• Adamcağız o kadar uzun zaman kilit altında yaşadı ki, bu kapıyı açık bırakacak olsak korkar.
    Charles Dickens
    Sayfa 51 - Can yayınları
  • .
    Geçen yıl yapılan Avrasya Kitap Festivali kapsamında psikiyatrist, yazar Prof.Dr. Kemal Sayar
    Yenikapı Avrasya Gösteri ve Sanat Merkezi'nde "İnsanın Mutluluk Arayışı" başlıklı seminerde konuşmacı olarak katılmıştı.

    Konuşma bölümünden kısmen not defterime yazdıklarım aynen şöyle :

    İnsan insana şifadır :

    İnsanın mutluluğuna giden yolda sosyal ilişkilerin çok önemli olduğunu belirterek, "İnsan insana şifadır. İnsan insana sığınaktır. Eskilerin dediği gibi "insanın zehrini ancak insan alır." demiş.

    Sayar, dostluk, arkadaşlık, sağlık, huzur ve imtihan duygusunun parayla elde edilemeyeceğine dikkati çekerek, "Modern insanın en temel problemlerinden birisi deniz suyuyla hararetini giderebileceği duygusudur.

    Özellikle kendimizi kötü hissettiğimiz zamanlarda alışveriş yaparak, eşya biriktirerek mutlu olmaya çalışıyoruz. Ancak bu büyük bir yanılgıdır ifadelerini kullanmıştı.

    En zengin insanlar "yeter" demeyi bilenlerdir

    Mutlu olabilmek için "yeter" diyebilmeyi öğrenmek gerektiğini vurgulayan Sayar, en zengin insanların "yeter" demeyi bilenler olduğunu söyler.

    Sayar, herkesin birbiriyle yarıştığı, başkalarına övünmek için yaşadığı hayatın yalnızca mutsuzluğa sebep olacağını dile getirerek :

    "Mutluluk psikolojisine dair yapılan araştırmaların ortak noktasına baktığımızda vermeyi görürüz. Tebessüm etmek, sahip olduğundan paylaşmak, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek en mutlu edici davranışlardır insan için." diye konuşur.

    Hayatı sadece kendisi için, benlik duygusu için yaşayan insanların mutsuz olduğunu gözlemlediğini söyleyen Sayar, niçin yaşadığını bilenlerin ve anlamlı gayeler uğruna yaşadığını ifade edenlerin daha mutlu olduğunu belirtir.

    Mutluluk, vicdanın rahat olmasıdır
    Sayar, ekranlara ayrılan zamanın yüzde 10'unu bile sevdiklerimizin gözlerine bakmak için kullanmadığımıza dikkati çekerek, şunları kaydeder :

    Cep telefonumuza, TV ve bilgisayar ekranlarına baktığımız zamanın 10'da birini sevdiklerimizin gözlerine bakarak geçirdiğimizde mutlu olmaya başlayacağız. Zamanı doğru kullanmayı bilen insanlar daha mutlu olurlar. Zamanın kendisini kovaladığı insanlardan değil, zamanı kovalayan insanlardan olmaya çalışmalıyız.

    Birçok insan mutluluğu kahkahalarla gülmek ya da ağzı kulaklarında olmak olarak zannediyor. Oysa ki mutluluk, vicdanın rahat olması, huzurlu olmak ve başını yastığa koyduğunda rahat uyuyabilmektir der.

    Sayar, seminerin ardından "Ölümden Önce Bir Hayat Vardır" adlı kitabını hayranları için imzalar.

    "Ölümden Önce Bir Hayat Vardır"

    En iyi şekilde yaşanmış bir hayat bile yaşlılık ve ölümden kaçamadığına göre, bize düşen, ölümden önceki hayatı doğru yaşamaktır.

    Kemal Sayar, gündelik koşturmacalar içinde gözden kaçan "hayat"a dikkatimizi çekerek konuşma üslubu içinde çok sade bir dilde anlatıyor her şeyi.

    Kitaptan bir söz bırakmadan olmaz.

    "Kendinden başını kaldır dostum, bak Allah'ın yarattığı nice güzellik etrafında fır dönüyor. Onları kalbinin kadrajına al."

    "Dünyaya geldim gitmeye / Aşk ile an seyretmeye" diyor bilge. "Ben"i aradan çıkar, ânda kal...
  • 504 syf.
    ·10 günde·9/10
    Zweig'in epey kitabını okudum, bir kaç tane daha kaldı. Kendisini hep romantik bulmuşumdur, nitekim kendi biyografisini yazdığı bu kitapta da bu fikrim kesinleşti. İnsan psikolojisine dair ilgisi, savaş düşmanlığı, sanat merakı, görme öğrenme azmi dikkat çekici gelmiştir bana, zaten kendisi de kendisini böyle tanımlıyor.

    Kitap ile ilgili görüşlerim şunlar:

    Genel itibari ile kitap, okul yıllarından başlayıp kitabı kaleme aldığı elli bir yaşına kadar ki hayatını özetlediği bir biyografi.

    Üç döneme ayırıyor hayatını. Birinci dünya savaşı öncesi, birinci ve ikinci dünya savaşı arası dönem ve ikinci dünya savaşı sonrası dönem.

    Birinci dünya savaşı öncesi dönemi yazarlık adına ilk adımlarını attığı, öncelikle şiire edebiyata olmak üzere tüm sanat dallarına duyduğu hayranlığının ve açlığının konu alındığı dönem olarak ortaya koyuyor. Bunun için sonu gelmez öğrenme tutkusu içerisinde okuyor, sanatçı insanlar ile tanışıyor ve bunun içinde bolca seyahat ediyor. İlk denemelerini yazıyor, bu ilk denemelerinden bazıları çeviri. Kendi deyimiyle çeviri yapmayı yazarlık hayatı için vazgeçilmez olarak görüyor. Bu şekilde yazarın dillere hakimiyetinin daha da artacağını ifade ediyor. O dönemi özellikle Avusturya başta olmak üzere Avrupa'sını yaşanır, özgür ve sanat dolu olarak tanımlıyor. Bu dönemde çok önemli insanlarla ile tanışıyor. Kendisine örnek alıyor. Birinci dünya savaşına Avrupayı sürükleyen süreci kendi bakış açısı ile anlatıyor.

    Birinci dünya savaşı sonrası ikinci dünya savaşına kadar geçen süreç tam bir başarı yılları, önce şiir sonra tiyatro sonra novella ve opera alanlarında üretkenliği zirve oluyor, çok meşhur oluyor, bir çok dünya çapında insanla tanışıyor, kitapları bir çok ülkede bir çok dilde çok satıyor. Bu dönemde büyük ustaların eserlerinin oluşma aşamasına ait eskizleri, denemeleri, o ana dair yazma, eşya gibi şeylerin koleksiyonunu yapıyor. Kendi tabiri ile bu koleksiyonu eşsiz. Dünyayı ikinci dünya savaşına götüren süreci analiz ederken kendisini ve Avusturya başta olmak üzere tüm Avrupayı farkında olamamakla suçluyor.

    İkinci dünya savaşı başlangıcını ve o dönemi sürgün, acı çaresizlik olarak anlatıyor. Hitler'in nasıl sinsice planını uyguladığını, Avrupa'yı ikinci dünya savaşına götüren süreci kendi bakış açısı ile örnekler ile anlatıyor. Hitler'in kendisine olan düşmanlığını, Avusturya'dan kaçışını, toplumsal olayları, iç karmaşaları detayıyla anlatıyor. Ayrıca o eşsiz koleksiyonunu geride bırakıyor, ve koleksiyonun akıbetinin ne olduğunu bilmediğini belirtiyor.

    Öyle insanlara beraber bir hayat sürüyor ki gıbta etmemek mümkün değil. Ayrıca şansı her zaman yaver gidiyor. Freud'dan Strauss'a Musolini'den James Joyce'a Rielke'den Dali'ye bir çok önemli insanla ile iletişimde oluyor, beraber eserler üretiyor, sohbet ediyor, dostluk kuruyor, mektuplaşıyor. Hitler'in kendi eserlerini yasaklamasını, kendisi ile uğraşmasını onu kızdırmak olarak tanımlayıp sevinç duyuyor. Rusya'dan Hindistan' Amerika Birleşik Devletleri'nden İtalya'ya Fransa'dan İngiltere'ye geziyor. Hep siyaset dışı kalmaya çalışıyor, hep savaş karşıtı, hep sanat taraftarı şeklinde bir duruş sergiliyor.

    Kendisi son Avrupalı olarak tanımlanır, kendi de kendisini Avrupalı olarak betimliyor, barış içinde sınırların olmadığı, insanların huzur içinde özgürce yaşadığı, sanat ile doyduğu bir Avrupa hayal ediyor ama bunu birinci dünya savaşı ile sona erdiğini düşünüyor ve bu hayali giderek yok oluyor.

    Yahudi oluşu Yahudilik adına tespitlerini yapmaktan kendisini geri bırakmıyor. Yer yer ırklar üstü bir bakış açısı vermek istese de aralıklı Yahudilik vurgusu buna bence biraz ters düştü.

    Bir çok dil biliyor, bir çok sanat dalına hakim bir yapıda. Kendini beğenmişliği yok ama meşhur olmanın para kaygısı olmamasının sefasını sürmenin keyfini dile getirmekten geri durmuyor.

    Hiç eşlerinden bahsetmiyor, özel hayatı ile ilgili sadece bir yerde evlilik başvurusu anısı var o kadar. Türkiye'den, Orta Doğudan, Müslüman coğrafyadan hiç bahsetmiyor. İngiltere'nin, İtalyanın, Fransa'nın dünya üzerine ses getiren deniz ötesi sömürgeciliğinden kan dökmesinden çok bahsetmiyor, hepsini asil Avrupalı olarak övmek dürtüsü hep ön planda. Rus halkından ve edebiyatından övgü ile bahsediyor ama orada kendini alamayıp Avrupalı bakış açısı ile eleştiri yapmaktan geri duramıyor.

    İkinci dünya savaşı sonrası ruhsal çöküntüsü kitabın sonlarına doğru çok belirginleşiyor, zaten yaklaşık bir sene sonra da eşi ile birlikte Brezilya'da intihar ediyor. Kitabın sonunda intihara gidişin duygusal ip uçlarını bulmak mümkün.

    Müthiş bir adam, müthiş bir zeka, müthiş bir çevre. Ve sarsıcı bir dönem.

    Aşık olun....
    İyi okumalar dilerim...
  • Kenneth Clark Mona Lisa hakkında, "Doyumsuz merakı ve sürekli bir konudan diğerine atlaması, tek bir yapıtta ahenk içinde bir araya gelmiştir," diye yazar. "Bilim, resim becerisi, doğaya takıntı, insan psikolojisine dair derin bir içgörü; hepsi bu resimde mevcuttur ve öyle mükemmel bir denge içindedirler ki onları neredeyse fark etmeyiz bile."
  • 312 syf.
    ·Puan vermedi
    Okurken çok yorumdum ama bana çok şey kattığına inanıyorum. Özellikle ”yanılmalı edimler” ve “gerekirlik, şansa inanma” bölümlerini tekrar ederek okumak zorunda kaldım. İnsan psikolojisine dair, yine çok faydacı bir Freud kitabıydı.
  • GEL DE TESLİM OLMA

    Kur'ân-ı Kerîm'in "beşer sözü" olamayacağına dair en keskin delillerden biri, insan psikolojisine ve fıtratına dair verdiği muazzam ipuçlarıdır. Ancak insanı yaratan Allah'ın bilebileceği ve haber verebileceği ince ayrıntılar...

    Mesela şu âyet:

    "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde / iyilikle önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost gibi olur." [Fussilet.34]

    ("Dost olur" değil. "Sanki dost gibi olur". Yani: Şerrinden emin olursun, zararı sana dokunmaz. Kontrolü, sen ele alırsın.)

    Yıllar önce bu âyeti ilk okuduğumda, "bir deneyeyim yahu" dedim. Sonra, hayretler içinde kaldım sürekli:

    Elinden ve dilinden zarar görebileceğim insanlara bu taktiği uyguluyorum, şerlerinden ve düşmanlıklarından emin oluyorum. Şimdiye kadar -yöntemde benim yaptığım hatalar dışında- ölçü hiç şaşmadı.

    Sadakallâhu'l-azîm.

    | Taha Kılınç
  • Kenneth Clark 'Mona Lisa' hakkında, "Doyumsuz merakı ve sürekli bir konudan diğerine atlaması, tek bir yapıtta ahenk içinde bir araya gelmiştir," diye yazar. "Bilim, resim becerisi, doğaya takıntı, insan psikolojisine dair derin bir içgörü; hepsi bu resimde mevcuttur ve öyle mükemmel bir denge içindedirler ki onları neredeyse fark etmeyiz bile."