• 680 syf.
    ·10/10
    "Gündüz, bir hiçim; gece, kendim olurum." Fernando Pessoa

    Kendimi, tamamen kendim olarak hissettiğim sessiz ve tamamlanmış bir zaman diliminden.

    Zaman, aslında ilk başta bir bütün olarak tasarlanmıştı. Sonradan bıçak denen insanlar ezeli dilim dilim ettiler. Bıçaklar teker teker en huzursuz kalmaya mahkum edildi. Malzemesi anı. Suyu acı. Navigasyonu kader. Habitatı gözyaşları. Geçmişte yaşanacak ve gelecekte anılaşmış olan. Düşünerek hisseden ve hissederek düşünen.

    Düş ile eylem arasındaki geçirgen zar Bernardo Soares denen bir kimliksiz. Huzurlu bir kimliklilik atmosferinde bilinçsizlik bilinciyle dünyalaşan. Geçirgen zarının etrafına toplanmış beklenti ve vaatlerinin arasında sadece bir oyuncak olmaya yaradığını hisseden. Uzaklaştıran bir penceresi, yakınlaştıran bir günlüğü. İçinde bulunduğu sonsuz ikircikliğinden tamamlanmış sonuçlar beklenen.

    Kolektif bir varoluş salatasında iki seçeneğin olur. Mutfağı netlik ve bulanıklılığın boks maçı. Ya tabak olursun varoluş kaosunu taşıyan ya da salatanın içerisindeki herhangi tin parçasından sadece biri. Ya da belki her ikisi de? Ya da seçmemeyi seçmek ister misin? Soruya cevabın evetse seçmemeyi seçersin. Soruya cevabın hayırsa yine seçmemeyi seçersin.

    Salt huzuru istemek ile sorunlu hayallerin huzursuzluğu bir ringdedir. Ringin adı Huzursuzluğun Kitabı. Hakem ruh miyopluğu. En önden bilet alan seyirciler bekleyen öz sorumluluklar. Maç günü karnını ağrıtan varoluşsal sancılar. Arkalarında ise sanki sahip olmanın bir yolu varmış gibi Ay'a göz diktiğim bakışlar. Mola sırasında yüzünü tedavi eden bir ruh fermanı. Maçı kazanan bir yok-varlık.

    Sabırsızlığımız elimizden emeklemeyi aldı. Huzurun emekleme olduğu yerde ne zaman ki ayağa kalktık işte tam da o zaman düştük. Adım adım maruz kaldığımız çift kişiliğimiz suretindeki Bernardo Bernardo -evet, bu kitaptaki adım adım-, ikilemleriyle inşa ettiği kimlik binasını, olumsuzluk eki dinamitleriyle huzursuzlaştırdı.

    Tuğlası sanrı, proje çizeri Tanrı. Müteahhiti kalp ve beyin medceziri. Pencerelerin iç yüzü gerçeksizlik, dıştan görünen yüzü tam gerçek. Ona can veren ve özgürleştiren ise bunun içindeki ironi. Gözlem belediyesinden izin çıkmadığı sürece onu yıkan ve süreçlerini parçalara ayıran bir düşünce makinesi. Tapusu vicdan ama sahte. Makinenin çalışmasını ellerindeki tamamlanmış ama sorgulanmamış ruh çekirdeklerini de çitletip izleyen huzurlular. Huzurevleri boşuna mı var?

    En büyük felaketlerin başlangıcının bir sadaka verilmişlik olabileceği ihtimali ile insan ruhunun nezleye yakalanması ihtimali arasındaki uzaklık, güneşin her günkü gibi doğudan doğması ile bir kıyamet senaryosu olarak batıdan doğması arasındaki ihtimallerin birbiri arasındaki uzaklık kadardır. Aynı insan ruhunun yapışık olduğu hayata olan bir türlü tam olarak gidemediği huzursuz uzaklığı gibi. İç daraltıcı. Evren genişletici.

    Hissetmenin gökkuşağındaki ulaşılamayan renklerin tanımladığı hissiz yarım kalmışlıklar, çelişki antikahramanları tarafından içinde var-yokluklanan girdaplar, duygu ikliminde yeşermiş meyvesiz ağaçların selülozlarının her elle tutulur kanıtında bir tezatlık tekrarına büründüğü tin uçarılıkları. Leitmotifi insan ruhuzursuzluğu, ateşli bir şekilde üşüyen kaygı edebiyatının esrik adı Fernando Pessoa.

    Huzurevi değil, huzursuzevi. Harfler arasındaki dansın his renginin renk körü huzurlular arasında çarpıtılmasıyla zuhur edememesi. Kimsenin kazanamayacağı bir zafer edinme mücadelesi olan doğal seçilim savaşında güçlü olan yarımlarımız, zayıf olan tamlarımız. Militarizmi üstün insanlara yakışan yegane tavır, anarşizmi Fernando Pessoa cümleleri.
  • Peki insanlar neden bu kurmacalara inanıyor? Sebeplerden biri kişisel kimliklerinin anlatı üzerine kurulu olması. Çok küçük yaşlardan itibaren anlatıya inanmaları öğretiliyor insanlara. Anlatıları, bu tür anlatıların doğruluklarını sorgulayıp teyit etmek için gerekli zihinsel ve duygusal bağımsızlığı kazanmadan çok önce anne babalarından, öğretmenlerinden, komşularından ve toplumun genelinden duyuyorlar. Zihinleri olgunlaştığında anlatıya o kadar yatırım yapmış oluyorlar ki akıllarını, anlatıdan şüphe etmek yerine anlatıyı akla mantığa uygun hale getirmek için kullanmaları daha muhtemel. Kimlik arayışına çıkan çoğu insan define avına çıkan çocuklara benzer. Bula bula anne babalarının onlar bulsun diye önceden sakladığı şeyleri bulurlar.
  • 204 syf.
    ·Puan vermedi
    İnsanın 8 evresi:
    (psikososyal kriz : kazanım - istenmeyen özellikler)

    1. Temel güven - Temel güvensizlik: Umut - Vazgeçme
    2. Özerklik - Utanç ve şüphe: İrade - Kompulsiyon
    3. İnisiyatif kullanma - Suçluluk: Amaç - Ketlenme
    4. Azim - Yetersizlik: Yetkinlik - Atalet
    5. Kimlik - Kimlik karmaşası: Bağlılık - Rol reddi
    6. Yakınlık kurma - Soyutlanma: Sevgi - Dışlayıcılık
    7. Üretkenlik - Durağanlık: İçtenlikli ilgi - Reddedicilik
    8. İçsel bütünlük - Umutsuzluk: Bilgelik - Kibir

    Erikson'a göre her evrede bir psikososyal kriz bizi bekliyor. Dolayısıyla her evre bir kazanç fırsatı sunuyor. Aynı zamanda patoloji geliştirme riski de içeriyor.

    Erikson, insan gelişimi için sadece temel kazanımların yeterli olmadığını, bir nebze de olsa istenmeyen özelliklere de ihtiyaç duyulduğunu ifade eder. Örneğin; Yakınlık kurabilmemiz için bir nebze de olsa dışlayıcılığa ihtiyacımız vardır. Dolayısıyla istenmeyen sonuçların hiç olmaması da, olumlulardan fazla olması da sıkıntılı bir duruma işaret.

    Erikson her evredeki kazanım ya da istenmeyen özelliğin, kendinden önceki kazanımları ya da istenmeyen özellikleri de kapsadığını ifade etmektedir. Örneğin; son evredeki içsel bütünlük kavramı üretkenliğin daha kapsamlı halidir. Yine son evredeki umutsuzluk kavramı devam eden durağanlık hissidir. Dolayısıyla bilgelik, yaşlanınca aniden ortaya çıkan bir erdeme değil yaşam boyu gelişen bir sürece işaret eder.

    Erikson'a göre "psiko-sosyal" terimi, "psiko-seksüel" gelişim kuramını tamamlamak amacını taşımaktadır. 1933 yılında Amerika'ya gidene kadar Viyana'da eğitim gören Erikson, Freud gibi organik temelli bir kuram ortaya atıyor.

    Erikson'a göre gelişimsel bir niteliğin krize dönüşmesi ile evre başlamış olur. Evre sonunu belirleyen ise söz konusu niteliğin, baskınlığını bir sonraki niteliğe devretme mecburiyetidir. Bu devrediş ise gelişimin bütünlüğünün sağlanmasına hizmet eder.
  • Karşıdan karşıya geçmeye çalışırken araba durarak bana yol verdi. O an beynim yerle bir oldu. Şimdiye dek ne kadar aşağılandığımı başka bir ifadeyle ne kadar değersiz olduğumu fark ettim. Aynı zamanda değerli olduğumu fark ettim(olması gereken). Diğer fark ettiğim şey ise neden şimdiye kadar bu küçük durumda dahi bana değer vermedikleri oldu. Neden bu kadar aşağılandık? Bunu anlamam ve düşünmem sadece birkaç saniyemi aldı. Birkaç saniyeyle devletin değersizleştirme politikasına kadar gitti düşüncelerim. O an anladım ki değersizleştirmek devletin en hayati stratejisidir. Devlet neden böyle bir düşüncede bulunsun? Bana ifade ettiği kadarıyla bunu açıklamaya çalışacağım. Diğer düşündüğüm şey ise neden şimdiye dek bunun böyle olduğunu düşünmedim, görmedim? Acaba görmemem için neler yaptılar, hangi duvarları ördüler? Ya da duvar mı vardı? Anladım ki tam anlamıyla duvar filan yok sadece kavramlarda fark var. Söz gelimi cari açık derler, zarar demezler… Liberal, liboş kafaların yarattıkları en adi şeylerden biri de kavramları işlerine geldiği gibi üretip piyasaya sunmak. Kapitalist sistem ise bunu modelleştiriyor. Yani hazmettiriyor. Çünkü her kavram/sözcük bütün düşünce biçimimizi belirliyor. Abi her şey kavramda bitiyor, gittikçe bu kavram eksikliğimin ne denli bir uçurumda sallandığını olduğunu fark ediyorum. Diğer şey ise görmek, gözlem eksikliği. Görme, gözlem eksikliğim metin içinde hemen fark edilmiyor mu? Yukarıda verdiğim cari açığa neden zarar demedikleri. Cari açığı biliyordum, zararı da biliyordum ama neden görmedim? Çünkü yeterince düşünmüyoruz ve düşüncelerimizi her tabela her kampanya bertaraf ediyor. Düşüncelerimizi dağıtan, yıkan o kadar çok etken var ki… Ya da değer kavramı ile özgürlük kavramını da biliyordum. Ama neden ikisinin arasındaki ilişkiye hiç bakmadım, özgürlük kavramı üzerinde düşündüğüm kadar değer kavramı üzerine de düşünmedim. Acaba özgürlük kavramı üzerine hiç değecek kadar düşündüm mü? Hayır. Metni neden toparlayamıyorum?

    Liberal sistem(alışveriş babında değerlendiriyorum bunu) seni ‘’fırsat, kampanya, indirim günleri’’ gibi reklamlarla kendine çekiyor. Sen de bu fırsat ve kampanyaları kaçırmayayım diye alışveriş yapmaya çıkarsın. Böylelikle onların senin paraya muhtaçlığından çok senin onlara muhtaçlığını en gerçekçi şekilde ortaya koyuyorsun. Başka bir anlamsal yüzeyde bakacak olursak yani değer kavramı bakımından bakacak olursak ‘’sen fakirsin, yani ucuzsun bunlar senin layık olduğun şeyler’’ böyle bir anlam daha ortaya çıkıyor. Diğer başka bir anlamda bakacak olursak ihtiyacın olmayan ama sana ihtiyaçmış gibi gösterdikleri şeyler senin özgürlüğüne amansız bir darbe indiriyor. Bu kıskacın içinde daha fazla ne kadar dayanacağız? Bizi aptal sürüsü olarak görmelerinden ne zaman rahatsız olacağız? Ya da gerçekten bir avuç aptal sürüsünden ibaret miyiz? Nasıl bileceğiz aptal olmadığımızı? Kaldırım taşlarından birini kaldırıp cama fırlatmak… Aptallığın kendisi mi yoksa? Hangi kanun önünde yargılanacaksın? Hukuk dediğimiz şey yönetici sınıfın tamamen kendine has biçtiği kendi bekasını korumaya yönelik oluşturdukları bir aptallık metninden öteye mi geçiyor? Hukuk: Mevcut yönetici sınıfın kendini koruduğu, bekasını garantilediği ve bu yolda ilerlerken kendini güvende hissettiği bir metinden öteye geçmiyor? Belki bu tanım size oldukça basit bir sayıklama olarak gelebilir. Ama şunu da düşünmekte fayda var: Sen kendini o metinde görmezsen isyan edeceksin, olabilecek bir başkaldırı ihtimaline karşı senin temelden sahip olman gereken birkaç madde de ekleyerek başkaldırını tamamen önlemiş oluyorlar. Amacım hukuk dalına girmek değil ama özgürlük ve değer ilişkisi tamamen hukuktan çıkıyor. Keşke hukuk bilgim biraz olsaydı da daha geniş yer verebilseydim. Neden özel üniversitelerin hukuk fakültesi var? Çünkü liberal sistem her şeyi ticari düşünecek(kar, zarar) bireyleri hukuk sınıfında daha çok yer edinmek istiyor. İnsan hakları, ihtiyaçları filan her zaman hukuk alanının dışında kalmıştır liberal sistemde(birincil anlamda).

    Alışveriş bahsini toparlayacak olursak istediğin şeyi yiyememen, giyememen, içememen öncelikle değerle ilişkilidir sonra özgürlükle. Özgür olamamanın nedeni değersiz olmaktan geçiyor.

    Eğlence kültürü bu liboş sistemde birer hastalıklı alışkanlıktan öteye ne kadar geçiyor? Oynanan oyunlar var, kantır, pes, fifa, araba yarışları, bowling, eğlence kulüpleri gibi vs. Bunlara harcanan para ve zaman bizi ne kadar düşünmekten alıkoyuyor, değerimizden ne kadar ettiğinin farkında olmak gerçekten ıstırap veriyor. Yanlış anlaşılmasın. Her vakit bu tür şeyleri düşünerek hayatı çekilmez kılmak değildir amacım. Benim amacım, hayatın zaten çekilmez bir şey olduğunu söylemek. Yani bu sistemde gerçeklerle baş başa kalmak. Ve bu tür şeyler de birer maskeden ibaret. İçinin açılmasını istiyorsan doğaya git. Ne insan kanunu var ne de sesi. Kendinle baş başa kalınca değerli olduğunu hissediyorsun belki de o yüzden doğa insana iyi geliyor.

    Devlet, ticari bir örgüttür. İnsan tüccarlığını yapan amansız ve güçlü olan tek kurumdur. Kendisi dışında yapan herkes illegal bir örgüt. Hatırlayın, sınırda binlerce Suriyeli Avrupa’ya gitmek istiyor ama polisler engel oluyor. Diğer taraftan insan kaçakçıları tarafından botlarla, kamyonlarla Avrupa’ya geçiriliyorlar. Kim daha faydalı ve özgürlükçü? Her ikisi de birisi fırsattan yararlanarak para kazanıyor diğeri de engel olarak paranın gelmesini bekliyor. Vahşet dolu vahşi bir düzen. Yerindeyse, hayvanlara hizmet amaçlı yem vermen gibi. İnsanları istedikleri şekilde güvenlik politikası altında sorgulayabilir, içeriye tıkabilir, medeni haklardan koparabilir. Bu da bireyin ne kadar değersiz olduğunu gösterir. Sürekli kimlik sorgulamaları ne anlama gelir? Güvenlik mi? Kocaman bir yalan. Öncelikle senin koşulsuz bir şekilde kimliğini göstermenle seni değersizleştiriyor. İkincisi her yerde olduğunu herhangi bir karşı faaliyette olmaman için seni uyarıyor. Bir ülkede ne kadar çok kimlik sorgulama yani gbt uygulaması var o ülkenin bireyleri o kadar değersiz bireylerdir. Devlet, sana yardım malzemesi veriyorsa ve savaş gibi bir durum yoksa. Devlet seni aşağılıyor, değersizleştiriyor ve özgür düşüncenin önüne bariyerler, duvarlar örerek seni köleliğe mahkum ediyor.. Seni kendine muhtaç bir şekilde tutarak, bir beslenen evcil hayvan muamelesi yapıyor. Sana orta düzeyde maaş veriyorsa senin sürekli orada tutunmak için çaba vermeni ve kaybedeceklerinin korkusunu bir yanda yaşatırken diğer yandan kazanacaklarını sana hayal ettirerek seni süründürüyor. Devlet sana yüksek orada bir maaş veriyorsa bulunduğun konumu sürekli korumanı ve sistemin devamlılığını sağlaması için projeler üretmeni, eskiyen projeleri de suçlu ilan ederek senin sürekli kurtarıcılık vazifesinde bulunmanı istiyor.

    Dün on liralık bir yemek yediğim için bana bir lira ceza kesildi. KDV, Ben yemek yediğim için yani zorunlu bir ihtiyacımı giderdiğim için neden devlete bir lira ödemek zorundayım? İnsan, değerli, sahiplendiği çocuğundan yemek yediği için ceza keser mi?

    Bir arkadaşla buluşacaksınız… Buluştuğunuz arkadaş biraz statüsü yüksek ama çocukluktan beri arkadaş olduğunuz için tekrar buluşuyorsunuz. Onun hal ve hareketleriyle senin hal ve hareketlerin hiç bir olur mu? Çünkü değersiz hissedersin kendini. Ve onun seninle buluşmasını kendin için bir minnet olarak görürsün. Bu değersizlik hali senin özgür bir şekilde konuşmanı, hareket etmeni ve hatta düşünmeni bile engeller. Özgürlük ve değer ilişkisi kendini toplumun her sahasında her safhasında gösterir. Değerli olduğun kadar özgürsün.

    Benim en şikâyetçi olduğum ve kendimi değersiz, en aşağılık hissettiğim konu ise şudur: İdrarın çıktığı yerden yapışkan bir dölün penisin ucundan çıkıp başka bir idrar kanalına giriş yapmasıyla bizim dünyaya geliyor olmamız. Bu tam anlamıyla bir felaket, korkunç bir kâbus. Bizi oldukça değersiz, aşağılık ve anlamsız kılmaya yetmiyor mu? Keşke başka şekilde insan var olabilseydi. Mesela buğdayı çok kıskanıyorum. Toprağa atıyorsun ve toprakta kendi kendine yetişiyor. Bitkiler bu konuda çok şanslı. Rahmi seviyorum, rahim sığınaktır, rahim değerli olmaktır, sıcaktır ve şefkatlidir. Memeden beslenmekte yine öyle ama giriş ve çıkışları kaldıramıyorum. Keşke şöyle bir doğum yöntemi deneseydi yaratıcı: Bütün vücut, eller, ayaklar, baş yani bütün gövde aynı şekilde, aynı ölçüde birbirinin üstüne ve dengine geldiği vakit çocuk kendi kendine rahimde yeşerseydi ve karın ortasından ayrı bir çıkış yolu olsaydı. Bu daha mantıklı bana göre. Boy sorunu olacaktır ama aşkın ve sevginin yüksek olmasıyla bu sorun görmezden gelinebilirdi. Ya da birbirlerini en çok sevdikleri ve seviştikleri bir anda yani hazzın zirve yaptığı anda, çocuk rahimde yeşerseydi ve yine karın ortasından ya da belden bir yerden çıksaydı ama bel altı olmasaydı. Nefret ediyorum bu şekilde olan bir oluşumdan. Değersiz ve aşağılık bir şekilde hayata gözlerini açıyorsun. Yaratıcı, daha yaratıcı bir şey düşünebilirdi. Bununla birlikte pornoya gelecek olursak… Çünkü günümüzün en rağbet gören en haz veren şey olunca değinmemek imkânsız. Neden bu kısa açıklamayı yapma ihtiyacı hissettim? Düşünmeyen insanlar ya cinsel köleliğe girerler ya da alışveriş aptalı olurlar. Aslında her ikisi de aynı paralellikte. Doyan insanın penisi veya vajinası istekli duruma gelir. Bir de bunun üzerine aptallık eklenince iyice köleleşirler. Pornoda kadın ve erkek oldukça aşağılanıyor, değersizleşiyor. Birbirlerinin en pis yerlerini öpmekten tut, her bir fantezi ve harekette insanı aşağılayan, onurunu zedeleyen her şey mevcut. Buna rağbet duyan insanlar genellikle düşünmeyen kesimdir. Düşünmediği için özgür değil, özgür olmadığı için değersiz. Bu konuya fazla kafa yorunca başka alanlara zaman ayıramıyorum. Biliyorum, bu durum beni ölüme götürecek.

    Bugün, siyasi partilerin gençlik kollarına üye olan herkes en değersiz, en aşağılık olan kişilerdir. Şimdilik de statü, hiyerarşi üzerinden biraz düşünmek istiyorum. En tepede lider, en değerli olan. Sonrasında yardımcı, üyeler, genel kurul, il başkanları, il başkan yardımcıları, il meclis kurulu(karar), meclis kurulu üyeleri, il meclis encümenleri, ilçe başkanı, ilçe başkan yardımcıları, ilçe genel kurulu, ilçe meclis encümenleri, gençlik başkanı, gençlik başkan yardımcısı, asıl üyeler, genel üyeler ve yeni gelen üye. Yeni gelen üye de eline bayrağı alıp sokağa çıkar. Çünkü sokak ayak takımının yeridir. Sokak savaştır, sokak karanlıktır ve sokak pistir. Biz de her daim sokaktayız. Ne kadar değersiziz. Bu hiyerarşik yapı her alanda sorgulanabilir ve her alanda mevcuttur. Ne kadar da değerli ve özgürüz? Lider kadar değerli değilsen, lider kadar özgür değilsin.

    Diyebilir miyiz, özgürlüğün ölçüsü değerdir diye…

    Verdiğim bütün örnekler liberal sistemin örnekleri. Yani özgürlük ve değer düşüncemi belirleyen yine bu sistemin kendisidir. Çünkü sistem üzerinden düşünüyorum. O zaman diyebilir miyiz özgürlük-değer ilişkisi ve bunlara yüklediğin anlam karşı karşıya olduğun sorunun özünde yatıyor. Başka (olmayan, gerçeğini yaşamadığımız) bir varlıkta olan/olacak şeyi nasıl düşünüp verebiliriz? Bunu nasıl birey ve topluma aktarabileceğiz? Bütün düşündüklerin yaşamın kendi gerçeğinin üzerine oturuyor.

    Kendimi özellikle bu ülkede (başka ülkede hiç yaşamadım) hiçbir şekilde değerli görmüyorum. Her alanda vergi, her alan yasaklı, her an terörist ilan edilip enselenebilirim… Kendimi hiçbir şekilde değerli görmüyorum ve özgür hissetmiyorum. Toplumun en soytarı, en hain, en kibirli, en bilgisiz, en yalancı insan topluluğu olan bir mecliste benim faydama, beni değerli hissettirecek, özgür, güvenli hissettirecek ne çıkabilir ki...

    Değerli, değer ve özgürlük ilişkisine kısaca değinmek istedim daha doğrusu değinme ihtiyacı hissettim. Üzerinde düşünmeye devam edeceğim.
  • Bilim insanlarının araştırmasına göre, insan beyni, sanal gerçekliği ‘akla yatkın’ olarak algılayarak tepki veriyor. Oldukça hızlı bir şekilde gelişen sanal gerçeklik ve diğer teknolojilerin insanların cinsel deneyimlerini tümüyle değiştirebileceği belirtiliyor. Teknoloji alanında görülen sıçramalar, insanların cinsel hayatlarını radikal bir biçimde değiştirebilir.

    Bilim insanlarına göre özellikle sanal gerçeklik teknolojileri, bu alanda görülen hızlı gelişimin ardından daha fazla insan tarafından cinsel deneyimler için kullanılacak. ‘İkinci dalga’ olarak adlandırılan seks robotları, sanal gerçeklik ortamları ya da geri bildirimsel teknolojilerin, insanların cinsel kimliklerini nasıl gördükleri üzerinde de değişikliklere yol açacağı öngörülüyor.

    Manitoba Üniversitesi’den Neil McArtur ve Wisconsin Üniversitesi’nden Markie Twist’in yayımladıkları bir makaleye göre “dijiseksüel” olarak adlandırılan kişiler gerçek bir partner yerine, onların yerini alan robotlar, sanal gerçeklik ortamları gibi ileri teknolojilere yöneliyorlar. Bilim insanları, cinsellik ve ilişkilerde teknolojiden faydalanan örneğin Tinder, Skype, Snapchat gibi birinci dalga teknolojileri kullananlar ile cinsel kimlikleri ikinci dalga teknolojiler tarafından şekillendirilen kişileri “dijiseksüel” olarak tanımlıyor.

    GERÇEK DÜNYANIN SUNAMADIĞI DENEYİMLER VADEDİYOR
    İkinci dalga teknolojilerin yoğun, sürükleyici, gerçek bir partner gerektirmeyen, farklı ve kimi zaman hayal edilebilenin ötesinde cinsel deneyimler sunma yetenekleri nedeniyle pek çok insanın hayatında köklü değişiklere yol açabileceği belirtiliyor.

    Bilim insanlarına göre seks robotları, özellikle yapay zeka teknolojisinin yavaş gelişmesi nedeniyle henüz gelişkin değil. Örneğin yürüyen bir robot yapmak hala güç. Ancak sanal gerçeklik teknolojileri hızla ilerliyor ve seks endüstrisinde zaten pornonun pasif olarak izlenmesinin ötesine geçen şekillerde kullanılıyor.

    Sanal gerçeklik teknolojileri dokunsal geribildirim cihazları birleşmiş çok oyunculu ortamlar sayesinde insanlara gerçek dünyada muhtemelen asla sahip olamayacakları deneyimler vadediyor.

    BEYİN GERÇEKMİŞ GİBİ TEPKİ VERİYOR
    Bilim insanlarına göre bu tür ortamların insan beyni üzerinde de niteliksel olarak farklı ve güçlü etkileri var. Sanal gerçeklik araştırmacısı Sylvia Xueni Pan’e göre bu teknoloji “akla yatkınlık” yanılsaması yaratıyor. Gerçek zamanlı konumlandırma, 3D stereo ekran ve toplam görüş alanı sayesinde, kullanıcının beyni bu ortamda gerçekten var olduğuna inanıyor.

    Pan “Sanal gerçeklik ortamında meydana gelen olaylar ve ortaya çıkan durumlar kullanıcının eylemleriyle bağlantılı olduğunda bu olaylara gerçekmiş gibi tepki veriliyor” diyor. Yarattığı gerçeklik hissi, bu teknolojilerin her geçen gün daha sofistike ve yaygın hale gelmesinden dolayı dijiseksüel kimliğin yakın gelecekte doğuşuna tanık olunacağını belirten bilim insanları bu eğilimin dışlanmaması gerektiğini savunuyorlar.

    Editör / Yazar: Ezgi SEMİRLİ
    Kaynak: https://www.independent.co.uk/...nships-a8773391.html
    Kaynak: Beyinsizler Uygulaması
  • kimlik identity Benliğimiz konusunda dün, geçen yıl, ondan önceki yıl, vb. kimse yine o olduğumuz yolundaki öznel bir bütünlük, tutarlılık ve süreklilik duygusu; "ben kimim?" sorusuna verdiğimiz başka herkesten ayrı, eşsiz bir insan olduğumuz yolundaki cevabımız. Bu duygu bedensel duyumlarımızla, Beden imajımızla, anılarımızla, amaçlarımızla, değer yargılarımızla ve yaşadıklarımızla olduğu kadar ait olduğumuz cinsiyet, etnik, yaş, statü, vb. gibi toplumsal konumumuzla ve başkalarının bize ne gözle baktığına ilişkin inançlarımızla da şekillenir. Kimlik arayışı gelişmenin temel özelliklerinden birisidir (>>rol karışıklığına karşı kimlik, kimlik bunalımı). Şizofreni, >>sınırdaki kişilik bozukluğu, kimlik bozukluğu gibi rahatsızlıklarda bu kimlik duygusundan önemli kusurlar gözlenir.
  • "illa da bir kimlik istiyorsanız demokrat ve insan deyiverin."