• Ama mutluluk aranmaz; ortaya çıkması gerekir. İnsanın, "mutlu olmak" için bir nedeni olmalıdır. Bu neden bulunduktan sonra mutluluk otomatik olarak gelir. Gördüğümüz gibi insan, mutluluk arayışında değildir; belli bir durumda yapısal ve uykuda olan potansiyel anlamı gerçekleştirmek yoluyla mutlu olmak için neden aramaktadır.
    Bu neden ihtiyacı, insana özgü olan bir başka olguya "gülmeye" benzer. Birisinin gülmesini istiyorsanız, ona bir neden sunmanız, örneğin bir fıkra anlatmanız gerekir. Onu gülmeye zorlayarak ya da kendini zorlamasını sağlayarak, gerçek bir kahkaha yaratmak kesinlikle olanaksızdır. Bunu yapmak, fotoğraf makinesinin karşısında poz veren insanları gülümsemeye zorlamaya benzer; bu son durumda basılan fotoğrafta görülen tek şey, yapay gülücüklerle donmuş suratlardır.
    Viktor E. Frankl
    Sayfa 150 - Okuyan Us Yayınları
  • Logoterapi görüşü: "Mutluluk aranmaz; ortaya çıkması gerekir. İnsanın mutlu olmak için bir nedeni olmalıdır. Bu neden bulunduktan sonra mutluluk otomatik olarak gelir. İnsan, mutluluk arayışında değildir; hayatının anlam arayışı içerisindedir."
  • 11. Vicdan, saldırgan ve tiksinti uyandıran duyguların kontrol edilmesini buyurur. Bu duyguları açığa vurmanın bir saldırı olabileceği durumlarda onları gizlemek ortak dünyevi aklın temel kuralıdır. Sy:212
    12. Hırslı insan hiçbir şeyi karşılıksız yapmaz. Yaptığı her şeyi karlı olmalı, her zaman kendi menfaatini düşünüyor. Öngörülü insan sadece sonucu düşünür. Görünüşte karşılık almadan pek çok şey yapabilir. Fakat öngörülerinde onları hesaba katar ve değerlerine göre kaydeder. Eylemlerinin nihai bilançosu yalnızca tüm kayıpları telafi etmekle kalmaz, aynı zamanda asıl harcamanın ötesine geçen bir kar gösterir. Bu kar onun hedefidir. Sy:213
    13. Hırslı insan önündeki yolun sadece küçük bir kısmını görür. Tesadüflere bağlı olduğunu bilir ve şansının yaver gitmesini umar. Fakat öngörü sahibi biri olarak kendini üstün ve özgür hisseder, hedeflerinden emindir ve ne kadar kendi sabit yörüngelerini takip eder gibi görünüyor olabilirlerse de, zihni ile kontrol ettiği ve kararlarına göre yönlendirdiği kaynaklarının efendisidir. Sy:213
    14. İnsan mutluluk arayışında sanki mutluluk varolması gereken bir yermiş gibi onu çok güçlü olduğu yada ortadan kaybolacağı, 10’u başkalarının götüreceğimden korktuğumuz için ona kolayca erişilmesi gerekiyormuş mücadele eder ve aceleci davranır. Sy:215
    15. İnsan, araçlar üzerindeki denetim olarak akılcı seçim yapma yeteneğini tanımlarken kendi potansiyel özgürlüğünün bir kısmını zıttına dönüştürür ki, bunun kendisi en başta sadece hayaliyken yürürlüğe konma sürecinde gerçek bir hal alır. Daha önceden kendi kendinin efendisi olan insan, kendini kısıtlayarak kendinin borçlusu ve uşağı olur.Sy:217
    16. Yargıda bulunup, kalp ve vicdanı onaylayan dostlardır. Eğer bir insanının dostları, düşmanlara karşı saldırgan eylemlerin cazip ve şerefli eylemler olduğunu düşünüyorsa, o zaman o insanın içi rahat ednjner( tabii söz konusu insan aklını kaçırıp dostlarına iyilik yapmak istemiyorsa). Sy:227
    17. Çünkü Spinoza’nın tanımına göre haz daha büyük, acıysa daha küçük bir mükemmelliğe geçiştir. Sy:245
    18. Hayata bakmanın başka bir yönü, onu, hayal kırıklığı. edilen mutlak bir mutlu sona erişme amacıyla, bir işmiş gibi idare etmektir. Sy:255
    19. Kaya üzerine düşen bir su damlasının hareketi, damla aşağıya doğru bir yol arıyor ve bunun için ya da en güçlü çekimin olduğu hatta bulunuyor gibi göründüğü için hem özgür hem de mecburidir. Konumu ve doğrultusu her zaman kendi gücü ve ivmesiyle belirlendiği için özgürdür. Fakat diğer dış kuvvetler ve ivmelerle belirlendiği için de mecburidir. Dolayısıyla insanların en üstün zihinsel ve akılcı duyguları bile, kısmen kendi özgür iradeleri kısmen de koşulların başkasıyla açıklanmalıdır ve irade, koşullara tabi olduğu ölçüde özgür değil, baskı altındadır. Sy:269
    20. Dahi insan sanatçı insandır.Sy:279
    21. Genç kadın gerçek kadındır. Yaşlı kadınsa daha çok erkeğe benzer. Genç erkeğin de doğası epeydir dişidir hala. Yaşlı olgun erkek ise gerçek erkektir. Sy:281
    22. İnsan engelsiz ve dikkatlice düşünmek yolunda özgürleşir. Sy:282
    23. Gençler amaçlarına ulaşmak için hayatını tehlikeye atmaya daha çok hazırdır. Çünkü doğal bir umursamazlıkla kol kola giden bir cesaretleri vardır. Yine de tamamıyla özgür akılcı davranışın başlıca şartı her zaman için düşünen zihin ve onun kaynaklarının bağımsızlığıdır. Sy:283
    24. Bazı insanlara gösterebileceğimiz belli şeyleri herkese söylememeli, göstermemeli ve herkes için yapmamalıyız veya sadece birkaç kişiden gördüğümüzde kabul ettiğimiz, alışkanlık olarak sevdiğimiz ve hatta hakkımız diye talep ettiğiniz şeyleri, herkes bunların yaptığında, katlanmak zorunda değiliz. Sy:288
    25. Utanç duyan kişi kendini aşağılanmış, kirli hisseder. Onur ve ruhunun sağlamlığı ve güzelliğinin bütünlüğü artık bozulmuştur. Onur bir gerçeklik olarak deyimlenir ve öyle olduğu düşünülür topluluğun iyi bir şey olduğu düşünülür ve topluluğun iyi bir şey olduğuna inandığı ve onu böyle onayladığı sürece doğal iradeyle özdeştir. Sy:288
    26. Hiç kimse kötü bir itibar olsun istemez. Çünkü bu ona kendini iğrenç ve sefil hissettirir. Sy:289
    27. Ağacı kesseniz de ayaklarınız köklerine takılabilir. Fakat artık başınızı ona çarpamazsınız. İnanç halkın, inançsızlıksa bilim insanları ve eğitimli insanların karekteristik özelliğidir. Sy:292
    28. Zanaatkarların da dediği gibi; “ Hiç gezmemiş bir kalfa gezinti bir bakireden daha yeğ değildir.” Sy:294
    29. Beynin ve elin kademeli gelişimi ile beceri elde ederek bir şeyler olmaya duyulan gençlik arzusunun aksine, Kapitalist üretim sadece herhangi bir andaki emek gücüyle ilgilenmektedir. Bu güçten faydalanılabilir mi ya da faydalanılamaz mı? “ Makine kas gücünü ekarte ettiği sürece, henüz gelişimini tamamlamamış, fakat büyük oranda esnek olan veya fiziksel gücü az olan işçileri kullanma aracına dönüşür. Dolayısıyla kapitalistlerin makine gücünü kullanmadaki ilk hamleleri kadın ve çocuk emeği olmuştur! Emek ve emekçilerin yerini alan bu güçlü şey, işçinin ailesindeki herkesi yaşına ve cinsiyetine bakmadan sermayenin doğrudan hakimiyeti altına alarak ücretli işçilerin sayısını arttırma aracına tek seferde dönüştürmüştür.Sermayedar için mecburi emek sadece çocukların oyunlarını gasp etmekle kalmayıp ailenin iyiliği için evde makul sınırlar içinde faydalanılan ücretsiz emeğin de yerini gasp etmiştir. Sy:303
    30. Tüccar, eğitimli bir insanın tüm niteliklerini kendinde toplar. Evi olmayan bir seyyahtır, yabancı sanat ve geleneklerine aşinadır. Fakat belli hiçbir ülkeninkine gönül vermez veya kendini adamaz. Pek çok dilde konuşur, hazırcevap hilekardır. Akıllı ve uyumludur, ama hedefinden asla şaşmaz. Bir yerden diğerine geçerken kıyafet değiştirir gibi karekter ve tutumlarını ( inanç ve fikirlerini) değiştirerek oradan oraya hızla ve kolayca hareket eder. Eski ve yeniyi kendi menfaatine dönüştürerek burnunu her işe sokar ve her şeyi karara bağlar. Sy: 306
    31. Tüm insanlar doğal kişiler olarak eşittir. Herkes, istediği amaca istediği araçları kullanarak yönelme konusunda sınırsız (doğuştan gelen) bir özgürlük ile donatılmıştır. Her insan kendisinin efendisidir, hiç kimse bir başkasının efendisi değildir. Birbirlerinden mutlak olarak bağımsızdır. Sy:321
    32. Toprağı ilk başta değerli kılan şey tarımdır. Sy:405
    33. İnanç esas itibari ile kitleler ve altsınıflar arasında bulunur. En çok da kadınlar ve çocuklar arasında canlıdır. Öğretisi sadece bazılarının kavrayabileceği ve hatta daha azının tamamen anlayabileceği bir şeydir. Sy:422
    34. Gazeteler, tıpkı bir otel mutfağının her biçimde miktarda sunduğu yemek ve içecek servisi gibi önümüze sunulur. “Basın,” kamuoyu düşüncesinin gerçek aracı veya organı onu nasıl kullanması gerektiğini bildirenlerin ve kullanmak zorunda olanların elinde bir silahtır. 426
  • 92 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabın başlangıç cümlesi okuyucuda ilgi uyandırma, sorgulama duygularına yönelik hazırlanmıştır. “ Güneş neden hep sabahları doğuyor?” Bu giriş cümlesi okuyucuyu sorgulamaya yönlendirmekle kalmayıp hayal dünyalarını genişletecek farklı düşünme yollarına da sevk ediyor. Bu şekilde aslında yaşamdaki sıradanlığa bir eleştiri getiriliyor. “ Neden hep aynı? ” cümlesi ile de bu eleştiri açıkça dile getirilmiştir. Yapılan şeylerin neden hep birbirinin aynısı olduğu, daha genel bakacak olursak her günün neden bir öncekinin aynısı olduğu sorgulanmış ve aslında bu rutin düzeni değiştirmenin çok kolay olduğu ifade edilmiştir.
    Kitapta hayal gücünün sınırlarını zorlamak ve hayal gücünün insan yaşamındaki olumlu etkisini yansıtmak üzerinde durulmuştur. Çocukların birçoğunun fazlaca korktuğu karanlık aslında bir şans olarak nitelendirilmiştir. Aydınlıkta her şey açıkça görülebiliyor. Her şey aynı yerinde ve eski düzen devam ediyor. Fakat karanlık, insana hayal gücünü kullanabilmesi için büyük bir şans tanıyor. Karanlıkta istediğin şeyi hayal edip o şekilde görebilirsin. Odanın rengini mi değiştirmek istiyorsun. Çok basit. Karanlıkta bütün renkler emrine amade. “ Karanlık boşluk demek. Ve boşluğu doldurmak çok kolay.” Kitapta yer alan bu kısım çocukların hayal güçlerini canlandırmak, onlara karanlıktan korkmamayı öğretmek için büyük önem taşımaktadır. Hayal gücü ve karanlık fobisinin yanı sıra okuyuculara kazandıracağı bir başka artı ise onlara yetinmeyi öğretmesidir. “ Geceyi bekle ve istediğin eve hiç para vermeden sahip ol.” İfadesi bunun en büyük kanıtıdır. Özellikle çocuk yaşlarda görülen sürekli bir şeylere sahip olma ve eldeki ile yetinmeme durumu kitabın bu kısmı ile aşılabilir. Yeni bir oyuncak mı istiyorsun? O halde karanlığı beklemeli ve onunla oynadığını düşlemelisin. Peki ya yeni bir elbise? Gece üzerinde o elbise ile bahçede gezdiğini düşünmek istemez misin? Karanlığın gücü okuyuculara farklı açlardan yansıtılmaya çalışılmıştır. “ Karanlıktan korkmuyorum. Karanlığı elimden almalarından korkuyorum.” Bu sözler hayal gücünün insan için vazgeçilmez olduğunu ifade etmektedir.
    “ Elmas çok mu değerli? Benden değerli değilse en değerli şey benim.” Bu tümevarım cümlelerinden hareketle aslında kişilerin hayatlarındaki önem sıralarına değinilmek istenilmiştir. Bu bölümden hareketle öğrencilere kendi yaşamlarındaki öncelikleri yazmaları ve sıralama yapmaları istenebilir. En önem verdikleri şeyin sebebi sorulabilir. İnsanların değer ölçütü olarak parayı baz aldığı çağımızda asıl değer verilen şeylerin duygular olduğu ve kaybedilmemesi gerektiği bu ifadelerle kazandırılabilir. “ Dünyadaki en değerli şey bensem sana kendimi hediye ediyorum. Doğum gününü benimle geçir.”
    Kitapta annenin kızına söylediği “ Önce o oyuncağı gerçekten isteyip istemediğini düşün. Heves mi değil mi?” sözü çocukların israftan kaçınmaları için güzel bir ifadedir. Okul öncesi ve ilköğretim dönemi çocukları biraz önce de belirtildiği gibi çoğu zaman görüp beğendikleri her şeye sahip olmak isterler. Fakat birkaç gün sonra heveslerini alıp bir kenara atarlar. Kitap, bu açıdan israf etmemeyi, bir şeyin gerçekten ihtiyaç olup olmadığını düşünmeyi aşılamaktadır.
    İnsanlar yaşam boyunca gelecekte neler olacağını bilme arayışında olmuşlardır. Gerek basit gerekse bilimsel düzeyde geleceği tahmin etmek için yoğun çaba sarf etmişlerdir. Fakat bunu yaparken içinde bulundukları günü unutmuşlardır. Geleceği bilmek için harcadıkları gün sayısı, kendileri için harcadıkları gün sayısının üstüne geçmiştir. “Olacakları önceden bilsen ne zevk alabilirsin ki hayattan?”. Kitapta da yazıldığı gibi gelecekte olacakları bilmek yaşanılan anın değerini kaybetmesine sebep olur. Mesela bir köpeğiniz var ve iki hafta sonra öleceğini biliyorsunuz. O iki haftayı nasıl geçirirdiniz ki? Köpeğiniz için her gün üzülmez miydiniz? Oysa bunu bilmeseydiniz onunla oynamaya devam eder, mutlu anılar biriktirebilirdiniz.
    “ Pamuk prensesin adı prenses değilken Pamuk”. Altında farklı anlamlar barındıran bu cümle ile öğrencilere kişilik açıklaması yapılabilir. İnsanların sıfatları, statüleri, cinsiyetleri, ırkları ne olursa olsun her şeyden önce insan oldukları bilinci yerleştirilebilir. Kişilere gösterilen saygının ya da duyulan sevginin sebebi onların sıfatları olmamalı, kişilikleri olmalı. Arkadaşınızı saçı sarı olduğu için sevmezsiniz ya da babanızı avukat olduğu için sevmezsiniz. Onlara değer verdiğiniz için seversiniz. Onları karakterleri ile seversiniz. Bu yüzden insanlara gelip geçici özellikler üzerinden değil, insani değerler üzerinden bakmak gerekir.
    Yaşanılan her şeyin anlamı vardır. Okula gidersiniz çünkü öğrenmek istersiniz. Annenizi kucaklarsınız çünkü onu seversiniz. Hayatınıza baktığınızda tüm eylemlerin aslında bir anlam içerisinde gerçekleştiğini görürsünüz. Hiçbir şey anlamsız değildir. Size göre yaptığınız en anlamsız şey bile ya eğlenmek içindir ya da düşünmek için. Ama mutlaka bir anlamı vardır. Kitapta da yaşamdaki her şeyin bir anlam barındırdığından bahsedilmiştir. Öğrencilere bu kısımda yaşamlarındaki bazı olayların anlamları sorgulatabilir. Mesela neden her gün kahvaltı yapıyoruz? Ya da neden hayvanlara iyi davranmak zorundayız? Büyüklerimizin ellerini öpmemizin anlamı nedir? Vb sorularla öğrencilerin düşünmeleri ve tartışmaları sağlanabilir.
    Kitaptaki kahraman aslında yalnız bir çocuktur. Çok arkadaşı yoktur. Yapılan çalışmalara bakıldığında yaratıcı kişilerin yalnız kişiler oldukları sonucuna ulaşılmıştır. Kahramanımız da gerek sözleri, gerek yaptıkları gerekse hayal gücü ile yaratıcı kişiliğini vurgulayan bir bireydir.
    Kahramanımız, okuldaki arkadaşına her gün farklı bir isim takıyor. Ve o kişi o gün arkadaşının taktığı isim gibi oluyor. Örneğin “ Bugün sus ol” diyor ve arkadaşı gün boyu susuyor. O gün ismi ne ise o şekilde davranıyor. Her gün yeni biri olmak arkadaşının da hoşuna gidiyor. Bu kısımda öğrencilere o gün ne olmak istedikleri, bunun nedenleri ve bu durumda nasıl davranmaları gerektiği sorulabilir. Yaratıcı düşünme becerilerini geliştiren bir etkinlik niteliği taşıyabilir.
    Anlatmak için konuşmak şart değildir. Bazen bir hareket, bazen de bir bakış bile anlatılmak istenen her şeyi anlatabilir. Bebekler konuşamadıkları halde anneleri onların neye ihtiyacı olduğunu nasıl bilirler? Veya hayvanlar konuşamadıkları halde onlara yardım etmemiz gerektiğini ya da sevmemizi istediklerini nasıl anlarız? Bazı düşünce veya hisleri anlatmak için de kelimeler yetersiz kalabilir. Biri size gelip ağladığında onun üzgün olduğunu anlarsınız. Konuşmasına gerek yoktur. Buna yönelik başka örnekler olup olmadığı öğrencilerle tartışılabilir.
    Kitabın başında da belirtildiği gibi her günün birbirinin aynısı olmasına karşı bir sorgulama kitabın genelinde hissediliyor. Kahramanımız, farklılık için kendince bir oyun buluyor. Her gün aynı saatte pencerenin önüne geçerek gözlerini kapatıyor ve annesi aç diyene kadar açmıyor. Ama daha sonra farklılık için yaptığı şeyin bile her gün yaptığı aynı şey olduğunu fark ederek bu oyundan vazgeçiyor.
    Çocukluğun masum bakış açısı “ Benim zarar vermediğim bir şeyden neden bana zarar gelsin?” sözüyle tam olarak açıklanmıştır. Dünyadaki bütün insanlar bu düşünceye sahip olmasalar da bir şeye zarar vermenin kötü bir davranış olduğunu ifade eden bir açıklama yapılabilir.
    Ailelerin çocuklar üzerinde korku hissettirmeye çalıştığı şeyler genelde kendi korkuları olmuştur. Yabancılardan uzak durulması yani onlardan korkulması gerektiği tüm ailelerin çocuklarına öğrettiği başlıca kurallardandır. Ama bu korku hissi çocuklarının korkuları yerine aslında kendi korkularıdır. Kedilerden korkan bir anne bunu çocuğuna da yansıtır ve uzak durması gerektiğini söyler. Ya da çocuğunu farklı şehirde okutmak istemeyen bir aile dışarıda okumanın zorluklarını anlatarak çocuğunu korkutmaya çalışır. Ama asıl olan kendi korkularıdır. Bu düşünce daha basite indirgenerek ve çocuklar için uygun ifadelerle desteklenerek açıklanabilir.
    Hayatı güzel ve farklı kılmak kendi elimizdedir. Kendimize küçük oyunlar oynayarak sıradan şeyleri bile eğlenceli hale getirebiliriz. Kahramanımızın yaptığı gibi, her gün giydiğimiz renkleri yansıttığımızı düşünmek bile geçirdiğimiz günü diğer günlerden farklılaştırmaya yetecek bir sebeptir. Üstelik hiç de zor değildir.
    İnsanlar neden yaşar? Bu sorunun cevabı gerek geniş gerekse daha dar bir çerçevede ele alınarak şu an bile binlerce kişi tarafından soruluyordur. Çalışmak için mi, mutlu olmak için mi, başarılı olmak için mi, araba almak için mi, zengin olmak için mi? Peki ya sevdiğimiz şeyleri yapmak? Dünyada şu an kaç kişi bu sebeple yaşıyor olabilir? İnsanlar sevdikleri şeyleri yapmak için yaşamıyorlar. Bunun en büyük ispatı hobilerini boş zamanlarında yapıyor olmaları. Hobiler insanların yapmaktan keyif aldıkları şeyler olsalar bile insanlar bunları sadece zaman bulabildiklerinde yapıyorlar. Bu, yaşamaktan daha önemli değil midir? Öyleyse zamanlarının büyük çoğunluğunu hatta yaşamlarının çoğunu hangi amaç için geçiriyorlar? Yaptığımız şeylerden mutlu olmalıyız. Bu yüzden insanlar mutlu olabilecekleri, severek yapabilecekleri işlerde çalışmak isterler. Yapılan şeyleri keyifli hale getirmeye çalışmak da bu yüzdendir. Öğrencilere mutlu oldukları şeyleri yapmayı, mutlu olacakları seçimler yapmayı, yaptıkları sıkıcı şeyleri bile eğlenceli hale getirmek için fırsatlarının olduğunu belirtmeyi öğretmek gerekir.
    Küçük bir çocuk ailenin bütün yaşamını değiştirebilecek sihirli bir anahtara sahiptir. Kahramanımızın kitabın başlarında ilgisiz olan babası bile zaman geçtikçe değişmekte ve daha mutlu bir kişi haline gelmektedir. Çünkü sevdiği şeyleri yapıp sevdiği kişilerle vakit geçirmeye başlamaktadır.
    İnsanların yaşamak için sebepleri olmalıdır. Ama bu sebepler insanların kendi başlarına yapabilecekleri, başkalarına bağlı olmayan sebepler olmalıdır. Yaşamak için her gün anneme sarılacağım dersen bir gün arkadaşının evinde kaldığında yaşamamış olmaz mısın? Bu durumu en iyi açıklayan cümle şüphesiz kahramanımızın babasının sözleridir: “ Yaşamak için seni her gün daha çok seveceğim.”
    Mutlu veya mutsuz olmaya karar veren bizleriz. Yani mutlu olmak da bizim elimizde mutsuz olmak da. Bir oyuncağınızı kaybettiğinizi düşünün. Bu durumda mutlu mu olmam gerekli diye düşünebilirsiniz. Elbette hayır. Ama mutsuz olmanızı engelleyebilirsiniz. Oyuncağınızı birkaç gün sonra bulabilirsiniz. Ama üzüldüğünüz zamanları geri getirip düzeltemezsiniz.
    Hayat, sıkıcı hale gelirse kendinize ondan kaçmak için sebepler üretirsiniz. Uyumak da bunlardan biridir. Ama hayattan keyif alırsanız her saniyesini dolu dolu geçirmek için elinizden geleni yaparsınız. “ Uyumak, büyümek için değil, hayatı kısa süreliğine özlemek için güzeldir.”
    İnsanlar seçimlerinin sonuçlarını yaşarlar. Sevmediğiniz işte çalışırsanız mutsuzluğu yaşarsınız. Ailenizle vakit geçirmeyi seçerseniz mutlu anlar geçirirsiniz. Bu durum sadece duygular için değil bazı durumlar için de örneklenebilir. Dişlerinizi her gün fırçalamazsanız çürük dişlerle yaşamak zorunda kalabilirsiniz gibi. Ya da sorumluluklarınızı yerine getirmezseniz başarısız olabilirsiniz. Öğrencilere çeşitli durum veya duygular verilerek bunların olası sonuçları üzerinde tartışma yapılabilir.
    “ İstekler bitmez, mutluluk kısa. Asıl mesele bir şeye ulaşmak değil, yaptığın şeyde mutlu olabilmek.” Kahramanımızın annesi bu durumu kek yapmak ile açıklamıştır. Keki yersin ve kek bittiğinde mutluluğun da biter. Ama kek yapmaktan zevk alırsan ulaşmak istediğin yol da güzelleşecektir. İnsanların hedefleri vardır ve bu hedefler uğrunda çalışırlar. Ev almak, bir arabaya sahip olmak, bir statüye kavuşmak gibi. Peki ya bunlara sahip olduklarında ne olur? Mutluluğun ömrü buraya kadar mıdır? Elde edilmek istenilen şeyin yolunda alınan mutluluktur insanları tatmin eden. Yürüdüğün yolda mutlu olman, başkalarına zarar vermemen, kimseyi kırmaman ulaştığın şeyi daha değerli yapar.
    Kitapta diğer metinlere gönderme yapmaya sıkça başvurulmuştur. Çirkin Ördek Yavrusu, Pinokyo, Güzel ve Çirkin, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masallarıyla ilişkilendirme yapılmıştır. “ Yeteri kadar sabredersen farklılığın güzelliğini görürsün”. Farklılıkların önemi Çirkin Ördek Yavrusu masalıyla ilişkilendirilerek verilmiştir. Güzellik, çirkinlik sadece insanların nasıl gördüğü ile ilgilidir. Önemli olan farklılığı fark edebilmek ve değerini bilmektir. Başkalarına benzememek çirkin olmak anlamına gelmez. Sadece herkes farklı algılar. Güzellik sadece fiziksel değildir. Görünenin ötesini görebilmek gerekir. Güzel ve Çirkin masalında da Güzel, Çirkin’in aslında çirkin olmadığını anladığı için güzeldir.
    Kahramanımız hayalleriyle masalları değiştirmek istiyor. Kendisini masallara katarak olanları sorguluyor, değiştirmeye çalışıyor.
    “ Başkalarının ne dediğini umursamaktan gerçekte ne istediğimizi unutuyoruz.” İnsanların önem verdikleri şeylere önem vererek, onların istemedikleri şeylerden uzak durup sevdikleri şeyler uğruna uğraşmaktan aslında ne istediğimizi hatta ne olduğumuzu unutuyoruz. Herkes birine çirkin diyorsa ona güzel demeye dilimiz varmıyor. İnsanlar ne der diye düşünmekten hayallerimizin peşinden gitmeyi unutuyoruz. Biraz olsun dönüp kendimize baksak, hayatımıza, hayallerimize odaklansak istediğimiz hayatı kurmanın çok da zor olmadığını görebiliriz. Kendi değer yargılarımızı diğer insanların bakış açılarının gerisine atmamalıyız.
    Mutlu eden şeyleri yavaş yapmak mutluluğun süresini uzatacaktır. Yemek yapmaktan mutlu oluyorsanız bunu yavaş yavaş yapmayı deneyin.
    Yalan söylemek şüphesiz kötü bir davranıştır. Peki, aslında yalan nedir? “ Yalan söyleyen insan kendi yalanına inanırsa bu onun gerçeği olur, burnu uzamayabilir. Yalan söylemekten vicdan azabı duyarsan burnun uzar.” Kitapta Pinokyo hikayesi ile yalan kavramı anlatılmaya çalışılmıştır. Yalan söylemekten huzursuz oluyorsak bu vicdanımızın olduğunun bir göstergesidir. Asıl sorun söylediğimiz yalanlara inanarak bunu gerçeğe taşımamızdır. Çünkü bu durumda kendimizi de kandırmış oluruz. Çocuklara yalan söylememek gerektiği kitabın bu bölümüyle verilebilir. Yalanın hayatımızda nasıl sonuçlar doğurabileceği, bizim söylediğimiz yalanların sonuçlarıyla yükümlü olduğumuz çocuklara öğretilebilir.
    Kitapta ailenin çocuklarına hitap şekilleri alışılmışın dışındadır. İsmiyle ya da “çocuğum, evladım” gibi ifadeler yerine “ tatlı, minik” gibi hitap şekilleri kullanmaktadırlar.
    Kitapta kahramanımız ailesi ile bir oyun oynuyor. Evde çalan yabancı bir şarkının neyi anlattığını tahmin etmeye çalışıyor. Bunu arkadaşına da yaptırıyor. Faka sonunda şarkıda aslında ne anlatıldığını öğrenemiyor. Çünkü şarkılar hissedilen şeylerdir. Sen nasıl hissedersen şarkı odur.
    “ Hepimiz kendimizi yeryüzünde büyük sanıyoruz. Ama yukardan bakınca aynıyız.” İnsanlar kendilerini hep en üstte zannederler. En iyi benim, en başarılı benim, benden güzeli yok, çok zekiyim vs. Ama diğer insanlardan hiçbir farkımız yok. Bunu anlamak da ne yazık ki çok zor. Bu yüzden bütün hayat telaşımız, mutlu eden şeyler yerine yükselten şeyler yapmaya çalışmamız. Kendimizi diğer insanlardan farksız gördüğümüz anda bitecek aslında bütün o savaşlar. Siyahıyla beyazıyla, Türküyle Almanıyla hepimiz insanız. Farklılıkları küçümsemeyip bir değer olarak görmek ve kabullenmek zorundayız.
    Her şeyin çabucak tüketilip eskitildiği bir çağdayız. Her şey durmaksızın yenileniyor, eskiler çöpe atılıyor. Ve ne yazık ki duygular da buna dahil oluyor. Kitapta şarkıyı eskimemesi için dinlemeyi bırakarak aslında önem verilen şeylere gösterilen özen üzerinde duruluyor. Güzellikleri eskitmemek gerek. Değerini bilmek, gereken özeni göstermek gerek. Konu şarkılar bile olsa.
    Hayatınıza her şeyden yeteri kadar koymalısınız. Bu düşünce kitapta yemek yapmak ve uçurtma uçurmak benzetmesi ile veriliyor. Malzemelerden yeteri kadar koyduğunuzda yemek olur. Uçurtma uçurmak için de ipin uzunluğunun, gerginliğinin, rüzgarın yeteri kadar olması gerekir. Ne eksik ne fazla. Hayatımızda eğlenmek de yeteri kadar olmalı çalışmak da. Bunların ölçütleri iyi belirlenmeli.
    Kötülük diye bir şey yok aslında. Kötülüğü bizler yaratıyoruz. Masallardaki cadılar biziz. Dünyayı kötü gören, insanları ötekileştiren, kötülüğü doğuran bizleriz. Dünyayı güzel görürsek güzelleşecektir.
    Mutsuz olmayı kendimize bir zorunluluk olarak görüyoruz. Olması gerekli bir şey gibi. Mutsuz olmazsak mutluluğu hak edemeyeceğimizi sanıyoruz. Ama es geçtiğimiz şey mutluluğun hak edilen bir şey olmayıp kazanılan bir şey olduğu. Kazanmak için kaybetmek zorunda değiliz. Kazanmak bizim elimizde. Mutlu olmak bizim isteğimize bağlı.
  • Avrupalı için, kişiye tekrar tekrar “mutlu olmasının” emredilmesi. Amerikan kültürünün tipik bir özelliğidir. Ama mutluluk aranmaz; ortaya çıkması gerekir. İnsanın, “mutlu olmak” için bir nedeni olmalıdır. Bu neden bulunduktan sonra mutluluk otomatik olarak gelir.
  • İnsan mutluluk arayışında değildir, mutlu olmak için neden aramaktadır.
  • Ali Rıza MALKOÇ
    Ali Rıza MALKOÇ Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı'ı inceledi.
    121 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Kitap İnceleme Yazısı
    Kitap Adı : Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı
    Üst Başlık: -İskender Özturanlı’nın katılımıyla-
    Yazarı : Av. İbrahim Aycan
    Yayınevi : Aristo Yayınevi
    Baskısı : Aralık 2018, 1.Baskı, İstanbul, 139 Sayfa
    Barkodu : 9786052332863

    Kendisiyle röportaj yapılan yazar Sayın Hilmi Şeker’in Hukukta Gerekçe (1600 Sayfa) ve Süreç Adaleti (2017 Sayfa) adlı kitaplarını zaten okuma listeme almıştım.
    Bu röportaj, hem okumaya ilgimi artırdı hem de kitapları daha iyi anlayabilmem için ön bilgi oluştu zihnimde.
    Evet hukuku meslek olarak hukukçular icra etmeli fakat bir sosyal bilim dalı olarak her birey duygu ve düşünce dünyasına katabilmeli, toplumsal hak ve sorumluluklarını bilmeli. Bu açıdan bakıldığında, sorumluluk ve ödevlerimizi ve bizi bekleyen sonuçlarını tamamen hukukçulara havale ve ciro etme kolaycılığına kaçmamamız gerekiyor.
    Ortalama toplumsal hukuk bilinç seviyemiz yükseldiğinde, hukukçular da (yargıç, savcı, avukat, noter, müfettiş, akademisyen) mesleklerini daha verimli, istekli ve düzenli icra edeceklerdir.
    Bu anlamda fen bilimleri, sosyal bilimler ve teknoloji alanlarında farklı ve yoğun okumalar yaptıktan sonra, son iki yıldır hukuk alanında kitaplar okumaktayım.
    Bilimsel makale, Y. lisans bitirme tezleri, kanun, mevzuat bilgilerinin yanında en çok ilgimi, hukuk felsefesi ve sosyolojisi, metodolojisi, insan hakları hukuku, anayasa hukuku ve ceza hukuku çekti.
    Sıra bekleyen ve önerilen kitaplara baktığımda uzun bir süre daha hukuk limanına demir atacağız gibi görünüyor.
    Bu kitap bir mesleki günlük, fikir müzakeresi, özgeçmiş bilgisinden öte bir içerikle çıkıyor karşımıza. Daha iyisini yapmanın, sunmanın, önermenin, beklemenin bir aşkı, coşkusu, azmi, ıstırabı karşılıyor sizi satır aralarında. Adalet ruhunun ne olduğunu idrak etmişseniz, şu yerküre atmosferinde yapayalnız olmadığınızın sevinci, umudu kaplıyor içinizi. Kolay değil, zamanınızdan, özel yaşamınızdan, sağlığınızdan çalarak 3600 sayfa düşünce eseri ortaya koyabilmek.
    Sayın Hilmi Şeker, hukuk öncelikli bir düşünür, aynı zamanda aktif görevde olan bir yargıç.
    Bana göre o, bir hukuk felsefecisi, hukuk kuramcısı.
    Ve bu alanda yeni eserler yazacağına, eserlerinin farklı dillere çevrileceğine inanıyorum.
    Önce sorularla başlayalım: “Gerekçesizliğin bir gereği var mı?” Nedir gerekçe?
    Gerekçe; mantıktır, dürüstlüktür, ahlaktır, haktır, güvencedir ve hakkaniyeti temsil eder. Mihenk taşıdır. Öyleyse “gerekçe” sadece hukuki uygulamaları ilgilendirmiyor. Bireysel, toplumsal ve evrensel ölçekte attığımız her adımda, kabul edilebilir gerekçe(leri)miz olmalı değil mi?
    Adalet; yaşamın, yönetimin, devletin, yasaların, tüm sosyal ilişkilerin temeli kabul edildiğine göre, gerekçeyi en çok da hukuk alanında ölçü ve ilke olarak görmek isteyeceğiz demektir.
    Gerekçe, hukukta sadece hüküm kuran makamı ilgilendirmiyor. Maddi gerçeklik, pozitif hukuk ve adalet arayışı, iddia makamını da öncelikle bağlıyor.
    İşte süreç adaleti burada devreye giriyor. Yargılama evresi öncesindeki şartlar da hukukta gerekçe faktörünü olumlu veya olumsuz besleyebiliyor.
    Savunma makamını da hukukta gerekçe atmosferinin dışında düşünemeyiz.
    Hukukun evrensel ilkeleri, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, silahların eşitliği ve benzeri ilkeler toplumda ve adalet mekanizmasında hak ettiği yeri bulamamışsa,
    “hukukta gerekçe” arayışı, anlayışı, öğretisi ve öngörüsü afiş gibi duvarda asılı kalıyor.
    Hukukta gerekçe, etik ve estetik ilkelerle ortaya konan bir düşünce ürünü, adalet arayışında mantık temelli ifade sanatıdır. Arka planında Hukuk, dil ve bilgi felsefesi, sosyoloji, klasik mantık donanımı olanlar, hukukta gerekçeyi daha hissedilebilir şekilde uygulayacaklardır.
    Kabul edilebilir bir gerekçesi olmayan her karar, eylem, öneri, öngörü, öğreti, kanun, proje; öznesini adaletten, etikten, estetikten, bilimden, mantıktan uzaklaştırır.
    Dil Felsefesi araştırmacısı Sayın Prof. Dr. Zeki Özcan Bey’in bu alanda yazdığı eserler, okuruna yeni ufuklar açacaktır. Klasik Mantıkçı Sayın Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu Bey’in eserlerinin de dikkatli okunmasını öneririm.
    Zeki Özcan Hocamızın tabiri ile; “tam izolasyon, full konsantrasyon” tercihi, bir hukuk insanını bilim dışı faktörlerden izole ederek, tam gerçekliğe odaklanmasını kolaylaştıracaktır.
    Gerekçe, kararın meşruiyetini ortaya koyan bir denge/özdenetim aynası gibidir. O bir bahane, formalite, göstermelik bir dayanak statüsüne indirgenemez.
    Gerekçe, kararın yerindeliğini, meşruiyetini, yasallığını, isabetliliğini, adilliğini, evrenselliğini, kabul edilebilirliğini pekiştirir ve sergiler.
    Tüm mahkeme kararlarının gerekçeli yazılması, anayasamızın 141. Maddesinde teminat altına alınsa da bana göre bu teminata “karardan sonra gerekçesi beş iş günü içinde yazılır” hükmü
    de eklenmelidir. Bu hükmü, devamlı konjonkturel olarak değiştirilebilen kanunlara havale etmek uygun bir tercih olmasa gerek.
    Hukukta gerekçe ve deliller; meşru, kanuni, mantıki, bilimsel, gözlemlenebilir, ölçülebilir, tartılabilir olmalıdır. Hayali, farazi, tahmini delil ve bulgular, gerekçeye dayanak olamaz.
    Sayın yazarın, güncel tanım ve tabir ile bagajında adalet eksenli, barış/özgürlük özlemli, etik hassasiyeti olan düşünce, yargı ve yorum harmanı var.
    Daha ana eserlerini okumadan, röportajın da coşkulu ortamından etkilenerek, önceki birikimlerimle konuya katkım olması için bu açıklamaları yazmaya ihtiyaç hissettim.
    Şu da bir gerçek ki, hukuki deliller, belgeler, tanık ifadeleri, açık duruşma ortamında, taraflarca, zaman sınırı olmadan, serbestçe, özgürce tartışılmadan, sadece evrakları boğuşturarak maddi gerçekliğe, isabetli bir karara ve gerekçe yazımına zemin hazırlamak mümkün görülmüyor.
    Gerekçe; meşru, makul, mantıklı, isabetli, inandırıcı, diyalektik, retorik, argümantasyon verileri/motifleri içermeli.
    Sanık veya davacı, özgüvenle sınırsızca, edebi, medeni ve semantik ahenk içerisinde, gümbür gümbür savunmasını yapabilmeli. Adalet dağıtılan bir saraya, her yurttaş, millet bahçesine gidercesine gururla, güvenle, coşku ve milli bir umutla, beklentiyle gidebilmeli.
    Herhangi bir gerekçe yazısının zaten usul, metodoloji ve yasaya uygun olması gerektiğini belirtmeye de gerek yoktur.
    Fakat bir gerekçe, karar, savunma ve iddianame; politik, ideolojik, mitolojik, konjonktürel, varsayımsal, subliminal, metafizik, irrasyonel, sürrealist, spiritüel, paralojist, şovenist, fanatik, teolojik, otoriter, efsanevi, kuşkucu, izafi, farazi, öge/obje/özne/süje ve kriter barındıramaz.
    İşte pozitif ve evrensel hukuk böyle bir bilimdir.
    Karar yazılırken aslında gerekçe de zihin arka planında oluşmaya başlar. Bir endüstriyel yapı inşa edilmeden önce ÇED raporu, zemin etüdü, proje onayı, mimari proje, uygulama projesi ve imalat denetimi ve benzeri bir süreçten geçer. Hukuki gerekçe de kararın meşru temellendirme projesidir.
    Wittgenstein, “kuşku, sadece haklı gerekçeler var ise meşrudur” der.
    Bu felsefi bakış açısı, adalet ölçümüzün, hukuk bilincimizin kırılma noktasını işaret etmektedir.
    İddia veya hüküm kürsüsü adına yazılan gerekçelerde bu sözün geçerliliği/haklılığı ne kadar gözlemlenebilir?
    Hukukun üstünlüğü ikliminde, süreç adaleti sürgün verememişse, hukukta gerekçe kavramının altı tam doldurulamayacaktır. Yani bu yaşamsal ağacın meyvelerinin hormonlu olmasına gönlümüz razı olmaz. Adalet arayışı sürgün gitmemeli, sürgün vermeli, yeşermeli.
    Son olarak kitap okurlarına, ilgililere, hukuku meslek olarak icra edenlere, hukuka aşk derecesinde
    İlgi duyanlara ya da bu alanlara aday olanlara şunu ileterek sözümü tamamlamak isterim:
    Adalet ve hukuk bilinci, sırtımızdan atacağımız bir yük değildir, filan kişi icra ediyor, diğeri bolca okuyup yazıyor, diyerek havale edebileceğimiz bir iş de değildir. Hukuk; sadece çek, senet, icra, iflas, boşanma ve hakaret davalarının konusu da değildir.
    Robenson Crusoe gibi bir adada tek başımıza yaşamıyorsak eğer, adalet, eşitlik, özgürlük, paylaşım, temsil, dayanışma ve sosyal yaşam hepimizi çok yakından ilgilendiriyor.
    Bu bilinç yüksek ise, yaşamımızın tüm zaman, zemin ve evrelerine olumlu katkı sağlayacaktır.
    Yazarlar; yaşamından, zevklerinden, maddi imkanlarından fedakârlık yaparak, kitap yoluyla
    bizlere bilgi, deneyim ve mutluluk kaynağı sunarlar.
    İnce/kalın, büyük/küçük, ucuz/pahalı diye ayrıma tabi tutmadan, en çok ilgimizi çeken eserlerden
    okumaya başlayalım. Bu inanılmaz verimli, coşkulu, neşeli ve huzurlu dünyaya sizlerin de adımınızı atmanızı öneririm. Zaten bolca okuyorsanız sorun yok, sizlerle kitap ortak paydasında zaten buluşuyoruz demektir.
    Yaşadığımız evren, aldığımız ışık, hissettiğimiz, hissettirdiğimiz duygular, adalet mayasıyla yoğrulduğunda, kabul edilebilir / devredilebilir bir miras niteliğine bürünecektir.
    İyi okumalar.
    04.08.2019
    Ali Rıza Malkoç
    #armozdeyis

    Yazımın yayınlandığı web adresi:
    http://www.edebiyatevi.com/...aleti-roportaji.html