• Sen çalışırsın çabalarsın, her ihtimali hesap ettim sanırsın ama kader izin vermezse bir incir çekirdeğini bile doldurmayacak sebepten ötürü her şey alt üst olur. Her şey kadere bağlıysa biz neden çabalıyoruz bu kadar; amel için
    başına neyin geliceğine kader karar verir, ancak başına geldikten sonra ne yapacağına, nasıl davranacağına, hangi ameli işleyeceğine sen karar verirsin.....
  • İnsan kaderini değil, kaderi insanı belirler. Sen çalışırsın, çabalarsın, her ihtimali hesap ettim sanırsın ama kader izin vermezse incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten ötürü her şey alt üst olur. Madem her şeyi kader belirliyor, neden çırpınıyoruz bu kadar? Evet, başına ne geleceğine kader karar verir ancak başına geldikten sonra ne yapacağına, nasıl davranacağına, hangi ameli işleyeceğine sen karar verirsin.
  • Kur'an'ın konuya yaklaşımını doğru anlamak için öncelikle
    iki hususa dikkat etmek gerekir. Bunlardan ilki yukarıda kısa
    değindiğimiz meselenin özünün ve Kur'an'ın tarihi arka planın,
    iyi kavranmasıdır. Bütün düşünce tarihi boyunca olduğu gibi
    Kur'an'ın hitap ettiği insanlar için de asıl sorun, insan hayatın
    kendi irâdesi dışında gerçekleşen yaşlılık, ölüm, ecel ve musibetlerin kim tarafından belirlendiğidir. İslâm öncesi Arap şiiri, insani hayatının bu yönlerinin “dehr" (zaman) tarafından belirlendiğine ilişkin atıflarla doludur. Kur'an, cahiliyye Araplarının dehr kavramını ilahlaştıran bu inancını kesin olarak reddetmiş, onun yerine Allah'ın ilim, irâde ve kudretini koymuştur. Zira Kur'an;

    “Onlar hâla: 'Bu dünyadaki hayatımızdan başka bir
    şey yok' derler, 'Dünyaya geldiğimiz gibi ölürüz ve bizi an-
    cak zaman (dehr) yok eder...“

    diyen müşriklere;

    “De ki: “Size hayat veren ve sonra sizi öldüren, Allah'tır;
    ve sonunda hepinizi kıyamet günü bir araya toplayacaktır"

    diye karşılık verir. Allah'a bir çok ortakların koşulduğu, uluhiyetin
    parçalandığı bir ortamda Allah'ın gücünün ve mutlak uluhiyetinin
    vurgulanması, her şeyin (bu arada insan fillerinin de) gerçek sahibinin Allah olduğunun söylenmesi anlaşılır bir durumdur.
    Kur'an'da özellikle Allah'ın belirleyiciliğini ön plana çıkaran âyetlerde problem doğrudan Allah'ın ilim irâde ve kudreti ile ilgili olarak ortaya konulmaktadır. Bu açıdan O'nun dışında bir varlığın
    O'nun mülkünde, O'nun ilim ve irâdesi dışında fiil yapmasını
    mümkün görmek, Kur'an'ın öngördüğü Allah inancı olan “tevhid”
    ile bağdaşmamaktadır.

    İkinci önemli nokta da şudur; 'Kur'an bütün dünya olaylarını
    (tabii, sosyal ekonomik) tasvir ederken hem tabii hem de dini terimler kullanmıştır, ancak bu iki tür terim arasında bir çelişki söz konusu olamaz. Aksine zaten dini terimler, tabii bir dili önceden varsaymakta olup, onun yerine geçme şöyle dursun, onu bizzat kendi içinde bulundurmaktadır: (Mesela) Rüzgar ve bulutlar yağmurun sebepleridir. Fakat yağmuru yağdıran ve bu tabii sebepler içerisinde kainatı idare eden yine Allah'tır. Birer açıklayıcı formül olarak tabii sebeplerin gerekliliği tatmin edici bir şekilde sunulduktan sonra dini terim, varılan en son açıklayıcı noktadır. Örneğin Kur'an âyetlerinin bir kısmında, gökleri ve yeri var edip idare edenin, gemileri yürütenin, dilediğine rızkı, hidâyeti, dalaleti, kötülüğü verenin Allah olduğu ifade edilir. Bu minvaldeki ayetler olayların dini ve son açıklamalardır. Diğer yandan Kur'an'da "insana uğrunda çaba gösterdiği dışında bir şey verilmeyeceğini" "Allah'ın hiçbir zaman kullarına haksızlık yapmayacağı" “Allahın, her şeyi belli bir ölçü” dahilinde yaratıp idare ettiği, Allah'ın, insanları“hangi yöne isterlerse o yöne çevirdiği", dileyenin iman dileyenin inkâr edebileceği kâfirlerin kendi davranışlarından kalplerinin mühürlediği; “yaptıkları fenâlıklar yüzünden" ve "O'na inanmadıklarından dolayı gönüllerini ve gözlerin ters çevirdiği", “bir millet durumunu değiştirmedikçe, Allah'ın onların durumu
    değiştirmeyeceği", “denizde ve karada işlenen her kötülüğün insanın kendi elleriyle işledikleri yüzünden” olduğu vb. ifade
    edilir. Bu âyetlerin bir kısmı konuyu Allah'ın kudret ve irâdesi
    bakımından, sonuç olarak, diğer kısmı da insanın hürriyeti ve sorumluluğu bakımından sebepleri bağlamında ele alır. Diğer bir deyişle "bir kısmı tekvini (ontolojik) dir, bir kısmı da teklifi (ehlâki) dir.

    İslâm'ın kader anlayışı konusundaki özgün mantığı, ancak söz konusu Kur'an ifadelerinin onun ana fikri ve Allah-insan-âlem
    ilişkisi çerçevesinde, vahyin kullandığı üslub göz önünde bulundurularak okunmasıyla doğru kavranabilir. Zira tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de bazı anlayış ve ekoller bu âyetlerin bir kısmını ön plana çıkararak İslâm'ın, ya “kaderciliği” veya “insanın kaderini kendisinin belirlemesini" öngördüğünü iddia ederler. Turan Dursun ve Erdoğan Aydın da birinci grup ayetleri bağlamından ve Kur'an'ın bütünlüğünden soyutlayarak Kur'an'ın katı kaderciliği savunduğu görüşünü ileri sürerler.

    “el-Kadr' veya 'el-kader' sözlükte bir şeyin sınırı, miktarı, ölçü-
    kıymeti demektir. Allah'ın fili olarak kader, Kur'an'da Allah'ın her
    şeyi bir ölçüye göre, sebep sonuç ilişkisi içinde, düzenli, sınırlı, muayyen ve kurallı yaratması anlamında kullanılır:

    Kur'an'dan anlaşıldığına göre, sınırsız ve düzenli sebepler sistemi
    ilahi orijinli olup, her şey Allah'ın ilmi ve kudreti dahilinde
    ama belli bir hikmete ve nizama (sünnetullah) istinaden cereyan
    etmektedir ki, “kader"den anlaşılması gereken de budur:
    “Allah her şey için bir ölçü (kader) koymuştur.”

    İnsan ancak Allah'ın izni ve irâdesi sonucu verilmiş bir güç
    ve hürriyete sahiptir. Allah yarattıkları arasında sadece insana hürriyet vermeyi, ona hürriyeti nispetinde sorumluluk yüklemeyi, hiç kimseyi gücünün yetmeyeceği şeyden sorumlu tutmamayı irâde ettiğini açıklamıştır. Böylece sebep-sonuç ilişkilerine bağlı olarak işleyen ölçüler (kaderler) çerçevesinde insan, seçimleri ve tavırlarıyla kendi konumunu belirler. Bu anlamda insan kendi kaderini kendisi tayin eder. Ancak bütün varlıklar gibi insan da Allah'a rağmen, güç ve hürriyete sahip olamaz.

    Kur'an'da, “insanın yaratılışından itibaren nasıl hareket edeceği,
    ne yapacağı ve ne olacağı, hatta cennete mi cehenneme mi gideceğinin değişmez sürette belirlendiği, insanın tamamen Allah, tarafından yönlendirildiği" şeklinde bir kader anlayışı yoktur. Böyle bir kader anlayışını her şeyden önce Kur'an açıkça reddeder: Kur'an'da;

    “Allah'ın dileseydi doyurabileceği bir kimseyi biz mi,
    doyuralım?"
    “Eğer Rahman dileseydi biz de atalarımız da O'ndan
    başka bir şeye tapmazdık ve O'nsuz da hiçbir şeyi
    haram kılmazdık”

    diyen müşriklere,

    “Buna dair bilgileri yoktur; onlar sadece vehimde bulunuyorlar.”

    denerek karşılık verilir. Kur'an'ın rehberliğinde, Hz. Peygamber'in
    eğitimiyle yetişen ilk Müslümanlar da böyle bir kader anlayışına
    sahip olmamışlardı; Hz. Ömer döneminde hırsızlık yapan biri
    bunu Allah'ın takdiriyle yaptığını söyleyince, Hz. Ömer bu adama
    hırsızlığın cezasına ek olarak Allah'a iftira etiğinden dolayı da para cezası uygulamıştır. Hz. Ali de kaza ve kaderi Allah'ın önceden takdiri olarak değil, ezeli ilmiyle bilmesi ve insanlara iyi olanı emretmesi, kötü olanı yasaklaması olarak yorumlamıştır.

    Daha sonraki dini, fikri ve siyasi gelişmeler yaklaşık olarak 2.
    hicri asrın başlarından itibaren konu ile ilgili tartışmaların sistemli
    bir şekilde başlamasına yol açtı. Daha çok fıkıhçı ve hadisçi olarak bilinen selef âlimleri Allah'ın kudret ve irâdesinin mutlaklığı ve
    sınırsızlığı ile insanın yükümlülük ve sorumluluğunu birlikte kabul
    ediyor ve bu kabulün kaçınılmaz olarak doğuracağı ahlâki açmaz
    üzerinde duruyorlardı. Öyle görünüyor ki bazı Emevi yöneticileri haksız uygulamalara girişirken bu uygulamaların ilâhi takdirin
    bir gereği olduğunu ileri sürerek zulüm ve haksızlıklarını meşrulaştırmak istemiş ve bunun üzerine kader üzerindeki selefi tavrın istimara elverişli bir şekil aldığı ve ahlâki sorun teşkil edebileceği fark edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine Hasan-ı Basri, Ma'bed el-Güheni, Gaylan ed-Dimaşki, Vasıl b. Atâ, Yunus el-Esvari gibi kelâmcılar kader ve insanın filleri konusunu ciddi bir şekilde ele alarak Allah'ın ancak insanların iyiliğine olanı (salah) yaratabileceğini, dolayısıyla hayrın Allah'a fakat şerrin insana nispet edilmesi gerektiğini, şu halde insanın hür irâde sahibi olduğunu ileri sürdüler. Bazı farklılıklara rağmen kader konusunda Eşariliğin, Selefiye'nin; Matüridiliğin ve Mu'tezilenin de Hasan Basri'nin ortaya koyduğu tavrın devamı olduğunu söyleyebiliriz.

    Kur'an'ın reddettiği ve insana hürriyet tanımayan bu kader
    anlayışı, yazarların da ifade ettiği gibi, insanın sorumluluğunu anlamsızlaştıracağı gibi, onun sömürülmesini de kolaylaştırabilir. İnsanların en çok değer atfettikleri ve onlar üzerinde etkin olan her şey (inanç, ideoloji, para) bilgisizlik veya değersizlik sebebiyle bilerek veya bilmeyerek en çok istismar konusu olabilmektedir.
  • Viktor E. Frankl "in İnsanın Anlam Arayışı Kitabından:

    Ama gözyaşlarından utanmamız gerekmiyordu, çünkü gözyaşları, bir insanın cesaretlerinin en büyüğüne, acı çekme cesaretine sahip olduğuna tanıklık ediyordu.

    ... insanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

    Eğer acıdan kaçınılabiliyorsa, yapılacak anlamlı şey nedenini ortadan kaldırmaktır, çünkü gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir durumdur.

    Frankl, Nietzsche'nin şu sözünü anmayı çok seviyor: "Yaşamak için bir neden'i olan kişi, hemen her nasıl'a dayanabilir."

    "Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur." Anormal bir duruma gösterilen anormal bir tepki normal bir davranıştır.

    Aramızda tıp mesleğinden olanların ilk öğrendiği şey buydu: "Kitaplar yalan söylüyor!" İnsanın, şu kadar saat uyumaksızın yaşayamayacağı söylenirdi. Kesinlikle yanlış! Kesinlikle yapamayacağım şeyler olduğuna inanırdım: Şunsuz uyuyamam ya da şununla veya bununla yaşayamam. Auschwitz kampındaki ilk gece yattığımız yataklar, ranzalar halinde düzenlenmişti, İki-iki buçuk metre kadar olan her bir ranzada, kuru tahtanın üzerinde dokuz kişi yatmıştık. Her dokuz kişi için iki battaniye verilmişti Elbette sıkışıklıktan ötürü sırt sırta, üst üste yatıyorduk, bu da acı soğuk nedeniyle avantajlı bir durumdu. kafalarımızı neredeyse çıkık hale gelen kollarımızın üzerine dayamak zorundaydık. Yine de uykumuz gelmiş ve birkaç saatliğine acıları alıp götürmüştü.
    Nelere dayanabileceğimize ilişkin birkaç benzer sürprizden daha söz etmek isterim: Dişlerimize bakma olanağımız yoktu, yine de buna ve ağır vitamin eksikliğine rağmen, diş etlerimiz her zamankinden çok daha sağlıklıydı. Aynı gömleği, ta ki gömlek görünümünü tamamen yitirene kadar, altı ay giyiyorduk. Su borularının donması nedeniyle günlerce yıkanamamamıza rağmen, toprakta çalışmaktan kirli ellerimizin üzerinde oluşan yara ve sıyrıklar (soğuk ısırması olmadığı sürece) iltihap kapmıyordu. Ya da örneğin yan odadaki en hafif bir gürültüyle uyanacak kadar uykusu hafif olan birisi, kulağının dibinde gürültüyle horlayan bir yoldaşa yaslanıp deliksiz bir uyku çekebiliyordu.
    Şimdi bize, insanı kabaca her şeye alışabilen bir varlık olarak tanımlayan Dostoyevski’nin sözlerinin doğru olup olmadığı sorulacak olursa, cevabımız, “Evet, insan her şeye alışabilir, ama nasıl olduğunu bize sormayın,” olacaktır. Psikolojik araştırmalarımız henüz oraya gelmedi; biz tutsaklar da o noktaya ulaşmış değildik. Henüz ruhsal tepkimizin ilk evresindeydik.

    İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmaktır.

    "Kişi, yaşamın anlamını veya değerini
    sorguladığı an, hastadır."
    Ama ben, yaşamın anlaminı merak
    eden bir insanın, ruh hastalığını dişa vurmaktan çok, insanlığını kanitladığına inaniyorum. Yaşamda anlam arayışina yönelmek
    için nevrotik olması gerekmez, ama gerçekten de insan olmasi gerekir. Ne olursa olsun, daha önce de belirttiğim gibi anlam arayışi insan olmanın ayırdedici bir özelliğidir. Başka hiçbir
    hayvan, hatta Konrad Lorenz'in kazları bile, yaşamda anlam olup olmadığını merak bile etmez.

    Bir insanın acı çekmesi, boş bir odadaki gazın davranışına benzer. Boş bir odaya belli miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının "büyüklüğü" kesinlikle görecelidir.

    Bitirilecek ne kadar çok acı var.

    insanın çektiği acının “büyüklüğü” kesinlikle görecelidir.

    Ama anlamlı olan sadece yaratıcılık ya da zevk değildir. Eğer yaşamda gerçekten bir anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlanmış olmaz.
    Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir. Yaşam, yiğitçe, onurlu ve özgecil olabilir. Ya da bu şiddetli kendini koruma kavgasında kişi, kendi insan onurunu unutup bir hayvan düzeyine inebilir. Burada, insanın, zor bir durumun sunduğu ahlâki değerlere ulaşma fırsatlarından yararlanma ya da vazgeçme arasındaki seçimi yatmaktadır. Bu da, o insanın acılarına değip değmediğini belirler.
    Bu varsayımların, dünyalık ve gerçek yaşamdan çok uzak olduğunu. Ancak az sayıda insanın böylesine yüksek ahlâki standartlara ulaşma yetisine sahip olduğu doğrudur. Onca tutukludan sadece birkaçı içsel özgürlüklerim tamamen koruyabilmiş acılarının sağladığı değerlere ulaşabilmiştir, ama bu türden bir örnek bile, insanın içsel gücünün, onu dışsal kaderinin üstüne çıkarabileceğini kanıtlamaya yeterlidir. Bu insanlar sadece toplama kamplarında görülmez. İnsan, kendi acılan yoluyla bir şeye ulaşma şansıyla birlikte, her yerde kaderle karşı karşıyadır.

    İntihar düşüncesi, kısa bir süreyle de olsa, hemen herkesin kafasını kurcalıyordu.

    Psikiyatride "af yanılsaması" denilen bir durum vardır. İdama mahkum edilen bir insan, infazından hemen önce, son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır.

    Yaşamın anlamına ilişkin sorular, genel ifadelerle yanıtlanamaz. Tıpkı yaşamdaki işlerin son derece gerçek ve somut oluşu gibi, “yaşam” da bulanık bir şey değil, son derece gerçek, son derece somut bir şey anlamına gelir. Bunlar, her bireyde farklı ve eşsiz olan kaderi oluşturur. Hiçbir insan ve hiçbir kader, bir başka insanla ya da kaderle kıyaslanamaz.

    Çünkü yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir.

    İnsan seçim yapmak zorundadır.

    Çünkü yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir.

    Dünya kötü bir durumda ve her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şey daha da kötüye gidecek.

    "Ama üstünlük, gerektiği takdirde acı çekmesini bilmektir."

    Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır.
    Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır.
    Ama hiçkimse, bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez. Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu yanıtın öngördüğü sorumluluğu üstlenmek zorundadır.

    En küçük bir merhamet karşısında bile minnet duyuyorduk.

    Yaşamak acı çekmektir; yaşamı sürdürmek, çeki­len bu acıda bir anlam bulmaktadır.

    İnsanlar araçlara sahip, ama amaçları yok.

    Anlam mantıktan derindir.

    Yaşamın en samimi tanıkları... gözyaşları...
    Ama gözyaşlarından utanmamız gerekmiyordu...

    Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevgi en derin anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğine bulur.


    Ruhunu ve bedenini kanatırcasına kazıyarak öğrenmek.
    ... dünyada, kişinin en kötü şartlarda bile yaşamını sürdürmesine, yaşamında bir anlam olduğu bilgisi kadar etkili bir şekilde yardımcı olan başka hiçbir şey yoktur.

    henüz bu dünyaya ait değildik.

    birbirimize,”bu fazla yaşamaz...” ya da “sıra bunda...” diye fısıldıyor ve akşamları günlük bit ayıklayışımız sırasında,kendi çıplak bedenlerimizi görerek,şöyle düşünüyorduk:işte bu vücut,benim vücudum,bir cesetten başka bir şey değil.

    "Hayat benim için bir cehennemdi."


    Varoluşsal boşluk temel olarak kendini can sıkıntısı durumunda dışavurur. İnsanlığın, bunaltı ve can sıkıntısından oluşan iki uç arasında sonsuza kadar mekik dokumaya mahkûm olduğunu söyleyen Schopenhauer’i anlayabiliriz.

    ... dünya kötü bir durumda ve her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şey daha da kötüye gidecek. Bu nedenle uyanık olalım; iki anlamda uyanık olalım: Auschwitz’den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz. Hiroşima’dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz.


    ... çok büyük bir atmosfer basıncı altında bulunduğu dalgıç hücresinden birdenbire ayrılması halinde, dalgıcın fiziksel sağlığının tehlikeye girmesi gibi, ruhsal baskıdan birdenbire kurtulan bir insanın, ahlâki ve ruhsal sağlığı da hasar görebilir.

    İnsan sonlu bir varlıktır ve özgürlüğü sınırlıdır. Bu, koşullardan özgürlük değil, koşullara yönelik bir tavır alabilme özgürlüğüdür.

    Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da İnsan ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının
    " büyüklüğü " kesinlikle görecelidir.

    "Kimsenin ahlaki sorunlara kafa yormaya ne zamanı ne de arzusu vardı."

    Eğer acıdan kaçınılabiliyorsa, yapılacak anlamlı şey nedenini ortadan kaldırmaktır, çünkü gereksiz vere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur öte yandan eğer kişi acı çekmesine neden olan durumu değiştiremiyorsa , buna karşın tutumunu belirleyebilir.

    Hiçbir insan ve hiçbir kader ,bir başka insanla ya da kaderle kı yas la na maz ...

    Beni öldürmeyen şey, beni daha güçlü kılar.

    Acının sınırı yoktur.
    Yıllar boyunca olası her türlü acının mutlak sınıra ulaştığını düşünen bir insan, şimdi acının sınırı olmadığını ve daha çok, daha yoğun acılar çekebileceğini anlıyordu.

    lnsanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir.

    Yaşamı anlamlı ve amaçlı kılan şey de, insanın elinden alınamayan işte bu ruhsal (tinsel) özgürlüktür.

    “psikiyatrist olarak bizler bile bir insanın örneğin bir tımarhaneye kapatmak gibi anormal bir duruma yönelik tepkilerinin,normalliğin derecesiyle orantıladığımız zaman anormal olmasını bekleriz.”

    Peki bir insan anlam bulmaya nasıl başlar? Charlotte Bühler'in ifade ettiği gibi: "Yapabileceğimiz tek şey, nihai olarak insan yaşamının ne olduğuna ilişkin sorularının yanıtlarını bulmuş gibi görünen insanlarla, bulamayan insanların yaşamlarını araştırmaktır."

    Mutluluğun kendiliğinden olması gerekir, aynı şey başarı için de geçerlidir.
    elinden alınamayan işte bu ruhsal (tinsel) özgürlüktür.

    Logoterapiye göre yaşamın anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz: 1. Bir eser yaratarak veya bir iş başararak, 2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek 3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek

    Bir insanın, yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısı, hatta umutsuzluğu, varoluşsal bir bunaltıdır. Ama kesinlikle bir ruh hastalığı değildir.
    Böyle bir şeyi ruh hastalığı terimiyle yorumlayan bir doktor, hastasının varoluşsal umutsuzluğunu uyuşturucu ilaçlar yığınının altına gömebilir. Bunun yerine onun görevi, varoluşsal gelişim ve gelişme krizi boyunca hastaya yol göstermektir.

    Kişinin, soyut bir “yaşamın anlamı” arayışına girmemesi gerekir. Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşam tekrarlanabilir.

    “Dünyadaki hiçbir güç yaşadığın şeyi elinden alamaz”

    ... yaşamın anlamı, insandan insana ve an be an değişir. Bu nedenle yaşamın anlamını genel terimlerle tanımlamak olanaksızdır.

    ... yaşamın anlamı, insandan insana ve an be an değişir. Bu nedenle yaşamın anlamını genel terimlerle tanımlamak olanaksızdır.

    Kişinin, soyut bir “yaşamın anlamı” arayışına girmemesi gerekir. Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşam tekrarlanabilir.

    Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır. Ama hiç kimse bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez. Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu yanıtın öngördüğü sorumluluğu üstlenmek zorundadır.

    her şey bir şekilde anlamsızlaşıyordu.

    "Başarıyı amaçlamayın. Bunu ne kadar amaç haline getirip bir hedefe dönüştürürseniz, kaçırma olasılığınız da o kadar artar. Çünkü mutluluk gibi başarının da peşinden koşamazsınız; kendisi ortaya çıkmalı, kendisi oluşmalı.

    Yaşamak acı çekmektir; yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır.

    O ana kadar çok iyi öğrendiğim tek şeyi biliyordum: Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.

    Eğer yaşamda gerçek bir anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlanmış olmaz.

    Dinsel inancın derinliği ve gücü,
    sık sık, yeni gelenleri şaşırtıyor ve derinden etkiliyordu.

    Fotoğraftaki insanlar hiç de o kadar mutsuz olmayabilirdi.

    O ana kadar çok iyi öğrendiğim tek şeyi biliyordum: Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.

    Artık özgür oldukları için, özgürlüklerini saygısızca ve acımasızca kullanabileceklerini düşündüler.

    Latince *finis* kelimesinin iki anlamı vardır: Son ya da varış (finiş) ve ulaşılacak bir hedef. "Geçici varoluşu"nun sonunu görmeyen bir insan, yaşamdaki nihai bir hedefe yönelemiyordu.

    Geçmişteki hiçbir şey geri kazanılmaz bir şekilde kaybedilmemiş, her şey geri dönülmez bir şekilde kaydedilmiştir.

    Gelecekte bir hedef göremediği için kendini çöküşe bırakan bir insan, kendini geçmişe yönelik düşüncelere dalmış buluyordu.

    "Mizah, kendini koruma savaşında ruhun bir başka silahıydı."

    kafama bir düşünce saplandı: yaşamımda ilk kez, onca şair tarafından dile getirilen, onca düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm. gerçek: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir.

    Herkesin acısı kendine büyük...
    Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının “büyüklüğü" kesinlikle görecelidir.

    Nietzsche: "Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her 'nasıl' a katlanabilir."
    Viktor E. Frankl
    İnsanın Anlam Arayışı, Viktor E. Frankl

    İnsan varolmakla yetinmez, bunun yerine her zaman için varoluşunun kaderine, bir sonraki anda kendisinin ne olacağına karar verir.

    Boş bir odaya belli miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının "büyüklüğü" kesinlikle görecelidir.

    Psikiyatride "af yanılsaması" denilen bir durum vardır. Idama mahkûm edilen bir insan, infazından hemen önce, son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır. Biz de umut kırıntılarına dört elle sarılmıştık ve sonuna kadar, çok kötü olmayacağına inanmıştık.

    Hiçbir insan ve hiçbir kader, bir başka insanla ya da kaderle kıyaslanamaz. Hiçbir durum kendini tekrarlamaz ve her bir durum farklı bir tepki gerektirir.

    “Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur.”

    "Bazen insanın sadece kendi kaderini kabul etmesi, kendi talihsizliğine katlanması gerekir."

    geçen günlerin ve saatlerin gerilim ve heyecanından sonra, barış için ettiğimiz dualar, insan sesinin alabileceği en coşkulu tonla yapılmıştı.

    Yaşam için değil, yaşama veda edercesine elimi sıktı.

    Bazı şeyler yaşanmadan anlaşılmaz.
    O olayları yaşamayanlar ise ne o zaman hissettiklerimizi ne de şimdi hissettiklerimizi anlayabilir.

    "Bazen insanın sadece kendi kaderini kabul etmesi, kendi talihsizliğine katlanması gerekir."

    Hiç uğruna ölmek istemiyordu. Hiçbirimiz bunu istemiyorduk.

    "Çelişik niyet " adı verilen logoterapi tekniği, korkunun korkulan şeyi yarattığı ve aşırı niyetin, arzulanan şeyi olanaksızlaştırdığı gerçeğine dayanmaktadır.
    Bir benzetme yapacak olursak, bir insanın acı çekmesi, boş bir odadaki gazın davranışına benzer. Boş bir odaya belli bir miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının “büyüklüğü” kesinlikle görecelidir.

    Yaşam için değil, yaşama veda edercesine elimi sıktı.

    geçen günlerin ve saatlerin gerilim ve heyecanından sonra, barış için ettiğimiz dualar, insan sesinin alabileceği en coşkulu tonla yapılmıştı.

    Uykusuzluk sorununa uykuya direnme çağrısı...
    Uykusuzluk korkusu, uyumaya yönelik aşırı bir niyete yol açar. Bu da dönüp, kişinin uyumamasına neden olur. Bu korkunun üstesinden gelmesi için genellikle hastaya kendini uyumaya zorlamamasını, bunun yerine tam tersini denemesini, yani yatakta olabildiğince çok uyanık kalmaya çalışmasını öğütlerim.

    ...
    Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını ,asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası UMUTSUZ İNSANLARA ÖĞRETMEMİZ gerekiyordu.

    Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlamış olmaz.

    Psikiyatride 'af yanılsaması' denilen bir durum vardır. İdama mahkum edilen bir insan, infazdan hemen önce, son dakika affedilebileceği yanılsamasına kapılır.

    Hâlâ hayatta olanların umutlanmak için nedeni vardı. Sağlık, aile, mutluluk, mesleki yetenekler, talih, toplumdaki konum: Bütün bunlar tekrar kazanılabilecek yada eski durumuna getirilebilecek şeylerdi. Her şey bir yana, kemiklerimiz hâlâ yerindeydi. Yaşadığımız şeyler, gelecekte bizim için bir değer olabilirdi.

    "Her düşüp kalkışımın hesabını tuttun; gözyaşlarımı da şişene koy! Bunlar kitabında yok mu?
    Varoluşumuzun geçici olması, bunu kesinlikle anlamsız kılmaz, ama sorumluluklarımızı oluşturur.

    “ Bir insanın ruhsal durumuyla -cesareti ve umudu ya da bunların bulunmayışı- vücudun bağışıklık durumu arasında ne kadar yakın bir ilişki olduğunu bilenler , umut ve cesaretin birdenbire yitirilmesini öldürücü bir etkisi olabileceğini anlayacaktır. Arkadaşımın ölümünün nihai nedeni , beklediği özgürlüğün gelmemesi ve ağır bir hayal kırıklığı yaşamasıydı.”

    Acı soğuk ve rüzgar içimize işliyordu.

    Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır.

    Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir.

    Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur.

    Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir.

    Acı soğuk ve rüzgar içimize işliyordu.

    En küçük bir kışkırtmada, bazen de hiçbir neden olmaksızın dayak fasılları yaşanıyordu.
    ...
    Bu tür durumlarda insanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

    "Her düşüp kalkışımın hesabını tuttun; gözyaşlarımı da şişene koy! Bunlar kitabında yok mu?
    Hâlâ hayatta olanların umutlanmak için nedeni vardı. Sağlık, aile, mutluluk, mesleki yetenekler, talih, toplumdaki konum: Bütün bunlar tekrar kazanılabilecek yada eski durumuna getirilebilecek şeylerdi. Her şey bir yana, kemiklerimiz hâlâ yerindeydi. Yaşadığımız şeyler, gelecekte bizim için bir değer olabilirdi.

    Frankl, Nietzsche’nin şu sözünü anmayı çok seviyor: “Yaşamak için bir
    nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir."

    Ne olursa olsun, duşlardan gerçek su akıyordu.

    Hepimiz, kendimizi canlıdan çok bir ölü gibi hissediyorduk.

    Özgürlük, olumlu yanı sorumluluk olan olgunun tamamen negatif yanından başka bir şey değildir. Aslına bakılacak olursa, sorumluluk terimiyle yaşanmadığı sürece özgürlük, salt keyfiyet içinde yozlaşma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

    Bazı otoritelere göre anlamlar ve değerler, “savunma mekanizmalarından, tepki oluşumlarından ve yüceltmelerden öte bir şey değildir.” Ama bana göre, ben, sadece “savunma mekanizmalarım” uğruna yaşamak istemeyeceğim gibi, sadece “tepki oluşumlarım” uğruna ölmeye de hazır değilim. Öte yandan insan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme yetisine sahiptir.

    özgürlüğüne kavuşan tutukluların yaşadığı şeye,psikolojik açıdan “kişiliksizleşme” denilebilir.kelimenin tam anlamıyla eğlenme,hoşnut olma yeteneğimizi kaybetmiştik;bunu yavaş yavaş tekrar öğrenmemiz gerekecekti.

    Kuşkusuz, kalabalıktan uzak durmanın olası,hatta gerekli olduğu zamanlar da vardı.

    "Zengin bir entelektüel yaşama alışmış olan duyarlı insanlar daha çok acı çekmiş olabilirler(bu insanlar çoğunlukla hassas bir yapıya sahiptir), ancak iç özlerinin (benliklerinin) maruz kaldığı hasar daha az olmuştur. Bu insanlar çevrelerindeki dehşet verici dünyadan kopup, içsel zenginlikten ve tinsel özgürlükten oluşan bir dünyaya çekilebilmişlerdir."


    Acı duygusu ,net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an , a c ı olmaktan çıkar.

    Tutuklunun ruhsal tepkilerinin ikinci evresinde ortaya çıkan semptomlar, duygu yitimi, yani kişinin hissetmeyi göze alamadığı coşku ve duygularını köreltmesiydi ; bu da sonunda tutukluyu , her gün ve her saat karşı karşıya olduğu dayağa karşı duyarsızlaştıriyordu .Bu duyarsızlık yolu ile tutuklu , kendini kısa zamanda çok gerekli ve koruyucu bir kabukla kaplıyordu.

    İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğumuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın.

    İnsan, kelimenin tam anlamıyla bir numara olup çıkıyordu; canlı veya ölü olmasının bir önemi yoktu; bir numaranın yaşamının kesinlikle hiçbir anlamı yoktu. Numaranın arkasında olan şey, yaşam, kader, tarih, söz konusu insanın adı, çok daha önemsizdi.

    Eğer yaşamda gerçekten anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır.

    Ama mutluluk aranmaz; ortaya çıkması gerekir. İnsanın “mutlu olmak” için bir nedeni olmalıdır. Bu neden bulunduktan sonra mutluluk otomatik olarak gelir

    İnsan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme yetisine sahiptir.

    Tutuklunun ruhsal tepkilerinin ikinci evresinde ortaya çıkan semptomlar, duygu yitimi, yani kişinin hissetmeyi göze alamadığı coşku ve duygularını köreltmesiydi ; bu da sonunda tutukluyu , her gün ve her saat karşı karşıya olduğu dayağa karşı duyarsızlaştıriyordu .Bu duyarsızlık yolu ile tutuklu , kendini kısa zamanda çok gerekli ve koruyucu bir kabukla kaplıyordu.

    İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir. O anda, insan şiirinin ve insan düşünce ve inancının vermesi gereken gizin anlamım kavradım: İnsanın sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluşu. Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım.

    "Bütün bu acıların,çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? Çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok!Çünkü anlamı böyle bir rastlantıya bağlı olan yaşam,nihai anlamda yaşanmaya değmez.

    Bazıları umutlarını hepten yitirmişti, ancak en can sıkıcı olanlar, uslanmaz iyimserlerdi.

    İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğumuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın.