• 184 syf.
    Simyacı, adeta masal tadında, elimize aldığımızda bırakmak istemeyeceğimiz türden, nasihatname tarzında bir kitaptır. Santiago adında bir gencin kişisel menkıbesini bulma yolculuğunu anlatır bize.

    Santiago, çalışkan ve gezmeyi seven biridir. Yeni yerler görmek için çoban olmuştur. Kitap okumayı seven Endülüslü bir çobandır. Bir falcıyla karşılaşır, rüyasının Mısır Piramitleri’nde onu bir hazinenin karşıladığı sözleriyle yorumlanmasının üzerine yolculuk hayalleri kurar. Şalem Kralı ile karşılaşır. Evrenin Ruhu’ndan bahseder Santiago’ya. Alıştığı şeylerle sahip olmak istediği şeyler arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Koyunları satarak yolculuğa çıkar. Parasını çaldırır. Bir billuriye tüccarının yanında çalışmaya başlar. Tüccarın işini iyice kazançlı hale getirip kendi de yeterince para biriktirerek yolculuğuna devam etmeye karar verir. Piramitlere ulaşması için geçmesi gereken bir çöl vardır. Çöl yolculuğu sırasında Simyacı arayan bir İngiliz ile tanışır. Karşılarına bir vaha çıkar ve konaklarlar. Bir çöl kızına onu her şeyden vazgeçirebilecek derecede âşık olur. Vaha halkını ölümden kurtarır. Simyacı ile tanışır, İngiliz de bu sırada Simyacıyı tanımıştır ama İngiliz’in daha çok yolu vardır. Simyacı, Santiago ile yolculuğuna devam eder. Simyacı’dan çok şey öğrenir. Evrenin Ruhu’nun Tanrı’nın ruhunun bir parçası olduğunu, Tanrı’nın ruhunun da kendi ruhu olduğunu görür. Yolculuklar en iyi öğrenme şeklidir ve daha öğreneceği çok şey vardır. Tutsaklıktan ve ölmekten; çöl, rüzgar, güneş ve her şeyi yapan El ile konuşmayı öğrenerek kurtulur. Piramitlere gitmeyi başarır ve orada hazinenin Endülüs’te, çobanların koyunlarını otlattıkları bir harabede, incir ağacının alında olduğunu öğrenerek kendi ülkesine geri döner. Hazineyi bulur. Artık âşık olduğu çöl kızına gitmeye hazırdır.

    Görüyoruz ki mutluluk her zaman çok uzakta değildir. Her insan kendi menkıbesini yaşamak için dünyaya gelir ve kendi kaderini yaşar. Mutluluğa ulaşmamız için yüreğimizin sesini dinlemeli, evrendeki işaretleri anlamayı başarabilmeliyiz. Aradığımız hazine aslında kendi içimizdedir. Bulmak da yine bizim elimizdedir. Öğrenmek aslında bizde olanı tekrar hatırlamaktır.

    “Anladım ki kişisel düşlerini yaşayan biri için hayat oldukça cömert davranıyor.” sözüyle de anlaşılacağı üzere eğer biz aramak, düşlerimizin peşinden gitmek ve bulmak istiyorsak her şey, bizim bunu başarmamız için hareket eder. Birçok insan, çoğu zaman belki acı çekmek korkusuyla sadece bulunduğu yerde kalmakla yetinir. Unutuyoruzdur oysa; acı çekmek korkusu belki de acının kendisinden de daha acıdır. Bizi başarısızlığa uğrama korkusu durdurabilir sadece. Buna kulak asmaksızın yola devam edilebilir.

    “Sözcüklere gereksinim duymayan bu dili çözümlemeyi öğrenmeyi başarırsam dünyayı kavramayı başaracağım.” “Her şey bir tek ve aynı şeydir.”

    SimyacıSözlerinden yola çıkarak Simyacı’ya tasavvufi yönden de bakmamız gerekiyor aslında. İnsanın bu dünyadaki arayışı vardır. Yaratıcıyı bulmak arzusu… Evrendeki her şeyin O’nun bir yansıması olduğunu ve bu işaretlerden yola çıkarak, bir bütüne ulaşıp kendi içimize yaptığımız yolculuğun farkına varmamız gerektiğini anlatır bize.

    Kitabın öndeyişinde Oscar Wilde’ın, Narkissos öyküsünden bahsedilir. Kendi görüntüsüne vurgun bir delikanlının göle düşüp boğulmasının ardından göl şöyle der:

    “Narkissos için ağlıyorum ama onun yakışıklı olduğunu hiç fark etmemiştim ben. Narkissos için ağlıyorum çünkü sularıma eğildiği zaman gözlerinin derinliklerinde kendi güzelliğimin yansımasını görebiliyordum.” Sözlerinden de anlaşılacağı üzere var olmaya sebep aslında bilinme isteğidir. Tüm yansımalardan bire, bütüne ulaşabilme ve bu yolculuğa başlayabilme ümididir. Başlayıp başlayamamak ya da başlayıp nelerle karşılaşılacağı meçhul da olsa bunu şekillendirmek daima bizim elimizdedir. “İnsanların kendi yazgılarını seçmek şansından yoksun bulunduklarından söz ediyor. Ve sonunda da dünyanın en büyük yalanına inandığını söylüyor.” Bu sözle de yine aynı yere varmış oluyoruz. Kaderimize yön vermek yine bizim seçimlerimizle olur.

    Santiago, bu yolculuğun sonunda Simyacı’yı bulur. Simyacı ona kendisi olmayı öğretir. Hissetmeyi… Arayışa önce kendi içinden başlayıp sonra tekrar kendine dönmeyi öğretir. Simyacı’yı bularak aslında kendini bulmuştur Santiago. Yine asıl hazinenin de kendi içinde olduğunun farkına varmıştır.
  • Dinlemeliydi insan, sadece dinlemeli. Bilmeyi düşünmeden, anlatılanın ardındakini ve anlatılmayanı hesaplamadan, paylaşılmak istenene vermeliydi kendini… güven vermeliydi.
  • 56 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    *
    'İstemediği halde askere gitme' düşüncesi ile 'istediği halde karısının yanında kalamama' düşüncesi arasında kalan bir adamın durumu anlatılıyor.
    ***
    Ama kitabı, istemediği veya yanlışlarını gördüğü halde, mensubu olduğu cemiyete karşı bir akış açısı, şeklinde okumak da mümkündür. Zira ben, çıkarımlarımı bu açıdan yapıyorum.
    ***
    Kalabalıklardan beslenen cemiyetlere (parti, tarikat, dernek vb.) kitapta geçen şu söz, çok mu uzak? "Sen onlar için bir rakamdan, bir sayıdan ibaretsin, " (sayfa:30)
    *
    Ayrıca içinden bulunduğu cemiyetten ayrılmak istemesine rağmen, ayrıl(a)mamanın türlü nedenleri itibariyle o cemiyetler güçlerini devam ettirmektedir. Mensubu olduğu cemiyetin yanlışlarını gördüğü halde orada kalmanın etkisini, şu sözler özetlemiyor mu? "Neden onların gücü var? Çünkü onlara bu gücü siz veriyorsunuz. Ve sizler korkak olduğunuz müddetçe onların gücü hep olacaktır. Tüm bunlar, yani insanlığın bugün korkunç dediği şey, yeryüzündeki on insanın iradesinden ibaret ve on insan bunu yeniden yıkıp yok edebilir. Bir insan, yaşayan tek bir insan onlara karşı durarak bu gücü yerle bir edebilir. Fakat sizler boyun eğdiğiniz, belki paçamı kurtarabilirim dediğiniz müddetçe, onları can evinden vurmak yerine, onlara itaat ettiğiniz müddetçe, sizler sadece bir kölesiniz ve bunu da hak ediyorsunuz demektir." (sayfa:33)
    *
    İnsanların amaçlarına saygı duyulması gerektiğini ve fakat bu amaçların kişinin iradesiyle (akıl, bilgi, duygu) olması gerektiğini, bağlı bulunduğu cemiyetlerin dayatmasıyla hareket edilmemesi gerektiğini şu sözler açıklamaz mı? "Sen nefret ettiğin bir şey teslim oluyorsun ve bunun için kendi hayatını feda ediyorsun. Hayatını feda edeceksen neden inandığın bir şey için etmiyorsun?" (sayfa:14) ve "İnsan bir amaç uğruna kendinden vazgeçebilir, fakat başkalarının çılgınca fikirleri uğruna değil." (sayfa:33)

    Bir insanın içinde bulunduğu cemiyetten bir rahatsızlığı varsa bunu dile getirmelidir! Bunu önce kendine sonra da mensubu olduğu cemiyete karşı yapmalıdır! Ezilirim, alçalırım, düzenim bozulur, işimden-rantımdan olurum, mevkiimi kaybederim... gibi kendi şahsi menfaatleri karşısına alarak bunu yapmalıdır! Varsa vicdanın sesini dinlemeli, yoksa vicdanını sorgulamalıdır!

    "Hissettiği tek şey, artık o giden kişinin kendisi olmadığıydı." (sayfa:29)
    "İnsan kendini kaçak hissettikten sonra hiçbir yerde özgür değildir" (sayfa:32)
    "Çünkü itiraz etmeyen, karşı koymayan herkes suç ortağıdır." (sayfa:32)
    "Kocaları, çocukları kendilerinden sökülüp alınırken milyonlarca kadın da korkaktı -hiçbiri yapması gerekeni yapmadı. Bizler hepimiz sizin korkaklığınızdan zehirlendik." (sayfa:42)
    *
    Ve zararlı gördüğümüz cemiyetlerin dışında kalan bizler. Bizlerse, bu türden cemiyetlerin içinde bulunan çevremizi uyarmalıyız.
    "Neden gitti ki? Beni engellemeliydi, bu onun göreviydi. Beni benden kurtarabilirdi"
    (sayfa:40)
  • Sürekli iletişim kazaları yaşıyoruz toplumumuzda.

    Birbirimizle iletişim kuramıyoruz.

    Ya birbirimizi dinlemiyoruz ya da dinlesek bile kendi fikrimizden ayrılmıyoruz, yanlış olsa bile.

    Konuşurken laf arasına girmeler,
    Özensiz ve bilgi edinmeden konuşmalar,
    Kendini haklı, karşındakini hor görmeler,
    Kibarlıktan uzak konuşmalar,
    Aceleci hızlı konuşmalar,
    Karşımızdaki insanı dinlemeden monolog içerisinde konuşmalar
    yaparak sürekli iletişim kazaları yapıyoruz.

    Bu kazalar da bizim sağlam bir zeminde hareket etmemizi engelliyor ve önümüze sağlıklı bakamaz hale geliyoruz.

    Sevgi ve saygı dilinden uzaklaştıkça toplum olarak kaybediyoruz.

    Oysa ki bireyler rahat ve sağlıklı iletişim kurabilirse toplum huzurlu olur, toplum huzurlu olursa topyekûn tüm bireyler kazançlı çıkar.

    O yüzden iletişim de tüm kanallar açık tutulmalı ve karşımızdaki insan her kimse çaycı, gazeteci, memur, kasiyer, pazarcı, idareci, yönetici, sıradan bir vatandaş herkes birbirini dinlemeli.

    Kimse kimseyi söylemleri yüzünden ötekileştirmemeli.

    Her fikre saygı duymalıyız.

    Bu şekilde iletişim kurabilirsek başarabiliriz ancak.

    İletişim kanallarınız açık olsun efendim :)
  • Dil ki insanın herşeyi. Dilsiz bile olsan kendini anlatacak, seni anladıklarına kanı olduğun bir dilin olmalı. Bir işaret alfabesiyle de olsa yine de konuşabilmelisin mesela. "Canım yandı hem de çok!" Diyebilmelisin. İllaki bir dilin olmalı. Sen dilinde ağıtını, türkünü yakarken gözlerine bakmaktan utanmayan insanlar dinlemeli seni. İlla ki insan gibi insanlar olmalı seni duyan, yüreğini açan...