• Yine, yeniden kitaplardan uzunca bir süre uzak kaldıktan sonra bir Mustafa Kutlu kitabıyla dönüş yapmış bulunuyorum. Mustafa Kutlu'nun sade ama bir o kadar da sürükleyici üslubu kitap okuma şevkimi geri getirdi. :)

    Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı, bir biyografi tarzında, Tahir Sami Bey'in büyük dedesinden başlamak üzere İstanbul'da mütevazı ve alaturka bir yaşam süren Erzincan-Eğin'li bir ailenin 3 kuşağını tanıtıyor bize. Ailenin en küçük ferdi Tahir Sami Bey'e kadar geçimlerini ciltçilik zanaatiyle idame ettiriyor aile. Ciltçilik alanında namı duyulmuş babası ve dedesinin aksine Tahir Sami Bey ciltçilikle uğraşmak istemiyor; onun asıl tutkusu okumak ve kitap koleksiyonu yapmak.

    Az önce kitap için "biyografi tarzında yazılmış" dedim çünkü bir Tahir Sami geçiyor bu dünyadan-hatta bana sorarsanız birden fazlası yaşıyor hâlâ-ama bu kitap normal bir biyografiden daha fazlası. Bir hikâye. Yazar, daha en başından Sami Bey'e hayatını bir kitaba dökmek istediğini dile getiriyor. İznini tam anlamıyla alamıyor ama, verdiği söz sayesinde aklını çeliyor Sami Bey'in. Yazar hikâyeci olması sayesinde kurgu bölümler ekleyebileceğini söyleyince Sami Bey yanlış bulduğu yerlere bir tekzip notu bırakmak istiyor,hatta bırakıyor da,zaten ipler de burada kopuyor. Yazarımız sıkça bölünmekten rahatsız olup geri dönüyor sözünden, artık Sami Bey'in itirazlarının işe yaramayacağını anlıyoruz. Bu noktadan sonra kimi yerlerde "burası kurgu olmalı yoksa Sami Bey müdahale ederdi" diye düşünmek işten değil. Çünkü Sami Bey çoktan hayatımızın içinden,tanıdık bir sima hâline gelmiş bulunuyor; artık aklını okuyabiliyoruz Sami Bey'in.

    Kitabın bende bıraktıklarına gelecek olursam, genel anlamda trajikomik bir hikâye olduğunu söyleyebilirim. Kimi yerde üzdü beni, kimi yerde tebessüm ettirdi. Özellikle Sami Bey'in düzeltme ihtiyacı duyduğu noktalar, takıntılı hatta işkili hâlleri, bazı küçük şeylere büyük anlamlar yükleyip bir hayli etkilenmesi, biriyle tanıştığında olanca art niyetsizliğiyle kurduğu ilk cümleler, kendiyle ilgili gereğinden fazla bilgi verdiğinde duyduğu rahatsızlık...Her biri insana kendini hatırlatıyor. Sami Bey içimizden biriydi; her birimizin sohbet ederken ihtiyaç duyduğu biri, içtenlikle anlatan ve dinleyen. Hatta onu zaman zaman Raif Bey'le (Kürk Mantolu Madonna) özdeşleştirdim. Zaten nerede çok okuyup-yazan, düşünceli, nahif bir adama rastlasam Raif Bey'e benzetmeden edemiyorum. Ayrıca yazarın insan ve edebiyat üzerine monoloğu, kendi argümanını önce çürütüp sonra bir yenisini sunduğu satırlar yerinde ve hoştu. Ve tabii ki Sami Bey'in ablası Nebahat'e değinmeden geçemeyeceğim. Evdeki zalim fakat aynı zamanda bütün fermanları da makul olan krallığı ürpertiyle karışık, tuhaf bir gülme isteği yaratıyor insanda. :)

    En önemlisi ise Raif Bey'in yıllarca emek verip edindiği köy kitapları koleksiyonu...Sahaf İskender Bey'in teşvikiyle başlayan bu koca kütüphane ne yazık ki hiçbir yerden Sami Bey'in beklediği ilgiyi görmüyor. O zaman belki de hayatındaki en büyük ve ülkemiz için de son derece haklı isyanını ediyor Sami Bey içten içe. "Bu memlekette niçin emeğin değeri, sabrın meyvesi, hasbî çalışmanın semeresi alınmıyor? Bu memleket kendi kozasını örenlere niçin hiç kıymet vermiyor? Hadi bunlar bir yana, ben bir yana, yahu insan kitap kıymeti bilir. Kitaba önem vermeyen toplum nasıl ayakta kalır, nasıl yaşar? Bedava veriyorum kardeşim, bedava."

    Eğer daha fazlasını görmek isterseniz muhakkak okuyun. Günümüzde özlenen ahbaplığa dayalı, hürmetkâr ve hatır gözeten ama senin benim gözetmeyen bir esnaf ve usta-çırak ilişkisi var bu sıcacık hikayede. Ömrünü bir zanaat üzre geçiren kıymetli ustalar, okurken insanda o an orada bulunma isteği uyandıran samimiyetini kaybetmemiş mekânlar var. Her şeyden önemlisi, büyüyüp koca adam olmuş ama bir yanı hep çocuk kalmış bir Tahir Sami Bey var.
  • Genelde boşlukta olan insanların, kitaplarını en çok okudukları kişiler Orhan Pamuk ve Elif Şafak gibi yazar olduğunu sananlardır. Bu kodaman çocukları, hikâye ve roman yazarlar kendilerince ya da yazdırırlar, gölge yazarlara. Ama unuttukları şudur ki; bir roman kurgusu yaratırken yazarın mesajı da olmalıdır, olay kurgusunun içinde yaşaması gerekmektedir yazarın. Edebiyatın kuramsal noktaları çok ama çok önemlidir. Ayrıca yazar, bir kalem erbabı olmalıdır. Yazının, yazmanın üstadı olmalıdır. Yazarın kudreti kaleminden bir gayzer gibi fışkırmalıdır. Yazar, okuyucularını, eserleriyle yolculuklara çıkaran yol arkadaşıdır, rehberidir. Ama bu dediklerim, çoksatancıların pek umurunda da değildir. Onlar yeter ki çok para kazanıp çok ama çok fazla ödül alsınlar sağdan soldan. Tüm medya kendilerinden bahsetsin. Kalite kimin umurunda…

    Orhan Pamuk, hayatı boyunca hiçbir işte, maaş karşılığı çalışmamış ve boşluktaki her insan gibi ne yapacağını bilememiştir. Anne ve babasının evliliği semboliktir. Çocukluğu ve ergenliği, iyi okullarda öğrenim görmesine rağmen, manevi açıdan çok iyi geçmemiştir. Elbette, kodaman ailesi sayesinde maddi sıkıntılar yaşamamıştır. Gençliği, içine kapanık bir ruh halinde geçmiştir. Küçüklüğünden beri hep romancı olmak istemiştir. En büyük özlemi, kurgusal kitaplar yazmak olmuştur. Bu yüzden de; Leo Tolstoy, Nikolai Gogol, Vladimir Nabokov, Fyodor Dostoyevsky ve William Faulkner gibi yazarların hemen tüm kuramsal kitaplarını okuyarak onları çok iyi etüt etmiştir. Bunun yanında, epeyce de roman teoriğini anlatan kitaplar okumuştur. Okuduğu kuramsal kitapların kritiklerini yaparken ya da onlara önsöz yazarken, övgüyü de hak ederek -şaka yapmıyorum- çok başarılı olmuştur. Nevar ki, birilerine öğrendiklerini aktarmak adına, bazı kitapları çok hızlı ve özensizce okuyup kritik ederken çok hata yapmıştır. Dilimizi, Türkçeyi, düzgün kullanamamaktadır. Kitaplarında, ağdalı bir üslup kullanarak, bilinçsizce yazmaktadır. Düzgün cümleler kuramamaktadır. İşin ilginç olanı; kitapları diğer dillere o dillerin çevirmenleri tarafından çevrildikten sonra, erek kitle okuyucusu bu kitaplardan büyük keyif almıştır. Tahsin Yücel’in dediği gibi: “Çeviri, aslından daha güzel olabilmektedir.” Orhan Pamuk, ne bir Orhan Kemal, Ne bir Yaşar Kemal, ne bir Kemal Tahir, ne bir Erol Toy, ne de bir Hıfzı Topuz’dur, olamayacaktır da. Mesela Murathan Mungan, hissederek, karşılaştırmalarla anlatır kendini ve hayatını. Ama Orhan Pamuk bundan yoksundur ve toplumumuza çok ama çok uzaktır.

    Orhan Pamuk’un üç kuşağı birden anlattığı “Cevdet Bey ve Oğulları” kitabı, yukarıda bahsettiğimiz tüm olumsuzluklardan uzaktır ve aksine çok başarılıdır. Safça, hesapsız-kitapsız yazmıştır bu romanını, en masum olduğu çağda, hem de gençlik yıllarında, solcuyken, henüz liberalizme göz kırpmaya başlamadığı üniversiteli yaşlarında. Lakin diğer tüm kitaplarında, Doğu-Şark yaşamı ile Batı düşüncesini karşılaştırmıştır: Bir yerde ezik insancıklar, diğer tarafta endüstri devrimi ve aydınlanma çağını yaşamış, bilen-akıllı, Batılı insanlar vardır. Mesela kitaplarında: “Batı, dünyanın geri kalanına yaşattığı aşağılamanın farkında değildir” der. Aslında kitaplarında tek doğru yazdığı şey de ne yazık ki budur…

    Cumhuriyet, Aydınlık ve BirGün gazetelerinin ortak haberine göre: Orhan Pamuk’un Amerika’da bir üniversitede yaptığı konuşmasında, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilk yıllardan bahsetmiş ve Türklerin hâlâ Batılı olamadığı gibi bir “aşağılık kompleksi” olduğunu ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla ilgili alay dolu sözler söylemiştir. Türklerin neredeyse tüm Batı’yla, Avrupa’nın tamamıyla girmiş olduğu savaşa rağmen, sadece Yunanlılarla küçük bir savaşa giriştiğinden bahsetmiştir. Kanımca, tarih hakkında yazmak ve konuşmak istiyorsa; Orhan Pamuk, önce “Türkiye Tarihi” okumalıdır.”

    İlber Ortaylı, Orhan Pamuk için: “Türk dilinde, kavram ve kelimeleri düzgün kullanamıyor,” demiştir.

    Orhan Pamuk’un “Kar” kitabındaki kurgusu eski üçüncü sınıf Türk filmlerini aratmamaktadır. Kitabın her sayfasında, size soğukluk hissi uyandıracak ve sizi kitabı okumaktan alıkoyabilecek birçok şey bulabilirsiniz.

    Adalet Ağaoğlu’nun “Bir Düğün Gecesi” adlı romanını, Aldous Huxley’in “Ses Sese Karşı” adlı romanından intihal yaptığını iddia eden yazar Burhan Günel’in “Varlık” dergisinde yayımlanan yazıları gibi; Orhan Pamuk için de, “Beyaz Kale” ve “Benim Adım Kırmızı” kitaplarını bir yerlerden intihal ettiği söylentileri herkes tarafından bilinmektedir.

    Son olarak, aldığı Nobel Edebiyat Ödülü’ne gelince; bildiğiniz üzre, geçtiğimiz 35 yıldır ödül komitesi edebiyat ödülünü gerçekte hak etmeyen yazarlara vermektedir. Ödüllerin çoğunluğunu, dünyanın en büyük sömürgeci ve emperyalist ülkesinin yazarlarına, İngiliz Edebiyatına vermiştir. Normal şartlarda Batı’nın bir Türk’e -Orhan Pamuk’a- bu ödülü vermesi, hele de yaşamı boyunca Tanrı vergisi yeteneği sayesinde okumaya bile fırsat bulamayıp mütemadiyen yazan Yaşar Kemal gibi bir edebiyat sihirbazı dururken, çok ama çok anormaldir. Bununla beraber, Orhan Pamuk, son 20 yıldır medyayı da arkasına alarak, bilinçli şekilde hareket etmiş ve siyasi reklamını çok iyi yapmıştır. Dünyaya savaş ihraç eden bir ülkenin başkanına, Hüseyin Barrack Obama’ ya, “Nobel Barış Ödülü” veren bir komitenin Orhan Pamuk’a verdiği –bekasını kaybetmiş- ödülün niteliği üzerinde çok durmaya da gerek yok kanaatindeyim.

    Tüm bu nedenlerden ötürüdür ki, ben, Orhan Pamuk okuyamıyorum. Ya siz?

    Süha Demirel, İstanbul, 20 Mart 2012.

    NOT: Orhan Pamuk'un Kara Kitap ile Cevdet Bey ve Oğulları kitaplarını okudum, diğer iki tanesini de (Masumiyet Müzesi ve Benim Adım Kırmızı) başlar başlamaz okumayı bıraktım. Orhan Pamuk'un edebiyatını genel olarak eleştirmeyi düşünerek yukarıdaki yazıyı 2012 yılında kaleme aldım, bilginize sunarım.
  • Kalp temizliğinin, kendin için çalışmaktan vazgeçince gerçekleştiğini, ondan sonra başkalarının kalplerini temizlemenin mümkün oluğunu anlamış.
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    Sayfa 109 - Panama yayınları
  • Yarım kalmıştı. Tamamlandı...

    İnsan zaaflarının ne olduğunu bilmeli, bilmekle kalmayıp onları kontrol de edebilmeli. Anlatımıyla beni hikayesinin içinde yaşatan, kahramanlarının kimiyle kavga ettirip kimine de sevgiyle bağlanmama sebep olan kitapları son cümlesini görene kadar soluksuz okumak da benim zaafım. Biliyorum ama kontrol edemiyorum. Şu bölümü de okuyup kapatır dersime çalışırım dedikten sonra kendimi bir sonraki bölümü yarılamış buluyorum.

    Peki bunu daha önce neden yapamamışım, neden kitabı yarım bırakmışım. Bunu şu cümleyi kurmadan açıklayamıyorum ne yazık ki: Biz kitapları seçiyoruz kitaplar da okunacağı zamanı. Bir kitabı elinize aldığınız vakit kendinizi o hikayenin içinde yaşarken hissedemiyor, olaylar gerçekleşirken kahramanların yanı başında bitemiyorsanız -yarım kalacağını bilseniz dahi- bırakın o kitabı, zamanı gelmemiş demek ki. Bekleyin zamanını bulsun. Anlattıkları zihninizde sinema filmi gibi canlanmayan kitabın satırları üzerinde, son sayfasına gelinceye dek bakışlarınızı gezdirmekle ve sözcükleri içinizden seslendirmekle o kitabı ne kadar okumuş olabilirsiniz ki.

    Burdan sonrası kitap ile ilgili ve ‘’spoiler’’ dedikleri keyif kaçıran ayrıntılı bilgi içerir. Hem de fazlasıyla...

    Martin Eden. Jack London’ın tuğla gibi kitabının içinden fırlayıp iki hafta boyunca arkadaşlık etti bana.

    Toplumun işçi kesimine mensup olan, birkaç ayını denizde geçirip para kazandıktan sonra parası bitene dek çalışmayan Martin, tesadüfen karşılaştığı ve daha sonra aşık olduğu Ruth ile tanıştıktan sonra bambaşka bir insan olur. Ruth’un beğenisini kazanabilmek için hem görünüş olarak değişmek hem de kendini geliştirmek adına sıkı bir çalışma disiplini içerisine girer. Yazar olmayı istemektedir, çok ünlü bir yazar olacak ve böylece Ruth’la evlenmeye layık bir konuma gelecektir.

    Ancak işler hiç de Martin’in beklediği gibi gitmez. Ard arda yazdığı çok sağlam eserler gönderdiği dergilerden ışık hızıyla red mektupları almaktadır. Martin ise yazdıklarını yayınlatmak uğruna kimi zaman günlerce yemek yiyemeyecek kadar parasız kalır kimi zaman da para kazanmak için başka işler yapar. Etrafında ona düzenli bir işe girip çalışmasını söyleyenlere hiçbir zaman kulak asmaz Martin, çünkü hayalinin gerçekleşeceğine dair sağlam bir inancı vardır.

    Bu sırada Martin’in karşısına ilerde çok sıkı dost olacağı biri çıkar: Brissenden. O, Martin’e nasıl bir yanılgının içinde olduğunu gösteren ve Martin’in farkına varamadığı gerçeklere ayna tutan birisidir. #35648835

    Evrim dahil birçok konuda yaptığı okumalar ve Brissenden ile sohbetleri neticesinde Martin artık yavaş yavaş bazı şeylerin farkına varmaya başlar. Gösterişli evlerde oturan, davetler düzenleyen burjuva sınıfının aynı zamanda yüksek bir ahlaka ve geniş bilgi birikimine sahip olduğunu düşünürken Brissenden ile katıldığı bir toplantı sonrasında adeta aydınlanma yaşar. Çoğunlukla işçi sınıfının yaşadığı bir caddede, yıkık dökük bir dairede toplanan birkaç insanın felsefeden bilime kadar birçok alanda derin bilgi birikimlerini aktardıkları sohbeti dinledikten sonra hem bilgi yönünden ne kadar eksik olduğunu anlamış hem de o ışıltılı ve gösterişli burjuva sınıfındaki insanların ne kadar boş varlıklar olduğunun farkına varmıştır. (#35648552 )

    Aradan uzun zaman geçmesine rağmen hala büyük bir yazar olma idealine ulaşamayan Martin bir kez daha maddi sıkıntılar içerine girer. Bu sırada, anne ve babasının evlilik konusunda kendisine yaptıkları baskının etkisi ile Ruth, Martin’le son kez konuşur ve ondan ayrılma kararı verir.

    ‘’Her şey üstüne gelip, seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde, sakın vazgeçme! Çünkü orası kaderinin değişeceği yerdir.’’ denir ya, işte burası Martin’in kaderinin değiştiği yerdir. Yayınlanan bir yazısı sonrasında Martin yavaş yavaş beklediği üne kavuşmaya başlar. Yazıları okunmakta kitapları çok satanlar listesinin başında yer almaktadır. Ancak aynı zamanda düşünce olarak de değişmeye başlar Martin. Artık tek kelime yazmamaktadır.

    Yazın dünyasında adının duyulması neticesinde kendisinden yeni eserler isteyenlere yıllarca çeşitli düşüncelerin etkisinde kaleme aldığı ve yazıldığı zamanlar hiçbir şekilde yayınlatamadığı masasının altında bir yığın oluşturan ama artık Martin’in gözünde hiçbir kıymeti kalmayan eserlerini teker teker satar. Yayıncılar yıllar önce tek kuruş ödeme yapmadıkları eserleri şimdilerde şaheser olarak tanıtmaktadır.

    Vaktiyle kimsenin yüzüne bakmadığı, ipe sapa gelmez bir serseri olarak görülen Martin artık çok parası olan ünlü bir yazardır. Cebindeki paranın miktarı yakın çevresine öyle bir etki yapar ki artık yolda karşılaştığı her tanıdık ona ilgi gösterir, insanlar onu yemeğe davet etmek için adeta birbirleriyle yarışır. Martin ise bütün bu olup bitenlere bir anlam veremez. Herkesin ilgiyle okuduğu o eserler yeni değildir, yıllar önce yazılmıştır. Cebinde metelik yokken peş peşe red mektubu alan bu eserler şimdi neden böylesine ilgi görür? O eserler yazıldığı sırada karnı aç olan Martin’i kimse yemeğe davet etmezken, hatta bir an önce başlarından savmak için ellerinden geleni yaparlarken, şimdi karnı fazlasıyla tok olan Martin’i yemeğe davet etmek için neden yarışırlar? (#35736355)

    Anlam veremediği bütün bu durumların nedenini, kendi kendisine sorduğu bütün bu soruların cevabını yine kendi bulur Martin: gördüğü kabul ve kazandığı para. (#35742914 )

    Onu bir zamanlar kapı dışarı edip de sonradan kalkıp kapısına kadar gelen herkes ve her şey gibi büyük aşkı Ruth da bir aydınlanma(!) yaşar ve Martin’le konuşmaya gelir, eskisi gibi olmalarını ister. Martin’in Ruth’a da söyleyecek birkaç kelamı vardır elbet: #35742914

    Bütün bu yaşananların ardından Martin aslında Ruth’a sandığı kadar aşık olmadığının farkına varır. Her aşk hikayesinin sonunda mâşukun kafasında yanan ampul onun da başında belirir: #35743560

    Hayatı boyunca hayalini kurduğu ve geç de olsa kavuştuğu ün Martin’e tahmin ettiği mutluluğu vermez. Ruth’la evlenme gibi bir amaç kalmamıştır ortada çünkü Ruth’a karşı beslediği ve aşk olduğunu düşündüğü şey yoktur artık.

    Elindeki tüm parasını ünsüz ve parasız zamanlarında yanında olan birkaç kişiye iyilik etmek için harcar. Uzun bir yolculuğa çıkmak üzere bir gemiye bilet alır. Onun bu yolculuğunu haber alan yüzlerce kişi iskeleye onu uğurlamak için gelir. Bir zamanlar sevmedikleri, istemedikleri, eserlerini yayınlamadıkları Martin’i.

    Okurken birçok şeyi fark etmeme yardımcı oldu Martin Eden, çok şey kattı bana.

    Bir kere baş kısımları oldukça etkili bir kişisel gelişim kitabı izlenimi verdi. Herhangi bir okula gitmemiş ve belli bir eğitim almamış kişilerin istedikleri ve çalıştıkları taktirde neler yapabileceğini görmüş oldum bu sayede. Öğrenme konusunda ‘’insanın en iyi öğretmeni kendisidir’’ düşüncesinin haklılığını gözler önüne seren bir eser olduğunu düşünüyorum.

    Tabi bu büyük ve başlangıçta imkansız görünen hedefleri gerçekleştirmek için insanın bir itici güce ihtiyacı var. Martin’deki itici gücün adı: aşk. Bu yönüyle bakıldığında aşkın neler kâdir olduğunu da anlatan bir kitap.

    Sağlam bir burjuvazi eleştirisi. Öyle olaylarla, anlatımlarla falan da değil, yeri geldiğinde kahramanların ağzından, açık seçik bir şekilde giydirilmiş burjuvaziye. Kitabın en çok sevdiğim yerlerindendi bu kısımlar. Güzel kıyafetler giyen, güzel konuşan ve uzaktan bakıldığında ilimlerin nicesiyle donanmış gibi görünen ancak öyle olmayan, bunun yanında başka insanları kılık kıyafeti, yaşadığı çevre, yaptığı iş dolayısıyla cahil ve kaba olarak nitelendiren burjuva sınıfının bayağılığını güzel bir şekilde anlatmış.
    Bayağılık; esaslı bir bayağılık. İtiraf ederim ki burjuva inceliğinin ve kültürünün temeli budur (#35743303 )

    Aşk ilişkilerini anlatırken de bazı gerçekleri fark etmemizi sağlar Martin Eden. Mesela insanları olduğu gibi sevmekte ne kadar zayıf olduğumuzu. Ruth Martin’i olduğu gibi sevmez hiçbir zaman, onu değiştirmek ister, her bakımından kendine uygun, yanına yakışır bir insan olmasını ister. Bu yüzden ona sürekli kısıtlamalar getirir, sigara-içki içmesine, küfür etmesine karşı çıkar. Aslında bu, içinde yaşadığı burjuva toplumunun Ruth’a bir dayatmasıdır. O, Martin’i burjuva toplumunun onaylayacağı bir eş haline getirmeye çalışır.

    Kitabın belki de en kızdığımız karakteri Ruth. Ama ben ona yalnızca bir yere kadar kızabildim. O tarihlerde yaşayan kadının konumunu göz önüne alarak düşünmeye çalıştım. Ev sınırlarında büyütülen, ailesi tarafından onay verilen sınırları belli bir eğitim yöntemiyle eğitilen, seçeceği eşten yapacağı evliliğe kadar hayatıyla ilgili her ayrıntının anne babasının belirlediği ilkeler ve çizdiği sınırlar dahilinde gerçekleşmesi gereken bir kadının aşık olduğu adamla evlenmesi için Ruth’un yaptıklarını yapmaktan başka bir çaresi olmadığını da fark ermek gerekir.

    Kitapta gerçekleşen olaylar inceleme boyunca değindiğim ‘’insanların paraya ve güce tapınma’’ durumuna her bakımdan bir örnek teşkil ediyor.

    Ha bir de unutmadan kitabı okuduktan sonra edindiğim ‘’Martin Eden’da anlatılan birçok şeyin Jack London’un hayat hikayesiyle benzeşen yanlarının olması’’ bilgisi kitabı okurken hissettiğim gerçeklik duygusunu sağlam bir temele oturttu. Kim bilir belki de Jack London kendini anlattı Martin’le bizlere, bu hikaye de gerçek olduğu için etkiledi bizi bu kadar.

    İncelemeyi hikayeye geç katılıp erken ayrılan ve benim her bakımdan hayran olduğum Brissenden’ın sözleriyle bitirmek istiyorum:

    Seni seveceklerdir Martin, ama kendi küçük ahlaklarını daha çok seveceklerdir.
  • Eve kapanan modern insan ortaçağda yasayan rahiplerin post modern halini anımsatıyor. Şüphesiz her daim şeyler arasındaki farkı silmeden. Ne var ki biri perhiz yaparken diğeri tüketim ile malul bir yaşamı idame ettirmeye çalışır. Ikisi de kulübesinden çıkmaz istemez. Biri tanrıya dua eder ona inanç besler, disardaki olumsuzluklardan kendisini izole edip onlar üzerinde içsel bir hakimiyet inancını pekiştirir; diğer modern birey ise, perhiz ve inanç yaşayışının dışında, kendisine modern bir paye çizer. Yasadıgı yeri cennete çevirir, oradan güç alarak topluma üstünlük kurmaya çalışır. Kılıçlar duvara asılı gibi durur halbuki o kılıçlar birey ve toplumun çatışmasını yansıtır. Modern ikonaları vardır modern bireyin. O tam anlamıyla olmasa da Bir putperest gibi yaşar. Onun için bilinçdışını temsil eden her bir nesnesi, onun kutsaliyetini dile getirir. Orta-çağ rahipleri de, ikonalarla güç bulurdu. Teslis inancı ile, isa ve meryem ikonalarıyla kendi yaşamının asil hakikatini sağlama almaya çalışırdı. Ve bu iki figürün en büyük ortak özelliği, düşünceye muazzam bir paye bicmelerine karşılık, ikisinin de somut olan nesnelerden güç almasıdır. Çelişki onları bir araya getirir. Çünkü gelişimlerinin veya tutarsizliklarinin imleyeni bunlardır.
  • İnsan Neyle Yaşar'ı her gördüğümde nedendir bilmiyorum ilkokul yıllarıma gider sınıf kitaplığındaki hali gözümün önüne gelirdi. O yıllarda kitaplıktan her kitap alışımda İnsan Neyle Yaşar'ı hep bir kenara iter süslü kapakları olan kitapları okurdum çocukluk ya. Şu an o kadar yanlış bir şey yaptığımı anlıyorum ki. Bu kitap gerçekten de okullarda kitaplıklarda bulunması her öğrencinin herkesin okuması gereken bir kitapmış. Kitap için hangi beğeni sözcüğünü söylesem eksik kalacak. Okuduğum ilk Tolstoy kitabıydı ayrıca, dilini çok sevdim yormuyor sade ve akıcı. Ve kendisini de okumaya devam edeceğim diğer kitaplarını da bir hayli merak ediyorum.

    Okumak için kitabı elime aldığımda kendime insan ne ile yaşar sorusunu sordum ve genel olarak fizyolojik ihtiyaçları bir kenara bırakırsak ilk aklıma gelen tabiki "sevgi" oldu. Kitapta bu cevabımın doğru olduğunu gösteren altı muhteşem hikaye okudum. Bu hikayeler genellikle yoksul insanların hayatlarından -özellikle de köy hayatı- oluşuyor. Bu insanların hırsları, kıskançlıkları, açgözlülükleri ama en çok da içlerindeki sevgiler etkileyici olaylarla anlatılıyor. Allah inancının da egemen olduğu bu hikayeler bize iyiyi, doğruyu, elimizdekilerle yetinmeyi, kardeşçe yaşamayı da öğütlüyor. Beni en çok etkileyen kitaba da adını veren İnsan Neyle Yaşar hikayesi oldu. Kesinlikle okunması gereken bir kitap, keyifli okumalar.