• 144 syf.
    ·3 günde
    Değerlendirme
    21.yy'da yaşanan İkinci Dünya Savaşı'nda savaşanlar arasında yer alan Fransız pilot olan Küçük Prens'in yazarından --Exupery--den söz edilir. O Küçük Prens'i hem çocuklar hem de büyükler için yazmıştı. Ve çoğumuz da onu okurken kendi Küçük Prens'imizin peşine düşmeyi o kadar çok istemişizdir. Ama istemekle kalmıştır bu arzu. Ama eğitim psikoloğu yazar bu arzusunu gerçekleştirip bize aktaran kişilerden olmuştur. Ne mutlu ona.
    Küçük Prens, uzaydan gelen bir çocukla pilotun karşılaşmalarını anlatır. Exupery'nin dediği gibi "yetişkinler sayılara bayılırlar" der yazar burada ve "Küçük Prens'i ilk kez okuduğumda uzun zaman önceydi" cümlesini düzelterek "Exupery'nin kitabını kırk yıl önce okumuştum" der. Exupery'nin düşüncesini de haklı çıkarır böylece.

    Küçük Prens'ten söz edilir. Kitabın filmlerinin çekidiği söylenir. Küçük Prens'le pilotun yaşadıkları ve Küçük Prens'in anlattıkşarı da yazarı epey etkilemiştir. Belki de hepimizi üzen şey yazarı da üzmüş ki "kitaptaki en kötü şey Küçük Prens'in gezegenine geri dönüşü idi"der.
    Exuper onun dünyadan ayrıldığı yerin resmini çizmişti. Yazar da içinde, bu yeri bulup Küçük Prens'i görme arzusu taşıdığını söyler. Küçük Prens'teki Exupery tarafından çizilen resimlerden ve okuyucuyu etkilemesi üzerinde durmuştur. O güzel baobapları gördükten sonra kim baobaplara karşı daha dikkatli olmaz ki. Ama yetişkiler baobapların zararlı olmasına aldırmazlar. Onlar için para ile alınıp satılabilecek şeylerin yetişmesine izin verilmelidir. Bu ağaçlar para edecekse, onları da yetiştirirler ve dünyaya zarar veriyor mu diye düşünmezler. Çocuklar ise büyüklerin tam aksini düşünür. Baobaplar dünyayı kendini yenilemeden, iyileştirmeden kaplayabilriler. Baobapların kapladığı bir dünya ise artık iyileşemez.

    Yazar kendinden söz eder. Büyüklere uygun olacak şekilde "eğitim psikolojisi profesörlüğünü" açıklar. "Çocuklar da ben de, neyi niçin yaptığımızı da nasıl öğrendiğimizi de biliyoruz zaten" der. Exupery'nin dediği gibi yetişkinler büyüyünce bunları hep unuturlar. "Ben de bu işi çacuklarla ilişkilerimi ve onlardan çocuk olmayı öğrenmeyi sürdürmek için seçtim" der.
    Çocukluğunu koruyabilmenin önemli olduğunu söyler. Yetişkinler eşyaları oldukları gibi görmeyi unuturlar. Onlar için her şey sayılara düküldüğü zaman daha anlamlı gelir. "İnsanın yeteneği varsa, eğitim almalı ki yeteneği ortaya çıksın" der. Ve Exupery'nin aldığı eğitime ve Küçük Prens'teki çizdiği resimlerine gönderme yapar. Eğitimin eğlenceli hâle getirilmemesi sorundur der. Eğlenceli olsaydı, hem eğlenir hem öğrenirdik. Ama yetişkinler eğitimin ciddi bir iş olduğunu ve ciddi işlerin eğlenmeden yapılması gerektiğini düşünürler.

    Yazarın bir eğitim amaçlı bir yolculuğunda yolu Afrika'ya düşer. Ve Küçük Prens'in peşine hayallerinin erdına düşer...
    İki üç haftaya yetecek kadar malzeme alır yanına, ve çöle gider... Orada sadece iki kez insan görür. Yıldızları çok yakından görür orada. Gündüz dinlenir geceleri Küçğk Prens'i aramaya çıkar...Küçük Prens'i görmek için yıldızlara çok bakar. Ama nafile hep hayal kırıklığına uğrar. Yedinci gün akşama doğru gölgede sırtı konuşlandığı mağaranın girişine dönük uzanırken Küçük Prens'in "Suyun var mı?" demesiyle çok şaşırır ve Küçük Prens'i tanır. Ama Küçük Prens de kendisin tanınmış olmasına şaşırır. Yazar da şöyle açıklar bunu "Seni dünyada birçok kişi tanır. O pilot seninle ilgili bir kitap yazdı ve binlerce hatta milyonlarca kişi o kitabı okudu ve seni tanıdı." der.

    Küçük Prens de pilotu merak eder. Yazar başta Küçük Prens'i üzmemek için pilotla ilgili sorduğu soruları cevaplamak istemez. Ama hakkı olduğunu düşünerek Exupery'nin savaş pilotu olduğunu ve savaşta vurulan uçağının denize düştüğünü, elli dört yıl sonra künyesinin bulunduğunu söyler. "Artık gelemeyecek. Uçağı düşürüldü."der. Küçük Prens ağlamaya başlar. "İyi adamdı, dillerim gittiği yerde rahat eder."der. Yazar da "...Tanrı insanların sevdiklerini sever."der.

    Yazar Küçük Prens'e gülü'nü sorar. Küçük Prens gezegenine döndüğünde öncelikle gezegeni temizlemiş...Gülü'nün onu çok özlediğini söyler. Gül, gezegeni Küçük Prens'in yokluğunda korumaya çalışmış ama kısmen başarılı olabilmişti.
    Yazar Küçük Prens'e "Sevdiklerimize gönlümüzü hazır tutarız." Gülün de gönlünü ve gezegeni sana hazırlamış."der.

    Küçük Prens gülünü anlatır... Gül, Küçük Prens'in onu ne kadar sevdiğini duymayı çok ister. Dünyada gördüğü gülleri sorar ona. Küçük Prens de "Onlar güzeldi ama benim gülüm değildi. Gülümü güzel yapan benim ona verdiğim emektir, benim ona duyduğum sevgidir."der. Bildiğimiz gibi Karacaoğlan da bu duyguyu "Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca" şeklinde ifade etmiştir.

    Gül artık Küçğk Prens'in dünyada pilotun çizdiği koyunu kıskanmaya başlar...Küçük Prens bunu anladığında, bir gün yanardağı temizlemeye giderken koyunu kutusuyla beraber gülün yanına getirir... Yanardağı temizlerken kendi aralarındaki konuşmalarına sevinir. Çünkü onlar konuşarak birbirlerini anlamışlardı. İkisi de Küçük Prens için yerlerinin ayrı ve farklı olduğunu anlar.

    Yazar sırayla Küçük Prens okuyucularının aklındaki soruları sorar Küçük Prens'e; sıra koyuna gelmişti. Pilotun ona çizdiği koyunla çok güzel vakit geçirdiğini birlikte gğn batımını seyrettiklerini söyler. Gezegeninde oluşan koca otları temizlediğini bir tanesini çok büyüdüğü için kesmek zorunda kaldığını söyler. Zamanla kuruyan bu kökü askı olarak kullandığını söyler ve yazar da çok güzel açıklar bu durumu "Sevdiklerimizde kalan yaralar gibi" kalan bu kökü çok güzel kullanmışsın der. "Hatalarımızı kullanmayı bilmeliyiz." diye ekler.

    Bir gün koyunun gittiğini söyler buna çok üzülmüştür. Yazar ona bir koyun çizmeyi teklif eder ama Küçük Prens "O benim koyunumdu ve özeldi. Onu özel yapan da bizim birlikte yaşadıklarımızdı..."der. Yazar da buna anlayış gösterir.

    Küçük Prens bir gün çöldeyken bir baykuşla tanışır... Bayjuş, "Baykuşlar harabelerde insanlardan uzakta yaşarlar. Ben de insanlardan uzak duruyorum. Sen kimsin?" der.
    Bunun üzerine Küçük Prens dolaşıp arkadaş aradığını söyler. Ve insanlardan neden uzak durduğunu sorar baykuşa. Bunun üzerine Baykuş; "İnsanlar gerçeklere gözlerini kapadılar ve kendilerine göre bir dünya yarattılar. Artık doğayla yakın olmayı önemsemiyorlar. Aslına bakarsan artık dönebilecekleri bir dünya da burakmadılar..."der.

    Küçük Prens koyununun kaçtığını baykuşa da anlatır... Baykuş Küçük Prens'in üzüldüğünü görünce "Küçük Prens görüyorsun ki hayatımızı kafamıza göre hareket ederek geçiremeyiz... Eğer gül olmasaydı, pilot olmasaydı, diğerleri olmasaydı, kimse seni bilemezdi...İnsan başkalarıyla insan olur Küçük Prens."der. Ona koyun gitti diye sevgisini kaybetyiği anlamına gelmediğini söyler. "Sevgi geniş zamandır. Sevgi geçmez..."der.

    "İki türlü sevgi vardır: Varlık sevgisi ve darlık sevgisi. Eğer birine iyi ki varsın diyebiliyorsan, varlık sevgisi ile seviyorsundur. Ama sen gidersen bşterim, dara düşerim diyorsan darlık sevgisi ile seviyorsundur. İnsanlar varlık sevgisini unuttular der. Sevdiklerine yaşam hakkı tanımıyorlar. Sevdiklerine baktıklarında aynaya kendilerine bakıyor gibi görünürler ve bundan da memnun kalırla maalesef ki.

    Hayat bir tren yolculuğu gibidir. Oturduğun yerden etrafı seyrederek gidersin ve yolda gördüğün güzel yemişleri elini uzatıp alırsın. Aldıklarını da eteğine koyarsın. Yolculuk bittiğinde eteğinde olanlara bakarsın. İşte hayat budur, eteğinde olanlar.

    Küçük Prens yazarla karşılaşmadan önce çölde çeşitli yolculuklar yapmıştı. Baykuştan sonra diğerlerini anlatır yazara.
    Çölde bçr kez çeşmeden su taşıyan bir kızla karşılaşır... Konuşurlar "İnsanlar çeşmeleri evlerine kadar getirdiler. Sonra da çeşmeye giderken yapacakları yürümenin yerini tutacak yürüyüş bandı almak zorunda kaldılar."der kız. Sonra her şeye ilgisiz bir adamla karşılaşır. Onunla arkadaş olamayacağını anlar. Daha sonra sırayla Şikayetçi'yle, Kuşkucu'yla, Alıngan'la karşılaşır çöldeki vahalarda hepsine arkadaş olmak için selam veriri. Ama her biri kişiliklerine uygun olacak şekilde cevap verir. Ve Küçük Prens bunlara dayanmaz ayrılır oradan.
    Başka bir gün Uyumcuyla karşılaşır... Uyumcu'ya neden uyumcu olduğunu sorar Uyumcu da şöyle cevap verir "Çünkü insanlar böyle olduğumda beni seviyorlar. Canımın istediği gibi davranınca beni sevmediklerini düşünüyorum."der.
    Sonra Propagandist'le karşılaşır... O da farklı çıkmaz. Propagandist Küçük Prens'in zeki olduğunu düşünüyor ama kendisi gibi düşünmesini ister. Ona göre zeki adam başka türlü düşünemezdi. Küçük Prens gerçeği sadece kendisinin gördüğünü düşünen ve kendisinin düşüncelerinin dışındaki düşünceleri aptallıkla suçlayan birine daha fazla tahammül edemez ordan da gider.
    Küçük Prens başka bir vahada Muhalif'le karşılaşır. Adam ağacın altında ağaca bakmaktadır. Ağaçların akma elde etmek için çizilmesine karşı olduğunu dile getirir. Küçük Prens bir türlü anlamaz adamın ağaçların çizilmesine neden karşı çıktığını; Küçük Prens'in çeşmeden su içmek istemesi üzerine adam çeşmelere de doğanın dengesini bozduğunu iddia ederek karşı olduğunu söyler. Küçük Prens "ağaçlara eğer az zarar verecek ya da hiç zara verilmeyecekse onlardan temin edilecek akma insanların işine yarayacaksa ağaçlar çizilebilir der. Çeşmeler de insanların işini kolaylaştırıyorsa yapılabilir bence."der. Daha sonra Küçük Prens Muhalif'e "...Sen çeşmeye karşıysan, çeşmeden su içmeyebilirsin."der. "Çeşmeden su içiyorum tabii." der adam... Bunun üzerine "karşı olduğun bir şeyi kullanmamalısın ." der Küçük Prens. Küçük Prens oradan uzaklaşmak ister adam; "bunun gibi şeylere karşı olmayı unutma."der. Bunun üstüne " Ben olsam, daha iyisini bilmediğim bir şeye karşı olmam." diye cevap verir Küçük Prens.

    Küçük Prens su içmek için gittiği bir vahada tırtıl görür. Sonrasında muhteşem bir kelebeğe dönüşen tırtıldan "...Sevginin karşıdakinin kendisi olmasına izin vermek ve onu korumakla olduğunu" öğrenir.

    Küçük Prens daha sonra yazarı dostu Baykuş ile tanıştırır... Baykuş "Sen de kimsin?" diye sorar. Eğitim Psikolojisi Profesörü yazar "Çocuklarla uğraşırım."der.
    Baykuş "Çocuklar harika varlıklardır. Oldukları gibi olmasını bilirler. Daha doğrusı olmadıkları gibi olmayı bilmezler."der. "İnsanlar önce oldukları gibi oluyor, sonra olmadıkları gibi. Ardından hayatları boyunca ne olduklarını hatırlamaya çalışıyorlar..." der baykuş. Sonra üçü birlikte güneşin batışını seyreder.

    Ve artık Küçük Prens'in gitme zamanı gelmiştir. "Bu akşam gezegenimin tam üdtümüzde olduğu zaman. Gezegenime dönmek istiyorsam bunu kaçırmamam gerekir." der. Dünyada koyununu bulmak ve yeni arkadaşlar edinmeyi umman Küçük Prens koyununu bulmadan ama çok güzel arkadaşlıklar edinerek kendi gezegenine gider...

    Sonrasında yazarın durumu da kötiye gitmeye başlar parasız ve malzemesiz kalmıştır. Türkiye'den kötü haberler alır. Çocukluk arkadaşı Ali'yi kaybetmiştir... Baykuş ile konuşunca kendine gelir yazarımız.

    Pilot Ve Ben: Yazar şöyle aktarır: Bir gün Küçük Prens " Biliyor musun sen pilottan çok farklısın." demişti. Demekki zaman zaman beni pilotla karşılaştırıyordu. Pilot daha çok dinlermiş yazarımız da daha çok konuşurmuş. Yazar bunu mesleğine bağlar ve "Mesleğimiz bir süre sonra davranış şeklimiz hâline geliyor." der. Küçük Prens pilot için şunu der: "O önceydi. Önce onunla tanıştım. Bu yüzden onun yeri yeri ayrı."der.
    Küçük Prens pilottan yeni şeyler öğrenmiştir. Yazardan da yaptıklarının anlamını öğrenir. Ve bir şeyler yaparken yazarın anlattığı şeyleri düşünmediğini fark eder. Burası da bize Küçük Prens ve Küçük Prens'in Peşinde' nin birbirini tamamlayan iki güzel kitap olduğunu gösterir.

    Yazar daha sonra çok yorgun şekilde çölden döner oradan da Türkiye'ye döner. Ve tanık olduklarını gördüklerini biz okuyucular için kaleme alır. Belki der gördüğüm Küçük Prens Exupery' nin Küçük Prens'i değildi. Emin olduğu bir şey olduğunu söyler. "Herkesin bir Küçük Prens'i vardır." Herkes uygun yer ve zamanda aradığında kendi Küçük Prens'ini herhangi bir yerde bulabilir. Yazar da kendi Küçük Prens'ini bulmuştu. Ve bize de bulmayı tavsiye eder...

    Düşüncelerim
    En az Küçük Prens kadar muhteşem bir kitaptı. Düşündürtten bir içerik ve akıcı bir anlatımla karşılaşıyorsunuz. Kitabın yazarının Eğitim Psikolojisi Profesörü olması dikkat çekiciydi. Kitaptaki her bölümden bir şey öğreniyorsunuz. İnsana "hayattaki payını" sorgulatan bir kitap. Benim bu hayattaki payım ne diye düşündürtten bir kitap.
  • 304 syf.
    Takip: Darok denen şamanın Delkarna Sarayının hazinesinden bir parşömen kağıdı almasıyla başlar her şey. Darok parşömeni şatodan çıkarırken epey bir zorlandı. Başta bir arıya dönüşerek ve insan ebatında bir ak kartala dönüşerek düşmanları olan Delkarnalardan parşömeni almayı başarır...
    Bu olaydan sonra sultanlık sarayında parşömen kağıdını kimin çaldığı ve nasıl çaldığıyla ilgili sarayın büyücüsü Derian olayla ilgili en olası görüşü ortaya atar. Bunun bir şamanın yaptığına önce bir arıya dönüşüp parşömenin olduğu odanın kapısını açtığını sonra tekrar bir insana dönüşüp parşömeni alıncada, kaçtığı esnada bir kartala dönüştüğünü söylüyor. Darok parşömeni alınca arkadaşlarının yanına gidip Gura Kaptanın gemisiyle yola çıkarlar. Bu esnada Delkarlar sarayında sultan öncülüğünde Derian, Olein, Terikan ve Başkomutan Gadek ile birlikte toplanırlar. Bu toplantı sonucu sultan Alterus Derian ve Olein'nin birlikte parşömeni bulmalarını ister... Sonrasında on iki katlı bir araba ve otuz iki süvariden oluşan ordularını hazırlayınca sarayın gizli örgütü olan Zincir Örgütünün başı Olein ve büyücü Derian yola çıkarlar. Derian buna çok sevinir. Çünkü, Oleine'e karşı ne hissettiğini tam anlamlandıramasa da ondan hoşlanmaktadır. Ve onunla bu yolculuğa çıkmak onu epey heyecanlandırmaktadır... Bu yolculukta Derian Olein'nin ne kadar cesur olduğunu bir kez daha anlamış, Olein de Derian'nın sultana ne kadar bağlı olduğunu ve işini hakkıyla yapmak için ne kadar uğraştığını görmüştür.

    Onlar ilerlerken Karou yanlarına gelir. Ülkedeki Nasraların gözbebeklerini siyaha çevirerek kendilerini gizlediklerini bunu anlamak için bir büyü geliştirdiğini söyler. Onlar daha uzaklaşmadan herkese bu büyüyü yapacaklarından onlara da yapması gerektiğini söyler. Başta Derian kontrolden geçti, gözlerini kapatıp kendini büyülü sözlere bıraktı, garip şeyler hissetti. Ama kontrolden başarılı geçti. Garip şeyler hissetmesinin sebebi ise; hafif gözbozukluğuna sahip olmasıymış, büyü sırasında bu da tedavi edilmiş. Daha sonra Olein de kontrolden başarılı geçince tüm askerler bir teki hariç bu kontrolden başarılı geçmiştir. O kişi de başına gelecekleri bildiği için uzaklaşmaya çalışırken arkadaşları tarafından öldürülür.
    Orduları akşam olunca bir ormanda dinlenmeye karar verir. Bu esnada Derian iki süvarinin, Nasra çetesi kılığına girmiş askerlere para verdiğini görür. Bunu Olein'e anlatır. Olein bunu sultana haber verir, sultan bu işten haberi olduğunu söyleyip, kendi işlerine odaklanmalarını ister. Sultan daha sonra Gadek'i odasına çağırıp neden böyle bir şey olduğunu sorar. O da "Birlik zaten zorunlu olarak o rotadan ilerleyecekti, yol üzerinde küçük bir işi halletmelerinin sorun olmayacağını düşündüm." der. Sultan onu sert bir şekilde uyarıp ve işine dönmesini ister.


    İki Kızın Hikayesi: Natensi sabah yumurta ve ekmek almak için abkadı ve amcası uyanmadan pazara gider. Orada Gadulayla sohbet ederken, at üstündeki bir süvarinin pazarda yarattığı angaryadan nasibini alacakken Gadulo'nun sayesinde kurtulur...Bu süvari getirdiği haber yüzünden çevredeki köylerde bulunan Nasralı çetelerce saldırıya uğramıştı. Etrafını göremediği için böyle bir angarya yarattığını köydekilere anlatır. Tabii bunu Natensi duymadan eve gider, olanları ablasına endişelenmemesi için tamamıyla anlatmaz. Ablasına Nasralıların kuyruğu var mı diye sorar. Daha sonra köyde olanlardan haberdar olan amcaları morali bozuk bir şekilde eve gelir.

    Natensi ve Eymar bir akşam Nasralı çeteler trafından Kaptan Gura'nın gemisine götürülürler. ilk defa bir gemi gördikleri için çok şaşkındırlar. Hem korkuyorlar hem de onların kaçıranların onlara çok iyi davranmalarına hayret ediyorlardı.

    İki kardeşi kaçıran Darok ve Gura Kaptan başta Eymar'a her şeyi anlatırlar. Amcalarıyla iyi bir müttefik olduklarından söz ederler... Ve ona amcasının yazdığı mektubu verirler. Mektupta amcaları babalarının bir Delkar olduğunu ama bir Nasra kızı sevdiğini iki ailenin buna saygı duyduğunu ama toplumun annelerini kabul etmesi için annelerine bir büyü yapılarak gözbebeklerinin siyah yapıldığını, bu yüzden onların da gözbebekleri Nasralı bir anneden doğdukları için beyaz olduğunu ama doğar doğmaz büyü yapılarak gözbebeklerini siyaha çevirdiklerini anlatır...Şimdi de duyduklarına göre Delkar Sarayında bunu açığa çıkaracak bir büyü bulduklarını onları da bu yüzden güvende tutmak için çok güvendiği Gura kaptan ve Darok'a teslim ettiğini söyler. Bütün bunlardan sonra Eymar ağlar ama durumu da güvende olduğunu da anlamış olur. Kardeşine de korkmaması ve oradakilere güvenmesi gerektiğini söyler.


    Kiralık Kılıç: Ayron köylerine Delkarlı çetelerce yapılan katliamdan kurtulup, onun oeşindeki çetrlerden kaçmaya çalışırken, ormanda onlara esir olur. Tam bu esnada Kaye denen Kiralık Kılıç onu çetelerden kurtarır. Onu güvenli bir yere götüreceğini söyler. Yolda Ayron'un köylüsü Durkayla karşılaşırlar. Başta Kaye buna sevinir. Ama Durkan'nın Ayron'nu zorla yanına alıp onu Nasralı bir çete yapmak istediğini söyleyince ve kızın bunda isteksiz olduğunu anlayınca bir Nazkor ayısına dönüşerek onu kurtarır... Abla kardeş olarak Kaye'nin güvenli dediği yere doğru yol alırlar.


    Setiran Limanı: Gura Kaptan ve Darok hazırlıkları yaparken Kaye yanlarına gelir. İki şaman yıllardır birbirlerini göremedikleri için özlemlerini giderirler. Kaye Kılıçbalığı adındaki gemilerine binmeyeceğini yanında getirdiği Ayron'u onlara emanet etmek istediğini söyler... Bu sırada Olein ve askerleri gemi limana yaklaşmadan limana komşu tepeyr yerleşmişlerdi. Saldırmak için uygun anı bekliyorlardı. Askerler Orsalin' ni yani sultanın baş düşmanını orda görünce çok şaşırdılar. Aralarından biri hesapta yokken ona saldırmaya çalıştı ve ortalık kızışmaya başladı. Orsalin'i korumaları korudu. Olein çatışmanın başladığını anlayınca kendilerine yardıma gelecek gemileri beklemeden saldırımaya başladılar. Derian gördüğü şamanı Karuo'ya gösterir sonrasında ikisi de Darok'a saldırmak için hazırlanırken Olein ve Kaye savaşıyorlardı. İkisi de karşılarında ilk defa bu kadar güçlü bir rakip görüyorlardı. Kaye Olein'i tanıdı. Sen "şaman avcısı olan kadınsın" deyip tüm gücüyle bir ayı olmaya çalıştı ama Olein'nin taşıdığı efsunlu kolye yüzünden bunu başaramıyordu. Muhtemelen Olein bunu ölmüş bir şamandan almıştı. Karou bu esnada onlarca yaşlının, çocuğun, hem Nasra hem de Delkar tarafının zülmünden kaçan yüzlerce insanın bulunduğu gemiye bir gülle attı. Orada olanların çoğu hayatlarını kaybettiler. Kaye bunlar arasında Ayron'nun da olduğunu anlayınca Karou'ya doğru koştu o esnada Oleinden uzaklaştığı için ayıya dönüşmeyi başarabildi ve Karou'yu parçaladı. Bu sırada Derian kaçmayı başardı. Sonrasında Olein de uzaklaşmanın daha iyi olacağını düşünerek oradan uzaklaştı... Daha sonra ikisi birbirini bulup, sonrası için plan yapacaklardır.
    Eymar ayıdan tekrar insana dönüşen Kaye'yi tedavi ediyordu. Eymar bir şifacının yanında çalıştığı için önceden bu işlerden anlıyordu ve yaralı olarak kurtulanlara yardım eden şifacıya yardım ediyordu... Bu sırada Kaye'nin Darok'un kardeşi olduğunu öğrenir ve bu şaşkınlık içinde gemilerinde ilerlemeye başlarlar.


    Torin Prensliği: Kaptan Gurave Darok'un himayesindeki insanlarla dolu olan Kılıçbalığı adındaki gemileri şamanların atası Melkara'yı bulmak için Torin Prensliğine doğru ilerlerler. Melkara'yı bulmalarının amacı ise kapalı hücrede tuttukları Zorgoydu. Zorgo çok zaman önce Delkar ülkesinde Nasralar ve Delkarlar tarafından katliama upraya bir harnandı. Darok'a göre gemideki barış yanlısı insanları ancak onların ülkesinde rahata kavuşturabilirdi. Bu ülkenin yerini de ancak çok zaman önce Delkar ve Nasraların birleşerek gerçekleştirdiği katliamdan sağ kurtulan ve batmak üzere olan bir gemiden son anda Gura Kaptan tarafından kurtarılan Zorgo biliyordu. Ama atalarını yok eden insan ırkına Zorgo güvenemiyordu. Onlar da kendisine zarar vermemesi için onu bir kafese koymuşlardı. Ama onun sadece Melkara'yla konuşacağını bildikleri için onu ancak Melkara'nın ikna edeceğini anlayıp onu ikna ettikten sonra harnankar ülkesine gidebileceklerini düşünüyorlardı... Bu amaçla yola çıktılar. Yolda bir ormanda Oranekler adında vahşi yaratıklarla karşılaştılar. Onların saldırısına uğradılar ama neyseki bulmaya geldikleri Melkara dev bir yaratığa dönüşerek onları yok edebildi. Sonrasında bir sineğe dönüşüp ordan uzaklaştıktan sonra gerçek haline dönüp şaşkınlık içinde onların yanına gelir. Olup bitenleri Darok'tan öğrenir. Eymar ve Natensi'yi yanında getirmesinin nedenini açıklar. Zorgo'yla olan sorunlarını bunun ancak kendisinin çözebileceğini söylerler çünkü Melkara harnanların atalarını yok olmaktan kurtaran kişiydi ve tüm harnan halkı bunun farkındaydı. Melkar Zorgo'yla konuştuktan sonra Zorgo ataları için çok şey yapan Melkara'ya güvenip ülkelerinin yolunu göstereceğini söyler. Tam yola çıkacakları sırada sultanın askerlerinin donanmasını çok yakınlarında fark ederler. Başta bir şansları olmadığına kanaat getirirler. Daha sonra Melkara'nın Yavurta Örümceğine dönüşmesiyle bir kurtuluş olduğını anlarlar. Kaye ve Darok da birer kartala dönüşerek ateşlenmiş iki gülleyi düşman gemilerinin mancınıklarına atmak için havalanırlar tam bir işbirliği içinde dülmandan kurtulmayı başarırlar... Düşman yaralılarını düşman gemisilerine aldıktan sonra kendi yaralılarını toplanıp hazırlanıyorlarken Melkara'nın bir tahta parçası üstünde çok bitkin olduğunu görürler. Çünkü, Melkara'nın onları kurtarmak için asırlarca biriktirdiği bilgi ve ilmini son zerresine kadar kullandığı için kendine gelmesi uzun olacaktı. Onlar da bunun farkındaydı.

    Bilinmayene Yolculuk: Sultanın emrindeki büyücüler halkın arasına karışmış Nasraları bulmak için bir köye baskın yaparlar. Orada Nasra bir çetenin çok eskiden başka bir Nasralı çetenin öksüz kalan çocuğunu Nasralara düşman olmayan Azarna adında bir kadına vermişti. İşte Delkarlı askerler onu zorla alıp, tutsak aldılar. Köyde buna üzülen de oldu, tepkisiz kaln da Delkar askerleri gibi düşünenler de vardı... Bu durumu Ulkon adında bir çocuk mağarada gizlenen Nasra çetelerine bildirir... Onlar da o esnada Nasra ve Delkarlarla işbirliği içinde olan Herioyla konuşuyorlardı. Bundan sonra bağımsız bir Nasra ülkesi için hızlanmaları gerektiğine karar verdiler.
    Derian ve Olein de ülkedeki kaosu düşünerek Kaptan Gura'nın gemisinin peşindeydiler. Kaptan Gura'nın gemisinde ise durumlar iyileşmeye başlıyordu. Eymar ve Zorgo sohbet edip, kendileri dışında da burada Nasralar arasında yalnız hissedenlerin olduğunu anladılar.

    Kaplan Adası: Gidecekleri uzun yolda erzak ve yenilecek hayvan bulmak için Zorgo'nun tarif ettiği Kaplan Adasının yanında buldular kendilerini... Şaşırmışlardır. Orada ikiye bölündüler; Kaye, Darok ve bazı korsanlar adaya gitti geride kalanlar ise gemide bekledi. Ama adada kendilerini şaşırtan Maymun Adamlar ve kaplanlara rastlamışlardı. Onların tuzağına düşmüşlerdi. Ama içlerinden bir kaplanın Kaye'yle akıl üzerinden görüntüler göndermesiyle bunların bunların kötü olmadıklarını onlardan istediklerine karşılık, yavru bir kaplanı kurtarmaları gerektiğini anladılar. Ve Maymun Adamların kaplanları değil, kaplanların Maymun Adamları evcileşttirdiğini gördüklerinde şaşkına dönmüşlerdi. Kaye yavru kaplanı kurtarmak için gösterilen mağaraya indi orada iradesini yok edecek bir kokuya maruz kaldı. Başta halüsinasyon gördü. Oleinle savaştığını ona yenik düştüğünü ve bunun en büyük korkusu olduğu için bundan utandı.
    Derian ve Olein ise Yüzen şehre gelmişlerdi. Gura kapta'nın gemisine yaklaştıklarını anladılar. Bu şehirde kimsenin olmaması şaşırtmıştı onları. Askerleri orada bazı notlar bulmuş, bu notlar üzerinde eskiden burada bir salgın hastalık olduğundan söz etmişler, bunun üzerine Olein bazı askerlerin güvertede bekletilip sonra denize atılmasına karar verdi.
    Bu arad sultanın oğlu Torin'nin yanına Başkomutan Gadek gitmişti. Ülkede olanlardan, babasının planlarından, ondan yapmasını istediği şeylerden bahsetti. Tabbi ki babası gibi düşünmeyen Torin'nin canı sıkılmıştı bunları duyunca. Gadek gittikten sonra danışmanı Kanara geldi. Prens ona her şeyi anlattı. Be bir Nasra olduğu için onun adına endişelendiğini ondan vazgeçmek istemediğini söyledi...

    Harnan şehri:Ve sonunda gemidekiler amaçları olan Harnenik Şehrini sisli bir gecede Zorgo'nun dikkati sayesinde buldular. Bu sırada Melkara da iyileşmiş, Kaye o zamana kadar başlarından geçenleri ona anlatır. Melkara ve Zorgo meclis başkanı olan Zorgo'nun dostu olan Norlo'yla görüşürler. Olanları anlatırlar. Şehir halkı Melkara'ya ve şamanlara karşı çok minettard, bu minettarlıklarını onların istediklerini yerine getirmekle sağlamaya çalışıyorlardı... Gemidekilerin kalabileceği bir yer ayarlayıncaya ve halkın bununla ilgili düşüncesini anlayana kadar Zorgo ve Melkara dışında herkes gemide kaldı...
    Bir gün sultanın gemilerini fark ettiler harnanlar. Gemidekiler epey kaygılandı onları nasıl bulduklarına şaşırıp harnanları da tehlikeye attıkları için üzülüyorlardı. Ama neyseki harnanlıların bunu için alınmış önlemleri vardı... Düşmana önce onlar saldırdı. Sultan askerleri neye uğradıklarını şaşırarak yok olmaya başlamışlardı ki Derian, Olein'e olnları ve parşömeni alanların saklandığı şehri sultana yüzüğü aracılığıyla haber vermesini istedi. Olein aldığı büyük darbe yüzünden gücünü toplayamıyordu. Derian kendisi yüzüğü alıp bunu gerçekleştirmek istedi Olein buna kaln gücünü kullanarak karşı çıktı. Ve Derian'ı istemese de öldürmek zorunda kaldı...
    Düşman gemisinin içinde Olein'i fark eden Melkara kartala dönüşerek onu karaya çıkardı. Arkadaşlarına zarar vermemesi için de ellerini, kollarını bağladı. Kaye beklediği günün geldiğini Olein kendine gelir gelmez onu öldüreceğini söylüyordu. Olein kendine gelince iki kadın arasında ve oradakiler arasında tartışmalar oldu. Çünkü bilmedikleri şeyler vardı. Sonrasında Melkera'nın orada olduğunu gören Olein olan biteni anladı. Melkara Olein'e bir can borçlu olduğunu, onun için onu kurtardığını , onu aslında sultandan nefret ettiğini, farklı yollarda olsalar da aynı menzile gitmeye çalıştıklarını anlattı. Olein başından geçenleri, kendini ve amaçlarını belli etmemek için insanları ve şamanları öldürmek zorunda olduğunu anlattı. Tabii buna hepsi kuşkuyla baktılar Melkarna dışında o Olein'nin ne yapmaya çalıştığını gayet iyi biliyordu.
    Olein daha sonra ya kendisini öldürmelerini ya da parşömeni vermeleri gerektiğini, çünkü amaçlarını gerçekleşmesi için başka bir seçeneklerinin olmadığını anlattı. Melkarna parşömeni vereceğini ama içinde ne olduğunu öğrenmek istediklerini söyler. Olein de içindekini bilmediğini ama şifreyi bildiği için parşömenin içinde bulunduğu kutuyu açar. İçinde kaşif Oregtorn tarafından "perg" denilen bir adanın haritası olduğunu görürler...
    Daha sobra Olein Kaptan Gura'nın gemisinde kensisine casusluk yapan Redie'yi de yanına alarak Delkarna'ya dönmeden önce ona hala öfkeli olan. Kaye'ye Redie'yle iletişim kurduğu yüzüğü ona verir. Perg'e giderlerken açık denizlerde onlara yardımcı olacağını, aynı zamanda Olein hayallerini gerçekleştirdiğini bu yüzük sayesinde haber vereceğini ve sonrasında herkes mutluluk,huzur ve barış içindeyken gelip Kaye'nin kendisini öldürmesini isteyeceğini söyler. Olein öldürdüğü onca insanın kabuslarını görmekten anca böyle kurtulacağını söyler.
    Darok ve Kaye iki kardeş şaman bulmak için yola çıktıkları Per'in herkesin barış, huzur içinde yaşadığı bir yer olduğunu umut ederek yola çıkarlar.

    Eserde Aktarılan İletiler:
    1)"Koledion bile, o eşi benzeri olmayan kahraman bile ölümün karşısında duramadı."(syf-48- Üzüntü, veda temaları)
    Burada Arterus yanına gelen Başkomutan Gadek ile konuşması sırasında böyle bir cümle kullanıyor. Demek istediği kimsenin ölüm karşısında direnemeyeceği elbet bir gün sultan da olsa öleceğini anlatmak istemiş. Yazar bir nevi bunu kitabın tamamına aktarmış ve bunu bir nutuk çekerek değil kitapta genelde üst mevkilerdeki kişilerin konuşmalarıyla vererek bunu "davranışçı yaklaşıma" göre aktarıyor diyebiliriz.


    2)"'Çıkmasa iyi olur,' dedi Arterus. Askeri kararlarını sorgulamam, ama sonuçlarını sorgularım." (syf-50- bağışlama, sorumluluk temaları)
    Burada aslında yazar sistemi eleştirmektedir bazı insanların neden sistem karşıtı olduğunu dikkatli okuyuculara sezdirerek aktardığı için "yapılandırmacı yaklaşıma" göre ileti aktarılmıştır diyebiliriz.


    3)"Herio gibi adamlar sadece çıkarlarına sadıktır"(syf-55- kişilik tipleri taması)
    Yazar burada ikiyüzlü insanların tek amaçlarının çıkarları olduğunu belirmiştir. Herio burada söz konusu karşıt iki grubada menfaatleri gereği yardım etmektedir. Bunu yazar kitapta Herio'nun bazı davranışlarıyla zaten belirtiyor. Burada özet geçmesi iletiyi "davranışçı yaklaşıma" göre aktardığını gösterir.



    4)"Bunun olmasını istemem, ah, hem de hiç, ama Delkarna'nın geleceği duygularımızdan önemli."/"Anlamlı bir ideal için savaştığını düşünmek duygularına hakim olmasını sağlamıştı." /"Görev doğrudan ve yanlıştan önemliydi, zaten doğru olan neydi ki, birine göre doğru olan diğerinin gözünde yanlışa dönüşüyordu. Kafasındaki karmaşadan ancak bu inanca sımsıkı tutunarak kurtulabilirdi."(syf-56/142/216- vatan sevgisi, millet sevgisi, bayrak sevgisi, sorumluluk temaları)
    Bu sözüyle Alterus eğer ki Torin kendisine karşı çıkarsa toprakları diğer iki çocuğu arasında mecburen paylaşacağını dile getiriyor. Ve aynı zamanda bir amaç uğruna ölmenin kutsiyetinin kişiyi nasıl ayakta tuttuğundan söz ediliyor. Burada vatan sevgisinin her şeyden önce geldiği anlatılmak isteniliyor. Bunu yazar "yapılandırmacı yaklaşıma" göre yapmaktadır.



    5)"Hepsini sürmeli buralardan. Ataları neydi ki bunlar ne olsun." /"Bütün insanlar aynı değil Zorgo. Asırlar önce yaşananlar yüzünden hepimizden nefret edemezsin."/"Biz harnanlar çocuklarımıza sürekli bu acılı öyküleri anlatarak belki de iyi bir iş yapmıyoruz, bilemiyorum. İnsanlara karşı kendilerini kollamaları için yapıyoruz bunu, ama nefreti de canlı tutmuş oluyoruz." (syf-63/161/218- insan sevgisi, geçmiş, gelecek temaları)
    Delkarların Nasraların köylere yaptığı saldırılardan sonra söylenen bir söz. Burada geçmişte Nasraların atalarının yaptığı hataların şimdiki nesile ödetilmeye çalışılması anlatılmaktadır. Bunu yazar kitabın tamamında Nasralar ve Delkarlar sonrasında Harnanlar(Zorgo) üzerinden, bu üç milletin birbirinden ayrılmaz yazgısı üzerinden sezdirerek aktardığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.


    6)"Kalabalıkta önce bir uğultu, sonra derin bir sessizlik oldu. Nasralara duydukları tüm nefrete rağmen, bu uygulama onlara bile ağır gelmişti." (syf-65- empati, insan sevgisi temaları)
    Sultanlığın kararına göre tüm Nasraların alınlarına asla çıkarılamayacak bir damga vurulacakmış, bunun üzerine Nasra çetelerinin yaptıkları saldırılara rağmen Delkar halkı içinde derin üzüntü duymuşur. Bunu yazarın kitapta bu şekil belirtmesi iletinin aktarılma biçimini "yapılandırmacı" yapar.



    7)"Kavga ederken büyüklerin Nasra kelimesini küfür yerine kullandıklarını de az işitmemişti. Gadulo, gençliğindeki yolculukları sırasında pek çok Nasra tanıdığını söylerdi, bizden farkları yok derdi, sadece gözbebekleri beyaz ve galiba ortalamada biraz kısa boylular, hepsi o kadar işte... Ama öğretmeninin anlattıkları çok farklıydı, Nasraların kolayca şiddete sapabildiğini, kan dökmekten hiç kaçınmadıklarını okulda defalarca dinlemişti."/"Bir Nasra olduğunu duymak onu pek etkilememişti, Nasraların kuyrukları olmadığını öğrendikten sonra Delkar ya da Nasra olmanın ne fark edeceğini zaten pek anlayabilmiş değildi."(syf-66/67/89- insan sevgisi, empati temaları)
    Natensi'nin ablasına Nasralar hakkında soru sormasıyla aralarında geçen konuşma sırasında böyle bir diyalog geçer. Bununla aslında bir çok milletin gerçeğine de işaret etmektedir.Yazar bu iletiyle aktarmak istediğini insan sevgisi çercevesinde "yapılandırmacı" olarak aktarmaktadır.



    8)"Eskiden bizim atalarımızla onların ataları savaşmışlar. Bizi sevmemeleri sadece geçmişte yaşanmış olaylardan. Cahiller dedim ya sana." (syf-70/71 geçmiş zaman teması)
    Yine iki kardeş arasındaki konuşma sırasında söylenmiş bir söz. Yazar burada geçmişte yaşanılanların bedelini şimdiki kuşağın ödediğini bunun da sebebinin cahilik olduğunu anlatmak istemektedir bunu kitaptaki karakterlerin konuşmalarıyla vermesi iletinin aktarılma biçimini "yapılandırmacı" yapmaktadır.



    9)" Ben sadece bir şamanım, diye gülümsedi Darok. 'Bunun ötesini hiçbir zaman önemsemedim. Çünkü şaman olmayı kendim seçtim, Nasra ya da Delkar olmayı ise seçemezsin. Öyle doğarsın, kimse tercihini sormaz. Kendi seçmediğim bir şeyle tanımlanmayı kabul etmiyorum'."/"Bu çatışmalarda iki taraf da birbirine kötü şeyler yaptı, diye başını salladı Darok. İnan bana, onların da sana anlatabileceği bir sürü acı öyküsü var. Ama Nasralar ve Delkarlar isimli iki kişi yok bu olayda. İki halk da birbirinden farklı on binlerce insandan oluşuyor. Bazıları zayıf, bazıları güçlü karakterde, kimi bencil ve zali, kimi yardımsever ve sevgi dolu. Nasralar Delkarları katlediyor ya da Delkarlar Nasralara zulmediyor demek doğru değil. Bazı Delkarlar bazı Nasraları, bazı Nasralar ise bazı Delkarları öldürdü, tek diyebileceğimiz bu. Bir kişiye sevmediğimiz insanlarla aynı milletten diye kötü gözle bakamayız, bunu kendileri seçmiyor, değiştiremezler de." "Ben seni kurtardım.Bir Nasra kızını değil. Sana baktığımda bşr Nasra görmüyorum, sadece Ayron'u görüyorum. Korunmaya ihtiyacı olan küçük ve tatlı bir kız. Sen de bana baktığında bşr Delkar görme. Sadece Kaye' yi görmeye çalış. Böylesi daha iyi." (syf-91/94/95/105- insan sevgisi, insan hakları, kendini tanıma temaları)
    Bence bu ileti kitabın ana teması olan insan sevgisi çercevesinde oluşmuş olup kitabın tamamına hakim olan iletidir. Yazar bunu Delkarlar ve Nasralar arasındaki geçmişten gelen çatışmlar üzerinden "yapılandırmacı yaklaşıma" göre iletmektedir.



    10)"'Ailen ve köydekiler öldüler,' dedi kadın soğuk bir sesle. Ölmek bir zafer değildir."(syf-103- yaşama hakkı teması)
    Kaye' nin Ayran'a yaptığı konuşmadan alınan bir kesittir. Ölmenin kolay olduğu asıl yapılması gerekenin ve zafer olcak olanın zorluklar altında yaşamayı sürdürmek asıl önemli olan budur demek istemiştir. Yazar bu iletiyi hem Ayron üzerinden hem de Olein'nin hayat hikayesi üzerinden sezdirerek aktardığı için aktarma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    11)"İnsan bazı idealler için fedakarlıkta bulunmayı göze almalı. Bunu en iyi siz şamanlar bilirsiniz."(syf-125- sorumluluk, takdir etme temaları)
    Yazar bu iletiyi Darok, Kaye, Melkara, Olein ve Gura Kaptan'nın hayatı üzerinden "yapılandırmacı"olarak aktarmaktadır.



    12)" Hayır, kaza değildi. Karuo yaptı. Bilerek ve nişan alarak. Onu durdurmaya çalıştım, ama beni dinlemedi. Çok kötü bir iş yaptı Olein, tüm o yaşlılar ve çocuklar...Bu bizim yolumuz değil, bu Sultan Arterus'un, şanlı Koledion'un yolu değil...Olein hemen karşılk vermedi. Saray zindanlarında yılardır süregelen, bazılarına bizzat iştirak ettiği ilkenceleri düşündü, çoğu o kayıktakiler gibi silahsız köylülere, çetelere hakkında bilgi almak için yapılıyordu. Bu sultanın yolu değil, diye içinden tekrarladı, Derian yanılıyordu, bu onun pek çok yolundan biriydi."(syf-144/145-yaşama hakkı, üzüntü, sitem temaları)
    Yöneticilerin idealleri ile onların idealleri için çalışanların yaptıkları farklı olabilir. Birileri bir şeyin farkında değilken, ki bunlar başkasının amaçları uğruna ölmeyi göze alanlardır. Birileri de her şeyin farkındadır ve planladığı şeyler için uygun anı beklemektedir. Yazar bunu özellikle Olein'nin hayatı üzerinden "yapılandırmacı"olarak aktarmıştır.



    13)"Geçmişte harnanlar katledilirken Nasralar Delkarlarla işbirliği yaptılar. Hatta bazı eskiler bizi en çok öldüren Nasralardı derler. Şimdi Delkarlar onları katledecek diye oturup ağlayacak değilim. Herkes ettiğini bulur."(syf-162- geçmiş, şimdi, gelecek ve yaşama hakkı temaları)
    Burada yazar birçok millete ait bir gerçeğe işaret etmektedir. Bunu Zorgo'nun geçmişte yaşanılanlar yüzünden tüm insanları aynı kefeye koyması üzerine Gura Kapta'nın onunla konuşması üzerine "yapılandırmacı"olarak aktarılan bir iletidir.



    14)"Zaman ilerledikçe şunu fark ettim, bugün zayıf olan, birkaç nesil sonra güç kazandığında, başkalarına kendisine yapılan zulmün aynısını yapmaktan geri durmuyordu. Buna defalarca şahit olduktan sonra, verdiğim mücadelenin anlamını sorgulamaya başladım."(syf-177- insan sevgisi, insan hakları, kendini tanıma temaları)
    Burada aslında dünyada yaratılmaya çalışılan ve başarılı olunan sisteme bir gönderme yapılıyor. Bunun farkında olan Melkara'nın da yaptıklarının nedenini sorgulamaya başlamasını sağlıyor. Bunu yazar hem Melkar hem de Kaye ve Darok üzerinden "yapılandırmacı" olarak aktarmaktadır.



    15)" Birilerine faydası dokunmayacaksa, ilmin ne anlamı var ki?"(syf-180- bilim teması)
    Burada her şeyin farkına varan insanların kendilerini her şeyden soyutlayıp salt ilme adamlarının yanlışlığı anlatılmak istenmektedir. Bunu da melkara'nın köşeye çekilmesinden sonrasında tekrardan barış yanlısı insanlar yardım etmek için mücadeleye başlamasıyla yazar "yapılandırmacı" olarak bu iletiyi aktarmaktadır.



    16)"Galiba biz şaman olduğumuz için iyi şeyler yapmıyoruz, iyi şeyler yapmak istediğimiz için şaman oluyoruz. Bu içimizde olan bir şey..."/ " İnsanlarda en dibe düşme potansiyeli olduğu kadar yüce şeyler yapma potansiyeli de vardı ve kendisi asırlar önce şaman olmayı seçerken, insan denen varlığın genelde olduğu şeye değil, isterse olabileceği şeye duyduğu sevgiyle bu kararı almıştı." (syf-183/193- karar verme, kendini tanıma temaları)
    Burada bazı insanların içindeki iyiliğe işaret edilmektedir. Görev gereği değil de içlerindeki iyilik gereği bunu yapmalarına işeret etmektedir. Yazar bunu şamanlar üzerinden sezdirmeden aktardığı için "yapılandırmacı" olarak aktarmıştır diyebiliriz.



    17)"Ben ne yaptıysan doğru olduğu için yaptım!"(syf-274- insan sevgisi, özgürlükler teması)
    Bu sözü Olein Derian'ı öldürmek zorunda kaldığı zaman söylüyor. Onun aksine görev gereği değil, doğru bildiği şeyi yaptığını dile getiriyor. Yazar bu gerçeği gerçekte birbirine zıt iki karakter üzerinden vererek anlatmak yerine bir durum üzerinden sezdirdiği için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    18)"Yollarımız farklı olsa da, hepimiz aynı menzile gitmeye çalışıyoruz."(syf-278- insan sevgisi, dayanışma temaları)
    Burada barış yanlısı insanların farklı yollardan olsa da hep aynı amaç için "barış, huzur, mutluluk" için mücadele ettiğinin üzerinde durulmaktadır. Kitapta bu düşünce şamanlar, Olein çizgisinde sezdirilerek aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    19)"Gücü elinde tutanlar çıkarları için halkı birbirine kırdırıyor."/"Arterus bu sistemin bir ürünü, her şeyin tek sorumlusu değil. O giderse yerine gelecek çocukları ondan daha iyi olmayacak."(syf-280/281- insan sevgis, insan hakları temaları)
    Burada aslında tüm dünyada var olan büyük bir soruna işeret ediliyor; gücü elinde bulunduranların egemenliğine dikkat çekiliyor. Sultan Arterus'un böyle bir sistemin ürünü olduğuna dikkat çekiliyor. Bu görüşler kitapta birebir değil de kişiler üzerinden sezdirilerek okuyucunun çıkaracağı anlama burakılarak aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı yaklaşım" diyebiliriz.



    20)"Orada kimse kimseyi incitmez, farklı olduğu için dışlanmaz. İnsanlar birlikte kardeşçe, dostluk içinde yaşarlar. Kan dökmeden, kavga etmeden..."(syf-294- insan sevgisi, insan hakları, umut, heyecan, rüya, düş, hayal temaları)
    Parşömen kağıdının üzerinde haritası çizilen Perg'e gitmeden önce Darok ve Kaye'nin orası hakkındaki dileklerini dile getirdikleri konuşmadan alınan bir kesittir. Kitabın temelinde aktarılmak istenilene vurgu yapılmıştır. Kitapta bu olay ve kişiler üzerinden sezdirilerek okuyucuya aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    Değerlendirme:
    Kitabı içerik yönünden değerlendirmek gerekirse,
    Kitap şu an dünyanın gözü önünde Orta Doğu'da, Kırım, Irak, Suriye, Pakistan, Afganistan, Doğu Türkistan ve daha bir çok yerde yaşanılanlarda insanların kendilerinden olmayanlara karşı duruşlarına bir nevi işaret ediyormuş gibi geliyor insana kitabı okurken... Kitap genel olarak insanların mutluluk, huzur, barış içinde yaşamalarının çok zor olmadığını bunun için sadece "insan olmak" gerektiği ve bunun gereklerini yerine getirmek gerektiği üzerinde duruyor. Ve bunu kitapta sık sık vurgulamaktadır, bir nevi yakın tarihte yaşanılanlar yüzünden sesini insanlara duyurmaya çalışmaktadır gibi geliyor insana. Bazen hayatımızı anlamlı kılmak için uğruna mücadele edeceğimiz amaçlar seçtiğimize bunlar gerçekleştirmek istediğimizde doğru ya da yanlış olduğuna bakmaksızın sadece görev olarak bunu yapmak istediğimize ve bunun belki de hayattaki en büyük yanlışlardan birisi olduğunu anlatmak istemektedir. Böyle yaparak aslında hayatımızı ne kadar anlamsızlaştırdığımızı vurgulamaktadır. Yazar sade bir dil ve akıcı bir üslup kullanmıştır. Betimleme çok az kullanmıştır. Bu kitabı birazcık olsa edebi yönden geri planda bırakmıştır diyebiliriz.
    Kitap yapı ve içerik yönünden sıkılmadan bir solukta okunacak türden bunu da yazarın anlatımına borçluyuz diyebiliriz. Betimlemelerin azlığı ya da vurgulanan iletiyi çok sık tekrarlaması kitabın eleştirilecek yönleri arasında olsa da Türkiye' de fantastik/kurgu kitap türünün durumu göz önüne alındığında Barış Müstecaplıoğlu'nun bu kitabı yadsınamayacak bir öneme sahiptir. Fantastik kurgu kitap okumayı sevenlerin yanında benim gibi Türk yazarlara bu konuda ön yargıyla yaklaşanların okuyup bu konuda yanıldıklarını görecekleri bir kitap Şamanlar Diyarı. Bir çok milletin gerçeğini yansıtması açısından sosyal olay ve olgulara duyarlı insanlar için ilgi çekici olabilir.
  • 340 syf.
    ·1 günde
    Değerlendirme;
    Kitapta insanlar kör olduktan sonra devlet kurumunun onları "karantinaya alması" her ne nedenle olursa olsun dışarı çıkmaları dahilinde öldürüleceklerinin söylenmesi, asıl görevi insanları yaşatmak olan devlet mekanizmasına bir eleştiridir. İnsanların kör olduktan sonra değersiz görülüp öldürülmeleri, silahlı olanın güçlü olması (üçüncü koğuş) kapitalist anlayışa eleştiridir.

    Kitapta birinci kör adam için "yaşadığı karanlığın sonuçta basit bir ışık yokluğu okduğunu, körlük denen şeyin varlıkların ve nesnelerin görünüşünü basitçe örten, onları kara perdelerinin ardında el değmemiş kılan bir şey olduğunu düşündüğü de olmuştu. Şimdiyse, tersine, öylesine ışıklı, öylesine bütünsel bir beyazlığın içine dalmış ki, bu beyazlık nesneleri ve varlıkları emmek yerine, onları yutarak iki kat görünmez kılıyordu."(14.s) denilerek körlüğü insanların görürken ki tasvirlerinde olan körlükten ayrı olduğuna dikkat çekilmiştir.

    "Kör adam o gece, düşünde kör olduğunu gördü." (23.s) denilerek asıl gerçek körlüğün o an yaşanılan körlük olmadığına bunun bir aşamasının daha olduğu anlatılmak istenmiştir.

    Kitapta ilk zamanlarda oto hırsızının doktorun karısına karşı cinsel istekte bulunmasına karşılık "kör oldu diye cinsel isteğin azalması ya da yok olması gerekmiyordu."(57.s) ifadesinin yer alması, koğuşlardaki insanların yemek yüzünden kavga etmesi, kötü durumda olan hastanenin ne hale geleceğini bilmeden tıkanan tuvalatlerden sonra hastane koridorlarını tuvalat ihtiyaçlarını gidermek için kullanmaları ve sonrasında olaylar ilerlediğinde üçüncü koğuştaki körlerin ilk koğuşun kadınlarını yemek karşılığında istemesi bize şartlar ne olursa olsun insanın üç şeyden vazgeçmediğini gösterir. Bunlar: yeme içme, tuvalet ihtiyacı ve cinselliktir.

    "...Dünyadan o kadar uzağız ki zaman gelecek artık kim olduğumuzu unutacağız, birbirimizin adını söylemek aklımıza gelmeyecek...Köpekler birbirini bizim yaptığımız gibi tanımazlar ya da tanısalar bile, kendilerine verilmiş olan adla değil, onun onun kokusunu diğer köpeklerinkinden ayırt ederek tanırlar, kendilerini de kendi kokularıyla tanıtırlar, biz burada başka tür köpekler gibiyiz, birbirimizi havlamalarımızdan, sözlerimizden tanıyoruz, geriye kalan , yüz çigileri, göz rengi, ten rengi hesaba katılmıyor sanki bunların hiçbiri yok..."(65.s) Dünyada sistemlerin yarattığı şeylere o kadar bağlanmışız ki onlar olmadan sanki yaşam olmayacakmış gibi oysa ki köpeklere baktığımızda yaşamanın basit bir iş olduğunu görürüz.

    "...Ve dinginlik içinde, o da kör olmak, nesnlerin görünen kabuğunun ötesine geçmek, onların özlerine , çaresizlik içindeki kör noktalarına ulaşmak istedi."(66.s) denilerek körlüğün; görünenin ardındaki asıl gerçek olduğuna dikkat çekilmiştir.

    İlk körlerin olduğu koğuşa beş kişilik ikinci körler grubunun gelmesiyle beş kişilik yiyeceği ona bölmeleri hala insani duygulara sahip olduklarına işarettir. Uyuyan körlerin "kollarındaki saatler durmuştu, yeniden kurmayı unutmuşlar ya da bunun zahmete değmeyeceğini düşünmüşlerdi, zamanı göstermeyi sürdüren yalnızca doktorun karısının saatiydi."(79.s) Burada zaman olgusunun sadece "gören insanlar" için bir ifadesinin olduğu belirtilmiştir.
    Oto hırsızının vicdanıyla hesap yaparken "...körler kutsal sayılan kişilerdir, gözleri kör olan birinin bir şeyi çalınmaz." demesi körlüğün kutsallığına işarettir.

    Akıl hastenesinde meslekleri farklı da olsa, başkalarıyla ilgilenmek olan taksi şoförü ve iki polis memurunun aynı şekilde görevleri ilgilenmek olan askerler tarafından öldürülmeleri; sistemler içindeki tutarsızlığa karşı insanı sorguya çeker.

    Doktorun karısı kocasına,"Dünya burada bütünüyle içine kapanık bir bütün"dedi(105.s) Akıl hastanesi tüm çıplaklığıyla dünyanın içine sıkıştığı,girişi olup çıkışı olmayan bir mahzendir.

    Kitapta gözü siyah batlı yaşlı adamın aktardığı gibi "korkunun mülkiyet duygusuna ağır bastığı" bir anki her şey sahipsiz, terkedilmiş olarak duruyordu şehrin içinde. Korkunun insanı doğasına yaklaştırdığına modern hayatın ona dayattıklarından uzak tuttuğuna vurgu yapılmıştır.

    "Belki de her şey gerçek kimliğine körler dünyasında kavuşur."(135.s) "Göz belki de insan bedeninin içinde hala bir ruh barındıran tek uzvudur ve iinsalar gözlerini yitirdiklerinde..."(142.s) burada gözlerini kaybeden insanların ruhsuz bir canlı olduklarına işaret etmektedir.

    "Hepimiz üzerimizde ikinci bir ten gibi taşıdığımız, adına bencilik denen şeyden yoksun kişi henüz anasından doğmadı, o ikinci ten öylesine kalındır ki, birinci tenimiz bir eve ya da hayır yüzünden hemen kanarken ona bir şey olmaz"(180.s) Burada zor şartlar altında birlikte yaşama yüzünden normalde yok olması gereken "bencilik duygusunun" dayanıklığına vurgu yapılmıştır.

    Doktorun karısı "Belki de körlerin en körüyüm, insan öldürdüm çünkü ve gerekirse yine yapacağım."der(200. s)//"... Şimdiye kadar içimizde yaşayan ya da bizi şimdiye kadar yaşatan ve bizi biz yapan duyguları gözlerimize borçluyuz" (260.s) Körlük vicdansız olmakla eş gösterilir.

    "Aslında körlük biraz da bu, hiçbir umudun kalmadığı bir dünyada yaşamak"(218 s) körlük direnmek olarak gösterilir.

    Körler akıl hastanesinden çıktıktan sonra, koyu renk gözlüklü genç kız ilk fırsatta kendi evine gitmek ister. Anne ve babasına karşı duyduğu içten kaygı, toplum ahlakı konusunda yanlış davranışların yaygın olduğu günümüzde, insanlarda anne ve baba sevgisinin bulunmadığını ileri süren önyargıların temelsiz olduğunun göstergesidir.

    "Birinin çıkıp da olayların neden başka türlü değil de böyle gelişdiğini nereden bildiğimizi sorması çok anlaşılır bir şey, ona vereceğimiz karşılığa gelince, tüm anlatılanların evrenin yaratılış anlatısına benzediğini, o sırada kimsenin orada olmadığını, olaya kimsenin tanık olmadığını ama herkesin ne olup bittiğini bildiğini söyleyeceğiz."(274.s) En güzel cümlelerden biriydi bu benim için.
    "... Kendilerinin de köpeklerin de, insanların da, yani hiçbirimizin ve hiçbir şeyin dünyaya ne amaçla geldiğimiz ilk günden bilinemez."(283.s) İnsanların, evrenin yaratılışı, insanın dünyaya geliş amacı hakkında bir bilinmemezlik içinde olduğunu anlatır.

    Bir körler toplumu yaşamını sürdürebilmek için nasıl bir düzen kurabilir, örgütlenebilir, örgütlenmek bir bakıma görmeye başlamak demektir, kör insanlar için olduğu kadar gören insanlar için de çünkü o zaman düzen oluşur yalanlar gerçekler gün yüzüne çıkar.

    "Ölülerin yanından onları görmeden geçip gitmek, insanlığın çok eski bir alışkanlığıdır."(309.s)// "Boğazımızdan geçen her lokma bir bakıma vaşkasının ağzından kapılmış demektir, bu hursızlığı aşırıya vardırdığımızdaysa onun ölümüne neden oluyoruz, aslında hepimiz birer katil sayılırız."(325.s)
    moderna hayata ayak uydurmanın sonuçlarına işaret edilmiştir.

    "Resimler onları görenlerin gözleriyle görür." denilerek kilisede tüm resimlerdeki insanların gözlerinin neden beyaz bir bantla kapandığına açıklık getirilir.

    "Sonradan olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, gören körler mi, gördüğü halde görmeyen körler."(339.s) Bu cümle her şeyin özetlemektedir.


    Kitapta En Çok Hoşuma Giden Taraflar:
    Doktorun, genç kızla birlikte olmasından sonra, eşinin ona ve genç kıza "Hiçbir şey söylemezsen seni daha iyi anlarım, dedi. Koyu renk gözlüklü genç kız ağlamaya başladı. Ne büyük bir ayıp bu, diye mırıldandı, sonra, ben de istemiştim, bunu ben de istemiştim, yalnızca doktorun suçu değil, kes sesini, dedi doktorun karısı yumuşak bir sesle, hepimiz susalım, öyle anlar vardır ki sözcükler bir işe yaramaz, şu anda anlayabilmeyi, her şeyi gözyaşlarımla söylemeyi, anlaşılmak için sözcüklere başvurmak zorunda olmayı ben de çok istiyorum."(183.s) demesi, doktorun karısı hastaneden kurtulduktan sonra genç kıza en çok onu sevdiğini, onlarla beraber kalmasını istediğini söylemesi hoşuma giden tarafları oldu kitabın.


    Hikayenin nerde geçtiği ve karakter isimleri belli değil, "gözü siyah bantlı yaşlı adam, doktorun karısı, birinci kör gibi." Moderniteye bir eleştiri niteliğindedir bu yüzden. Eskiden yazılmış olsa da bugün adı bilinmeyen ülkeye kendi ülkesinin adını verebilir, insanlara çevrelerindeki insanların adlarını verebilir her çağda yaşanan ve bu gidişle yaşanmaya devam edecek "sözde düzen" laflarıyla ortaya atılan sistemlerin parçası olmaya devam edecektir.

    Buradaki mekan; akıl ile izah edilen ile edilemeyen yanindelilik boyutu olarak özenti toplumunun bakış açısının çerçevesiyle anlatılmıştır. Bu kitap, insan bencil ve duyarsız mı, yoksa sağduyulu ve hassas bir varlık mı bunun çatışması etrafında oluşturulmuştur. Kitapta doktorun karısının tüm insanlar kör olurken tek gören insan olarak kalmasını "toplumun vicdanı,ortak akıl, nesnel bakış açısı" olarak açıklayabiliriz.

    Kitabın verdiği mesaj ise; bir yerde ağlayan, acı çeken biri varsa bu acılar, gözyaşları bir gün mutlaka bize de bulaşacaktır. Kitap da asıl eleştirilmek istenen konuya baktığımız da ise şunu diyebiliriz ki, gücün hüküm sürdüğü bir yerde bir gün gelir mutlaka o güç zulme dönüşür, şeklinde açıklayabiliriz.
  • Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) mübârek zevcelerinden. İsmi Aişe binti Ebû Bekir’dir. Yani Ebû Bekir ( radıyallahü anh )’ın kızıdır. Annesi Ümmü Ruman binti Âmir İbni Uveymir’dir. Künyesi Ümmü Abdullah, lakabı Sıddîka, ünvanı Ümm-ül-mü’minîndir. Hazreti Âişe’nin çocuğu yoktu. Bunun için künyesi de yoktu. Araplarda künyeye çok ehemmiyet verilirdi. Bunun için Hazreti Aişe üzülürdü. Birgün Hazreti Peygambere bunu arz etmiş ve Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) de “Sen yeğenin Abdullah bin Zübeyr’i kendine evlâd edinirsin, Onun ismine izafeten de künye alırsın.” Bundan sonra Hazreti Aişe yeğeni Abdullah bin Zübeyr’e izafeten Ebû Abdullah diye künyelendi.

    Hazreti Aişe, Hicret’ten sekiz sene önce Mekke-i Mükerreme’de doğdu. (m. 614). 57 (m. 676) senesinin Ramazan ayının 17. Salı günü Medine-i Münevvere’de vefât etti. Namazını Medine vâlisi olan Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) kıldırdı. Vasıyyeti üzerine geceleyin Bâki’ Kabristanına defn edildi.

    Hazreti Aişe vâlidemiz küçük yaşta iken okuma-yazma öğrenmiş olup, çok zekî ve kabiliyetli idi. Her bir hâdise üzerine hemen bir şiir söylemesi onun zekâsına bir delîldir. Öğrendiği ve ezberlediği bir şeyi katiyyen unutmazdı. Çok akıllı, zekî, âlime, edibe ve afife ve sâliha idi. Hâfızası pek kuvvetli olduğu için, Eshâb-ı kiram, birçok şeyleri ondan sorup öğrenirdi. Âyet-i kerîme ile medh edildi.

    Resûlullah ( aleyhisselâm ) ikinci defa olarak, ellibeş yaşında iken, Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) kızı; Aişe ( radıyallahü anha ) ile evlendi. Bunu, Hadîce-i kübrânın vefâtından bir yıl sonra, Allahü teâlânın emri ile nikâh eylemişti. Ölünceye kadar, sekiz sene onunla yaşadı.

    Peygamberimizin Hazreti Aişe ile evlenmelerinde en önemli husûs nikâh akdinin Hazreti Peygamberin arzusuyla değil, Allahü teâlânın emri ile olmasıdır. Buhârî ve Müslim’in rivâyetlerinde ve Mevâhib-i Ledünniyye’de Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Hazreti Aişe’ye şöyle buyurdu: “Seni üç gece rüyada gördüm. Bir melek ipek kumaşa sarmış (Bu senin hatunundur) dedi. Ben de yüzünü açtım ve “Eğer Allah tarafından ise Cenâb-ı Hak imza eylesin” dedim. Ya’nî eğer rüya rahmânî ise Allahü teâlâ müyesser kılsın demektir. Tirmizî’nin beyanına göre: Cebrâil (aleyhisselâm) Peygamberimize yeşil bir ipek içinde Hazreti Aişe’nin sûretini getirdi ve “Bu senin dünyâda ve âhirette hatunundur”buyurdu.

    Hazreti Aişe’nin bildirdiğine göre: Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) hergün ya akşam ya sabah vakitlerinde Hazreti Ebû Bekir’in evine uğraması âdet-i şerifleri idi. (Müşrikler Dar’ün-Nedvede toplanmışlar, şeytan Necdli bir şeyh kılığında gelmiş; müşriklere Hazreti Peygamberi öldürmelerini tavsiye etmiş ve Hazreti Peygamberi ( aleyhisselâm ) öldürmek üzere karar almışlardı. Cebrâil (aleyhisselâm) bunu Hazreti Peygambere ( aleyhisselâm ) haber verdi ve hicretine Allahü teâlânın müsâde buyurduğunu bildirdi.) Hazreti Peygamber hicretine müsaade buyurulduğu gün; öğle vakti sıcakta hiç gelmediği bir saatte başını sarmış olduğu halde Hazreti Ebû Bekir’in evine geldi ve Hazreti Ebû Bekir’e Allahü teâlânın hicret için izin verdiğini ve Hazreti Ebû Bekir’in de kendisi ile beraber olacağını haber verdi. Bu haber üzerine Hazreti Ebû Bekir sevincinden ağladı. Hazreti Aişe o güne kadar sevincinden ağlayan hiç bir insan görmediğini söylemiştir.

    Yine Hazreti Aişe buyuruyor ki: “Resûlullah Medine’ye hicret ettiği zaman bizi ve kızlarını geride Mekke’de bırakmıştı. Medine’yi şereflendirince azadlı kölesi Zeyd bin Harise ile Ebû Râfi’i iki deve ve ihtiyâçları olabilecek şeyleri satın almak üzere 500 dirhem harçlıkla bize gönderdi. Hazreti Ebû Bekir de Abdullah bin Ureykıt’ı iki üç deve ile onların yanına katıp, hanımı Ümmü Rumân ve beni ve kız kardeşim Esmâ’yı develere bindirerek göndermesini, oğlu Abdullah bin Ebû Bekre mektûb yazarak emretti. “Hazreti Aişe, annesi Ümmü Rumân ve Resûlullahın kerîmelerinden Hazreti Zeyneb hariç diğerleri ile kâfile olarak yola çıktı. Kubeyd mevkiinde Hazreti Zeyd 500 dirhemle üç deve daha satın aldı. Kâfileye Talha bin Ubeydullah ( radıyallahü anh ) da katıldı. Mina mevkiinden Beyd’a denilen yere ulaştıkları zaman Hazreti Aişe’nin devesi kaçtı. Hazreti Aişe buyuruyor ki: “Devem kaçtı. Ben Mahfe’nin içindeydim. Annem de yanımdaydı. Annem “Eyvah kızcağızım, eyvah gelinciğim” diyerek çırpınıyordu. Allahü teâlâ devemize sükûnet verdi ve bizi kurtardı. Nihâyet Medine’ye geldik. Ben Hazreti Ebû Bekir’in ev halkı ile birlikte indim.” O zaman Mescid-i Nebevî ve etrâfındaki odalar yapılmıştı.

    Abdülhak-ı Dehlevî, (Cezb-ül-kulûb) kitabında, fârisî olarak diyor ki, (Mescid-i şerîf) yapılırken, Aişe ve Sevde ( radıyallahü anha ) için birer oda yapıldı. Sonra, ihtiyâç oldukça bir oda yapılarak, adedleri dokuz oldu. Odalar, Arab âdeti üzere, hurma dalından idi. Üstleri kıldan keçe ile örtülü idi. Kapılarında yalnız perde asılı idi. Odalar mescidin cenûb, şark ve şimâl taraflarında idi. Kerpiçden yapılmış olanı da vardı. Çoğunun kapısı mescide açılırdı. Tavanlarının yüksekliği, orta boylu insan boyundan bir karış fazla idi. Hazreti Fâtıma ile Hazreti Aişe’nin odaları arasında kapı vardı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) vefâtından birkaç gün önce, Hazreti Ebû Bekir’den başka Eshâb odalarının mescide açılan kapılarını kapattırdı.

    Mekke’den gelen Resûlullahın ev halkı kendi odalarının önünde indi. Hazreti Âişe vâlidemiz Hazreti Ebû Bekir’in evinde bir müddet ikâmet buyurdular. Hazreti Ebû Bekir bir gün Resûlullaha “Yâ Resûlallah ehlinle evlenmekten seni alıkoyan nedir?” diye sordu. Resûlullah “Mehirdir” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, Resûlullaha mehr parası gönderdi. Bunun üzerine Resûlullah Hazreti Âişe ile nikâhlarının vukû’ bulduğu Şevval ayı içerisinde evlendi.

    Hazreti Âişe vâlidemiz buyuruyor ki: “Medine’ye hicret edip geldiğimiz zaman burası hastalığı bol olan bir yer idi. Bütün Eshâb-ı kiram hastalığa tutuldular. Bu hastalıktan ancak Resûlullah ( aleyhisselâm ) Allahü teâlânın korumasıyla kurtuldu.” Hazreti Âişe de hastalandı. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Hazreti Âişe’ye “Sende gördüğüm nedir” diye sorunca Hazreti Âişe “Anam Babam sana feda olsun yâ Resûlallah hummadır. Allah onu kahretsin” dedi. Peygamberimiz: “Hayır ona kötü söyleme. O, vazîfelidir, istersen sana bir duâ öğreteyim. Onu okuduğun zaman Allahü teâlâ onu senden giderir.” buyurdu. Hazreti Âişe, “Öğret, yâ Resûlallah” dedi. Hazreti Peygamber duâyı öğretince humma geçti. Hazreti Âişe vâlidemiz hasta yatarken babası Hazreti Ebû Bekir, Onu yanağından öptü: “Sevgili yavrucuğum nasılsın” diye halini sordu.

    Hazreti Âişe vâlidemiz Medine’de Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) gazâlarına katılmış diğer Sahâbî hâtunları gibi yaralıların tedâvisi ve onların bakımıyla meşgûl olmuş, büyük hizmetler görmüştür. Cephelerde eline kılıç alıp, çarpışmayı istemiş ise de Resûlullah ( aleyhisselâm ) buna müsâde buyurmamıştır. Meselâ Uhud günü Hazreti Peygamber ( aleyhisselâm ) yaralanmış, mübârek yüzü müşriklerin attığı taşla yaralanıp, kan içinde kalmıştı. Hazreti Fâtıma vâlidemiz, Resûlullahın mübârek yüzünü yıkamış, kan durmayınca yünden hasır yakmış ve külünü âlemlere rahmet olarak gelen Peygamberimizin mübârek yüzüne basarak, kanı durdurmuştu. Hazreti Âişe vâlidemiz de sırtında yiyecek ve içecek su taşıyarak Uhud’a gelmişti. Hazreti Âişe ve Ümmü Süleym kırba ile su taşıyorlar, Hamne ( radıyallahü anh ) ise susuzlara su veriyordu. Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) diyor ki, “Uhud gazâsında müslümanlar bozulup, Resûlullahın yanından dağıldıkları zaman, Hazreti Âişe ile Ümmü Süleym bint-i Milhân’ı gördüm. Arkalarında kırbalarla koşa koşa su taşıyorlar, yaralıların ağızlarına boşaltıyorlardı. Kırbaları boşaldıkça koşarak gidiyor doldurunca koşarak geliyor yine yaralılara su veriyorlardı.” Kadınların Uhud Savaşına katılmasına müsaade edilmesinin sebebi yaralıları tedâvi için idi.

    Hazreti Âişe vâlidemiz, Benî Mustalık (veya Müreysi) gazâsına da katılmıştı. Bu gazâda kendilerine yapılan iftira ile ilgili olarak Hazreti Âişe buyururdu ki: (Bana karşı yapılan iftiranın yalan olduğu Allahü teâlâ tarafından bildirildi). Hatta bunu söyleyerek öğünürdü. Allahü teâlâ, nûr suresindeki onyedi âyeti göndererek, Âişe’ye iftira edenlerin Cehenneme gideceklerini bildirdi. Hazreti Âişe’nin izzeti ve şerefinin yüksekliği bu âyet-i kerîmelerle de anlaşıldı.

    Hazreti Âişe’ye iftira, Hicret’in beşinci yılında (Müreysi) gazvesinde olmuştu. Bu muharebeye (Beni mustalık) gazvesi de denir. Resûlullah, bu gazâya bin kişi ile gitmişti. Hazreti Âişe ile Ümmü Seleme’yi de götürmüştü. Ganîmete kavuşmak için, çok sayıda münâfık da gelmişti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) askerin önüne Hazreti Ömer’i koydu. Kanlı savaşdan sonra beşbin koyun ile onbin deve ve yediyüzden ziyade esîr alındı.

    Me’aric-ün-nübüvve de buyuruluyor ki: Resûlullah gazâya giderken, zevceleri arasında kur’a çekerdi. Hangisinin adı çıkarsa, onu birlikte götürürdü. Bu gazâya da Hazreti Âişe ile Hazreti Ümmü Seleme gitmişti. Hazreti Âişe buyuruyor ki, (Kadınların örtünmesi için âyet gelmişti. Bana bir çadır yapdılar. Çadırla deveye bindirirlerdi. Gazâdan dönüşde, Medine’ye yakın konmuşduk. Seher vakti göç sesleri işitildi. Abdest için, askerden uzaklaşmışdım. Hemen geldim. Gerdanlığımı bulamadım. Geri gittim. Aradım, buldum. Yerime gelince, askeri göremedim. Gitmişler. Beni çadırın içinde sanıp deveye yükletmişler. O zaman az yirdim. Zaîf idim. Ondört yaşında idim. Şaşırdım kaldım. Beni bulamayınca ararlar diyerek, oturup bekledim.

    Uyumuşum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Safvânın arkadan gelmesini emr eylemişti. Gelip beni uykuda görünce, bağırmış. Sesden uyandım. Onu görünce, yüzümü örttüm. Devesini çökdürdü. Uzaklaşarak, (Deveye bin) dedi. Bindim. Safvân yuları tuttu. Sıcak basınca, askere yetişdik. Önce münâfıklara rastladık. Çirkin şeyler söyleşdiler. Onları İbni Ebî Selûl kışkırtıyordu. Müslümanlardan Hassan bin Sabit ve Mistah da onlara uymuşdu. Medine’ye gelince, hasta oldum. İftira söylentileri her yere yayılmış. Benim haberim yokdu. Fakat, Resûlullah beni eskisi gibi aramıyor, hastalığımı da yoklamıyordu. Sebebini anlıyamıyordum. Bir gece, Mistah’ın annesi ile ihtiyâç için dışarı çıkdım. Etekleri ayağına sarılarak düşdü. Oğlu Mistah’a la’net etti. Niçin söğersin? dedim. Söylemedi. Birkaç kerre sordum. Ey Aişe! Onun ne söylediklerini işitmedin mi? dedi. Sordum, iftira sözlerini bana anlattı. Hastalığım hemen arttı. Ateşim yükseldi. Tepemden duman çıktı zannettim. Aklım gitti. Düşdüm. Aklım başıma gelince evime geldim. Babamın evine gitmek için Resûlullah’dan izin istedim, izin verdi. Ne olduğunu öğrenmek istiyordum. Anneme sordum: “Yavrum hiç üzülme! Senin işin kolaydır. Güzel olan ve zevci tarafından çok sevilen her kadın için böyle şeyler söylerler” dedi. Şaşırdım. Böyle sözler acaba Resûlullahın mübârek kulağına da gitmiş midir? Babam da duymuş mudur diye üzüldüm. Çok ağladım. Babam başka odada Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Sesimi duymuş. Annemden sormuş. Annem de, dillerde dolaşan sözleri şimdi işitdi demiş. Babam da ağladı. Sonra yanıma gelip, “Yavrum sabret! Allahü teâlâdan ne âyet geleceğini bekleyelim” dedi. O gece, sabaha kadar uyumadım. Gözlerimin yaşı dinmedi.”

    Resûlullah ( aleyhisselâm ), Hazreti Ali ile Üsâmeyi ( radıyallahü anh ) çağırıp, “Bu işin sonu neye varacak?” dedi. Üsâme, (Yâ Resûlallah! Biz senin zevcenin yalnız iyi olduğunu biliriz) dedi. Hazret-i Ali de, (Yeryüzünde kadın çok. Allahü teâlâ sana yeryüzünü dar eylemedi. Aişe’yi, câriyesi olan Büreyde’den sor!) dedi. Ona soruldu. “Allaha yemîn ederim ki, onda bir ayb görmedim. Arada bir uyurdu. Koyun gelince, un ile hamur yapıp yerdi. Çok zaman onun yanında bulundum. Onda hiçbir ayb görmedim. Ağızlarda dolaşanlar doğru olsaydı, Allahü teâlâ, onu sana bildirirdi” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir gün evinde üzüntülü oturuyordu. Ömer-ül-Fârûk hazretleri geldi. Resûlullah, onun ne düşündüğünü sordu. “Yâ Resûlallah! İyi biliyorum ki münâfıklar yalan söylüyorlar. Allahü teâlâ, senin üzerine sinek kondurmuyor. Bir murdar yere konup da, sonra senin üstünü kirletmesin diye muhafaza ediyor. Seni az bir pislikden saklıyan Allah, pisliklerin en kötüsünden elbet saklar” dedi. Hazret-i Ömer’in bu sözü Resûlullahın hoşuna gitti. Mübârek yüzü güldü.

    Sonra, Hazret-i Osman’ı çağırdı. Ona da sordu. (Bu sözü münâfıkların yaydığından ve yalan olduğundan şübhem yoktur. Hepsi iftiradır. Allahü teâlâ, senin gölgeni yere düşürmüyor. Mübârek gölgenin bile pis bir yere düşmesini, yâhud habîs bir kişinin, o gölgeye basmasını önlüyor. Mübârek evine pislik sokmasını hoş görür mü?” dedi. Bu sözden de, mübârek kalbi ferahladı. Sonra Hazreti Ali’yi çağırıp sordu. O da, “Bu sözler yalandır, iftiradır. Münâfıkların uydurmasıdır. Sizinle nemâz kılıyorduk. Siz nemâz içinde iken mübârek na’lınızı çıkardınız. Size uyarak biz de çıkardık. “Na’lınlarınızı niçin çıkardınız” dediniz. Size uymak için dedik. Siz de, “Cebrâil aleyhisselâm geldi. Na’lında necâset bulaşığı olduğunu bana haber verdi. Onun için çıkardım” buyurmuşdunuz. Namaz içinde bile vahy ederek seni pislikden koruyan Allahü teâlâ, mübârek zevcelerinize böyle pislik yapılmasına izin verir mi? Böyle birşey olsaydı, bunu da hemen haber verirdi. Mübârek kalbin üzülmesin. Allahü teâlâ, vahy edip, mübârek zevcenizin pak olduğunu elbette size bildirir” dedi. Bu söz de, Resûlullâhı sevindirdi. Hemen Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk’în evine teşrîf buyurdu.

    Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) diyor ki: O gün ben durmadan ağlıyordum. Ensârdan bir hanım gelmiş o da ağlıyordu. Annem ve babam yanımda oturuyorlardı. Ansızın Resûlullah gelip selâm verdi. Yanımda oturdu. O zamandan beri yanıma hiç gelmemişti. Bir ay geçmişti. Hiç vahy inmemişdi. Resûlullah oturunca, Allahü teâlâya hamd ü sena eyledi. Şehâdet kelimesini okudu. Bana dönüp, “Ey Âişe, senin için bana şöyle söylediler. Eğer sen, dedikleri gibi değil isen, Allahü teâlâ, yakında senin doğru olduğunu bildirir. Eğer bir günâh hâsıl oldu ise, tevbe istiğfar eyle! Allahü teâlâ, günâhına tövbe edenlerin tevbesini kabûl eder” buyurdu. Resûlullahın mübârek sesini işitince, ağlamakdan vazgeçdim. Babama dönüp, cevâb vermesini söyledim. “Vallahi bilmem ki, Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) ne cevap vereyim. Bizim kavmimiz cahiliyet devrinde putperest idi. İnsan heykellerine tapınırlar, ibâdet etmesini bilmezlerdi. Hiç kimse bizim kadınlarımıza böyle birşey söyliyemezdi. Şimdi elhamdülillah kalblerimiz İslâm nûru ile parladı. Evimiz İslâm ışığı ile aydınlandı. Herkes bizim için böyle söylüyorlar. Ben, Resûlullaha ne diyeyim?” dedi. Sonra anneme döndüm. Sen cevâb ver, dedim. O da, “Ben şaşırdım kaldım. Ne söyliyeceğimi bilmiyorum. Sen söyle” dedi. Sonra, ben söze başladım. Dedim ki: “Allahü teâlâya yemîn ederim ki, mübârek kulağınıza gelmiş olan lâfların hepsi yalandır. Eğer onlara inanmış iseniz, temiz olduğumu ne kadar söylesem, bana inanmazsınız. Allahü teâlâ biliyor ki, benim birşeyden haberim yokdur. Yapmadığım birşeye evet dersem, kendime iftira etmiş olurum. Vallahi başka diyeceğim yokdur. Yalnız Yûsuf aleyhisselâmın dediğini derim ki, “Sabr etmek iyidir. Onların söyledikleri şey için, Allahü teâlâdan yardım beklerim.” Şaşkınlığımdan, Ya’kûb “aleyhisselâm” diyeceğim yerde, Yûsuf “aleyhisselâm” dedim. Sonra yüzümü çevirip dayandım. Rabbimin beni temize çıkaracağını, Allah hakkı için hep bekliyordum. Çünkü, kendimden emîndim. Suçum yokdu. Fakat, Allahü teâlânın benim için âyet-i kerîme göndereceğini sanmıyordum. Kıyâmete kadar her yerde, benim için âyet-i kerîme okunacağını aklıma sığdıramıyordum. Allahü teâlânın büyüklüğünü ve kendi aşağılığımı bildiğim için, benim için, âyet-i kerîme göndereceğini hiç ümîd etmiyordum. Yalnız günahsız olduğumu, kalbimin temizliğini Peygamberine rü’yâda bildirir veya kalb-i şerîfine ilham eder diyordum. Allah hakkı için doğru söylüyorum ki, Resûlullah, oturduğu yerden daha kalkmamışdı ve kimse odadan dışarı çıkmamışdı. Mübârek yüzünde vahy alâmetleri göründü. Oturanların hepsi, vahy geldiğini anladı. Babam bu hâli görünce, deriden bir yastık vardı. Yastığı Resûlullahın mübârek başının altına koydu. Bir yemeni çarşaf ile üzerini örtdü. Vahy gelmesi bitince, mübârek yüzünden örtüyü kaldırdı. Gül ile kırmızı yüzünden, inci gibi parlıyan terleri, mübârek elleri ile sildi. Gülümsiyerek “Müjdeler olsun sana ey Âişe! Allahü teâlâ, seni temize çıkardı. Senin pak olduğuna şâhid oldu” buyurdu. Babam hemen “Kalk yâ kızım! Resûlullaha çabuk teşekkür et!” dedi. Ben de, “vallahi kalkmam, Allahü teâlâdan başkasına şükr etmem! Çünkü, Rabbim benim için âyet-i kerîme indirdi” dedim. Sonra Resûlullah, “sallallahü aleyhi ve sellem”, Nûr sûresinin onbirinci âyetinden başlı yarak, on âyet-i kerîme okudu. Babam hemen kalkıp başımı öpdü.

    Âişe ( radıyallahü anha ) hakkında bu âyet-i kerîme gelmeden önce, Hz Ebû Eyyûb Hâlidin zevcesi, “Âişe için ağızlarda dolaşan sözlere ne dersin?” diyerek, Hazreti Hâlidden sormuş. Hazreti Hâlid de, “Allah için, bu sözler yalandır. Sen bana karşı böyle kötülük yapar mısın?” demiş. “Hâşâ yapmam” deyince, Hazreti Hâlid de “Âişe, dîni bizden daha bütün iken, Resûlullaha karşı böyle şey yapmış olabilir mi? Biz böyle söylemedik. Bu sözler büyük iftiradır” demiş. Hak teâlâ da, Hazreti Hâlidin tam bu sözü gibi âyet-i kerîme göndermişdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, hemen Eshâbını mescide topladı. Gelen âyet-i kerîmeleri okudu. Âyet-i kerîmenin bereketi ile, mü’minlerin kalblerindeki şübheler kalkdı. Mistah, Hazreti Ebû Bekir’in akrabası idi. Fakîr idi. Hazreti Ebû Bekir, onun geçinmesine yardım ederdi. Mistâh, bu işte münâfıklarla bir olunca, ona yardım etmemeğe yemîn etdi. Bunun üzerine, Allahü teâlâ, Nûr sûresinin yirmiikinci âyetini gönderdi. Ebû Bekir Sıddîk, bu âyet-i kerîmeyi işitince, “Allahü teâlânın beni afv etmesini severim” dedi. Mistah’a eskisi gibi yardım etdi. Hazreti Âişenin temiz olduğunu bildiren âyet-i kerîmeler gelince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu sözleri söyliyenlere “Kazf haddi vurulmasını emr buyurdu. Dört kişiye seksen değnek vurdular. Birisi kadın idi ve Resûlullahın baldızı idi. (Me’âric) kitabının yazısı temam oldu.

    Hazreti Âişe için gelen onyedi âyet-i kerîmeden birincisinin tefsîrini (Mevâkib tefsîri) şöyle bildiriyor: “Âişe “radıyallahü anhâ” ya iftira edenler, sizden birkaç kişidir. Siz bu iftirayı kendiniz için kötülük sanmayın! Bu sizin için hayırlıdır. (Bu iftira sebebi ile çok sevâb kazandınız. Onların yalanı meydâna çıkdığından, sizin şânınız, şerefiniz artdı. Âyet-i kerîme, sizin temiz olduğunuzu bildirdi: “O iftira edenlerden her biri için kazandıkları günâh kadar cezalar vardır. Büyük iftirayı icâd edip, çok çirkin şeyi söyliyenlere dünyâda ve âhiretde büyük azâb vardır” Bunlara had vuruldukdan sonra, Abdullah bin Ebî Selûl hakîr, zelîl oldu. Hassan, ölünceye kadar kör oldu. Mistah’ın eli çolak oldu. Onikinci âyet-i kerîmede, “Bu iftirayı işitince, mü’min erkek ve kadınlar, kendi ailelerine iyi gözle bakmalı. Bu, meydânda bir yalan ve iftiradır demelidirler”, ondokuzuncu âyet-i kerîmede, Mü’minlerin kötü olarak anılmasını sevenlere, dünyâda ve âhiretde acı azâblar vardır ve yirmialtıncı âyet-i kerîmede “Habîs söz söylemek, habîs adamlara lâyıkdır. Habîs adamlara, habîs kelâm yakışır” buyuruldu. Resûlullah ve Hazreti Âişe ve Safvân (r.anhüm) o alçakların söylediklerinden uzakdırlar. Onlar için afv, mağfiret ve Cennetde ni’metler vardır.

    Görülüyor ki, Hazreti Âişe’ye iftira edenlere, Allahü teâlâ, alçak demekdedir. Onlara çok acı azâblar vereceğini bildirmektedir. (Hasâis-ul-habîb) kitabında diyor ki, Resûlullahın mübârek zevcelerinden birini (Kazf) edenin, kötüleyenin kâfir olduğuna ve tevbesinin kabûl olmıyacağına, Abdullah İbni Abbâs hazretleri fetvâ vermiştir. Hele, Hazreti Âişe’ye kötü demek, Kur’ân-ı kerîmi inkâr etmek olur. Bunun küfr olduğu sözbirliği ile bildirilmişdir. Eshâb-ı kiramdan birinin annesine kötü diyenin cezası da, kazf cezasının iki katıdır.

    Hazreti Âişe buyurdu ki: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ilk hastalığı Hazreti Meymûne’nin evinde oldu. O gün Resûlullahın Hazreti Meymûne’ye uğradığı gündü. Burada Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hastalığı arttı. Diğer ezvâc-ı tahirât gelerek Resûlullahın hizmetine koyuldular. Peygamberimiz de “Ey benim zevcelerim ma’zûr görün takatim yoktur ki evlerinizi dolaşayım. İzin verirseniz Âişe’nin evine gideyim, bana orada hizmet edersiniz.” buyurmuşlardı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hazreti Abbas ve Hazreti Ali’nin omuzlarına dayanıp Hazreti Âişe’nin odasına gitdi. Giderken mübârek ayakları yeri sürüyordu. Gelip döşeğe yattı. Bu odada 11 (m. 632) senesinde Rebî’ûl evvel ayının onikinci Pazartesi günü Öğleden önce mübârek başı Hazreti Âişe vâlidemizin göğsünde olduğu halde vefât etti. Vefât ettiği yere; Hazreti Âişe’nin odasına defn edildi.

    Resûlullahın ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra da Eshâb-ı kiramın “aleyhimürrıdvan” Hazreti Âişe vâlidemize Ümm-ül-mü’minîn; mü’minlerin annesi olarak hürmetleri, ikramları ve izzetleri çok fazla idi. Hatta bu husûsta Hazreti Ömer ( radıyallahü anh ) bunda o derece ileri gitti ki, Hazreti Âişe: “Resûlullahın vefâtından sonra Hazreti Ömer bana çok iyilik etti. Yâ Rabbi bundan böyle beni Onun ihsân ve iyilikleri için ayakta tutma” buyurdu. Hazreti Âişe vâlidemiz Resûlullahın; kabr-i şerîfi yanında kendisi için ayırmış olduğu yeri Hazreti Ömer’e ( radıyallahü anh ) verdi. Hz Ömer buraya defn edildi.

    Hazreti Âişe vâlidemiz Hazreti Osman zamanında da dîn-i İslâmı öğretmekle meşgûl oldu. Osman ( radıyallahü anh ) hilafetinin son zamanlarında Kûfe ve Mısır’da isyancılar Medine’ye yürüdüler ve Hazreti Osman’ı şehîd etdiler. Hazreti Ali, halife olunca, katilleri arayıp kısas yapmak için gecikdirmeği uygun gördü. Eşkiya ise, bundan yüz buldu. Taşkınlığa devam etdiler. Hazreti Osmanı söğüp, kendilerini haklı gösteren sözleri her tarafa yaymağa başladılar. Eshâb-ı kiramın büyüklerinden Talha, Zübeyr, Nu’mân bin Beşîr, Ka’b bin Acre ve başkaları bu hâle çok üzüldüler’, “İşin sonunun böyle olacağını bilseydik, Hazreti Osmanı, eşkiyaya karşı korurduk” dediler. Katiller, bunu haber alınca, bu sahâbîleri de şehîd etmeğe karar verdiler. Bunlar da Mekke-i mükerremeye gitdiler. Hac etmek için Mekkeye gelmiş olan Hazreti Âişeye anlatıp ona sığındılar. “Halîfe, fitneyi basdırıncaya kadar, eşkiyaya yüz veriyor. Onlar da şımararak düşmanlıklarını, işkencelerini artdırıyorlar. Kısas yapılmadıkça ve zâlimlerin cezası verilmedikçe, kan dökmenin önüne geçilemiyecekdir” dediler. Hazreti Âişe de, “Bu şakîler Medînede kaldıkça ve Emîrü’l-mü’minînin etrâfını sardıkça, sizin Medîneye gitmeniz doğru olmaz. Şimdilik emîn bir yere gidiniz işin sonunu bekleyiniz. Hazreti Alî’yi bu eşkiyanın elinden kurtarmak için uzakdan yardım ediniz, ilk fırsatda, halîfeyi aranıza alıp eşkiyâ üzerine yürüyünüz. Katilleri yakalayıp kısas yapmak kolay olur. Böylece kıyâmete kadar, zâlimlere ders vermiş olursunuz! Bu iş şimdi kolay değildir. Acele etmeyiniz” buyurdu. Eshâb-ı kiram, Hazreti Âişe’nin sözlerini beğendiler, İslâm askerlerinin toplanma yerleri olan Irak ve Basra taraflarına gitmeği uygun gördüler. Hazreti Âişeye “Fitne kalkıp, ortalık düzelinceye ve halifeye kavuşuncaya kadar bizi himâye et! Sen Müslümanların annesisin ve Resûlullahın muhterem zevcesisin. Ona herkesden daha yakın ve daha sevgilisin. Seni herkes saydığı için, eşkiyâ sana yaklaşamaz. Bizimle beraber bulun! Bize kuvvet ol!” diye yalvardılar. Hazreti Âişe, müslimânların rahat etmesi için ve Resûlullahın Eshâbını korumak için, onlarla birlikde Basra’ya hareket etdi. Halîfenin etrâfını sarmış olan ve birçok işlere karışmakda olan katiller, bu haberi Hazreti Alîye başka türlü anlatdılar. Halîfeyi de Basra’ya gitmeğe zorladılar. İmâm-ı Hasen ve İmâm-ı Hüseyin ve Abdullah bin Ca’fer Tayyar ve Abdullah bin Abbâs gibi Sahâbîler, halîfeye acele etmemesini, münâfıkların sözüne aldanmamasını söylediler ise de, eşkiyâ ağır basarak, Emîr hazretlerini Basra’ya götürdüler. Önce Ka’ka’ adında birini gönderip, Hazreti Âişe’nin yanında bulunanların düşüncelerini sordu. Sulh ve fitneyi önlemek istediklerini, bunun için de, önce katillerin yakalanması lâzım geldiğini söylediler. Halife, bu isteklerini uygun buldu. Her iki tarafdaki Müslümanlar sevindiler. Üç gün sonra birleşmek için anlaşdılar. Buluşma saati yaklaşınca, katiller haber aldı. Şaşkına döndüler. Başkanları olan Abdullah bin Sebe’ yahûdisinin etrâfında toplandılar. Bunun çâresini sordular. Son çaremiz bu gece halîfenin askerlerine hücum ediniz ve hemen halifeye gidip “Âişe’nin yanındakiler sözlerinde durmadı. Baskına uğradık” deyiniz. Bir süvari birliği ile de, karşı tarafa saldırdılar. Birkaç gün evvel gönderdikleri ajanlar da, karşı tarafdan imiş gibi “Halife sözünde durmadı. Baskına uğradık” diye bağırdılar. Böylece harb başladı. Deve vak’ası böyle patlak verdi.

    Deve vak’ası sonunda Hazreti Ali Hazreti Âişe’ye izzet ve ikramda bulunmuş ve kendisini Medine-i Münevvere’ye göndermiştir. Hazreti Âişe’nin ( radıyallahü anha ) Deve vak’asına çıkması, harb etmek için olmayıp ıslâh etmek, fitneyi basdırmak içindi.

    Hazreti Âişe mü’minlerin annesidir ve Resûlullahın zevcesidir. Hazreti Ali’nin de annesi makamında olduğu, Kur’ân-ı kerîmde bildirilmektedir. İctihâdı Hazreti Ali’nin ictihâdına uymadı. Hazreti Âişe; Hazreti Ali’yi çok severdi. Çünkü (Ali’yi sevmek imândandır) hadîs-i şerîfini, Hazreti Âişe haber verdi. Böylece, onu sevdiğini ve herkesin de sevmesi lâzım geldiğini bildirdi. Hazreti Ali şehîd edilince pek çok ağladı ve üzüldü.

    Seyyid Ahmed bin Ali Rıfâî buyuruyor ki “Eshâb-ı kiram “aleyhimürrıdvân” arasında olan olaylar üzerine aşırı konuşmak fikir yürütmek, hiç caiz değildir. Her müslüman, Eshâb hakkında, dilini tutmalı, o büyüklerin hep iyiliklerini söyleyip, hepsini sevmeli övmelidir. Çünkü onlar birbirlerini severlerdi.”

    Hazreti Âişe müctehid idi. Bütün İslâm ilimlerinde çok büyük derecesi vardı. Bilhassa; kadınlara mahsûs hallere dair fıkhî hükümler kendisinden sorulurdu. Çünkü Hazreti Âişe hem mü’minlerin annesi, hem de dinlerini öğrenecekleri bir müftî müctehide idi. Âyet-i kerîme ile medh ve sena olundu. Âlim, edîb, çok akıllı ve üstâd idi. Çok fasîh ve belîğ konuşurdu.

    Âişe-i Sıddîka hazretlerinin fazîletleri, üstünlükleri, sayılamıyacak kadar çokdur. Eshâb-ı kirama fetvâ verirdi. Âlimlerin çoğuna göre, fıkh bilgilerinin dörtde birini Hazreti Âişe haber vermiştir. Hadîs-i şerîfde (Dîninizin üçde birini Humeyrâdan öğreniniz!) buyuruldu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Hazreti Aişeyi çok sevdiği için, ona (Humeyrâ) derdi. Eshâb-ı kiramdan ve Tabiînden çok kimse, Hazreti Âişeden işitdikleri hadîs-i şerîfleri haber vermişlerdir. Urvetübni Zübeyr hazretleri buyuruyor ki “Kur’ân-ı kerîmin ma’nâlarını ve halâl ve haramları ve Arab şiirlerini ve neseb ilmini Hazreti Âişe’den daha çok bilen kimse görmedim.”

    Eshâb-ı kiram, hediyyelerini, Resûlullaha, Âişe’nin evinde getirip, böylece sevgisini kazanmağa yarışırlardı. Zevceler, iki grup idi. Âişe tarafında Hafsa, Safiyye, Sevde vardı. İkincisi, Ümm-i Seleme ve ötekiler idi. Bunlar, Ümm-i Seleme’yi Resûlullaha gönderip (Eshâbına emr buyur. Hediyye getirmek isteyen, hangi zevce yanında iseniz, oraya getirsin!) dediklerinde, Resûlullah buyurdu ki, “Beni, Âişe hakkında incitmeyiniz! Cebrâil “aleyhisselâm” bana, yalnız Aişenin yanında iken geldi.” Ümm-i Seleme, dediğine pişman olup, tevbe ve afv diledi. Fakat zevceler, Hazreti Fâtıma ( radıyallahü anha ) ile de haber gönderdiler. Cevabında “Ey kızım, benim sevdiğimi, sen sevmez misin?” buyurdu. Fâtıma “Elbet severim” dedi. Cevâbında “O hâlde, Âişe’yi sev!” buyurdu. Âişe ( radıyallahü anha ) buyurdu ki, Resûlullahın zevceleri arasında, Hadîceye ( radıyallahü anha ) gayret etdiğim gibi başkasına gıbta etmedim. Hâlbuki, onu görmemişdim. Çünkü, ölmüş olduğu hâlde, onun adını çok söylüyordu. Ne vakt bir koyun kesip dağıtsa mutlaka bir parçasını da Hadîce’nin akrabasına yollardı. Bunu görünce, bir defa (Allahü teâlâ, sana, sanki Hadîce’den başka kadın vermedi mi, hep onu söylüyorsun) dedim. “Evet, başka kadınlarım oldu. Fakat, o şöyle idi, böyle idi ve ondan çocuklarım oldu” buyurdu.

    Tirmüzî’de Mûsâ bin Talha diyor ki, Hazreti Âişe’den daha fasîh, düzgün konuşanı görmedim. Resûlullahı medh eden şu iki beyt Hazreti Âişe’nindir:

    Ve lev semi’û ehl-ü Mısre evsâfe haddihî,
    Lemâ bezelû fî sevmi Yûsufe min nakdin.

    Levîmâ Zelîhâ lev reeyne cebînehû,
    Le âserne bilkat’il-kulûbi alel eydi.

    Mısırdakiler, onun yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı. Yûsuf aleyhisselâmın pazarlığında hiç para vermezlerdi. Ya’nî, bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zelihâ’yı kötüliyen kadınlar, onun parlak alnını görselerdi, ellerinin yerine kalblerini keserlerdi (de acısını duymazlardı).

    Hazreti Âişe’nin şân ve şereflerinden birisi de Resûlullahın sevgilisi olmasıdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, onu çok severdi. Resûlullaha en çok kimi seviyorsun denildikde, (Aişeyi) buyurdu. Erkeklerden kimi? dediler. “Âişenin babasını” buyurdu. Ya’nî en çok Hazreti Ebû Bekir’i sevdiğini bildirdi. Hazreti Âişe’ye sordular ki, Resûlullah en çok kimi severdi. Fâtıma’yı severdi dedi. Erkeklerden en çok kimi severdi dediler. Fâtıma’hın zevcini buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki, zevceleri arasında, Hazreti Aişe’yi, çocukları arasında Hazreti Fâtıma’yı, Ehl-i beyti arasında, Hazreti Ali’yi, Eshâbı arasında ise, Hazreti Ebû Bekir’i en çok severdi. Hazreti Âişe buyuruyor ki, (Birgün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek nalınlarının kayışlarını çakıyordu. Ben de iplik iğriyordum. Mübârek yüzüne bakdım. Parlak alnından ter damlıyordu. Ter damlası, her tarafa nûr saçıyordu. Gözlerimi kamaşdırıyordu. Şaşa kaldım. Bana doğru bakdı. “Sana ne oldu ki, böyle dalgın duruyorsun” buyurdu. “Yâ Resûlallah! Mübârek yüzünüzdeki nûrların parlaklığına ve mübârek alnınızdaki ter danelerinin saçdıkları ışıklara bakarak kendimden geçtim” dedim. Resûlullah kalkıp yanıma geldi. Gözlerimin arasını öpdü ve“Yâ Aişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim” buyurdu. Ya’nî, senin beni sevindirmen, benim seni sevindirmemden çokdur, dedi. Hazreti Âişe’nin mübârek gözlerinin arasını öpmesi, Resûlullahı severek onun cemâlini anlıyarak gördüğü için aferin ve takdîr olmaktadır. Beyt:

    Ne iyi o gözler ki, güzele bakmakdadır.
    Ne tâli’li o kalb ki, onun için yanmaktadır!

    Tabiînin büyüklerinden olan imâm-ı Mesrûk, Hazreti Âişe’den gelen bir haberi bildirirken (Resûlullahın sevgilisi ve Ebû Bekir Sıddîkın kerîmesi olan Hazreti Sıddîka buyuruyor ki) diyerek söze başlardı. Bazan da (Allahü teâlânın ve göklerde olanların sevdiklerinin sevgilisi diyor ki) derdi. Âişe ( radıyallahü anha ) kendisinin, ezvâc-ı tâhiratın hepsinden daha üstün olduğunu söyliyerek, Allahü teâlânın ni’metlerini sayar, öğünürdü:

    Bunlardan da bazıları şunlardır:

    1- “Resûlullah beni istemeden önce, Cebrâil aleyhisselâm, benim resmimi getirip gösterdi ve bu senin zevcendir dedi.” derdi.

    2- “Resûlullah gece namazı kılıyordu. Ben yanında yatmış idim. Bu hâl yalnız bana mahsûsdu (di yerek öğünürdü). Secdede, mübârek elleri ayaklarıma değince, ayaklarımı çekerdim.”

    3- “Resûlullahın zevceleri içinde, benden başka koca görmeden Resûlullah ile evlenen olmamıştır.”

    4- “Ezvâc-ı Tâhirât içerisinde, yalnız benim yanımda iken vahiy geldi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bazı zev celerine, “Âişe’yi üzerek, beni incitmeyiniz! Biliniz ki, onun yatağında iken bana vahy gelmekdedir” buyurmuşdu.

    5- “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) zevceleri arasında benden başka hiçbirinin hem babası, hem de annesi hicret etmiş değildir.”

    6- “Allahü teâlâ benim hakkımda Beraat âyetini nâzil eyledi”

    7- “Resûlullah vefât ederken mübârek başları benim göğsümde idi.”

    8- “Resûlullah benim evimde vefât buyurdu.”

    9- “Benim odam Resûlullahın türbesi olmuştur.”

    Hazreti Âişe vâlidemiz Resûlullahın rızasına kavuşmak için gecesini gündüzüne katardı. O’nu ( aleyhisselâm ) birazcık üzgün görse teselli etmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Hatta Resûlullahın akrabalarını da gözetir, onlara karşı da her türlü iyiliği yapardı. Âişe ( radıyallahü anha ) buyuruyor ki, günde ikinci defa yemek yiyordum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) görünce, “Yâ Âişe! Yalnız mi’deni doyurmak sana her işden daha tatlı mı geliyor? Günde iki kere yimek de isrâfdandır. Allahü teâlâ, isrâf edenleri sevmez” buyurdu. Hadimi merhum, burayı şöyle açıklıyor (Resûlullah ( aleyhisselâm ) Âişe’nin ( radıyallahü anha ) ikinci yemeği, acıkmadan yediğini anlayarak böyle buyurmuşdu. Yoksa, keffâretler için, günde iki kere yidirmek lâzım olduğu meydandadır.)

    Resûlullahın vefâtından sonra Hazreti Âişe’ye yemek yiyip yemediğini sordular. “Hiç bir zaman doyasıya yemedim” buyurdular ve ağladılar. Dâima oruç tutarlardı. Teheccüd namazını hiç terk etmezlerdi. Çoğu zaman Hazreti Peygamberle ( aleyhisselâm ) kılarlardı. (Tirmizî-Zühd)

    Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) efendimizden 2210 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden de Eshâb ve Tâbiîn’den birçokları hadîs-i şerîf nakletmişlerdir. Hazreti Âişe’nin ilmini en ziyade neşreden hemşiresi Esma’nın oğlu Urve İbn-üz-Zübeyr ve birâder-zâdesi Kâsım bin Muhammed bin Ebû Bekir’dir. Ahmed İbn-i Hanbel, (Müsnet)’inde Hazreti Âişe’nin hadîslerini (253) sahife içinde toplamıştır. Sahih hadîs kitapları Hazreti Âişe’nin fetvâları ile doludur. Dîni mes’elelerin hallinde, önce Kur’ân-ı kerîm’e sonra hadîs-i şeriflere başvurur, daha sonra da nasslardan (âyet ve hadîs) çıkan ahkâma kıyas ederek ictihâd ederlerdi.

    O devrin belli başlı âlimlerinden ve fukahâ-i seb’adan biridir. (Fukahâ-i Seb’a) yedi fıkıh âlimi demektir ki, bunlar. Hazreti Ömer, Hazreti Ali, İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ), Zeyd bin Sabit ( radıyallahü anh ), Hazreti Âişe, Abdullah İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) ve Abdullah İbn-i Ömer ( radıyallahü anh )’dır.

    Fıkıh ve ictihâdda, görüşü, keskin ve kuvvetli idi. Fıkıh ilminin kurucularındandır. İslâm Dininde pek yüksek makam sahibi olup, hadîs ve fıkıh âlimlerince takdîr ve sitayişle anılanların başında gelmektedir.

    Tabiînden Mesrûk’a soruldu “Hazreti Âişe Ferâiz ilminden bir şeyler bilir miydi.” Buyurdu ki: “Allaha yemîn ederim ki, Eshâb-ı kiramın ileri gelenlerinden bir çoğu gelir Hazreti Âişe’den ferâize âit şeyler sorar ve öğrenirlerdi.”

    İmâm-ı Zührî: “Eğer zamanının bütün âlimleri ve Peygamberimizin diğer zevcelerinin ilmi, bir araya toplansa, Hazreti Âişe’nin ilmi yine çok olurdu.” buyururdu.

    Ebû Mûs’el Eş’arî ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Bizler (Eshâb-ı kiram) müşkül bir mesele ile karşılaşınca gider Hazreti Aişe’ye sorardık. Hazreti Âişe’nin ilmi pek çoktu.”

    Urve bin Zübeyr: “Ne fıkıhda ne tıbda, ne şiirde Hazreti Âişe’den daha çok ilmi bulunan kimse yoktu” buyurmuştur.

    Abdurrahmân bin Avf ( radıyallahü anh ) hazretlerinin oğlu Ebû Seleme: “Sünnet-i Resûlullahı Hazreti Âişe’den daha iyi bilen dinde tebahhür etmiş (derya gibi geniş ilme sâbib olmuş), âyet-i kerîmelere vâkıf ve sebeb-i nüzûllerini bilen, ferâiz ilminde mahir olan bir kimseyi görmedim” buyurmuştur.

    Atâ bin Ebî Rebâh “Hazreti Âişe Eshâb içinde en çok fıkıh bilen, isâbet-i rey bakımından en ileri gelen bir kimse idi” buyurmuştur.

    Hazreti Âişe vâlidemiz bütün İslâm ilimlerine vâkıf, müctehid, edîb, zühd ve verâ sahibi çok cömerd bir zevce-i Resûlullahı idi. Onun vefâtında bütün müslümanlar ağladı. Çünkü O Ümm-ül-Mü’minîn idi.

    Hazreti Aişe ( radıyallahü anha ) hakkında bir çok hadîs-i şerîfler vardır. Bunlardan biri imâm Münâvî’nin Ebî Şeybe’den bildirdiği “Âişe cennetde de benim zevcemdir.” Hadîs-i şerifleridir. Râmuz-ül-ehâdis’de kendisine hitaben buyurulduğu bildirilen, hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:

    “Ey Âişe hiç hayâsız söz söylediğimi gördün mü? Kıyâmet gününde Allah katında en kötü insan, şerrinden kaçarak insanların terk ettiği kimsedir.”

    “Ey Âişe, Allah kullarına lütf ile muâmele edicidir. Her işte yumuşak davranılmasını sever.”

    “Ey Âişe, yumuşak ol; zira Allahü teâlâ bir kuluna iyilik murâd ederse onlara rıfk (yumuşaklık) kapısını gösterir.”

    “Ey Âişe bilmez misin; kul secde ettiği zaman, Allahü teâlâ onun secde yerini yedi kat yerin sonuna kadar tertemiz kılar.”

    “Ey Âişe, sana birisi istemeden, birşey verirse, kabûl et; çünkü o, Allahü teâlânın sana gönderdiği bir rızıktır.”

    Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) bir gün Resûlullah efendimize, “Şehîdlerin derecesine yükselen olur mu?” diye sorunca; “Her gün yirmi kerre ölümü düşünen kimse, şehîdlerin derecesini bulur.” buyurmuşlardır.

    “Ey Âişe! Geceleri şu dört şeyi yapmadan uyuma!”

    1. Kur’ân-ı kerîm hatim etmeden,

    2. Benim ve diğer peygamberlerin şefaatlerine kavuşmadan,

    3. Mü’minleri kendinden hoşnud etmeden,

    4. Hac etmeden!”

    Bunları söyledikten sonra namaza durdu. Namazını bitirip de yanıma geldiğinde, kendilerine dedim ki:

    - Ey iki cihanın güneşi olan Efendim! Annem, babam, canım sana feda olsun; Bana dört şeyi yapmamı emrediyorsun. Ben bunları bu kısa müddet içinde nasıl yapabilirim?

    Tebessüm ederek buyurdular ki: “Yâ Âişe! Ondan kolay ne var? Üç İhlâs-ı şerîfi ve bir Fâtiha sûresini okursan, Kur’ân-ı kerîmi hatmetmiş; bana ve diğer peygamberlere salevât getirirsen, şefaatımıza kavuşmuş; önce mü’minlerin ve sonra da kendi affını dilersen, mü’minleri kendinden hoşnud etmiş; (Sübhânallahi velhamdülillahi ve lâ ilahe illallahü vahdehû lâ şerike leh. Lehül mülkü velehülhamdü ve hüve alâ külli şey’in kadir) tesbihini okursan hac etmiş sayılırsın!” Tabiînden gençler Hazreti Âişe’ye geldiler ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ahlâkını sordular. Buyurdu ki: “O’nun ahlâkı Kur’ân idi. Kur’ân-ı kerîmin hoş gördüğünü kabûl edip râzı olurdu. Hoş görmediğini kendisi de hoş görmez ve kaçınırdı.”

    “Resûlullah ( aleyhisselâm ) iki şey arasında muhayyer kılındığı zaman, o iki işin en kolayını alırdı -günâh olmadıkça- günah olduğu zaman, ondan herkesten çok uzaklaşırdı. Hiç bir zaman Allah’ın Resûlü ( aleyhisselâm ) kendi nefsi için intikam almaya kalkışmamıştır. Yalnız Allah’ın emri çiğnendiği zaman müstesna.”

    “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yatağı, içi hurma lifi dolu deri idi”

    “Peygamberin ( aleyhisselâm ) karnı (hiçbir zaman) yemek ile doymamıştır. Bu husûsta hiç kimseye yakınmamıştır. İhtiyâç, onun için zenginlikten daha iyi idi. Bütün gece açlıktan kıvransa bile, O’nun bu durumu, gündüz orucundan alıkoymazdı. İsteseydi Rabbinden yeryüzünün bütün hazinelerini, meyvelerini ve refah hayatını isterdi. And olsun ki, O’nun o halini gördüğüm zaman acırdım ve ağlardım. Elimle karnını sıvazlardım ve derdim ki:

    “Canım sana feda olsun! Sana güç verecek şu dünyâdan bazı menfâatler (yiyecek ve içecekler) temin etsen olmaz mı?”

    “- Ey Âişe, dünyâ benim neyime! Ulû’l azm’den olan peygamber kardeşlerim, bundan daha çetin olanına karşı tahammül gösterdiler. Fakat o halleri ile yaşayışlarına devam ettiler. Rablerine kavuştular, bu sebeple Rableri onların kendisine dönüşlerini çok güzel bir şekilde yaptı. Sevâblarını arttırdı. Ben refah bir hayat yaşamaktan haya ediyorum. Çünkü böyle bir hayat beni onlardan geri bırakır. Benim için en güzel ve sevimli şey, kardeşlerime, dostlarıma kavuşmak ve onlara katılmaktır” buyurdu.

    Âişe ( radıyallahü anha ) dedi ki: Bu sözlerinden bir ay sonra (fazla) kalmadı vefât etti ( aleyhisselâm ). “Resûlullah ( aleyhisselâm ) bütün gece tek bir âyetle namaz kıldı.”

    Allahü teâlânın, insanların en üstünü olan Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm )’e Peygamberlikle birlikte şehîdlik derecesini de vermiş olduğu, Hazreti Âişe-i Sıddîka’nın haber vermiş olduğu şu hadîs-i şerîften anlaşılmaktadır. “Hayberde yidiğim zehirli etin acısını duymaktayım. O zehrin te’sîri ile ebher (aort) damarım şimdi çalışmıyacak hâle geldi.”

    Ebû Dâvud, Hazreti Âişe’den ( radıyallahü anha ) bildiriyor ki; kız kardeşim Esma, Resûlullahın yanına geldi. Arkasında ince elbise vardı.

    Derisinin rengi belli oluyordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) baldızına bakmadı. Mübârek yüzünü çevirdi ve “Yâ Esma! Bir kadın; namaz kılacak yaşa geldiği zaman; onun yüzünden ve iki ellerinden başka, yerlerini erkeklere göstermemesi lâzımdır” buyurdu.

    Hazreti Ömer’in haber verdiği hadîs-i şerîfde Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hazreti Âişe’ye “Dinde fırkalara ayrıldılar âyet-i kerîmesi bu ümmette meydana gelecek olan bid’at sahiplerini ve nefslerine uyanları haber veriyor.” buyurdu.

    Resûlullah ( aleyhisselâm ) tenbellikden Allahü teâlâya sığınmış, “Yâ Rabbi! Beni, keselden koru!” diye duâ ettiğini, Âişe (radıyallahü anha) ve Enes bin Mâlik (Buhârî) ve (Müslim) de bildirmişlerdir. (Eşî’ât-ül-leme’ât) da, (Beyân ve Şi’r) babında diyor ki, Âişe ( radıyallahü anha )nın bildirdiği hadîs-i şerîfde, “Şi’r, iyisi iyi olan, çirkini çirkin olan sözdür” buyuruldu. Ya’nî, vezn ve kâfiye, bir sözü çirkinleştirmez. Şi’ri çirkin yapan, ma’nâsıdır.

    Resûlullah ( aleyhisselâm )’e biri geldi. Onu uzakdan görünce, “Kabilesinin en kötüsüdür” buyurdu. Odaya girince; gülerek karşılayıp iltifât eyledi. Gidince; Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) sebebini sordu, “İnsanların en kötüsü, zararından kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kimsedir” buyurdu. O, müslümanların başında bulunan bir münâfık idi. Müslümanları onun şerrinden korumak için müdârâ buyurdu.

    Medine’de kaht (kuraklık) oldu. Hazreti Âişe’ye gelip, yalvardılar. Resûlullahın türbesinin tavanını deliniz buyurdu. Öyle yaptılar. Çok yağmur yağdı. Kabr-i şerîf ıslandı.

    ¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

    1) Hilyet-ül-evliyâ cild-2, sh. 43

    2) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-8, sh. 58

    3) El-A’lâm cild-3, sh. 240

    4) Eshâb-ı Kirâm sh. 9, 10, 22, 27, 47, 72, 76, 78, 310

    5) El-İsâbe cild-4, sh. 359

    6) El-İstiâb cild-4, sh. 356

    7) Medâric-ün-Nübüvve cild-2, sh. 97

    8) Tezkiret-ül-Huffaz cild-1, sh. 27

    9) Şezerât-üz-zeheb cild-1, sh. 61

    10) Tabakât-ül-Huffâz cild-1, sh. 8

    11) Üsûd-ül-gâbe, cild-5, sh. 501

    12) Fâideli Bilgiler sh. 68, 70, 76, 153, 184, 202

    13) Müsned-i Ahmed bin Hanbel cild-6, sh. 29

    14) Sahîh-i Buhârî Kitab-un-nikah Bab-38, 39, 59

    15) Miftâh u kunûz-üs-sünne, Hazreti Âişe maddesi

    16) Sahîh-i Müslim: Nikâh, 69, 72

    17) Ebû Dâvud: Nikâh, Bab-32

    18) Tirmüzî: Nikâh, Bab-19

    19) Nesâî: Nikâh Bab-29

    20) İbn-i Mâce: Nikâh Bab-13

    21) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 983
  • Ensâr-ı kirâm’ın (Medineli Müslümanların) büyüklerinden. Künyesi, Ebû Hamza’dır, Bu künyeyi kendisine Resûlullah ( aleyhisselâm ) vermiştir. Bir gün Hamza denilen baklayı toplarken, Resûl-i Ekrem efendimiz ( aleyhisselâm ) onu görmüş, Ebû Hamza diye iltifât buyurmuşlardır. Lakabı Hâdim-i Resûlullah ( aleyhisselâm ) (Resûlullah’ın hizmetçisidir). Kendisine böyle söylenince çok sevinir ve memnun olurdu. Bununla iftihar ederdi. Hicretten on sene önce doğmuş (m. 612), hicretin 93 senesinde (m. 712) vefât etmiştir. Enes bin Mâlik’in ( radıyallahü anh ) vâlidesi Ümm-i Süleym’dir. Enes’in ( radıyallahü anh ) babası müslüman olmadığı için annesi, bundan çok üzüntü duymuştu. O vefât edince, Ebû Talha annesine evlenme teklifinde bulundu. Fakat Ebû Talha daha müslüman olmadığından Hazreti Enes’in annesi, evlenmeleri için müslüman olmasını şart koştu. Böylece, Ebû Talha, ikinci Akabe’de müslüman olanlar arasına girmiş oldu. İşte Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ), İslâm ile şereflenmiş böyle bir aile ocağında yetişti.

    Enes’in ( radıyallahü anh ), Zül-üzüneyn lakabı da vardır. Bu lakabı Ona Resûlullah ( aleyhisselâm ) vermiştir. Bir ara Resûl-i Ekrem efendimiz mübârek elleri ile zülüflerini çekerek, “Yâ zel-üzüneyn” diye latife buyurmuşlardır. Onun için, Hazreti Enes de, vâlidesinin tavsiyesi üzerine Resûlullah’ın mübârek ellerinin değdiği bu zülüfleri teberrüken olduğu gibi bırakmıştır. Bazı tarihçiler, Hazreti Enes’in bu lakabı almasının sebebi olarak, Resûl-i Ekrem efendimizden ( aleyhisselâm ) duydukları mübârek sözleri iyi anlayıp, ezberlemesini, gösterirler.

    Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), Medine-i Münevvere’ye teşrîflerinde Hazreti Enes 9-10 yaşlarında idi. Hemen vâlidesi (annesi) Ümm-i Süleym kendisini alıp, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) huzûr-u se’âdetlerine getirdi. Hizmetlerine kabûl buyurmasını istedi. “Yâ Resûlallah! Ensâr erkek ve kadınlarından sana hediye vermiyen kalmadı. Bu oğlumdan başka sana, hediye verecek bir şeyim yok. Bunu al. Sana hizmet etsin” dedi. Vâlidesinin bu isteği kabûl buyuruldu. Bunun üzerine annesi: “Yâ Resûlallah! Şu hizmetçiniz Enes’e duâ buyurunuz” deyince, Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz de “Yâ Rabbi! Enes’in malını ve evlâdını mübârek ve yümünlü eyle, ömrünü uzun eyle, günahlarını af eyle”şeklinde duâ buyurdular.

    Hazreti Ebû Bekir devrinde, Bahreyn havâlisinin zekâtını toplamakla görevlendirilmiştir. Hazreti Ebû Bekir’in vefâtında, Bahreyn’de bulunuyordu. Daha sonra Medine’ye geldi. Hazreti Ömer’in zamanında Medine’de kaldı. Hazreti Ömer, onu meşveret meclisine (Danışma kuruluna) aldı. Onun kıymetli tavsiyelerinden istifâde etti. Bu sırada Medine’de kaldığı müddetçe, fıkıh dersi vermekle meşgûl oldu. Yine bu devirde Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ), Toster’de yapılan muharebede elde edilen ganîmetin ve Hazreti Ömer’e gönderilme şartı ile teslim olmayı kabûl eden İran ordusu kumandanı, Hürmüzan’ın, Medine’ye getirilme işini üzerine almıştı. Medine’den Basra’ya gitmiş, Hazreti Ömer’in vefâtını burada öğrenmiştir. Hazreti Osman zamanında da Basra’da kalan Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) fıkıh dersleri vermeye devam etti. Hazreti Osman’ın vefâtını Medine’ye gelirken yolda öğrenmiştir. Enes ( radıyallahü anh ), Hazreti Ali’nin halifeliği zamanına yetiştiği gibi, Emevî halifelerinden bir kısmını da görmüştür. Hazreti Enes, zulme ve haksızlığa dâima karşı olmuştur. Bu konuda çekinmemiştir. Onun için Haccâc’ın yaptığı zulümleri görünce, Halife Abdülmelik’e şikâyette hiç tereddüd göstermemiştir. Buna rağmen, Haccâc, ona darılmamış, onun rızasını kazanmak için elinden gelen gayreti sarf etmiş ve derslerine de devam etmiştir. Bu sırada Sahâbe-i kirâm’ın sayıları azaldığı için yaşayan Sahâbîlerin kıymeti daha da artmıştı. Halk, böyle mübârek zâtları arayıp buluyor, onların sohbetlerinden istifâde etmeye çalışıyorlardı. Çünkü bunlar, bizzat Resûlullahı görüp, rûhlara gıda olan mübârek sözlerini, Onun mübârek ağzından dinlemişlerdi. Bu bakımdan herkes onlara gerekli hürmet ve saygıda kusur etmemeye gayret ediyorlardı.

    Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) uzun ve bereketli bir ömür yaşamıştır. Basra’da vefâtına yakın hastalandı. Halk, gece-gündüz ziyâretine geldi ve yanında bulundular. Basra’da vefât eden en son Sahabe odur. Basra’ya 9-12 km. mesafede bulunan Tat mevkiinde vefât etti. Muhammed bin Sîrîn ( radıyallahü anh ) tarafından gasl, techîz ve tekfîni yapıldı. Vefât ettiği yere defn edildi. Vasıyyeti üzerine, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) saçlarından bir miktar kabrine kondu.

    Hazreti Enes bin Mâlik, Peygamber Efendimizin uzun seneler hizmetinde bulunması sebebiyle Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini çok iyi öğrenmişti. Âyetlerin tefsîrine dair bildirdiği rivâyetler tefsîr kitaplarını süslemektedir. Hazreti Enes, Sabâbe-i kiram arasında Peygamber efendimizin hallerini, sözlerini ahlâkını, işlerini bildirme bakımından en önde gelenlerinden idi. Dokuz yaşında Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) hizetine başladı. Resûlullah’ın vefâtına kadar yanlarından hiç ayrılmadı. Peygamber efendimizden 2230 hadîs-i şerîf bildirdi. Hadîs rivâyetinde çok titiz davranırdı. Bu durumu talebelerine de ısrarla tavsiye ederdi. Bu bakımdan hadîs ilmine hizmeti büyüktür. Hadîs ilminin yayılmasında önde gelenlerdendir. İlim öğrenmek gayesinde olanlar onun meclisine devam ederlerdi. O, “Kale Resûlullah”, Resûlullah ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu, derken meclistekiler, derin bir huşû’ ve huzûr içinde dinlerlerdi. Birçok yerde ilim halkası kurmuştu. Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere Basra, Kûfe ve Şam ders verdiği mühim merkezlerdi. Zamanın halifesi bile onun derslerine gelmeyi gönülden arzu ederdi. Her yönden bereketli ve çok mübârek bir zât idi. Bu da, Resûl-i Ekrem’in ( aleyhisselâm ) duâlarının bereketiyle idi. Onun ilim deryasından istifâde edenler çoktur. Hasen-i Basrî, Süleymân Teymî, Ebû Kulâbe, Ebû Bekir bin Abdullah el-Müzenî ( radıyallahü anh ) bunlar arasındadır.

    Enes bin Mâlik’in, hadîs ve tefsîr ilminde olduğu gibi, fıkıh ilmine de büyük hizmeti olmuştur. Müstakil bir eser teşkil edecek kadar, fetvâ ve ictihâdları vardır. Hazreti Enes ile Muhtâr bin Fülgül arasındaki konuşma ve Muhtâra verdiği cevabın İslâm Hukuku’nda mühim bir yeri vardır. Muhtâr, Enes’e ( radıyallahü anh ): “Resûl-i Ekrem’in nehyettiği (yasak ettiği) içkiler nelerdir? diye sordu. Hazreti Enes cevaben Resûl-i Ekrem’in “Her sarhoş eden şey haramdır” buyurduğunu söyledi. Bunun üzerine Muhtâr şöyle sordu: “Doğru söylüyorsun. Sarhoş olmak haramdır. Bir iki yudumluk bir şey içmek hakkında ne dersin? Enes ( radıyallahü anh ): “Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır” cevabını verdi.

    Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) yüksek bir ahlâka sahipti. Son derece nâzik, güzel sözlü ve güler yüzlü idi. Resûlullah’ı ( aleyhisselâm ) çok sever, sünnete uymaya çok dikkat ederdi. Sabah namazının vakti girmeden önce uyanır, Mescid-i Nebevîye gider, Resûl-i Ekrem’e hizmet için can atardı. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) sesini duymak ve Ona hizmet, onun için en büyük sürûr ve neş’e kaynağı idi. Resûl-i Ekrem de onun hakkında iyilikle bahsedip, yaptığı hizmetlerden dolayı duâ buyururlardı.

    Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) âhirete teşrîflerinden sonra, verdiği derslerde Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) devrini, tekrar o günleri yaşar gibi, neş’e ve zevkle anlatır, talebeler üzerinde büyük tesir uyandırırdı. Bu yüzden talebelerinde Resûlullah’ın sevgisi apaçık görülürdü. Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) Emr-i bil-Ma’rûfa (iyiliği emretmek) son derece ehemmiyet verirdi. Çünkü bu ümmeti, en hayırlı ümmet yapan sıfat budur. Ya’nî, iyiliği emredip, kötülüğe mâni olmak.

    Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) yakışıklı ve nûrânî idi. Servet sahibi olduğu halde, çok sade bir hayat yaşadı. Dünya zînet (süs) ve lezzetine, dünyalığa ehemmiyet vermedi. Fakîrleri ve yoksulları gözetir, onlara gerekli yardımda bulunurdu. Talebelerinin ihtiyâçlarını kendisi temin ederdi. Resûlullah’a olan sevgisini her fırsatta dile getirirdi.

    Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) hakkında şöyle buyurdular:

    “Ey Enes, bir iş yapmak istediğin vakit, yedi defa Rabbine istihâre et. Sonra kalbinin meylettiği tarafı yap. Hayır ondadır.”

    “Ey Enes! Biliyor musun, mağfireti (bağışlamayı) gerektiren husûslardan biri de, müslüman kardeşini sevindirmendir. Onun üzüntüsünü giderirsin, yahut içini rahatlatırsın, yahut ona bir mal verirsin veya borcunu ödersin, yahut kendisi olmadığı zaman, çoluk çocuğuna göz kulak olursun.”

    Enes bin Mâlik’in ( radıyallahü anh ) bizzat Resûl-i Ekrem efendimizden rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bir kısmı aşağıdadır.

    “Kolaylaştırınız, (zorlaştırmayınız) güçleşdirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”

    “Herhangi biriniz kendi nefsi için istediğini, müslüman kardeşi için de istemedikçe gerçek mü’min olamaz.”

    “Birbirinize buğz etmeyiniz, hased etmeyiniz (kıskanmayınız) birbirinize sırt çevirmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz. Bir müslüman için kardeşini üç günden fazla terk etmek (küsmek) helâl olmaz.”

    “Sizden bir kimse başına gelen bir musibetten dolayı ölümü istemesin. Ölümü isteyecek kadar sıkıntılı bir durum, içerisine düşmüş olanlar, Yâ Rabbi! Hayat hakkımda hayırlı olduğu müddedçe beni yaşat, yoksa, rûhumu kabz eyle, desin.”

    “Kim Allahü teâlâya kavuşmak isterse, Allahü teâlâ da ona kavuşmak ister. Kim bunu istemezse, Allahü teâlâ da istemez.” Bunun üzerine biz: Yâ Resûlallah, hepimiz ölümü istemeyiz, dedik. Resûlullah ( aleyhisselâm ) şöyle cevap verdiler: “Bu ölümü istememek değil, mü’min dünyâdan ayrılacağı zaman, akıbetinin iyi olacağına dair müjdeler kendisine verilir, böylece Allahü teâlâya kavuşmak ister. Bu kavuşma, onun en çok istediği şeydir. Fakat kâfir ve fâcir son nefesinde, sonunun iyi olmadığını görür ve cenâb-ı Hakka kavuşmağı istemez. Allahü teâlâ da ona kavuşmayı istemez.”

    “Kendisinde şu üç sıfat bulunan îmânın tadını duyar: Allahü teâlâ ve Resûlünü başkalarından daha çok sevmek, sevdiğini Allah için sevmek, küfürden kurtulup hidâyete kavuştuktan sonra, ateşe atılmayı ne kadar istemezse, küfre dönmeyi de o derecede kerih ve kötü görmek.”

    “Kıyâmet günü bir komşu diğer komşuyu yakalar, onu salıvermez ve şöyle der: “Yâ Rabbi! Sen buna çok ihsânda bulundun. Bana ise, az verdin. Ben aç idim. O tok olarak uyudu. Ona: “Bana kapısını niçin kapadığını, kendisine verdiğin rızıktan beni niçin mahrûm ettiğini sor der.”

    “Şu dört şeyin sarf edilmesinden, kul kıyâmet gününde hesaba çekilmez. Bunlar: Ana, babasına sarf ettiği, iftar için sarf ettiği, sahur için sarf ettiği, çoluk-çocuğu için sarf ettiği nafakalardır.”

    “Bir kimse dünyâda ipekli elbise giyerse, ahirette giyemez.”

    “Mi’râca çıktığım gece, dudakları makasla kırpılan bazı kimseler gördüm. Cebrâile, bunların, kimler olduğunu sordum. Cebrâil (aleyhisselâm.) “Bunlar, ümmetinden, herkese, iyiliği emredip, kendilerini unutan ve Kur’ân-ı kerîmi okuyup da ona uymıyan, onunla amel etmeyenlerdir, cevabını verdi.”

    “Allahü teâlâ, bütün insanlar arasında beni seçti, ayırdı. İnsanların en iyisini bana Eshâb olarak seçti, Bunların arasından da, bana akraba ve yardımcı olarak en üstünlerini ayırdı. Bir kimse beni sevdiği için bunlara hürmet ederse, Allahü teâlâ onu her tehlikeden korur. Onlara hakaret ederek beni incitenleri de incitir.”

    Enes bin Mâlik, Resûl-i Ekrem’in ( aleyhisselâm ) mübârek ağızlarından Sidret-ül-Müntehaya kadar olan yolculuğu anlatıp, bundan sonraki durumları ve namazın farz oluşunu, yine Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) mübârek dilinden şöyle bildirir: “Cebrâil (aleyhisselâm) beni Sidret-ül-Münteha’ya götürdü. Bir de ne göreyim, yaprakları fil kulakları gibi, meyveleri küpler kadar bir ağaç var. Bu ağacı Allahü teâlânın celâl ve azameti o kadar kaplamış ve bürümüş ki, bu yüzden durumu değişmiş ve çok güzelleşmiş. Hiç kimse onun güzelliğini anlatamaz. Bu sırada Allahü teâlâ bana vahyedeceğini vahyetti. Bana her gün ve gece için elli vakit namazı farz kıldı. Altıncı kat semâda bulunan Musa’nın (aleyhisselâm) yanına inince, bana: “Rabbin ümmetine neler farz kıldı?” dedi. Elli vakit namaz, dedim. Musa (aleyhisselâm) bana, Rabbinden bu miktarı hafifletmesini dile, çünkü ümmetin bu kadara tahammül edemezler. Ben, Benî İsrâili denedim, dedi. Bunun üzerine, Rabbimle münâcaat ettiğim yere dönüp, elli vakit namazı hafifletmesi için yalvardım. Allahü teâlâ, elli vaktin, beş vaktini indirdi. Bu durumu Musa’ya (aleyhisselâm) söyleyince, ümmetin bu kadara da dayanamaz, sen yine Allahü teâlâdan bunun da hafifletilmesini, dile, dedi. Bu şekilde Rabbim ile Musa (aleyhisselâm) arasında gidip geldim. Nihâyet Allahü teâlâ, “Yâ Muhammed! Farz kıldığım namazlar, her gün ve gecede kılınacak olan beş vakit namazdır. Her namaz için on sevâb vardır. Bu bakımdan sonunda yine elli namaz olur. Bir kimse hayır yapmak ister de, onu yapamazsa, ona bir sevâb yazılır. O iyiliği yaparsa, on sevâb yazdır. Bir kimse kötülük işlemek ister de, yapamazsa, ona hiçbir şey yazılmaz. O kötülüğü işlerse, bir tane günah yazılır.” buyurdu. Buradan tekrar Musa’nın (aleyhisselâm) yanına uğradım. Olup bitenleri anlattım. Mûsâ (aleyhisselâm) yine Rabbinden bunun da hafifletilmesini iste, dedi. Bunun üzerine Resûlullah( aleyhisselâm ) Rabbime çok müracaatta bulunduğum için artık utanıyorum” buyurdu.

    Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ), Enes bin Mâlik’e ( radıyallahü anh ) nasihatleri:

    “Ey oğul! Elinden geldiği kadar abdestli ol. Çünkü, kim abdestli olarak ölürse ona şehîdlik sevâbı verilir.”

    “Ey Enes! Rükûda ellerinle dizlerini sıkıca tutup, parmaklarını birbirinden ayır, dirseklerini yanlarına yapıştırma, Rükûdan kalkınca, her uzvun tam olarak yerine gelsin. Allahü teâlâ, kıyâmet gününde, rükû ve secde arasında belini dosdoğru yapmıyana nazar etmez. Secde ettiğin zaman, alın ve ellerini iyice yere koy. Secdeleri çabuk ve acele yaparak, horozun yeri gagalaması gibi gagalama, secdede kollarını yere sererek, köpeklerin veya tilkinin yatışı gibi yere serilme. Namazda sağa sola nazar etmekten sakın.”

    “Ey oğul! Kimse hakkında kötülük beslemeden sabahlamaya ve akşamlamağa çalış. Bunu basarırsan, hesabın çok kolay olur.”

    “Müslümanlardan büyüklere hürmet, küçüklerine merhamet et.”

    Katâde ( radıyallahü anh ), Hazreti Enes’e, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) en çok yaptıkları duânın ne olduğunu sorunca, “Allahümme Rabbena âtina fiddünyâ haseneten ve fil âhıreti haseneten ve kına azâbennâr” duâsını çok okuduklarını bildirdi. Katâde ( radıyallahü anh ), Hazreti Enes’in duâ edeceği zaman, bununla duâ ettiğini veya duâsına, bu duâyı da ilâve ettiğini nakleder.

    Enes ( radıyallahü anh ) buyurur ki: Bir gün bir A’rabî, Resûl-i Ekrem’e ( aleyhisselâm ) gelip, “Yâ Resûlallah! Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sormuştu. Bu sırada ikâmet okunduğu için, Resûlullah ( aleyhisselâm ) cevap vermeden namaza durmuşlardı. Namazdan sonra, kıyâmeti soranın nerede olduğunu sordular. A’rabî, “Benim Yâ Resûlallah” dedi. Resûl-i Ekrem ona kıyâmet için ne hazırladığını sordu. A’rabî, fazla bir hazırlığı olmadığını, ancak Allahü teâlâ ve Resûlünü sevdiğini, söyleyince, Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Kişi sevdikleri ile beraberdir” cevabını verdi. Eshâb-ı kiram bu mübârek hadîsi işitince çok sevinmişler, buna sevindikleri kadar başka bir şeye sevinmemişlerdir.

    “Yahudiler, âdet gören kadınlarla beraber oturmazlar, birlikte yemek yemezlerdi. Eshâb-ı kiram, Yahudilerin bu durumunu, Resûl-i Ekrem efendimize arz ederek, bu konuda ne buyurduklarını sorunca, şu âyet-i kerîme nâzil oldu: “Sana kadınların âdetlerinden (hayz görenlerinden) sorarlar. Onun bir eziyet olduğunu, söyle. Kadınlar âdet gördükleri zaman, onlarla temasta bulunmayınız. Onlar temizlenmeden onlara yaklaşmayınız.”

    “Bir takım işler yapıyorsunuz ve onları kıldan daha ince ve önemsiz görüyorsunuz. Halbuki biz, Peygamber ( aleyhisselâm ) zamanında, bu işleri büyük günahlardan sayardık.

    Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: “Kul bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Yürüyerek bana gelirse, koşarak ona gelirim.”

    “Üç şey ölünün peşinden kabre kadar gider. Çoluk çocuğu, malı ve ameli. Bunlardan, ailesi ve malı döner” Onunla sadece ameli kalır.”

    “Allahü teâlâ, kulunun yemek yedikten veya birşey içtikten, sonra kendisine hamd etmesinden râzı olur (hoşnud olur).”

    “Peygamber efendimizin zevcelerinin evine üç kişi gelip, Peygamber efendimizin ibâdetini sordular. Ne kadar yaptığını öğrendikleri zaman, bunu az gördüler. “Peygamberin yanında biz neyiz? Onun geçmiş ve gelecek bütün günâhları bağışlanmıştır” dediler. Bunlardan birisi, “Devamlı, bütün gece namaz kılacağım.” dedi. Diğeri, “Ömrüm boyunca oruç tutacağım hiç oruçsuz olmayacağım” dedi. Üçüncüsü ise, “Kadınlardan uzak kalacağım, hiç evlenmiyeceğim” dedi. Bu sırada Peygamber efendimiz teşrîf buyurdular. “Şöyle şöyle diyenler, sizler misiniz? Bakınız! Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Allahü teâlâdan en çok korkanınız ve ona karşı gelmekten en fazla sakınanınız benim. Buna rağmen, bazen oruç tutuyorum, bazan tutmuyorum. Namaz kılıyorum, uyuyorum. Kadınlarla evleniyorum. Kim, benim sünnetimden yüz çevirirse, o kimse benden değildir.”

    Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “İster zâlim olsun, ister mazlûm olsun, mü’min kardeşinize yardım ediniz” buyurdu. Eshâb’dan birisi: “Yâ Resûlallah! Mazlûm olan kimseye yardım ederim, fakat zâlime nasıl yardım edebilirim? dedi. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ): “Zâlimi, zulüm yapmaktan alıkorsun, işte bu ona yardımdır.” buyurdular.

    Bir gün Resûlullah ( aleyhisselâm ) benzerini hiç duymadığım bir hutbe okudular. “Eğer, siz benim bildirdiklerimi bilmiş olsaydınız, herhalde az güler, çok ağlardınız” buyurdu. Bunun üzerine, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) eshâbı yüzlerini kapayarak ağladılar.”

    “Kâfir bir iyilik yaptığı zaman, ona karşı dünyalık verilir. Fakat mü’mine gelince, Allahü teâlâ, onun iyiliklerini âhirete saklar. Dünyada da tâatına göre rızık verilir.”

    Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu: “Allahü teâlâ buyuruyor ki: “Ey Âdemoğlu! Sen, bana duâ edip, benden istediğin müddetçe, sende bulunan günahları bağışlarım. Onların çokluğuna ve ağırlığına bakmam. Ey Âdemoğlu! Günahların yerle gök arasını dolduracak kadar bile olsa, fakat benden günahlarının bağışlanmasını istesen (istiğfar etsen)senin bu günahlarını bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Yeryüzünü dolduracak günahlarla huzûruma gelsen, şirk koşmadan bana kavuşsan, yeryüzünü dolduracak bir mağfiret ve af ile seni bağışlarım.”

    Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) yanında iki kişi aksırdı. Birine, “Allah sana merhamet eylesin” buyurduğu halde, diğerine bu mukâbelede bulunmadı. Yâ Resûlallah, Allah’dan, buna rahmet diledin, niçin öbürüne dilemedin denilince, “Bu Allahü teâlâya hamd etti (Elhamdülillah, dedi) öbürü ise hamd etmedi” buyurdu.

    “Resûlullah ( aleyhisselâm ) duâ ederken mübârek ellerini bazan öyle kaldırırdı ki, mübârek koltuk altının beyazlığı görünürdü.”

    Hazreti Enes bin Mâlik buyurdu ki: “Üç sınıf insan, hesap gününde Allahü teâlânın rahmetine kavuşur: 1. Akrabasını ziyâret eden. 2. Kocası ölüp yetimlerle kalan ve ölünceye kadar onlara bakan kadın. 3. Ziyâfet sofrası kurulup, yetimleri ve kimsesizleri davet eden kimse.”

    “Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) on sene hizmet ettim. Mübârek elleri ipekten yumuşak idi. Mübârek teni miskten ve çiçekten daha güzel kokuyordu. Resûlullah’ın kalb-i şerîfi nazargâh-ı ilâhî idi.”

    “Resûlullah ( aleyhisselâm ) insanların en güzel huylusu idi. Beni bir gün bir yere gönderdi. Vallahi gitmem dedim. Fakat gidecektim. Emrini yapmak için dışarı çıktım. Çocuklar dışarda oynuyordu. Onların yanından geçerken arkama baktım Resûlullah ( aleyhisselâm ) arkamdan geliyordu. Mübârek yüzü gülüyordu. “Yâ Enes! Dediğim yere gittin mi?”buyurdu. Evet gidiyorum, Yâ Resûlallah dedim.”

    “Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir kimse ile müsâfeha edince, o kimse elini çekmedikçe, mübârek elini ondan ayırmazdı. O kimse yüzünü çevirmedikçe mübârek yüzünü ondan çevirmezdi. Bir kimsenin yanında otururken, iki diz üzerinde oturur, ona karşı saygılı olmak için mübârek bacağını dikip, oturmazdı.”

    Enes bin Mâlik hazretleri: “Bismillâhirrahmânirrahîm ve la-havle ve lâ-kuvvete illâ billahil’aliyyil’azîm” okumanın sinir hastalığına ve bütün hastalıklara iyi geldiğini haber vermiştir.

    ¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

    1) El-İsâbe cild-1, sh. 71

    2) El-İstiâb cild-1, sh. 71

    3) Müsned-i Ahmed bin Hanbel cild-3 sh. 102

    4) Tezkiret-ül-Huffâz cild-1, sh. 44

    5) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-7, sh. 45

    6) El-A’lâm cild-2, sh. 24

    7) Tehzîb-ül-esmâ ve’l-luga Kıs, 1, cild-1, sh. 127

    8) Tehzîb-ut-tehzîb cild-1, sh. 376

    9) Kâmûs-ul-a’lâm cild-2, sh. 1048

    10) Sünen-i Tirmizî cild-5, sh. 345

    11) Sahîh-i Müslim, fedâil-ul-Enes

    12) Sahîh-i Buhârî fedâil-ul-Enes

    13) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1003

    14) Eshâb-ı Kirâm sh. 219

    15) İzâlet-ül-hafâ cild-1, sh. 329
  • KADININ İBN-İ ARABİ'DEKİ İKİLİ GÖRÜNTÜSÜ (TASAVVURU)

    Dr. Su'ad al-Hakim

    İslam Felsefesi ve Mistisizmi Profesörü. Lübnan Üniversitesi

    Şaşırtıcıdır ki, 8 asırdan fazla bir zaman önce büyük İslam bilgini Muhiddin İbn Arabi (Hicrix560-638) erkek ile kadının insanı kapasite olarak tam bir eşitlik olduğunu söyler. İbn-i Arabi erkeğin kadına olan önceliğine veya derecesine varlıksal bir açıklama getirerek evrenle ilgili eril ve tekil düşünceleri bir kenara bıraktırır, onun yerine yaradılış ve irfan düzeyinde erilliğin ve dişiliğin birbirine kaynaştığı evrensel ve zaruri bir birlikten bahseder.

    İbn-i Arabi İslam kültürü tarihinde yeni bir kadın görüntüsü ve imajı sunmuştur. Bu imaj çağdaş Müslümanlara ilham vererek İslam"da kadın mefhumlarını ve tasavvurlarını tekrar gözden geçirmelerine neden olup kültürel değişim çarkının doğru yönde ilerlemesini sağlayabilir.

    İbn Arabi"nin görüşlerine temel çizgileriyle belirleyebilmek için bu çalışmamı 2 ana bölüme ayırıyorum. Her kısım ise iki alana ayrılarak toplam 4 alan olur ki her bir tanesi kadın konusunda yeni bir düşünsel açılım sağlayacak yeterliliktedir.

    1) Birinci bölüm İNSANİ VARLIK VASFIYLA KADIN iki alanda araştırılır.

    a) Kadının ilmi ehliyeti

    b) Kadının ruhsal ehliyeti

    2) İkinci Bölüm EVRENSEL PRENSİP; DİŞİ bu da 2 alanda araştırılır.

    a) Dişi olarak kadın erkeğin varlık ve irfani tamamlayıcısı

    b) Dişilik evrensel bir mertebesidir.


    BİRİNCİ BÖLÜM

    İNSANİ VASIFLARIYLA KADIN

    İbn Arabi dişi ya da erkek olsun insan erkek olsun insan hakikatinin bütün insanlardan bir olduğunu görür. Her iki cins insanlıkla eşittir, temel olanda budur. Dişilik ve erillik ise insan cevherinde talidir. Der ki; insanlık erkek ve dişiyi kapsar. Erillik ve dişiliğin 2 hükmü vardır. Temelde erillik hükmü, tali de ise dişilik hükmüdür.

    İki cins arasındaki insani varlıktaki eşitliğe dayanarak kadın erkeğin yaptığı bütün işleri yapmaya yeterli olup bütün akılsal ve ruhsal faaliyetlere muktedirdir.

    Şimdi onun ilmi ve ruhi ehliyetine bir göz atalım:

    Kadının İlmi Ehliyeti :

    Çeşitli eski metinler bize kadının bilimsel ve siyasal hayata aleni ve direkt olarak iştirak ettiğinin bilgilerini bize aktarır. Bu, peygamberlik ve sahabelik döneminden Hicret"in ilk yüzyıllarına kadar sürmüştür. Daha sonra karanlık çağların başlamasıyla esir ya da satın alınarak cariyelerin sanat hayatlarına ve sultanların saraylarına girmesiyle hür kadının toplumsal yaşamdaki rolü giderek gerilemiştir.

    Bu ise erkek ile kadın arasında eşit olmayan yeni bir ilişki getirmiştir. Bir tarafta güçlü, yöneten ve sahip ile diğer tarafta kişisel çıkarlarına ulaşmak için çoğu kez hile ve desiseye başvurmaktan çekinmeyen zayıf ve sahip olunan arasında bir ilişki

    Kadın ve erkek topluluklarının arasındaki bu hayati kopukluğa rağmen Sufi ortamın çoğunluğu her iki cinse açık kalarak kadına dişi olarak değil tıpkı erkek gibi ilahi yakınlığa ve irfana ehil bir insan olarak bakmıştır.

    İbn Arabi ondan önceki Sufi seleflerinin ilim ve irfan sahibi kadın hakkındaki görüşlerini geliştirmiştir. Bu da onun metinlerinde tasavvuf ve fıkıh alanında açıkça görülür. Şimdi bu her iki alandaki kadını görelim:

    a) KADIN; ruhsal öğretmen, mürşid şeyh ve ilahi anne.

    Bu kişiliğe en iyi örnek İŞBİLYELİ(sevilla) bilge kadın “Fatma Bint al Musanna el Kurtubi” (Kurtubalı Al Musanna kızı Fatma) ki İbn Arabi gençliğinde 2 yıl ona hizmet etmiştir ki bu süre İbn Arabi"nin bir sufi bilgenin dostluğu ile geçirdiği en uzun süredir.

    Sufi terminolojisinde hizmet ve dostluk kelimeleri muaşeret yoluyla yani yaşayarak dostluk ederek, hizmet ederek öğrenme ve terbiye olma anlamına gelir ki bu da sufilerin öğrenme biçimidir. Hocaların telkine dayanan informatik yönteminden farklıdır. İbn Arabi "hizmet ettim" derken, hizmet edileni şeyh, mürşit ve ruhsal öğretmen edindiğini kasteder. Demek ki şeyh ve mürid ne ise Fatma Bint al Musanna ve İbn Arabi"de öyleydi.

    İbn Arabi bu İşbilyeli bilge hanımın onun yeniden doğumundaki rolünü ve ona olan ruhsal bağını iyi belirtmiştir ki bu da hizmet ettiği ve yaşadığı diğer şeyhlerde olmamıştır. Sadece ona “ey Annem” diye hitab etmiştir. O da O"na “Ben senin ilahi ananım ve topraksal annenin "nur"uyum” der. (Gerçek annesi Nur Hanım"ı kast ederek)

    Bu bilge hanımın İbn Arabi"nin yeniden doğuşundaki etkisi Futuhat adlı eserinde onun görüşlerine yer verdiği ve ona verilen velayetin getirilerin anlatıldığı az sayıdaki metinden anlaşılır. Örneğin İbn Arabi"ye der ki: “Allah"ı sevdiğini söyleyip onun tarafından hep görüldüğüne sevinemeyene hayret ederim”

    İbn Arabi Fatiha"nın kendisine yardım ettiğini söylediğinde Hocasının makamını öğrenmiş. Sonra onunla birlikte Hocasının istediği bir şey için Fatiha"yı beraber okuduklarında ve onun okumasının etkisiyle surenin odada havada yüzerek belirince yüce makamını anlamış ve görmüştür. Ayrıca harf biliminde "ki bu da evliyalar bilimidir" bu bilge hanımdan yararlandığından bahseder.

    Demek ki bu İşbilyeli bilge hanım İbn Arabi"nin hayatında ruhsal öğretmen ve mürşit veli olarak tecelli etmiştir. Ondan bahsetmekten ve alıntılar yapmaktan onun şeyhliğini ve ilminin önünde mürit olarak durduğunu belirtmekten çekinmemiştir. Bu da pratik olarak İbn Arabi"nin kadının şeyhliğine, ruhsal mürşitliğine ve müritlerinde erkeklerinde bulunabileceğinin ifadesidir. Cinsler arasında karışma bahanesiyle erkeğin kadına mürit olmasını caiz görmeyenlere burada hiç itibar edilmez. Çünkü kadında tarih boyunca ve günğmüze kadar erkeğin müridi olabilmektedir. Konu burada kadına müridin hayatındaki rolünü oynamasına müsaade edecek ilmi ehliyet ve irfan konusudur.

    b) Kadın fakih, kadın imam :

    İbn Arabi Belkıs"a fıkhî bir mertebe vermiştir. Allah"a inanınca Süleyman"ın peşinden gitmemiş ona tabi olmamış, inancında bir peygamber veya imam izlemeyip aracı istemeyerek Allah"a tıpkı peygamberler gibi direkt inancı ve bağı olduğunu ilan etmiş “Musa ve Harun"un Tanrısı” diyen firavunun aksine “alemlerin Rabbi olan Allah"a Süleyman ile birlikte inandık” demiştir.

    İbn Arabi"nin hayatına baktığımızda onun kadından gıyabında bahseden bir teori adamı olmayıp tecrübe ve pratik adamı olduğunu görürüz. Kadının yeterliliğini, ehilliğini ve erkeğe eşitliğini söylerken kasın konusuna bakan veya baktıran biri olarak değil tanıdığı ve bildiği kadınları gören biri olarak söylemiştir. Onun kadınla ilgili söyedikleri kadının kendisine kudretini ve imkanlarını açtığı yaşanmış engin bir tecrübeye dayanır. İki cinsin ilmi yeterlilikteki eşitliği konusunda kadının erkek ve kadınlara imamlık yapabileceğini bile söylemiştir. Der ki; “Bazı insanlar kadının hem erkeklere hem de kadınlara imamlık yapabileceğine icazet eder, bende öyle diyorum”.

    Bu çok güncel bir konudur, 21. yüzyıldaki hiçbir İslam bilgininin söylemeye cesaret edemeyeceği bir söylemdir. Bu da sanırım birçok müctehidin hüküm üretmeyi metinlerle gerçek yaşamın arasındaki diyalektizmden değil de metinlerden metin üretme çabalarına hapsolmalarındandır.

    Kadının Ruhsal Ehliyeti

    İbn Arabi"nin şeyhlerinden İşbilyeli Fatma Bint al Musanna"nın ruhsal yeterliliğine bakarak şu soruyu sorabiliriz: Kadının önünde ona açık olan ruhsal mertebeler nelerdir? Varabileceği ve varamayacağı en üst tavan nedir?

    İbn Arabi kendisinin varlık anlayışında kadının insan-ı kamile varacağını ve kamil insan olabileceğini söyler. Der ki: Kemal kadına kapalı değildir. Erkekten yaratıldığı için yaradılış sırasında ondan bir derece gerisinde olmasına rağmen kemal kadına kapalı değildir. Kemalde bu sıra işlemez. Ayrıca Fütuhat-ı Mekkiye adlı eserinde erkekliğin kemalinden bahsederken bunun erkek ve dişide de olabileceğini söyler. Keza aynı eserinde Batın Devlet bahsinde batinî evrensel faaliyetlerde makamları sayarken bu makamların erkeğe ve dişiye de açık olduğunu belirtmiştir.

    Kadının tarihsel zayıflık imajına karşı gelirken İbn Arabi kadının gücüyle ilgili şöyle der: “Yaradılmış evrende kadından daha güçlüsü yoktur”. Allah"ın kadınların nefesinden yarattığı melek melaikenin en güçlüsüdür.

    İbn Arabi daha da ileri giderek kadın ve erkeklerin kutupluk dahil bütün makamlara erişebileceklerini söyler. Peki kadına açık bu yüksek makam nedir? ve kadının kutb olması büyük şeyhin düşüncelerine göre nasıldır? Bu soruya cevaben deriz ki, kadın kutb olunca vaktin sahibi ve zamanı efendisi olur. Allah"ın yeryüzündeki halifesi, Seyyid"el mürsellini"n ümmetindeki vekili, seçkinliğin ve insani hususiyetlerin varisi olur. Dünya onunla döner, dünyanın hükmü ve yönetimi ona verilir, Hak onunla beraber olur ve onun zamanında sadece ona bakar. O en yüksek örtüdür. Cenab-ı Allah huzurunda koltukta oturup ona kendisinin ve dünyanın istediği bütün ilahi isimleri verir. O da ilahi suretle oturunca bütün aleme O"na biat etmesine ve emrine girmesini emreder. Biadına yüksek veya aşağı bütün memurlar girer. Sadece meleklerin üst mertebede olanlarla insanlar arasında kendisi gibi mükemmel ve kutb makamına ehil olanlar onun biatına ve tasarrufuna girmez.

    İbn Arabi kadının erkeğe velayetini reddedenlere karşı gelirken açıkça kutupluk makamına varılabileceğini belirttikten sonra şöyle der: Peygamberimizin “kendilerini kadına yönettiren kavim iflah olmaz” demesi sizi yanıltmasın. Çünkü biz Allah"ın velî etmesinden bahsediyoruz, insanların velî etmesinden değil. Hadis insanların veli etmesinden bahseder. Ayrıca peygamberimizin bu meselede “Kadınlar erkeklere kardeştir” diyen hadisi bize yeterlidir. Yani erkeğin sahip olması caiz bütün makam, mertebe ve sıfatların Allah"ın istediği kadınlarda olabilir. Demek ki, İbn Arabi kadının erkeğe olan kardeşliğine dayanarak kardeşin muadil ve eşit olduğunu söyler. Dolayısıyla kadın erkeğe velayet makamlarının hepsine ehildir.

    Kadının aşamayacağı tavan ise peygamberlik ve risalet makamıdır. İbn Arabi der ki; kadın kemal mertebesinde erkeğe ortaktır. Ama ekmeliyet makamı ki bu da risalet ve peygamberlik makamıdır, erkek tercihtir ve Hz. Muhammed"in son peygamber oluşuyla da diğer tüm Müslüman erkekleriyle eşit olmuştur.

    İKİNCİ BÖLÜM

    DİŞİ; EVRENSEL BİR PRENSİP

    Şimdi ise, kadının müstakil, hür bir insani varlık mefhumundan, diğer ile yani erkek ile ikili, eş ilişkisine diren “dişi” mefhumuna geçelim.

    Burada dişilik seviyesinde rollerdeki ve evrensel mertebelerdeki farklar ortaya çıkar. İbn Arabi eşitlik ve farklılık konularında der ki: İnsaniyet yönünden bakan kadını erkekle eşitler. Erillik ve dişilik yönünden bakan ise erkek ile kadını ayırır.

    Cenab-ı Allah der ki; “erkekler onlardan bir derece fazladır”. Yani eden edilgenin önüne geçer. Burada dişiliğin varlıksal bir mertebe olduğuna dikkat çekeriz. O bir sıfat, mevki ve roldür, sınırlanmış bir kişilik değil. Bu da dişi mertebesinde "er"in (erdişi) veya er mertebesinde bir dişi (dişi er) olmasında herhangi bir varlıksal bir engel yoktur, anlamına gelir ya da aynı kişinin bir konumda dişi başka bir konumda ise er olmasındadır.

    Önümüzdeki 2 alanı incelediğimizde bu konu anlaşılacaktır.



    Dişi Olan Kadın Er Olan Erkeğin Varlıksal ve İrfani Tamamlayıcısıdır :

    Dişi kadın ve er olan erkeğin ilk çıkışı Adem ve Havva"nın yaradılışlarında ve aralarında olan varlıksal eşleşmesidir, evliliğidir. İbn Arabi"de er olan erkek ile dişi kadındaki her ilişkide Adem ile Havva"nın varlığını görürüz. Sanki insan tarihindeki her ilişkinin kaynak örneği varoluşun başlangıcıymış gibi

    İbn Arabi insanın başlangıcı ve iki cins arasındaki ilk ilişkinin ve kadın sevgisi mahiyetinin ilahi bir sevgi oluşu ile ilgili görüşünü yorumlara açık sembolik üslubuyla açıklar.

    Bu kompleks ve kavrayıcı görüşü 2 madde halinde elden geldiğince özetlemeye çalışacağız:

    Dişi Kadın Erkeğin Varlıksal Tamamlayıcısı :

    İbn Arabi Adem"in vücudunu ilk insan vücudu olarak görür. O da –bizim düşüncemize göre- çömlekçinin çamurdan vücutlar ve cisimler yapmasına benzer. Ve Adem"in kaburgasından Cenab-ı Allah Havva"nın vücudunu yaratır tıpkı marangozun tahtayı yontması gibi .

    İbn Arabi Adem ve Havva"nın aralarındaki ve daha sonra insanların her çiftine sirayet eden varlıksal yakınlığı şöyle tasvir eder: Allah, Havva"nın çıkışıyla Adem"İn vücudundaki boşalan yeri arzu ile doldurmuş zira varlıkta boşluk olmaz. Böylece Adem kendisine olan sevgisiyle onu sevmiştir. Çünkü onun bir parçasıydı. Havva da Adem"i sevmiştir. Çünkü o geldiği ve oluştuğu mekan idi. Havva"nın sevgisi mekanına olan sevgidir. Adem"in ki ise kendisine olan sevgidir.

    Demek ki er olan erkek kendinden ve suretinde olan kadınla birleşmeden varlıksal doluluğu hissedemez.

    İbn Arabi dişi güzelliği göreceğimiz pencereyi açmışken şöyle diyebiliriz:İbn Arabi"nin arzu ettiği ve sevdiği kadın kendi suretinde yaratılan kadındır.

    Özel yaşamına baktığımızda sadece bayan Nizam bint Mekineddin"i görürüz.O Adem"in vücudundan yaratılan Havva"sı olmuş ve varlıksak olgunluğa ulaşmak için onunla birleşmeyi istemiştir.Divanın Mukaddimesi"nde (girişinde) bu söylediklerimizi kanıtlayacak vasıflarla ondan bahseder: çağın tek örneği, o gözün siyahında, göğsün yüreğinde oturur sevgisi kadimdir.

    Dişi Kadın Er Olan Erkeğin İrfani Tamamlayıcısı :

    İbn Arabi Fusus"el Hikem adlı kitabının son bölümünde sadece bir kereliğine çok ince bir konuya değinir; özetle: Cenab-ı Hak maddeden başka bir şeyde görülemez. Görüntünün sadece maddeyle olacağından erkeğin Hakk"ı kadında görmesi en büyük ve en mükemmel görüştür. Böylece kadın erkeğin irfani tamamlayıcısı olur.

    Peki İbn Arabi bu düşüncesini nasıl sunmuştur? Çıkış noktası Peygamberimizin bir hadisi olmuştur. O da: Dünyanızı bana sevdiren 3 şey vardır. Kadınlar, güzel koku ve namazdır.

    Ona göre temel olan erkeğin Rabb"ine olan sevgisidir. Allah"ta ona kadını sevdirmiştir. Cenab-ı Allah nasıl kendi suretindekini sevdiyse erkeğe de ondan yarattığı ve onun suretinde olan kadını sevdirmiştir.

    Erkek kadını sevip de onunla birleşmeyi ve bir olmayı istemiştir. Birleşme olunca da arzu her tarafını kaplamış ve kadında yok olmuştur. Hak ise kulunu sakındığı için ona yıkanmayı emretmiş ve sonra yok olduğu kişiye yani kadına bakmayı. Onu yıkanma ile temizlemiş. Çünkü Hakk"ı kadında görmesi gerekiyordu. Bu da en mükemmel görüdür. Çünkü bu Hakk"ı eden ile edilgenle birlikte(aktif ve pasif) görmektir. Kaşani bunun ilişki anında olduğunu söylese de metinden bunun hemen sonra ve akabinde olduğu anlaşılır.

    Dişilik Evrensel Bir Mertebedir :

    İbn Arabi dişiliğin bütün varlıklarda geçerli olan evrensel ve varlıksal prensip olduğunu ve erillik ile var edilişliğin bütün aşamalarını paylaştığını söylerken zirveye çıkar. Dişilik ve erillik varlıksal hacimlerde eşit ama varlıksal rollerinde ve mertebelerinde farklıdırlar.

    Dişilik mertebesi edim ve etki mertebesinin sahibi erillikten etkilenme ve edilgenlik kabiliyeti mertebesidir. Dişilik erilliğin atım, tohum dönüşüm, oluşum ve ortaya çıkış yeridir. Ona göre her olabilen, her edilgen ve etkilenen er de olsa dişi mertebesindedir. Her kim ki ekim, dönüşüm ve oluşum yeri ise erde olsa dişilik mertebesindedir. Binanaleyh evrendeki her mahluk varlıksal ve irfan düzeyinde dişidir.

    İbn Arabi der ki:

    Biz dişiyiz oluşturduklarıyla

    Şükür Allah"a ki kainatta hiç erkek yoktu

    Toplumun ve geleneklerin erkek dediği ise bende onlardanım onlar dişidir ve umudumdur

    Ve der ki; her edilgenin mertebesi dişiliktir ve edilgenden başkası da yoktur. Fiil veya edim, eden ve edilgenin arasındaki hakikate bölünür. Edenden yapabilmeyi kabul edilenden ise yapılabilmenin kabulü beklenir.

    İbn Arabi"de dişilik ve erillik varlığın her yerinde vardır ve her biri diğerini var eder. Çünkü edime açık edilgen ekim ve oluşum yeri olan dişi olmadan eden ve ekip oluşturmak isteyen erde olamaz.

    Dişillik ve erillik birbirlerine karışan ve aynı fiili paylaşan iki eşit prensiptir. Ona rağmen dişilik mertebesi erin gerisindedir. Peki İbn Arabi erkeğin kadına olan önceliğini ve derecesini nasıl açıklar?

    İbn Arabi bu dereceyi ve önceliği toplumsal ve yaşamsal alandan çıkartarak varlıksal alana taşır. Ona göre erkek Allah"ı kadından önce idrak etmiştir. Çünkü ondan önce varolmuştur. İlahi emir tekrar etmeyeceğinden öncekine oluşan görüntünün sonradan gelene olmaz. Çünkü Cenab-ı Hak aynı surette iki defa tecelli etmez. Bu ilahi büyüklüğün gereğidir.

    İşte erkeğin kadına göre önceliği budur. Futuhat"ın bir başka yerinde ise erkeğin bu varlıksal önceliğini yok etmeden kadına başka bir öncelik ve ayrıcalık mertebesi koyarak dengelemeye çalışarak şöyle der:

    Allah"ın hikmetini görmezsin ki kadına isimde erkekten fazla kılmıştır. (Arapça"da erkeğe MAR", kadına ise MAR"A denir)

    Arapça dilbilgisinde kadının erkeğe olan fazlasına devam ederek şöyle der:

    Dişiliğin şerefindendir ki Allah için kullanılan zat ve sıfat kelimeleridir ki dişildir.

    Böylece kadının erkeğin ta karşısına eşit koymakta ısrar ederek şöyle der:

    “Evren her ikisinin üzerinde durmakta” yani erkek ve kadının üzerinde

    SONUÇ :

    İbn Arabi"nin kadına olan bu pozitif dejenere olmayan görüşü yeniliği ve modernliği ile gerek kadını eksik ve aşağı gören mutâssıp İslamcıları gerekse hem Doğu"da hem Batı"da kadının tarihsel, kanuni fıkhi ve diğer alanlardaki konumunu tekrar gözden geçirilmesini isteyenleri epey şaşırtır. Aynı zamanda bu görüş İslam"ın insanlığını göstererek O"na isnad edilmeğe çalışılan kadına zulüm, aşağılama ve haksızlık safsatalarından arındırır. Kadına bugün fazlasıyla ihtiyacı olan kudsiyeti vermek için yılların sürgüne yolladığı ve çıkarların inkar ettiği İslami değerleri tekrar kadına kazandırmak için İbn Arabi"nin görüşü Hicri 6. yy"dan günümüze yetişmektedir.