• I

    Biliyorsunuz parkların
    Sizi çağıran tarafları
    İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
    Orada saklanıyor onlar
    Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
    Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
    Dağınık mavisiyle gözlerinin
    Sevgi vermez kadın uçlarıyla
    Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
    Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
    Yalvaran bakışlarıyla –nasıl da sevimsiz-
    En kötüsü, belki en kötüsü
    Bir duygu açlığıyla soluyarak
    Parklara yerleşiyorlar, parkların
    Onları çağıran köşelerine
    Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
    Bacak aralarından
    Çömelmiş, öyle sakin
    Selamlıyorlar
    “Günaydın” diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
    Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
    Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
    Acılar alıp veriyor dünyadan
    Dillerini gösteriyorlar, diz kapaklarını
    Bir sıkıntı şiiri gibi
    Sıkıntı
    İşte
    Tam orada duruyorlar.

    II

    Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde
    Her cümlede iki tek göz, bu kimin
    Ya da kim korkuttu bu kadar sizi
    Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı
    Ya da tam tersine
    Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere
    Sulardan ürpermek gibi dokununca,
    Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla
    Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi
    Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben
    İş edinmişim öyle kimsesizliği
    Kendimi saymazsam - hem niye sayacakmışım kendimi -
    Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
    Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
    Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.

    Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
    Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi
    Onu da tatmak gibi
    Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
    Ama gitmenin saati geldi
    Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
    Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
    Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
    Açınca camları - diyelim camları açtık ya sonra? -
    Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
    Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
    Öyle iş olsun diye mi, hayır
    Bilirim içerde kendimi bulacağımı
    Dışarda görüldüysem inattan başka değil
    Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni
    Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi
    Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum
    Ve açıyorum bütün muslukları
    Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı
    Ne geldiği, ne de gittiği yer belli
    Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum
    Alıştım istemiyorum.

    III

    Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
    Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
    İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
    Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
    Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
    Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
    Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
    Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
    Değişmek
    Biri mi öldü, bir mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
    Bana kızıyorlar sonra, ansızın bana
    Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
    Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
    Ve geçilmiyor ki benim
    Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

    Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
    Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
    Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
    O yapayalnız olmaktaki kendimi
    Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
    Sanki ben upuzun bir hikaye
    En okunmadık yerlerimle
    Yok artık sıkılıyorum.

    IV

    Biliyorsunuz, size geldim sadece
    Kapınızdan aldım, ballı çöreklerinizden
    Peki bu sevinmek niye?
    Girdim ki içeriye yıllardır soyunuyordunuz
    Ve işte giyiniyordunuz yıllarca
    Bir Mısır, bir Roma, belki de bir Yunan elleriyle
    Eski bir insandınız merdiven gıcırdıyordu
    Her eski daha bir eskiyi uyarıyordu
    Otlar ve geyikler duruyordu tanımsız sadelikler içinde
    Sesler mi? acı sesler geliyordu erkeksiz, yanık
    Bir türlü bakıyor, gene bir türlü soluyordunuz işte
    Düşündüm, ama merdiven gıcırdıyordu
    Olmazdı sanki gıcırdamasın, ürpermesindi bir yerimiz
    Biliyorsunuz olmazdı
    Ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
    Yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
    Bir kumru bir kumruyu tamamlasın
    Bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
    Sadece bu.

    Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
    Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
    Yeniden yeniden yeniden
    Yeniden hazırlanıyoruz
    Sanki bir güzelliği ödüyoruz
    Belki bir güzelliği ödüyoruz.

    V

    Biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz - böyle
    Nereden geldiniz, tam sizi soracaktım - böyle
    Biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
    Yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
    Çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
    Güneşler girer çıkar ellerinize
    Biriyle konuşuyorsunuz, olmayan biriyle, hadi sevinin
    Kim bilir, belki de buluşursunuz
    Söz verip sizi bekletenlerle
    Sonra da çıkarız - niye olmasın - bahçeye çıkarız birlikte
    Otlara basarız, dallara değeriz, bunları hep yaparız
    Biraz da susmalıyız. İnsan bir şeyler aramalı kendinde.

    Dedim ya, annem de var, ama çay pişirmez size
    Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi
    Bilmem ki, bilmiyorum da, belki de benim annem yok
    Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe.

    Nereye gidiyorsunuz ama nereye
    Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz
    Ya da çok kuşkuluyuz - böyle.

    VI

    Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
    Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
    Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
    Belki de kim diye sorsalar beni
    Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
    Belki de alıp başımı gideceğim
    Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
    Nereye ama, nereye olursa gitmenin
    Hüzünle karışık bir ağrısı.

    İşte bir denizdeyim, dalgalar ortasında
    Kim olsa denizci der, denizden anlayan der bana
    Adımı bilmeden der, adımı bilmeden
    Şafaklar kadar güzel adımı
    O zaman bir kıvrılandır, bir kuruyandır dudaklarım
    Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının
    Sanki bir yokluğa, bir çaresizliğe bakar gibi
    Nice yüzler görürüm, nice değişik kıyılar
    İnsanı, o kayalar gibi sert insanı
    Bekledikleri kadar.

    Bir ağız, bir tütün, bir mızıka gerçeği gibi
    Varınca kıyıya birden
    Değilsin artık gemici.

    VII

    Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım
    Bir cümle, iyi bir söz, gene anlamadım
    Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz?
    Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra
    Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız?
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.



    O gün bugündür işte – ben mesela
    Çok usta bir avcının gözleri karşısında
    Bir çocuk olarak taptaze oyuncakların
    Ve çok ölçülü saatlerinde ev kadınlarının
    Ki birdenbire açılan kucaklarında
    BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Bitmedi anlaşıp soyunduğumuz gün – o beyaz
    Bir taşı kaldırdığımda o akıl almayacak yaşayış
    Tanrıyı sorduğumda, olur ya, günün birinde tanrıyı
    Odama kapanıp saydığımda ayak parmaklarımı
    Kapımı çaldıklarında – bunu size söylüyorum anladınız
    Kaykılmış, büyümüş gözleriyle onların
    Kim der ki yalan, ve yalandır orda konuştuklarımız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ

    Üstelik bitecek gibi değil
    Biri kopmuş ayağından, biri kopmuş kimsesizliğinden
    Sımsıkı tuttuğu dönerken köşeyi
    Elinde bir bıçakla
    Ve öldürmek isterken – kimiyse kimi
    Gülünç, sebepsiz, bilinç altı
    Ama tutalım, koyvermeyelim
    Tutalım koyvermeyelim bırakın kibarlığı
    Yanılmak kolay, üstelik çok belli işte yanıldığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Paralar bozduruyoruz, gereksiz eşyalar alıyoruz bu yüzden
    İçtikçe içiyoruz o çocukluk günlerinin yüzüyle
    Birimi öldü ne, selviler, mezar taşları, kalabalık
    Ya da bir masal mı söyleniyordu, hiç mi bitmeyecek bir
    Masal
    Kimbilir n’olduydu gene
    İşte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
    Apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
    Saatin kaç olduğu – üstelik sorulmaz ki
    Sabah kadar sabaha
    Uyuyup uyandığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız
    Ve konuşmalarımız, öyle büyüdüler ki peşi sıra
    Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız
    Kahveden, meydandan, sokak içlerinden
    Bulup da çıkardığımız
    Konuşmalar:


    - Biri geliyor sözü değiştirelim
    - Yürüsek açılırdık
    - Bu ne uzun bakmak kendinize
    - Ağzım mı kokuyor ne, yaa! ... çok kötü günümdeyim
    - Akşama bezik, evet, siz ne içerdiniz?
    - Annem mi, çok sevinecek..
    - Belki de sinemaya gideriz..
    - Bilirsin erken kalkmalı, yarın.. (gülüşler) yok canım!
    - Siz yarın deyince aklıma ölmek geliyor, katıla katıla ölmek
    - Bana kalırsa..
    - Evet size kalırsa
    - Bana kalırsa şimdiden eğlenelim
    - Sus!
    - Biri geliyor
    - Biri geliyormuş sözü değiştirelim

    Yengemin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek
    Masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz
    Kalmadı adım atacak yer bu yüzden
    Oğuza söylemeli, bir daha çiçek getirmesin
    Lale de saçlarını kestirmeli
    Sonra gereksiz eşyalar var, bir gün oturup konuşalım
    Örneğin şu hasır koltuk neye yarıyor
    Bana kalırsa babamın mineli saati
    Tek başına bütün bir odayı dolduruyor
    Hele annemin güneş gözlükleri
    Yarından tezi yok, çakımı, kol saatimi, eldivenlerimi
    Aaaa! Kitaplarınız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Üstelik bitecek gibi değil
    Çok yaşlı bir kadın yün eğiriyor – düpedüz ilgisizlik
    Bisiklet yarışları, akşam gezintileri, insan ne güzel eğleniyor
    Bir hırsız giriyor ellerinize, polisler hırsızı kovalıyor
    Daha akşama çok var – olsun – biri sizi öpmeye hazırlanıyor
    Bense berbere uğrayacağım, şu saçlarıma bakın!
    Üstelik bilmiyorum bu şarapları nasıl içiyoruz
    Balıkları nereden geliyor soframızın hele
    Yıllardır ama, yıllardır neyi koysalar önümüze
    Alıştık, sadece bir türlü bakıyoruz.

    İşte biz böyle yapıyoruz.

    VIII

    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
    Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
    Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
    Oooo! Demek bütün insanlar çay içecek
    Bilmem, çok uzakta biri sevindi
    Sonra ben sevindim; acı mı, sevinç mi, ama bilmeden
    Belki de ilk olarak vardım ayakta durmanın tadına
    Sıktım ki sıktım bir ara dişlerimi
    Bir bakış, bir korku, yada gereksiz bir eşya
    Yani ne varsa atılması gereken sırtımda
    Önce yavaş yavaş, sonra hızlı hızlı
    Ve bir Ortodoks kabalığınca içten
    Soyundum, yıkandım, ki görülmemiştir böylesi
    Aklıma geldi derken; acı mı, sevinç mi gene aklıma
    Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi
    Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, biraz da bunun için
    Gözlerim görüyordu, öyle ki, benden ayrı görüyordu gözlerim
    Dişlerim ağrıyordu, denir ki ayrıca ağrıyordu benden
    Bilmem çok uzakta biri sevindi
    Sonra ben sevindim, kadınlar sarışındı
    Ben biraz esmerdim, o kadar
    İşlerim kötü gitti
    Bilseydim katılırdım savaşlar oldu ötemde
    Yaşayanlar güzeldi
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

    Geçen yıl korkulu bir çağda uyandım
    Sur dışlarına çıktım, sıcak havaları severdim
    Mezarları gördüm, müzeler daha güzeldi
    Annem sevinmek için boncuklar alıyordu çarşıdan
    Ben boncuğu sevmem, hele kırmızı hiç sevmem
    Demek çok uzaklarda biri sevindi
    Sonra ben sevindim, o ben ki işte bütün gün
    Bir ölüyü bekledim ve ölünün bütün inceliklerini
    Biri bir cinayetten dönüyordu, şan getiren bir cinayetten
    Biriyse bir köleydi, kâğıtlar kalemler içinde
    Akşamlara dek bir masa katılığınca gün
    Ama o gün bugündür ayrılmadım ben
    Ayrılmadım işte o
    Beklediğim ölüden.

    Pek yakınım olacak, karım, ya da kızkardeşim
    Belki hiçbiri değil, sadece bir kız
    Öyle ki, biralar, yaz günleri, onunla biraz güzeldir
    Ama çok iyi bir günde çıldırıverdi
    Yalnızlıktan
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
    Sonra temizce bir yemek yemiştim, hatırlıyorum
    Dövülmüş kısraklar gibi uyumuştum
    Bir şeyler ummuştum, umudu kesmek gibi
    Sonra da gürültüler yapmak için dışarı çıktım
    Kocaman bir adamdı dışardakiler
    Bilmem, böylece kaça çıktı bekledim ölüler
    İşte her bakımdan kendini arıyordu biri
    Şaşırmış arıyordu – ben miydim neydim –
    Yıkılmış, bunalmış, sürgün içinde
    Kendini arıyordu, aynı renk, aynı biçimdeki kendini
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

    Koşup duruyorken, önce aşkların peşi sıra
    İyi günler, serin evler, baygın kokulardan gelen aşkların
    Bu sanki en azından tanrıyla işbirliği
    Ya da buluşmak gibi özüyle insanların
    Oysa bir sığıntıydım çok uzaktan bir gülmeye
    Yalvaran gözleriyle – açılmış açıldıkları kadar –
    Ya da bir tilki avında kim bilir kimin inceliği
    - Gözleri, ufukta bir yerdi işte gözleri –
    Belki de yer alıyordum korkuyla avuntu karşısında
    Belkide yitirilmiş, yok bakacak bir yeri
    Ya da bir ölüydük işte ve ölünün bütün incelikleri
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
    Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
    Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
    Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
    Hayır! Çok uzakta biri sevindi.

    IX

    Artık ne uyanmak için bu sabahlar
    Ne de bekliyoruz, beklemek için değil
    Üstelik ne de bir karanlıkta anlatıyoruz bu düşünceyi
    Ne açıp da ağzımızı tek kelime
    Yok, hayır, kaskatı durmuşuz sadece
    Durmuşuz; ölümü, acıyı, daha neleri durdurmak için
    Evet bir de cins tuzaklar kurmuşuz gözlerimize
    Tuzaklar, ve sanırım herkesin işi bizi anlamak
    Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
    Artık adını sürdüremiyoruz gizli kalmanın
    İçkiler içiyoruz, en çok da kötü içkiler – Hıh sığınmak!
    Bilmem ki ne demeli, böylesi içinden geliyor insanın
    Belki de alışıyoruz, soylu bir düşüncedir alışmak
    Diyoruz, belki de
    En önce İsa almıştır kendi söylevlerine
    Sonra da biz; ya durmak, ya da bir zincirle oynamak bütün gün
    Ya da pek olağan şey, katılmak bir döğüşe
    Korkmak, o kadar korkmak ki sonuca varmak için
    Sinmek, kalakalmak dört duvar arası bir yerde
    Bakınca duvarlara – üstelik böyle de bakmak kendimize
    Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
    Artık tadını sürdüremiyoruz gizli kalmanın.

    Karımı soruyordunuz, her zamanki gibi çok geveze
    Bir gün onu yaşarken görmüştüm – görmüştünüz
    Çiçek mi koparıyordu ne, elini tutmuştum tutmuştunuz
    Yani ben ne yaptıysam, o sizinde yaptığınızdı biraz
    Ben ki ne yapmıyordum, o sizin de yapmadığınızdı.

    Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
    Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
    O kadar kolay ölmüştür ki, belki de anlatırım
    Ne süs, ne çiçek, ne de bir şölen
    Üstelik ne de bir şey eksiltti gülümsemesinden
    Konuşup duruyordu gene akşamlara dek
    Kumarsa kumar, içkiyse içki
    Yani bir kedi gelirdi arada bir
    Bir köpek siyaha koşardı ellerinden
    Bense o günlerde bir kürk tacirinin evinde
    Tırnakları kirli bir oğlanla
    Bir gemici durmadan bir sıkıntıyı anlatır
    Şişeleri devirir elinin tersiyle.

    Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
    Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
    O kadar kolay ölmüştür ki, elbette anlatırım
    Bana gelince, günlerce kendimi yokladım ben
    Elimi kanattım, yüzümü kestim, kafamı vurdum bir yerlere
    Uyudum uyudum uyudum öylesine
    Ve şaşırdım böylece yemek saatlerini
    Ve sabahlara karşı yattım, aklıma çocukluğum geldi
    Sevdim ki sevdim o her zaman sevmediğim şeyleri
    Koynuma bir bıçak yerleştirdim, düşmeyecek gibi eğilirken
    Geceleri kapkalın adamlarla döğüştüm
    Birinde yaralandım üç dikiş vurdular göğsüme
    Bir gün de peşi sıra gittim bir adamın
    Siyah elbiseli, siyah şapkalı, eldivenli
    Adamsa ummadığım şey, bir bankaya girdi
    İstediğim kirli işlere karışmaktı, olmadı.

    Bir gün de bir lokantaya girdim, yanımda biri vardı
    İğrendim, ama susmayı seçtim sadece
    Böyleyken garsonun biri elini kesti
    Çıkardı mendilini, bir düğüm attı üstüne
    Masaya geldi derken usulcacık masaya
    Geldi: ne içersiniz? sahi biz ne içer mişiz?
    Şarap mı, konyak mı, ve ne dermişiz viskiye
    Çıkalım dedim o yanımdaki kız gibi herife
    Başını salladı, kim olsa böyle yapardı, çıktık
    Karanlık, uzakta surlar, ve kadınlar geliyordu üstümüze
    Bense şaşırmış gibi çıkalım diyordum durmadan
    Adamsa bakıyordu, şaşırmış bakıyordu kendimize
    Hep böyle diyordum işte, çıkalım çıkalım çıkalım
    Çıkalım diyordum, çıkalım diyorduk, hadi çıkalım
    Nereye, ama nereye?

    Belki de biliyoruz, doğrusu bilmiyorum, biliyor musunuz?
    Ben askerdim, yağmur mu yağıyordu, bir yere geldim
    Üçüncü sınıf bir otele indim, tırnaklarım kirliydi biraz
    Bir o kadar da kirliydi ayaklarım
    Burnum mu kanadıydı ne; ispirto, pamuk, sırtüstü yatmak
    Yattım öğleye kadar, otelci karısını dövdü aşağıda
    Üç çocuğu vardı otelcinin, bir horozun başındaydılar
    Sabahsa bir karışık şeydi, sanırım peynirler, salamlar kesiyordu
    Adamlar
    En ayıp yerlerini tıraş ediyordu biri
    Alıştım gitti
    Sonra yıkandım, tıraş oldum ben de, görmeliydiniz
    Sonra da bir bara gittim – neee! Bara mı gittiniz?
    Doğrusu müzelere gidecektim, biriyle buluşacaktım – sonra da
    Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla...
    Öldüyse, hayır ölmemiştir, nereden çıkardınız?
    Neyse ben bara gittim, çıkarken anladım gittiğimi
    Başım da ağrıyordu, üstelik alnımın üstünde koca bir yara
    Ya duvara çarptımdı, diyorum, ya da kestimdi bir bardakla
    Ya da kim bilir, bana sorarsanız tanrısal bir şey
    Elbette, kim ne der, inanmışım ben
    Bir keder, bir susuş, ve bütün bunların yüze vurmuşluğuna
    Otele döndüm sonra, oteller gidiyordu biraz
    Girmeler çıkmalar, uzanıp yatmalar büyüyordu odalarda
    Otelci duruyordu, karısı duruyordu, çocuklar durmuştular
    Birden aklıma geldi, dilimi çıkarttım onlara
    Dilimi çıkardım; sipsivri, kıpkızıl, ucunu oynatarak
    Onlar ki biraz şaşkın, acıyorlar gibi biraz da
    Sonra pek tuhaf oldu, ne yapsam, yalıyor gibi yaptım elimi
    Öyle ya, elimi kestimdi ben – ne yani, deli değilim ya!

    Yukarı çıktım, bilseniz çığlıklar içindeydi odam
    Yataklar bir şeyleri kaydırıyordu soluk soluğa
    Bardaklar büyümüş – o gün bugündür anlatamam büyümeyi
    Çoraplar, gömlekler, kravatlar taşıyordu sokağa
    Bir kedi esniyordu – ben gördüm – üstünde şehirlerin
    Bir böcek – yetişir be – dünyayı yokluyordu bacaklarıyla
    Yığılmış kalmışım öyle, sonradan anlattılar
    İyi ki anlattılar, otelci karısını dövdü gene aşağıda
    Biliriz, üç çocuğu vardı işte otelcinin
    Ama bilmiyoruz, biz neydik ve ne olmağa.

    Kalktım bir bara gittim – neee! bara mı gittiniz?
    Doğrusu müzeleri gezecektim; biriyle buluşacaktım – sonra da
    Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla
    Kadın mı dediniz, dedim ya, ne olacak?
    Hiiiç!
    Alışmak, sadece alışmak.

    Ben o kadınla yattım mı, kör olayım bilmiyorum
    İnanın Yattımsa
    Ama bilmiyorum.

    X

    “Ya ne yapmalı “ diyor annem bu geçkin çizgileri
    “Yıllardır aynı evdeyiz” bunu ne yapmalı
    Babam: ve ne yapmalı diyor bu bir yığın geleneği
    İşte bir sahnedeyiz: ev, gelenek, duygulu kadın
    Bense ufacık taşlar üzerinde bir ufacık şey olmanın
    Bir pencere beyaz, bir karanlık mayhoş, ne iyi
    Sürüyle odalar, sürüyle gülüşler, sürüyle konuşmalar
    Ne yazık! vakit de yok kurtarmak için geleceği
    Düşünsek bile şimdiden – düşünemiyoruz ya
    Üstelik ne çıkar bundan, ve ne katardı yaşamımıza
    Hiçbir şey! çünkü ne varsa içimizde gelecek için
    Sanki bir öyküsü bu hayatı süslemenin
    Soframız, yatak odalarımız, lambalarımız
    Annemin tarih kitapları, babamın güneş gözlükleri
    Kuyular gibi işte, şişeler sarkıttığımız yaz akşamları
    Tavan arasındaki boşluk, gölgesi karşı duvarın
    Kırlangıç yuvaları, yüzümüzden cins kanatların geçtiği
    Kavunlar karpuzlar yardığımız, o yemekten ayrı düşündüklerimiz, o
    Bir şey mi kaybettik öyle, kim bilir bize neler eklediği
    Sonra bir bıçak gibi durduğu sarısı içe çökmüş lambaların
    Babamın kaşları çatık, annemse düşünceli
    Kim bilir n’olduydu gene, diyelim bir yoksulluk önceliği
    Belki de hiçbiri değil, canımız sıkılmaz istemiş o kadar
    Annem: ve ne yapmalı diyor bu geçkin çizgileri
    Böylece bir sahne daha: güneşler, alışmak ve biz
    Sanki bir tramvaya bindik, az sonra ineceğiz
    Aksilik bu ya, diyelim ansızın bozuldu tramvay
    İndik, ve yeniden beklemeye koyulduk hepimiz
    İşte bir sahne daha: bir sigara yaktıydı babam
    Annem saçlarını düzeltti, bir şeyler gösterdiydi eliyle
    Bizse kısa bir oyun tutturduk, hiç! yetinmek için sadece
    Öyle bir sahne ki bu: anladık, sevdik, ve unuttuk her şeyi
    Sonra bir tramvay daha geldi.

    XI

    Size baktığım yol uzamakta
    Kendime baktığım yol uzamakta
    Yoruldum, bunaldım, canım sıkılıyor
    Eve dönmeliyim, iyi bir yemek, uyumak istiyorum sonra
    Yok eğer uzayıp gidecekse bu iş
    Derim ki vakit erken, hava da güzel nasıl olsa
    Çocuklar görürüm, uzağa bakarım, saçlarımı tararım hiç değil
    Belki de biri seslenir, güneşler güneşler tutan uyruğunda
    Bir resim görürüm ya da – ortalık inceydi biraz
    Ya da resim gördüm; köşede, antikacıda
    Ve düşündüm diyelim yanında bizim şamdanların
    Bir uyuşma olacak annemin saçlarıyla da
    Ne zaman? elbette sabahları
    Sabaha baktığım yol uzamakta
    Uyumak, nasıl uyumak, daha bilmiyorum
    İki perde arası soğuk bir limonata
    Belki de çıkınca evden taşıtlar beklediğimiz
    Ve taşıtlar beklediğimiz durakta
    Birini gördüğümüz ya da, geveze, kaypak, sıkıcı
    Bitmesi bir olayın – ölüm mü geliyor aklınıza?
    Kim bilir, belki de ölüm
    Ama korkmayın, bütün iş korkusuzlukta
    Öyle ya, ha dibinde ölmek gümüş şamdanların
    Ha bir cellat elinde, gözleriniz kapalı
    Belki de yürüyorken iki taşıt arasında
    Belki de bir intihar; güzdü, çiçekler vardı

    Şişman bir adam kulaklarını tutuyordu dünyada
    Dünyaya baktığım yol uzamakta
    Ve biraz düşünsek mi, alıştık nasıl olsa
    Kim bilir neyi istiyorduk, neyi anmıştık az önce
    Dönsek mi dersiniz, gene dönsek mi oraya
    Oraya baktığım yol uzamakta
    Ya da bir bahçedeyiz – üstelik kadınlar vardı
    Ağzınız, çatallar, tarçınlı pasta
    Ya da bir toplulukta – iyi yaptınız!
    Bu çok hoştur! – size söylüyorum – yaramaz çocuk!
    Beni de sandınız! – evde mi? – hayır! Limonlukta
    Ve hemen kalktınız, bir yangın yeriydi orası
    Ya da aklınız olacak sizi bir yangın yerine bağladı
    Kızgın güneşte bir şişe ispirtoyu devirdiniz
    Kutsal bir iş yaptınız ve yerleşti sizde bu kanı
    Belki de bir din devirdiniz; anneniz, annenizin saçları
    Gümüş şamdanlar, sabah ışığı, vesaire
    Ve sanki her olay, her davranış ölümün bitişiğinde
    İşte evdesiniz, iyi bir yemek, uyumak istiyorsunuz sonra
    İstemek, neyi istemek, daha bilmiyorsunuz
    Açtınız radyoyu, ılıyan bir ses kanınızda
    AIO, İAO, AĞ UĞ AĞ
    Ve kahkahalar arasında kahkahalar
    Orada, aşağıda
    Tek umut, tek varış, tek kurtuluş gibi
    Ve kaskatı kesilmiş, beyaz
    Sallanıyorsunuz boşlukta.

    XII

    Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi – tak
    Bir yüzü vardı kocaman düşüverdi avuçlarına
    Bilmem ki gelir miydi? – saat üç buçuk – üstelik hava..
    Sonra şu yağmur bulutu, boşandı boşanacak
    Bir kedi ürperdi, ve adam yeniden esnedi – tak
    Acaba?
    Yazıldı saatin üç buçuk olduğu havaya
    Boşandı, taptaze üçler halinde bir yağmur
    Kim bilir, bu saatte, onu anlıyorum
    Belki de unutmuşumdur.
    İşte düğmeler, iğneler, ibrişimler satılan bir dükkânda
    Herkesin akşamı onu buluyordu
    Bir adam sakallarını yokluyordu kasılarak
    Sizi bekliyorum – beni bekliyormuş – niye olmasın?
    Bir bakış, bir gülüş, ve yüzünü yüzüne tutuyordu ustaca
    Adamsa şunu yapıyordu: hiçbir şey, ama hiçbir şey
    Ne tuhaf! – Ben olsam! – ne çıkar ben olsam da
    Gelmedi, gelmeyecek ve otuz yıl önce yazlıkta
    Oturmuş bir köstebek yavrusunu bekliyor
    Çıkmadı, ama çıkacak – babası sesleniyor
    Bir sofra duruyor, gerilmiş çilek kokularıyla
    Tam çileğe geldi sıra, uzattı çatalını batıracak
    Hayır! bir tuhaftır bu, insan gecikmek ister biraz da
    Gecikmek: sanırız bizi bir şeyler bekliyordur olağanüstü
    İşte ansızın biri çıkacaktır karşınıza
    Hiç yoktan biri çağıracaktır sizi
    Ya da bir kadın bayılacak, bir memur çıldıracaktır önünüzde
    Bir kurşun, bir kurşun daha
    Yere serecektir bir serseriyi
    Gecikmek: bana kalırsa eve dönmeli en iyisi
    Bir küfür, bir patırtı ve babası çıkışıyor
    Annesi, annesi biliyor başına geleceği
    Bahçede bir kız çocuğu erik ağacını sallıyor boyuna
    Diyelim her olayda böylece bir şeyler bulunur
    Kalsın, daha çok zaman kalsın diye hatırda
    Bir gün, bir benzin deposu havaya uçmuştu biliyorum
    Bir alev, bir duman, usulca sokulmuştum
    Yanmış bir cep saatini aklımda tutmuştum yıllarca

    Gelmedi, ama gelecek, nedense alıştık zamansızlığa
    Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi bak
    Demek siz! – koca ihtiyar! – ıslandım işte!
    Saat üç buçuk, vallahi saat üç buçuktu gene
    Hey tanrım neye yaradı sanki unutulmak
    Kadın saçlarını tarıyor, ve usulca sokuluyordu adama
    Adamsa ayağa kalkıyor ve işte ayağa kalkıyordu ustaca
    Dışarı çıkıyor, içeri giriyor, üç aşağı beş yukarı
    Kadınsa domates doğruyor, yok mu ya bu yaz yağmurları
    Evet, sahiden, niye?
    Soruyor kadın:
    Bu yaz yağmurları..

    XIII

    Şimdi her yerden bakıyorlar – demek uykusuzum –
    Kral birini çağırıyor uykusuz bitmiş olarak
    İşte Salı, akşama doğruyuz, Bay Kemik Taciri kestiriyor
    Vahalam’da, bilmem ki neresidir Vahalam
    Babamın, ak saçlı babamın açtığı yara
    Bir tarla konusu
    Oysa bre dolduran doldurana boşluğu
    Babamın akıttığı kan
    Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam
    Babamı tanıyorum; oysa çorabı, tütünü, acılarıyla o adam
    Eksiği yok küfürden yana
    Onu buğdaylar öldürecek, sapsarı öldürecekler onu
    Belki de gelenek bu
    Al kılçıklarıyla ve hep birden – tamam!
    Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam.

    Kral birini çağırıyor, basarak parmağını kağıda
    Bay Kemik Taciri çamurdan yüzünü üstümde tutarak
    Hırçık ve kadınsal bir sesle çıkışıyor
    Anlamak, sadece anlamak istiyor korktuğumu
    Bir adam sokağın alt yanını doldurdu
    Kırmızı elleriyle
    Masa camında bir çınar yaprağı derinleşiyor
    Evet, sizi anlıyorum
    Yani kendimi
    Saat beş, bu üçüncü çay, kalkınan bir yerimi öldürüyorum
    Ve işte bilmiyorum katil kim
    Bir burgu, gene bir burguyu oyuyor
    Ve karım otuzunu dolduruyor bu akşam
    Saat beş, diyelim erken dönmeli eve
    Kral birini çağırdı ve işte birini kovmak üzere

    Genel bir yanlışlık olacak, hadi kazandı Bay Kemik Taciri
    Beni bu kemikler öldürecek, yağlı, pis hayvan kemikleri
    Olanca aklığıyla, ve hep birden – tamam!
    Bilmem ki neresiydim, neresiydi Vahalam.

    Kral tacını çıkarıyor, başı ağrımış olacak
    Onu selamlıyorum, kapıyorum kapıyı ardından
    Saat beş, bakınca camdan onu görüyorum
    Camlarda iri gölge derinleşiyor, o
    Kralsa tavana bakıyor, bir kristal avize haklayabilir onu
    Bay Kemik Taciri karşıya geçiyor başarıyla
    Ben sadece paltomu giyiyorum

    Akşam
    Kral birini çağırdı; biraz et, biraz da şarap
    Oturmuş masaya Bay Kemik Taciri
    Karısı ve dört çocuğuyla
    Duvarda bir tüfek asılı, durmadan ona bakıyor
    Tavşanlar, keklikler, turnalar oluyor tüfeğin ucunda
    Başkaca bir şey olmuyor
    Ben kötü bir meyhaneye dalıyorum, ortalık küf kokuyor.

    Duvara alıştırıyorum gözlerimi – siz nesiniz duvarlar?
    Hiiiç! sadece duvarız biz
    Öyleyse bir yarım saat, karım da bekleyebilir
    Adamlar önce beyaz değil, sonra beyaz
    Bir şapka gene bir şapkaya asılı
    Bir palto gene bir paltoya
    Bir adam kendiyle döğüşüyor bir adamda
    Evet onu anlıyorum
    - Yani kendimi –

    Bir kadın bir sürahide biriyle sevişiyor
    Bir burgu gene bir burgu oyuyor ayrıca
    Bir adam dikilmiş ve dikilmiş içiyor durmadan
    Hey tanrım! omuzlu, güçlü kuvvetli
    Kocaman bir çocuk yüzü taşıyor yalnızlıktan.

    Gece, saat on, karım otuzunda olmalı diyorum
    Bir gidip bir geliyorum karanlıklarda
    Çiçekler alıyorum, bitmeden çiçeklerini gecikmelerin
    Ve dalıyorum içeri ışıksız bir kapıdan
    Aranmak, yenilmek, ve hayır! utanmaktı Vahalam
    Kral uyandı, karım iç çekiyor durmadan
    Bir sabah ışığı kendini yerden yere vuruyor
    Kızım uyuyor, ve uyuyan biri gibi konuşuyor karım
    Bir duvar resmi gibi konuşuyor
    Kral?
    Kral uyandı.

    Saat dokuzu on beş geçiyor, üşüyorum
    Güneşler mi vuruyor sırtıma ne, üşüyorum
    Ölgün ve değişmez adımlar atıyorum, üşüyorum
    Karanlık, pis adamlar çıkıyorlar mağaralarından
    Ne umut, ne hiçbir şey, sadece çıkıyorlar
    Bir gece, bir sabah, ve benim bakışlarımı taşıyorlar
    Karım ağlıyor, kızım uyuyor, karımsa gene ağlıyor
    Diyorum
    kim bilir
    belki de
    tamam!
    Orasıydı Vahalam.

    XIV

    İşte bu boşluk, durmadan bizi çağırıyor
    Kremler, pudralar, iç bunaltıcı kokular gibi
    Bir kır bekçisi köpeğini sevdi
    Bir çcuk delinmeş bir kovayı sürüdü – nereye?
    Bir kadın bağırdı bağırdı bağırdı
    Tam on yıl öncesine yarayacak bir sesle.

    ÇOĞULLAMA

    Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri
    Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
    Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor – acaba?
    Evet, çok değil konuşurken düzeltiyoruz
    Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
    Ama biliyorsunuz ki gene de
    Hepimiz, işte hepimiz
    Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.

    Gözler mi? Tavana dikili, hayır, pencereye
    Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
    Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kap kacak ağızları
    Mağaralar, denizler, gökyüzleri değil de
    Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
    Orman, dağ, kısacası evrenle.

    ÇOĞULLAMA

    Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz
    Biz bu tavana bilmeden eski rengine boyuyoruz
    Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor – acaba?
    Evet, çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz
    Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı
    Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin
    Kim bilir, belki de biz
    Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.

    Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak
    Asılıp kalmışız sokak fenerlerine
    Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor
    Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle
    Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz
    Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece
    Cansız
    Ve gidip geliyoruz dikkatle.

    ÇOĞULLAMA

    Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
    Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
    Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor – acaba?
    Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
    Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
    Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
    Ben biliyorum, yalan mı, sizde biliyorsunuz.
  • Palyaço...
    Birinci tekil şahıs tarafından anlatılan kitap hayatını palyaçoluk yaparak kazanan, protestan zengin bir ailenin oğlu, katolik bir kadının sevgilisi olan dinsiz bir adamın, Hans'ın hikayesidir.
    Birinci tekil şahıs tarafından anlatıldığı için elbetteki yaşanan olayları objektif olarak sunmamaktadır.
    Kitapta Hristiyanlık ve mezhepleri, Alman milliyetçiliği, zenginlik, sanat ve sanata ödenen para ( sanatçıların yaşarken karılarına bir ayakkabı bile alamazken öldükten sonra eserlerinin değerlenmesi gibi), aldatılmak, terk edilmek, cinsellik, aile hayatı, anne babanın insan üzerindeki etkileri, savaş, savaşın toplum üzerindeki izleri, aldatılan ve sevgilisi tarafından terk edilen depresif bir palyaçonun gözlemleri ile anlatılmaktadır.
    Kitap her ne kadar Alman -Hristiyan bir toplumda geçse de insanların dini inançlarının kullanılarak belli kalıplara itilmesi veya ötekileştirilmeye çalışılması, baskı altında tutulması veya belli dini topluluklara üye olanlara kazanç ve itibar sağlaması gibi aslında yakından tanık olduğumuz her toplumda yaşanan olayları gözler önüne serdiği için bugün artık evrensel bir konuya sahip olduğu söylenebilir.
    Toplumsal değerlendirmelerin yanı sıra:
    İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman milliyetçiliği yapan insanların daha sonra para ve kazananın yanında olma arzusu ile kapitalist çizgiye evrilmeleri gibi; tüm insanlarda "iyi-kötü-bencil-duyarlı" gibi bir çok duygunun aynı anda yer aldığı, kimsenin sadece iyi, sadece kötü yada sadece bencil olamayacağı gibi insana dair değerlendirmeler de yapılmış.
    ---------
    Yahudi Soykırımı ve Nazizimle ile ilgili yapılmış olan filmlerde (Schindler'in Listesi, Hayat Güzeldir, Piyanist vb) biz sadece çeşitli işkencelere maruz kalan Yahudileri ve onlara işkence eden, zorba, faşist Alman askerlerini görürüz, bu kitap sayesinde o sıradaki sivil Alman halkını da biraz olsun tanıma fırsatım olduğu için ayrıca beğendim.
    (Peki bu incelemenin sonu ne zaman gelecekti!!?)

    Sapıklığın değerlendirilmesiyle de ilgili olarak dikkat çeken bir bölümü de yazmadan geçmek istemiyorum.
    Sapıklığın duygularla ilgili değil fikirlerle ilgili olduğunun vurgulandığı bir bölüm var ki bence çok doğru bir tespittir.
    Sapıklık fikirlerin ürünüdür, bu fikirlerin topluma ekilmesinin sonucudur. İnsan doğduğunda sapık değildir, ama sapkınca fikirlere maruz kalarak sapıklaşabilir.
    Bir diğer dikkatimi çeken bölümü ise ıspat yükünün olmamasının insanı nasıl rahatlattığı ile ilgili olan kısmıdır onu da es geçemeyeceğim.
    (Düz okuyucuyum neden bu kadar yazıyorum bilemiyorum)
    Bir şeyi ispatlamaya çalışmamanın rahatlığı paha biçilmezdir.
    Ben buna kendi düşünce dünyamda "kendine saklamak" derim.
    Bazı Bazı yerlerde anlatılanların acaba tüm bunlar palyaçonun sanrısı mı diye düşündüm çünkü bazı bölümler gerçekten gerçek dışı gibi -yok artık bu kadar da dibi boylamış olamaz- dedirtti.
    Ben depresyonu severim, sosyopat, şizofren, depresif roman karakterlerini de severim.
    Bu nedenle beğenerek okudum.
    Herkese iyi okumalar.
    (inanamıyorum bitirdim galiba)
  • Anı-Günlük tarzı, hatta düşünce üzerine olan kitapları seviyor musunuz? Eğer cevabınız evetse bu kitabı muhakkak okumalısınız. Hatta kitaba öncelik vererek... Içinde düşünceye dayalı oldukça fazla cümleler bulunduran bir kitap. İnsanın beynini yormadan ama bir o kadar derin düşündüren bir kitap. Daha önce okuduğum kitaplarda Andre Gide'nin sözleriyle karşılaşıyordum, geçenlerde kitapçıya gidince de bu kitabı 3 liraya görür görmez aldım, hem 3 lira dediğin nedir ki 1 bardak çay parası, gerçi artık 3 liraya çay bile bulunmuyor İstanbul'da. Velhasıl kelam iyi ki gözlerim bu kitaba denk gelmiş de almışım.
    Yazarı tanıyanlar belki bir önyargı besliyorlardır, olabilir, bizim ahlak anlayışımızda eşcinsellik tabiki hoş karşılanmaz. Ama yazarın şahsiyetini beyninizden soyutlayarak okursanız kitaptan hatta sanırım yazarın diğer kitaplarından da oldukça verim alırsınız ya da alırız.
    Kitabın içeriğine gelince, Andre Gide'nin 1340 sayfalık günlüğünden alınan parçalar ve notlardan oluşuyor. Parçaların başında tarihleri yer alıyor. Aslında günlük havasında bir kitap ama tam manasıyla günlük gibi de değil. Günlük dediğimiz deftere o gün içinde neler yaşadığımızı yazarız değil mi? Ama yazar gün içinde neler yaşadığından ziyade, yaşadığı olayları yorumlama yolunu tutmuş. Belki de buna edebi günlük diyebiliriz. Bugün şu yazarın, şu kitabını okudumlu cümlelerle başlayıp yorumlamalara gidebiliyor yazar, hatta bazı kitapların incelemesini yapıyor , veya bugün şu mekana gittik diye cümlesine başlayıp, o mekan hakkında veya orada yaşanan olaylar hakkında yorumlamalar yapıyor. Kitabın en beğendiğim yönü manevi duygularla yüklü bir kitap. Hemen hemen her parçanın sonunda konuyu Tanrı'nın varlığına, ona olan inancına bağlıyor. Kendisi hıristiyan, ve hıristiyan bir insanın Tanrı'ya (bu kelimeyi hiç sevmem) bu kadar samimi bir şekilde iman etmesi beni şaşırttı. Bu hoşuma da gitti tabiki. Misal, " Tanrım; sana geliyorum çünkü seni tanımanın dışında ne varsa boştur. Bana rehber ol. Sahte varlıklarla zenginleştiğimi sandım. Tanrı'm, gerçek varlık senin verdiğin varlıktır. Zengin olmak isterken yoksul düştüm. " s:11
    " Ve benliğimde var olduğu için Tanrı'yı seviyorum; güzel olduğu için ona hayranım; çünkü Tanrı her şeydir ve anlamayı bilen için her şey güzeldir. "
    " İnsanı zengin yapan tek varlık Tanrı'dır. "
    " İnsan, Tanrı'dan uzak kalınca tasalanır ve yalnız onda huzura kavuşur. "
    Bunlara benzer alıntılar çok fazla var kitapta. Açıkçası bana kitabı çekici yapan da bu oldu sanırım. Olayları bir şekilde Tanrı'ya bağlaması... Aynı zamanda müslümanlarla ilgili birkaç cümlesine de denk geldim kitapta ve İslamiyet' e de saygı duyuyor. Keşke müslüman olsaymış (:
    Felsefe sevenler, özellikle etik (ahlak) felsefesini sevenler biraz çelişkide kalabilir kitabı okurken. Çünkü bir "erdemlilik" üzere etik vardır; bir de Kant'ın savunduğu, "ahlaki davranışları bir görev olarak olarak gören" bir etik anlayışı vardır. Kitabı başlarda okurken erdemliliği savunduğunu düşünüyordum, böyle bir düşünce tarzı içinde olan bir insandan da böyle bir görüş beklenir dedim kendime. Ama daha sonra erdemliliğe karşı daha zıt bir görüş ileri sunuyor. Burda bir çelişki yaşadım ama yine de erdemliliği savunan bir etik anlayışı var yazarın, bu bariz belli.
    Yazarın özgürlük anlayışı ise bana Aliya İzzetbegoviç'in "Gerçek özgürlük, manevi özgürlükte gizlidir" sözünü anımsattı. Zaten Tanrı' ya inancı sağlam olan bir insandan da o tarzda bir görüş beklenir.
    Velhasıl kelam kitap biraz felsefi düşüncelerle dolu ama o sıkıcı anlaşılması zor felsefe kitapları gibi de değil,sade ve anlaşılır bir dille yazılmış ki zaten kitap bir günlük... Bir cümleyi okuduktan sonra yazılara uzun uzun bakıp öylece düşündüğüm yerler de çok oldu. Büyük yazarların hemen hemen hepsi hakkında görüşlerini belirtmiş. Özellikle Stendhal için çok güzel cümleler sarfetmiş. Kısaca kitaba karşı olumsuz hiçbir eleştirim yok. İlk sayfalar yaklaşık 70 80 sayfa enfes bir güzellikte giderken daha sonra aralara sıkıcı sayfalar girebiliyor. Ama bir şekilde aralara güzel cümleler konularak kitap akıcılığına devam ediyor. Puanım 10. Okuyun, okutturun derim. Kitapla, mutlu kalın 🤗.
  • Dinlediğimiz bir müzik, izlediğimiz bir film, okuduğumuz bir kitap zihnimizde belli bir yer edinir. Zamanla bu yer küçülür ve çoğu zaman yok olup gider. Her şey yok olmaya mahkumdur. Her aşk biter, her istek yok olur, her duygu körelir; geriye sadece anılar kalır. O anılar da hiçbir zaman aslını yaşatmaz. Bizler, geçmişi düşünerek, kendimize sadece yeni bir gerçeklik inşa ederiz. Zihnimizde kalan izler sadece o anlardan geriye kalan ve yeni oluşturulmuş, basit kopyadırlar.

    Not defterime zihnimdeki cümleleri yazdıktan sonra bir sigara yaktım. Ne zaman güzel bir cümle kurduğumu düşünsem sigara yakarım. Sözde kendimi ödüllendiriyorum. Sibel çok kızardı bu huyuma. Sibel çoğu huyuma kızardı esasen. En sonunda evden kovdu beni. Bu duruma üzülmedim aksine hayatımın en mutlu gününü yaşadım. Bu mutluluk bir kadından ayrılma mutluluğu değildi, yaşantımı anlamlı kılan varlıkların içime dolması mutluluğuydu.

    Sen dedi, yaşamasını beceremiyorsun, bitki gibi. Kitapların içine hapsolmuşsun. Ne düzgün bir işin, ne de arkadaşın var. Aklıma balkondaki çileğim geldi. Halbuki ne güzeldir onun gibi yaşamak. Neden senin gibi biriyle birlikteyim, inan bilmiyorum dedi. Etrafı sürekli pembe, çekik siyah gözleriyle ateş püskürdü suratıma ama duymadım onu. İstediğim an etrafımdaki sesleri kapatabiliyorum. İçimde yaşadığım hayatı daha çok seviyorum. Sanırım küfür etti sürekli. Küfür etmesini seven bir kadındı Sibel. Suratıma inen tokatla, yeniden duymaya başladım. O kadar şey söyledim, tepki dahi vermiyorsun, gerizekalı diye bağırdı. Haklısın, dedim, affet beni. Aslında çekip gitmesini istedim. Defol diye bağırmak ve dolabımı dolduran saçma kıyafetlerini suratına fırlatmak, yaşamı nesnelere yüklemiş zihnini birkaç cümleyle darmadağın edip, yıllarca üzerimde kurduğu hükümdarlığını yıkmak istedim. Yapamadım. Sinirden, ağzından tükürükler saçıyordu. Kimisi burnuma, kimisi kulağıma sıçrıyordu. Bir sonrakinin nereye sıçrayacağını düşündüm. Geniş omuzların tuttuğu ince kollarıyla, masanın üzerindeki kitabı fırlattı yere ve üzerinde tepinmeye başladı. Kitaba baktım, Tutunamayanlar. Olric ağlıyordu. Selim, Sibel’e bakıyordu ters ters. Turgut, yanıma geldi. Okuma buna mektubumu dedi, hak etmiyor. Çantasının üzerindeki Olric cümleli rozetleri de sök dedi. Kitaplığıma doğru ilerledi. Bütün kitaplarımı paramparça etmeye ve fırlatmaya başladı. O an dayanamadım. Yapma diye bağırdım. Ben bağırdıkça o daha da hızlandı ve pencereyi açarak sayfaları aşağı atmaya başladı. Düşen kahramanlarımı düşündüm, çığlıkları zihnimi ele geçirdi. Raskolnikov bağırıyordu, suçum neydi benim diye. Küçük Prens ile Samsa el ele tutuşmuş, havada asılı kalmak üzerine kafa yoruyorlardı. Profesör Kien göz yaşlarına boğulmuş, konuşamıyordu bile. Zorba, Sibel’e okkalı bir küfür fırlattı. Uluguş Nine, elbet kalkarız bir gün ayağa diye espiriyi patlattı. Zeze, Peçorin, Rogojin, Poirot, Tante Rosa, Meursault, Celal Salik, Raquentin ve daha niceleri aşağıya düşüyordu. Panikle dış kapıya koştum. Merdiven basamaklarını üçer üçer indim. -Buna özellikle dikkat ettim. Rakamlarla aramda garip bir ilişki vardır. Hayatımda hiçbir şeyde düzen aramazken rakamların düzenine fazlaca önem veririm. O yüzdendir ki, süpermarketlere girdiğim zaman sonu 99 ile biten fiyat etiketlerine bakamam.- Kahramanlarımın kurtulması için hızlı olmam gerekiyordu. Onların öldüğü bir dünya benim için anlamsız olacak diye düşündüm. Sonunda aşağıya indim. Pencerenin aşağısına geçip kafamı yukarı kaldırdım. Uçuşan sayfaları gördüğüm anda içimde garip bir huzur filiz verdi. Kahramanlarımı kurtaracak olmam, zihnimin karanlık dehlizlerini aydınlatıyordu. Gözümün önünü daha net görmeye başladım. İnsanların saçma yaşamlarına karşı hislerim köreldi. Ömürlerinin üçte birini ev ve araba almak için, bundan sonra kalan kısımlarını da bunları çoğaltmak ve çocukları için yaşayan insanlar kayboldu birden. Ağzımı açtım ve bütün sayfaların içime dolmasını istedim. Gökyüzünün mavisi, kahramanlarımla doldu ve hepsini zihnime atmanın mutluluğunu yaşadım. Şimdi hepsi benimle birlikte, sonsuza kadar içimde oluşturduğum kütüphanenin raflarına dizili. İçime döndüm. İnsan içine döndüğü anda gerçek yaşama ulaşabiliyor sanırım.

    Okuduğum bir kitapta ölümün sadece nesnel olmadığı yazıyordu. İnsan yaşarken de ölebilir diyordu. Uzunca süre düşündüm bunun üzerine. İnsan yaşarken nasıl ölür diye. Sonunda anladım. Yaşadığımız her an ölüme daha da yaklaşan bizler zaten ölümü kucağında taşıyan canlılar değil miyiz? Yaşarken ölüyoruz aynı zamanda. Hegel'i düşündüm sonra. Her şey zıttıyla vardır. Ölüm olmasa yaşam da olmazdı. Aşk olmasa nefretin olmayacağı gibi. İnsanlar zıt kavramların arasında boğuşmakla meşgul. Ölümü kabul etmiyorlar. Birisi öldüğü zaman günlerce ağlıyorlar. Neden diye soruyorlar. Neden öldü… Geçen hafta bir arkadaşımın babası öldü. Cenazesine katıldım. Herkes hüzünlüydü. Bazı anlar içimden gülmek geldi. Biliyorum gülsem herkes tarafından dışlanacaktım. O yüzden gülmedim. Hocanın mezar yerini şaşırdığı anda bile ağlamaklı baktım etrafıma. Gittim sarıldım arkadaşıma. Seksen yedi yaşındaydı babası. Aylardır hastanede yatıyordu. Artık yutkunma yetisi bile kaybolmuştu. Zaten yaşarken ölmüştü. Ben kabul etmiştim. Ama onlar kabul etmediler. Sağlıklı bireymiş ve yüzyıllar boyu yaşayacakmış gibi düşünüyorlardı babaları için. Herkes bir gün yok olacaktı. Her düşüncenin, her nesnenin yok olacağı gibi… Sibel de çok kızardı bana bu düşüncelerimden dolayı. İnsanların sevdikleri ölmüş bırak da ağlasınlar derdi. Ne duygusuz adamsın derdi. Aslında duygulu olan kişinin ben olduğumu söylemezdim. Hiç tanımadığım bir insanın mezarına giderek çiçek ektiğimi söylemezdim. Mezarlıkların çiçekler için bulunmaz bir besin deposu olduğunu ağzıma almazdım. Ölen insanlardan yetişen çiçekleri koparıp ona götürürdüm sadece. O da sevinerek vazoya koyardı onları. Bu çiçekler ölen insanların parçalanmış etleriyle beslendi desem anında evi terk ederdi büyük ihtimalle. Fakat onun için çiçekler sadece görsel bir objeydi. Olayların nedenine bakmazdı Sibel.

    Dayanamadım geçen gün kızın yüzüne, baban yeteri kadar yaşadı, hayat bu herkes ölecek bir gün dedim. Güldüm hatta bunu dedikten sonra. Yahu o hoca nasıl şaşırdı mezarın yerini deyip kahkaha bile atmak istedim ama arkadaşımın suratıma bakışı sonucu sustum. Belli ki hala kabul edememiş ölümü. Ya da üstünde toplumsal bir baskı hissediyordu. İnsanların toplumsal baskılara karşı gelmesi çok zordur. O duvarı aşmak için belli bir eşiği aşmak gerekir. Eşiği aşamamış herkesi hayatımdan çıkardığım için arkadaşımla bir daha konuşmama kararı aldım.
  • Çok büyük ve derin konulardan birisiyle daha beraberiz. Tabi Abdülhamid Han gibi biri için aslında her yazar bir şeyler yazıyor, çiziyor ama bunu en doğru nasıl anlarız? İşte bu sorunun cevabını hep beraber bulalım. Döneminde neler yapmış? En yakınlarından Şadiye Ablamız (kızı) onun için neler söylemiş, gerçekten dalında başarılı tarihçiler onun hakkında neler yazmış ve özellikle yabancı seyahatçiler. Bunlarla onu anlamak çok güzeldir. Yoksa benim gibi birisi meclisi kapattı deyip karalar, kızıl sultan der, hakaretler falan… Yahut benim diğer versiyonum da meclisi kapattı çünkü meclisin çoğunluğu ‘Azınlık’ denilen grupların elindeydi, onlarda sürekli toprak istiyorlardı diyerek durumu açabilir. Yani bu tamamen bakış açısı ve tarih bilginizle alakalı. Açıkçası hava için demiyorum ama benim araştırdığım tarihe geldiğimizde evet kesinlikle hataları da olduğunu –ki bazıları kendi ağzından da söylenmiştir- ancak bunun yanında dış devletlere tutumuyla, yönetimiyle en kötü zamanında aldığı devleti nasıl idare ettiğini ve 34 yılda 1552 eser ortaya koyduğunu söylemek lazımdır. 1552 çok basit bir rakam gibi geliyor ama sayın desem kimse saymaz. Eserleri değil; sayı olarak.
    Yabancıların bize ait bir değeri yahut bir insanı eleştirmesini anlarım. Tabi bizimkilerin Atatürk hakkında yazılan tek kitap olarak bildiği ‘Bozkurt’ kitabı gibi kitapları da asla desteklemem. Kimse benim atalarımdan birine hakaret edemez. Atanın bunun yayınlanmasını istemesinin tek sebebi, yaptığı devrimler ve çağdaşlık sonucu böyle bir yasağı tekrar getirmesi Abdülhamid’in sansür olayı gibi ileride yanlış yorumlanmasının önüne geçmesidir. Kimse kendisi yahut annesi babası için Merhametsiz, Acımasız, Bencil, Kibirli, Alkolik yahut ‘Kadın Düşkünü’ gibi ifadelerin kullanılmasını istemez, hele hiç kimse bunu benim atalarımdan birine diyemez. Daha fazlasını yazıp burayı küfürle doldurmak da istemiyorum. Miralay Arif konusu, Halide Edip, İsmet İnönü ve özellikle Latife Hanım hakkında yazdıkları. Her neyse konumuz değil bu. (Bu konuları en fazla birkaç hafta içinde konuşacağımızdan emin olabilirsiniz)
    Tekrardan kitabımıza dönecek olursak kitabımız 5 bölümden oluşuyor. İlk bölüm “Abdülhamid’i Anlamak” ve burada da başta savaş zamanı devrik padişahı hem milletin hem de devirenlerin nasıl bin pişman aradıklarından yakındıklarını görüyoruz.
    Tabi bir de yazarın kendi saf düşünceleri olsaydı öyle bir eleştiri patlatacaktım ki sormayın. Birini karalayınca da küfür etmeden en ağır hakaretleri edebilen bir şahsiyet olduğumdan sinirlenince karşı çıkamıyorum kendime resmen. Ahmet Hamdi Tanpınar, ilk başbakanımız ve İttihat-Terakkiden gelen Fethi Okyar, kişiliği ve kendisi birçok tartışma üreten Necip Fazıl ve Ayaklı Tarihçi Yılmaz Öztuna gibi şahsiyetlerden örnekler ve konuşmalar vermesi hoşuma gitti açıkçası.
    İkinci bölüme “Şahsiyeti” başlığını vermiş yazarımız. Bu bölüme de iyi bir giriş yaptığını görüyoruz. Az önceki söylemime göre tabi. Nedir bu? François Georgeon yani ilk ‘Bilimsel’ biyografi yazarlarından (ki ayrıca kendisi Yusuf Akçura gibi bir şahsiyetin de biyografisini çıkartmıştır). Tabi Abdülhamid için. Bunun örneğini vermesi hoş geldi gözüme. Tabi bunun yanında üretilen iftiralara karşı da bizzat onunla olan Max Müller (büyükelçi), M. de Blowitz (İngiliz Gazeteci), Knut Hamsun (Nobel Ödüllü bir yazar ayrıca) gibi insanlar sayılıyor. Bir de bunun yanında şu konuya değineceğim. Kendinin bilip duymadığı isimleri başkasının söylediğini görünce atlayan SAZAN grubu oluyor. Bunun manası nedir? Adamın hayatta okuduğu tek tarih kitabı liseden kalma, onun da kapağını açmamış. Gelmiş burada konuşuyor. Biz Tarih kitaplarının elden geldiğince her türlüsünü okuyup ona göre konuşuyoruz en azından. Gene de yetmiyor, araştırıyoruz. Adamlar hemen internette bir yerden gördüğüyle gelip yorum yapabiliyorlar. Ne diyelim. Akıl fikir!
    Hadi bakalım bende bunun üzerine bir vurgun yapacağım. Nihal Atsız’ı sevmeyen sözde Türkçü özde ne oldukları belirsiz (hangi tanımı yapsam o tanıma hakaret olur ya neyse) bazı kişiliksizlerin yanında; bir de Nihal Atsız’ı sevip, Abdülhamid’e ‘Kızıl’ diyenlere destek olanları görüyoruz. Ben sadece Nihal Atsız’ı seven ve ona “Atsız Ata” diyen Irkdaşlarıma sesleniyorum. Türk Tarihinde Meseleler kitabı yahut OCAK dergisi Mayıs 1956 tarihli sayısına bir bakınız. Hatta kitapta da sayfa 85 yahut baskıya göre değişir; Peyami Safa’nın suçlayıcı yorumlarına aynı sertlikte nasıl karşılık verdiğine bir bakın derim. Tek söyleyeceklerim bu kadar bu konuyla ilgili aslında.
    Siz olun ki 1893’de özellikle bazı grupların halen yenilik karşıtı dedikleri Osmanlı için bir arşiv yaptırın ve 1819 tane resim çektirin. Hem de o yılda. Eh nerde o resimler Sadık? Tabii ki benim de mezunu olmakla iftihar ettiğim İstanbul Üniversitesinin, Kütüphanesinde.
    Pastör için yapılan 10000 altın yardım ve yanına çalışma için gönderilen Hüseyin Remzi Beyin de Kuduz Aşısı isimli kitap yazması anlatıldığı üzere sadece Abdülhamid değil, Osmanlının da bilime ne kadar karşı (!) olduğunu gözler önüne seriyor. Burada ayrıca Osmanlının bilim yönünü inceleyen Aykut Kazancıgil, Süheyl Ünver gibi yazarların da takip edilmesi (ki listeme ekledim) oldukça mühimdir.
    Afyonda depremzedeleri ziyaret ederken ilgilenmeyen bir Cumhurbaşkanından (burada gidip de arabasından bile inmeye tenezzül etmeyen Ahmet Necdet Sezer'e gönderme yapıyor); depremzedelere yardım eden ve aralarında koşan bir adama konuyu bağlayarak hangisi saltanat hangisi cumhuriyet sorusunu soruyor akıllı yazar. Yetmiyor sünnetlerde her çocuğa takışan çeyreklikten (şimdi biz ancak düğünde takabiliyoruz), yakacak yardımlarından, Ermeni Onnik isminde birine protez bacak yardımından bahsederken ağzım açık dinledim. Bu örnekleri verdiği şahitlerden birini mutlaka tanıyorsunuzdur. Burhan Felek! Bizimde yazılarına çok bayıldığımız Sherlock Holmes yazarı Conan Doyle'nin çevirilerini yaptırıp, ona bir nişan göndermesi ve onun hakkında ne güzel polis olurdu diye söylemesi de beni gülümsetti. (Aktaran da François Georgeon) Bu bölümde son olarak padişahın marangozluk dışında, at binme, yüzme, atıcılık, silah kullanma ve hatta tiyatro ile opera sanatına hayranlığı da verilerek bölüm nihayete erdiriliyor.
    Ayrıca kitapta resimlerin incelenmesi in verilen adres değiştiği için, ben en güncel adresi buraya yazıyorum. Bir bakın o güzel resimlere derim. http://www.loc.gov/...?st=grid&co=ahii
    Üçüncü bölümde “Kurtlarla Dans” başlığında inceliyoruz. Burada İngilizler ve diğer sömürge ülkeleriyle beraber Peyami Safa hadisesi veriliyor.
    Musul ve Bağdat petrolleri için de Sınır değil Onur sorunu başlığı atılması oldukça manidardı. Bunlar özel mülk ve işgal edilemez diye padişah üzerine geçilse de British Petroleum gibi şirketlere torunlarının dahi açtığı davalara; yazarımız, İlber Ortaylı üzerinden örnek veriyor. Verirlerse Alırlar!
    Bir mevzu da Sansür meselesine. Avrupa’da da bu sansürün olduğu ve bizzat İngiltere’nin Hintli Müslümanlara uyguladığını bir İngiliz olan Dışişleri Bakanı Müsteşarı Sandison, 8 Ekim 1881 de yazıyordu. Sonuçta bu sultan Kızıl Sultan(!) ve bu yüzden kendisine suikast düzenleyenleri bile en fazla sürgüne göndermiş birisi. Çok büyük haksızlık tabi ya. Ama o devirde yaşamadık ki nerden bilelim suikast olduğunu ya tabi, yersen. Bir suikast ve o suikasttan sonra başta Tevfik Fikret - Bir Lahzai Teahhur yazısı ile ardından diğer yazarların kendi imparatorunu yahut eski devlet adamını karalaması; bizde halen vardır kendi vatanına karşı başkalarının kucağından inmeyenler.
    İstihkâm Subayı Ali Kâzım, Piyade Subayı Mehmed Yusuf, Süvari Subayı Çerkez Yusuf ve Topçu Subayı İsmail Hakkı beyler. Bu büyük askerler Kaşgar'a Doğu Türkistan’da Çinlilerce eziyet gören Müslümanlara yardım için silahlarla beraber gönderiliyor. Bu ne İslam aşkı ve bu ne büyük vurdumduymaz uyuyan (!) Osmanlı öyle değil mi dostlar?
    Bir Yahudilik ve Filistin hassasiyeti güdülse de bu sorunun temelinde Doğu Yahudileri olmadığının; Batıdan göç öden Yahudi grubunun bunda etkili olduğunun özellikle vurgulanması da dikkatimi çekti. Sen Japon-Türk dostluğu ve daha önce de bir yazımda bahsettiğim Ertuğrul gemimizin durumunu nasıl öyle anlatabilirsin be adam?! Bu adamın birkaç kitabını daha okuyabilirsem dilinin akıcılığıyla tarih kitaplarının sıkıcı olduğu bahanesini silip süpüreceğim!
    Dördüncü bölümümüzde “Bir Proje Adamı” başlığı altında inceleniyor. Modern itfaiye teşkilatı, telgraf, telefon, posta hizmetleri, kız okulları (bunların ilki Samsun'da açılmıştır), Deniz Mühendislik Okulu, Askeri Tıp Okulu, Mektebi Harbiye, Askeri Baytar Okulu, Kurmay Okulu, Mektebi Mülkiye bu dönemde yapılmıştır. Bunun yanında İlk benzinle çalışan otomobil ve ilk modern eczaneler, ilk denizaltılar ve atış denemesi yaparak bu alanın öncüsü olarak Abdülhamid ve Abdülmecid adını almışlardır.
    Beşinci ve son bölüm “Babalar ve Oğullar” başlığı altında inceleniyor. İlber Ortaylı'nın sözleriyle başlıyorduk bu bölüme. Konu İlber Ortaylı olunca ses çıkarmam mümkün değil. Dünyanın son hükümdarı, son evrensel imparator 2. Abdülhamid Han'dır diyerek.
    Bu bölümü en güzel nasıl özetleriz? İktidar döneminde onun kıymetini anlayamayan, en ağır hakaret ve küfür eden hatta imparatorluğun sonunu getirecek hareketleri yapanları "Evlatlarım" diyerek savunan KIZIL SULTAN (!) vefat eder ve cenazesinde pişmanlık dolu bir insan sürüsü gelmiştir. Bunların arasında kimler mi vardır? Enver Paşa, Talat Paşa, Rıza Tevfik, Süleyman Nazif, Abdülhak Hamit, Yahya Kemal, Tevfik Fikret gibi. Bunlardan Yahya Kemal'in pişman olmadığı, uydurulduğu söylense bile bunu diyenler 'Her Gece Benimsin' romanını bir okuyuversinler.
    Mehmet Akif ve -bana çok saçma gelen ve Balkan Harbi dönemi yazdıklarıyla Türk ve Osmanlı düşmanlığını Nihal Atsız'ın yazılarına da konu olan- Bediüzzaman lakaplı Said Nursi de Abdülhamid ile ilişkisi bildirilenler arasında kendine yer buluyor ancak bu 2 konuyu da başka kaynaktan araştırmadığımdan ve yeterli bilgiye sahip olduğumu düşünmediğimden fazla konuşma hakkını da kendimde bulmuyorum.
    Son olarak da şunu söyleyebiliriz. Öncelikle yazarın bu kitapta Mustafa Kemal Atatürk üzerinden şahsına veya fikirlerine saldırmadığı; yoksa bunu en edebi hakaretlerle kendisine YEDİREBİLECEĞİMİ, eleştiriye de her büyük adam gibi Mustafa Kemal'in vefatından yıllar geçse de göğüs gereceğine inancımdan ses çıkarmam. Eleştiri ve Hakaret birbirinden farklı kavramlardır.
    Kitap için söyleyecek olursak; yazarın oldukça detaya inmeye çabaladığını, belgeler ve bilhassa gönlümü çelmiş iki adamı (Nihal Atsız ve İlber Ortaylı) şahit tutması da benim için yeterlidir. Bu 2 şahsiyet, ben tarih adına ne biliyorsam hepsini bana öğreten isimlerdir.
    Oldukça geniş bir bayram ziyareti ve yorucu bir gün olsa da asla vazgeçemediğim büyük hastalığım nihayete erdi ve bu kitabımızın da sonuna geldim. Artık yorgunluktan parmaklarımı hissetmiyorum çünkü bütün incelemeyi telefondan yazarak oluşturdum. Başınızı ağrıttıysam affedin, mutşu akşamlar ve keyifli okumalar..