• 476 syf.
    Erkekliğin Türkiye Halleri;

    Bu kitap 3 kadın araştırmacı tarafından yazılmış:

    • Güler Okman Fişek
    • Hande Eslen Ziya
    • Hale Bolak Boratov

    Güler Okman Fişek; Klinik Psikoloji alanında Profesör Doktor. 1994 yılında Türkiye'nin ilk akademik psikolojik hizmet merkezi olan Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Araştırma ve Uygulama Merkezini kurdu.

    Hande Eslen Ziya; Stavanger Üniversitesi (Norveç) Medya ve Sosyal Bilimler bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Kadın çalışmalarının yanında erkeklik üzerine de çalışmaları bulunan ve doktorasını da Toplumsal Cinsiyet alanında yapan bir akademisyendir.

    Hale Bolak Boratov; Boğaziçi Üniversitesinde Psikoloji alanında Profesör unvanını alan bir akademisyendir. Akademik çalışmaları toplumsal cinsiyet, cinsellik, değerler ve ilişki dinamikleri üzerinde yoğunlaşmıştır.


    Bu üç kadın yazar ülkemizde yoğunlaşan kadın çalışmalarının yanında erkeklik konusanda oluşan akademik çalışma boşluğunu doldurmak amacıyla bir saha araştırması yürüterek nicel ve nitel araştırma sonuçları olan kapsamlı bir metin oluşturmuşlardır.

    Kendilerinden önce bu alanda çalışma yapmış yerli ve yabancı çoğu uzmanın görüşlerine yer vermişler neredeyse. Bu durum iki yönlü sonuca neden oluyor. Birincisi farklı yazarların buluştuğu ortak noktaları okumak ve farklı farklı uzman görüşleri ile konuyu pekiştirmeleri geniş bir kaynakça sağlıyor bizlere. İkinci sonuç; birbirine yakın olan görüşleri saha sonuçlarının değerlendirilme sürecine kadar tekrar tekrar okuyabilirsiniz lakin bu kitap bir edebi kitap değildir. O yüzden tekrarların oluşması kalıplaşan erkeklik eylemlerini görmek açısından faydalıdır. Erkeklik halleri üzerine ülkemizde çok az çalışma yapılmıştır. Hepimizin bildiği, yaşadığı, etrafta gördüğü ya da haberlerde izlediği Türkiye'de erkek olmanın ne hale geldiğini ya da getirildiğini derinlemesine süren nitel araştırmalarla gözler önüne süren toplumsal cinsiyet çalışmalarının öteki yüzü olan erkeklik üzerine değerli bir çalışma olmuş. O yüzden bu üç kadın yazara teşekkür etmek gerekiyor.

    Kitap ataerkil toplum yapısının erkek çocuklarına dayattığı "erkek" ve "adam" olma kalıplarının erkeklerde oluşturduğu artı eksileri görmek açısından çok önemli bir saha çalışması sunuyor bizlere. Alt, orta ve yüksek sosyoekonomik düzeyde olan bir örneklemle çalışılmış. Her üç alandan olanların babaları ile ilgili soğuklukları, çekingenlikleri ve mesafeleri mevcut. Alt tabakada olanlara doğru gittikçe sorunlar tabii ki daha fazla büyüyor lakin maddi yaşamın konforu dahi ataerkil sistemin bazı kalıplarını kırmaya da yetmiyor, yetmeyecek.

    Kitap hakkında biraz konuşup son bölümde kendi hayatımdan yola çıkarak sosyoekonomik durumun erkek yaşantısına etkisini de ekleyerek bu saha çalışmasına kendimce katılmış olacağım.

    Kitapta bir sürü akademisyenin çalışmalarından kesitler var lakin ben belli başlı olanlardan birkaç örnek sıralayacağım.

    "Ayrıca, Türkiye'deki ailelerde kadın ve erkek ilişkilerinin önemli dinamiklerinin namus ve şeref kavramları üzerinden belirlendiği anlaşılıyor (Baştuğ, 2002). Buna göre ailenin ve ailedeki erkeklerin namusu ve şerefi, cinsellik üzerinden ve özellikle kadınların iffeti/bekareti üzerinden belirleniyor. Dolayısıyla, erkekler kadınların -karılarının ve kızlarının-iffetlerini korumak/kollamak ve kontrol etmekle yükümlüler. Namus ve şeref kavramlarının, erkeğin kadın üzerindeki gücünü ve üstünlüğünü rasyonelleştirdiği ve bir norm haline getirdiği, koruma adı altında kadının davranışlarının kontrol altına alındığı ve kısıtlandığı belirtiliyor."

    Bir başka araştırma sonucu erkeklerin nasıl bir eş bekliyor olduğuna yöneliktir.

    "Sancar (2009), toplumun çeşitli kesimlerinden erkeklerle yaptığı araştırmasının sonuçlarında, evliliğin bu erkekler tarafından nasıl tanımlandığını, ne ifade ettiğini ve bu erkeklerin evlilikle ilgili beklentilerini sunuyor. Sancar'ın bulgularına göre, erkeklerin sosyo-ekonomik statüleri, yani "sosyal sermaye"leri düştükçe, evliliğin ve bir aileye sahip olmanın erkekler için anlamı ve önemi artıyor. Buna göre, erkeklerin sosyal ve ekonomik imkanları azaldığında, toplum içinde saygın bir yere sahip olmanın ve kendilerini başarılı görmelerinin yegane yolu, aile reisliği konumunu sürdürebilmekten geçiyor. Bu çalışmanın katılımcıları olan alt sınıf erkeklerin ideal aile yaşamından en önemli beklentileri; onlara bağlı, "hamarat", yüzü gülen, kocasına ve kocasının ailesine saygılı, "leh demeden leblebiyi anlayan", ahlaklı bir eş."

    Çiğdem Kağıtçıbaşı'nın da yaptığı bir başka araştırmada köy kökenli ataerkil aile yapısı üzerinde duruluyor. Ve şöyle bir sonuç yer alıyor çalışmada:

    "Köy kökenli ve ataerkil yapıdaki ailelerde, çocukların aileye olan ekonomik ve sosyal faydalarına odaklanılıyor. Örneğin, çocuk sayısının fazla olması, aileye gelecek maddi katkının daha fazla olacağı anlamına geldiği için çok çocuk sahibi olmak az çocuğa göre daha tercih edilir oluyor. Ya da erkek çocuk kız çocuğa göre daha değerlidir; çünkü ileriki yaşlarda kız çocuk evlenip aileden ayrılsa bile oğul her zaman babasının yanında kalıyor ve bir süre sonra evin ekonomik sorumluluğunu ve ebeveynlerinin bakımını üstlenebiliyor. Ayrıca, erkek çocuk, aileyi gelecekte toplum içinde temsil eden, soyun devamlılığını sağlayan kişi olarak görüldüğü için de değeri daha fazla. Dolayısıyla, çocukların aileden bağımsız, kararlarını kendi başlarına veren özer.k birer birey olmalarını özendirmek bir yana, engellenmeye çalışılıyor. Bu amaçla da çocuklar, daha önce de belirtildiği gibi, ebeveynlerinin kontrolcü-katı disiplini ve itaat beklentisiyle yetiştiriliyor."


    İlk 60 sayfada Literatüre göre babalık, Baba çocuk ilişkisi, Geleneksel babalık modeli, Değişen babalık, Kuşaklar Arası İnceleme çalışmaları, ve bu konuların Türkiye Halleri yer almaktadır. Böylece saha araştırması başlamadan önce gelecek olan cevaplara bir alt yapı sağlanmış oluyor.

    Kitapta nicel araştırmada 2.000 evki erkekle anket çalışması yapılmıştır. Nitel araştırmada ise 8 ilde 58 evli erkekle derinlemesine görüşme yapılmıştır.

    Nitel araştırma bulguları kilit sözcüklerden yola çıkarak derinleşiyor.

    Kilit sözcük: "Saygı"

    Güneydoğu'dan alt düzey bir katılımcı şöyle ifade ediyor:

    "-Saygıdır, kimse kimseden korkamaz, saygıdır. Korkuyorum desem değil, saygıdan. iki tane çocuğum var, ben daha babamın yanında bir sigara içmemişim. Ayağımı uzatmamışım. Yani onun konuştuğu yerde biz konuşamayız. Ne ben, ne ağbilerim. Ağbim yirmi yıllık evlidir, babamın yanında daha çocuğunu çağırmamış, dememiş "oğlum gel buraya", "kızım gel buraya". Yani saygıdandır, korkudan değil. Sadece saygıdandır."


    Kilit sözcük "sevgi yoksunluğu"

    "Alt SED: Babam sever ama sevdiğini göstermez; erkek. Orada babam
    yanlış yaptı, babam babasız büyüdü, ben bu yaşıma geldim hala daha ba-
    basızmış gibi davranıyor. Yani baba şefkati almadığı için göstermedi. Sev-
    gisini göstermek istediğinde, bu hep maddi olarak görüldüğü için, zaten tek
    başına büyümüş, para kazanmış, ondan bir parça kopuyor gibi yanaşmadı.
    Yani sevgi verecek ama para gidecek diye iki zıtta kaldı ve o kaybetti. Doğru olanı çekmedi, bizi babasız bıraktı yine."

    Katılımcıların buluştuğu noktalardan biri de babalara olan yabancılık duygusu. Yetişkin yaşta babayla tanışmak acı bir durum. Babalar için "adam" olmanın koşulu da elinin bir iş tutması çocuğun askerliğini yapması vb. olunca erkek çocuk ister istemez babayla olan iletişimsizlik sorununu yaşıyor ve bu durum hayat boyu sürecek bir yoksunluğu neden oluyor "sevgi yoksunluğu" bu kitabı okuyan erkek okurların hepsinin babaları ile olan ilişkilerinden kesitleri bulacağı bir kitap bu. O yüzden bastırılan, inkar edilen baba oğul ilişkisinden kaynaklı acı durumları deşen bir kitaptır.


    Araştırmaya katılan erkeklerin anneleri ile olan ilişkilerinin derinlemesine incelendiği bölümde annenin eğitim anlamında cahil bırakılmış olması orta ve üst sınıfa mensup erkek çocuklarını yakınlık kurma konusunda zorlayan bir durum olmaktadır.

    "-Tabii, aslında ikisi de yol gösterdi ama baba daha çok gösterdi; çünkü baba hep dışarıdaydı, anne evin içerisinde. Belki farklı bir aile yapısı olsaydı, anne-baba çalışan, o zaman biraz değişik olabilirdi ama anne evde, evin içiyle ilgileniyor. Baba dışarıda, iş hayatında, çalışıyor. Babam daha sosyal. Tabii annem de, "dürüst olun, efendi olun ... " derdi. Ben anneme gidemem, çünkü annem eğitim anlamında cahil, ilkokul mezunu. Dünya görüşü anlamında değil. Dolayısıyla bu tür şeylerde çok çözüm üretebilecek durumda olmadığını düşündüğüm için belki ya da onu üzmemek adına.
    Annem köy kadınıdır, bazı şeylere tepki verir ama baba çok sosyaldi. Annem ne diyecek ki? Para kimden çıkıyor? Babadan. Kimin sözü geçiyor? Babanın. Doğru mudur bu, doğrudur. Kabul ettik."

    "Erkeklerin "erkekçe" olmaları yönündeki bu toplumsal baskı, özellikle buna uyulmadığında sorun yaratıyor ve erkeklerin kimi zaman kendilerini ve toplumsal rollerini sorgulamalarına, kimi zaman da karşı cinse (eşlerine, annelerine ve kız çocuklarına) karşı güç gösterilerinde bulunmalarına sebep oluyor. Bu durum özellikle de yukarıda değinildiği gibi erkeklerden en çok beklenen "eve ekmek getirme" yani para kazanma görevini yerine getiremediklerinde belirginleşiyor. Erkeklerin kendilerini
    değersiz/eksik hissetmeleri
    ise erkekliklerini tehdit altında görmelerine sebep oluyor."

    Erkeklerin bu yetersizlik duygusuna kapılıp saldırgan olma tutumunun altında hem kalıplaşmış erkeklik davranışlarını yerine getirmemesi hem de kadını yetersiz görüşü yatmaktadır. Erkek bilincini geliştirip bu ekmek davasına kadını ortak etme yolunu seçip zaten kendi dışında gerçekleşen adaletsizliklere en azından ev içinde son verme düşüncesine sahip olmayı beceremediği sürece "erkekliği" güç unsuru olarak görmeye devam edecektir. Halbuki bir katılımcının da dediği gibi: " Benim açımdan erkeklik çok normal, fazla bir anlamı yok. İnsan olmanın bir parçası."

    Benim annem bir köy kadınıdır. O kendi evrenini orasıyla sınırlı görmeye alıştırılmış. Okula gönderilmemiş, eğitim ve öğretimden mahrum bırakılan son neslin kadınlarındandır. Ben anneme karamsarlığımı anlatamam, her gün devam eden huzursuzluğumu anlatamam telefonun diğer ucundayken sürekli iyi olmak zorundayım. Zaten mahkum edildiği hayat yeterince sorun teşkil ediyorken benim için endişe duymasını da isteyemem. Kadınların bulunduğu konumdan sorumlu olan bir sürü unsur var. Devlet, toplum, mahalle, aile, eş ve en son çocuklar. Belki hiç kimse bu soruna el atmaya hevesli değildir. Ama en son halka olan çocuklar da geç kalınca geri döndürülemeyen hasarlar oluşuyor.

    Benim bu kitabı okurken acı çektiğim bir sürü nokta oldu. Baba-oğul ilişkilerinde katılımcıların söylemlerini sanki ben ifade ediyormuşum gibi hissettiğim bir sürü yer oldu. Maddi olarak ayakta durmak konusunda da öyle. Daha önce kadın olma durumunun üzerine bir sürü yazı yazdım çünkü var olan çalışmalar çoğunlukla ikinci cins olarak görülen kadınlara yöneliktir. Bu kitabı keşfedince bu sefer erkek olma durumunun üzerine de konuşmak gerekiyor lakin öncesinde kadınlar için bir parantez açayım.

    August Bebel Sosyalist bir yazar olmasına rağmen kadınlara kendi kurtuluşunuzu ancak kendiniz sağlayabilirsiniz diyordu. Çünkü sanıldığının aksine sadece geleneksel aile yapılarında ya da geri kalmış topluluklarda kadınlar baskıya maruz kalmıyordu. Kendini Sosyalist, Komünist diye niteleyen erkeklerin içinde de kadın kurtuluşunu önemsemeyen ve sadece erkeklerin ekseninde hareket edenler vardı. O yüzden Bebel yaklaşık 150 yıl önce bunları söylemeyi uygun görmüştür.

    Erkeklerin binlerce yıldır süregelen bu yapıyı kendi içlerinde yıkması işleri daha da kolaylaştırır lakin işimize gelmiyor. Hayatın süren telaşı içinde kendimizi çocuklarımızı düşünmekten temel sorunlara değinemiyoruz. Eğitim seviyesi yüksek, herhangi bir toplumsal cinsiyet dayatmasına yenik düşmeyen çağdaş evliliklerin kalitesiyle diğerlerini düşününce insanın kendi kendini nasıl yok ettiğini görebilirsiniz. Nasıl erkek çocukları kendi ayakları üzerinde dursun diye çaba gösteriyorsak aynısını kız çocuğuna uygulamak lazım belki artık anne nenelerimiz için çok geç kalmışızdır. Ama eşler, kız çocukları için henüz erken desteklenen, güven duyulan eşlerin, kız çocuklarının neleri başardığını görebilir olmak için henüz erken..


    Kitapta çalışma hayatı üzerine de çok duruluyor. Erkeğin geleneksel aile yapısında eve ekmek getiren konumda oluşu ailesinden çok getireceği ekmeğin peşinde oluşu onun aileyi ihmal etmesine neden olmakta ve araya mesafelerin girmesine neden olmaktadır.

    Kitapta onlarca örnek var tabii lakin ben kendi hayatımdan örnek vermek istiyorum. Maddi durumu zayıf olan bir ailede büyüdüm. Büyük ablam mevsimlik işlerde ilk çalışmaya gittiği yılda ben 9 ya da 10 yaşımdaydım. O tarihten sonra bir daha bütün aile bireyleri aynı anda bir araya gelemedik. Daha sonra abim evden ayrıldı o zamandan beri başka şehirlerde çalışıyor Şimdi bu durumdan kim suçlu devlet tarafından destek görmediği için fakir bırakılan köylüler mi? Hayatta kalmak için çocuklarını çalıştıran babalar mı? Onları kendileri gibi yetiştiren ebeveynleri mi? Geriye dönük tüm insanlık mı? 13 yaşımda eğitim hayatımı devam ettirmek için evden ayrıldım. Lise ve üniversite yıllarında hem çalışıp hem okudum. Üniversite bittikten sonra da sürekli çalıştım hâlâ çalışıyorum. 13 yıl önce evden ayrıldım 13 yıldır da kendi hayatımı sürdürmek için çaba gösteriyorum. Farklı farklı illerde yaşadım, ailem yanımda olmaktan çok telefonun diğer ucunda oluyordu. Şimdi kalkıp da hiçbir şey yokmuş gibi o aile sıcaklığını aramaya kalkışmıyorsunuz artık. Anne babanızın neyden hoşlanacağını bile bilemeyecek kadar yabancılaşıyorsunuz. Ki onlar da sizi tanımıyordur. Anlattığınız kadar varsınız daha fazlası değil.. Tabii ki kadınların sorunlarını konuşalım, sorgulayalım ama şunu da bilelim şanslı bir doğum belgesine sahip olmayan her erkek için de çok zor koşullar doğar doğmaz hazır vaziyette bekliyor olacak. O yüzden bu güç koşullar altında çalışan erkeğin öfkesini eşine çocuğuna yönelmesi daha kolay olan yol oluyor. Lakin düşünme kabiliyetimiz bu bedensel gücü şiddet uygulamaya yolunu seçmek için mi var.

    Elimize bir kitap alıp okumuş değiliz, mahalle namusunu kollarız hacı hoca ne der ona bakarız. Onun bunun lafı eşin çocuğun lafından kıymetli görülür. Erkek toplumun iradesinde yaşamak için mi var olmuştur? Ya da iradesini başkasına teslim edip kadının iradesini gasp etmek için mi? Birey olarak kendi düşünecelerimizi ne zaman öne süreceğiz. Kimse hayatın zor koşullarına sığınmasın. Sadece kolay olanı seçme yoluna gittiğimiz için bunca felaketler, cinayetler olup duruyor. Beynini başkasına teslim eden her birey basit, ilkel bir organizma olarak kalmaya mahkumdur.

    Başkalarının bizi yönlendirme faaliyetini Okuma,düşünme ve sorgulama eylemlerinin yerine koydukça çözülecek bir sürü meseleyi kördüğüm haline getirmekten öteye gidemeyiz.

    Zamandan yakınanlar var biliyorum. Benim de sürekli yakındığım bir şey daha fazla okuyayım, daha fazla yazayım, gezeyim ya da kısaca yaşayayım diye artmasını, birikmesini istediğim zaman. Zaten patronun bizi satın aldığı saatler dışında kendimize ve ailemize ayırabileceğimiz saatler sadece birkaç ile sınırlıdır. O yüzden fedakarlık yapmak gerekiyor. Okurken bitkin düşmek gerekiyor. Benim gibi her gün değil de bazı günler işe uykusuz gitmek gerekiyor. Aydınlanma işten gelip yemek yedikten sonra uyumakla gerçekleşmiyor. Ben 2015 yılında pes peşe gelen maddi sıkıntılarımı örtmek adına aynı anda iki farklı otelde çalışıyordum. Uykuya ayıracağım zamanla beraber günden bana kalan beş saat oluyordu. Ama o sıkıntılı süreçte yanımda Martin Eden vardı günlerce onu okudum o yüzdendir en sevdiğim kitap hâlâ odur. Maddi sorunlar hiçbir zaman sona ermeyecek içimizdeki o manevi sorunları halledince de maddiyat eskisi gibi sizin zamanınızı çalan bir şey olmayacaktır kendi bedenim ve ruhumla verdiğim mücadele en azından bunu bana kanıtlamış oldu. Ama hep okudum, hâlâ hep okuyorum. Şimdi maddi sorunum yok yarın öbür gün kovulurum belki bilemem ama ben kendi irademi kimseye teslim etmek istemedim o yüzden bu yolu seçtim. Her zorluğa rağmen insan kendini düşünsel anlamda yetiştirebilmekle yükümlüdür. Bunu yapmayanların oranı fazla olduğu sürece başta yaşadığımız coğrafya olmak üzere tüm dünyada işlerin hep kötü devam edeceğine dair bir karamsarlık havası hakim olacaktır.


    Brecht'in de dediği gibi:

    "Ya hep beraber ya da hiçbirimiz.
    Kurtulmak yok tek başına
    yumruktan ve zincirden.
    Ya hep beraber ya da hiçbirimiz."
  • ...Bir yıla yakın bir süredir bir kadın görmemiştim. Dikkatle ona baktım. 'Sakin olun, sakin...' diye beni yatıştırmaya çalıştı. Bana, benim yararıma olan sözler söyleyen bir insan yeryüzünde var mıydı gerçekten? Bana gülümsüyordu bir de, evet gülümsüyordu!
    Stefan Zweig
    Sayfa 63 - Yakamoz
  • 518 syf.
    ·Puan vermedi
    Freud'un Eril Söylemli Teorilerinin Eleştirisi

    Toplumsal olanın bölün(e)mez bütünlüğünü savunmak; bugün tüm ününe karşın pozitivizmi içermekle birlikte onu aşan sosyal teorinin görece açıklayıcı kabiliyetinin; kabulü manasına gelir. Türk eğitim sistemi ve özellikle gelişim psikolojisinde temel alınan Freud’un gelişim teorisini incelerken yaklaşımımız bu doğrultuda interdisiplinerdir. Makro anlamda interdisipliner yaklaşım sosyoloji yaparken de bizi Bourdieu’den mülhem 'ilişkisel sosyoloji' kavramına sürükler. İlişkisel sosyoloji makro alan – mikro alan ve salt bir teori ya da yaklaşımla yetinmeden olguyu çözümleme kabiliyetine göre söz gelimi manevralar içeren,yapı-fail dikotomisinde birini diğerine tercih etmeden ikisinin ilişkiselliği üzerine inşa olan bir yaklaşımı ifade eder. Bu anlamda eğitim sosyolojisi içerisinde işlevselci ya da çatışmacı yaklaşımları değil, Bourdieu’yu takiben psikoloji bilimi içerisinde toplumsal bir içerik arz eden bireyin cinsel temelli gelişiminin nasıl toplumsal kurumlardan bağımsız ele alınamayacağını ve aslında psikolojinin sosyolojinin karşısında değil, onunla ilişkisel bir boyut arz ettiğini Feminist teorinin antitezleriyle birlikte incelemeye çalışacağız.

    Tüm dünyada ve Türkiye’de pedagojik formasyon açısından gelişim psikolojisi nin temelini Freud’un gelişim kuramı oluşturur. Fakat Sosyal Bilimler alanında tüm zamanların en çok etki yapmış, hakkında binlerce çalışma yapılmış Sigmund Freud’un birey temelli yaklaşımları ve kişilik gelişim süreçlerinde kız çocuğunun ele alış biçimi; kadın, iğdiş edilme, bilinç dışı kastrasyon ve oidipus kompleksleri özellikle Feminist teori tarafından sert ve olgusal eleştirilere maruz kalmaktadır.
    Freud toplumsal cinsiyet kuramını tamamıyla biyolojik cinsiyet üzerinden temellendirmektedir. Bu temellendirmedeyse kız çocuğun gelişimini erkek çocuk üzerinden tanımlamaktadır. Esas olan ‘penisi olan’ erkektir. Kız çocuk ise penise sahip olmayan eksik bir varlık olarak görülmektedir. Bu doğrultuda Freud’un birey temelli yaklaşımı ‘yapı’dan bağımsız düşünülemez çünkü; Freud’un kuramında yaşamış olduğu dönemin de etkisiyle erkek çocuklarına ve erkeklere birincil kişiler gibi bakılmakta, kadınlar ise ikincil kişiler olarak algılanmaktadır. Oysa Freud’un teorileri; gerek pozitivist temelli nicel çalışmaları (özellikle Stoller’ın çalışmaları) gerekse sosyolojik temelli nitel çalışmaları kendine argüman edinen Feminist Teori tarafından derin ve olgusal eleştirilere maruz kalmıştır.

    Freud kuramını biyolojik ayrılıklara dayandırmıştır. Ona göre erkek ya da kız olmak cinsel organın farklı olmasına dayanır. Freud’a göre dört ya da beş yaşındaki bir erkek çocuğu babasının kendisinden beklediği disiplin ve özerklik nedeniyle onun cinsel organına zarar vermek istediğini düşünerek babasından korkar. Çocuk kısmi bilinçli olarak babasını, annesine duyduğu bağlanmaya karşı rakip olarak görür. Annesine duyduğu erotik duyguları bastıran ve babasını üstün bir varlık olarak gören çocuk kendisini babasıyla özdeşleştirir. Ve erkek kimliğinin farkına varır. Kız çocukların ise erkek çocukları cinsel organları nedeniyle kıskandıkları varsayılır.

    Freud’un kuramında -yaşamış olduğu dönemin de etkisiyle- erkek çocuklarına ve erkeklere birincil kişiler gibi bakılmakta kadınlar ise ikincil kişiler olarak algılanmaktadır. Görüldüğü üzere Freud toplumsal cinsiyet kuramını tamamıyla biyolojik cinsiyet üzerinden temellendirmektedir. Bu temellendirmedeyse kız çocuğun gelişimini erkek çocuk üzerinden tanımlamaktadır. Esas olan ‘penisi olan’ erkektir. Kız çocuk ise penise sahip olmayan eksik bir varlık olarak görülmektedir. Bu nedenle “penis” kavramı Freud’un kuramında cinsel kimlik kazanmada belirgin biyolojik özellik konumundadır.

    Yani Freud diyor ki: “Kadın tamamlanmamış erkektir.” Ve şöyle devam ediyor: Erkek çocuk, doğru cinsel objeyi seçerek normal bir erkek olur. Kız çocuğun eksiklik hissinden kurtulması zordur. İlerde çocuk sahibi olarak tatminsizliğini gidermeye çalışsa da kadını kadın yapan şey penise duyulan arzudur. Esas olan penisi olandır, yani erkektir ve kadın penis arzusu yoluyla var olur. Bu esasında bir var olma sorunudur, zira kadın hiçbir zaman tam manada var olamaz. Çocuk sahibi olmak bile bu durumu değiştiremez, kadın eksiktir ve bu eksikliğini ömür boyu taşır.

    Freud sadece ataerkil toplumları inceledi ve böyle bir kanıya vardı… Acaba kadın gerçekten tamamlanmamış erkek midir? Ya da her zaman bu penis arzusu içinde olup kendini tam olarak gerçekleştiremeyecek midir?

    Selim Doğan’a göre, Oedipus kompleksi anlamını, egemenlik düzeninde bulur. Ataerkil düzenin çağdaş çekirdek ailesinin normal bireylerinde bu kompleks görülmektedir. Ataerkil düzenin aile yapısı ise, eşitsizliğin meşrulaştırılarak sürdürüldüğü bir düzendir. Bu düzende erkek evin geçimini sağlar; evin diğer üyeleri, babaya ekonomik olarak bağımlıdır. Kadın, ev için kazanılan paranın karşılığını; evin hizmetleri, çocuk doğurma ve cinsel ilişki olarak öder. Çocuklar ise babanın kütüğünde onun himayesindedir. Görevleri babanın mülkünü ve adını yaşatmaktır. Toplumsal olarak çocuğun şekillenmesinden baba sorumludur. Babanın etkisi çocuklar büyüyünceye kadar devam eder. Babanın cenderesinden kurtulan çocuk için işlem tamamlanmış demektir. Freud böylece ataerkil ailedeki babanın konumunu pekiştirerek süreklileştirmiş olur.

    Yine aynı yazısında Selim Doğan ‘Şimdi Freud yaşasaydı şunları ona saygıyla sormak isterdim’ diyerek şu soruları yöneltiyor:
    “Iraqular’da ve diğer bazı anaerkil- yerel kabilelerde; çadır ve müştemilatın mülkiyeti tümüyle kadınlara ait olduğundan, bir anlaşmazlık halinde kadınlar, kocalarını kapıya koyabiliyorlardı. O dönemde kadın daha güçlü ve erkeği kapıya koyabiliyorken, hala “kadın tamamlanmamış erkektir” deyip genelleme yapar mıydın? 2. Ateşi bulan kadındı ve doğurganlık doğaya yakın sayıldığı için kadın onlar için “Ana tanrıçaydı.” Eee! O dönem için de Oidipus’ tan bahsedilebilir mi?”

    Freud’un kadınları susturmak için yaptığı ünlü konuşmasında kadında oepidus kompleksi, süperego ve bir gizlilik ilkesi görülür. “Buna aynı zamanda fallik örgütlenme ve iğdiş edilme kompleksini de ekleyebilir miyiz? Cevap olumludur. Ancak bu süreçler erkeklerde olduğu gibi işlemez. Bu noktada feministlerin eşitlik talebi bizi pek ileriye götürmeyecektir. Çünkü, morfolojik ayrımın açıklaması ruhsal gelişimdeki farklılıklarda gizlidir. Napolyon’un bir sözüyle örneklemek gerekirse ‘anatomi kader(mi)dir.”

    Görüldüğü üzere Freud feminist eleştirilerin farkındadır fakat kendi tezinin üstünlüğünden taviz vermemektedir. Aynı zamanda salt eril bir söylemin ötesinde kaderci bir yaklaşımla tezini deterministik bir boyuta taşımaktadır.
    Anatomi gerçekten yazgı mı? Bu soru, kız çocuğunun cinsiyetinin oluşmasında, anatominin ve buna paralel olarak, kız çocuğunun biyolojik yapısının ne kadar belirleyici olduğunu sorgulamaktadır. Freudcu kurama göre, kız çocuğunun bir penise sahip olmadığının ve penisin yerine onun yetersiz bir ikamesi olan klitorise sahip olduğunun farkına varması, cinsiyetinin oluşmasında belirleyicidir.

    Oysa, Robert Stoller’ın cinsiyet algısının gelişimi üzerine yaptığı araştırmalar, Freud’un görüşlerini olumsuzlayan bulgular sunmaktadır. Stoller, erkeklik ve dişilik duygusunun nasıl oluştuğunu ortaya çıkarmak amacıyla, biyolojik cinsiyeti (sex) ve toplumsal cinsiyeti (gender) çatışan kişiler üzerinde çalışmıştır. Stoller’ın, iç cinsel organları açısından karşı cinse ait olduğu halde, toplumsal cinsiyet açısından farklı bir cins olarak yetiştirilmiş kişiler üzerinde yapmış olduğu araştırmalar, bize çok ilginç bulgular sunmaktadır. Stoller Freud’un eril söylemli teorileri karşısında feminist teorinin antitezlerini destekleyici ve pratikte hayat bulmuş, deneysel çalışmalar yapmıştır.
    Stoller, bu araştırmaları süresince;
    1. Diğer açılardan biyolojik olarak normal olduğu halde, vajinasız doğan kız çocukları.
    2. İç üreme organları nötr olduğu halde, dış cinsel organları dişi olan kız çocukları.
    3. Vajinaya sahip biyolojik olarak dişi ama dış cinsel organları erkeksi olduğu için erkek olarak yetiştirilmiş çocuklar ile çalışmıştır.
    Stoller, bu ilk gruptaki kişilerin ebeveynleri tarafından bir kız çocuğu olarak büyütüldükleri ve ebeveynleri tarafından cinsiyetlerine karşı bir şüphe taşınmadığı takdirde, sağlıklı kız çocukları olarak büyüdüklerini göstermektedir. Bu kadınlar, ameliyatla vücutlarına yerleştirilen yapay vajina ile vajinal bir cinsellik yaşayabilmekte ve orgazma ulaşabilmektedirler. Bu kadınlar eğer rahimleri varsa, çocuk sahibi olabilmekte ve annelik rollerini yürütebilmektedir. Stoller’a göre, bu kadınlar vajinaları olmadıklarını öğrendiklerinde cinsiyet kimlikleriyle ilgili bir karmaşa yaşamamaktadırlar. Bu durumda yaşadıkları en temel duygu yeterince iyi bir kadın olamamakla ilgili yaşanan kaygılardır.
    Stoller yukarda belirtilen ikinci kategoride incelediği bir vakasını ise şöyle anlatır;
    “Bu kızı 18 yaşında gözlemlediğimizde davranışı, giyinişi, sosyal ve cinsel arzuları ve fantezileri ile çevresindeki kızlardan ayırt edilemeyecek ve belirgin bir biçimde kadınsıydı.Dış cinsel organı normal bir kadınınki gibi göründüğü halde vajinası yoktu, klitorisi küçüktü. Rahmi, yumurtalıkları, üreme kanalları yoktu. Kız kardeşinin deyişiyle çocukken güzeldi, elbiselere, oyuncak bebeklere ve bir yetişkin gibi makyaj yapmaya meraklıydı.”

    Stoller’ın incelediği bu kategoride biyolojik olarak hiçbir cinse ait olmadığı halde, doğumda dış cinsel organları bir kız çocuğu olarak algılandığı için, kız çocuğu olarak yetiştirilen bir kişiyle karşı karşıya kalmaktayız. Biyolojinin bütün belirsizliğine rağmen, toplumsal cinsiyet bu kişiyi bütün tavır, davranış ve fantezileri ile bir kız çocuğu ve bir kadın olarak şekillendirmiştir.

    Stoller’ın incelediği üçüncü kategorideki bireyler, en az ikinci kategorideki kişiler kadar ilginç birer örnek oluştururlar. Bu kategoride iç cinsel organları dişi olduğu halde, dış cinsel organları erkeksi olduğu için doğumda erkek olarak teşhis edilen ve bir erkek gibi yetiştirilen kişilerle karşılaşmaktayız. Stoller, bu kişilerin ileriki yaşlarda iç cinsel organlarının dişi olduğu tespit edilse bile, cinsiyetlerini değiştirmenin olanaksız olduğunu dile getirir. Bu olanaksızlıkla paralel olarak hormon tedavisi ile kişinin biyolojik bir erkeğe olabildiğince yakın olması sağlanır.

    Stoller’ın çığır açıcı araştırmalarının ve gözlemlerinin en temel bulgusu biyolojinin toplumsal cinsiyetin oluşması sürecinde yazgı olmadığını göstermesidir. Toplumsal cinsiyetin oluşmasını belirleyen en temel olgu ebeveynlerin, çocuklarına atfettikleri toplumsal cinsiyet çerçevesindeki yetiştirme biçimleridir.

    Stoller’ın bu sonucunu destekleyecek biçimde, Money de 76 hermafrodit ile yaptığı bir araştırma sonucunda, çocukların hepsinin kendilerine atfedilen cinsiyeti benimsediklerini göstermiştir. Money, Stoller’a paralel olarak, her iki cinsin de psikoseksüel bir tarafsızlık ile doğduğunu ve toplumsal cinsiyet ayrışmasına şekil verecek olan olgunun ise çevresel faktörler olduğunu dile getirmektedir.

    Person’un aktardığı biçimiyle Stoller, bu yetiştirme biçiminin önemi çerçevesinde, bir çocuğun cinsiyetinin oluşmasında genital farkların ayırdında olmanın önemli olmadığını savunmaktadır: Psikoseksüel gelişme ve toplumsal cinsiyet farklılaşmasının en temel adımı bir çocuğun kendini kız ya da erkek olarak tasarlamasıdır. Bu kendini tasarlama ebeveynlerin çocuğun cinsiyeti ile ilgili tasarımları ile -yani, çocuğun kız mı, erkek mi olarak teşhis edildiği ile- uyum içinde hayatın ilk yıllarında ortaya çıkar.

    Stoller, bu benlik-tasarımına (self-designation) çekirdek cinsiyet kimliği (core gender identity) adını verir. Yapılan araştırmalar, bu çekirdek cinsiyet kimliğinin 18. aya kadar oluştuğunu ve 3 yaştan sonra da değiştirilemez olduğunu göstermektedir.

    Dolayısıyla, toplumsal cinsiyeti oluşturan olgular genital farkların ayırdında olma ve bu çerçevede geliştirilen penis kıskançlığı ve Oedipus kompleksi değildir. Kız çocukları kendi cinsiyetlerini Oedipus kompleksi aracılığıyla oluşturmazlar, Oedipus kompleksine kendi cinslerinin ayırdında olarak girerler. Freud’un tanımladığı bu olgular kız çocuğu için cinsiyetinin ayırdına vardığı süreçten sonra gelişir. Bu çerçevede penis kıskançlığı, kız çocuğunun cinsiyetinin oluşmasını sağlayan birincil bir olgu değil, cinsiyetinin farkına vardıktan sonra ortaya çıkan ikincil bir olgudur. Stoller’ın bize sunduğu modelde, cinsiyetin oluşma süreci kız çocukları için çatışma dolu bir süreç ya da bir vazgeçiş süreci değildir. Kız çocuğu, ebeveynleri bir kız çocuğu olduğuna inandığı takdirde, iç genital organlarına rağmen, hiç bir şüphe geliştirmeden bir kız çocuğu olarak yetişmektedir.
    Bu çerçevede, Stoller’a göre “anatomi yazgı değildir; yazgı kişilerin anatomiden yola çıkarak kurdukları şeydir.”

    Freud’un gerçek anlamda feminist eleştirisini Türkiye’de akademik çalışmalarıyla yapan Mahan Doğrusöz’ ün eleştirilerini dört başlık altında toplayabiliriz.
    1. Kız Çocuğunun Oedipus Öncesi Cinselliği Eril mi? Kadınlığa Geçiş Erillikten Vazgeçiş mi?
    2. Kız Çocuğu Oedipus Öncesi Dönemde Vajinasının Farkında mı?
    3. Klitoris Eril mi? Vajina Edilgen mi?
    4. Kadınlığa Geçiş Erillikten Vazgeçiş mi?

    1. Kız Çocuğunun Oedipus Öncesi Cinselliği Eril mi? Kadınlığa Geçiş Erillikten Vazgeçiş mi?
    Freud, penis kıskançlığı tezine paralel olarak “kız çocuğunun” Oedipus öncesi dönemde küçük bir erkek çocuğu olduğunu, Oedipus dönemiyle de beraber iğdiş edilmişliğinin farkına vararak bir kız çocuğuna evrildiğini savunur. Bu çerçevede, penis kıskançlığı olgusu ekseninde Freud, kız çocuğunun dişil cinselliğe geçişini, eril cinselliğinden bir vazgeçiş olarak nitelendirir. Freud, “…kız çocuklarının cinselliğinin tamamen erkeksi bir yapıda olduğu” görüşünü “Dişilik” makalesine dek değiştirmez. Freud, kadınlığa geçiş sürecinin klitoral, aktif ve erkeksi cinsellikten vazgeçiş ve vajinal, pasif ve kadınsı cinselliğe geçiş ile mümkün olabileceğini dile getirir.
    Freud, “Cinslerarası Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” adlı makalesinde kız çocuğunun Oedipus öncesi dönemde klitorisi ile kurduğu ilişkinin erkek çocuğunun penisi ile kurduğu ilişkiye benzer olduğunu savunur. Ama morfolojik / anatomik farkın kaçınılmaz sonucu olarak, kız çocuğu kadınlık rolüne eril cinselliğinden vazgeçerek ulaşır. Freud, Oedipus öncesi eril cinsellikten vazgeçişin kız çocuğu için zorlu gelişimsel bir süreç olduğunu iddia eder. Kız çocuğu bu dönemde tamamen bir cinsiyet değiştirir. Bu süreçte kız çocuğu hem erkekliğinden ve bununla paralel olarak klitoral ve aktif cinselliğinden; hem de ilk sevgi ve arzu nesnesi olan anneden vazgeçer. Freud’a göre, kız çocuğu annesini, kendisini dünyaya yetersiz bir donanımla getirdiği için sorumlu tutarak, ona sırt çevirir. Daha sonra ise, babaya annenin kendisine veremediği penisi vermesi arzusu ile yönelir. Bunun imkansızlığı karşısında ise, babadan kendisine penise denk bir bebek vermesini arzular. Bu süreç ise kız çocuğunun iğdiş edilmişliği karşısında geliştireceği tepkilerle şekillenen üç gelişimsel süreçten sadece biridir. Kız çocuğu bu kadınsı gelişim modelini seçmeyerek, erkeklik kompleksine saplanarak tamamen erkeksi nesne seçimleri yapabilir, ya da iğdiş edilmiş cinselliğinden tamamen vazgeçebilir.
    Freud, bu gelişimsel süreç içinde dört temel olgunun altını çizer. Bunlardan ilki, kız çocuğunun anatomik / morfolojik farkının kaçınılmaz olarak kendini ruhsal sonuçlarda ifade edeceğidir. Bundan kastedilen kız çocuğunun erkek çocuğundan anatomik farkının, onun cinsiyetinin oluşmasında belirleyici bir unsuru oluşturduğudur. Kız çocuğunun anatomik farkı, kendi cinsiyetinin oluşmasında belirleyici olduğu gibi, kadınsı özellikler geliştirmesi açısından da kaçınılmaz bir önem taşır. İkincisi, kız çocuğunun Oedipus dönemi öncesinde vajinasının farkında olmadığıdır. Üçüncü ise kız çocuğunun klitorisinin tamamen erkeksi bir organ olduğu ve kadınlığa geçişle de işlevini yitirerek, kadın cinselliğinin vajinanın denetimi altına girdiğidir. Bu görüş vajinayı pasif bir organ olarak kuramlaştırır. Dördüncü görüş ise, kız çocuğunun cinsiyetinin oluşma sürecinin erkek çocuğuna oranla daha zorlu olduğudur.
    Freud’un kız çocuğunun Oedipus öncesi cinselliğini ve kadınlığa evrimini kuramlaştıran modeli tamamen erkek merkezlidir. Oedipus öncesi dönemde bir cins olarak kız çocuğunun varlığını ve buna paralel olarak vajinanın farkındalığını reddeder. Klitorisi etken olduğu için eril kabul eder. Birincil cinsi erkek cinsi olarak kabul ederek, kız çocuğunun oluşmasını kendi erkekliğini reddi ve zorlu gelişimsel süreçlerini tamamlayarak -klitorisinden ve anneden vazgeçerek- kadınlığa evrilmesi olarak yorumlar.

    2. Kız Çocuğu Oedipus Öncesi Dönemde Vajinasının Farkında mı?
    Stoller’ın çekirdek cinsiyet kimliğinin oluşmasında genital farkındalığın önemli olmadığını göstermesine rağmen, kuramsal açıdan kız çocuklarının Oedipus öncesi dönemde vajinalarının farkında olup olmadıklarını sorgulamak önemlidir. Freud’un, Oedipus öncesi dönemde kız ve erkek çocuklarının vajinanın farkında olmadığını savunması, Oedipus öncesi cinselliği tamamen eril olarak kurmasına imkan tanıyan kuramsal bir önem taşır. Fakat, kız çocukları Oedipus öncesi dönemde kendi vajinalarıyla ilgili duyum yaşarlar mı?
    Karen Horney ve Melanie Klein, Freud’un kadın gelişimi üzerine makaleler kaleme aldığı dönemde, klinik gözlemlerinden yola çıkarak Freud’un Oedipus öncesi cinsellik ile ilgili görüşlerine aykırı görüşler ortaya atarlar. Horney ve Klein kız çocuğunun Oedipus öncesi dönemde vajinasının farkında olduğunu ve vajinasını içeren fantazilere sahip olduğunu dile getirir.
    Horney, kız çocuğunun vajinasının ayırdında olduğunu göstermek için iki veriden yararlanır. Bunlardan ilki, kız çocuğunun Oedipus öncesi dönemdeki vajinal mastürbasyonu, diğeri ise vajinasının farkında olduğunu gösteren fantezileridir:
    “Çocukluğun ilk yıllarında vajinal mastürbasyonunun, en azından klitorisle mastürbasyon kadar yaygın olduğudur. Bu izlenimlere yol açan çeşitli veriler şöyledir: Kızartı ve akıntı gibi vajinal rahatsızlıklarının belirtilerinin sık sık gözlenmesi, oldukça sık görülen yabancı cisimlerin vajinaya sokulması olayı ve son olarak, annelerin çocuklarının parmaklarını vajinaya soktukları yolundaki yaygın şikayetleri.”

    3. Klitoris Eril mi? Vajina Edilgen mi?
    Freud’un genital öncesi dönemle ilgili en belirgin iddialarından bir diğeri de klitorisin etken ve bu çerçevede de eril bir organ olduğudur. Bu noktada tekrar erkek merkezli bir çarpıtma ile karşı karşıya kalmaktayız.
    Chodorow’a göre “klitoris, Freud’a göre kadınsı değil, erkeksidir çünkü etken bir cinselliği vardır ve penis girişi olmadan haz yaratabilir. Oysa Freud, dişiliği vajinal ve edilgen bir cinsellik olarak tanımlamıştır.”
    Freud, kadın gelişimi üzerine metinlerinde kadınsılık ve edilgenliği; erkeklik ve etkenliği özdeşleşmeyi reddetmesine rağmen, özellikle Oedipus öncesi cinsellikle ilgili etken ve bu çerçevede de eril tanımlamasında bulunur. Freud, klitorisi erkeğin penisine denk ama ondan daha az gelişmiş ve o çerçevede de körleşmiş bir penis olarak tanımlar. Freud, klitorisin Oedipus öncesi cinsellikten Oedipusa ait ve bu çerçevede de yetişkin cinselliğe geçişle beraber terkedildiğini, kadınsı cinselliğin edilgen vajinanın hakimiyetine girdiğini iddia eder. Oysa, Masters ve Johnson’ın yaptığı araştırmalar Freud’un bu görüşlerinden hiç birini desteklememektedir. Masters ve Johnson şöyle der:
    “Klitoris, insan anatomisinin bütünü içinde bir benzeri daha bulunmayan bir organdır. Asıl amacı, verilen duyusal uyarıyı algılamak ve iletmektir. Dolayısıyla kadın, fizyolojik işlevi cinsel gerilimi başlatmak ve aktarmakla sınırlı olan bir organ sistemine sahiptir. Böylesi bir organ erkeğin anatomik sisteminde yoktur.”
    Kadının cinsel tepkisi içinde klitorisin rolüyle ilgili düşünceler, biyolojik gerçeklerle desteklenmeyen ve davranışla ilgili kavramlara dayanan karışık bir literatür oluşturmaktadır. Yıllar boyunca içine düşülen ‘cinsel organ yanılgıları’, klitorisin cinsel uyarı karşısında tepkisini araştıran çalışmaları destekleyecek yerde bunlara engel olmuştur. Ne yazık ki, klitorisin kadındaki cinsel tepkide üstlendiği role ilişkin belirlemeler erkeklerin ‘nesnel’ düşüncelerine göre ve kadınların öznel açıklamalarından etkilenmeksizin, hatta bunlardan habersiz biçimde oluşturulmuştur. Geçmişte klitorisin disseksiyonu, mikroskobik incelemesi ve kesilerek alınması sonucu elde edilen bilgiler, organın erkekteki penisin karşılığı olduğu düşüncesini doğurmuştur.
    Masters ve Johnson’un klitorisin kendine has, benzersiz ve bu çerçevede de kadının bedenine ait kadınsı bir organ olduğunu göstermelerinin yanında, embriyoloji alanındaki çalışmalar da klitorisin körleşmiş bir penis olduğu görüşünü sorgulamaktadır.

    4. Kadınlığa Geçiş Erillikten Vazgeçiş mi?
    Freud, Oedipus öncesi dönemden Oedipusa ait döneme geçişi kız çocuğu için eril cinsellikten vazgeçiş ve kadınsılığa geçiş olarak nitelendirerek önemli erkek merkezli bir çarpıtmada bulunmuştur. Bu çerçevede, Freud’un biseksüel temellerde tanımladığı ‘insan’, dişil olmaktan çok erildir. Freud, ortaya atmış olduğu bu gelişim modelinde erkek olarak doğulduğunu, ama kadınlığa evrilindiğini iddia etmektedir. Freud’un bu bakışı dişi cinsine ontolojik bir özerklik tanımayacak bir biçimde erkeği birincil cins olarak görerek, dişiliği ondan türetmektedir. Oysa, Stoller bize kız çocuğunun doğumdan itibaren özdeşleştiği annesi aracılığıyla kurduğu çekirdek cinsiyet kimliğini, yani dişiliğini hiçbir çatışma yaşamadan ve Oedipus dönemi ve sonrasında da bir devamlılık içinde geliştirdiğini göstermektedir.

    SONUÇ YERİNE
    Kate Millett , kültürel belirleyicilerin göz ardı edilmesini hayret verici bulur. Millett’a göre; psikanaliz kuramı kadını ve kadınlığı okurken bu kültürel belirleyicilerin etkisi dışına çıkamamış ve hatta bu belirleyicilere onaylama sağlamıştır. “Cinselliğin Diyalektiği” adlı eserinde Firestone (1970) psişik sorunların sosyal ve kültürel köklerini ciddiye almamasını psikanalizin büyük bir hatası olarak değerlendirir. Ona göre bir feminist “...baskının geliştiği toplumsal çerçevenin...değişmez olduğunu kabul edemez”. Feminist eleştiriye göre, psikanaliz kadın ve erkek libidoları arasında niceliksel bir fark görmektedir ve bu da erkeğin saldırgan özelliklerinin kabulü anlamına gelir. Erkek cinselliği sadist, kadın cinselliği mazoşist karakterde görülür. Millett’a göre bu erkeğin tecavüzkarlığını onaylamaktan başka bir şey değildir. Aynı eleştirel yön psikanalizin, tacizi düşündüren olguları, gerçeklikten ziyade fantezi ürünleri olarak değerlendirmesini de, kadının olup bitenlerden sorumlu tutulması anlamında ciddi bir taraflılık olarak görüp, aile içindeki taciz olgusu hakkında bilinçlenme ile ilgili olarak onlarca yıl geç kalınmasına sebep olduğunu ileri sürer. Feminist eleştiriye göre, psikanaliz kadının temel cinsiyet özelliklerini penissiz olma gerçeğinden anlamaya çalışmaktadır. Bu olguya göre, kız çocuk penissiz bir erkek çocuk gibidir. Kendi cinselliği ve cinsiyetini erkekliğin olumsuzlanmasından kurmaya mahkumdur. Feminist söylem ise karşı atağa kalkarak, yaşamın başlangıcında anneyle kurulan kuvvetli bağ ve özdeşleşmeye gönderme yaparak, her iki cinsteki çocukta da dişil özdeşleşmeyi vurgular.

    alihsan
  • 304 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Felsefe tarihinde önemli bir düşünür olan Aristoteles mantık, metafizik, matematik ve fizik alanlarında yaptığı çalışmalarla günümüze kadar katkı da bulunmuş ve bu alanların gelişmesini sağlamıştır. Bunların yanında gökyüzü, zooloji, siyaset, ahlak, biyoloji, gibi alanlara da yönelmiş ve birçok disipline ilişkin bilgi ve birikime sahip olmuştur.
    ​Aristo, her ne kadar Platon'un öğrencisi olsa da bilgi felsefesi ve siyaset felsefesi gibi pek çok alanda, birbirlerine ters düşünceleri mevcuttur. Platon, bilginin nesnelerinin bu dünyada yeri olmadığını, idealar dünyasının varlığını savunurken Aristo, duyu organlarımızın algıladığı nesneler ile bilginin nesnelerinin bir ve aynı olduğunu düşünür. Ayrıca Platon ebedi ve kusursuz bir devlet teorisini ileri sürerken Aristoteles döneminin mevcut devlet sistemlerini inceleyerek var olanın arasından en iyiyi bulmaya çalışmıştır. İki düşünürün değişime bakış açısı da farklıdır. Platon'a göre değişimin sebebi zıtlıklardır, buna karşın Aristo'ya göre değişimin sebebi, değişimin doğal bir töz olmasıdır.

    GİRİŞ
    ​Batı Düşünce tarihinin en etkili düşünürlerinden biri olan Aristoteles’i benim kalemimden okuyalım istedim. Kısa bir giriş yaptıktan sonra Aristo’nun gözünden konu başlıkları oluşturarak günümüze kadar devam eden pek çok çalışma alanının temellerini atan Aristo'nun felsefe alanında neden bu kadar etkili olduğunu irdeleyeceğiz.
    ​Platon'un ölümünden sonra yerine kendisini geçirmemesi üzerine Aristo'nun Atina’dan ayıldığı düşünülmektedir. Aristoteles, MÖ 343’te Makedonya Kralı Philippos’un sarayına, oğlu İskender’in eğitimini üstlenmek üzere çağırılmıştır. Philippos’un ölümünden sonra MÖ 335'te İskender iktidara geçmiştir. Bunun üzerine Aristoteles, Atina’ya dönüp Akademeia’ya rakip olarak kendi okulunu, Lykeion’u ya da diğer adıyla Peripatos ’u kurmuştur. MÖ 323’te İskender ölünce Atina’da Makedonya aleyhtarlığı başlamıştır. Aristo, hem Makedonya taraftarı olmakla hem de dinsizlikle suçlanmıştır. Sokrates ile aynı kaderi paylaşmak yerine, kendi deyişiyle Atinalılara ikinci defa felsefeye karşı bir suç işlemelerini fırsat vermeyerek şehirden ayrılmıştır. Aristo daha sonra MÖ 322 yılında Yunanistan'ın Stagira şehrinde hayata gözlerini yummuştur.
    ​Aristoteles, ele aldığı soruları sistematik olarak inceler. Bunun için öncelikle ele alınan konu ile ilgili olguları ve bu konu üzerinde daha önce söylenmiş olanları bir araya toplar; ardından bu olgulara dayanarak kendi anlayışını temellendirmeye ve kendisinden önce ileri sürülmüş olan teorileri eleştirmeye çalışır.
    ​ Antik Yunan kitaplarında bir sistematik sıralama ve konu bağlantısı bulunmamaktadır. Bu nedenle kitapların anlaşılması oldukça zordur. Ama asıl sorun, kitaplar Yunancadan İngilizceye ve İngilizceden diğer dillere çevrildikleri için kelime bütünlükleri eksik kalmaktadır. Çeviri kitapların daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla sürekli araya giren çevirmen açıklamaları bulunmaktadır. Mesela Aristoteles’in Remzi Kitabevi tarafından çevrilen Politika isimli kitabında çevirmen Mete Tunçay’ın açıklamaları kitabı daha anlaşılır kılmaktadır. Bu konuda Mete Tunçay’a emeklerinden dolayı teşekkür ediyorum. İki ağız yerine tek ağza düşmesi amacıyla İngilizceye çevrilen kitaplardan da destek alarak bir çalışma ortaya koymak istiyorum. Mezkûr çalışmam şu konu başlıklarından oluşmaktadır: "Varlığın Özü", "Hane Kavramı", "Aile Yönetimi", "Kent (Polis)", "Kölelik", "Kazanç Sanatı", "Erdem Kavramı", "En İyi Rejim", "Yurttaşlık", "Kim Yönetecek?", "Yasa" ve "Eğitim".
    ​a.​Varlığın Özü:
    ​​Varlık, özne ve nesne arasındaki ilişkidir. Platon, bilginin nesnelerinin bu dünyada var olmadığını savunurken, Aristo duyu organlarımızda tanımladığımız nesnelerin var olduğunu savunmuştur. Aristo varlığı "idea" olarak kabul eder, ancak ona göre "idea", varlığın dışında değil, varlığın kendisiyle birliktedir.
    "Aristoteles için de yokluktan var olmak söz konusu değildir, buna mukabil göreli anlamda bir yokluk söz konusudur. Oluş ve değişme ise bu göreli anlamda yokluktan, yani madde veya kuvveden gerçek anlamda varlığa, yani forma ve fiile gidiştir. “Bir özneye (töz) yüklenmiş olmaksızın bir niteliğin (kategori) varlığı ne kadar imkânsızsa, bir nitelikle yüklenmemiş bir öznenin varlığı o kadar imkânsızdır”, “gerçek dünyada var olan şey her zaman madde ve formun bileşiminden meydana gelen bireydir (tikel)”.
    ​​Meşai ekolüne de yön veren Aristo’nun İslam dünyasında yeri derindir. Aristo’nun hakikatin hiçbir konuda değişmemesi düşüncesi ile İslam’ın konuya bakış açısı aynıdır. Ayrıca, Aristo'nun, Sokrat sonrası bütün bitirmişlikleri sistematik bir şekilde otaya koyup yazması sayesinde, İslam-i düşünürlerden İbn Rüşt ve ibn Bacce başta olmak üzere pek çok filozof ondan etkilenmişlerdir.
    ​​Sokrates’ten önce pek çok düşünür doğa felsefesi üzerine eğilirken, Aristo maddeden bir nebze uzaklaşmıştır.
    ​b.​Hane Kavramı:
    ​​Ev, yani kamu dışındaki alan Oikos olarak tanımlanmaktadır. Oikos, kölelerin yemek, içmek ve üremek gibi yaşamsal ihtiyaçlarını karşıladığı yerdir. Hane, devletin olmazsa olmazıdır. Hane üç ana ilişkiden oluşur. Baba ve çocuk ilişkisi bunların ilkidir. Efendi ve köle ise ikinci ilişki grubumuzdur. Son olarak karı koca ilişkisi ise haneyi oluşturan üçüncü temel ilişkidir. İşte Aristo bunların yönetilmesine politika demektedir. Efendi ve köle ilişkisine despotluk, baba ve çocuk ilişkisine babalık, karı koca ilişkisine kocalık kelimeleri üzerinden bakmak gerekir. Aslında bu üçünün dışında dördüncü bir mevzu işe kazanç meselesidir. Bu konuya da köleler kısmında değineceğim.
    ​​Aristo'ya göre, hane yönetimi olmadan devlet yönetimi olmaz. Evlilik sanatı, çocuk yetiştirme sanatı gibi konulara Aristo tek tek değinmiştir. Bu konularda Sokrates’le ayrı düşünmektedir. Aristo'ya göre önce zaruri işler yapılmalı, ardından politika yapılmalıdır.
    ​​Hane nasıl yönetilmelidir ki devlet, devlet olabilsin? Hane yönetimi ile devlet yönetimi aynı şeyler midir? Efendilik etmek belli bir bilgiyi gerektirir. Bu bilgi evi yönetmekle ya da devleti yönetmekle aynıdır. Ev halkının yönetilmesi monarşidir. Ev halkı deyince aklımıza çocuk, kadın ve köle gelmelidir. Her evin tek bir yöneticisi vardır, oda hanenin reisidir. Hane içi ahlak çok önemlidir, çünkü hanede olsa insan yetiştirilecektir.
    ​​Aristo her şeyin tabi haline bakmak ister. Doğa gereği kadın ve erkek ile köle ve efendi ilişkisinin olduğunu vurgular. Kadın ve erkek tabiatını doğadan gelen bir güçlü-güçsüz ilişkisine dayandırır. Bizim pek bu dönem hakkında algılamakta zorlandığımız kısım ise köle ve efendi ilişkisidir. Kölelik başlığı altında bu konuya iyice eğileceğiz ama Yunanlılar için gayet tabi olan bu mevzuya Aristo şu şekilde yaklaşmaktadır: Yunan olmayanlar köle olabilirler. Yunanlar da köle olanları yönetebilirler. Tamda bu noktada Aristo’nun kadına bakış açısın irdelemek isterim. Kadınları tek bir şartla kölelerden üst görmektedir. O şart ise Yunan olma şartıdır. Tabi Yunan bir kadınsanız köleden daha değerlisiniz, fakat Yunan bir erkekten daima alt sınıftasınızdır. Ama barbar olan yani Yunan olmayanlar için bu ayrım yoktur. Yunan olmayan kadın ve köle aynıdır.
    ​c.​Kent (Polis):
    ​​İlk Polisler, İyonya olarak tabir edilen Anadolu’nun ege kıyılarında kalan bölgede kurulmuşlardır. Polis, herhangi bir topluluk gibi bir iyiyi hedefler. Politik bir ortaklık olan kent, en üstün değeri gerçekleştirmelidir. Devlet kurmak en iyi ahlâki değeri uygulamak için yapılır. Hane ve köyler, polisleri yani devleti oluştururlar. Her ortaklık polis olmayı hedefler. Polislerin birleşmesiyle birlikte metropoller oluşmaktadır.
    ​​İnsan, doğal olarak polisin içine doğar. İşte bu yüzden insan politik bir hayvandır. Burada politik kelimesi kenti, polisi, ahlâki değerleri olan bir yaşamı temsil etmektedir.
    ​​ Her şey işlevi ve ölçüleriyle bölünmelidir. Asıl adalet anlayışı budur. İsimleri aynı olsa bile adaletli olan işlevine bakmaktır.
    ​ ​Aristo’ya göre birey kentten ayrılırsa kendi başına yaşayamaz. Eğer yaşayabiliyorsa ya vahşi bir hayvandır ya da tanrıdır. İnsan mükemmelken en iyidir.Ama yasa ve adalete aykırı davranırsa en kötüdür. En kötü, erdemsizliktir. Adaletten kasıt ise politik ortaklıkları düzenleyen şeydir.
    ​​İnsanlar arasında pek çok yaşayış çeşidi vardır. İlki, göçebeler yani çobanlardır. Onlar, çok az çalışır, çünkü evcil hayvanlardan en az emek ve en çok rahatlıkla yiyecek elde edebilen bunlardır. İkinci grup ise avcılardır. Yakalayabildikleriyle geçinenlerin hepsi düpe düz yağmacılardır. Balıkçılar bu gruba girebilir. Son olarak en büyük sınıf çiftçilerdir. Topraktan ve topraktaki yetiştirilen ürünlerden geçinmektedirler.
    ​ç.​Kölelik:
    ​​Köle en genel manada, hürriyetten mahrum olan (özgür olmayan), başkasının mülkü olarak alınıp satılabilen, iktisadi bir araç olarak kabul edilen, ehliyetsiz, diğer insanlarla eşit haklara sahip olmayan ve bir efendiye bağımlı olan insan anlamına gelmektedir. Westerman’dan aktarılan bilgilere göre kölelik şu şekilde açıklanmaktadır: “Bütün köle sistemleri, toplumsal yapının temel fikirleri olarak derinlemesine yerleşmiş, birkaç benzerliğin dışında aynı çekirdek oluşumu içinde gelişen bir bütünselliktir. Bu temel fikirler arasında kuşkusuz, kölelerin azaltma sistemi de sayılmalıdır. Çünkü bu sistem, köleleri ve kendilerini özgür hale getiren toplumları kaynaştırmıştır.”
    ​​Kölelik doğanın bir getirisidir. Yaşamsal gereç için bir araçtır. Köle başkasına aittir. Dümencini dümeni cansız, dümencinin gözcüsü canlı araçtır. Köleler de birer araçtır. Mal eylem içindir. Köle efendinin tam malıdır. Bu durumu günümüzde her ne kadar yadırgansa da, gibi değil, Helenler için o dönemin şartlarında çok normaldir. Hatta belki Aristo bu konuyu o kadar önem vererek anlatmamıştır. Çünkü bu zaten olağan bir durumdur. Eğer Antik dönemi şuan ki olgularla anlamaya çalışırsak çok zorlanırız.
    ​​Aristo’ya göre zihnin arzu üzerindeki tutumu da politikadır. Çünkü politika, yöneten ve yönetilin arasındaki ilişkidir. Efendi ve köle arasındaki ilişki ile erkek ve dişi arasındaki ilişki doğadan gelen üstünlüğe örneklerdir. Devlet adamı ile yurttaş arasındaki yönetim ilişkisinden akıl ve beden arasındaki üstünlük ilişkisine kadar birçok yerde yöneten ve yönetilen ilişkisi mevcuttur. İşte bu ilişkilere hep politika denmektedir.
    ​​Kölelik ve köle iki ayrı terimlerdir. Kölelik savaş sonrası zapt etme ile olur. Bir yeri ele geçirdiğinizde nasıl bir ahlâki değere sahip olmalısınız sorusu önemli bir husustur. Akıl ve ahlâk sahibi iseniz köleliği hak etmezsiniz. Soylu ama savaşta köle düşmüş köle iseniz, asla köle sayılmazsınız. Yani bazı kimseler hiçbir yerde köle olamazken, bazıları her yerde köledir. Hayvandan hayvan, insandan insan, iyiden iyi, soyludan da soylu doğar. Bu mantıkla köleden de köle doğar diyebiliriz.
    ​​Aristo’ya göre kölelik bilgisi ve eğitimi önemlidir. İyi bir köle nasıl olunur bilgisini ise efendi bilir. Efendi eğitimler verir. Kölenin ne yapması gerektiğini bilmek ise efendilik bilgisidir. Köle edinmekle değil, onu kullanmakla efendi olunur. Yönetici köleye emir vermeyi bilmelidir.
    ​d.​Kazanç Sanatı:
    ​​Geçimin temeli çalışma değil, mülkiyettir. Aristo, kazanç için çalışmanın ev yönetiminin bir parçası olup olmadığı konusunda emin değildir. Fakat ev yönetimi ve kazanç kesinlikle ayrı sayılmıştır. Hane yönetimi harcarken, kazanç yönetimi ise kazanır. Belli bir noktada mülkiyet sahibi olmanın, yurttaşlığın zorunlu bir koşulu olduğunu hatırlarsak bunun siyasal önemi açıkça anlaşılır. Mülkiyet edinme ve para kazanma sorunsalı ortaya burada çıkıyor. Bitkiler ve hayvanlar doğal olarak bize verilmiştir. Onlar bizim mülkiyetimizdedir.
    ​​Aristo'ya göre doğada para yoktur. Zorunlu olarak ortaya çıkmıştır. Değeri parayla ölçülen şeye mal denmektedir.
    ‘’Para, yüzyıllardır bir mal veya hizmeti satın almak için kullanılan, üzerinde değerleri yazılı olan, kâğıt ya da metal bir nesne olarak tanımlanmaktadır. Karşılıklı olarak alım-satım işlemlerinin gerçekleştiği en temel alıcı-satıcı ilişkisinden, en karmaşık işlemlere kadar her alanda kullanılan para, günümüze kadar gelen bir değişim aracı olmuştur. Ancak eski çağda değişim aracı olarak kâğıt para öncesinde madeni paralar kullanılmaya başlanmış ve altın, gümüş gibi kıymetli varlıklar ile bu değişim işlemleri ​gerçekleşmiştir.’’
    ​​Servet çoğu kez para yığınından ibarettir. Zenginliğin bu yüzden sınırı yoktur. İnsanın içine bir kere hırs girdiği zaman biriktirme hevesi artmaktadır.
    ​​Hane yöneticisi kazanç düşünmez. Köleler kazanır ve efendiler harcar. Politika ise bu zorunlu hane işleri yapıldıktan sonra yapılır. Zaten siyaset ve felsefe stresten uzak insanların yapabileceği şeylerdir.
    ​​Tamda bu noktada, sosyal bilimci Abraham Maslow 'un ihtiyaçlar piramidi teorisinde, kişinin kendisini gerçekleştirmesine ilişkin bu durumu insanın yaşamındaki gereksinimleri basamaklar anlatması aklıma gelmektedir. Teoriye göre belli bir hiyerarşi içerisinde en temel ihtiyaçlardan hareketle alt seviyedeki bir ihtiyaç karşılanmadan bir üst basmağa geçmektedir. Yani yaşamsal ihtiyaçlarımızı tamamlamadan üst basamaklara geçemiyoruz. Maslow ihtiyaçlar teorisinde fizyolojik ihtiyaçlardan sonraki basamak, güvenlik ihtiyacını belirtmekte ve bireylerin güvenlik ihtiyacı giderilmeden bir üst basamağa geçilemeyeceğinden bahsetmektedir. Dolayısıyla, güvenlik ihtiyacı karşılanmadan; aidiyet, sevgi, kendine saygı ve kendini gerçekleştirme gibi ihtiyaçlarını karşılamak adına bir girişimde bulunulması mümkün görülmemektedir. Hane halkı, krallar ve düşünürler temel yaşam ihtiyaçlarını karşılamalılar ki diğer basamaklara siyaset yapmak için geçilebilsin. Bunu halk arasındaki şöylemle ifade etmek mümkündür; Ne zamanki Ege’de zenginlik ve refah kendini gösterdi, o zaman felsefe altın çağını yaşamaya başladı. İnsanın zihni rahat olunca hem fikir üretebilmesi daha kolay olmaktadır. Bu şekilde insan hem felsefe yapabiliyor hem de siyasa üretebiliyor. Köleler kazanmalı efendilerin kafası rahat etmeli böylece efendiler siyasa üretebilmeliler.
    ​​Kazanç yöntemi ikiye ayrılmaktadır: Bunlardan ilki ticarettir. Diğeri ise kölelerin elde ettiği, fakat hane yöneticisinin yönettiği kazançtır. Ticaret, ayıp ve gizlice yapılması gereken bir husustur ve kendi kendine yetemeyip başkasına muhtaçlıktır. Bu yüzden kötüdür ve gizlice yapılması gerekir.
    ​e.​Erdem Kavramı:
    ​​ İsteneni tam veren kişi erdemlidir. Bu kısımda köleden ziyade hür insanın erdemine değineceğiz. Çünkü zaten kölenin kendine yetecek kadar erdemli olması kâfidir. Politikacı yani hür erkeler tam erdemli olmalıdırlar. Erdem kavramını Aristo erdemi, ahlaki erdemler ve dianoetik erdemler (bilgelik erdemleri) olmak üzere iki sınıfa ayırmıştır. Ahlaki erdemler; adalet, cesaret, ölçülülük, cömertlik, dostluk gibi iki aşırı uç arasındaki doğru ortayı (altın oranı) bulmaktan meydana gelen erdemlerdir. Dianoetik Erdemler (Bilgelik Erdemleri); entelektüel faaliyete bağlı olan ve şeylerin niçin olduklarını anlamak ve keşfetmekle belirlenen erdemlerdir. Bu erdemler teorik bilgelik ya da “Sophia” ile belirlenen erdemlerdir.’’ Erdem insanı hayvanlardan ayıran bir şeydir. Çünkü insanın aklı vardır.
    ​​Erdem, vasat olandır yani orta yoldur. Bir nevi ifrat ve tefritten kaçınmaktır diyebiliriz. Cömertlik erdemdir. Çünkü cimrilikten ve savurganlıktan en doğru orta yolu cömertliktir.
    ​​Kadınların, kölelerin ve çocukların erdem sahibi olup olmadığı sorusuna, her şeyden biraz bilgi sahibi olmalıdırlar cevabını verebiliriz. Eğer bunlar bütün erdemlere sahip olsalardı, o zaman yöneten ve yönetilen ilişkisi olmazdı. Kısacası, yöneten de yönetilen de bunlardan pay almalılardır ama hepsi aynı erdeme sahip olamazlar. Yöneten mükemmel, yönetilende gerektiği kadar erdem sahibidir. Erdem ruhun en iyi halidir. Zanaatkârlar ise kölelerden biraz daha iyi bir konumdadırlar ama onlarda tam bir erdeme sahibi olamazlar.
    ​f.​En İyi Rejim:
    ​​Politik yönetim, hürlerin ve eşit insanların üstünde yönetimdir. Politik yönetim deyince devletin yönetimini anlayabiliriz. Sokrates’ten farklı olarak Aristo'da ortaklık kavramları değişmektedir. Sokrates'e göre toplum homojen bir yapıdadır. Aristo ise polisin çokluk ve çeşitlilik içerdiğini ve herkesin farklı olduğunu ileri sürer. Platon, kadın ve çocukların polisin ortak evladı sayıp dayanışmayı isterken, Aristo’ya göre ruhun yapısı ile kantin yapısı aynıdır. Aristo, Platon’un devletindeki mülkiyet ortaklığını, kadın ve çocukların ortaklığını eleştirmektedir. Aristo'ya göre Platon'un ileri sürdüğü ortaklıklar, insanlar arasında sevgi bağlarının kurulmasını engelleyecek ve suç oranlarını artıracaktır.
    ​​Platon'da ortaklık olduğu için aidiyet yoktur. Sokrates’te ise mülk kavramı eksiktir. Aristo'nun bu konuda Sokrates’i eleştirdiği başka bir dayanağı ise aşk ve dostluktur. Aristo, her şeyin ortak olduğu bir poliste sevgi oluşmaz demektedir. Ona göre özel ve hoş şeylerin olması, insanların birbirine sahip çıkmasını ve aşkı ortaya çıkarır. İnsan politik bir hayvandır demiştik. Yaşamın en iyi olması için birlikte yaşamak gerekir. İnsanlar birbirlerinin yardımına ihtiyaç duymasa da bir arada yaşamak isterler.
    ​g.​Yurttaşlık:
    ​​Yurttaşlar en çok demokrasilerde bulunmaktadır. Poliste bulunan herkes yurttaş değildir. Yurttaş dediğimiz kişiler, neyi yapıp neyi yapamayacağını bilen, kendine yeten kişilerdir. Yurttaşlık, kan bağıyla soydan gelen bir meziyettir. Yurttaşlık anneden ya da babadan veya hem anneden hem de babadan gelen bir üstünlüktür. Yani önceki nesilleri yurttaş olan kişinin kendisi de yurttaştır. Polis, hür insanların ortaklığıdır. Yönetenler yurttaş olmalı ve kazandıklarını halka vermelidirler.
    ​​Aristo, rejimler arasında en iyiyi bulmaya çalışırken, var olan bir rejimin değişmesi sonucu ortaya çıkan yurttaşlık sorununu da irdelemiştir. Yani bir rejimde yurttaş saydıklarımız yeni bir rejime geçildiğinde yurttaş sayılmalı mıdır? Ya da yurttaş olmaları için ne lazımdır? Bir insanın erdemi ile bir yurttaşın erdemi aynı olamaz. Bir insan, yönetme ve yönetilme erdemine sahipse bir yurttaştır. Sadece yönetme yetkinliğine sahip olanlar ise iyi birer insandırlar. Buradan anlaşılacağı gibi insan ve yurttaş farklı şeylerdir. Aynı poliste yaşayan herkes yurttaş olamaz. Zanaatkârlar yurttaş olmasalar da yaptıkları işten dolayı yurttaş sayılabilirler. Ama iyi bir polis zanaatkârlara yurttaşlık vermez. Çünkü kiralık işçiler yurttaş değillerdir. Zanaatkârlar zengin olursa yurttaş olabilirler.
    ​​Tüm bu anlattıklarımda Sokrates’e yakın tınılar duyabilirsiniz. Demokrasilerde bir kentte yaşayan herkes yurttaştır, yani siyasi paylara ve haklara sahip kişilerdir. Ama Aristo bunu yeğlemez. Aksine üstün bir soydan gelen grup tarafından yönetilmenin doğru olduğunu söyler. Zanaatkârlar gibi zengin zümrenin dâhil olduğu oligarşi yönetimine ise sıcak bakmaktadır.
    ​h.​Kim Yönetecek?:
    ​​Bir polisi kaç kişi nasıl yönetecek sorusuna Aristo’nun gözünden bakalım. Rejim, yönetilenin iyiliği içindir. Hasta nasıl iyileşmeden hastaneden çıkmak istemezse yönetende yönetileni bırakıp gitmek istemez.
    ​​Öncelikle hangi yaşamın en iyi olduğunu belirlemek lazım. Ardından en iyi yönetim biçimi ve politikanın belirlenmesi gelir.
    ​​Aristo'ya göre iyi yönetim biçimleri monarşi, aristokrasi ve polity/devlet denilen yapılardır. Kötü yönetim biçimleri ise tiranlık, oligarşi ve demokrasidir. Yöneten tek kişi olursa, yönetim biçimi monarşi; bu rejim bozulursa alacağı hâl tiranlık yani zorbalık rejimi olur. Yöneten birkaç kişi olursa, yönetim biçimi aristokrasi olur; bu rejim bozulursa oligarşiye döner. Yöneten birçok kişi olursa, yönetim biçimi devlet (polity) halini alır fakat bozulursa karşımıza demokrasi rejimi çıkar.
    Aristoteles anayasalar sınıflandırmasında doğru dediği anayasaların krallık, aristokrasi ve politeia anayasalarını doğru olduğundan bahsetmiştik. Doğru anayasaları doğru yapan şey iktidarı elinde bulunduranların anayasa yapma gücünü kamu yararına kullanmasıdır. Bu gücün bir kişinin, bir grubun veya bir çoğunluğun menfaati gözetilerek kullanılması durumunda ise Aristoteles’in sapma dediği yönetim biçimleri ortaya çıkmaktadır. Buradan ortaya çıkarak; üç doğru anayasadan bahsettiğimize göre, sapma biçimleri de bunların bozulmuş hali olduğundan, üç sapma türü karşımıza çıkmaktadır. Bunlar Krallığın, Aristokrasinin, Poltia’nın sapma biçimleri olarak sırayla “tiranlık”, aristokrasinin sapma biçimi olarak “oligarşi” ve siyasal yönetim de denilen Politeia’nın sapma biçimi olarak “demokrasi” yönetimi gösterilir’'
    ​ı.​Yasa:
    ​​Birlikte yaşamak için yasalar olmalıdır. Aristoteles, yönetim biçimlerini sınıflandırmaya anayasayı tanımlayarak başlar. Ona göre anayasa, devletlerin erk ve görevlerinin dağılımı, egemenliğin ve her topluluğun gerçekleştirmeyi amaçladığı hedefin belirlenmesi amacıyla benimsenen düzenleniş biçimidir. Anayasa, orta sınıfa dayanan siyasal bir düzendir. En önemli anayasa kurucuları orta sınıftan çıkmaktadır.
    ​​İlk başta toplum, nerden çıktığı belli olmayan sözlü yasalar tarafından yönetilirken Thesmoi adı verilen bu yasaların soylular ve bir kısım yurttaşlar tarafından yorumlanması, diğer yurttaş kesimleri arasında büyük bir hoşnutsuzluğa neden olmuştur. Alt sınıfın hoşnutsuzluğu üzerine Drakon’a yeni ve yazılı bir ceza yazası hazırlatılmış, bu şekilde Nomoi adı verilen yazılı ve insan ürünü yasa kültürü ortaya çıkmıştır. Solon reformları ile yurttaşların siyasi hakları düzenlenmiştir.
    ​​Devlet yasa yapmayı kendine meşru bir görev edinmiştir. Weber; "Siyaset" isimli eserinde devleti “belirli bir coğrafya üzerinde şiddeti kullanma tekelini meşru biçimde elinde bulunduran insan topluluğu” olarak tanımlamıştır. Monarşilerde yasayı yapan da uygulayan da tek kişidir. Locke bu noktada ilk defa güçler ayrılığını öneren kişi olmuştur. Fakat Aristo, Monarkın değil, aristokratların yaptığı yasayı uygun görmektedir. Aristo'nun böyle düşünmesinde Sokrates’in bir Monark tarafından yargılanarak idam edilmesinin ve Aristo'nun da aynı şekilde idamla yargılanmasının büyük etkisi olduğu söylenebilir.
    ​i.​Eğitim:
    ​​Aristoteles, insanı geliştirip özgürleştirecek bir eğitim felsefesini benimsemektedir. Lyceum’da (Aristo'nun Okulu) matematik, metafizik, mantık, etik, estetik, siyaset, şiir, müzik, biyoloji, fizik ve retorik derslerine yer vermiştir. Aristoteles, özgür ve erdemli yurttaşların yetişmesini hedeflediği eğitim anlayışını evrelere ayırmıştır. Ona göre beden eğitiminin ruh eğitiminden önce gelmeli; eğitim, beden eğitimiyle başlayıp müzik eğitimiyle devam etmeli ve bilim ve felsefeyle doruk noktaya ulaşmalıdır. Öğrenmede, alışkanlık metodu ile akıl yoluyla öğrenme metotlarının etkili olduğunu; taklit, deneyim ve belleğin öğrenme sürecine katkılarının olduğunu savunur.
    ​​Aristoteles’e göre erdem, pratik bir akıl olmadan tam anlamıyla ortaya çıkmaz. Gençler, zihni manada olgunluğa ve pratik bilgeliğe erişmediklerinden, otorite sahibi olmak gereken kusursuz erdemden de yoksun olurlar. Yöneticinin erdemi, iyi adamın erdemidir. Genç birey, bu erdemden yoksundur. Ancak bu, genç bireyin tümüyle erdemden yoksun olması veyahut iyi bir vatandaş olmaması anlamına gelmez. Aristoteles, otoriteyi yaşlı insanlara yakıştırır. Yöneten ile yönetilen arasında eğitim farkı vardır. Bu fark genç ile olgun arasındaki doğal ve psikolojik fark ile açıklanabilir.
    “Bir yasa koyucunun birinci ödevinin, gençlerin eğitimini düzenlemek olduğuna hiç kimse karşı çıkamaz. Bu yapılmazsa her defasında anayasanın niteliğinin zarar göreceğine şüphe yoktur. Eğitim, yurttaşların kapsamı içinde yaşadıkları anayasayla ilişkilendirilmelidir.”
    ​​Vatandaşlar erdem konusunda bir eğitime tabi tutulmazlarsa, topluluk gerçekten bir devlete dönüşemez. Eğitim sayesinde insanlar tek tip hale getirilir. Böylelikle kalabalıklar, bir topluluğa dönüştürülür. Aristoteles zihni gelişimini tamamlamamış genç bir insanın, ihtiyatlı davranma ve derin düşünme konusunda yetersiz olduğunu savunur. Bu yüzden “en iyi insan” olarak görülemezler. Zihni gelişimin için aceleye gerek yoktur. Aristoteles’e göre; bir insanın zihni olgunluğu, bedenin 37 yaşındaki olgunluğundan farklı olarak ancak 50’li yaşlarındayken kendini gösterir. Bu nedenle genç bir insan ahlâki açıdan kusursuz olamaz. Aristoteles, Retorikası'nda genç insanları mantıklı hareket etme konusunda eksik görür. Fakat ona göre gençler, etik kuralları ve ayrımları kavrayabilecek ölçüde eğitilebilir. Aristoteles erdemi, gençlerin ahlak eğitimiyle ilişkilendirir. Ona göre erdemler ne doğayla ne de doğaya karşı ortaya çıkar. İnsanlar, erdemi alışkanlıkla edinir. Doğru eğitim, insanın mantıksız tarafını geliştirip kusursuz kılan, değerlere yönelik alıştırmadır. Böylece insan, doğru değerlendirmeler yapar ve doğru tutumlar sergiler.

    SONUÇ
    ​​Bu çalışmamda Aristo’nun bakış açısını anlayabilecek bir alt yapı oluşturmak için kısa bir çalışma yaptım. Aristo’nun varlık, mantık, siyaset, devlet, yönetim, hatta evren konusunda dahi akademik çalışmaları olmuştur. Günümüzdeki pek çok konunun temelini ortaya koyan Aristo, gerçekten takdire şayan bir filozoftur. Beni asıl etkileyen durum, Platon'un öğrencisi olmasına rağmen, hocasıyla pek çok alanda farklı düşünmesi olmuştur. Devlet yönetimi konusunda Sokrates gibi yeni bir şey üretmek yerine, elindeki imkânları kullanarak yaşadığı zamana göre ortak bir ideal sistemi oluşturma çabası bana daha radikal gelmektedir.
    Politika Aristoteles Mete Tunçay
  • İbadet; kulun Allah’a karşı kulluk vazifesini, O’nun emrettiği tarzda yerine getirmesidir. Peki ibadet niçin yapılır? İslam’da emredilen ibadetler nelerdir? İslam’da ibadetin yeri ve önemi nedir? İslam’da ibadetlerin hikmeti ve faydaları...

    PEYGAMBERİMİZİN HİÇ TERK ETMEDİĞİ İBADETLER
    İslâm’ın esâsı îman, hedefi ise sâlih ameller ve güzel ahlâktır. İslâm sadece vicdanda gizlenmesi lâzım gelen bir şey değildir. Zira fikir ve kalp sahasında kalarak amelî bir sûrette yaşanmamış olan herhangi bir hakîkatin, ne kadar yüksek olursa olsun, pek fazla kıymeti yoktur. İnsan, inandığı bir hakîkate diliyle tercüman olmaz ve onu fiilen yaşamazsa, ona olan îman ve muhabbeti yavaş yavaş zayıflar. Bunun için İslâm, yalnız nazarî ve îtikâdî esasları değil, amelî hükümleri de tâlim etmiştir. Yani İslâm, tam mânâsıyla bir hayat dînidir. Kalbin en derin noktasından başlayarak onu tamamen saracak olan îman, lisandan âb-ı hayat gibi akacak, sonra da bütün vücûda ve muhîte sirâyet edecektir.

    Îman, kuru bilgiler ve nazariyât ile değil, hakîkatler karşısında tefekkürü ziyâdeleştirip kalbî âlemde derinleşme ve ibâdetleri rûhâniyetle edâ edebilme neticesinde muhâfaza edilir. Eğer dıştaki ibâdet kalesi zayıflarsa onun içindeki îman kalesi de tehlikeye düşer. Îmânı bir lâmbaya benzetirsek, ibâdetler, çeşitli yönlerden esen rüzgârlar karşısında onu sönmekten koruyan ve ışığını daha da ziyadeleştiren bir fânus gibidir.

    İlim, ancak tatbik ve tecrübe ile gelişir ve kökleşerek meleke hâline gelir. Tatbikâta konulmayan kuru bilginin muhafazası çok zor olduğu gibi, faydası da yok denecek kadar azdır. Aynı şekilde îmânın insanda kökleşip yerleşmesi de ancak ibâdetler sâyesinde mümkündür.

    Îman neşvesinin hazzı, mübârek ve has kullarda bütün fânî neşvelerin üzerine çıkmıştır. Dünyevî acı, ıztırap ve elemlerin yakıcı, dayanılmaz ve helâk edici şiddetini âdeta yok etmiştir:

    Mûsâ -aleyhisselâm-’a karşı musâbakaya çıkan sihirbazlar îmân edince, zâlim Firavun onların kol ve ayaklarını çapraz keserek hurma kütüklerine astırdı. Bu yeni müslümanlar, Firavun’un büyük zulmü karşısında beşerî bir acziyet gösterip îmânen zaafa düşme endişesiyle ellerini semâya kaldırdılar:

    “Yâ Rabbî! Üzerimize sabır yağdır; canımızı Müslüman olarak al!..”[1] diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ettiler. Ve nihayet şehâdetin lâhûtî hazzı içerisinde Rablerine kavuştular.

    Samîmî birer Müslüman olan ilk Îsevîler de, sirklerde arslanların dişleri arasında parçalanma pahâsına da olsa tevhîd inancında sebât ettiler. Tattıkları ulvî lezzetler içinde şehâdet şerbetini aşk ile içtiler.

    Önceleri eline bir iğnenin batmasından dahî korkan Hazret-i Sümeyye, îmânın ulvî hazzını tattıktan sonra, müşriklerin kızgın demirlerle vücûdunu dağlamalarına rağmen büyük bir tahammül gösterdi. Îmânından aslâ tâviz vermedi. Vahşî işkencelere mâruz kaldıktan sonra, bir ayağı bir deveye, diğer ayağı da başka bir deveye bağlanarak canavarca parçalandı. Kocası Hazret-i Yâsir -radıyallâhu anh- da yaşlı ve zayıf bir kimse olmasına rağmen tahammül ötesi bir sabır gösterdi. Nihâyetinde o da şehâdet şerbetini içti. Böylece Yâsir âilesi -radıyallâhu anh- İslâm’ın ilk şehîdleri oldular.[2] Îmanlarının bedelini, onu aşkla yaşayarak ve canlarıyla ödediler.

    Hazret-i Bilâl’in o dâsitânî hâli de aynı likàullah (Allâh’a kavuşma) neşvesi sâyesindedir. Bilâl -radıyallâhu anh- da, azgın ve gözü dönmüş müşriklerin ağır işkenceleri altında siyah derisinden kırmızı kanlar akarken vücûdu bir pelteye döndüğü hâlde «Ehad, Ehad, Ehad… Allah birdir, Allah birdir, Allah birdir.» diyordu. Acı ve ıztıraptan ziyâde îmânın ulvî zevkini tatmış bir gönülle likàullah hazzını yaşıyordu. Zira onlar, İslâm nîmetinin büyüklüğünü gerçek mânâda idrâk hâlinde idiler. Böylece her iki dünyada da ilâhî izzetlerin kapılarını aşk ve vecdleriyle aralamasını bildiler. Fânî ömürleri:

    “Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na lâyık bir takvâ ile korkun ve ancak müslüman olarak can verin!”[3] emr-i ilâhîsinin muhtevâsı içinde son bularak gerçek ve ebedî hayata nâil oldular.

    Onların ardından gelen mü’min nesiller de İslâm’ı başlarına tâc ettikleri her demde azîz oldular.

    İbâdetlerle takviye edilmeyen bir îman ise, zamanla zayıflayacağı için, insanın davranışları üzerindeki müsbet tesirini kaybeder. Îmânın tesiri zayıfladıkça da insan menfî duygulara ve kötü ahlâka sürüklenerek muhtelif günah ve kötülükleri işlemeye başlar.

    İBADETİN HİKMETLERİ
    Cenâb-ı Hak, ibâdetin hikmetine temas ederek şöyle buyurur:

    “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize ibadet (kulluk) ediniz. Umulur ki, böylece takvâya ermiş (günahlardan korunmuş ve Allâh’ın emirlerini yerine getirmiş) olursunuz.” (el-Bakara, 21)

    Günahlardan korunup ibadetlerine devam eden bir kul da her dem Allâh’a yaklaşıyor demektir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunu şöyle ifade buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

    «Her kim Ben’im bir dostuma düşmanlık ederse, Ben de ona harp îlân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım amellerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana, (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet Ben onu severim. Kulumu sevince de Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Ben’den her ne isterse, onu mutlaka veririm; Bana sığınırsa, onu korurum...»” (Buhârî, Rikâk, 38. Ayrıca bkz. Ahmed, VI, 256; İbn-i Hibbân, Sahîh, II, 58/347)

    Bâzı rivâyetlerde şu ilâve vardır:

    “…Akleden kalbi ve konuşan dili olurum.” (Taberânî, Kebîr, VIII, 221/7880; Heysemî, II, 248)

    İbadetler, rûhî tekâmülü sağlayarak nihayetinde kişiyi Cehennem’den kurtarıp Cennet’e nâil eder. Âhirette insana faydası dokunacak yegâne sermâye, îmanla yapılan ibadetler ve amel-i sâlihlerdir. Toprağın sînesine ancak amel-i sâlihlerimizle gömüleceğiz.

    Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

    “Gideceğin yerde yalnız kalmayı istemiyorsan, hayırdan, iyilikten, ibadetten birer evlâdın (yani yardımcın) olsun!” (Dîvân-ı Kebîr, II, 692)

    İBADETLERİN İNSANA FAYDALARI
    İbâdetlerin insanın rûhî yapısı üzerinde pekçok müsbet tesiri vardır. İbadetlerin her biri ayrı bir keyfiyet taşır ve her biri ruhlara verilen mânevî birer gıdâ ve vitamin mesâbesindedir. İbadetlerini yerine getiren bir mü’min, mânen kuvvetli olur ve gönül huzûru içinde yaşar. Hayatta karşılaştığı mânîler, zorluklar ve imkânsızlıklar karşısında ye’se kapılmaz, strese düşmez. İbadetlerini ihmâl eden kimse ise iki cihanda da huzur bulamaz. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

    “İnsan, kulluk vazifelerini îfâda kusur gösterir, yani her ibadetini kâfî miktarda yapmayıp azaltırsa Cenâb-ı Allah onu gam ve kedere müptelâ kılar.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, no: 6788)

    Bunun yanında, insan ibadetler sâyesinde maddiyâta dalıp gitmekten kurtulur, rûhen yükselir ve nezâket, zarâfet ve hassâsiyet kazanarak gerçek insanlık şerefine nâil olur. İbâdet, muâmelât ve güzel ahlâk ile Allâh’a yaklaşabildiği nisbette kâinâtın gözbebeği olma vasfını elde eder.

    Diğer taraftan ibadetlerin, maddî faydaları da vardır. Zira İslâm, insânî faaliyet alanlarının hiçbirini ihmal etmez. Bunlar arasında muhteşem bir denge kurar. İslâm, hayatı bütün yönleriyle kuşatan mükemmel bir sistemdir.

    Meselâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ibadetlerine dikkat eden mü’minlerin rızkına bolluk verileceğini ifâde buyurmuşlardır.[4]

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Rabb’iniz -azze ve celle- : «Eğer kullarım Bana îcâb ettiği şekilde itaat etseler, Ben onlara yağmuru gece yağdırırım, gündüz de üzerlerine Güneş’i doğdururum. Onlara ayrıca gök gürleme sesini de duyurmam.» buyuruyor.” (Ahmed, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657)

    Görüldüğü üzere İslâm, ibadetlere çok ehemmiyet vermektedir. Bu sebepledir ki amel-i sâlihler, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde umûmiyetle îman ile birlikte zikredilir. Bu durum aynı zamanda ibadetlerin îmânı muhâfaza etmedeki mühim rolünü ve dindeki merkezî yerini de gösterir.

    Şunu da hatırlatalım ki ibâdetler, daha çok, kişinin kendisine fayda vermektedir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kimsenin ibâdet ve tâatine ihtiyacı yoktur. Belki ibâdetler, bize lûtfettiği dünyevî ve uhrevî sayısız nîmetler karşısında Cenâb-ı Hakk’a duyulan şükrün bir ifâdesi olabilir. Zâten bunca nîmet, lûtuf ve ikramlarına rağmen Allah Teâlâ’ya karşı hiç değilse ibadetlerini yerine getirmek sûretiyle şükür etmeyen insan, ne büyük bir nankörlük içindedir!

    Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın azameti karşısında kâinatta bulunan her şey O’na ibadet hâlindedir. Kur’ân-ı Kerîm, yerde ve gökte ne varsa hepsinin Allah Teâlâ’yı hamd ile tesbih ettiğini ifade eder.[5] Yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar[6] gökyüzünde saf saf uçan kuşlar[7] ve diğer varlıklar Allah Teâlâ’nın istediği şekilde, bizim idrak ve ihâtamızın dışında, O’na ibadet etmektedirler. Buna, “kâinatın ibadeti” denir.

    Hâsılı ibâdetsiz bir hayat düşünülemez. Zira Cenâb-ı Hak insanı kulluk ve ibadet etmesi için yaratmıştır.[8] İnsanın fıtratını da buna göre tanzim etmiştir. Bu sebeple insan, dâimâ Yüce Rabb’ine ve Yaratıcı’sına sığınmak, O’ndan yardım taleb etmek ve O’na ibadet etmek ihtiyacı içindedir. Bunun içindir ki insan hayatı, kâinâtın Yaratıcı’sına ulaşmak üzere bir hakîkat arayışının tezâhürleriyle doludur.

    “İnsan, ibâdet için yaratılmıştır.” sözünden hareketle, müslümanların dâimâ ciddî ve hep meşakkatler içinde olduğu zannedilmemelidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz dâimâ tebessüm hâlindelerdi ve müslümanlara, birbirlerinin yüzüne tebessüm ettiklerinde sadaka sevabı alacaklarını haber verirlerdi.

    Ashâb-ı kirâm kendi aralarında şakalaşır, neşeli sözler söyler, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onlara tebessüm buyururlardı.

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bayramlarda, düğünlerde neşe izhâr edilmesini tavsiye ederlerdi. Yani müslümanların da rahatlamaya, dinlenmeye ve tenezzühe ayırdıkları vakitleri vardır. Ancak bunların hepsi, onların hayatında, gaflet ve nefsâniyetten uzak bir şekilde ve mükemmel bir ölçü ve âhenk içinde cereyân eder.

    İslâm, ibadetleri muhtelif şekillerde emretmiş ve muhtelif zamanlara serpiştirmiştir. Bu da insanın yorulmadan ve bıkmadan, devamlı sûrette Allah Teâlâ ile birlikte olmasını sağlar. Her dâim Allâh’a yakın olduğunu ve O’nunla birlikte bulunduğunu hissetmek ise, insana büyük bir huzur ve emniyet bahşeder.

    İBADET KİME VE NİÇİN YAPILIR?
    Son olarak şunu da ifâde edelim ki, ibadete lâyık olan yegâne varlık Cenâb-ı Hak’tır. Zira ibadet; saygı, itaat ve tâzim mertebelerinin en yükseğidir. Böyle bir şey ise yalnız Allâh’a yapılır ve yalnız O’nun hakkıdır. Çünkü vücûdu, hayatı ve bunlara âit bütün nîmetleri veren, yalnız Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple Allah’tan başkasına secde etmek, haram kılınmıştır.

    İSLAM’DA TEMEL İBADETLER
    1. Abdest ve Temizlik

    İslâm, hem maddî hem de mânevî temizliğe ehemmiyet verir. İnsanların her bakımdan temiz, tertipli, nâzik ve hassas olmasını ister. İnsanlara huzur verecek güzel kokular sürünmeyi en mühim sünnet-i seniyyeler arasında zikreder. Bu sebeple temizliği ibadet telâkkî ederek, bütün ibadetlerin en başına yerleştirir. İslâm’a yeni giren kişinin gusül abdesti almasını şart koşar.[9] Namaz, tavaf, Kur’ân-ı Kerîm tilâveti gibi ibadetlerin, abdest almadan kabûl edilmeyeceğini bildirir.

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yemekten önce ve sonra elleri yıkamayı[10] ve yatmadan evvel abdest almayı tavsiye ederlerdi.[11] Hattâ mü’minleri, imkân nisbetinde dâimâ abdestli bulunmaya teşvik ederlerdi.[12]

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir sabah müezzini Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-’ı yanına çağırıp:

    “–Bilâl! Hangi ameli yaparak benden önce Cennet’e girdin? Ne zaman (rüyamda) Cennet’e girsem, ayakkabılarının tıkırtısını önümde duyuyorum. Dün gece de (rüyamda) Cennet’e gitmiştim, ayakkabılarının tıkırtısını yine önümde duydum…” buyurdular.

    Bilâl -radıyallâhu anh-:

    “–Yâ Rasûlâllah, her ezan okuyuşumda, muhakkak iki rekât namaz kılarım. Abdestim bozulduğunda da hemen abdest alır ve üzerimde Allâh’ın iki rekât namaz hakkı olduğunu düşünürüm.” dedi.

    Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

    “–İşte bu ikisi sâyesinde (o yüce mertebeye ermişsin)!” buyurdular. (Tirmizî, Menâkıb, 17/3689; Ahmed, V, 354)

    Cenâb-ı Hak, abdesti emir ve târif ettiği âyet-i kerîmenin sonunda şöyle buyurur:

    “…Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nîmetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (el-Mâide, 6)

    Yine namaz kılacak insanın elbiselerinin ve bulunduğu yerin temiz olması şart koşulmuştur.

    İslâm’ın emrettiği abdest, gusül ve diğer temizlikleri incelediğimizde, bunların sıhhat cihetinden pek çok fayda ve hikmetler ihtivâ ettiğini görürüz. En basitinden, insanlar büyük bir ibadet neşvesi içerisinde hem kendilerini ve çevrelerini temiz tutarlar, hem de sıhhatlerini muhâfaza ederler. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “Temizlik îmânın yarısıdır.” buyurmuştur. (Müslim, Tahâret, 1)

    Müslümanlar hayattayken temizliğe hassâsiyet gösterdikleri gibi, vefât ettikten sonra da ilâhî yolculuğa temiz olarak gitmek isterler. Bu sebeple vefât eden müslümanın cenâzesi güzelce yıkanır, gusül abdesti aldırılır, tertemiz ve beyaz bir kefene sarılarak güzelce kokulanır ve yine temiz bir toprağa emânet edilir. Kıyâmet günü oradan tertemiz çıkması için duâ edilir.

    2. Namaz

    Kulu Mevlâ’nın vuslat deryâsına götüren ibâdet pınarlarının en büyüğü ve ehemmiyetlisi hiç şüphesiz ki namazdır. Zira namaz, şümûl, muhtevâ ve rütbe bakımından bütün ibâdetlerin zirvesi ve özü durumundadır.

    Kâinâttaki bütün varlıklar; Güneş, yıldızlar, çayır, çimen, ağaçlar, hayvanlar hep zikir hâlindedir. Saflar hâlinde uçan kuşlar, dağlar, taşlar, keyfiyeti bizce meçhul bir tesbihat ile Hakk’a kulluk ederler. Nebâtâtın ibâdeti kıyâm hâlinde, hayvanlarınki rükû hâlinde, cansız sayılan varlıklarınki de yere kapanmış vaziyette, yani secde hâlindedir. Semâ ehlinin durumları da böyledir. Meleklerin bir kısmı kıyâmda, bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede, bir kısmı da tesbîh ve tehlîl hâlindedir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bir mîrâc olarak ikrâm ettiği namaz ise, bütün bu ibâdetleri kendinde toplamıştır. Dolayısıyla namazı güzelce kılanlar, yerde ve gökte bulunan bütün varlıkların ibâdetlerinin hepsini ihtivâ eden bir ibâdet yapmış olarak hesapsız mükâfat ve derûnî tecellîlere nâil olurlar.

    Namaza benzeyen hiçbir ibâdet yoktur. Namaz kılan kimse, namazdan başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namaz onu, her türlü alâkadan keser. Cenâb-ı Hak ile başbaşa târifsiz bir vuslat yaşatır. Diğer ibâdetlerde durum böyle değildir. Meselâ oruçlu kişi, aynı anda çalışabilir, hacceden kişi gerektiğinde alışveriş yapabilir. Ama namaz kılan kişinin maddesi de mânâsı da, huzûr-i ilâhîdedir. Nitekim âyet-i kerîmede:

    “Secde et ve yaklaş!” buyrulur. (el-Alâk, 19)

    Maddî bakımdan namaz; insan vücudunun muhtelif iç ve dış hareketlerde bulunmasını sağlar. Hayatı nizam üzere tertiplice yaşama temrinleri yaptırmak sûretiyle kişiye zaman disiplini kazandırır.

    Mânevî olarak namaz; ilâhî huzurda bulunma, tefekkür etme, korku zamanında tesellî verme, neş’e zamanında rûhâniyeti takviye etme, îmânı koruma, Cenâb-ı Hak ile ünsiyetin artması gibi feyz ve bereketlerle doludur.

    İctimâî güzellikleri bakımından namaz; birlik ve beraberlik, tanışma, ünsiyet, ülfet, îman ve kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesi gibi sayısız güzelliklere vesîledir. Bilhassa cemaatle kılınan namaz, Cuma ve bayram namazları, insanlar arasında ırk, renk, dil, makam ve mevkî ayrımı yapmaksızın Allâh’a kullukta aynı safta bir araya gelme, bütünleşme, yardımlaşma ve ictimâî muhasebeyi sağlar.

    Rûhânî tecellîleri bakımından namaz; kişinin ilâhî huzûra çıkarak ihlâs, takvâ ve sadâkat gibi güzel vasıflar kazandığı bir ibadettir. İnsan, namazda kalp âlemini mânevî bir bahar iklîmine çevirir.

    Namaz günde en az beş defa tekrarlandığı için devamlı Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatır. Kalp ve vicdanı Allâh’a bağlar. Allâh’ın sonsuz kudretini, mutlak irâdesini, rahmet ve merhametini, kerem ve ihsânını, azap ve ikàbını insanın kalbine yerleştirir. Böylece insanı günah, çirkinlik ve haksızlıklardan alıkoyar. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl! Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek, şüphesiz en büyük iştir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (el-Ankebût, 45)

    Bir kişi Peygamber Efendimiz’e gelerek:

    “–Falan zât gece namaz kılıyor, sabah olunca da hırsızlık yapıyor!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    “–Hakîkî namaz kılıyorsa, bu namazı ve namazda okuduğu Kur’ân âyetleri, onu yaptığı kötü fiilden uzaklaştıracaktır.” (Ahmed, II, 447)

    Gerçekten de müslümanlar arasında suç işleme oranı çok düşüktür. Bugün dünya üzerinde en az cinâyet işlenen yerler müslüman ülkelerdir. Avrupalı araştırmacılar, İslâm ülkelerinde cinâyet oranı neden düşük diye çok ciddî ilmî çalışmalar yapmaktadırlar.[13]

    Bunun en mühim sebebi, İslâm’ın getirdiği inanç esasları, ibadetler ve ahlâk kâideleridir. İslâmî bir eğitim alan insan, Allah’tan korkar, yaptığı zerre kadar iyilik ve kötülüğün dahî karşılığını âhirette göreceğine inanır. Neticede şerlere kilit, hayırlara anahtar olur.

    Muayyen vakitlerde kılınan namaz, gün içinde insanı belli aralıklarla iş yoğunluğundan ve hayatın monotonluğundan kurtarıp rahatlatır. Rabb’ine karşı itaat, teslîmiyet ve şükran duygularını ifâde etmesini sağlar. Secdeye varan insan, kendisiyle yüz yüze gelerek iç âlemine dönme fırsatı bulur.

    İnsanların giderek birbirinden uzaklaştığı, menfaatperestliğin öne çıktığı ve ferdiyetçiliğin hâkim olduğu günümüz dünyasının mühim bir hastalığı da yalnızlık hissidir. İnsanı psikolojik rahatsızlıklara sürükleyen bu hastalığın en güzel ilâcı namazdır. Namaz, ister ferdî olarak, isterse fazîletini artırmak için cemaatle kılınsın, insanın yalnızlık hissini günde en az beş defa giderir. Çünkü namaz, insanı Allâh’ın huzûruna çıkardığı için, tek başına kılsa bile, ona yalnız olmadığını hatırlatır. Cemaatle kılındığında ise insanı hem Allâh’ın huzûruna götürür hem de diğer mü’min kardeşleriyle bir araya getirir.

    Sosyoloji alanında mütehassıs olan Prof. Dr. Ümit Meriç şöyle demiştir:

    “Namaz kılan bir toplumun psikolojiye, zekât veren bir toplumun da sosyolojiye ihtiyacı yoktur.”

    Cenâb-ı Hak, namaz husûsunda “Secde et ve yaklaş!”[14] buyuruyor. Felâha eren kullarının namazı huşû ile kıldıklarını haber veriyor.[15] Huşû ile kılınan bir namaz sâyesinde insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı tevekkül ve teslîmiyeti artar. Bu teslîmiyet neticesinde kişi, psikolojik rahatsızlıklardan muhâfaza edilir. Zira o, en yüce kuvvete, yani Cenâb-ı Hakk’a teslim olarak kendini âdeta ebedî huzûrun kollarına bırakmıştır.

    Namaz kılan bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın muhâfazası altında olduğunu hisseder ve büyük bir mânevî huzur ve emniyet duygusu içinde yaşar. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namaz kılmayanlar için şöyle buyurmuşlardır:

    “…Kim namazı bile bile terk ederse, o kişi Allah Teâlâ’nın himâyesinden ve hıfz u emânından uzak kalır.” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)

    Dolayısıyla namaz kılan bir toplum madden ve mânen sıhhatli olur. Nitekim Asr-ı Saâdet’te Medîne’ye bir doktor gelmişti. Yapacak bir iş bulamadı. Neticede Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona âilesinin yanına dönmesini tavsiye ettiler.[16] Yine, bize gelen nakillere baktığımızda, Asr-ı Saâdet’te psikolojik bir rahatsızlığa rastlamıyoruz.

    Cenâb-ı Hak, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i örnek olarak göndermiştir. O her hususta örnek olduğu gibi psikoloji ve rûhî tedâvi husûsunda da örnektir. Aynı şekilde toplumun ıslâhı husûsunda da örnektir. Bunun en büyük delili de Asr-ı Saâdet toplumudur…

    Diğer taraftan namaz, îmandan sonra, Allâh’ı zikretmek için yapılan amellerin en fazîletlisi[17] ve en kâmilidir. Kelime-i şehâdetten sonra İslâm’ın en mühim rüknüdür. Namaz kılan insanın küçük günahları affedilir.

    Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ashâbına:

    “–Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir aksa, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, (vücûdundaki) kirden bir eser kalır mı?” diye sormuşlardı. Ashâb-ı kirâm:

    “–O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz.” dediler. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Beş vakit namaz, işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder.” buyurdular. (Müslim, Mesâcid, 283. Bkz. Buhârî, Mevâkît, 6)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz gürül gürül akan bu bol sulu nehrin, hemen kapımızın önünde olduğunu haber veriyor. Yani nehir bize çok yakın, ondan su almamız ve içine girip yıkanmamız çok kolay! Küçük bir gayretle, Cenâb-ı Hakk’ın vaad ettiği büyük lûtuf ve ihsanlara kavuşabiliriz.

    Namaz, Cennet’in anahtarı[18] olduğu için, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cennet’e girmek ve orada kendisine komşu olmak isteyenlere, çokça secde etmelerini tavsiye buyururlardı.[19]

    Secde, aynı zamanda Cehennem’den kurtuluş vesîlesidir. Bu hakîkat, hadîs-i şerîfte şöyle beyan edilir:

    “…Kıyâmet günü Allah Teâlâ, Cehennem ehlinden dilediklerine rahmet edecektir. Meleklerine, dünyadayken Allâh’a ibadet edenleri oradan çıkarmalarını emredecek, onlar da çıkaracaklardır. Melekler, onları secde izlerinden tanırlar. Allah, Cehennem’e secde izlerini yemeyi haram kılmıştır. Ateş, insanın her tarafını yakar, sadece secde yerine dokunamaz.” (Buhârî, Ezân, 129)

    Secdeden maksat, umûmiyetle namazdır. Bâzı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde namaz, en mühim rüknü olan secde ile ifade edilmiştir.

    Namazın bir faydası daha vardır ki o hepsinden mühimdir. O da Cennet’e giren mü’minlere Cemâlullâh’ı seyrettirmesidir. Ashâb-ı kirâmdan Cerîr -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Bir gece Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le birlikte oturuyorduk. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dolunaya bakarak şunları söylediler:

    “–Şu dolunayı birbirinizi itip kakmadan rahatça nasıl görüyorsanız, (aynı şekilde) Rabb’inizi de (Cennet’te) öyle rahatça göreceksiniz. Artık Güneş’in doğmasından ve batmasından önceki bütün namazları kılabilmek için elinizden gelen gayreti gösteriniz!”

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu sözlerin ardından şu âyet-i kerîmeyi tilâvet ettiler:

    “…Güneş’in doğmasından ve batmasından önce Rabb’ini hamd ile tesbîh et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün iki ucunda da tesbîh et ki, Rabb’inin rızâsına erebilesin!” (Tâhâ, 130)[20] (Buhârî, Mevâkît 16, 26; Tefsîr, 50/1; Tevhîd, 24; Müslim, Mesâcid, 211)

    Hâsılı namaz, insanı yaratılış maksadına ulaştıran en mühim ibadettir. Zaten insanın iskelet yapısının, rahatça rükû ve secde edebilecek durumda halkedilmesi de bir bakıma namazı kolaylaştırmak ve böylece insanı maksadına daha çok yaklaştırmak içindir. Bu sebeple insan, bütün hayatını namaz vakitlerine göre tanzim etmeli, namazı hayatın mihveri kılmalıdır.

    3. Oruç ve Ramazân-ı Şerîf

    Oruç, Allâh’ın emrine tâbî olmak ve O’nun rızâsını kazanabilmek için imsak vaktinden akşam Güneş’in batışına kadar yemek, içmek ve cinsî münâsebetten uzak durmak sûretiyle yapılan bir ibadettir.

    Başta oruç olmak üzere namaz, zekât, infak, zikir, Kur’ân tilâveti, yardımlaşma, ikrâm etme gibi ibadetlere ağırlık verilerek değerlendirilen Ramazan ise, feyizli bir hayatın yaşandığı mübârek bir mükâfât ayıdır. Ayların efendisidir.[21] Bu ayda Cenâb-ı Hak kullarına çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunur. Af kapılarını sonuna kadar açar. Küçücük amellere bile büyük sevaplar lûtfeder. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Ramazan ayı girdiğinde Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 11; Müslim, Sıyâm, 1, 2, 4, 5)

    Orucun Hikmetleri

    Bu mübârek ayda, fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanın sırrına, Hak Teâlâ’nın emir buyurduğu oruç ibadetiyle kavuşulur. Oruç tutan mü’min, dâimî bir ibâdet şuuru içinde nefs engeliyle mücâdele eder ve onu kontrol altında tutarak tesirini asgarîye indirir.

    Oruç, hayat mücâdelesinde zarûrî olan “azim, sabır, sebat, irâde, kanaat, hâle rızâ, metânet, nefsânî arzulardan uzaklaşma” gibi hâllerin tâlimi ile ahlâkî durumumuzu kemâle erdirir. Nefsin yemek, içmek ve şehvetten yana, bitmez tükenmez arzularına karşı insanın şeref ve haysiyetini koruyucu bir kalkan vazifesi görür.

    Yine oruç, mahrûmiyet ve açlık vâsıtasıyla, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği sayısız nîmetlerin kadrini hatırlatır. Yoksulların hâllerini düşündürüp onlar için duyacağımız merhamet ve şefkat hisleriyle yüreklerimizi hassaslaştırır. Şükran duygularını canlandırır. Bu vasfıyla oruç, sosyal hayattaki kin, hased, kıskançlık gibi toplumu huzursuzluğa boğan menfîlikleri bertaraf etmekte en müessir bir ibadettir.

    Oruç, yalnız bu ümmete değil, evvelki ümmetlere de farz kılınmıştır. Allah Teâlâ buyurur:

    “Ey îmân edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allâh’a karşı gelmekten sakınasınız diye, sayılı günlerde size de farz kılındı...” (el-Bakara, 183-184)

    İslâm’ın farz kıldığı ibâdetler, çeşitli mânevî hastalıklar için ilâç gibidir. Nefsânî arzular, dünya süslerine aldanmak, zevk ve eğlenceye meyil göstermek de, mânevî-rûhânî hastalıkları ortaya çıkaran sebeplerdendir. Bu tür mânevî hastalıklara yakalanmamak için perhiz yapmak gerekir. Oruç ise bu tedâvînin en güzel yoludur. Zira orucu, insanı yaratan Cenâb-ı Hak emretmektedir. Elbette kullarının ihtiyacını en iyi O bilir.

    Gerçekten oruç, pek çok maddî ve mânevî hastalığa bir çeşit ilâç durumundadır. Bunun içindir ki, «sayılı günler»de tutulur. Zira bir ilâç devamlı kullanılırsa vücut ona alışır ve artık ilâcın bir faydası görülmez. Bu sebeple Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Ben bundan sonraki hayatımı hep oruçlu geçireceğim!” diyen sahabîsine:

    “–Bütün zamanını oruçlu geçirenin orucu yoktur.” buyurmuşlar ve bu sözlerini üç defa tekrarlamışlardır. (Buhârî, Savm 55-57)

    Tıp çevreleri de, otuz günden az tutulan orucun tesirsiz olacağını, kırk günden fazlasının da alışkanlık yaparak, belli dönemlerde yeme içmeye ara vermenin getireceği faydaları temin etmeyeceğini bildirmektedirler.

    Oruç, insana yeme-içme disiplini, iştahına hâkim olma alışkanlığı kazandırır. Oburluğa, pisboğazlığa ve netice itibârıyla hastalıklara mânî olur. Oruç tutan kişi şişmansa, fazla kilolarını atar, bir yıl aralıksız çalışan sindirim sistemi oruçla dinlenmiş olur.

    Kâinâta baktığımızda orada da orucun pek çok misâlini buluruz:

    Biyolojik araştırmalar, vahşî hayvanların kar yağdığında karınlarını doyurmak için hiçbir şey bulamadıklarını göstermiştir. Bunun sonucu olarak bu hayvanlar kışı uyuyarak, yani âdeta ilkbahara kadar oruç tutarak geçirmektedirler.

    Ağaçların durumu da aynıdır. Kışın yapraklarını döker uykuya dalarlar ve hattâ ilkbahar gelip buzlar eriyene kadar köklerine su bile alamazlar. Oruçlu geçen bu birkaç aydan sonra ilkbahar geldiğinde daha canlı ve daha verimli olurlar. Bu durum, yaprak ve çiçeklerinin bolluğundan da anlaşılabilir.

    Madenler bile oruca muhtaçtırlar. Motor ve makineler uzun süre çalıştıktan sonra bir süre durdurulurlar. Bu dinlenme, onların eski güçlerini kazanmalarını sağlar.

    Son zamanlarda Tıp’ta uygulanan yeni bir tedavi metoduyla, kronik hastalıklar, hastanın durumuna göre uzun veya kısa süreli oruçlarla iyileştirilmektedir.[22]

    Diğer taraftan orucun belli bir ayda tutulması, müslümanların birlik ve beraberliğini sağlaması açısından da mühimdir. Bir de diğer insanlarla birlikte yapılan işler kişilere kolay gelir ve Ramazan-ı Şerîf bir bayram havası içinde beraberce idrâk edilir. Neticede, sayılı günlerden ibâret olan oruç, yine sayılı günlerden ibaret olan hayatımıza müstesnâ bir incelik, derinlik ve zarâfet kazandırır.

    Bunun yanında Ramazan-ı Şerîf ayının, senenin bütün mevsimlerini dolaşması da, ayrı bir hikmet ifâde eder. Senenin muhtelif mevsimlerinde yaşanan sıcak, soğuk, serin ve ılık günler ile uzun, kısa veya dengeli bütün günlere sırasıyla Ramazan isabet eder. Böylece oruç, belli zaman aralıklarıyla senenin bütün günlerini bereketlendirir. Bu durum, aynı zamanda oruç tutanlar için de nice farklı zorluk ve kolaylık dolu tecellîlere vesîle olur; mü’min gönüllere nice mânevî hazlar yaşatır. Yine bu hâl, mü’minlerin, her hâlükârda Allah Teâlâ’nın emrine itaat etmesinin en güzel bir temsîlidir.

    Cenâb-ı Hak, Ramazan ve oruç hakkında şöyle buyurur:

    “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kurân’ın indirildiği aydır. Öyleyse sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun! Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kazâ etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık Allâh’ı tâzîm etmeniz, şükretmeniz içindir.” (el-Bakara, 185)

    Bu âyet-i kerîmeye göre Cenâb-ı Hak, orucun âdeta Kur’ân’ın indirilmesine bir şükür olarak tutulmasını arzu etmektedir. Ancak O, her hususta olduğu gibi orucu da kullarına kolaylaştırmıştır. Onları hiçbir zaman zor durumda bırakmamıştır. Âyetin son kısmında ise âdeta oruçtan hâsıl olması gereken hususu beyan buyurmuştur. Buna göre insan, oruç ile Allâh’ın azametini ve lûtuflarını idrâk etmekte ve O’na en güzel şekilde şükredebilmeyi öğrenmektedir.

    Hâsılı orucun asıl mânâ ve özü, belirli bedenî arzulara ara vermek yanında, şuuru da dünyevî alâkalardan, Allâh’ın dışındaki şeylerden (mâsivâdan) boşaltarak Cenâb-ı Hak ile beraberlik için mânevî teksîfin mümkün olan en üst sınırına ulaşmaktır.

    Orucun Fazîleti

    Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

    “İnsanın asıl gıdâsı Allâh’ın nûrudur. Ona aşırı ten gıdâsı vermek lâyık değildir. İnsanın asıl gıdâsı, ilâhî aşk ve akıldır.

    İnsan, asıl rûhânî gıdâsını unuttuğu ve ten gıdâsına düştüğü için huzursuzdur. Doymak bilmez. İhtirasından yüzü sararmış, ayakları titremekte, kalbi telâşla çarpmaktadır. Nerede yeryüzü gıdâsı, nerede sonsuzluğun gıdâsı?!.

    Allah şehîdler için; «Rızıklanmaktadırlar.» diye buyurdu. O mânevî gıdâ için ne ağız, ne de ceset vardır.”

    Az yemekte, bilhassa açlık ve oruçta on güzel haslet vardır:

    1) Açlıkta kalp safâsı ve hâfıza kuvveti; toklukta ise ahmaklık ve unutkanlık olur.

    2) Açlıkta kalp rikkati olur; duâ ve ibâdetlerden haz ve feyz alınır. Toklukta ise kalp katı olur ve ibâdetten zevk hâsıl olmaz.

    3) Açlıkta gönül yumuşaklığı, inkisar ve tevâzû; toklukta ise taşkınlık, gurur, kibir ve övünme olur.

    4) Açlıkta fakir ve açlar düşünülür. Toklukta ise bunlar unutulur, düşünülmez olur.

    5) Açlıkta şehevî ve nefsânî istek ve arzular kırılır. Toklukta ise nefs-i emmâre kuvvet bulur.

    6) Açlıkta vücut zinde ve uyanık bir hâldedir. Toklukta ise uyku ve gaflet ağır basar.

    7) Açlıkta ibâdet ve kulluğa devam etmek kolaydır. Toklukta ise tembellik ve gevşeklik olur.

    8) Açlıkta beden sıhhatli olur. Toklukta ise vücut yıpranır ve hasta olur.

    9) Açlıkta bedende hafiflik ve ferahlık; toklukta ise ağırlık ve atâlet olur.

    10) Açlıkta sadaka vermeye, îsar ve infâka şevk gelir. Bu da, kulu kıyâmet gününün dehşetli sıcağında serin bir gölgeliğe nâil kılar. Toklukta ise, ya cimrilik ya da müsriflik ortaya çıkar. Bu da kulu mânen helâk eder.

    Yani tokluk, nefsânî arzuları tahrîk ederken; açlık, -aşırıya kaçmadıkça- tefekkür ve tehassüs melekesini güçlendirir.

    Hâsılı oruç, insanın her bakımdan sıhhatli olmasını sağlar. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

    “Oruç tutunuz ki, (madden ve mânen) sıhhat bulasınız!” (Heysemî, III, 179)

    Açlıkla kazanılan maddî-mânevî sıhhat ve hasletlere işaret eden en kâmil mesned şudur: Cenâb-ı Hak, peygamberlerini nübüvvetin feyzini almaya oruçla hazırlamıştır. Onlar mânevî kemâlâtın zirvesine ulaşınca bir süre insanlık âleminden uzaklaşmış ve kendilerinde melekî vasıflar tecellî etmiştir. Böylece kalpleri ve dimağları, ilâhî vahyin feyziyle dolup taşmıştır. Meselâ;

    Sina Dağı’nın pek kıymetli peygamberi Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- Tevrat nâzil oluncaya kadar kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Sair Dağı’nın mukaddes peygamberi Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- da, İncil’den ilk kelâmı duyuncaya kadar, kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, Kur’ân-ı Kerîm nâzil olmaya başlamadan önce, uzun süre Mekke yakınındaki Hira Mağarası’nda yalnız başına kalmış ve günlerini muhtelif ibâdetlerle geçirmiştir. Sonunda Cibrîl’in sesinden müjdesini almış ve ilâhî feyizlerin nûru, gönlüne doğmaya başlamıştır.

    Yine Mîrâc’a çıkıp Cenâb-ı Hak ile keyfiyeti bizce meçhul olan husûsî bir görüşmeye nâil olmadan evvel, müşriklerin üç sene devam ettirdikleri ambargo boyunca şiddetli açlığa ve muhtelif sıkıntılara sabrederek rûhî kemâlâtın zirvesine yükselmiştir.

    Bu hakîkatler de gösteriyor ki, orucun asıl gâyesi ve faydası mânevîdir. Dolayısıyla oruç, bir ibâdet olduğundan, sırf o gâye ile tutulmalıdır. Onun yalnız zâhirî faydaları gâye hâline getirilirse, oruç, ibâdet olmaktan çıkar. Yani oruçlarımızda mide dolgunluklarını önlemek, kilo vermek gibi gâyeler olmamalıdır. Böyle oruçlarda rızâ-yı ilâhî düşünülemez. Allah için tutulan oruçlarda ise bu gibi faydalar zâten kendiliğinden zuhûr eder.

    Bu sebeple oruç tutan müslüman, kalbî hayatını, nefsânî arzu, meyil ve düşüncelerden korumalıdır. Sadece yemek-içmek gibi bedenî temâyüllerden uzak durmakla kifâyet etmeyip gönül âlemini de gıybet, yalan, kin ve haset gibi her türlü süflî tavırlardan da muhafaza etmelidir.

    Burada sayamadığımız daha pek çok fayda ve fazîleti sebebiyle Cenâb-ı Hak, kullarını oruca teşvik etmiştir. İnsanların oruca rağbet etmeleri için de onun fazîletini kat kat artırmıştır. Her iyiliğe, on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir. Ancak oruç bunun hâricindedir. Onun karşılığını Allah Teâlâ hesapsız olarak verecek ve oruç tutan kullarını gerek dünyada gerekse âhirette sevindirip Cennet’inde husûsî olarak ağırlayacaktır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu: «İnsanın oruç dışındaki her ameli kendisi içindir. Oruç ise Ben’im içindir, onun mükâfatını da Ben vereceğim.»

    Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine hakaret eder ya da çatarsa:

    «–Ben oruçluyum!» desin.

    Muhammed’in canı kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında miskten daha hoştur. Oruçlunun sevineceği iki ân vardır:

    Biri, iftar ettiği ândır, diğeri de Rabb’ine kavuşup orucunun karşılığını gördüğü ândır.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

    Velhâsıl oruç, rûhun en güzel gıdâlarından biridir. Kulu bedenen ve mâlen riyâzat hâlinde yaşatır. Helâlleri bile asgarîde kullanmaya alıştırarak rûhu inkişâf ettirir. Helâlleri dahî riyâzat hâlinde kullanan bir mü’min ise şüpheli şeylerden daha fazla sakınır ve haramlara hiç yaklaşmaz.

    4. Zekât

    Zekât, belli bir miktarın üzerinde mala sahip olan zenginlerin, hicrî takvime göre senede bir defa mallarından % 2,5 nisbetinde Allah için vermeleridir. Zekât; fakirlere, yoksullara, zekât toplayan memurlara, gönülleri İslâm’a ısındırılacak olan kimselere, hürriyetlerini satın almaya çalışan kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışanlara ve yolda kalanlara verilir. (et-Tevbe, 60)

    Hayvanlar ve toprak mahsulleri de zekâta tâbîdir. Her birinin hesapları farklı farklı yapılır. Toprak mahsullerinin zekâtına “öşür” denir.

    İslâm, zekât gibi belli ölçüde mecbûrî bir infâkın yanında yüksek himmet sahiplerinin, durumlarına göre infak ve tasaddukta bulunmasını da kendilerine bırakmıştır.

    Zengin ile Fakirin Vazifeleri

    Fertlerin ve toplumların güçlü-güçsüz, sıhhatli-sıhhatsiz, bilgili-bilgisiz, zengin-fakir gibi farklı durumlarda bulunması, takdîr-i ilâhînin nice derin ve ince hikmetlerini ihtivâ etmektedir. Her şeyden önce, hayatta sahip olduğumuz bütün nîmetleri Cenâb-ı Hak bize bir imtihan vâsıtası olarak lûtfetmiştir. Hattâ sahip olduğumuz nîmetler kadar içine düştüğümüz mahrûmiyetler de birer imtihan vesîlesidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Her ne zaman Rabb’i, imtihan için insana ikrâm edip bol nîmet verse, «Rabb’im bana ikrâm etti!» der. Ne zaman da imtihan edip rızkını daraltsa, «Rabb’im bana değer vermedi!» der.” (el-Fecr, 15-16)

    Buna göre meselâ zenginlik bir izzet, fakirlik de bir zillet değil, taksîm-i ilâhîdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “...Dünya hayatında onların maîşetlerini aralarında Biz taksîm ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini(n maîşetini) derecelerle ötekine üstün kıldık. (Ancak) Rabb’inin rahmeti, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)

    Cenâb-ı Hak kulları arasındaki taksimâtı farklı yaptığı gibi mükellefiyetleri de ona göre tanzîm ederek kullarına aslâ haksızlık etmemiştir. Bu âyet-i kerîmeden ayrıca, insanlar arasındaki farklılığın, toplum âhenk ve nizâmını temin etmede mühim bir role sahip olduğunu anlıyoruz.

    Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiği husûsunda, yani helâl veya haram kazançlarından, zekât, sadaka, hayır ve hasenât fasıllarından Allâh’ın huzûrunda hesap verecektir. O, varlığının muayyen bir kısmını fakirlere vermeye memur kılınmakla, serveti bakımından büyük bir imtihana tâbîdir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihanı da kazandığı takdirde rızâ-yı ilâhîye ve Cennet nîmetlerine nâil olacaktır.

    Fakir de, sabır, şikâyet, isyan, kin, haset, iffet gibi hususlardan hesâba çekilecektir. Bunların neticesi Allâh’ın rızâsına uygun düşerse, onun dünya çilesi, ebedî bir âhiret saâdetine dönüşecektir.

    Fakir, dünyada zenginin maddî desteğine muhtaç olduğu gibi, zengin de hem dünyada hem de âhirette fakirin duâsına muhtaçtır.

    Şükür ehli cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler. Ancak İslâm’da, kibirli hasis zenginler ve buna mukâbil sabırsız ve istemeyi âdet hâline getiren fakirler zemmedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Yâ Rabbî! Zenginlik ve fakirliğin fitnelerinin şerrinden Sana sığınırım!” diye duâ buyururlardı. (Müslim, Zikir, 49)

    O hâlde kanaat, tevekkül, teslîmiyet ve itaat kimde galebe hâlinde ise, gerçek zengin odur...

    Çalışmak ve helâl yoldan mal-mülk sahibi olmak, elbette meziyettir. Doğru olan, bunları kalbe sokmadan, yani putlaştırmadan Hak yolunda infâk edebilmektir. Aksi hâlde servet, dünyada hamallık, âhirette de acıklı bir azap sebebi olur.

    İnfak, sadaka ve Allah yolunda hizmet ve gayretin ehemmiyetini bildiren şu kıssa çok ibretlidir:

    Beşîr bin Hasâsiyye -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bey’at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.

    Ben şöyle dedim:

    “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihâd ve sadakadır. Müslümanlar, cepheden kaçan kimsenin Allâh’ın gazabına uğramış olarak döneceğini söylüyorlar.[23] Ben ise cihâd meydanına varınca, nefsimin korkuya kapılıp ölmeyi istememesinden endişe ediyorum. Sadakaya gelince, vallâhi benim küçük bir koyun sürüsü ve on deveden başka bir şeyim yoktur. Onlar da âilemin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elini yumdu, salladı ve şöyle buyurdu:

    “–Cihâd (Allah yolunda hizmet) yok, sadaka yok, peki ne ile Cennet’e gireceksin?!”

    Ben hemen:

    “–Yâ Rasûlâllah, Sana bey’at ediyorum!” dedim ve koştuğu bütün şartlar üzerine bey’at ettim. (Ahmed, V, 224; Hâkim, II, 89/2421; Beyhakî, Şuab, V, 8; Heysemî, I, 42)

    Zekât ve İnfaktaki Hikmetler

    Zekât, sadaka ve infak, varlıklı insanların servetlerine aldanarak azgınlaşmasına ve muhtaçların zenginlere karşı kin ve haset gibi menfî duygulara kapılmasına mânî olur. Böylece ictimâî hayatı korur, fertleri birbirine kardeşlik ve muhabbetle bağlar. Zenginlerle fakirler arasındaki mesafeyi asgarîye indirir. Neticede fakirlerin sayısı yok denecek kadar azalarak, yoksulluk ve çaresizlik sebebiyle meydana gelen birçok tatsız hâdisenin önüne geçilmiş olur.

    Zekâtın, toplumdaki farklı insanları nasıl birbirine kaynaştırdığını gösteren şu misâl, ne kadar câlib-i dikkattir:

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir evin yanından geçiyordu. Kapının önünde yaşlı ve âmâ bir yoksulun dilendiğini gördü. Arkasından yaklaşıp koluna dokundu ve:

    “–Sen ehl-i kitâbın hangi sınıfındansın?” diye sordu. Yaşlı zât, yahudî olduğunu söyledi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

    “–Seni bu hâle düşüren sebep nedir?” dedi. Âmâ yahudî:

    “–Benden cizye alınması, bir de ihtiyaç sahibi ve yaşlı olmam beni bu hâllere düşürdü.” dedi.

    Ömer -radıyallâhu anh- âmâ yahudînin elinden tuttu ve onu kendi evine götürdü. Evinde bulabildiği bâzı şeyleri yahudîye verdi. Sonra Beytülmâl memurunu çağırdı ve ona şu tâlimâtı verdi:

    “–Bu ve bunun gibi olanlara dikkat et! Allâh’a yemin ederim ki eğer biz gençliğinin verimli çağında ondan istifade edip de yaşlanıp çöktüğünde böyle sefil bırakırsak, hiç de insaflı davranmış olmayız…”

    Bu hâdiseden sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, o ve benzeri kimselerden cizyeyi kaldırdı.[24]

    Gayr-i müslimler de, insanlıkta eşimizdir. Son nefes, herkes için meçhul olduğundan, bütün insanlara güzel muâmele etmek ve gayr-i müslimlere, ölmeden evvel îman edebilecekleri ümidiyle yaklaşmak zarûrîdir. Bu sebeple onlara da zekâttan değilse de sadakalardan pay ayrılabilir. Bu ikram ve ihsanlar da neticede onların hidâyetine vesîle olabilir. Bunun en bâriz misâlini yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayatında müşâhede etmekteyiz:

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicretin 7. senesinde Hayber Fethi’nden sonra kuraklık ve kıtlığa dûçâr olan Mekke halkına muhtelif yardım malzemeleri gönderdi. Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin fakirlerine dağıttı. Kendisi o zaman müşrik olduğu hâlde bu âlicenaplığa hayran kalarak:

    “–Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabâlık hakkını gözetti!” diyerek duyduğu memnûniyeti ifâde etti.[25]

    Bu ve benzeri ihsanlar, Mekkelilerin kalbini yumuşatarak Fetih’te topluca müslüman olmalarını kolaylaştırdı.

    Osmanlı tarihinde de bu şekilde pekçok insanın hidayetine vesîle olunmuştur.

    Diğer taraftan, zekât olarak alınan mülkiyet, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikâl ettirilir. Böylece toplumda muvâzene, adâlet ve ictimâî âhenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenerek sahibine bütünüyle helâl olur.

    Dünyada eskiden beri zengin-fakir kavgası süregelmiştir. Ekseriyâ fakirler zenginlere karşı kin ve hasetle bakmış, zenginlerse fakirleri hor ve hakir görmüşlerdir. Bunun istisnâsı ise ancak zekâtın hakkıyla edâ edilebildiği devirlerde mümkün olmuştur. O zamanlarda zekât ve sadakalar büyük bir gizlilik ve nezâket içinde takdim edilirdi. Zira âyet-i kerîmede “...Sadakaları Allah alır!..” buyrulmaktadır. (et-Tevbe, 104) Bugün de zekât ibâdeti hakkıyla edâ edilse, toplumda fakir ve muzdarip insan yok denecek kadar azalır. Nitekim Halîfe Ömer bin Abdülazîz devrinde insanlar mallarının zekâtını getirir, ancak verecek kimse bulamazdı.[26] Ömer bin Abdülazîz, bir defasında zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı. Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.[27] Bu hâl, malın ve canın Hak Teâlâ için infâk edilmesinin bir mükâfâtıdır.

    İşte İslâm, insanlığın maddî-mânevî yaralarını böylesine güzel bir muhtevâ içinde sarıp şifâ bahşederken, diğer sistemler bunu başaramamış, ya ifrata ya da tefrite düşmüşlerdir. Kimi başkasından bir şey istemeyi tamâmen yasak etmiş, kiminde de dilenmek alıp yürümüştür. İslâm ise, zekât ve infak yoluyla bu yaraya son derece hakîmâne bir edâ ile yaklaşmış ve en münâsip çâreyi sunmuştur.

    Gerçekten zekât, İslâm’ın insanlığa kazandırdığı pek yüce kıymetlerden biridir. Bir zamanların acı gerçeklerinden biri olan kölelik zincirini insanın boynundan çıkarmanın yollarından biri de zekâttır. Zira zekât mallarının kullanılabileceği sekiz yerden biri de kölelerin hürriyete kavuşturulmasıdır.

    Zekât ve infaktaki sırlardan bir diğeri de, ferdî sermâyenin dehhâmeleşmesine (anormal büyümesine) mânî olmaktır. Zekât ve infaklar, sermâyenin bir kanser hâline gelmesini engelleyen en güzel bir devâ ve çâredir.

    Yine zekât sâyesinde Allah yolunda gayret eden pek çok insana destek verilerek hayırlı işlerin yapılmasına öncülük edilir. Talebelerin okumasına yardımcı olunarak bu vesîle ile ilmin, Hakk’a kulluğa vesîle olarak kullanılması sağlanır.

    Hâsılı, zekât veren toplumda huzur hâli teessüs eder. Gerek muhtelif İslâm toplumlarında, gerekse Osmanlı’da cemiyetin umûmî bir huzur hâlinde olduğunu görüyoruz. Osmanlı toplumu bu huzurla 620 sene ayakta kalmıştır.

    Zekât verilmeyerek ictimâî dayanışma bozulduğunda, toplumda hırsızlık, lüks merâkı ve gösteriş gibi yanlışlıklar artar. Mâneviyattan uzaklaşıldıkça da nefsânî arzular azgınlaşır ve neticede bütün toplum huzursuz olur. Bu durumda sosyoloji ilminin bildirdiği kâideler de ancak satırlarda kalır.

    Mülk Allâh’a Âittir

    Şöyle bir düşünecek olursak, Rabb’imizin mülkünde yaşıyoruz. Onun nîmetleri ile rızıklanıyoruz. Mâlî ibâdetlerde ihmalkârlık gösterenler düşünmüyorlar mı ki, acabâ kimin malını kimden esirgiyorlar?!

    Hakîkatte mülk, mutlak olarak Allâh’a âittir. İnsanların mâlikiyeti ise, devre-mülk gibidir. Dünya malı, Allâh’ın kuluna verdiği bir emânettir. Fertlerin onu istediği gibi kullanması, aslâ tasvip edilemez. O, mülkün hakîkî sahibinin emrettiği istîkâmette kullanılmalıdır.

    Bu durumda, infak eden kişi, aslında kendi malını değil, Allâh’ın ihsân ettiği malı yine Allâh’ın bir kuluna vermiş olmaktadır.[28] Bu sebeple Allah Teâlâ, zekâtı, imkânı olan kişilerin muhtaç olanlara vermesi gereken bir hak olarak tâyin etmiştir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “Onların mallarında sâilin (muhtâcın) ve mahrumun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin) mâlûm bir hakkı vardır.” (el-Meâric, 24-25; ez-Zâriyât, 19)

    Bunun için ilâhî ahlâka ve lûtfa nâil olmak isteyen her kul, istifâde ettiği dünya nîmetlerinden muhtaçları ve muzdaripleri de istifâde ettirmek mecbûriyetindedir. Zira asıl gâye, elinden ve dilinden insanların istifâde ettiği bir mü’min hâline gelip Allâh’ın rızâsına nâil olabilmektir.

    Zekât ve İnfaklardaki Bereket

    Cemiyetin mağdur insanlarını sevindiren zekât, aslında, alandan ziyâde verene fayda sağlar. Hakîkaten “temizlik”, “sâfiyet” ve “bereket” mânâlarını ifâde eden “zekât” kelimesi, insanın bâzı kalbî hastalık ve kötülüklerden arınması, malın temizlenip artması gibi son derece mühim faydaları hâizdir.[29] Öyle ki gönlün arınması, rûhun sâfiyet kazanması ve nefsin tezkiyesindeki bu temizlik keyfiyeti, enbiyânın gönderiliş hikmetlerinden de biridir.

    Zekât, fıtratı îcâbı mala düşkün olan insanın mal hırsını azaltmak sûretiyle onun hakîkî muhabbet ve bağlanmaya lâyık olan Cenâb-ı Hakk’a yönelmesini de temin eder. Kişinin, Allah muhabbetini gölgeleyen her şeyi içinden atarak tevhîdi yaşamasına, cimrilikten kurtulup Allâh’ın verdiği malın şükrünü edâ edebilmesine yardımcı olur. Şükür de, nîmeti artırır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Eğer şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırırım.” (İbrâhîm, 7)

    “Allah yolunda mallarını harcayanların misâli, yedi başak bitiren bir tâne gibidir ki, her başakta yüz tâne vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allâh’ın lûtfu geniştir, O herşeyi bilir.” (el-Bakara, 261)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz sadaka ve infâkın geniş ve şümûllü olan mânevî bereketini anlatarak şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah -azze ve celle- bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer bir şey vesîlesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar:

    1) Evin sahibi ve onun (sadakanın) verilmesini emreden kişi,

    2) Verilecek şeyi hazırlayan evin hanımı,

    3) Sadakayı yoksulun eline veren hizmetçi.”

    Bunları ifade ettikten sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sözlerini şöyle tamamlamışlardır:

    “Hiçbirimizi unutmayan Allah Teâlâ’ya hamd olsun!” (Heysemî, III, 112)

    Diğer taraftan sadaka, dünyevî ve uhrevî pek çok sıkıntıyı defeder. Bunların bir kısmını Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber verirler:

    “Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günah(ın azâbını) söndürür.” (Tirmizî, Îmân, 8/2616. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 12)

    “Sadaka, Rabb’in öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Zekât, 28/664)

    “Müslümanın verdiği sadaka, ömrünü uzatır (bereketlendirir), kötü ölümü önler ve Allah Teâlâ onunla kibri, fakirliği ve övünmeyi giderir.” (Heysemî, III, 110)

    “Sadaka vermekte acele edin! Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez.” (Heysemî, III, 110)

    “İnsanlar arasında hüküm verilinceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.”

    Bu son hadîsi bize nakleden râvîlerden biri olan Ebû’l-Hayr g, her gün mutlakâ bir sadaka vermeye gayret ederdi. Verdiği şey bir kek, bir soğan ve benzeri şeyler olsa bile… (Ahmed, IV, 147-8; Heysemî, III, 110)

    Peygamber Efendimiz’in haber verdiğine göre bir grup insan Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın yanına uğramıştı. Onlar ayrıldıktan sonra Îsâ -aleyhisselâm- yanındakilere:

    “–Bunlardan biri, Allah dilerse bugün ölecek!” buyurdu.

    Akşam olunca, o insanlar sırtlarında odun demetleriyle tekrar Hazret-i Îsâ’nın yanına geldiler. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Odunları yere bırakın!” buyurdu. Sonra o gün öleceğini söylediği kişiye:

    “–Odun demetini çöz!” buyurdu. O zât demeti çözdüğünde, içinden siyah bir yılan çıktı. Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Bugün hangi sâlih ameli işledin?” diye sordu. O kişi:

    “–Bugün herhangi bir sâlih amel işlemedim!” dedi. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İyi düşün, ne yapmıştın?” buyurdu. Bu sefer o zât:

    “–Bir amel işlemedim, fakat elimde bir ekmek parçası vardı. O esnâda yanıma bir yoksul gelip bir şeyler istedi. Ben de ekmeğin bir kısmını ona verdim.” dedi.

    Bu cevap üzerine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İşte bu sâyede (belâ) senden uzaklaştırılmış!” buyurdu. (Heysemî, III, 109-110; Ahmed, Zühd, I, 96)

    Mevlânâ Hazretleri, malı Allah yolunda harcamanın bereketini ne güzel îzah eder:

    “Mal, sadaka vermekle hiç eksilmez. Bilâkis hayırlarda bulunmak, malı kaybolmaktan, zâyî olmaktan korur! Verdiğin zekât, kesene bekçilik yapar, onu korur. Kıldığın namaz da sana çobanlık eder, seni kötülüklerden ve kurtlardan kurtarır.

    Ekin ekenin ambarı boşalır, lâkin hasat vakti gelince, saçtığı tohumlara karşılık kaç mislini geri alır! Boşalttığı bir ambara mukâbil, kaç ambar dolusunu iâde alır!.. Fakat buğday, yerinde kullanılmaz da ambarda saklanırsa, bitlere, küçük kurtlara, farelere yem olur. Bunlar onu tamamıyla mahvederler.”

    Zekât ve İnfak Edebi

    Zekât ve sadaka verirken edebe riâyet etmek çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp nice bereketlere nâil eylemektedir.

    Zekât veya sadaka verirken en azından malın orta hallisinden verilmelidir. Bize verildiğinde almak istemeyeceğimiz bir şeyi başkasına sadaka olarak vermemeliyiz.[30]

    Yine, başa kakmak ve incitmek sûretiyle sadakaları boşa çıkarmamak gerekir. Zira Cenâb-ı Hak, bu çirkin davranışı kat’î sûrette yasaklamaktadır.[31]

    Muhtaca bir şey verdikten sonra bundan dönüp verilen şeyi geri istemek de doğru değildir. Bu davranış, son derece çirkin görülmüştür.[32]

    Zekât, sadaka ve hayır işlerinde dikkat edilecek mühim hususlardan biri de, gizliliğe riâyettir. Çünkü açıktan verilen sadaka, alan kimsenin hayâ duygularını zayıflatır, zamanla alışkanlık hâline dönüşünce de çalışma gayret ve isteğini ortadan kaldırır. Bunun yanında, veren kişinin de gurur, kibir, ucub (kendini beğenme) gibi kötü huylara düşmesine yol açar.

    Sadakayı ihlâs ve samîmiyetle, sırf Allah rızâsı için vermelidir. Gösteriş yapmak ve dünyevî maksatlar için yapılan infaklar boşa gider ve insana bir fayda sağlamaz.[33]

    Zekâtı Terk Etmenin Tehlikesi

    Zekât borcunu ödemeyen fert ve toplumları maddî ve mânevî pek büyük tehlikeler beklemektedir. Bu tehlikeye dikkat çeken Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Allah yolunda infâk edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! Bir de ihsanda bulunun, zira Allah (iyilikte bulunan, işini güzel yapan ve ihsan şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.” (el-Bakara, 195)

    Veren El Alan Elden Üstündür

    İslâm, ihtiyaç sahibi bir kişinin, başkalarından bir şey istemesini yasaklamaz. Bununla birlikte, ahlâkî bakımdan bu durumu çok fazla tasvip de etmez. Ancak büyük zarûretler hâlinde istemeye müsâade eder. Zira başkalarına el açmak, insanı küçük düşürür. Bu sebeple de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından bey‘at alırken pek çoğuna “kimseden bir şey istememe”lerini şart koşmuştur.[34]

    Yani zekât almaya değil zekât vermeye gayret etmelidir. Zira Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Veren el, alan elden daha hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” (Buhârî, Zekât 18; Müslim, Zekât 94-97, 106, 124)

    Bununla birlikte, Cenâb-ı Hak, zekât ve sadaka veren infak ehli sâlih mü’minlerin kalbî hassâsiyetine dikkat çeker. Onların bir rahmet dergâhı olan gönül âlemlerinin, aynı zamanda gerçek muhtâcı tanıma hususunda âdeta mânevî bir röntgen hâline gelmesi gerektiğine işaret ederek şöyle buyurur:

    “(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun! Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” (el-Bakara, 273)

    Fâizin Zararları

    Zekât ve infak gibi hükümleriyle İslâm, zor durumda olan insanlara, karşılık beklemeden el uzatmış ve nice kanayan yarayı kökten şifâya kavuşturmuştur. Bununla beraber, zâhirde insanlara yardım ve kolaylık gibi görünen, hakîkatte ise zor durumdaki çâresizlerin bu hâllerini istismar etmekten başka bir işe yaramayan fâiz musibetini de yasaklamıştır.

    Zira fâizci, başkalarının sıkıntıda olmasını ve bu durumdan istifâde etmeyi ister. Zekât veren kimse ise, muhtaç ve sıkıntılı kimselerin dert ortağıdır. Onun yegâne arzusu, Hak Teâlâ’yı râzı edebilmektir. Bu sebeple dâimâ O’nun dertli kullarına devâ olmaya çalışır.

    Hırslı ve gözü doymayan bir insanın, malı-mülkü, ne kadar çok olsa da gözüne dâimâ az görünür. Fakat sadaka ve zekât vermeye alışan insanlar ganî gönüllü olurlar. Az bir dünyalıkla yetinirler. Fâizcinin gözünü ise öylesine hırs bürümüştür ki, başkalarını mahvetmek pahasına kendi malını artırmak ister. Ancak âkıbeti hep iflâs ve hüsrân olur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    “Allah fâizi tüketir, sadakaları ise bereketlendirir...” (el-Bakara, 276)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetini şöyle îkaz buyurmuşlardır:

    “Kim malını fâiz yoluyla artırırsa, onun âkıbeti mutlakâ malının azalarak iflâsa sürüklenmesidir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Hâkim, IV, 353/7892; Beyhakî, Şuab, IV, 392/5512; Taberânî, Kebîr, X, 223/10539)

    Diğer taraftan fâiz, birinden alıp diğerine verdiği için, yani birinin dişini güçlendirmek için başkalarının kanını emdiğinden, ictimâî temellere zarar verir. Enflâsyonu artırır. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir hâle getirir. Milleti iktisâdî, ictimâî, dînî ve ahlâkî yönlerden bataklığa sürükler.

    Buna mukâbil, cemiyetin fakir ve sıkıntılı fertlerine yardım mâhiyetindeki sadaka ve bağışlar, ictimâî âhenk ve nizâmın devâmını temin ettiğinden, dünyada da âhirette de bir bereket vesîlesidir.

    Hâsılı, kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun bozulduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı günümüzde ciddî bir infak seferberliğine ihtiyaç vardır. Unutmayalım ki muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz olabilirdik. Bunun için onlara olan infâkımız, aynı zamanda Rabb’imize karşı bir şükür borcumuzdur.

    5. Hac

    Hac; mal ve sıhhat yönüyle gücü yeten bir müslümanın, ömründe bir defa belirli günlerde Mekke’deki Kâbe’yi ziyaret ederek ve bâzı rükûnları yaparak îfâ ettiği bir ibadettir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Gitmeye gücü yetenlerin Beytullâh’ı haccetmesi (ziyarette bulunması), Allâh’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.” (Âl-i İmrân, 97)

    Hac, önceki peygamberler zamanında da vardı. Ancak zamanla müşrikler, onu ibâdet olmaktan çıkarmış, zenginlerin fakirlere karşı sergilediği bir güç gösterisi ve âdeta gayr-i ahlâkî bir resmî tören hâline getirmişlerdi. İslâm, haccı tekrar aslî hüviyetine kavuşturdu.

    Hac ibâdetinin dünyevî-uhrevî pek çok hikmetleri vardır:

    Hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği mübârek ve ihtişamlı bir iklîmde cereyan eder. Bu sebeple Mekke-i Mükerreme’nin bir ismi de “Ümmü Ruhm”dur, yani ilâhî rahmetin bol bol indiği yer…[35]

    Haccın îfâ edildiği mübârek mekânlar, ulvî bir âlemin rûhâniyet iklîmleridir. Bu iklîmler, ilâhî nişânelerle doludur. Oralarda hep Allâh’ın rahmet ve bereketi yâda gelir. Bu mübârek topraklar, Hazret-i Âdem’den bu yana îmanlı yüreklerin rûhâniyetleriyle beslenmiş, âşıkâne gözyaşlarıyla sulanmıştır. Ârifâne hac yapanlar, o mekânlarda bunları ve birçok peygamberin ayak izlerini arar ve onların hâtıralarıyla feyizlenirler. Çünkü müstesnâ bir feyiz menbaı olan bu kudsî mahaller, nebîler silsilesinin muazzez hâtıraları ile doludur.

    Bu itibarla haccın bir gâyesi de, o mübârek mekânlara hürmet, oradaki mukaddes makamların hâtırası ile gönülleri tezyîn etmektir.

    Hac; Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- ve Hazret-i İsmâîl -aleyhisselâm-’ın tevekkül ve teslîmiyetinden hisse alabilmektir.

    İçimizdeki nefs denilen düşmanı ve dışımızdaki şeytanî temâyülleri taşlayabilmektir.

    Sınıf farklılığından sıyrılıp kefen iklîmine girerek Rabb’imize ilticâ edebilmektir.

    Kıyâmetin o dehşetli manzarasının hissiyâtıyla ürpermektir.

    Müslümanlar arasındaki uzak ve yabancı toplulukları bir araya getirmek sûretiyle bir îman kardeşliği tesis etmektir.

    Yine hac, beden elbisesinden sıyrılıp rûhun derinliğine nüfûz ederek nefsânî ihtiraslardan kurtulmaya çalışmaktır.

    Mekke-i Mükerreme; vatan, renk, kılık-kıyâfet gibi mefhumların ortadan kalkıp İslâm kardeşliği altında bütün mü’minlerin tek bir millet olduğu gerçeğinin tecellîgâhıdır. Orada âmir, memur, garip, zengin, fakir, câhil, âlim, pâdişah, tebaa hep bir arada, aynı elbiseler içinde, aynı meydanda ve aynı saftadır. O mübârek belde, emniyet, huzur ve muhabbet kucağı, gönülleri bereket ve rahmetle dolduran peygamberler