• 240 syf.
    ·Puan vermedi
    ““Yoo,” dedi Jehan, zekice, “tek göz, körden çok daha eksiklidir, çünkü kendinde eksik olanı bilir.” Notre Dame'ın Kamburu
    ...
    Umberto Eco ya da G.E. Henderson çirkinlik kavramına eğildiklerinde bunu akademik bir yaklaşımla, arkeoloji icra etme kabilinden gerçekleştiriyordu. Derrida’nın da dediği gibi batının hegemonyası altında teşekkül eden günümüz fikir dünyası, uzun izahatları bulunan meselelere tek cümlelik, hap cevaplar arıyor ve objektiflik fetişi bir akademik dil oluşturmuş durumda. Fakat biz sıradan insanların bu akademik dille prangalanmasını doğru bulmuyorum. Son dönemlerde hiçbir şey söylemeyen, sürekli birbirine atıfta bulunan, birbirinin kopyası olan yüzlerce makale okudum belki de. İşte çirkinlik kavramının akademik olarak şerhi de hep böyle yapılagelmiş. Söz gelimi çirkinliğe vurgu yapan bir tablonun tahlili yapılmış ya da çirkin kelimesinin etimolojik kökeni incelenmiş, bir takım anlamsız psikolojik terimlere boğulmuş makaleler. Lakin biz sıradan insanlar buradayız, hayatın içinde yoğrulup gidiyoruz ve kimse bilimsel dille konuşmuyor. Bir kafede oturduğumuzda karşımızdaki çirkin kızla göz göze geldiğimizde “ephilatesin psikanaltik irdelemesine göre mitolojide….” Falan diye zırvalamıyoruz. Göz ucuyla bakıp, milisaniyelik bir anda kafamızı çevirip yolumuza devam ediyoruz…
    Tarihin hiçbir döneminde ifşa ve görsellik bu derece egemen olmamıştı. Yaşı yetenler hatırlar, bir zamanlar hoşlandığımız insanın bir fotoğrafına ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Birinden fotoğrafını istediğimizde, görmeyi arzuladığımızda bu durum garip karşılanırdı. İlk olarak Facebook ile bu alışkanlık kökten değişti. İnsanlar hür iradeleriyle kendi fotoğraflarını yayınlamaya başladılar. Artık herhangi bir insanın bulmak istemediğiniz kadar fotoğrafına ulaşabiliyorsunuz. İnstagram olsun, twitter olsun başka sosyal medya mecraları olsun görmek istediğiniz birini görmek oldukça kolay. Bunun da öncesini, iletişimin evrimini, Neil Postman çok güzel açıklıyor aslında. Artık çağımız görsellik çağı. Bu çağda da elbette güzellik ve çirkinlik kavramları “güç” ölçen kavramların başında geliyor. Kadim çağlardaki gibi inanç, yirminci yüzyıldaki gibi politika geçer akçe değil. Sosyal yaşantımızı etkileyen en önemli şeylerin başında instagram var mesela. Ne söylediğinizden ya da nasıl düşündüğünüzden çok ne giydiğiniz, ne yediğiniz ve güzelliğiniz önemli. Okuduğumuz kitabın içeriğinden çok onu instada paylaşırken çektiğimiz fotonun estetiği daha fazla tartışılıyor. Güzel bir kız/erkek arkadaşa sahip olmak bir prestij unsuru olarak görülüyor. Benim görüşüme göre bugün dünyayı “güzellik” ve “çirkinlik” üzerinden yorumlamak, modern insanın yaşam dinamiklerini belirleyen temel anasırın bunlar olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Örneklendirelim ve detaylandıralım….
    Üremenin esas gaile olduğu insanlık tarihi boyunca, güzellik hiç bu kadar önemli olmamıştı dedik. Tarihin hiçbir dönemine spor salonları bu kadar dolu değildi, ya da hiçbir zaman kozmetik ürünleri bu kadar satmamıştı. Estetik cerrahinin altın çağını yaşadığından bahsetmemize gerek bile yok. Sevdiği erkek ya da kadın tarafından reddedildiği için intihar eden on binlerce genç var. Güzellik politikaya da yön verir durumda. Kanada başbakanının yakışıklılığı ya da Finlandiya kabinesinin üyeleri gündemden düşmüyor. Kilo vermek için uğraşan milyar insana hitap eden bir diyet pazarı bile var. Güzeller Roma İmparatorluğundaki patrici Hindistan’daki brahman gibiyken, çirkinler servler ya da şudralar gibi.
    Peki, çirkinlik nasıl bir beladır? Çirkin’nin hayatını ve psikolojisini etkileyen etkenler nelerdir? Çirkin nasıl bir hayat görüşü ve davranış biçimi belirlemelidir?
    Murathan Mungan’ın da dediği gibi güzellik başlı başına bir faşizmdir. Doğal olarak çirkinler de bu faşizmin amansız baskısı altında ezilen mazlumlar oluyor. Güzel insan için hayat kolaydır, lakin buna rağmen kendilerine sorulduğunda güzellikleri yüzünden birçok belaya uğradıklarını iddia ederler. “Allah çirkin şansı versin.” benzeri zırvalarla kafa ütülerler. Açıklayayım çirkin şansı şudur: Çirkin insanlar hayatta kalabilmek ve içtimai hayatta kendilerine yer edinebilmek için farklı savunma mekanizmaları ve stratejiler geliştirirler. Bunun neticesinde tehlikelere ve saldırılara karşı hazırlıklıdırlar, siyaset ilminden anlarlar. Çirkin bir kariyer planı varsa ya da itibar görmek istiyorsa zeki ve birikimli olmak zorundadır. Çocukluğundan itibaren gözlerinin önünde kendisinden daha fazla ilgi gören insanları gözlemlemek ve bunlarla mücadele etmek zorundadır. Ergenlik dönemine geldiğinde sınıfın güzel kızına platonik olarak aşk besler mesela. Acı çeker… Ve bu acı onu pişirir. Bin bir güçlükle sevdiği insana açılmaya görsün anında reddedilir ve yıkıma uğrar. Bu yüzden eğer doğuştan gelen bir zekâsı ve öngörü kabiliyeti varsa bu hallere düşmeden durumu tetkik eder ve ona göre vaziyet alır. Eğer aptal bir insansa bu yaşadığı zorlukların çirkinliğinden olduğunu anlamaz bile… Yaşamının hiçbir safhasında ilgi görmez çirkin. İlgiyi kendi elde etmek zorundadır. Şu an ünlülere ya da zenginlere bakın mesela. Eğer bir ünlü ya da zengin çirkinse, muhakkak ekstra, diğer insanlarda bulunmayan üstün özellikleri vardır. Ya olağan dışı bir zekâya sahiptir ya ciddi bir entelektüeldir, ya da iyi bir bilim insanı falandır. Çirkin insan için hayat gerçekten zordur. İş görüşmesinde elenir, karşı cinsi elde etmesi ve üremesi zordur, çoğu şeye “razı gelmek” zorundadır, kendini geliştirmek ve savaşmak zorundadır. Davetkâr bakışları göremez, konuştuğunda kendini ilgiyle dinleyen bir kitle bulamaz, durup dururken saygı görmez… Farklı olmak ve savaşmak zorundadır…
    Buna karşın hayat güzeller için oldukça kolaydır ve güzellerin kahir ekseriyeti geri zekâlı ve cahildir. Çünkü hayat onlar için mücadele vermeyi gerektirmeyecek kadar kolaydır. Daha bebeklikten itibaren sevgiye ve ilgiye doyarlar. Dünya güzelin etrafında döner. Bir kere cinsel ilgiyle çok erken yaşlarda tanışırlar. Güzel bir kızın sadece durması, erkeklerin önünde sıraya girmesi için yeterlidir mesela. Merhamet, sevgi, iltimas güzel için sıradan şeylerdir. Her zaman popülerdirler, her daim kayrılırlar. Öğrencilik hayatında tam bir aptal değilse notları iyidir, herkes onları tanır, isimlerini bilir… Zorlanmadan iş bulabilirler, yeni girilen ortamda direkt olarak ilgi odağı olurlar. Azıcık ilgi ile tavlayamayacakları, gönlünü fethedemeyecekleri insan yoktur. Sosyal medyada bir foto paylaşır beğeniler yağmur gibi yağar… Bu da savaşmadan birçok savaşı kazanmak demektir. Haliyle güzel kendini geliştirmeye, okumaya, izlemeye düşünmeye gerek duymaz. İmkânlar önüne serilidir çünkü…
    Güzelin yeni bir bluz aldığında gördüğü ilgiyi, çirkin bizon kürkü giyse görmez. Evlilik, işe girme, sosyal çevre kurma, akademik kariyer yapma, insanların güvenini kazanma gibi konularda güzelin verdiği mücadele bir birimse çirkinin verdiği mücadele yüz birimdir…
    Gel gelelim çirkinlik kolay kabul edilir şey değildir. Çoğu çirkin kendini yakışıklı ya da güzel zanneder… Çirkinliği sebebiyle katlanmak zorunda olduğu zorlukları başkaca sebeplere bağlama eğilimindedir. Âşık olunan insan tarafından sevilmemenin, üzerine düşünülüp atılan mesajlara saatler sonra gelen tek kelimelik cevapların, arkadaş ortamında popüler olamamanın türlü türlü sebeplerini bulur kendince. Bu enteresan bir fasit dairedir, çünkü böyle düşünmenin ve kabullenememenin sonucu zaten çirkinlikle paralel giden ezikliğin daha da derinlik kazanmasıdır. Hâlbuki durumu kabullense ve stratejisini buna göre belirlese kişilik ve saygı kazanacaktır. Çirkin olduğu halde kendini güzel zanneden insan kadar eziği ve sorunlusu yoktur bu sebeple. Bu yüzden çirkin kendinin farkında olmalı ve insanlarla iletişimini bu bilinçle kurmalıdır.
    Geçenlerde İstanbul Üniversitesinde bir kız intihar etti. İnsanlar bunun sebebini fakirlik olarak gördüler. Ancak öğrenci için fakirlik olağandır. Kızın fotoğrafını gördüğümde temel sebebin çirkinlik olduğunu anladım. Dış görünüşü ile de dalga geçiyorlarmış zaten. Kız için üzüldüm gerçekten. Çirkinliğin psikolojide açtığı yaraları bilirim. Bu bahaneyle çirkin arkadaşlara iki kelam edeyim:
    Hoşlandığın insan sana ilgi göstermiyor mu? Güçlü ol ve onunla iletişim kurup egosunu şişirme. Arkadaşların sana değer vermiyor mu? Bir yere gittiklerinde seni çağırmıyorlar mı? Peşlerine takılıp kendinden iğrendirme. Kendinle vakit geçirmeye ve yalnızlığa alış. Çirkin olduğunun, hayatın senin için zor olduğunun farkına var ve bunu kabul et. Oku, izle, düşün, kendini geliştir. Bilgi ve zihinsel mesai kadar insana haz veren başka bir şey yok çünkü. İnsanlara yaranmaya çalışma, açık açık ne düşünüyorsan söyle. Öfkenle de hazlarınla da barış. Eğer bir erkeksen ve orospuya gitmek istiyorsan git, ya da bir kadınsan ve beğendiğin bir erkekle yatmak istiyorsan yat. Zaten zor bir mücadele veriyorsun, karakterini ve arzularını dizginleyip bunu daha da zorlaştırma. Her şeyden önemlisi en kıymetli hazinen olan vaktini sana değer vermeyen, seni sevmeyen insanlar için harcama. Böyle yaptığında belki hayat senin için daha kolay olmayacak lakin insanların sana daha fazla saygı duyduğunu göreceksin. Bir duruşun ve söyleyecek sözlerin olacak…
    Çağımızın köleliği olan çirkinlik üzerine sayfalarca yazabilirim. Sakın boş konuştuğumu zannetmeyin. Şu yukarıdaki fikirlerimi destekleyecek yüzlerce örnek ve akademik çalışma gösterebilirim. Hatta bir gün bir kitap yazacak olursam konusu bu olur.
    Ben bu görsellik çağında güzellik ve çirkinlik konusunun üzerinde yeterince durulmadığını düşünüyorum. İnsanların ahlaksızlıklarını yüzlerine vurmak da ayrı bir haz veriyor. Sinirliyiz çünkü çirkiniz...
  • zehra
    zehra Zaman Makinesi Nasıl Yapılır?'ı inceledi.
    245 syf.
    Zaman makinesi nasıl yapılır ? Bir insan zamanda yolculuk etmeyi neden ister ? Yolculuk edeceğimiz evren nasıl bir şey ? Tüm bunların ortaya çıkış kaynağı olan ‘zaman’ nedir ?
    Bunu kolay ve basit bir dille kim açıklayabilir ki ?
    Eğer kimse sormazsa, zamanın ne olduğunu gayet iyi biliriz lakin birisine anlatmaya kalkışacaksak, tıkanıp kalırız.

    Prensipte yıl, ay ve gün doğal zaman birimleridir.
    Dünya Güneş etrafındaki dönüşünü bir kez tamamlayınca “yıl”,
    Ay tüm evrelerini tamamlayınca “ay”,
    Dünya kendi etrafındaki dönüşünü tamamlayınca da “gün” olur.
    Günün 24 saat oluşu da Mısırlılardan gelir. (Mısırlıların gündüzü ve geceyi on iki saate bölen uygulamaları varmış zamanında.)
    Saatin dakikalara bölünmesine kadar inelim. Bunu da Babillere borçluyuz. (Sümerlerden miras aldıkları 60 sayısını temel alan sayısal sistem kullanmakta imişler.)

    Saat, gün, ay, yıl hallettik buraları hocam. Tanımlamaları iyi hoş yaptık amma zamana dair yine net bir şey yok elde avuçta olamaz da zaten. Sebep ? Sebebi bildiğimiz üzere zamanın göreceli olması.. Göreceli zaman derken öznel saatten bahsediyoruz, o da tam bir dönek. Misal, normalde 45 dakika süren konferans sizin için 3 saatmiş gibi geçmiş olabilir. Bu da zamanın karmaşıklığını gözler önüne seriyor.

    Tamam zamanı rafa kaldıralım ve yolculuğa geçelim. Peki biz nerde yol alacağız ? Elbette evrende. Evren hani şu uçsuz bucaksız, gittikçe genişleyen. İçinde yaşadığımız evren. Ne kadar tanıyoruz ki sahi kendisini, neredeyse hiç. Hafiften göz atıp çıkalım evrene, tanımına..
    Uzay ve uzayda bulunan tüm madde ve enerji biçimlerini içeren bütünün adıdır ve elimizde bir değil tamı tamına iki modeli vardır.
    Bunlardan birisi Blok evren. Blok evrene göre geçmiş, şimdi ve gelecek olarak gördüklerimiz arasında bir fark yok. Hepsi aynı anda başlayıp son bulur.
    Alternatif bakış açısı olarak ele alınan diğer evren ise Genişleyen evrendir. Genişleyen evrende ‘şimdi’ kavramı evrenin bütününde geçerlidir.

    Zaman içinde ilerlemekte ve bilinmeyen evrene doğru yol almaktayız adım adım… Bu adımlarımızın hızını öğrenmeye ne dersiniz ? Tek tek zamanda yolculuğun alternatif yollarını inceleyelim o vakit.

    1- Uyuyarak. Evet çok basit. Sonuçta uykuda olduğunuz dönemdeki zaman diliminde, saatlerin geçtiğini tecrübe etmiyorsunuz. 7 saat uyuduysanız son günü ve geceyi 17 öznel saat içinde geçtiniz demektir.
    2- Komada olmak peki ? 19 yıl komada kalmış Terry Wallis gibi. Yıllarca başkalarının insafına kalmış bir korumaya ihtiyaç duyacaksınız ve koma hali bedenin yaşlanmasını da engellemediği için uyandığınızda yaşlı bir bedende olmuş olacaksınız.
    3- Bunun yerine ‘dondurulmuş’ olarak yol almayı tercih etmeye ne dersiniz ? Tabii hayata dönüş masraflarınız için ciddi bir teminat fonuna ihtiyacınız var, ayrıca dondurulma sürecine tabi olmak için de ölmüş olmanız gerekmekte. Zaten ölmek üzere iseniz sıkıntı değil fakat değilseniz geleceğe yolculuk uğruna ödenecek çok büyük bir bedel gibi gözüküyor.
    Ayrıca şöyle bir soru çıkıyor ortaya; iyi hoş binlerce kişiyle beraber dondurdunuz kendinizi ve gelecekte çözümlenerek hayata karıştınız. Peki gelecekteki toplum için sizin ve bunca insanın katkısı ne olacak ? Anlaşılan bunlar pek iyi yol değil.
    Olsun elimizde nice alternatifler var. Bilimsel olanlarından.
    4- Einstein’ın özel göreleliğini kullanabilirsiniz. Ama bunun sonucunda gelecekte sadece 2.7 yıl ileri gitmek için 17 yılınızı vermeye hazır olmalısınız. Uzay geminiz için gerekli enerji de çok bir şey değil bea. Birleşik Devletler’deki bütün enerji santralleri 4.5x10^11 W civarında enerji üretmekte bunun sadece 10 milyar katı uzay gemimizin ışık hızının %90’ına yaklaştırmak için yeterli. Aşağı yukarı 250 yıl boyunca Birleşik Devletler’deki her santralin enerjisini kullanırsanız bu enerji işi tamam.
    5- Ya da bunların yerine Dünya’ya en yakın olan Calvera nötron yıldızına binip ileriye doğru hızlı bir yolculuk yapmaya ne dersiniz ? Biraz fazla sıcak olabilir. Ne olacak canım 1 milyon Santigrat dereceye dayanıklı bir ısı kalkanı yapılsa bu sorunun üstesinden gelebilirsiniz. Nötron yıldızının sağlam kütle çekim gücü yüzünden öldürücü bir gelgitle karşılaşmayı göze almanız da gerekli tabi. (:

    Yok geleceğe hızlı biçimde gidemiyoruz iyisi mi gün gün yol alalım. Peki ya geçmişe gidebilir miyiz ? Hangimiz “Keşke geçmişe dönebilsem ve…” diye düşünmemiştir ki değil mi ? Bunun için de bir yol var.

    Kara delikler ! Kara deliğin kozmik çöp kutusu olmadığını, bir tür taşıyıcı olduğunu düşünmekten bizi alıkoyan ne ? Bir kara deliğe girseniz ve bir yerinden çıksanız ne olur ?
    Uzay gemisiyle kara deliğe doğru gittiğinizi düşünün. Çekim kuvveti çok büyük olduğundan bir erişte gibi uzarsınız. Gerildikçe gerildiniz ve bir şekilde girmeyi başardınız. Ama şimdi de çıkış yok. Kara delik tam bir çıkmaz sokak. Ne kadar hızlanırsanız hızlananın, kaçış yok. Güle güle Dünya.

    Bu da olmadı ama umudu kaybetmek yok hocam. Bu teknolojilerle olmasa da gelecekte bir gün başarabiliriz belki. Ne dersiniz, zaman yolculuğu bir fantezi olarak mı kalacak, yoksa gelecek nesillerin yaşayacağı bir deneyim mi olacak ? Kitabı okuyarak dopdolu fikir sahibi olabilirsiniz bu soru hakkında. Tek solukta okunacak kitap değil belki ama zamanda yolculuğun yöntemlerinin her birini soluğunuzu tutarak okuyacağınız bir kitap. Çok şey kaçırabilirsiniz eğer okumaz iseniz.

    Keyifli ve biraz da kafa karıştırıcı bir yolculuğa çıkmanın tam vakti. İyi okumalar dilerim (:
  • Vakit Kemal’e Erdi


    Bugün hava çok güzel güneş kızgın bir kor Alevi gibi yakıp kavuruyor ortalığı demek istememde diyemiyorum,malesef soğuk bir Aralık sonundayız,hava her zamanki gibi kasvetli,gökyüzü bütün mahlukata emir verip,esin gürleyin taş üstünde taş baş üstünde baş koman yiğitlerim edasında Malkoç oğlu gibi bir o yana bir bu yana savuruyor önüne geleni.Metin babaya gidiyorum baş sağlığına,aslında çok da evden çıkma taraftarı değilim.İnsan böyle zamanlarda belli eder kendini herkes iyi gün dostudur aslında kimse kötü gün dostu olmak istemez ağır gelir,zordur başkasının derdine derman olmak.Kendimi tanıtmadım değil mi!;

    Banada Emre Usta,Emre baba,Emre dede derler,İki kız babası ve bir sürü torunum var.Sağolsun hanımım anlayışlı olmasa belki bu zamana bile zor gelirdik.İkimizde emekliliği zorla hakettik hatta kendimizi savaşçı gibi görüyoruz ,kolay mı bu devirde emeklilik.Hanım sürekli gidip yerleşelim memlekete deyip duruyor,kırk sene olmuş burdayız,ne biçim memleket anlamadımki iki sevgili gibiyiz bir küsüp bir barışan,memlekette bir hafta durup canımız sıkılarak geri dönüyoruz ,ne var bu kadar bizi bağlayan anlamadımki!,artık iyiden iyiye yaşlandım baksana merdivenleri bile zorla iniyorum elimde babamdan kalma bastonla,bir kaç yadigarı kaldı rahmetlinin.Dağ gibi adamdı babam,herkesin babası gibi,evlatları için kendi yaşamını feda eden,gözünü budaktan sakınmayan nice Anadolu insanı gibi,dışarı çıkıp temiz havayı ciğerlerime çekiyorum,oda ne bol bol egzoz dumanı ,Allahtan durak yakın da fazla beklememe gerek kalmıyor.İhtiyarlığın güzel tarafı bedava Akbil ve sana yer veren güzel insanlar.Kadıköy’e doğru yola çıkıyorum aklımda binlerce düşünceyle.......


    Metin baba iyi adamdır ama çok duygusal be kardeşim.Bu dünyada acımasız olacaksın desemde olmuyor kim kazanmış kötülükten,camdan dışarı bakarken bir sürü anı sanki yanımda film şeridi gibi gösteri sunuyorlar,bunların hepsini ben mi yaşadım,geçmişteki bir sürü hatalı davranışı ne akla hizmet yaptım.İnsanın evladı olunca anlıyor bir çok şeyi,düşünsenize bir babasın evini geçindirmek için her şeyi yaptığın halde yetmiyor,derdini anlatacağın omzuna yaslanıp ağlayacağın kimse yok,hep dik hep mağrur görünmek zorundasın,sensin evin direği sen sağlam,güçlü olmak zorundasın,Malkoç oğlumusun be mübarek...Bu havalarda aklıma hep Mirkelam’ın şarkısı takılır,o an kulakların çınlasın başka birini andığında,unutulmaz,unutulmaz...Sonra ne hikmetse bu fasulye yedi buçuk lira ,git aklımdan kör şeytan,düşünüyorum da çok yanlış şeyler öğrenip adet edinmişiz.Bir insan otuz beş yaşında öğrenir mi Azrail isimli bir meleğin kuranda yer almadığını yada ne bileyim,saygının,adaletin,merhametin,hoşgörünün Allah tarafından delilleriyle açıklandığını,bilemedik,bilemezdik,araştırmadan,incelemeden,sorgulamadan,kesin deliller elde etmeden,dedektiflik yapsam bu yaşdan sonra becerebilir miyim acaba,havalardan mıdır nedir yine kasvetli bir günümdeyim vakitte yaklaştı artık göreceğimi gördüm,galiba otobüs bunalttı beni baksana istavrit gibi dizilmiş millet,ter,parfüm,sarımsak,balık,bütün kokular birbirlerine karışmış,yapay bir mutsuzluk var insanların üzerinde,sanki Mayıs sıkıntısı filmini andırıyor ortam,az sonra biri bağıracak;durun siz kardeşsiniz, yok o filim başkaydı galiba amman yaşlılık böyle bişey,aklımız yerinde çok şükür,ya anne annem gibi kimseyi hatırlamasam ,son nefeste konuşamayıp sadece ağlasam,dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle,bilmezdim şarkıların bu kadar güzel ve kelimelerin kifayetsiz olduğunu demiyor mu şair,diğeri durur mu,başlıyorum yüksek sesle;kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde bir türlü kendimi avutmadım deyip şarkı söylemeye,millet garip garip bana doğru bakmaya başladı.Aldırış etmeden;şöför bey evladım,gaymağam,ağzının balını yediğim müsait bir yerde indir de neşemizi bulalım diyorum,amca zaten bulmuşsun bulacağını deyip atıyorlar aşağıya alelacele.

    O kadar dedim,bu fasülye yedi buçuk lira türküsü daha uygun diye,yok illa Müslüm Gürsese bağladın olayı,az bir rahat dur geldin kaç yaşına,yalnız soğuk falan ama deniz havası da muhteşem sadece bir fark var,Deniz’in kendine has kokusu yok,halbuki memleket havası böylemi,iki kilometreden alıyorum kokuyu ,o kendine has tuzlu hırçın,ehlileştirilmemiş dalgaların asi çığlığını,yıllardan beri dokusundan bir şey kaybetmemiş öyle saf öyle temiz kelepçelenmiş ayrılamaz kalbime ellerimiz,işte bu bizim hikayemiz diye bağırmaya başladım yine,şu bankta soluklanıp doğru limana oyalanmak yok....

    Bir süre sonra etrafta kalabalık toplanmış,insanlarda bir homurtu,Metin’in sesini duyuyorum kalabalık arasında,kendimi seyrederken buluyorum, herkes konuşuyor kaygılı ürkek çekingen,Metin bağırıyor Allahım bu nasıl bir sınav beni arkadaşlarımla mı sınıyorsun diye.Ben kenardan sesleniyorum da kimseye duyuramıyorum,boğazıma düğümlenmiş sanki kelimeler,çok uzun zamandır yaşamış gitmeyi haketmişim herkes gibi.Çocuklarım çok ağlarlar mı acaba,hele eşim,bu kadar yılı birlikte geçirdik,ağladık güldük,sevindik ve üzüldük.Yalnızlık zor zanaat ,artık film bitiyor vakit Kemal’e erdi,son bir kez sevdiklerine sarılmamak ne kadar kötüymüş,kuzularıma sizi çok seviyorum diyememek,Hadi uzatmayalım bu kadar acı çiğ köftede bile yok.....

    Metin başımda sarsıyor beni Emre Emre diye bir an kendime gelip oturuyorum olduğum yere ,Arkadaş bana baş sağlığına gelip kendin nereye gidiyorsun ulan demez mi?,ya bir ağız tadıyla ölemedik arkadaş deyip sarılıyorum Metin’e ,kardeş başın sağolsun, çok severdik Metinle Ragıbı,Ölenle ölünmüyor kalk da gidelim üşüteceksin deyip giriyor koluma,aklımda yine o malum türkü bu fasülye yedi buçuk lira,Efendim duyamadım bir şey mi söyledin Emre diyor, Metin ile tutuyoruz limanın yolunu ,Ragıpın anısına......
  • İlk kez 1883 yılında yayınlanan Collodi’nin Pinokyo'su çok yönlü motifleri ve gelenekleri, gerçekle gerçek dışı arasında gidip gelen bir biçimde tek bir kapta birleştirilmiş bir kitaptır. Bu şekilde masalın temel elemanları olan iyi yürekli bir peri, dönüşümler, harika ülkeler ve fablın elemanları olan insan gibi davranan hayvanlar bu kitapta yer almıştır. Aynı zamanda çağını eleştiren bölümlere de rastlanır. Masalsı elemanların kullanılmasına karşın, halk masallarına karşı bir muhalefet göze çarpar. Bir zamanlar diye başlamasına rağmen, masallara alışkın olan çocukları uyarır ve içinde kral, kraliçe, prens ve prenses olmayan, tersine ateş yakmakta kullanılan tahtadan yapılmış bir kuklanın olduğu gerçeğe götürür (Krş. Doderer 1969).
    Evvel zaman içinde.
    Küçük okuyucularım bir ağızdan, “bir kral vardı!” diye bağıracaklar. Hayır, çocuklar bir yanlışlık yapıyorsunuz, vaktiyle bir tahta parçası vardı. Üstelik en iyi türden değildi, yalnızca rasgele bir tahta parçasıydı. Hani kışları sobalar ve şöminelerdeki ateşi yakıp odaları ısıtmak için kullanılan türden yani.
    Yazar bu şekilde masal ögelerinin cazibesiyle çocukları kitaba çekerken, onların gerçeklerden kopmamasını sağlamak için epik bir yöntemle anlatıcı olarak devreye girmiş ve gerçek dünyayla bağlantılarını sağlamıştır.
    Collodi Pinokyo'yu anlatırken 8 yaşlarındaki bir erkek çocuğun tanımlamasını yapar. On dört yaşına kadar sürecek bir eğitim sürecinin güçlüklerini hem çocuk, hem eğitimci, hem anne-baba, hem de toplum açısından vurgulamaya çalışır.
    Oyun ülkesinde çocukların en büyüğü on dört yaşındaydı, en küçüğü ise henüz sekizine basmamıştı.
    Collodi çocuğa belli ahlaki değerleri ve idealize özellikleri vermeye çalışırken ona aynı zamanda süre de tanır. Yaptığı tüm hatalara karşın pişmanlık noktasında anne figürü yüklenen iyi kalpli perinin ortaya çıkması, yazarın bu noktadaki hoşgörüsünü de vurgulamaktadır. Yazar ahlaki vicdanı bazı hayvanları konuşturarak seslendirir. Ve bu hayvanlara bilgelik de yükler. Konuşan çekirge, evden kaçıp gitmeye kalkan Pinokyo'ya yüzyıldan fazla yaşamışlığın getirdiği bilgelikle şöyle seslenir:
    Anne ve babalarına karşı gelen ve evden kaçan çocuklara yazıklar olsun. Onlar bu dünyada hiçbir işe yaramazlar. Hem eninde sonunda çok pişman olurlar.
    Buna karşılık Pinokyo şöyle karşılık verir:
    Burada kalacak olursam beni okula yollayacaklar. Bir yolunu bulacaklar ve sevgi ya da şiddetten yararlanarak bana ders çalıştıracaklar.
    Burada çocuğa eğitimde uygulanan sevgi ya da şiddet kozunun çocuk tarafından alımlanması vurgulanır. Aslında çocuk o dönemde en çok oyuna eğilimlidir. Çocuğun böyle bir isteği kendi ağzından farklı söylettirilerek eleştirilir.
    Dünyadaki bütün sanatlar içinde bana en ilginç gelen sadece biri var. Yiyip içmek, uyumak, kendimi eğlendirmek ve sabahtan akşama dek başıboş bir yaşam sürmek.
    Başıboş sözcüğünde eleştiri gizlidir. Buna karşılık yazar çekirgeyi konuşturarak, eleştirisini güçlendirir.
    “Sözünü ettiğin sanatı izleyenlerin hepsi de genellikle sonunda kendilerini ya hastane, ya da hapishanede bulur,” der.
    Ama çocuğun oyun tutkusu daha baskındır. Bu tutku ahlaki vicdanı bastıracak denli yoğun olduğu için Pinokyo çekirgeyi öldürür. Ancak bu davranışı açlıkla karşı kaşıya bırakılarak cezalandırılır. Bu cezayla Pinokyo bir süreliğine iyiye yönlendirilir. Ancak bu iyiye yönleniş, gerçek hayatın içerisinde onu yoldan çıkartacak birçok engelle doludur. Tiyatro oyununa gitmek için alfabesini satan Pinokyo'nun duyduğu azaba acıyan oyuncunun kendisine verdiği beş altını babasına götürürken karşısına çıkan Topal Tilki ve Kör Kedi bu engellerden ilkidir. Tilkiyle kedi herkese güvenilmeyeceğini gösteren iki semboldür, kitapta. Pinokyo'ya “Biz kandırmaca ülkesine gidiyoruz,” derken dolandırıcılıkları sembolize edilir. Pinokyo onların peşine takılarak yine hata yapmıştır. Ve bunun cezasını bir ağaca asılı kalarak öder. Ama iyi kalpli peri gelir, onu kurtarır. Çünkü Pinokyo çok pişmandır.
    Yazar kötülerin yanında toplum içerisinde belli bir konuma gelmiş kişileri de eleştirir. Hasta yatan Pinokyo'yu tedaviye gelen doktorlar görevlerini yapacak yerde sadece konuşurlar. Kendini dolandıran tilkiyle kediyi şikâyet eden Pinokyo'yu hapse atan yargıç da bunun bir başka örneğidir. Bir başka kentin imparatoru o ülkeyi fethedip, bütün suçluların özgürlüğe kavuşturulması emrini verdiğinde, Pinokyo'yla gardiyan arasında geçen konuşma çok ilginçtir.
    Böylece hapishane boşaldı. Pinokyo gardiyana, “Diğerleri çıkıp gittiğine göre,” dedi. “Ben de giderim. Buradan çıkmak istiyorum.”
    Gardiyan dudak büktü. “Oh, yok. Olamaz! Çünkü sen onların sınıfından değilsin.”
    “Anlayamadım.”
    Gardiyan, “Sen onlar gibi suçlu değilsin,” diye karşılık verdi. “Onun için seni salıveremem.”
    Pinokyo dayanamadı. “Özür dilerim ama ben de onlar gibi suçluyum.”
    Gardiyan, “Öyleyse,” dedi, “Buradan çıkmak istemekte çok haklısın.” Başından kasketini çıkararak saygıyla eğilip Pinokyo'yu selamladı ve sonra hapishane kapısını açarak onu salıverdi.
    Yaşadığı dönemde ünlü bir politikacı ve gazeteci olan yazarın, dönemine ve toplumun ahlakına dönük eleştiri saklıdır, bu konuşmada. Suçluların ödüllendirildiği, ama günlük hayatın sorunlarıyla uğraşan güçsüz, küçük adamın ezildiği bir toplum yapısına dönük eleştiri vardır, bu cümlelerde (Krş. Doderer 1969).
    Yazar kısa yoldan köşeyi dönme tutkusunu, emeği ön plana alarak eleştirir. Altınlarını ekerek altın ağacı çıkacağına inanan ve elindekilerden de olan papağan yapar bu eleştiriyi. İşte bunlara papağan güler ve şöyle der:
    Çünkü sen paranın fasulye ya da kabak gibi ekilip büyüyeceğine ve toplanacağına inanacak kadar aptalsın. Ya ellerinle, ya da kafanla çalışıp para kazanabilirsin ancak.
    Yazar toplum içinde kötülerle yapılan işbirlikçiliğinden de söz eder. Çiftçinin köpeği Melampo'nun tavukları çalmak için sansarla yaptığı işbirliği bunun en güzel örneğidir. Sansarlar kümesten tavuk ve yumurta çalmaya geldiklerinde, köpeğin ses çıkarmaması karşılığı, ona soyulmuş piliç verirler. Kılıfına uydurulmuş rüşvetin en güzel örneği de budur.
    Collodi, şımarık bir tüketicilik ve burnu büyüklüğün cezasını açlıkla verir. O güne dek yemek seçen ve her şeyi yemeyen Pinokyo, güvercinin sırtında babasını aramak üzere uzun bir yolculuğa çıkar ve bir süre sonra acıkır. Önünde yiyebileceği sadece kuşyemi vardır. Çok aç olduğu için kuşyemini yer bitirir.
    “Yeşil kuşyeminin bu kadar lezzetli olduğunu hiç bilmiyordum,” dedi Pinokyo. Güvercin gülümsedi. “Dünyayı öğreniyorsun oğlum. Gerçekten açsan ve yiyecek bir şey de yoksa yeşil kuşyemi bile sana lezzetli gelir. Dünyada açlık kadar iyi bir aşçı daha bulunamaz.”
    Pinokyo (aslında) yetişkinler dünyasına girme korkusunu da içinde taşıyan bir çocuktur. Tanımadığı bir adaya çıktığında kendi kendine söyledikleri bunu anlatır.
    Pinokyo kendi kendine, “keşke bu adanın adını bilseydim,” dedi. “Burada doğru dürüst insanların yaşadıklarından emin olsaydım. Yani küçük erkek çocukları, boynundan ağaca asmayan iyi insanlar! Fakat ortada böyle şeyleri sorabileceğim kimse yok. Acaba burada kimler yaşıyor? Belki de burası boş bir yerdir. Belki hiç kimse yok.”
    Dilenmenin ve yardım istemenin utandırıcı bir şey olduğunu bilen Pinokyo, yine de bunu yapar, ama geldiği arılar köyünde kimse ona emeksiz bir şey vermez. Arılar emeğin sembolüdür ve emeksiz kazancın olmayacağı düşüncesinin en büyük savunucusudurlar. Çalışmayı onursuzluk sayan Pinokyo'ya bir arı “Çok açsan kendi gururundan bir kaç dilim kesip yersin oğlum,” der.
    Çalışmaktan kaçışın çelişkisini yaşayan çocuğu bu dünyanın içine çekebilmenin yöntemini de verir, yazar. Burada iyi kalpli periyi devreye sokar ve iyi kalpli peri, çocuğu cezbedecek ödüller koyarak onu çalışmanın içine çeker. Ve ardından onu yetişkinler dünyasının içine götürecek, yani çocukluktan çıkartacak bir hedef koyar.
    “Hep bir kukla olmaktan bezdim! Diğer insanlar gibi benim de bir erkek olma zamanım geldi artık!” dedi Pinokyo.
    Peri sakindi. “Bu olanaksız değil. Eğer bunu hakedersen sen de bir insan olabilirsin.”
    Pinokyo çoşkuyla, “Gerçek mi?” diye sordu. “İnsanlığı hakedebilmek için ne yapmalıyım?”
    “Çok kolay!”
    “Kolay mı?”
    “Tabii. İşe iyi bir çocuk olmakla başlayabilirsin.”
    Hedefle birlikte yöntem de belirlenmiştir. İyi bir çocuk olmak, büyüklerin sözünü dinlemek, çalışkan olmak, doğru söylemek ve okula gitmek. Ardından bir meslek, sanat ya da iş seçmek. Seçme özgürlüğü çocuğa verilmiştir. Yetişkinler dünyasına girebilmek için çocuğa yüklenen ödevlerdir bunlar. Böylece idealize figür çizilmiş olmaktadır.
    Ama çocukluktan çıkış henüz gerçekleşmeyecektir. İç dünyasında onu cezbeden oyun oynama tutkusu onu oyun ülkesine götürür. Ama Aydınlanma anlayışı oyuna karşıdır. Pinokyo oyun ülkesinden bir eşek kılığında çıkar. Acılar çeker. Çalışmak istemeyen çocuk, zorla çalıştırılan bir eşek kılığındadır artık. Üstelik istemediği bir işte. Böylece sonunun ne olacağı da vurgulanır. Yine de yazar burada toplumsal hoşgörünün var olmasını vurgulayarak, yine periyi devreye sokar ve onu eşeklikten kurtarır.
    Yazar kitapta kaderciliğe karşı çıkmakta ve aklı vurgulamaktadır. Toplumdaki kaderciliğe ve onları buna yönlendiren politikacılara eleştiri de saklıdır. Pinokyo'nun, köpekbalığı tarafından birlikte yutulduğu orkinosla olan konuşması bunu anlatır.
    “Kaderimize razı olacağız. Köpekbalığının bizi sindirmesini bekleyeceğiz,” dedi orkinos.
    Pinokyo, “Ben sindirilmeyi istemiyorum!” diye bağırdıktan sonra ağlamaya başladı.
    Orkinos içini çekti. “Sindirilmeyi ben de istemiyorum tabii. Fakat kendimi teselli edecek kadar akıllıyım. Orkinos olarak doğduğuma göre, diyorum. Zeytinyağında ölmektense suda ölmek daha onurludur! İşte bu şekilde duruma dayanabiliyorum.”
    Pinokyo haykırdı. “Ne saçma söz!”
    Orkinos balığı, “bu benim fikrim,” diye karşılık verdi. “Bizim politikacı orkinosların da söylediği gibi düşüncelere saygı göstermek gerekir.”
    Kitap iyilerin ödüllendirildiği, kötülerin ise cezalandırıldığı masalsı bir haktanırlıkla sona erer. Topal numarası yapan tilki ve kör numarası yapan kedi, gerçekten kör ve topal olurlar. Pinokyo da bir sabah uyandığında kendini gerçek bir erkek çocuk olarak bulur. Ama kukla ortadan yok olmamıştır. Bir iskemlenin üzerinde durur. Kuklayla sembolize edilen çocuğun iç dünyasıdır. Böylece yazar aslında kuklayla çocuğun iç dünyasını tanımlamış ve eğitim sürecinden geçirerek yetişkinler dünyasına girmesini sağlamıştır.
    (Necdet Neydim)
  • İnsan olmak kolay değil.
    Dürüstlük ister, mertlik ister,
    Doğruluk ister, Samimiyet ister.
    Kısacası; insan olabilmek "Karakter" ister! 
  • Aralık ayının sonlarına doğru soğuk bir İstanbul sabahından merhaba diyor havada süzülen martılar.Kadıköy’ün rıhtım bölgesinde ufak bir kayığım var,çok uzun zamandır İstanbul’da yaşadım,aslen Aydından göçmüşüz,milyonlarca istanbullunun hikayesidir aslında burada anlatılan.Üç erkek evlat bir sürü torun sahibi oldum ekmeğimi balıkçılıkla kazanıp,kimseye minnet etmedim.Yine soğuk bir günde gemimim yolunu tuttum.Herkes bana Metin baba diye seslenirdi sırf çoluk çocuk sahibi olduğumdan değil ,Bilgi birikim,iyilik ve yardımsever olduğumdan baba derlerdi.Birde çok sevdiğim,dostum ,yarenim,yoldaşım,kardeşten öte arkadaşım,dert ortağım var.Zamanında evlatlık alınmış adını Ragıp koymuşlar,Bir kızı çok sevmiş ,yoksulluktan,ayağındaki eski ayakkabılarından,üstü başının solmuş yıpranmış kıyafetlerinden cesaret edipte seni seviyorum diyememiş hep içine atıp bu yaşa kadar gelmiş Ragıp.Balıkçı kulübelerinde ufak tek göz oda yapmışlar,minik bir sobası tek göz ocak,gazlı bir lamba,ufak bir sedir, küçücük bir tabure ve bolca anıyla kitap dolu bir köşe, insan başka ne isterki.Zamanında çokça içmekten zorda olsa kurtardım onu,sen olmasan halim nice olurdu ,her halde bir köşede adı sanı belirsiz ölür giderdim hep der bizim Ragıp.Bende; amma abarttın ha,insanlık ölmedi Ragıp derim hep.Sabahta amma soğuk bizim kızın yine hırçınlığı üzerinde,Baksanıza kıyıdaki tekneleride nasıl dövüyor.Hep aksi bir lafına benzetirim karadenizi,bugün balığa çıkılmaz,önce tekneyi bir güzel temizleyip midyelerinden arındırmak gerek,sonra ver elini pasta cila,neyse hızlanalımda daha fazla üşütmeden varalım bizim Ragıpın fakirhanesine,en sevdiğim şeydir sabah kahvaltıları,insan dediğin sağlıklı olmalı bedenen ve ruhen.

    Neyse geldim sonunda,tıklatıyorum bizimkinin camını,yine derin derin uyuyor köftehor,sanki sabaha kadar beşik sallamış,kapısını kilitleme adeti yoktur tabi buna kapı denebilirse,ufak bir mandalı vardır basınca açılan,uyanacağı yok girelim bari içeriye, sesleniyorum evlat ben geldim kalkda kahvaltı edelim bak en sevdiğin peynirden aldım,sobada sönmüş ,aralıyor zorda olsa gözlerini ooo baba hoşgeldin ,hiç duymadım kusura bakma bu aralar bir uyuşukluk bir uyku varki üstümde sorma diyor.Önce sobayı yakalımda karşılıklı bir kahvaltı edelim diyorum,bak ekmeklerde sıcacık,yeni aldım fırından,tereyağı,tulum peyniri,acılı ezmede aldım,bu soğukta iyi gider,hem sana yengen bir çift çorapla yün kazak örmüş ben giyemiyorum biliyorsun çok sıcağa gelemem hem kalp de var arada yokluyor,daralıyorum.Metin baba doktor ne diyor senin durumuna,Evlat ne diyecek; ağır iş yapma,kendini yorma,üzülme,aşırı sevinme,onu yapma bunu yapma,ölmekten beter be....

    Sen beni boşverde ekmekleri koy bakayım sobanın üstüne,Baba çay oldu yalnız demli içme şunu biliyorsun midene zarar,Hele diyene bak,o kadar şarabı sünger gibi çeken adam öğüt veriyor,Baba açma eski konuları zaten çok dertliyim biliyorsun diyor bizimki, yine başlayacak edebiyata diye konuyu değiştiriyorum,peynirin o kendine has çıtır ekmekle kokusu dolduruyor odayı,dışarıda rüzgar önüne geleni örseleyen karanlık bulutlar arasında kulübenin duvarlarını yalıyor,sanki bizden intikam almak ister gibi.... Ragıp anlat bakalım bizim bu hayattaki amacımız ne diye soruyorum çayımdan bir yudum alırken,amma da soru Baba nereden başlayalım bilemedim dedi tereyağlı ekmeğinin kenarını ısınırken,Sen beni neden kurtarıp adam ettin diye sormasın mı? Sende arkadaş her insanın yapması gerekeni yaptım ben,her vicdan sahibinin,müslümanın...Baba herkes sen değil katılmıyorum bu sözüne,nice durumu iyi olan,varlıklı,toplumda yer edinmiş insanlar dışarıdaki,kimsesiz,yoksul,yardıma muhtaç insana dönüp bakmıyor bile,bir maç esnasında mendil satan,sırtında montu olmayan çocuğa çeşitli mecralardan bilinç oluşturup yardım eden insanlar,cuma namazından çıkıp yanındaki adama selam vermeden çekip gidebiliyor.Halbuki cuma Cem etmekten gelir,cumanın asıl amacı ihtiyaç sahiplerine yardım etmektir.Sen öğrettin bana bunu,sen tanıştırdın gerçek islamla.

    Ulan amma yaptın ha;İyiki bir soru sorduk,peynir fazlamı geldi acaba,ne yapalım yani insanlar bilinç ve sorumluluk sahibi olmak istemiyorlar diye yatırıp sopaya mı çekelim.Sabah sabah içimi karartma ver şu bıçağıda yağ süreyim ekmeğime, balda olsa iyi gidermiş ha,Evlat haklısın Yasin süresi 47 de buyururki;ihtiyaç sahiplerine Allah’ın gücü yettiği halde biz mi dorucağız der müşrikler,yani olmayana vermek farzdır gel bunu anlat millete, o kadar çok yanlış kelimemiz varki hangisini sayayım,Allah versin kelimlesi gibi,Allah vermez ki birilerini vesile eder,gel de anlat,sana okuttuğum bir kitap vardı yüzüklerin efendisi hatırladın mı?,evet baba konuyla ne alakası var?. Evlat güç zehirlidir,iktidar hırsı insana herşeyi yaptırır bu yollardır değişmez....

    Çok fazla çene çaldık evlat hafi bakalım kap alet edevatı da şu tekneye bir el atalım bu havada balığa çıkılmaz,Ammada soğukmuş dışarısı şu el kremini Verde bir kendimize gelelim.Bir saat yetiyor tekneyle uğraşmamıza,yanından ayrılırken soruyorum evlat bir şeye ihtiyacın var mı,Sağol Metin Baba sen ve arkadaşların dostluğu yeter,sağlığına dikkat et kalp bu şakaya gelmez,Sende arkadaş göreceğimizi gördük Ragıp yeter bu bize diyorum, ağzından yel alsın Baba daha görecek çok şeyin var benden alsın sana versin yaradan demez mi ,ağlatacan lan beni bu yaştan sonra o nasıl kelime hadi ben kaçtım yengen bekler derken,Baba gel bir sarılayım sana doğru düzgün bir teşekkür bile edemedim deyip sarıldı boynuma öptü yanaklarımdan,tamam ulan sabah görüşürüz gece sobayı yak ama dikkat et deyip ayrıldım yanından..

    Gece nedense çok tuhaf rüyalar içinde buldum kendimi,deniz taşmış teknem alabora olmuş Ragıpla denize düşmüşüz abi korkma daha vaktin var deyip duruyor suyun içinde,Kalktım kan ter içinde,dilim damağım birbirine yapışmış,ne biçim bir rüya arkadaş Allahım deyip rızkımızın peşine düşüyoruz yine,Aklımda Ragıpta dün biraz tuhaf geldi davranışları,dalgın,düşünceli,uzak ufuklara bakıp arada dalıp gitmeler falan,var gene bir sıkıntısı ama dur bakalım deyip varıyorum limana,bizim teknelerin orada bir kalabalık var hayırdır inşallah,uzaktan baktığım arkadaşlar beni görünce başlarını sıkıntılı sıkıntılı yere indirdiler,Hayırdır beyler nedir bu tantana derken yerde battaniye içinde yatan birisi gözüme çarpıyor,tanıyorum bu battaniyeyi hayır olamaz olamaz Ragıpın bu battaniye,Metin Baba başın sağolsun,uykusunda ölmüş hiç acı çekmedi diyorlar,Ne kadarda kolay söylüyorlar,dizlerimin bağı çözülüyor,ıslak kumun üzerine çökmüş ağlıyorum çocuk gibi,başımda omzumda teselli eden eller ve sözler eşliğinde.

    Ah be Ragıp senden önce ben vardım gitmeyi hakeden öte tarafa,ben bu koca dünyada kime derdimi anlatıp kime yarenlik ederim................
  • 403 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    Kara Ahmet çetin şartlarda büyüdü, ailesi ile çok çetin şartlarda yaşamını sürdürmeye çalıştı. Tıpkı Anadolu'nun diğer binlerce gârip mazlum köylüsü gibi. Çok çile çekti Kara Ahmet'in ailesi çok zulümettiler onlara... Halkın arasından çıkmış bir kaymakam çıkıverdi aniden, Kara Ahmet'in ailesi rahat bir nefes almaya başlamıştı taa ki Kaymakam görevden alınıncaya kadar.. Kaymakam gitmeden önce Kara Ahmete bir kalem hediye edip ona öğütler vermişti. Kara Ahmet kararlıydı okuyacak! Büyük adam olacaktı!.. Ezilenlerden yana olacaktı, milleti ezenlerin başını ezecekti! Bu hayali hem kendi içinde hem de anacığının içinde büyük bir ukteydi. Tabi kaymakam gidince Alçaklar yeniden bu zararsız aileye saldırmaya, sataşmaya başladı, Kara bayram dayanamıyordu topladı pılını pırtını şehre göç etti ama Irızca köyde kaldı düşmanlarından kaçmayı yediremezdi kendine.

    Kara Bayram şehre taşınmış bir gecekonduya sokmuştu başını, hastanede hem kendisine hem eşi Hacca’ya iş bulmuştu, kendi yağlarında kavrulup gidiyorlardı. Kara Ahmet derslerinde çok başarılıydı okumak istiyordu okuyup kaymakam, vali olmak istiyordu zulme uğrayan Anadolu halkına yardım etmek istiyordu okuma cevheri onda vardı. Ama Türkiye güçlü bir ülke değildi, fakir, çağın gerisinden gelen bir ülkeydi. Dahası, komünizm ve emperyelizm arasında sıkışıp kalmıştı.

    Tek partili dönem bitmiş rejim değişmiş demokrat parti ile birlikte ülke emperyelizme kayıyordu böyle bir dönem içinde Orta okula başladı Kara Ahmet, ama okumak onun için o kadar kolay olmayacaktı çünkü babası tarafından okutulmak istemiyordu babası onun hoca/alim olmasını istiyordu. Babasın beynine bu fikirler hastane yönetiminin değişmesiyle birlikte yönetime gelen dinciler tarafından sıkıştırılmasıyla aşılanmıştı. Her şeye rağmen Ahmet okumak istiyordu en büyük destekçisi ise annesi olmuştu. Hacettepe üniversitesi siyasal bölümleri kazandı tabi okuduğu dönem karışıktı sadece Türkiye değil dünya fokur fokur kaynıyordu komünizm ve emperyelizmin görünmeyen savaşı vardı. Hoş, dünya halkları arasında gayet de iyi gösteriyordu bu savaş kendini...

    Ben bu tür kitapları içinde ki olay örgüsü değil de daha çok barındırdığı döneme vurduğu demlerden dolayı severim ki yazar bunu en iyi yapan insanlardan biri.

    68 kuşağı meşhurdur. Bilirsiniz ;) işte Kara Ahmet gibi insanlar mazlumun yanında olmayı seçmiş ülkenin sömürülmesine karşı çıkan insanlar 68 kuşağını temsil eder. (Ben 68 kuşağı ismini babamdan çocuk yaşta iken çok kere duymuştum ailem aşırı solcu bir aile bu sebeble sol ideolojiyi az çok bilirim..) Sömürgeci Amerika'nın 6. Filosu (7. Filo da Vietnam’da cehennemi yaşıyordu o sıralarda...) İzmir'e gelince ülke çapında gençler protestolar yapmaya başlar, Kara Ahmet'te bu protestolara katılanlardı göz altına alındıktan bir süre sonra serbest bırakılmıştı. Bir çok insan bu olaylarda gözaltına alınmış hatta karakollorda işkence görmüşlerdi...

    Bu olaydan bir süre sonra Kara Ahmet halkın rezil durumu hakkında Anadolu'ya gidip raporlar hazırlamaya başlar durum gerçekten vahimdir. Emperyalizmin köpekliğini yapan siyasetçilerin köpekleri, Anadolu halkını bir vapmir gibi emmekteydi... Köylülere dair her şeyi, anlatılan her şeyi kayıt altına aldı Ahmet ve arkadaşları. Görevleri bitince dönüş yolunda bir gecekondunun yıkımına karşı çıkmış ve polis ile karşı karşıya gelmişlerdi ve Kara Ahmet bu olaydan sonra hapse düştü. O hapse düştükten sonra ülkede büyük çapta protestolar olmaya başlamıştı. Halk uyanmış hakkını aramaya başlamıştı Kitap böyle bitiyordu, ayrıca yine kitabın sonlarında işçi grevlerinin tarihçesi gibi bir şey veriliyor. Türkiye emekçilerinin ilk grevi 1835 yılında yapılmış. Kitapta Anadolu köylüsünün ve memleketin durumu garip bir Anadolu ailesinin hayatı üzerinden anlatılmakta bu dönemleri merak eden insanlar için birebir bir kitap olduğunu düşünüyorum.

    Herkese keyifli okumalar! <3