• 400 syf.
    ·11 günde·9/10
    Bernhard bu eserinde yine ciddi konulara değinmiş. Aslında onda ben şahsen sürekli bir eleştiri havası seziyorum. Daha doğrusu sorgulayıcı bir eleştiri. Bir şeyi yapıyorsak bunu neden yapıyoruz ve neden yapalım ki? Yüzlerce yıldır doğru kabul edilip süregelmiş şeylere bile Bernhard okuduktan sonra en büyük kuşku ile bakar hale geliyorsunuz. Ama aslında onun değindiği konular, salt doğru olarak kabul edilen tabuları yıkan konuların yanında modernleşmenin (ya da yanlış modernleşmenin?) getirmiş olduğu yanılgıların korkusuzca imhasıdır ve yok edilmesidir. Belki de bu yanılgılar bu kadar sert bir dili hak ediyorlar diye düşündüm kitap boyunca. Çünkü bazı yerlerde gerçekten çok sert eleştiriler vardı, ama bir yandan da dedim ki kendi kendime, modern yanılgılar bu sertliği hak ediyor, sonuna kadar.

    Eser genel olarak ailesinin ölüm haberini alan bir öğretmenin bu süreçte yaşadığı zihinsel değişimleri anlatıyor. Bir düşünsel süreç hayatı kaplar. Bu açıdan nadir yazarlar bu temada başarıya ulaşabilir. Demek istediğim Bernhard gibi yazarların bu türden bir eseri aynı türün klişeleşmiş eserleri gibi yazmamaları. Bir adamın düşünsel yolculuğuna konuk olmak, kendisini bir sonuca ulaştıramamasına şahit olmak, bunalımlarını görmek, işte bunlar gerçek hayatta bir düşün insanının zihinsel sürecini bizlere aralayan şeylerdir. Ve bu zihinsel süreç de asla tamamlanmaz, eserin sonuna gelinir ama düşünsel süreç hala devam ediyordur. Tabiri caizse yazar içinize fikir tohumları salmıştır ve dünyaya karşı bakış açınızı değiştirmiştir. Böylelikle bazı eserler insanın ömrü boyunca devam eder. Çünkü insan o bazı eserlerden almış olduğu düşünceleri ve düşünce filtrelerini yaşamı boyunca taşır. Bu da eserin, kitabın dışına, gerçek yaşama taşmasına neden olur. İşte bunu başaran nadir yazarlardan biridir bana göre Bernhard.

    Öncelikle şundan bahsetmeliyim ki eserde bireysel olarak bir toplumsal baş kaldırmadan yola çıkarak karakterimizin zihinsel değişimlerine şahit oluyoruz. Bir insanın zihinsel gelişimine ve değişimine şahit olmak bizleri bu eserde bazı yerlerde hem şaşırtıyor hem de gerçekleri bu kadar yalın halde görmek tüylerimizi de diken diken ediyor. Karakterimiz gerçek hayatın mantıksızlıklarını gayet açıkça görebilen biri. Bu açıklık bizi şaşırtıyor kimi zaman kitabı okurken. Bazı gerçekleri elbette ki birden fazla insan da fark edebilir. Fark edebilme yeteneği de elbette ki önemlidir ama açıkça dile getirme yetisi olmadan farkında olabilmek bir işe yarar mı? Ya da farkında olmak da sadece bir oyunculuktur belki de? Farkındaymış gibi yapma oyunculuğu.

    İnsanların sergilediği hayatsal manada olan oyunculuk sanatından bahsediyor kahramanımız. Tiyatral bir oyunculuk değil bu. İnsanların kendilerini tamamen verdikleri, belki de farkında olmadan oynadıkları bir oyun. Bu oyunculuk sanatını üstün bir şekilde sergileyen insanlara olan iğrenmesini dile getiriyor. Mesela müzik dinleyip müzikten anlıyormuş gibi davrananlar, hayatı boyunca kütüphaneye gitmeyip kitap okuyormuş gibi yapanlar ve en beteri, saygın ve entelektüel görünmek amacıyla bilgili taklidi yapanlar. Aslında bu oyunculuklara da ihtiyacı oluyor bir süre sonra bu oyuncu insanların. Çünkü rezilliklerini gizleyebilecekleri tek yöntem bu oyunculuk oluyor. Üst düzey hayatsal manada bir oyunculuk! Bu oyunculuğu farkında olmadan sergileyenler bu durumun dramatik oyuncuları, ki bunlar aslında oyuncu bile değil dublörlerdir yapılması gerekenleri yaparlar, bir de her şeyin farkında olan asıl oyuncular vardır onlar da en tehlikeli olanlardır, çünkü bu tür insanlarda da diğerlerini bir küçük görme ihtiyacı vardır. İnsan küçük göremediği insandan nefret eder. Bu yüzden bunların karşısında duran doğru sözlülere en büyük nefret söylemlerinde bulunurlar, tabii haliyle dublörler de bunun aynını taklit eder.

    Hayatımıza ne yazık ki bazı basamaklar konulmuş. 'Önceden belirlenmiş' basamaklar. Bu basamakları çıkmadan yukarıya tırmanan insanları, toplum her zaman dışlamıştır. Çünkü topluma göre bu 'hazır' basamakları (tıpkı hazır su, hazır çorba gibi) kullanmayanlar ahmaklardır. İşte Bernhard olabildiğince bu basamakların, eserde görünmüş olanlarının hepsine saldırıyor. Onları 'yok ediyor'. Benim en sevdiğim kısım diploma kavramı ile ilgili olan kısımdı. Gerçekten olağanüstü bir tespit ve muhteşem bir dile getiriş. Biz insanlar modern dünyada diploma ve diploma benzeri onlarca değersiz belge içinde sıkışıp kalmış durumdayız. Diploma aslında sadece bir formalite olarak kalmalıydı. Ama biz insanlar, eserde de bahsedildiği üzere artık diplomalar için yaşar hale geldik. Diploma uğrunda öğrenilen bilgilerin kendi başına hiçbir önemi yok artık, hele eğer ucunda 'yüksek notlar' alıp diplomayı sağ salim kazanabilmek varsa. Diploma kavramı modern çağda bilgiyi değersizleştirmiştir. İnsanlar bir diploma alıncaya kadar çalışıyorlar, bilgi ediniyorlar, ki bu bilgileri de diplomayı alırlarsa eğer unutuyorlar, sonra da kendilerini tamamen bırakıyorlar. Yani insanlar kendilerini ancak diploma alacak kadar bilgisel olarak ileri götürüyorlar, daha da ilerisine gitmeyi mantıksız buluyorlar. Bu diploma kavramını öyle benimsemişiz ki hayatta, onu artık bir doruk noktası olarak görüyoruz. Hayatsal manada bilgi edinmenin hiç kimseye faydası yok artık, eğer işin ucunda diploma yoksa. Sosyolojiyi ya da jeolojiyi çok seven ama diploma kazandıran bir yöntem dışında bunu seven bilgi birikimi sağlayan insan topluma göre en büyük ahmakdır, çünkü bunu bir diploma uğruna yapmıyordur.

    İşte günümüzdeki insanın içini karartan bu türden bir bilgi kısıtlamasının eleştirisini bolca yapmış Bernhard. Bu bağlamda, insanın bilgili taklidi yapanının gerçekten de en tehlikeli oyuncu tipi olduğunu anlatmakla kalmıyor bilgi gibi evrensel olan, son derece kısıtlanamaz bir kavramı diploma gibi komik kağıt parçalarına sığdırmaya çalışan zihniyeti de yerden yere vuruyor. İşin sarsıcı gerçeği, aslında bu gibi dehşet vermesi gereken bazı modern zaman manzaraları karşısında insanların her zaman her şey doğalmış gibi davranmaları olduğunu belirtiyor. Onca dehşet verici şey varken insanların gerçekten de her şeyi doğal görmeleri bile bir dehşet veriyor. Zaten asıl dehşet de bu değil midir, dehşet duyulması gereken bir şeyde birinin dehşet duymadığını görmek. İnsanlara bu aslında dehşet verici olan düzenbazlıklar öylesine benimsetilmiş ki dehşeti doğal olarak görmeye başlamışlar.

    Eserden şu örneği vermek daha doğru olacaktır zannımca. Eğer tanıdığımız bir kişi ölmüşse onun arkasından kötü konuşmamak gerektiğini düşünüyoruz, neden? Bir kişinin ölmesi hayatın somutluğu kadar somut bir durumsa, neden ölen bir kişinin ardından olduğundan daha iyi biriymiş gibi konuşmaya çalışıyoruz? 19.-20. yüzyılda öldükten sonra bir düşünce insanı olarak en iyi şekilde anılmak isteseydiniz yapmanız gereken tek şey bir soylu olmanız olurdu. Çünkü karakterimizin ölen ailesinin de bir soylu aile olması, aslında köylü diyerek dışladıkları insanlardan daha beter bir durumda olmalarını kapatan bir durum. İşte bu adeta 'şık bir perde' görevi gören soyluluk kavramı da çokca irdelenmiş durumda eserde. Bir insanın ölümü, o insanı iyileştiremez, kötüleştiremeyeceği gibi. O yüzden ölen bir insanı olduğundan daha iyiymiş gibi göstermeye çalışmak da bir sahtekarlıktır. Bunun bize yakın olan bir insanı kaybettiğimizde onun anılarına zarar vermeme çabası olarak anlatıyor Bernhard. Ama bu zarar vermeme esasında ona asıl zarar verme olacaktır. Çünkü bir kişiyi olduğundan daha değişik bir şekilde göstermek en büyük düzenbazlıktır. Ayrıca insan suçsuz bir varlık da değildir, her insan iğrenç hatalar yapar ve bu gizlenmemelidir. Sonuçta ölen varlık bir insandır, daha üst düzey bir varlık değildir.

    Toplumsal eleştiriden ayrı olarak bazı felsefi konulara da değinilmiş. Mesela bir bölümde kahramanımız bir filozofu ne kadar çok anlamaya çabalarsa o kadar çok o filozoftan ve onun düşüncelerinden uzaklaştığını hissettiğini belirtiyor. Bu açıdan bana göre felsefenin ne kadar geniş bir kavram olduğuna dikkat çekilmiş. İçinde kolayca kaybolunulabilecek sınırsız bir kavram. Siz bir filozofun derinine inmeye çalıştıkça, her şeyi temelde göremezsiniz. Çünkü temele inme kavramı bana göre felsefede imkansızdır. Çünkü her zaman başka bir kapıya varırsınız. Bir filozofun yalnızca bir düşüncesinin bile temeline inmeye çalıştığınızda karşınıza bambaşka bir kavram çıkar, uzun çabalar sonrasında söz konusu filozofun o düşüncesinin aslında o bambaşka olan kavramın ufacık bir yerinden çıkmış olduğunu görürsünüz. Bu ufacık bir yer de sizi başka kavram ve düşünce akımlarına sürükler. Ki bu sürüklenme sırasında en az alakalı olan akımlara fikirlere bile uğramış olursunuz, çünkü bazı filozofların düşünceleri gerçekten de bu en az alakalı fikir ve akımlardan ortaya çıkmıştır. Bu şekilde sonu gelmeyen bir kapı içinde kapılardır, bir filozofun derinine inmek. İşin zorlayıcı kısmı üstte de tıpkı bahsettiğimiz gibi, bir kapıdan sonra sadece tek bir kapının da gelmemesi durumudur. Bir kapıyı geçersiniz karşınıza bir anda yüzlerce kapı çıkar. Ve bu kapılardan geçtikçe asıl bulmak istediğiniz şeyden ne kadar uzaklaşmış olduğunuzu fark edersiniz. Önemli olan o ilk bulunmak istenilen şey ile kendinizi neredeyse kaybedecek olduğunuz yerdeki bağı koruyabilmektir. Tıpkı geçmiş zamanlarda piramitleri keşfetmeye çalışan gezginlerin kullandığı bir teknik gibi; kendilerine çok uzunca bir ipin ucunu bağlayıp o şekilde piramitin içine girmeleri gibi. Bu ip sayesinde o kaybolmamış olma düşüncesi de zaten zihninizde durağan bir halde olacaktır, ki önemli olan şey de budur aslında.

    Ayrıca bir filozofu anlamanın etkili bir yöntemi de ona karşı gelmektir diyor kahramanımız. Dürüstçe bir tartışma sayesinde bazı anlaşılmayan şeyler anlaşılabilir. Anlaşılmak istenen filozofa yaklaşırken yapılan en büyük hata da bu belki de, filozofa karşıt olmaktan korkmak. Mesela koskoca bilmem hangi filozof, ben ona nasıl karşı geleceğim ki diye düşünen biri filozofları gerçek anlamda anlayamaz. Bize çelişki olarak gelen en ufak şeyde bile filozofa karşı gelmeliyiz ki, ona farklı açılardan da bakabilelim. Bu yüzden tarafsız olmak da yeterli değildir aslında. Değişken olarak hem taraflı hem de tarafsız olabilmektir mühim olan. Zaten Bernhard'ın dile getirdiği şey de bu eserde. Herkesin iyi gördüğü bir şeyi biz kötü olarak görüyor isek bunu kötü olarak gördüğümüzü saklamamalıyız mesela. Örneğin büyük bir filozofa yanlış diyebilmeliyiz ki o büyük filozofu anlayabilelim.

    Bernhard bu eserinde bazı yerlerde temsili öğeler de kullanmış. Ailelerindeki bahçıvan ve avcılarla. Karakterimiz küçüklüğünden bu yana avcıları hiç sevmemiş olan bu yüzden hep bahçıvanlarla büyümüş birisi. Sorun şu ki ailesinde avcılık çok büyük bir şey olarak görülüyor. Zaten ailesine birçok konuda karşı gelmiş olan karakterimiz avcıları sevme konusunda da onlara karşı geliyor. Avcıları diktatörlere benzetiyor. Diktatörlerin de av hırsları yüzünden kendi halklarını bile avlayabileceğinin altını çiziyor. Diktatörleri de diktatör yapan şey doymak bilmeyen av hırslarını tatmin edememeleridir bir nevi. Tıpkı avcılığın da bazı normal insanlarda bağımlılık halini alması gibi. Şu da var ki, Nazi egemenliği altındaki köy ve taşralarda da hep avcıların sözü geçiyordu. Bu da bir gerçek. Bu gerçek göz önüne alınarak kullanılmış temsili öğeler hikayenin gidişatına gerçekten çok güzel bir şekilde uymuş.

    Fotoğraf kavramının da insan hayatına yapmış olduğu büyük değişikliği dile getirmeden edemiyor. Bazı insanların bazı fotoğraflara sıkışıp kalmış olduklarından bahsediyor mesela. Sadece fotoğraflarından tanımış olduğumuz tarihi bir şahsiyeti, fotoğrafları ilk gördüğümüz andan itibaren, fotoğraftaki hallerinden farklı olarak hayal edebilmek ve düşünebilmek aşırı derecede zorlaşır. Mesela çok güzel bir örnek veriyor kahramanımız. Kendisinin Einstein'ı dilini çıkarmış olmadan hayal edemediğini söylüyor. Bu çok yerinde bir insan zihnine işlenmesi örneğidir. Ünlü fotoğrafları olan insanlar aslında bir nevi görüntüsel ve biçimsel olarak bizler için o fotoğrafın içine sıkışmışlardır. Onları başka türlü düşünebilmek için ya onların olduğu bir görüntüyü izlememiz gerekir ya da onları gerçek yaşamda görmemiz gerekir. Çok eski tarihi şahsiyetlerin hepsi de fotoğraflarda biçimsel olarak sıkışıp kaldılar. En azından düşünsel olarak zihnimizde yaşatabiliyoruz onları. Elbette ki biçimsellik yeri geldiğinde hiçbir şeydir. Ama en azından Descartes'ın nasıl yazı yazdığını ya da Kopernik'in nasıl düşündüğünü biçimsel olarak görmek isterdim.

    Karakterimiz düşünüş biçimiyle kendi varoluşunu kendi ülkesinin insanı olan Avusturya insanına özgü düşünme biçiminden bir kaçış olarak görür. Bu da bir yok oluştur ona göre. Yok oluş temelden değişmedir, mesela bir insanı Avusturya vatandaşı yapan her şeyden kendini yok etmesidir. Kendini bir dünya vatandaşı ilan edebilmesidir. Tüm düşünce dünyasını yok edebilmelidir. Çünkü asıl tarafsız düşünce böyle olmalıdır. Mesela gençliğinde çokca Marx okuyan biri eğer şimdi komünist ise, tarafsız düşünebilmek için zihninden bunları bile yok etmelidir. İnsanın kendini düşünsel olarak baştan yaratabilmesi için ilk başta gerekli olan tek şey kitaba da ismini vermiş olan bu 'yok etme'dir. Bir parçalanmadır. Ama kendisi de belirttiği üzere en büyük çelişkiye de burada düşüyor. Bu, insanlarla işim olmaz demek onları yok etmek anlamına gelmemeli diyor. Ama yine kendisinin dediğine göre uzun zamandır böyle davranmıştır kendisi. Doğru olan insan zihnini yeniden şekillendirmeye çalışırken zihnindeki saçma düşüncelerin kaynağı olan insanları aşağılamadan direkt olarak yok etmektir buna göre, aşağılama denilen şey istenmeyen bir insanla halen daha gereksizce uğraşmadır. Bu, onu yok etme (zihinsel olarak) sürecini geciktirmekten başka bir işe yaramaz. İşte bu gecikme hatasının içine ne kadar çok düşmüş olduğunu eserin sonlarına doğru anlıyor kahramanımız. Biz de onunla birlikte çelişkiye düşüyor onunla birlikte ikilemde kalıyoruz. Kendi yok oluşumuzu başkalarına suçlamalar atarak, onları aşağılayarak mı gizlemeye çalışırız peki? Başka bir deyişle kendi yok oluşumuz için onların da mı yok edilmesi gerek? İşte bu zihinsel yok oluş gerçekleşiyor mu, eğer öyleyse bu nasıl oluyor orası da biz okurlara kalıyor. Bir fikir salıyor Bernhard beynimize, düşünmeye başlıyoruz gerçek yok etme nedir, gerçekten mümkün olabilir mi bu, kitaptaki karakter bunu başardı mı, ama başarmış olsaydı bunu şunu demezdi gibi düşünce akışlarıyla beynimiz sürekli çalışmaya başlıyor bir anda. Sanırım şu anda içinde bulunduğum durum bu.

    Son olarak kahramanımız kendini bir abartma sanatçısı olarak görüyor. Her şeyi abartabilme yeteneği hayatı bir karşılama yöntemi olarak görülebilir. Tıpkı diğer hayatı karşılama, yaşanabilir kılma metodları gibi. Buna göre abartmak varoluşun bir tür atlatılışının sanatıdır. Başka bir deyişle varoluşa dayanabilme yöntemidir bu. Çünkü biz insanlarda olağanüstü bir abartabilme yeteneği vardır. Fantastik edebiyat da böylelikle ortaya çıkmamış mıdır? Realitenin abartılması ile. Bir şeyi abarttığımızda çoğu kez abartılan asıl şeye dikkat etmeyi bırakıp, abartılarak oluşmuş olan yeni şeye dikkat kesiliriz. Ve asıl şeyin dehşetini tam olarak yaşamış olmayız böylece. Tam da bu noktadan sonra Bernhard biz okurları neye uğradığına şaşırtıyor. Çünkü bu abartma üzerine olan düşünceler kahramanımızın zihninde kitabın sonlarına doğru ortaya belirmeye başlıyor. Ve kitapta o zamana dek anlatılmış olan şeylerin gerçek mi yoksa abartı mı olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Düşünün, sizi sorgulamaya iten metnin kendisi bile gerçeklik algısını kaybeder hale geliyor. İşte Bernhard farkı bu; insanı sarsıyor. Ayrıca abartma sanatının her şeyi abartmamaktan da çıktığı görülmüştür sıkça. Bundan da bahsediliyor. Hiçbir şeyi abartmamanın kendisi de abartı olmaz mı? Ama bu, kişinin gerçeği abartı olarak kabul ettiği değişken sınıra göre farklılık gösterebilir. Bu açıdan eserde anlatılan şeylerin gerçek mi abartı mı olduğunun bilinememesi bile zihnimizi meşgul edecek onlarca şeyden bir tanesi.

    Kim bilir, belki de kahramanımızın kendini bir abartı sanatçısı olarak görmesi de bir abartıdır, hatta her şeyi abarttığını düşünmesi de? Eseri gerçek ya da abartı olarak göremememizi sağlayan ikilemin kendisinin bile abartı olup olmadığını okurlar olarak bilmiyoruz. Ama şahsen şunun abartı olmadığına eminim ki, Bernhard gerçekten çok büyük bir yazar. Abarttım mı?
  • 304 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabı üslup olarak çok beğendiğim.Tarih okumak isteyip de sürekli tarih kitaplarını yarım bırakan birisi olarak bana göre çok iyiydi. Roman tarzı ama romanlaştırırken olaylar basite indirgenmemiş, gerçeklikleri saptırılmamış, ciddiyetten uzaklaşılmamış. Bu çok mühim. Konu olarak da Fahrettin Paşa ve askerlerinin çektiği zorlukları okudukça gıpta etmekten kendimi geri alamadım, elinizde olan nimetlere ne kadar şükürsüz olduğumu farkettim. Bölüm bölüm gözyaşlarına hakim olmak mümkün değil. Boğazında bir düğüm oluşuyor yutkunamiyor insan. Bu zorlukların %5'ini görsem pes etmez devam eder miydim acaba diye çokça hesaba çektim kendimi..
    Fahrettin Paşa'nın onuruna, samimi niyetine hayran kaldım. Büyük davanın büyük insanları.
    Son olarak beni bu kitaba sürükleyen Şehit Bayram Ali Öztürk hocanın sözleriyle bitirmek istiyorum; "Medine Müdafaası, Sarıkamış ve Çanakkale Zaferi'ni okumayan tarih okudum demesin"
    İnşallah bu kitapla tarih okumalarımın ilk adımı olur
  • Şeyh Galib klasik edebiyatımızın son büyük şairi olarak kabul edilir. Hayatı boyunca Mevlevi kültürü içerisinde bulunmuş ve nihayetinde Galata Mevlevihanesi’nin postnişinliğini de yapmıştır. Ehl-i tarik bir şair olmasının yanında III. Selim’le olan dostluğu bakımından da dikkat çeken bir isimdir.

    SABAH ÜLKESİ: kültür, sanat, felsefe dergisi, 57. sayıdan
    Selman Bayer

    http://www.sabahulkesi.com/...bte-insan-telakkisi/


    Hem dönemin büyük şairi olması, hem Galata Mevlevihanesi Şeyhi olması hem de dönemin sultanıyla yakın ilişkileri dolayısıyla devrinde etkin ve karizmatik bir isim olarak telakki edilmektedir. Şeyh Galib bu karizması neticesinde mesleği ve kendi estetik anlayışı doğrultusunda yaşadığı dönemin sorunlarına eğilmiş, bu sorunlara ilişkin mutedil bir üslupla çözüm önerilerinde bulunabilmiştir.

    Bilindiği gibi, Şeyh Galib’in yaşadığı 18. yüzyıl dünya genelinde bir krizin doğum sancılarının çekildiği çağdır. Aydınlanmanın bütün gücüyle Avrupa’yı kuşattığı ve hâkimiyetine aldığı bir dönemdir. Geleneksel dönemin sona erdiği ve insanın bir yüzyıl sonraki büyük krizine dair şaşkınlıkla boğuşmaktadır. Sanayi devrimi gibi gelişmeler dünyanın bütün siyasi düzenini değiştirmekteyken Aydınlanma da topyekûn bir zihniyet değişimine neden olmaktadır. Batı’da her alanda ciddi bir dönüşümün olduğu bu yüzyılda Doğu teknolojik ve siyasi dönüşümler doğrultusunda gittikçe artıp derinleşecek bir krizin ilk semptomlarıyla karşılaşmaktadır. Zihniyetin ve elbette arkasında topyekûn insanın tehdit altında olduğunu henüz idrak edememiştir. Doğu’yla birlikte Osmanlı da aynı kadere mahkûmdur. Devlet-i Âliye’nin elitleri mukadder ve mutlak bir değişimin muhtemel tehditlerinin teknolojik ve siyasi düzlemdeki bir takım ıslahatlarla bertaraf edilebileceğine hükmetmiştir. Kanuni’den itibaren fark edilmeye başlayan bu değişime karşı ilk tepkiler bu yüzyılda ortaya çıkmıştır. Lakin onlar da fazlasıyla yetersiz kalmıştır. Her ne kadar sultana verilen layihalarda liyakat, ahlak gibi bir takım izaha muhtaç kavramsal değiniler olsa da topyekûn bir insan meselesi hiçbir zaman tartışılamamıştır. Bu dönemde bir felsefi sorun olarak insandan ziyade devletin kurtarılması üzerine yoğunlaşılmıştır.

    Şeyh Galib’in yetiştiği çağ, tarihimizde bir ıslahat devri olarak anılır. Askerlik ve politika alanında birbirini kovalayan başarısızlıklar, imparatorluğun ve tebaasının özgüvenini sarsmış, Batı’ya ayak uydurmak gibi çok katmanlı ve telaşa gelmeyecek bir zorundalığın farkına varılmıştır. Bu farkındalığı icraata geçirerek devleti kurtarmaya çalışan III. Selim meseleyi tüm veçheleriyle değerlendirmenin gerekliliğini idrak etmiş ve farklı alanlarda uzmanlaşmış isimlerden bir takım layihalar talep etmiştir. Gelen teklifler doğrultusunda da askeriyeden eğitim sistemine kadar her alanda geniş ıslahat hareketlerine girişmiştir. Burada III. Selimle yakın dostluğu bulunan ve her fırsatta kendisini desteklemekten geri durmayan Şeyh Galib’in dönemin sorunları çerçevesinde insan anlayışını değerlendirmeye çalışacağız. Elbette klasik dönemin yüksek bir üsluba ve derinliğe sahip büyük bir şairini, hele bir de insan anlayışıyla değerlendirmek bu yazının çok ötesinde bir gayret ve mesai gerektirmektedir. Ancak onun meşhur terci-i bendi üzerinden insan anlayışına dair bir takım notlar düşülmesi de mümkün görünmektedir.

    Arnold Toynbee tehdide maruz kalan medeniyetlerin kendilerini korumak için gösterdiği reaksiyonları iki kavram üzerinden izah eder: Zelotizm ve Herodianizm. Zelotizm tehdide uğrayan cemiyetin kabuğuna çekilip gelenekçi olması, herodianizm ise düşman medeniyetin silahlarını kullanarak mücadele etmesidir.1 Şeyh Galib bu hususta her iki kavramı da içeren sahih bir tepkinin şairidir. Gelenekli bir şair olarak kendi geleneğinin terbiyesi ve usulünü terk etmez. Lakin geçmişe takılıp kalmak yanlısı da değildir. Onun şiir diline dair yenilik ve sadelik taraftarı olmasıyla Islahat Padişahı Sultan III. Selim taraftarı olarak arzıendam etmesi aynı hâlin tezahürüdür. Lakin şu da bilinmelidir ki Osmanlı şiirinin ya da düşüncesinin devrimci bir tabiatı yoktur. Tabiricaizse Osmanlı şiiri ve düşüncesi evrimsel bir süreç takip eder. Ağır ağır ilerleyen ve nesilleri kucaklayan bir yenilenmenin taraftarıdır. Elbette Şeyh Galib de, en önemli temsilcilerinden biri olarak, bu tavrın insanıdır.

    M. Kayahan Özgül’ün ifadesiyle gelenekli Osmanlı şiiri ilerlemez; dört boyutta genişleyerek gelişir. Dikey bir seviye hattında yukarıda entelektüele, aşağıda halka; yatay bir zaman düzleminde de her iki yöne doğru daha derine… Şiir yenileşme sürecini yaşarken de gelişmeye ilaveten değişir; fakat dönüşmez.2

    Şeyh Galib Özgül’ün izah ettiği bu sürecin mühim örneklerinden biridir. Onun geleneğe dair sadakati ve titizliği dikkat çeker. Önceleri Nedim, çağdaşlarından Muvakkitzade Pertev Efendi, Leskofçalı Galib ve sonraları Şinasi gibi klasik divan tertibinde farklı türleri görmezden gelerek şiirler yazması düşünülemez. Diğer yandan çağdaşı Nâbî gibi yalnızca Hikmet ağırlık şiirlere de itibar etmez. O geleneğin çizdiği çerçevede bir divan tertip ederken yenileşmeyi de kontrollü ve özgüvenli bir şekilde devam ettirir. Tepkisel ya da nispeten devrimci bir anlayışın değil, itidalin şairi olarak tezahür eder. Sözünü geleneksel türlerin belirlediği çerçevenin içerisinde herhangi bir heyecana prim vermeden söyler. Takdir ederken ölçülü, tenkit ederken anlayışlıdır. Onun şiire bakışıyla insana bakışı paraleldir. İnsana dair uyarılarını, beklentilerini ve tespitlerini de aynı geleneğin mutedil ikliminde yapmaya özen gösterir.

    Lakin bu itidal ve titizliğe riayet ederken söylemek istediğinden de geri durmaz. Özgül’ün yerinde tespitiyle genişleyen bir şiir evreninde geçmişi incitmeden ya da geleceği yüceltmeden anın hakkını vererek yazmaya devam eder. Böylesi bir çağda şiirlerini böylesi mutedil bir üslupla kaleme alan şairin insani krizin bertaraf edilebilmesi yönündeki gayreti de bu yüzden görülmeyebilir. Bugünün körlüğü geçmişin hakikatini örtmeye yetmez elbette. Ama geçmişe dair değerlendirme yaparken de ziyadesiyle dikkatli ve rikkatli olmak icap eder. Hem klasik edebiyatta hem de turuk-u aliyenin en mühim kollarından biri olan Mevlevilikte temayüz etmiş bir ismin eserlerini değerlendirmek için de aynı dikkate ihtiyaç duyulur.

    Biz de bu dikkatle Şeyh Galib’in meşhur terci-i bendi çerçevesinde onun insan anlayışına dair notlar düşmeye çalışacağız.

    Şeyh Galib,

    Ey dil ey dil niye bu rütbede pür-gamsın sen

    Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen

    diye başlayan terci-i bendinde kendi gönlünün şahsında, yorulmuş ve hastalanmaya yüz tutmuş bir devletin hastalığıyla malul dönem insanına seslenmektedir. Mevlevi bir şair ve mürşid-i kâmilin insana dair kurduğu söylem elbette ki genelde İslam’ın özelde ise Hazreti Mevlânâ’nın belirlediği çerçeve içerisindedir. İlk bakışta aynı şeyleri söylemektedir. Lakin söz söylendiği dönemle mukayyettir ve çağın idrakine, izanına göre değişebilir. Bu minvalde, Şeyh Galib de tabiricaizse çağlar boyunca değişmeyen hakikati kendi kabından ikram etme yoluna gitmiştir. Onun özgünlüğü de ustalığı da buradadır.

    İslam geleneğinin insana bakışı her dönemde aynıdır. İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Gayesi de Allah’ın rızasını kazanmaktır. Hazreti Mevlânâ’ya göre insan ancak fizik ve metafiziğin uyumuyla kemale erebilir. Yeryüzü bir imtihan merkezidir. İmtihanlar çeşit çeşittir. İnsan bütün bu imtihanları kendisinden gizlenen ilahî cevher marifetiyle geçebilir. Şeyh Galib, terci-i bendin ilk dizesinde “genc-i mutalsamsın sen” derken bu ilahî cevheri imlemektedir.

    Bilindiği gibi “İnsan” etimolojik olarak “üns” ve “nesy”i mündemiçtir. Arapçada “üns” “ülfet” ve “alaka” manalarına gelir. “Nesy” ise “gaflet” ya da bildiğini unutmak anlamlarına gelmektedir. Yani “üns” insanın ünsiyet ve irtibat kabiliyetini imlerken “nesy” ise onun gaflete düşüp, ahdini unutabileceğine ve yaratıcısına asi olabileceğine işaret eder. Etimolojik olarak her iki anlamı da kapsayan “insan” kavramının tanımı Mevlânâ’nın tanımıyla örtüşür. Mevlânâ’ya göre insan ulvilik ve süfliliğin, akıl ve şehvetin buluşma noktası olup, bütün problemlerine rağmen varlıkların en değerlisidir.3 Hazreti Mevlânâ’nın izinden giden Şeyh Galib varlıkların en değerlisi olan insana “cümle-i akvamsın” diyerek Mevlânâ’nın görüşleriyle uyum içinde olduğunu göstermektedir.

    Ruhsun nefhâ-i Cibril ile tev’emsin sen

    Sırrı Hak’sın mesel-î Îsi-i Meryemsin sen

    İnsan Allah’ın sanatının en önemli eseridir. Eşrefi mahlûkat yani yaratılmışların en şereflisidir. Şeyh Galib bunu kendi ifadesiyle anlatmaya çalışırken “Nefha-i Cibril ile tev’em”dir der, yani ruh-i ilahînin nefhasına sahiptir.4 Kendisinde Allah’tan bir soluk vardır. Tam da bu yüzden yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Allah’ın sıfatlarının mazharıdır. Bu Şeyh Galib’in deyişiyle “Sırr-ı hakk”tır.

    Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

    Merdüm-î dîde-i ekvân olan âlemsin sen

    Zatına hoşça bakması gereken insanın değeri tam da buradadır. Yaratılmışların göz bebeği olarak Allah’ın iltifat ve itibar ettiği insanın kendisine bakışındaki sıhhat âlemi neyse o olarak görebilmesindedir. Kınalızâde de hikmeti bu şekilde tanımlar. Zamanın ve mekânın değişmeleri, buhranlar, krizler, belalar ya da saltanatlı günler bu bakışı etkileyemez. Bu bakışın sıhhatiyle insan görebilir ve eyleyebilir. Nesnelerin ardındaki hakikati yine bu sahih bakış sayesinde idrak edebilir.

    Şeyh Galib’in bu bakışını Victoria Holbrook gayet güzel izah edebilmiştir. Galib’in Namık Kemal’e kıyasla Allah-Birey ilişkilerine yoğunlaştığını zikreder. Mukayesede Namık Kemal’i kullanıyor olması manidardır. Tanpınar’a göre İslamcılığın şampiyonu sayılan ve kendisinden sonraki dönemlerde de etkisini istikrarlı bir şekilde sürdüren bir figür olarak Namık Kemal şahsi tecrübesiyle var olan ve kendiliğinden sorumlu olan insandan ziyade halk-millet-devlet bağlamında nesneleşmiş, neferleşmiş bir insana vurgu yapar. Şeyh Galib’in aksine insanın ufkunu yeryüzüne indirip onu daha basit bir düzlemde yeniden değer/siz kılmaya çalışır. İnsanı ontolojik bir varlıktan ziyade siyasi bir figür olarak değerlendirmek yanlısıdır. Bu minvalde insanı yatay bir düzlemin nesnesi hâline getirir. Bakışındaki sıhhat bozukluğu insana dair düşüncesini de etkilemiştir. Oysa Şeyh Galib gelenekli bir şair olarak geçmişin tecrübesiyle mücehhez ve müzeyyendir. Geçmişe takılıp kalmaz, geleceğin anlamsız heyecanıyla da malul değildir. Kendi anının derdini taşır ve kendi anının şiirini söyler. İnsanın dikey bir düzlemde değerlendirilmesi ve onun değerler manzumesiyle birlikte varlığını inşa edebileceği görüşündedir. Bu dikey düzlemde zaman ve mekân ne kadar değişirse değişsin insan hep aynı düzlemde aynı dertle kaim olacaktır. Piri Hazreti Mevlânâ gibi, Allah-İnsan irtibatına vurgu yaparak, asıl gayenin ahlaki anlamda “insan-ı kâmil” modeline ulaşmak olduğunu ifade eder.

    Bunu yaparken kendi standartlarından vazgeçmez. Dünyayla arasındaki ilişki de ümit ve endişenin ötesinde bir itidal hâkimdir. Devrin sultanıyla yakın bir ilişki kurar lakin patronaj sistemini kabul etmez. Devletle arasındaki ilişkide denge gözetir. Bu dengenin kerteriz noktasını da kendi irfani zemini üzerine inşa eder. Şeyh Galib bir mürşid-i kâmildir. Muhatabı insandır. Lakin onu fikir/teori düzleminde tartışmanın ısrarını vurgular. Gündelik hayatta yürüttüğü seyr-i sülukun pratik taraflarını şiirine taşımaz. Bütün çağlarda ve coğrafyalarda diri kalabilecek bir dilin peşindedir. Çünkü onun görüşünde insan küçük âlemdir ve zamanın mekânın ötesinde bir fikir olarak hayatına devam eder. Çok daha pratik amaçlarla kendi dervişleri için hazırladığı söylenen Es-Sohbet-i Sufiyye adlı eseri dahi bu evrensellik iddiasını bünyesinde barındır. Bir tarikat şeyhi olarak insan yetiştirme mesaisinin ötesine geçip daha geneli şamil bir şiiri inşa eder.

    Geleneksel İslam toplumlarında tekkelerin toplumsal hayatın ana kaynaklarından biri olduğu herkesin malumudur. Orada yetişen insan hayatın her alanında kâmil bir birey olarak görevini hakkıyla yerine getirebilecek kudrete, ehliyete ve liyakate sahip olabilmesi öngörülmektedir. Lakin tarikat düz anlamıyla devlete ya da belli bir organizasyona adam yetiştirme kurumu değildir. Orada yetişen, pişen insan ait olduğu topluma, döneme, çağa ya da teşkilata sadakatinde kemale ermiş insan olduğu için böylesi bir mümbit kaynak olarak çağlar boyu hayati bir boşluğu doldurabilmiştir. Şeyh Galib’in döneminde de azalarak da olsa bu düstur devam etmektedir. Kayahan Özgül’ün ifadesiyle devletin kaderini değiştirebilecek, meşrutiyetin, anayasanın, kamuoyunun oluşmasını sağlayacak insanlar büyükçe bir kısmının yolunun tekkelerden geçmesi, tesadüfle açıklanamaz.5 Lakin devir değişmeye başlamıştır. Yine tekkelerdeki özgür ortamın sayesinde de olsa kısa bir süre sonra çok daha profan bir şair ve udeba kesimi etkisini göstermeye başlamıştır. Şeyh, dede, imam ve vaiz gibi isimlerin yerini daha dünyevi şairlerin aldığı gözlemlenir. Kayahan Özgül bu minvalde bir profanlaşmanın neticesinde hikemî şiirin yükseldiğini ve hatta Nâbî ve onun mektebinden yetişen dindar şairlerin de bu ekolün temsilcisi ya da destekleyicisi olabildiklerinden söz eder.6 İşte Şeyh Galib şiirinde bu tehlikeyi görür. İnsanın geleneğin düsturuyla var olabileceğinde ısrar eder. Yeri gelmişken değinmek icap ederse onun Hüsn-ü Aşk adlı eseri Hüsn ve Aşk arasındaki ilişki özelinde baştan sona bir insanın nasıl kemale ulaşacağının hikâyesidir.

    Şeyh Galib’in Nâbî’nin hikemî şiirine ve onun patronaj sisteminin gölgesinde şairliğini yürütmesine itirazı da bu bağlamdadır. Devletle arasındaki mesafede dengeyi gözeten Şeyh Galib Nâbî’nin şahsında hikemî şiire itiraz ederken de ehliyet ve liyakate sadakat gösterilmediği yerde hikmetin gölgesindeki profanlaşma ihtimalini ve yeni profan insanı görüyor gibidir. Elbette hem Hüsn-ü Aşk’ta hem de divanında bu ihtimale karşın geleneğin insanına taraf bir tavır takınmaktadır.

    Kayahan Özgül Osmanlı’da ulema, umera, rical-i devletin karakteristiklerinin bir yere kadar takip edilebileceğini lakin sıradan insan tipini belirlemenin zor olacağını ifade eder.7 Gelenekli toplumlarda sembolik ve elit bir dilin ve üslubun revaçta olması küçük insanın, sıradan insanın metinde görülmemesini ya da ihmal edilmesini beraberinde getirir. Lakin bunu bir eksiklik olarak değil de hiyerarşisi ve sınıfsal temeli sağlam bir toplumun kendini ifadedeki titizliği olarak okuyabiliriz. Bu titizlik temelde teorik bir anlatımı dayatmaktadır. Dönemin şairi her ne maksatla olursa olsun, ait olduğu geleneğin kemalinden dolayı sıradan, küçük insanı konu edinmez belki ama onu da doğrudan etkileyebilecek bir insan ideasını tartışır. Böylece hem genel ve evrensel bir çerçeve çizer hem de çağlar ötesi bir dirilik kazanır. Şeyh Galib’in bugün de büyük bir şair olarak kabul edilmesinin en mühim sebeplerinden biri bu hususlardaki ustalığıdır. Şeyh Galib’in şiire has titizliği Özgül tarafından da zikredilmiştir. Özgül, 18. yüzyılın klasik şiir tarihinin en fazla şair yetiştirdiği ama yalnızca Nedim ve Şeyh Galib’i kabul ettirebildiği bir yüzyıldır8 derken bu titizliğin hakkını teslim etmiştir. Hâliyle Şeyh Galib’in insana dair hassasiyeti de bu titizlik mesabesinde olacaktır.

    O insanın, emanetçisi olduğu kutsal ruhun sorumlusu olarak ve potansiyeliyle tartışılması taraftarıdır. İnsanın maddi yanıyla değil özüyle yani ruhuyla değerlendirilebileceğini ve ancak bu şekilde zamanın ve mekânın ötesinde bir bakışa sahip olabileceğini savunur. Yalnızca burada konu edindiğimiz terci-i bendinin dahi onun insana dair fikrinin hülasası olabileceğini söylemek çok da iddialı olmaz kanaatindeyim.

    Merteben ayn-ı müsemmâdadır esmâ sanma

    Merciin Hâlik-ı eşyâdadır eşyâ sanma

    Galib’in bu beytinden insanın yaratılmış bir varlık olarak, maddi anlamda sahip olduğu hususiyetler ve meziyetler sebebiyle değil bilakis bu sebepleri ona veren, kendi ruhundan ona ruh üfleyen Allah’ın varlığından ve cömertliğinden dolayı yeryüzünün halifesi olduğunu anlarız. Burada Allah’ın bütün isimleri Âdem’e öğrettiğini belirten ayete işaret edilmektedir.9 Bu ayetin ışığında insana asıl itibarını kazandıran hususun esmayı bilmesi değil, Allah’ın bu isimleri öğretmek için insanı tercih etmesi ve insana iltifat etmesidir. Şeyh Galib tam bu hakikate olan imanı ve itimadıyla “cihanda itibarım varsa sendendir” diyebilmektedir. Şeyh Galib’in derdi dünyanın geçiciliğini idrak eden ama dünyadan geçip giderken hoş bir sada bırakmanın da gerekliliğini farz kabul eden bir insandır. Şairliğinde de, kendi şeyhliğinde de, III. Selim’le olan dostluğu neticesinde sahip olduğu aydın kişiliğinde de yeniden bu insanın hâkim olması için gayret eder.

    Gördüğün emr-i muhakkakları rü’yâ sanma

    Başkasın kendini sûretle heyûla sanma

    Mevlânâ dünyada insanın başına gelebilecek her şeyin bir hayalden ibaret olduğunu, insanın yaşadıklarının ve hissettiklerinin, barışın ve savaşın hatta övünmenin ve yerinmenin bile dâhil edilebileceğini ifade etmektedir. İslam dinine göre hakiki âlem bu dünya değildir. Bu dünya bir oyun ve eğlenceden ibarettir. İnsan bu dünyada bir aldanma içerisinde olabilir. Galib buradaki aldanmayı tarif ederken dünyanın aldatıcılığından değil, insanın kendi değerine olan inancından şüphe etmeye başladığında ortaya çıkan bir aldanma olduğunu söyleyerek şiirin muhatabını uyarmaktadır. Şeyh Galib heyulanın zahirdeki heybeti aldatıcıdır der ve Osmanlı insanının bu aldatıcılığın büyüsüne kapılıp kendisini unutmasına gönlü elvermez. Dönemin Osmanlısının Batı karşısındaki şaşkınlığı ve endişesi hatırlandığında bu beytin anlamı daha da genişler.

    Berk-ı hâtıf gibi bû kayd-i sivâdan güzer et

    Erişen hâr u hasa âteş-i aşkı siper et

    Şeyh Galib önceki beyitlerde insanın ne olursa olsun ümitsizliğe düşmemesi gerektiğini, yoksa yolunun bela sahrasına düşeceğini ifade ettikten sonra bu bela sahrasına düşmemek için tutunacağı dalı işaret eder. Bu dal aşktır. Aşk ile Allah’ı seven O’nun tarafından sevilmeyi de hak eder. Galib Allah’tan gayrı bütün varlıklardan, çakıp sönen, gelip giden bir şimşek gibi geçip gitmesi gerektiğini ifade eder. Ve bela sahrasından üzerine esen rüzgârla gözünü körelten çer çöpe karşı aşk ateşini siper etmesini tavsiye eder.

    Sonuç

    Şeyh Galib’in büyük bir medeniyetin mensubu olarak söyledikleri elbette ki o medeniyetten ayrı olarak değerlendirilemez. Başta da söylediğimiz gibi onun insan anlayışı genelde İslam’ın özelde ise Mevleviliğin insan anlayışıdır. Lakin bunu başka bir dille, başka zevkle söylemiştir. İlaveten Şeyh Galib’in yaşadığı devrin hususiyeti de göz önünde bulundurulduğunda onun çözülmeye yüz tutmuş insana kendisini hatırlatıyor olması ve bunu geleneğin görkemli adabını terk etmeden yapıyor olması başlı başına özgünlük olarak da okunabilir. Bu özgünlük çağdaşı olan Nedim ve Nâbî’yle mukayesesinde daha da belirginleşir. Divanına tevhit, münacat, naat ve mersiye gibi türleri almayarak profanlaşmaya yol açan Nedim’in aksine bütün türlerde eser verdiği gibi Nâbî’nin hikmet ağırlıklı yaklaşımına da yüz vermez. O bu ikisinin ortasında bir yolu takip eder. Geleneğe divanında yer açar ama uzatmaz, divanında hikmeti de konu edinir ama onun karşısına kararında bir ironiyi koymayı da ihmal etmez. Bu yaklaşımı insanın dünya hayatındaki yerinin neresi olacağına dair bir çerçeve çizer. Ahireti arzulayan ama bu dünyayı da onu yaratandan dolayı seven, teslimiyetinde kemali arayan ama kendi cüzi iradesinin hakkını vermeye gayret eden bir insanı takdim eder.

    Şeyh Galib insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak arzıendam ettiğini söyler. Kendisinde var olan ruhun zamanın ve mekânın ötesinde bir hayatiyete ve kudrete sahip olduğunda ısrar eder. İnsanın zaman ve mekânla mukayyet bir bedenin içerisinde olması onun imtihanıdır. Lakin o bir bedenden ibaret değildir. Kendisini saran parmaklıkları, kuşatan kafesi ruhu ve aklıyla aşabilir. Muhatap olduğu imtihanın zorluklarını kendine dönerek, kendini hatırlayarak ve özündeki cevhere sahip çıkarak aşmak durumundadır.

    Güzellik ve aşk Şeyh Galib’te insanı uçuran iki kanattır. Onun en mühim eserine Hüsn-ü Aşk ismini vermesi de bu şekilde düşünülmelidir. Hüsn-ü Aşk’ta insanın tekemmülünü hikâye ettiği açıktır. Bu kemal sürecinde güzellik ve aşkın yeri mühimdir. İnsan vazifesi icabı dünyayı ve kendisini güzelleştirmekle mükelleftir. Bu gayeyi yerine getirirken de aşk ile yapması gerekmektedir. Sahih bir geleneğin temsilcisi olan Şeyh Galib insanın ihtiyaç duyduğu aşkın dikey bir düzlemde onu ayakta tutacak, ona yol aldıracak ilahî aşk olduğunu açıkça söyler.

    İsmet Özel Yunus Emre’den günümüze insan meselesi sadece şiir içinde tartışılabilmiş, şiir içinde zikredilmiş bir meseledir der (İsmet Özel, 2008: 160). Özel, bu görüşünden sonra Homeros’tan bahsederek, Yunan milletini ve insanını Homeros’un yarattığını söyler. Yani dağınık ve ortak bir kanonu olmayan bir milletin küllerinden yeni bir millet ve insan oluşturur Homeros. Şeyh Galib de bir kırılmayla karşı karşıya kalan Osmanlı toplumunda yeni bir soluğun, tavrın ve insanın arayışındadır. Onun geleneksel düşüncenin imbiğinden geçirerek sunduğu insan anlayışından etkilenen oradan yola çıkarak döneme yeni bir insan tipi arayışı ziyadesiyle mühimdir. Lakin hiçbir zaman bu bağlamda anlaşılamamıştır. Türk düşüncesinde ve edebiyatındaki mukayese noksanlığı, tür taassubu Şeyh Galib’i yalnızca bir şair olarak okunmaya zorlamıştır. Oysa yalnızca III. Selim tarafından Nizâm-ı Cedîd’in üst düzey subaylarına Mesnevi sohbetleri yapmakla görevlendirilmesi dahi tesis edilmek istenen yeni düzenin insan anlayışına dair birçok veriyi barındıran bir vaka olarak okunabilirdi.

    Kayahan Özgül’ün dediği gibi “İslam Felsefesi ‘arayan bulur, bulan bilir, bilen söylemez’ şeklinde özetlenebilecek ledünni bir öğrenme biçiminden ibarettir. Bu hâl aynıyla şiirde de yaşanır.”10 Özellikle tasavvufi şiirin insanla ilişkisi dolaylı bir ilişkidir. Sıradan insanların dili ve anlayışına yönelik özel bir basitleştirme çabasına girilmez. Özgül’ün tespitiyle “Yunus’tan beri, ruhundaki çalkantıları dindirecek liman arayanlar bir şeyhe intisap için uğraşır.”11 İsmet Özel’in işaret ettiği mana Özgül’le birlikte daha da aşikâr hâle gelir. İnsan insan olmak için bir rehbere, bir yola, bir usule ihtiyaç duymaktadır. Şeyh Galib döneminin önemli bir aydını, entelektüeli olmasının ötesinde manevi bir rehber olarak da Osmanlı insanına konuşurken işte bu çerçevede konuşmaktadır.

    1 Özgül, M. Kayahan, Divan Yolundan Pera’ya Selametle, Hece Yayınları, Ankara, 2006, s. 11.
    2 A.g.e., 11.
    3 Altıntaş, Ramazan, “Mevlânâ’nın Teolojisinde İnsan Tasavvuru”, Türk Kültürü Edebiyatı ve Sanatında Mevlânâ ve Mevlevilik-Ulusal Sempozyum Bildirileri, Selçuk Üniversitesi Matbaası, Konya, 2007, s.543 (543-551)
    4 Altıntaş, a.g.m., s.543.
    5 Özgül, a.g.e., s.82.
    6 Özgül, a.g.e., s.82.
    7 A.g.e., s.90.
    8 A.g.e., s.114.
    9 Gölpınarlı, Abdülbaki, Şeyh Galib Divanı’ndan Seçmeler, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1976, s.223.
    10 Özgül, a.g.e., s. 288.
    11 A.g.e, s. 288.
  • Kızıl bulutlar göğü gizlerken yeryüzünden minik ışık hüzmeleri yol bulup iner toprağa, ağaca, kuşa, çiçeğe, insana ve gözlerine. Böyle bir günde hüzünlü olmak şaşılacak şey doğrusu diye geçirir içinden. Hafifçe doğrulur yanına oturduğu çınarın gövdesine. Ben sana demiştim dostum biri olursa onu sana getireceğim diye. Sen sevmezsen olmaz demiştim. Sahiden mi sevmedin? Yoksa ilk defa tanışmış, ilk kez bir ağaca fısıldamış olmanın garipsemesi miydi ?
    Çınar bir iki dalını sallar "Bilmem" gibisinden. Neyi bilirsin sen?
    " Ne çektiğini bilirim, gözyaşlarını, iç döküşlerini bilirim. Üzülmeni istemem!". Herkes öyle diyor " Üzülmeni istemem". Çınar bir daha sallar dallarını. Şimdi ne var?
    "Bak" der çınar hala birkaç dökülmedik yaprak var. "
    Bu kavramayla uzaklaşır çınardan adımları yorgun kadının. Utanmış, kırılmış, hafif darılmıştır. Ama kime, ama neye? Ayaklarının altındaki yeryüzü onu içine çeker, birkaç gün önce çeken göklere inat.
    Elbette böyle olacaktı der. İnsan bu buluttan olma değil ki, basbayağı balçık işte. Diyor ya şair " Burası dünya bu kadar işte". Aynen de öyle.
    Şimdi başı daha iyi anlar gibi onaylar olanları, gözleri kuşlara takılır bölüştükleri ekmeği izler, yağmur damlalarının çalılıklara taktığı inci tanelerini, kar kış dinlemeden açmış sarı çiçekleri.
    Hiç bu denli dokunmamıştır yarasına eli. Kanadıkça yolar, yoldukça kanı dursun ister. Yürüyüş uzar gider. Her adımla zihni tutunduğu dalını kemiriyordur sanki. Aldırmaz, düşsem de bir kalksam da diye düşünür. Birkaç umut çıkarır kaygısından. Birkaç tebessüm tutar ıslanmış yanaklarından.
    Mühim olan bu değil der içinden,mühim olan beni çeken toprağın toprağın Rabbi ile gökyüzünün Rabbinin bir olması. İçini ılık bir huzur kaplar, esen hafif rüzgar saçlarının arasından geçer. Kuşların yolunu dahi çizen "O" beni nursuz, yolsuz bırakır mı? Sol avucunu önce dudağına sonra kalbine götürür. Kimsenin neden asla güldüğünü bilemeyeceği gözleri kapanır teslimiyetle.
    "Hüküm Allah'ındır"

    13.01.19
  • 3.15. TARIH BOYUNCA TÜRK ERMENi ILIŞKlLERl SEMPOZYUMU
    Şimdi, söz sırada, Araştırmacı Yazar Sayın Aytunç Altındal Beyefendide: Buyurun efendim.
    AYTUNÇ ALTINDAL: Teşekkür ederim Sayın Başkan. Sayın Başkan, değerli konuklar;
    Yüce Meclisin çatısı altında, ERMENi meselesini konuşmak için buradayız. Ne mutlu ki,
    Meclisimiz de, nihayet bu konuya el attılar. Parlamenterler Birliği sayesinde, bu olayı Meclise
    taşıdılar. Gönül isterdi ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi, bir genel görüşme açsın ve bunu,
    bizzat parlamenterlerimiz kendi aralarında bir kere daha tartışsın isterdi; ama, biz bununla da
    kifafınefs edelim.
    Değerli konuklar, ben, ne oldu, neler oldu üzerinde değil, ne yapmalıyız üzerinde durmak
    istiyorum. Olaya, hangi bakış açısıyla baktığımı anlatmak istiyorum ve arşivleme ve
    belgeleme çalışmaları hakkında sizlere bazı lojistik bilgiler aktarmak istiyorum. Olaya bakış
    açısında, öncelikle, Türkiye'nin son elli yılda bir devlet politikası yoktur, olmamıştır ve de
    özellikle oluşturulmamıştır. Türkiye'nin Ermeni meselesine nasıl bakması gerektiği, maalesef,
    hiçbir zaman ele alınmamış ve devlet politikası olarak belirlenmemiştir. Bu, ilk saptamamız-
    dır.
    Bildiğimiz gibi, 1948'den bu yana, bize empoze edilmiş olan "bu olayı, siz tarihçilere bırakın"
    anlayışı egemen olmuştur; ama, günümüz-
    >196-
    de, başta Israil olmak üzere, hiç kimse, kendi millî meselesini, tarihçilere bırakıp, sırtüstü
    yatmamıştır, maalesef, bir tek Türkiye'deki iktidarlar, sırtüstü yatmışlardır. 1950'lerden
    itibaren gelinen bakış açısında, Türkiye'nin Ermeni meselesinde, hemen hemen hiç yol
    alamamış olduğu, bir gerçektir. Dolayısıyla, olayı tarihçilere bırakalım anlayışının, ben,
    karşısındayım. Bu olay siyası", diplomatik ve hukuki" bir olaydır. Bize, bunu çok acı bir
    şekilde, Washington'da kongreye gittiğimiz zaman, çeşitli faaliyetleri engellemek için
    gittiğimiz zaman, son beş yıl içinde, her seferinde "burası kongre binası, tarih kurumu değil"
    dediler bize, fakat biz bunu, maalesef, bir türlü Dışişleri Bakanlığımıza anlatamadık. Onlar,
    hâlâ "bu işi tarihçilere bırakalım" dediler.
    Ikinci husus, ortada bir Ermeni sorunu var mı? Türkiye'nin yurtiçinde ve dışındaki
    Ermenilerle, en ufak bir sorunu yoktur; fakat, Osmanlı döneminden, 1850'lerde başlayarak,
    bugünkü cumhuriyetimize kadar ve bugünlerimize kadar yönelmiş olan, bir Ermeni terörü sorunu vardır. Şunu hiç unutmayalım ki, Osmanlı dönemindeki olay, Ermeni terör olayıydı,
    burada bir manipülasyon yapılıyor, buna dikkat etmemiz gerekir. Çeşitli metinlerde, bugün
    karşımıza getirilen metinlerde "Efendim, siz, Osmanlı'nın devamı değilsiniz, doğru, siz
    cumhuriyetsiniz" diyorlar; fakat, af buyurun özür dilerim terimden, işin içinde bir üç
    kâğıtçılık var. Ne diyorlar: "Türk Ordusu yaptı bunu." Neyi Türk Ordusu yaptı; Osmanlı yaptı
    demiyor, Türk Ordusu öldürdü diyor. Dolayısıyladır ki, Türk Ordusu o günde var, bugün de
    var, demek ki bugünkü Türk Ordusu da suçludur diyor ve buradan yola çıkarak, Türk Silahlı
    Kuvvetlerine yönelik çok ağır ve de Türk Silahlı Kuvvetlerini kendi içinde bölmeye yönelik
    faaliyetler
    düzenliyorlar. Bunların hepsini, biz, birebir yaşıyoruz, içinde bulunuyoruz, Aramızda,
    bunlarla birebir yüzleşmemiş olanlar vardır; fakat, biz içinden geliyoruz ve biliyoruz bunları.
    Yurt-dışında görüyoruz bu olayları.
    Üçüncü husus, uluslararası mahkemeler bizi haklı görür. Bu da, çok tatlı bir Batıcılık hayali.
    Yani, uluslararası mahkemelerde, bizim haklı çıkabileceğimizi ümit etmek mümkün değil.
    Ben, biraz da sert bir ifadeyle, bazı konuşmalarımda şöyle bir şey söyledim. Hz. Isa'yı gittiği
    yerden geri getirip, bizim lehimize tanık olarak dinletsek, adamlar istemiyorlar. Kardeşim,
    kabul etmiyorum diyor, ben seni bir defa mahkûm ettim; mahkûm ettim ve seni tazminat ve
    toprak ödemeye mahkûm edeceğim diyor. Yani, biz, ne yaparsak yapalım, ister belge
    koyalım, ister arşivlerimizi açalım -ki hepsi açık- isterseniz hepimiz amuda kalkıp, biz böyle
    bir şey yapmadık diyelim, adamlar dinlemiyor, adamlar bitirmiş bu meseleyi. Bu, üçüncü
    husus.
    Şimdi, bu arşivleme ve belgeleme çalışmalarını yaparken, belirli bir strateji izlemek
    gerekiyor. Ben, böyle bir teklif getiriyorum, kabul edilir edilmez ayrı meseledir; ama, dilerim
    ki, bu işin bir metodolojisi olur, bir metotla bakmamız lazım. Ondan sonra da, Türkiye
    Cumhuriyet Devleti'nin bir stratejisini oluşturmak lazım.
    Birinci husus -burada altı tane husus var, çok kısa, bunları hemen geçeceğim- bu olayın
    psikolojik boyutu var. Yani, Ermenilere baktığımız zaman, kendilerinin Ermeni milliyetçiliği
    denilen olayın, temelde, bildiğimiz milliyetçilik kategorisiyle açıklanamadığıni; fakat, çok
    ilginç bir olay, kurban felsefesi dediğimiz, kurban olma psikolojisi dediğimiz, psikolojiyle
    açıklandığını görüyoruz. Ermeniler, kendilerinin victimails edildiğini, dolayısıyla da iki bin
    yıl içinde Hıristiyan aleminin tek kurban edilmiş milleti olduğunu, tıpkı isa gibi, onların da,
    Müslümanlar tarafından çarmıha gerilip öldürüldüklerini öne süren bir felsefeleri var. Yani,
    milliyetçilikleri, biz kurban edilmiş Hıristiyanlarız felsefesi üzerine oturuyor.
    Dolayısıyladır ki, geçenlerde bir toplantıda değerli kardeşimiz Mim Kemal Öke'de güzel bir
    şekilde değindi, biz, bu genosit olayını, soykırımı reddettikçe, adamların altındaki halıyı
    çekiyoruz; ama, bize düşen görev, bunun hastalıklı bir bünye olduğunu göstermektir
    psikolojik boyutunda. Yani, kendini durmadan kurban kabul ederek, efendim, ben
    Hıristiyanlığa işte, böyle katkıda bulundum demenin, hastalıklı bir ruh halinden başka bir
    anlam taşımadığını, bunun milliyetçilik de olmadığını anlatmak zorundayız. Bu, işin
    psikolojik tarafı.
    Ikinci husus, yine psikolojik bir olay, Hıristiyan aleminde, biliyorsunuz, kiliselerin, özellikle
    Vatikan'ın, bugün Vatikan dediğimiz Katolik kilisesinin büyük katliamları var; fakat, islam
    aleminde, dünya tarihine mal olmuş büyük katliam yok. Yani, islam dini, hoşgörü dini olarak
    gelirken, Hıristiyanlık, hoşgörüsüzlük dini olarak ortada. Dolayısıyladır ki, 2000 yılına
    gelindiğinde, adamlar dediler ki, artık Hıristiyanlığın üzerindeki bu suçlamayı istemiyoruz,
    işte Türkler Müslüman'dır. Onlar da Hıristiyanlar! kestiler, kıyım yaptılar, dolayısıyla bir
    milyarlık Müs-
    lüman alemi de hiç kuşkunuz olmasın ki, katliamcı bir dinin temsilcileridir. Bir boyutu da bu.
    Diğer bir husus, işin sosyolojik boyutu var. Sosyolojik boyuta bakarken, bir ayırım yapmamız
    gerekiyor. Önce, Diaspore Ermenilerini ayırmak, sonra Türkiye'de yaşayan Ermenileri
    ayırmak, sonra terörist Ermeniler, sonra Ermenistan Cumhuriyeti'nde yaşayan insanları ayrı
    ayrı kategorilerde ele almamız gerekiyor. Topluca, Ermeniler şöyledir, Ermeniler böyledir
    demekten ve suçlamaktan kaçınmalıyız.
    Şimdi, burada devreye, uzun zamandır sokulmuş olan Yahudilerin başına gelen, Ermeniler
    başına gelen karşılaştırması var; ama, dikkatten kaçan bir husus, Nürenberg yasaları.
    Nürenberg Mahkemeleri değil, Nürenberg Yasaları, yani, Hitler'in 1933'ten sonra iktidara tam
    olarak geldikten sonra sırayla çıkardığı 23 yasadan oluşan bölüm. Burada, dikkat edilirse, çok
    mühim bir olay var. Yahudilere ilk defa Avrupa'da vatandaş olma hakkı.... Burada bir
    parantez açıp bir noktayı vereyim, Avrupa'da Yahudilere vatandaş olma hakkı verilmeden
    önce, Yahudiler, toplumda af buyurun işte çiziyorlardı, prensler, papazlar, tüccarlar vesaire
    sokak kadınları, altına bir çizgi Yahudi diye yazıyorlardı. Yani, sıralamada, toplumsal
    hiyerarşideki yerleri buydu. Ilk defa 1850'lerde, 1800'lü yılların başlarında ama, 1820'lerden
    itibaren, vatandaş olma hakkı verildi; ama, aynı dönemde, dikkat ederseniz, Osmanlı
    devletinde, birçok Ermeni devleti yönetiyordu. Yani devletin içinde etkin görevdeydi, mal
    mülk
    sahibiydi, zengindi vesaireydi. Nürenberg Dönemine gelindiğinde ise, genoist kavramının ilk
    ayağını oluşturan husus gerçekleştirildi, neydi o, Nürenberg yasalarından Hitler dedi ki,
    Yahudiler, birinci sınıf vatandaş değildirler, insan olarak ikinci sınıf vatandaşlığa düşürmüş
    bunlar vatandaş değil, nasyoneldir dedir. Dolayısıyla ikinci sınıf vatandaşlığa düşürmüş
    olacaksınız. Türkiye'deki tehcir vesaire veya genosit gibi suçlamalarda, bir ikinci sınıf
    vatandaşlığa düşürme yaşandı mı, böyle bir tek kanun gösterebilir mi kimse; hiç kimse
    gösteremez. Dolayısıyla, bizim dikkat etmemiz gereken hususlardan bir de, Nürenberg
    Yasalarının topluca ele alınarak, hukukçularımız tarafından yeniden getirilmesidir.
    Kültürel boyutu var, burada, kiliseleri, özellikle de Vatikan'ı dikkate almamız gerekiyor.
    Ermeni kiliselerinin faaliyetleri ile Vatikan'ın ekümenizm faaliyeti bir ve aynı paralellik
    göstermektedir. Yönlendiren Vatikan'dır. Nitekim Papa II. Jean Paul, 20 Kasım 2000 tarihinde yaptığı tarihi açıklamada
    "Türkler 1915-1923 yılları arasında 8 milyon Hıristiyan'ı kurban etmişlerdir" dedi. Burada,
    demin Sayın Perinçek'te dikkati çekti, bizim Kurtuluş savaşımızı bir katliam olarak
    yorumladı. Kim yapıyor bu işi; Papa yapıyor, artık bunun üzerinde bir otoritesi yok Hıristiyan
    aleminin, Katolikler için. O zaman, dikkatimizi yöneltmemiz gereken unsurlardan bir de,
    kiliseler, kiliselerin faaliyetleri ve Vatikan.
    Burada, dördüncü boyut, tarih boyutu. Osmanlı'daki isyanlar ve tehcir diye baktığımız zaman,
    eğer tehcir olayı mutlaka genosit olarak suçlanacaksa, ilk tehciri yapanlar, biliyorsunuz,
    ingilizlerdir. Ingilizler, Avustralya ve Yeni Zelanda'ya tam 2 milyon insan atmışlardır ve
    inanır mısınız ki, bakın bunlar, maalesef Türkiye'de gündeme gelemiyor, anlatılamıyor.
    Televole kültürü -kültür demek bile ayıp da- yani televole anlayışı çerçevesinde, şu
    söylediklerimiz, buralarda kalıyor ve geçecek. O Ingiltere, demokrasinin beşiği olduğunu öne
    süren Ingiltere, 2 milyon insanı ki, bir örnek vereceğim hepimiz güleceğiz, 2 milyon insanı
    çeşitli gerekçelerle Avustralya ve Yeni Zelanda'ya göndermiş ve 1986 yılına kadar, 15 sene
    öncesine kadar Avustralya ve Yeni Zelanda'ya ingiltere'ye girmek isteyen dördüncü nesil
    insanların özel izin alması gerekmiştir. Izin, vize değil. Özel izinle girebilmişlerdir
    ingiltere'ye. Yani, 2 milyon insanı başından atmış ve o sırada, bu tehcir olayı sırasında
    28.000 kişi de yollarda ölmüştür. Dolayısıyladır ki, eğer, Osmanlı'daki tehcir, genosit kabul
    ediliyorsa, öncelikle Ingiltere'nin Avustralya ve Yeni Zelanda'ya yaptığı tehcir de genosit
    kavramı içine alınmalıdır diyoruz; çünkü, ölü sayısı, Ingiltere'nin verdiği rakamlarla 28.000,
    Yeni Zelanda ve Avustralya 60.000 veriyor. Buna göre, burada dikkat etmemiz gereken,
    demek ki, tehcir bizim keşfimiz değil, bizden önce Avrupalıların keşfi olduğu meselesidir.
    Tabii", bunların arasında, bildiğiniz gibi Rusya'dan Kafkaslardan Balkanlardan 1,5-2 milyona
    yakın Müslüman'da topraklarını reddettirilerek, maalesef, bizim topraklarımıza, Anadolu'ya
    gönderilmiştir. Bu tehcir değil midir? Bunu da kim yapmıştır; Fransız ve Ingilizler yapmıştır.
    Balkanlardan Müslümanları sürmüşler, yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan kopartıp,
    Anadolu'nun bağrına itmişlerdir. Bu da tehcirdir.
    Beşinci boyut siyası" boyutu. Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında
    kurduklarım meselede, bu olayın siyasi"
    '201'
    tarafını biz, hiçbir zaman göremedik. Yani, efendim, bunlar aslında bir Ermeni meselesi var
    ya, yok, işte biz bunu şöyle yapalım, üstünü örtelim, gözlerimizi kapayalım, şeklinde bakıldı.
    Bu olayın, özü itibariyle siyası" olduğunu unutmamız gerekiyor. Yani, biz de siyasi"
    mücadele yapmalıyız, bu siyası" mücadeleyi yaparken de, son nokta hukuki boyut. Sizim
    hukukçularımız, tabii" ki tarihçilerimiz, siyası" mücadeleyi yönlendirecek olan kişilere,
    yeterli malzemeyi sağlamalıdırlar. Burada da, tarihçi ve hukukçularımıza görev düşüyor.
    Uluslararası hukuku çok iyi bilen ve tarih konusunda da uzmanlaşmış olan çok değerli
    tarihçilerimiz var, onlarda buralarda, zaten ortaya koydular, vermek gerekiyor. Ben, size bir
    örnek olarak, kendim ortaya getirdiğim bir noktadan değinerek bitireceğim sözümü.
    Aynı dönemde, Türkiye toprakları üzerinde doktorluk yapmış olan yabancılar var. Bu adamlar
    isviçreli hatta Venezüellalı hatta Norveçli, ingiliz, Fransız insanlar var. Bunların hazırladıkları
    raporlar. Bunların bir kısmını gördük, baktık, inceledik, çok ilginç sonuçlar var. Örneğin,
    defin ruhsatlarına göre, silahlı darp yoluyla ölen Müslüman sayısı, 6r-meni'den fazla. Onların
    kendi yazdıkları 1915 ve daha sonrasıyla ilgili. Şimdi, bunu da aldık World Health
    Organizationa gittik, bunlar, acaba kabul edilebilir mi, siz bunları belge olarak kabul edebilir
    misiniz diye sordum, "Evet, bunlar doktor raporlarıdır, bu belgeleri kabul ediyoruz" dediler;
    fakat, ne yazıktır ki, Türkiye'den belge götürdüğünüz zaman "Türkiye'nin belgesini kabul
    etmiyorum" diyor. Niye kabul etmiyorsun diyorsun, "Sizin mahkemelerinizi kabul etmiyoruz
    ki, bunu, belgesini kabul edeyim" diyor.
    Neden bu böyle oluyor, inanın, Türkiye'nin kendi gücü, Türkiye çok güçlü bir devlet bu kesin;
    fakat, bu devletin gücünü kullanamayan siyasilerimiz ve de maalesef, burada serzenişte
    bulunmak zorundayım, bir Dışişleri Bakanlığımız var. Umarım, bir an önce Türkiye silkinir,
    bu konu, PKK konusu vesaire gibi değil, bu konu, bir başörtüsü sorunu da değil, açıkça
    söylemek lazım, bu konu Türkiye için inanılmayacak kadar önemli bir konu; fakat hâlâ bu
    konuda bir gayret göremiyorum ben.
    Dinlediğiniz için saygılar sunuyorum, Allah'a emanet olun. Sağ
    olun.
    15. 13-14 Nisan 2001-Tarih Boyunca Türk Ermeni ilişkileri Sempozyumu.
    TÜRK PARLAMENTLER BIRLIĞI/TBMM, III. Oturum. Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri Aytunç Altındal