelecek, onun yaşadıkları..
    Aile ilişkilerine, aşk’a, umut’a, bağlılık’a ve daha saymadığım onca duyguyu yaşatan Bin Muhteşem Güneş kitabı son zamanlarda okuduğum en güzel kitaptı. Hakkında ne söylesem ne anlatsam eksik kalacak,
    Dünya’da ne kadar çok acı var Allah’ım
    Şu an Dünya’nın her neresinde olsun savaşta, açlıkta, zulümde, kıtlıkta, bunalımda, zor durumda, çaresiz, hasta yatağında bir yardım umut kapısı bekleyen her kimse varsa Allah’ım onlara yardım et, acılarını dindir, gönüllerini ferahlat Hızır Aleyhisselam gibi yardımlarına yetiş Allah’ım
  • 517 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Kitaplığımda Jack LONDON’a ait tam beş kitap bulunuyor ve ben bu beş kitabın her birini son bir ay içerisinde okuyup bitirdim.

    İlk okuduğum kitap Vahşetin Çağrısı (1903) olmuştu. Kitaptaki konudan ve yazarın üslubundan oldukça etkilenmiştim. Uygarlığın yumuşak ve rahat bağrından koparılarak, zorluklarla dolu ve yaşamın güçleştiği yaban ellerin içine uzanan kısa bir hikâyenin parçası haline gelmiştim. Vahşetin Çağrısını iliklerime kadar hissederek hem de.

    Ardından diğer eserleri kadar popüler olmayan Yıldız Gezgini (1915) romanını okudum. Kitabı bitirdikten sonra birkaç gün kendime gelememiş ve LONDON’nın edebiyat dünyasındaki dâhilerden sadece biri olduğuna kanaat getirmiştim. Çünkü böyle bir eseri 1915 yılında yazabilmiş olmanın ve kitapta yer alan öyküleri son derece gerçekçi bir dille aktarabilmenin; yalnızca, yazarlık konusunda üstün bir dehaya sahip olan kişilerin gerçekleştirebileceği bir başarı olduğuna inanmaktaydım.

    Daha sonra elime Beyaz Diş (1906) romanını aldım ve iki günde okuyup bitirdim. O güne kadar okuduğum hiçbir kitap; beni, kendi türümün dışında başka bir varlığın yerine geçirip, yaşadığım dünyayı o varlığın gözlerinden tecrübe etmemi sağlayamamıştı. Ancak bunu Jack LONDON başarabildi. Boz Enik olarak hayata gözlerimi açtım, Beyaz Diş olarak yaşamın acı gerçekleriyle tanıştım ve Kutlu Kurt olarak sevginin gücüyle kendimi tamamlayıp huzuru yakaladım.

    Sırada Demir Ökçe (1908) vardı. Bu kitap LONDON’a ait okuduğum dördüncü kitap oldu. Distopik bir evrenin ileride mutlaka ütopik bir geleceğe dönüşeceği ümidiyle kaleme alınan Demir Ökçe, yazarın ideolojik görüşünü korkusuzca haykırdığı bir kurguydu. Fakat oluşturulan bu kurgu gerçeklikten hiç mi hiç kopuk değildi ve tam anlamıyla LONDON’nın yaşadığı dönemin siyasi, ekonomik ve toplumsal ikliminden izler barındırıyordu. Üstelik yazar benimsediği görüşün o çağda ve ilerleyen dönemde egemen olamayacağının farkındalığına da sahipti. Böylece LONDON, Demir Ökçe’yi romantizme ve fanatizme kapılmadan yazmayı başarabilmişti.

    Ve işte Martin Eden (1909) okuyup bitirdiğim beşinci kitap.

    LONDON hakkındaki olumlu düşüncelerimi pekiştirip nazarımda Jack LONDON’nın üstün bir deha olduğuna dair görüşümü sağlamlaştırarak sarsılmaz bir yargıya varmamı sağlayan Martin Eden, edebiyat tarihine adını altın harflerle yazdırmış ve toplum nezdinde beğenisini hiçbir zaman yitirmeyecek bir roman mertebesine hâlihazırda ulaşmıştır. Özellikle İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Modern Klasikler Dizisinin bir parçası olarak yayımlanan, çevirisini Levent CİNEMRE’nin üstlendiği sürümü tercih etmenizi öneririm. Çünkü söz konusu kitapta geçen bazı kişiler, olaylar ve kavramlar bu sürümün sonundaki notlar kısmında açıklığa kavuşturulmuş halde yer almakta. Eğer romanda yaşanan olayların ve isimleri geçen kişilerin yazarın gerçek hayatında neye/kime tekabül ettiğini bilmek istiyorsanız; hiç tereddüt etmeden, en kısa zamanda İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkmış Martin Eden’ı tedarik edip okuyabilirsiniz. Kesinlikle pişman olmayacaksınız.


    İNCELEME-YORUM-ALINTI

    Gelelim Martin Eden kitap yorumuna.

    Martin Eden, hayatı cömertçe yaşayan ancak hayatın kendisine cömert davranmadığı yirmili yaşlarda eğitimsiz ve kaba bir gençtir. Yaşamını idame ettirebilmek için küçük yaşlardan itibaren çeşitli işlerde çalışmak durumunda kalmış ve hayatın sillesini yemeye erkenden alışmıştır. Yaşadığı bu zorlu ve mücadeleyle dolu hayat Martin’in fiziksel açıdan güçlenmesini sağlamış, en ağır işlerin üstesinden gelecek kadar da kendisini kuvvetlendirmiştir. Ancak toplumun alt sınıfına mensup bir aileden geldiği için neredeyse hiç eğitim alamamış ve zihinsel dünyasını zenginleştirme fırsatı yakalayamamıştır. Bu bakımdan çalıştığı işler nedeniyle fiziksel görünümü son derece sağlam bir yapıya bürünmüşken, zihin dünyası bilgi birikim eksikliği sebebiyle epey zayıf kalmıştır. Martin Eden bu eksikliğinin farkında bile değildir. Eksikliğini gidermek için de herhangi bir girişimde bulunmaz. Çünkü umursamıyordur. Kendi halinde hayat dolu, heyecan arayan, macera seven ve kafasına estiği gibi yaşayan uçarı bir insandır. Gerçekleştirmeye yönelik kurduğu hayallerin ufku kendi zihin dünyası gibi geniş değildir. Basit ve yaşamın özüdür onlar.

    Tabii ki bu yaşantı böyle devam etmeyecektir. Ne de olsa Martin Eden, Jack LONDON’nın kitaptaki bir yansımasıdır. Yazar kendi hayatından izleri Martin Eden’a atfeder ve yarı otobiyografik bir roman işte böyle ortaya çıkmıştır.

    Devam edecek olursak;

    Yaşamını kökünden değiştirecek bir aşka tutulacaktır Martin Eden ve bu aşkı da Ruth adındaki kendisinden üç yaş büyük bir kızda bulacaktır. Ruth üniversite eğitimi almış, okuyan araştıran varlıklı bir ailenin kızıdır. Ailesi toplumun üst sınıfında yer almaktadır. Morse ailesi yemekler düzenleyerek diğer unvan sahibi insanları ve yetkili makamlarda söz sahibi kişileri evlerine davet edip kendileri açısından önemli konuları yine kendi ahlak değerleri çerçevesinde tartışmaktan keyif alırlar. İşçi sınıfında yer alan biri için bu görüntünün içerisinde bulunmak hayal bile edilemez. Çünkü burjuva kesimi; işçi sınıfını, dış görünüşünden tutun da yaşayış şekillerine kadar her yönden eleştirir ve alaya alır. Fakat Martin Eden bu yemeklerden birine kaderin bir cilvesi olarak katılmıştır. Olay şöyle gerçekleşir.

    Ruth’un kardeşi Arthur’u dayak yemekten kurtaran Eden, Arthur’un kendisine olan minnettarlığının bir göstergesi neticesinde Morse ailesinin evine yemeğe davet edilir. Burjuva sınıfına ait olan ailenin evine adımını ilk attığında Martin sudan çıkmış balığa dönmüştür. Daha önce böyle bir evde bulunmamıştır. Duvarda asılı olan tablolara göz gezdirir, raflarda duran kitapları eline alıp okumaya başlar. Gördüklerinden oldukça etkilenmiş olan Martin, Arthur’un seslenişi ile elindeki kitabı bırakıp yemek salonuna geçer. Martin yemek salonunda o güne kadar hayatında gördüğü en güzel kızla karşılaşır ve kendisine ilk görüşte âşık olur. Kızın ismi Ruth’dur. Ruth ise Martin’in yabaniliği ve kabalığı karşısında ürkmüş fakat kuvvetinden ise etkilenmiştir. Daha önce böyle varlıklı bir ortamda yer almayan Martin kendisini yabancı hisseder ve hareketlerini kısıtlayarak olduğu gibi davranmaktan kaçınır. Genelde Morse ailesinin konuşmalarına dikkat kesilir, birbirlerine olan tutumlarına bakar ve hayranlık duyar. Özellikle Ruth ile annesinin sarılmaları, kendisini sevgi kavramı konusunda düşündürür. Zira bu görüntü Martin’in hiç şahit olmadığı bir andır ve insanların birbirlerine olan sevgilerini bu şekilde göstermesi Martin’i kesin bir yargıya vardırır. Ona göre gerçek sevgi budur ve bu şekilde belli edilmelidir.

    Morse’ların evinden ayrıldıktan sonra Martin, görmüş olduğu etkileyici tablonun bir parçası olmak istediğine karar verir ve Ruth ile birçok kez görüşür. Hem kızın güzelliğinden etkilenir hem de kızın almış olduğu eğitime gıpta eder. Ruth’dan nasıl konuşacağını, toplum içerisinde nasıl davranacağını, görgü ve nezaket kurallarının neler olduğunu kendisine öğretmesini ister. Ruth’da bu isteği seve seve kabul eder çünkü Martin’in yapısı onu etkilemiştir. Ruth daha önce hiçbir erkeğe yakınlık duymamıştır. Aşkın ne olduğunu tatmamıştır. Ailesi de ilk önce Ruth’un kendisinden düşük seviyede bulunan Martin ile görüşmesine sıcak bakmaz fakat kızlarının bir erkeğe âşık olmanın ne demek olduğunu hissetmesini istedikleri ve Ruth’un evlenme zamanının geldiğini düşündükleri için bu arkadaşlığa karşı gelmezler. Böylece Ruth’un annesi ve babası kızlarının yüksek mevkilerde bulunan tıpkı kendileri gibi burjuva sınıfına ait biriyle tanışmasına ön ayak olmak adına Martin’in varlığına katlanır ve onu bu uğurda bir deney hayvanı olarak kullanırlar. Bu nedenle ikilinin görüşmeleri sıklaşır. Her buluşmada Ruth Martin’e eğitimi ile ilgili neler yapması gerektiğini anlatırken, Martin’de Ruth’a bir erkeğin gücünün ne boyutta olduğunu göstererek kızı kendisine içten içe hayran bırakmaktadır. Bu uzun konuşmaların ardından Martin Ruth’a hem layık bir âşık olmak hem de kızın ailesinin bulunduğu sınıfa dâhil olmak için eğitim sürecini hızlandırır. Sıklıkla kütüphaneye gider. Görgü kuralları hakkında kitaplar alır. Dilbilgisini geliştirmek için çok çalışır. Matematik, fizik, kimya ve biyolojiye merak salar. Felsefeyle ilgilenir. Bütün beşeri bilimleri öğrenmek adına gecesini gündüzüne katar. Ruth, Martin’in göstermiş olduğu insanüstü bu çabayı takdir etmiştir ve her geçen gün ikili birbirlerine daha çok yakınlaşmıştır. Ancak Ruth’un aklında Martin’nin burjuva toplumunun idealize ettiği mesleklerden biriyle iştigal etmesi gerektiği fikri yatmaktadır. Ona göre Eden iyi bir avukat, mühendis veya işadamı olmalıdır. Martin ise Ruth’un bu düşüncelerinin aksine okuduğu kitapların etkisinde kalarak içinden geçen sese kulak verir ve yazar olmak istediğini Ruth’a açıklar. Ruth bu isteğe kuşkuyla yaklaşır. Çünkü yazar olarak başarıyı yakalamış çok az insan bulunmaktadır. Ona göre avukat olmak yazar olmaktan daha kolaydır ve getirisi de daha fazladır.

    Bu arada ikilinin arasındaki çekim gücü tüm bu görüşmelerin neticesinde oldukça artmıştır. Martin Ruth’a olan aşkını alevlendirmiş, Ruth ise bu yangına teslim olup bütün bedeninin kavrulmasına izin vermiştir. Aralarında ufak bir nişan düzenlerler ve evlenmeye karar verirler. Ruth’un ailesi Martin ile kızlarının kendi aralarında yaptıkları nişanı duyduğunda hayal kırıklığı yaşar. Özellikle annesi başta kurdukları planlarının başarısızlığa uğradığını anlayınca üzülür ve kocasına durumu izah eder. Ruth’un babası eşine fazla üzülmemesini, kızlarının geçici bir heves yaşadığını, hevesi bittiğinde ise Ruth’un Martin’den uzaklaşacağını söyler ve onu teselli eder. Ayrıca Ruth, Martin’in yazar olmak istediğini de söylemiştir. Bunu duyan aile iyice rahatlar ve bu işin fazla uzun sürmeyeceğini düşünüp kendilerini avuturlar.

    Martin aldığı kararda ısrar eder. Ruth ile tanışmadan önceki hayatında olduğu gibi kafasına koyduğunu yapan, tuttuğunu koparan ısrarcı bir yapısı vardır. Üstelik genç olmasının vermiş olduğu güçle zihni yeni bilgilere ve görümlere son derece açıktır. Çalışmalarına hız veren Martin, kütüphaneden kitaplar tedarik eder. Bir daktilo alır ve kız kardeşinin evinden başka bir eve taşınır. Burada günde beş saatlik bir uykuyla çeşitli makaleler kaleme alır, birçok hikâye yazar ve şiirler üretir. Yazmış olduğu bütün neşriyatı yayımlatmak amacıyla ülkenin dört bir yanında faaliyet gösteren farklı dergilere gönderir. Bazılarını Ruth’a okur ve onun görüşlerini dinler. Ruth Martin’in yazdıklarını anlaşılması güç bulur fakat ona olan aşkından dolayı fazla eleştirisel yaklaşmaz, Martin’in kaleme aldığı yazıları onu kırmamak adına beğendiğini ifade eder. Martin, Ruth’u zihninde tasavvur ettiği gibi etkileyemediğini görünce iyice hırslanır ve daha çok çalışmaya başlar. Parasız kalır, açlık çeker. Daktilosunun kirasını ödeyemez hale gelir. Kaldığı odanın ücretini veremez ama ne var ki ev sahibi Maria, yedi çocuk sahibi Portekizli kadın, romanda Martin’e yürekten inanan tek insandır ve onun bir gün başarılı bir yazar olacağını dile getirir. Hatta Martin başarıyı yakaladığında Maria’nın hayalindeki mandırayı ona alacağını söyleyerek kadının gönlünü iyice kazanmıştır. Ki Martin gelecekte Maria’ya verdiği bu sözü tutacaktır.

    Martin, zor zamanlar geçirmeye başlar. Dergilere yolladığı yazıların reddedildiğine yönelik mektuplar ardı ardına gelmektedir. Neyi yanlış yaptığını düşünen Martin okumalarına ağırlık verir. Ümitsizliğe kapıldığı ve parasının suyunu çektiği anlarda kâh sekiz ay uzak kalacağı deniz yolculuğuna çıkar, kâh Joe adında biriyle çamaşırhanede üç ay durmaksızın çalışır. Kazandığı paralarla birlikte Oakland’a geri döndüğünde ise Martin daktilocuya, takım elbisesini ve bisikletini kiraya verdiği tefeciye, kaldığı evin sahibine borçlarını öder ve küçücük odasında üretmeye kaldığı yerden devam eder. Dergilerin kabul etmediği yazılarını başka editörlere gönderir. Birkaç yazısı cüzi bir miktar karşılığında basılır. Basılan bu yazılar içeriği güçlü olmayan birtakım şiirler ve fıkralardır. Asıl yayımlatmak istediği yazıları üzerinde kafa patlattığı ve altı bin kelimelik, yirmi bir bin kelimelik makalelerdir. Ancak buna daha muvaffak olamamıştır. Martin, yazarlık serüveninin gidişatını temelli değiştirecek Brissenden adında biriyle tanışır. Morse’ların evinde düzenlediği bir davette tanışma fırsatı yakalayan ikili sık sık bir araya gelir. Martin ilk başta ondan hoşlanmamıştır fakat daha sonraları onun hem yaşayış olarak hem de düşünce biçimi açısından kendisine yakın olduğunu görür. Brissenden, Morse’ların evine gelen diğer kafası kıt burjuvalardan değildir. Kendi fikri kendi düşüncesi vardır ve Martin en çok da Brissenden’nin bu kendine has tutumundan etkilenir.

    Brissenden Martin’i felsefi konuşmaların yaşandığı bir yere götürür. Bu mekânda bir zamanlar toplumun üst kesimlerinde bulunan ancak eski yaşantılarından uzaklaşmış, kimsinin üniversitede profesör olduğu kimisinin saygın bir işadamı olduğu, bir topluluk yer almaktadır. Martin her biri birbirinden zeki insanların arasında bulunmaktan gayet mutludur ve her tartışmayı kulaklarını dört açarak dinler. Ayrıca Martin yazdıklarını Brissenden’e de gösterir. Okuması için birkaç makalesini kendisine verir. Brissenden Martin’nin yazdıklarından etkilenir ve yazdıklarını dergilere gönderip editörlerin insafına bırakmasının ne kadar yanlış olduğunu anlatır. Ona göre dergi editörleri sadece paraya önem vermekte ve yazının başlı başına iyi olması onlar için hiçbir anlam ifade etmemektedir.

    Martin uzun çalışmalarının ödülünü daha alamamıştır. Yazarlıktan kazandığı ücret kendisini zar zor geçindirmektedir. Ruth’a verdiği “bana iki sene ver. İki sene sonunda başarılı ve tanınan bir yazar olacağım. O zaman layık olduğun hayatı sana yaşatacağım.” sözünü yerine getirememiştir. Âşık olduğu kıza verdiği sözden itibaren aradan bir yıl geçmiş ve Martin gözle görünen bir ilerleme kaydedememiştir. Ruth’un ailesi de kızlarının düştüğü bu duruma üzülmekte, Ruth’a daha fazla vakit geçirmeden Martin’den ayrılmasını salık vermektedir. Yine Morse’ların evinde düzenlenen bir akşam yemeğinde Martin, davetlilerden biri olan Yargıçla hararetli bir tartışma yaşar. Bu tartışma bardağı taşıran son damla olmuştur. Ruth ailesinin daha çok annesinin baskısıyla Martin’den ayrılmak zorunda kalır. Martin âşık olduğu kızın kendisini terk etmesi sonucunda acı çeker ve yazılarına geri döner. Yeni tanıştığı Brissenden’nin “Fani” adında yazmış olduğu şiirini dergilere gönderir. Bu arada Brissenden veremden ölmüştür. Kiracı olarak kaldığı odada beş gün gece gündüz demeden çalışan Martin dostunun öldüğü haberini altıncı günde evinden ayrıldıktan sonra öğrenebilecektir.

    Brissenden’nin yazdığı şiirin basılacağını ve üstüne üstlük bu şiir karşısında üç yüz elli dolar da ücret verileceğini elindeki mektubu okurken öğrenen Martin hiç heyecan duymaz. Daha önce dergilere yollayıp reddedilen birçok yazısının kabul edildiğini duyunca da yüreğinde hiçbir kıpırtı meydana gelmez. Sadece üzerinde değişiklik yapmadığı bu yazıların neden şimdi kabul edildiği konusunda düşüncelere dalar. Beyninde sürekli “O kitaplar yazılmıştı.” cümlesi tekrarlanmaktadır.

    Sefalet ve yoksullukla geçen günler artık geride kalmıştır. Martin Eden ülke çapında tanınan başarılı bir yazar olmayı sonunda gerçekleştirmiştir. Ancak bu başarısı onu etkilememiş, içinde bazı şeyler kopmuş, yazar olmak için uğruna çabaladığı kavramlar anlamını yitirmiştir. Ruth’a duyduğu katışıksız saf sevgiden eser kalmamıştır. Büyük bir hevesle ulaşmaya çalıştığı burjuva hayatının yavanlığına şahit olmuştur. Üst mevkilerde bulunan makam sahibi insanların aldıkları eğitim sonucunda oluşturdukları kültürel seviyenin bir yanılsamadan ibaret olduğunun farkına varmıştır. Bu nedenle yaşadığı hayal kırıklığının büyüklüğü tarif edilemez boyuttadır.

    Martin yazar olma uğrunda acılar çekmiş, birçok sıkıntıyla tek başına mücadele etmiştir. Âşık olduğu Ruth bile kendisine yeterince destek vermemiş, onu yarı yolda bırakmıştır. Şimdi eriştiği nokta Martin’i tatmin etmemektedir. Daha önceki hayatında burjuva tarafından görmezden gelinirken, yakaladığı başarı neticesinde birçok davet almaya başlamıştır. Hatta Morse’lar bile Eden’i evlerine davet etmiştir. Hararetle tartıştığı yargıç bile kendisini evine çağırmıştır. Bu insanlardan gördüğü sahte ilgi Martin’i iyice karamsarlığa sürükler. Çünkü ona göre başarısız olduğu dönemde kaleme aldıkları ile şimdi kendisini tanınan bir yazar yapan yazdıkları arasında en ufak bir fark bulunmamaktadır. “O kitaplar yazılmıştı.” der kendi kendine. Gerçekten de öyledir. Sanki sihirli bir değnek yardımıyla eğitimsiz, kaba, hoyrat Martin gitmiş; yerine birden bire eğitimli, kültürlü, beyefendi Martin gelmiştir. İşçi sınıfından azade edilerek burjuva sınıfına dâhil olmuştur. Fakat Martin’e göre kendisi hiç değişmemiştir. Bir zamanların işçi Martin’i neyse şimdiki burjuva Martin de odur. Eski hayatının deli dolu günlerine dönemez, yeni hayatının ise getirdiklerini kabullenemez. Arafta asılı kalmış, yazma isteğini tamamen kaybetmiştir. Tüm heyecanları, arzuları, içinde gürül gürül çağlayan yaşama sevinci yitip gitmiştir. Onca çabanın onca uğraşın koca bir hiçe dönüştüğünü görmek hüzün vericidir. Yaşadığı ruhsal buhranı sonlandırmakta Martin’e düşecektir. Ne de olsa o; deli dolu gençliği ile kafasına estiği gibi yaşayan, zihninde kurduğu hayallerini gerçekleştirmeyi başaran, yüreğinde ise kimsenin daha önce tadamadığı aşka ulaşan üstinsandır. İçinden geldiği gibi özgürce yaşamayı nasıl başardıysa, yine kendi bildiği gibi canına kıymayı da öyle başaracaktır. Çünkü Martin Eden’a pranga vurulamaz, Çünkü Martin Eden başkaldırının simgesidir.

    Saygılarımla.
  • 288 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Bazen bir kitabı okursun, kitabın akışında bir şeylerin olmasını beklerken o şeylerin olmayacağının farkına varıp okumayı diretirsin ya öyle işte Tatar Çölü. Dino Buzzati'nin öyle bir mistik anlatımı var ki, okurken kafada ne olacağının şeridini kestiremiyor insan. Ama yine de bırakamıyorsunuz okumayı.

    Kitaptaki genel durum, melankolikti. Ayrıca insana varoluşu sorgulatıyordu.

    Ortiz'in, Angustina'nın ve Allah bilir öncesinin bir devamı olan Teğmen Giovanni Drogo'nun, Bastiani Kalesi'ndeki umutsuz ama umudunu kaybetmeyenlerin hikâyesi.

    İç psikolojiye bol bol yer veren, enteresan, tuhaf ama bir şekilde içe işleyen bir kitap. Bittikten sonra buruk bir hüzün bırakıyor. Beğenmenin de ötesinde, insana kendi kalesini sorgulattığı için hayran edici. Güzeldi..
    Iyi okumalar^^
  • 152 syf.
    ·4 günde·6/10
    DELİLİĞE ÖVGÜ

    “Hayatın her alanına kendine ait eğlence bahsederken edebi bir çalışmaya eğlence hakkı tanımıyor olmak adaletsizlik değil de nedir?”

    Böyle der Erasmus eserini dostu Thomas Morus’a ithaf ederken ve ekler “Budalalığa övgüler yağdırdım ama tamamen budalaca da değil.Eserini kaleme alma öyküsünü ise şöyle açıklar Erasmus:”İlle de bir şeyler yazma tutkusu beni amansızca sardığından ancak seyahat sırasında ciddi ve ağırbaşlı bir çalışma pek de mümkün olmayacağından eğlenceli vakit geçirmek üzere budalalığa bir övgü yazısı kaleme alayım dedim.”Geniş çevrelerce tepki konusu olmuş eserin yazılış öyküsü bundan ibarettir.Tepki gösterenlerin ise yaralarının gocunduğunu söyler Erasmus.Yaptıklarının övgüyle değil de alaycılıkla karşılandığını gören biri ne kadar normal davranabilir ki?Bunu empatik yolla düşünmeyi okuyuculara bırakmak gerekir.Ahmaklık süsten uzak lakin samimi bir konuşma yapacağını söyler dinleyicilere.Bunu söylemeden evvel tevazu maskesi altında kendilerine methiyeler düzdüren sahte insanlara kaldıramayacakları bedende bir giydirme yapmaktan da geri kalmaz.Bu insanlar kendini öven birini duyduklarında ayıplar, dışlar ancak ne yazık ki sahne önünde başkalarının kendilerine düzdükleri methiyelerin senaristleri bizzat kendileridir.Ayrıca kendini övmeyi ayıplayan bireyler övme işi başkaları için yapıldığında kişinin pürüzlü yanlarını örtüp iyi yanlarını cilalamaktan da geri kalmaz.”Başkalarının başarılarını parlatarak överken bana methiyeler düzen var mı?”diye sorar Budalalık.”Seni öven yoksa sen de kendini kendini öv.”atasözüyle de kuvvetlendirir görüşünü.
    Bunları bu kadar rahatça nasıl söyleyebilmektedir delilik?Adı üstünde delilik diyorum bu sıfat zaten ona istediğini fütursuzca söyleme hakkı tanımaz mı?Kendisinin de söylediği gibi “Delilik ne anlar makyajdan?”Söylediklerini hangi sözcüklerle ifade ettiği önemli midir onun için?Ya da söylediklerini süsleyerek dinleyicileri etkileme kaygısı?Delilik gerçekten de bir anlamda özgürlük demek değil midir?Kimse tarafından anlaşılamayan ancak yüceltilen şeyler karşısında alaycı bir tavır takınmak cesaret istemez mi?Bu önyargıların karşısında alacağımız isim elbette “deli” olmaz mı?Bahsimize Montaigne’nin bir sözüyle devam edelim:”Kim bilmez ki delilik ,özgür bir kafanın yiğitçe çıkışları ve görülmedik bir erdemin çok yakın kapı komşusudur.”
    Bu ifadenin ışığında alaycı ifadesiyle süslü konuşmacılar arasında garip geliyor olsa da konuşmacımızın sözlerine kulak kabartmakta fayda vardır.
    Öncelikle” Hayat kavramı nedir?”bunu sorar ahmaklık.Asırlardır süren bu süreç sizin için ne anlam ifade etmektedir?Budalalık hayatta ne anlam ifade eder?Budalalığın içindeki alaycılık ve dilediğini yapabilme özgürlüğü hazzı meydana getirmez mi?Nasıl tuzsuz bir yemeği yemek istemeyeceksek ve bu yemek bizi doyuma ulaştırmayacaksa haz olmadan da dünyaya gelmek konusunda tatmin olacak mıyız?Hayat denilen bu süreci dolu dolu geçirmek bir yerde de hazzın sayesinde meydana gelmez mi?”Hiçbir şey bilmemek , en mutlu yaşamdır.”der Sophocles.Sokrates ise “Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez.”der.Peki aklın sınırlarını zorlamak insana haz yerine acı vermez mi?Eşelediğimiz şeylerin altından çiçekler değil de solucanlar çıkma ihtimalini göze alabilir miyiz?Mutluluğun sırrını bir yerde de hiçbir şey bilmemekte gören budalalık bu durumu çocukluğumuzla somutlaştırır.Hepimiz bebekleri sever ve insanın en masum olduğu anın bebeklik olduğunu söyleriz çünkü bebeğin olaylar ve olgular üzerinde belli bir fikri yoktur dolayısıyla çatışma içine düşeceği herhangi bir kimse yoktur.Zihin doğuştan “boş bir levha”dır.Daha sonra düşünceler şekillenmeye vücut bulmaya başlar.Size sempati duyan herkes birer birer terk etmeye başlar sizi.En son durak yaşlılık evresidir hayat yolculuğunda.Yaşlılık ikinci bir çocukluk çağıdır.Hafıza berraklığını yitirmeye başlar.Zihnin ise eski gücünden eser yoktur artık. Unutkanlığın simgesi olan Lethe çıkar sahneye ve bir anda çocukluğuna döndürüverir ihtiyarları.Çocuklukta değer biçilen boş zihin, ihtiyarlıkta kaçık yaftasıyla bir lekeymişçesine sürülür insanın üzerine.En sonunda ise doğdukları formuyla ayrılıverirler dünyadan.Erasmus eserinde gerçekten deliliği mi över yoksa kendilerini akıllılar dünyasında sanan bilgelere karşı mı kendi deliliğini savunur bilinmez.Gustave Flaubert:”Delilik mantığın kuşkusudur belki de mantığın kendisidir.”der.Toplumda aydın görünen insanlara beklemedikleri yerden gelen bir haklı tokat çılgınlık belki de delilik olarak atfedilmiştir belki de.Eserinde bilgelerin dostluğuna değinir Erasmus.Onların dostluklarını kasvetli ve tatsız bulur kitabımızdaki konuşmacımız.Bunun sebebinin ise bu kişilerin kılı kırk yaran cinste olmasına bağlar.Öyle ki yakın gözlüğünün çerçevesinden kendisini gözlemlemektense uzak gözlüğüyle başkalarının hatalarını saniyesinde fark edebilmeyi meslek edinmiştir bu kişiler.Bu durumu ise şu benzetmeyle açıklar Budalalık:” Dostlarının hatası söz konusu olduğunda Epidaurius’un kartalı ya da yılanı kesilirken,kendi hataları söz konusu olduğunda da hayasızca bunları geçiştirir,sırtlarındaki kamburu dahi görmez olurlar.”
    Hazır yakın gözlüğünün çerçevesinden kendimize bakmamız gerektiğini söylemişken insan özüne de değinelim.Başkalarıyla uyum içinde yaşayabilmenin anahtarı kendini sevmektedir.Kendini sevdiğin vakit ortaya çıkaracağın ürünün de güzel olacağını belirtir konuşmacı sözlerinde.Yakın gözlüğümüzü çıkarıp toplumun aydınları üzerinde konuşmaya başlayalım.Onların uzaktan görünüşleri ihtişamlıdır ancak onları daha iyi inceleyebilmek adına uzak gözlüğüne ihtiyacımız olacak bu sayede o ihtişamn altındaki kusurları fark edebileceğiz.
    Filozofları eleştirmekle başlar konuşmacımız.Onların söylediklerinin insanların üzerinde etkili olmadığını,başkalarını cesaretlendirmeye çalışırken kendi içlerinde korkunun kol gezdiğini söyler.Bu kişiler derin düşünmekten günlük hayata adapte olabilme yeteneğini kaybetmiş,temel işleri yapmakta zorlanır olmuşlardır.İnsanı başarılı olmaktan alıkoyan iki engel vardır der konuşmacı:Utanç ve korku.İkisinin de sebebi bir yerde toplum değil midir?Toplum tarafından dışlanmış budalaları ise bu iki şey yolundan alıkoyabilir mi?Zaten toplum dediğimiz de bir yerde aldatmaca değil midir?Toplumdaki herkes taktığı maskeyle,kendisine biçilen rolle sahneye çıkıyor.Her şey bir yanıltmadaysan,bir göz illüzyonundan ibaret aslında.Bilgelikle budalalık arasındaki fark ise kendilerine yön veren kaynakta kendini gösterir.Bilgeye akıl,budalaya tutku yön verir.Bilgeler kendilerini aşırı tutkulardan sakınırlar.İnsanın tutkularını ellerinden geldiğince törpülemeye çalışırlar.Bu törpüler sonucunda ortaya duygulardan yoksun,insan yerine artık putlaşmış bir varlık ortaya çıkar.Duygularından sıyrılmış olan bilge umudunu da yitirdiğinden içinde bulunduğu dünya onun için bir şey ifade etmemeye başlar.Çünkü insan,umudu kadar tutunur hayata.Hayatı sorgulayan bir bakış açısıyla incelediğimizde sefalet,işkence,kavga,aldatma tüm çıplaklığıyla gözümüzün önünde belirecektir.Tüm bunlara rağmen içinde umut kırıntısı taşıyıp,hayata sıkı bir bağ bile bağlananlar ise bilgeler değil budalalardır.Toplumun kendisine biçtiği rolü iliklerine kadar benimseyenler mutlu olamazlar.Birey,kendisine söylenen kötü sözleri ne kadar içselleştiriyorsa o kadar huzursuz olacaktır.Peki ya bir budalaya söylenen bu sözlerin budala için bir yaprak hışırtısından farkı var mıdır?Bu gibi sözler onun eylemlerine dur diyebilir mi?Pekala hayır.Bilgelerin söylemleri ile ahmakların söylemleri aynı mıdır?Elbette değildir.Budala düşündüğüne kılıf uydurmaya çalışmadan kalbinden geçeni diline yansıtır.Oysa bilgeler kalbinden geçenleri öyle bir arıtıp dillerine yansıtırlar ki kalbinden geçenlerle zikrettikleri arasında hiçbir ortak yön kalmamıştır artık.Bu kişiler duymak istenileni söyleme konusunda ustalaşmışlardır.Konuşmacının da dediği gibi dalkavukları kendilerine dost beklediklerinden gerçekleri bütün çıplaklığıyla söyleyebilecek gerçek dostlardan yoksundurlar.Ahmakların rahatça söylebilecekleri sözleri bilge olarak tanımlanan kişiler söyleyince garipsenir,oysa söylenen aynı iken söyleyenin farklı olması bir şey değiştirir mi?Değiştiriyorsa da bu bilge kesimin diğer insanları küçümsemesinden mütevellittir.Erasmus aslında kitabında bunu eleştirmektedir.Yaşadığı çağa baktığımız zaman okuryazarlık oranının az oluşundan ötürü dönemin aydınlarının diğer insanlara üstten baktığı görülmektedir.İnsanın manevi yönünü okşayan din adamları yaptıkları bile ahlaki yanlışların Meryem anaya mum yakarak affedileceğini düşünürler ancak ahlak anlayışları o kadar yozlaşmıştır ki davranış biçimlerinde ibadetleri kadar tutarlı davranamamışlardır.Kitapta Türk ve Araplardan barbar olarak bahsedilmesi,Hristiyanlara üstten baktıklarının iddia edilmesi konusuna gelindiğinde ise Erasmus’un yaşadığı dönemde İslam dünyasının parlak çağını yaşamasından mütevellit bir gönderme olduğunun kanaatindeyim,yine de hümanizma meşalesini elinde tutan Erasmus’un eserinde böyle bir ifadeye yer vermesi kitabın beğenmediğim bölümlerinden biri oldu.Belki de budalalığın fütursuzca söylediği şeylerden birisidir ne de olsa benim dediğimin onun için bir önemi yok ve o dilediğini söyleyebilmektedir.Ne olursa olsun toplumun mihenk taşlarından sayılan eğitim,hukuk,siyaset,bilim gibi konularda alaycı ancak bir o kadar da düşündürücü ifadelere yer vermesi bakımından incelenmesi gereken bir eser olduğu kanaatindeyim.Döneminde şiddetli tepkilerle karşılaşması bile bu eserin insanlara tesirinin ne denli etkili olabileceği konusunda insanda merak uyandırıyor.Delilik kendisini överek her alanda “BEN VARIM”diye seslenerek yozlaşmışlıkları karanlık dehlizlerden gün yüzüne çıkarıyor.Kitabı okuduğunuz zaman 16.yy da eleştirilen bu şahsiyetlerin hala aramızda dolaştığını görecek ve içinizde bir burukluk hissedeceksiniz.Bir alıntıyla yazımıza son verelim :

    Bir deli!İnsana dehşet veriyor.Siz,siz nesiniz okuyucu?Kendini hangi kategoriye koyuyorsun?aptallarınkine mi,delilerinkine mi?-Şayet seçmek sana kalsa,kibrin gene de son hali tercih ederdi.
  • 216 syf.
    ·Beğendi·7/10
    "YENİSİNİ ALMAYIN, TAMİR EDİN!
    Eskiden hayat böyle değildi. Arası bozulan arkadaşlar hemen barışır, kalp kırgınlıkları tamir edilir, eşler arasındaki sorunlar uzamazdı. Neden peki? O zamanlar herkesin içinde bir tamirci vardı. İnsanlar kâh bir oyuncağı, kâh kırılan bir kalbi tamir ederdi. Zamanla birlikte biz içimizdeki tamirciyi yitirdik, belki de onu bu zamana layık göremedik. Sonuç olarak, "Yenisini alırız" çılgınlığına katılarak aslında yalnızlığı aldık..." Sözleriyle anlatmak istediğini gayet de güzel anlatmış.. nasıl bir çağda yaşıyoruz ki herşeyimiz var ve hâlâ almaya devam ediyoruz ama mutlu değiliz...
    Kitap kapağı da bu konuyu yeterince güzel açıklamış. "Uzmanlıklar çağında yaşıyoruz. Ivan Illich'in deyimiyle 'kabiliyetsizleştirici uzmanlıklar çağı'nda hem de... Her konuyu 'uzman'lara bırakırken, fıtratın sesi de, vahyin sesi de duyulamıyor kulaklarımızda. Bunca gürültü arasında, kendi iç sesimizi dahi duyuramaz haldeyiz.
    Oyuncak Tamirhanesi, bu duruma karşı yürekli bir isyanın ifadesi. Özelde psikolojizmin insana dair tahakkümüne meydan okuyan yazar, şu gerçeği seslendiriyor: İnsanı tanımak, bir 'uzmanlık' konusu değildir. Kendi iç sesine ve vahyin sesine beraberce kulak veren kişi hayatın anlamı, aile, çocuk, insan-insan ilişkileri konusundaki temel doğruları pekala kavrayabilir!" Alıntı
    Hepimizin bu zamanda bir tamirciye ihtiyacı var... Yenisini almak artık tatmin etmiyor bizi.. tamir etsin içimizdeki kırılanlari da bir tamirci...
    Aslında hepimizin içinde var bir tamirci.. çünkü biz böyle büyümedik. Gördük, biliyoruz tamir etmeyi... azıcık hatırlamak lazım sadece...
    "Bu kitap içimizdeki tamircileri uyandırmak için yazılmış. Oyuncakla başlayıp, dünyayı tamir edebilecek güçte tamircileri uyandırmak için.."
  • 126 syf.
    ·Beğendi·8/10
    George ve Lennie o zamanki çoğu kişi gibi hayatını idame ettirebilmek için çiftliklerde çalışan işçilerdir. Ancak bir FARKLA! ikisininde ortak bir hayali vardır. Küçücük bir toprak parçası alarak kendi hayatlarını sürdürmek.

    İnsanlar hayal kurar. Ancak her şeyden önce bunun bir kurmaca olduğunu unutur ve bunun gerçek olabileceğini kendine kanıtlamaya çalışır.

    "Bir tiyatro oyununa katılmıştım. Bir erkek oyuncuyla tanıştım ve bana bu iş için yaratıldığımı söyledi. Hollywood'da iş bakıp bana mektup yollayacaktı."

    Ve ardından gelen bahaneler. Hayatımız böyle geçiyor. Ancak Crooks'un dediği gibi :

    "Cennete giden de olmamıştır , arazi alan da."

    Hiç bir zaman bu hayallere ulaşamayacağı gibi sürekli durumundan şikayet eder ,sevmeyi denemeden sevmez , elindekilere değer vermeyi denemeden sürekli kutsar onu. Çoğu kişi kutsalına ulaşamadan da ayrılır bu dünyadan. Ulaşsa da hep daha fazlasını ister. Çiftliği olan kişilerden hiç birinin mutlu olmaması gibi mutsuz olur hep insan.

    Tıpkı insan hoşuna giden şeyleri okşamayı sevmesi gibi önce okşar sonra daha fazla okşar sonra daha fazla daha fazla ...